/
Текст
BAŞ BELASI İCATLAR
Robert Winston
Robert Winston Britanya'run en ünlü bilginlerinden biridir. Londra'da
ki Imperial College'de Doğurganlık Araştırmaları dalında Emeritus
Profesör ve üreme fizyolojisi alanında aktif bir araştırmaa olarak do
ğurganlık tıbbının ilerlemeler kaydetmesini sağlamıştır. Winston aynı
zamanda embriyo araştırmalan ve genetik mühendisliği alanında yürü
tülen tarbşmalarda önde gelen kişilerden birisidir. Winston'un hazırla
dığı Hayatınız Onlann Elinde, Bebek Yapmak, lnsan Vücudu, Zamane Çocu
gu, lnsan içgüdüsü, lnsan Beyni ve Tannnın ôyküsü adlı televizyon prog
ramlan onu tüm Britanya'da herkesçe tanınan bir isim haline getirmiş
tir. 1994'te Winston'a soyluluk statüsü verilmiştir.
Say Yayınlan
Bilim Dizisi
Baş Belası icatlar I Robert Winston
Özgün Adı: Bad Ideas? An Arresting History of Our Inventions
Copyright © Professor Robert Winston 2010
Türkçe Yayın Haklan© Say Yayınlan
Bu eserin tüm hakları saklıdır. Yayınevinden yazılı izin alınmaksızın
kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopyalanamaz,
çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.
ISBN 978-605-02-0164-2
Sertifika No: 10962
İngilizceden Çeviren: Mihriban Doğan
Editör: Sinan Köseoğlu
Sayfa Düzeni: Mehmet İlhan Kaya
Baskı: Engin Ofset
Topkapı/İstanbul
Tel.: (0212) 612 05 53
Matbaa Sertifika No: 11254
1. Baskı: Say Yayınlan, 2012
Say Yayınlan
Ankara Cad. 22/12 • TR-34110 Sirkeci-İstanbul
Telefon: (0212) 512 21 58 • Faks: (0212) 512 50 80
www .sayyayincilik.com • e-posta: say@sayyayincilik.com
Genel Dağıtım: Say Dağıtım Ltd. Şti.
Ankara Cad. 22/4 • TR-34110 Sirkeci-İstanbul
Telefon: (0212) 528 17 54 • Faks: (0212) 512 50 80
e-posta: dagitim@saykitap.com • online sahş: www .saykitap.com
İÇİNDEKİLER
ônsöz ve Teşekkür
9
.......................................................................
Giriş: Zekamıza Fazla mı Güveniyoruz?
..... ............................
1 Yarahcılığımızın En Görkemli Cenneti
2 Yok Etme Arzusu
65
83
..............................................................
.....................................................................
5 Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
6 Dijital İletişim
29
..............................
...................................................................
3 Yıpraha Bir Varoluş
4 Hayvan Çiftliği
13
115
155
..........................................
209
.......................................................................
-
7 Doğru Prometheus Ateşi
....................................................
8 Düşündürücü, Kükürtlü Ateşler
9 İnsanı Mutlu Eden Petrol
239
269
.......................................
309
...................................................
10 Kelin İlaa Olsa Kendi Başına Sürer
369
..................................
11 Genetik: Potansiyeli Olan Sanat mı Yoksa
İşlenmemiş Büyü mü?
12 Bilimciler ve Halk: On İki Aforizma ve Bir Manifesto
Notlar
Dizin
435
........................................................
....
499
509
..........................................................................................
533
............................................................................................
Birçok insana ilham kaynagı olmuş, Bristol Üniversitesi'nden
Bilimler ve Toplum Profesörü Kathy Sykes'a
ÖNSÖZ VE TEŞEKKÜR
"Bilim yalnızca amacına ulaştığını varsaydığında tehlikeli
hale gelir."
- G. BERNARD SHAW, The Doctor's Dilemma (1909)
1990'lann sonlarında Lordlar Kamarası Bilim ve Teknoloji
Komitesi'ne başkanlık etme ayrıcalığına eriştim. Üç yıllık
başkanlığım süresince, nükleer atıkların imhasından kenevi
rin tıbbi kullanımlarına dek çeşitli bilimsel konularda birta
kım araştırmalar düzenledik. Ancak kalben bana en yakın
olan, çoğu bölümü 1999' da yapılan ve kısmen 2000'de de de
vam eden bilim ve toplumla ilgili araştırmaydı. Araştırmanın
yapılma nedeni, bilim camiasının, görünüşe göre halktan bir
çok kişiyle, politikaalar, gazeteciler ve bir dereceye kadar da
devletle gergin bir ilişkisinin olmasıydı.
Halkta bilime karşı güvensizlik oluşmasının çeşitli neden
leri arasında, genetiği değiştirilmiş ürünlerin kullanımıyla
alakalı büyük fiyasko ve bir bakanın İngiliz sığır etinde deli
dana hastalığı olmadığını gösterme gayreti içinde, küçük kı
zına hamburger yedirirken çekilmiş fotoğrafı da vardı. insan
embriyosu araştırmaları, halkın bilimcilere ve bilimcilerin
verdikleri bilgilere güvendiği ve sağlık hizmetleri açısından
değerini takdir ettiği neredeyse tek araştırma gibiydi.
Öyle ki çok sayıda bulgu toplayarak, raporumuzda halkın
bilimle çok daha fazla haşır neşir olması gerektiğini; sadece
9
Baş Belası lcatlar
"halkın bilim bilgisini" arbrmarun hiç uygun bir şey olmadı
ğını öne sürdük. Ve o zamandan bu yana birtakım meslektaş
lanmız ilerleyen teknolojinin uygulanmasından kaynaklanan
zor meseleler hakkında çok daha fazla düşünür ve bunlara
çare bulmakla çok daha fazla uğraşır olmuşlardır. Ancak ya
kın zamana dek halkı dinlemek ve halkın endişelerine yanıt
vermek birçok bilimci için neredeyse nefret edilen bir şeydi.
Bu nedenle başta arkadaşım ve meslektaşım Bristol Üniversi
tesi'nden Profesör Kathy Sykes olmak üzere, bazı uzak gö
rüşlü insanlar bu karışık meseleler hakkında halkla diyaloga
girme fikrini öne sürdüler.
nen teknolojinin haklın olduğu bir toplumda başarıyla ya
şamanın sım, halkın bilim ve teknolojiyle daha çok ilgilen
mesinde yatbğı için bu kitabın ardındaki tez birçok insana tu
haf gelebilir. Buna rağmen sahip olduğumuz ve gittikçe güç
lenen araçların vereceği zarardan korunmak istiyorsak, çok
daha iyi kontrol yöntemlerimiz olması gerektiği de giderek
daha aşik!r görünmektedir. Bu kontrol sadece hükümetler
tarafından sağlanamaz: Tarih gösteriyor ki, bu kitabın da an
latbğı gibi, siyasal iktidarlar bilimsel bilgiyi her zaman akıllı
ca kullanmaz. Birçok bilimcinin son derece özgeci oldukları
ve içinde yaşadıkları toplumun sağlığını ve refahını iyileştir
meye kendilerini samimiyetle adamış oldukları ortada olma
sına rağmen yine de kontrol sadece benim camiama, yani bi
limcilere bırakılamaz. Benim görüşümce, en azından demok
ratik toplumlarda bilimin kullanım şekline dair daha güçlü
bir söz hakkına sahip olabilmek için toplumun bütün kesim
lerinden insanların bilim hakkında daha çok şey öğrenme ve
bilimin esasını daha iyi kavrama sorumlulukları vardır.
Bu kitabı yazmak kolay olmadı. Evvela yayınalanm
Transworld'e çok şey borçluyum, özellikle Sally Gamina-
10
ônsöz ve Teşekkür
ra'ya; ben çok kusurlu bir metni birazak daha az kusurlu bir
metin haline getirmek için uğraşırken bir yıl boyunca basımı
erteleyecek kadar bana güvendiği için.
Eski dostum Matt Baylis her zaman olduğu gibi bu kitap
için birçok konunun araşhnlmasında bir güç ve enerji kayna
ğı oldu. Kitabı oluşturan fikirleri birkaç yıldır tartışıyorduk
ve hatta bir televizyon programı için tema olarak da belirle
miştik. Matt'in engin bilgisi, bilimsel ve tarihi konulara olan
fevkalade ilgisi ve şahane mizah anlayışı sayesinde bu zor
projede çalışmak zevkli hale geldi.
Yine bu kitabımda da editörümün Gillian Somerscales ol
ması benim için büyük bir şans. Zekası ve düşüncelerinin
açıklığı benim kusurlu metnimde muazzam bir fark yarath
ve her zaman olduğu gibi nazik tavsiyeleri büyük bir içgörü
barındırıyordu.
Eşim Lira her daim olağanüstüdür. Ben yazmak ve düşün
celer üretmekle meşgulken bana karşı sabırlı ve hoşgörülü ol
muş, daima yürekten desteklemiştir. Önerdiği düzeltmeler
bu kitabın daha iyi hale gelmesine çok katkıda bulunmuştur.
Yine asistanım ve sekreterim Rachel Ward'ın inanılmaz des
teğini gördüm. Bu projeye olan ilgisi ve hevesi benim olağan
bunalım anlarımda devam etmem hususunda beni çok yü
reklendirdi.
Meslektaşlarım ve arkadaşlarım taslak halindeki metin
den parçalar okuyarak çok yararlı önerilerde bulundular. Di
ğer birçoğu da kitabın odak noktası, savı ve genel olarak fi
kirlerimin berraklaşması hususunda çok yardıma oldular.
Carol Readhead, James Wilsdon, Sheba Jarvis, Brian Wynne,
Anne Cooke, Jacqui Roche, merhum Luddenham Lordu Por
ter, Toplumsal Meseleler Kumlu'nun çeşitli mensuplarına ve
özellikle Mühendislik ve Fizik Bilimleri Araşhrma Konse
yi'nden Peter Ferris'e minnettarım.
11
Baş Belası icatlar
Son olarak, eski dostum ve temsilcim Maggie Pearlstine'e
çok müteşekkirim, benim projelerime daima çok ilgi göster
miştir ve o olmasaydı bu kitabın yayımlanması mümkün ol
mazdı.
12
Giriş
ZEKAMIZA FAZLA MI GÜVENİYORUZ?
İnsanlar zekidir. Zekamız ve alet tasarlayıp kullanma beceri
miz, üzerinde yaşadığımız gezegene gitgide daha çok hakim
olmamızı sağlamıştır. Tabii, birçoğıımuzun idrak ettiği gibi,
gezegeni kontrol edip, düzene sokamıyor olduğıımuz da bir
gerçektir. Giderek daha karmaşık fikirler, daha ileri mekaniz
malar geliştirdikçe, yaşamlarımızı birçok yönden iyileştirdik
ve çevremizin birçok bölümü üzerinde etkimizi arhrdık. An
cak, neredeyse tüm teknolojiler giderek daha tehdit edici hale
geliyor. Haklı olarak kutladığımız başarılar aynı zamanda bi
zi kendi yıkımımıza da yaklaştırıyor olabilir. Hatta böyle gi
derse, sadece kendimizi değil, aynı gezegeni paylaştığımız
birçok hayvan ve bitki türünü de yok etmemiz mümkündür.
Bariz meselelerden biri ürkütücü iklim değişikliği tehdidi ve
küresel ısınmanın endişe verici sonuçlandır. Arhk bilimcile
rin büyük çoğıınluğıı, birtakım kanıtlara dayanarak, bu yak
laşan krizin insan elinden çıktığı konusunda hemfikir. Bu du
rum tarım teknolojimizin kullanımıyla başlamış olabilir, ama
günümüzde elde edilen veriler, krizin fosil yakıtlara olan şu
anki bağımlılığımızı arhran teknolojilerce artan biçimde-mey
dana getirildiği görüşünü kuvvetle destekliyor.
Bu kitapta insan yaratıcılığının ve bu yarahalığın pozitif
ve negatif yönlerinin tematik bir tarihini bölüm bölüm ele al-
13
Baş Belası icatlar
dım. Bazı temalarıma giriş yapabilmek maksadıyla taş konu
suyla başlıyorum.
Taşlar ve taşlan kullanmamız bizi diğer türlerden ayıran
bir şeydir. İnsanımsıların yaphğı en eski taş aletler 2 milyon
yıldan eski olabilir. Doğru yerde şans eseri kırılmış bir çak
maktaşı ve diğer taşların keskin kenarlı hale gelmesi için bi
linçli olarak işlenmesi, insanlara eşsiz bir güç vermiş ve niha
yetinde gezegen üzerindeki hakimiyetini mümkün kılmışhr.
İnsanın çevresini kontrol etmesine olanak veren teknoloji,
hatta kendi türünün evrimini değiştirme noktasına kadar,
esasen taş el baltasının ·geliştirilmesinden kaynaklanır. İnsa
nımsı atalarımız bu aletin işlenmiş kenarıyla, leşiyle beslen
dikleri hayvanların etini ayırabildi ve gruplar halinde avlan
dıkları zamanlar şansları yaver gittiğinde, ara sıra da olsa av
larını öldürebildiler. Kendi başına avlanan ilk insanın yemek
için t ·1yük bir hayvanı öldürme şansı ancak birkaç kez eline
geçerdi. Ancak gruplar halinde avlanmak bireyler arasında
hızlı iletişimi gerektirdiğinden, insan beyninin gelişiminde
güçlü bir etmen olduğu farz edilir. Üstelik beynin yaklaşık
%80'i lipit denilen yağlı maddeden oluşmuştur ve bol miktar
da hayvansal yağ ve protein içeren zengin bir beslenme, homo
sapiensin büyük beyninin evrilmesine olanak veren hayati ya
kıh sağlamışhr. Benim fevkalade bulduğum şey ise, insanoğ
lunun eşsiz entelektüel becerisinin, icat ettiğimiz en eski tek
nolojinin bir sonucu olarak kazanılmış olmasıdır. İnsan hiç
şüphe yok ki kendi evrimini bu şekilde değiştirmiş tek tür
dür.
Elbette, bu keskin alet yalnızca beslenmeye yaramıyor, si
lah olarak da kullanılabiliyordu. Bu aletle türümüzün saldır
gan üyeleri diğer üyeler üzerinde güç kazanabiliyordu. Ve
daha iyi bir silaha, gelişmiş teknolojiye sahip ve bunu kulla
nabilecek kadar becerikli ve kurnaz olanlar, hayatta kalıp
14
Giriş: Zek!rnıza Fazla mı Güveniyoruz?
bunlan genlerinde torunlarına aktarmaya yatkın olacaklar,
onların soyundan gelenler de etraflarındaki çevre üzerinde
daha büyük bir hAkimiyet kurabileceklerdi.
En eski teknolojimizde ilk başta meydana gelen gelişmele
rin bu kadar vakit alması şaşırtıodır. İşlenmiş, keskinleştiril
miş aletler 2 milyon yıl boyunca kullanılmışhr. Almanya'da
ki Schöningen bölgesinden çıkarılan en eski mızraklar
400.000 yıllıkhr ve ustaca işlenmiş tahta uçlan vardır.1 Buna
rağmen çok uzun bir süre boyunca, aletlerin gücünün çok ba
sit bir araçla muazzam ölçüde arhnlabileceğini kimse akıl
edememiş gibidir. İri bir tahta parçasının ucuna keskin bir taş
iliştirdiğinizde, baltanın hız, kuvvet, etkinlik ve güvenliğini
muazzam boyutlarda arhrabilirsiniz. Bir kenarı ölümcül bi
çimde keskinleştirilmiş bir taşı ağırlığı dikkatle dengelenmiş
bir sopanın ucuna tutturun, alın size bir silah! Kargı, ok, mız
rak gibi aletler makul bir mesafeden ölümcül bir silah olabi
lir. Yine de görünen o ki atalarımız ilk taş aletler işlendikten
sonra yaklaşık bir milyon yıl kadar bu kritik inceliğe ulaşa
madı. Bu büyük teknolojik ilerleme nihayet gerçekleştiğinde
ise, aşağı yukarı aynı anda mevcudiyetimizin aynı dönemin
de yerkürenin farklı bölgelerinde geliştirilmiş olma ihtimali
vardır.
BİLİM BİZE MIZRAK FIRLATICI VE BALTA
HAKKINDA NE BİLGİ VERİYOR?
ttk bakışta mızrak fırlaho pek büyük bir teknolojik ilerlemey
miş gibi görünmez. Oysa bu fazla dikkat çekmeyen ve günü
müzde büyük ölçüde unutulmuş olan bu nesne insanlara
çevreleri üzerinde daha büyük bir güç verdi. Narin görü
nümlü mızrak fırlatıcı aslında bir silah değildir. En basit for
munda sadece çentikli bir çubuk veya üstüne asıl silahın
-ucunda taş olan bir mızrak ya da kargının- yerleştirildiği bir
15
Baş Belızsı laıtlıır
kemik parçası veya oyulmuş geyik boynuzudur. Mızrak fır
latıcı kol omuz hizasının üstünde arkadan öne doğru bir yay
çizip kuvvetle hareket ettirilerek savrulduğunda kargıya he
define giden yolda muazzam bir momentum verilir.
Mızrak fırlatıcılar, çeşitli formlarda, büyük olasılıkla ok ve
yaylardan daha uzun süredir kullanılmaktadır. İncelikle
oyulmuş, rengeyiği boynuzundan yapılma, hayvan şeklinde
mızrak fırlatıcılar Fransa'da yapılan kazılarda ortaya çıkarıl
mış ve arkeologlar tarafından yaklaşık 17.000 yıllık olarak ta
rihlendirilmişlerdir. Mızrak fırlatıcılar Amerika'da, GÔ
14.000 dolaylarındaki Clovis kültürüyle ilişkilendirilirler.
Dikkatinizi çekerim, "günümüzden önce" anlamına gelen
GÔ kısaltmasını kullanıyorum. "Günümüzden önce" sözün
deki günümüz benim yazdığım yıl olan 2009'a değil, 1950'ye
tekabül eder. Bunun bir nedeni var.
Bu gezegendeki bütün canlılar sürekli karbon alır ve bu
süreç ancak ölüm halinde son bulur. Dolayısıyla bir zaman
lar canlı doku olan herhangi bir madde, örneğin bir kemik
parçası veya bu durumda bir geyik boynuzu, çevreden edi
nilmiş karbon içerir. Öyle ki karbonun çeşitli formları yani
"izotopları" vardır. En yaygın iki izotop karbon-12 ve kar
bon-14'tür. Karbon-14 radyoaktiftir ve bu radyoaktivite za
manla tahmin edilebilir bir oranda kaybolur. Yarı ömrü
(maddenin herhangi bir miktarındaki atomların yarısının
parçalanarak başka bir elemente dönüşmesi için gereken sü
re) yaklaşık 5.700 yıldır. Karbon-12 radyoaktif değildir: Kar
bon olarak kalır. Bu sayede kimyagerler biyolojik bir nesne
içindeki karbon-14 ve karbon-12 oranını ölçerek yaşını hassa
siyetle tahmin edebilirler.2
Öyleyse neden 1950? 1950, insanların o zamana dek icat
edilmiş en güçlü silahı imal etmek adına yaptığı çok sayıda
teşebbüsle, küresel çevreyi önemli ölçüde kirletmeye başladı16
Giriş: z.ekmuza Fazla mı Güveniyoruz?
ğı yıldı. Dünyanın izole bölgelerinde test amacıyla patlatılan
atom ve hidrojen bombalan küresel düzeyde radyoaktif izo
topların oranını değiştirdi, buna karbon izotopları da dahil
dir. Dolayısıyla karbon-12 ve karbon-14'ün hangi oranlarda
var olduklanru artık güvenle söyleyemeyiz. Onlarca yıl bo
yunca nükleer silah tehdidiyle ve sorumsuz bir yönetimin
(veya gerçekte başka kuvvetlerin) bu tarz silahlan pervasızca
kullanabileceği riskiyle yaşadık. Kuzey Kore' den gelen son
haberlerin insanoğlunun halen bu korkunç silahlan patlattı
ğını doğrulaması dikkat çekicidir. Bu patlamaların etkileri
devam ettiği ve daha uzun süre boyunca da devam edeceği
için, biyolojik tarihlemelerde "günümüzü" 1950 olarak ta
nımlıyoruz.
İnsanlar çiftçilikte uzmanlaşmadan epey önce, ilk avcı
toplayıcılar mızrak fırlabcı teknolojisinde bir dizi düzeltme
yaptı. önemli teknik ilerlemelerden biri, benim fikrimce, ta
mamen mantık dışıydı. Kargının yapıldığı çubuk sert değil
de esnek olursa daha ölümcül olduğu görülebilir. Kargıların
uzunluğu 2 m veya üstünde olduğu için, büküldüklerinde
hatırı sayılır ölçüde kinetik enerji biriktirir ve o enerjiyle mız
rak fırlatıcıdaki çentikten ayrılırlar. İlk başta havada uçarken
önemli ölçüde bükülen bir okun düzgün olmayacağı ve hede
fini ıskalayabileceği düşünülebilir. Ne var ki bu tip esnek çu
buklarda depolanan enerji açığa çıkbkça, hızlan da artar ve o
hızla kurbanlarına vururlar. Atan kişinin kolundan 40 metre
uzaktakileri öldürme gücü sayesinde hedefe isabet hayret ve
rici olabilir. Bir çocuk bile mızrak fırlatıcıyla bir kargıyı hatı
rı sayılır mesafeden şaşırtıcı hassasiyette atabilir. Böylece za
manla ilk insanlar esnek bir mızrak fırlatıcırun, esnek bir kar
gı gibi, fırlatmaya ilave güç verdiğini de öğrendiler.
Fiziğin sezgiye dayalı idraki başka bir teknolojik ilerleme
ye iınUn verdi: mızrak fırlatıcının ortasına tutturulan ağırlık.
17
Baş Belası icatlar
Böyle bir ağırlık, fırlatıanın dikkatle dengelenmesi şartıyla,
atan kişinin itme kuvvetine bir hayli katkıda bulunur. Doğru
dengelenmiş ve ağırlıklandınlmış, doğru uzunluktaki bir
mızrak fırlatıayla, ortalama bir erkeğin sağlam ve dayanıklı
bir kargıyı 120 metreden uzağa atması mümkündür. Ağırlı
ğın konumu ve büyüklüğü önemlidir ve hiç şüphe yok ki ata
larımız bunu tecrübe etmişlerdir. Zira bilim yeni bir beceri
değildir, herhalde atalarımız da bu fiziksel sistemi en uygun
hale getirmek için deneme yanılma yöntemini pek çok kez
uygulamışlardır. Ağırlığın başka avantajları da olması ente
resandır. Mızrak fırlatıanın savrulması sonucu oluşan titre
şimden dolayı azımsanmayacak bir ses ortaya çıkar, sapın
yaklaşık ortasına yerleştirilmiş bir ağırlık bu etkiyi azaltır ve
avarun dikkat çekmemesini sağlar. Peki bu ağırlıklar hangi
malzemeden yapılıyordu dersiniz? Evet, tabii ki taştan. Fark
lı boyutlarda taşlar her daim bol miktarda mevcut olmuştur.
Peki, biz ilk insanların bir cismi kuvvetle atmak için yay gi
bi bir mekanizma veya mızrak fırlatıa gibi bir alet kullandığı
nı
nereden biliyoruz? Birçok Palaeolitik döneme ait mağara
resmi tekrar tekrar ince, esnek çubukların saplandığı insanla
rı gösteriyor.
insan Beyni3 adlı kitabımda sözünü ettiğim Fran
sız mağara uzmanı Jean Clotte, Cosquer Mağarası'nda4 bulu
nan bazı çizimleri betimler. Bu mağarada, Pireneler'deki diğer
mağaralardaki gibi, insan figürlerine kendilerinden çok daha
uzun, çok ince, eğri çubuklar saplanmıştır. Bu tarz uzun çu
buklar ok olarak kullanıma pek uygun değildir, aynca incelik
ve kavisleri de elle atılmalarına pek olanak vermez. Bu çubuk
lan fırlatmanın en olası yolu bir mızrak fırlatıa kullanmaktır.
Pisa Üniversitesi'nden Dr. L. Bachechi bu tarz silahların
ilk olarak ne zaman kullanıldığını tahmin etmenin çok zor ol
duğuna dikkat çekiyor, ancak yine de bazı ipuçları olduğunu
öne sürüyor.5 Dr. L. Bachechi 1942'de İkinci Dünya Savaşı sı18
Giriş: z.ek!mıza Fazla mı Güveniyoruz?
rasında, İtalya' daki Messina şehrindeki bir mağaradan çıka
rılan, yetişkin genç bir kadına ait kemikleri meslektaşlarıyla
birlikte incelerken ilginç bir şey buldu. Kadının boyu yakla
şık 1,6 metreydi ve uzmanlar iskeletin yaşını aşağı yukarı Gô
13.760 olarak belirlediler. Bu kemiklerin en ilginç özelliği kal
ça kemiğinin derinlerine gömülmüş olan şeydi. Leğen kemi
ğine saplanmış, yaklaşık 5 cm uzunluğunda, çok ince, keskin
bir taş parçası vardı. Bu taş kadının kalçasına arkadan girmiş
olmalıydı. Vurulduğunda kadın muhtemelen kaçıyordu.
Çakmaktaşının etrafındaki kalça kemiği kalınlaşmış ve sinüs
ler oluşmuştu, yani kadının yaralanmadan dolayı değil de
parçanın kronik bir apseye yol açması sonucu ölmüş olduğu
açıktır. Bu kemik iltihabına osteomyelit neden olmuştu. Bu
hastalıkta irinin neredeyse kesin olarak birkaç ay boyunca,
hatta büyük olasılıkla daha uzun süre aktığı aa veren bir ya
ra söz konusudur. Kuşkusuz elle atılan bir mızrağın kalçanın
bu kısmındaki sert kemiğe girip de kırılması mümkün değil
dir. Bu derece narin ve keskin bir çakmaktaşı dilimi, kalça
etinde böyle derin bir oyuk açıp sert leğen kemiğine girmek
için epeyce hızlı olmalıdır. Böyle bir ivme ancak yay ya da
büyük bir ihtimalle bir çeşit mızrak atıayla nesnenin atılma
anında kazandırılabilir.
Osteoloji -kemik bilimi- sayesinde birçok şey öğrenmek
mümkündür ve ilk insanların iskeletleri çok şeyi gözler önü
ne seriyor. El mızraklarının sürekli kullanılması, ava-toplayı
cıların üst kollarında, genelde sağ kolda belirgin kas gelişimi
ne yol açmıştır. Kol ve bileklerimizdeki bütün kaslarımız bir
noktada kemiklere bağlandığından, bu aşın büyümenin de
recesini omuz, üst kol ve ön koldaki kemikleri inceleyerek
görebiliriz. Canlı kemik dinamiktir ve üzerindeki baskılara,
kalınlaşarak ve güçlenerek tepki verir. Bu nedenle güçlü kas
ların sürekli olarak çekildiği bölgelerde, kasın bağlandığı yer19
Baş Belası icatlar
de bir çıkınh gelişir; ölümden ve kas çürümesinden sonra
uzun müddet dayanır.
Kemik bilimcisi bu tip gözlemler sayesinde, bir iskelet ko
lunun ne tür bir silahı kullanmış olabileceğini tahmin edebi
lir. Santa Barbara'daki California Üniversitesi'nden Dr. Thor
Gjerdrum sağ ön kolun dirsek kemiğinin (büyük kemik) ka
lınlaşmasını inceledi.6 Burası fırlatma için gereken bükme ha
reketini veren supinatör kasın bağlandığı yerdir. Dr. Thor
Gjerdrum birçok erken dönem avcı-toplayıcının bu bölgesin
de kayda değer bir büyüme olduğunu bildiriyor; sağ ve sol
önkol arasında belirgin bir asimetri söz konusu, öyle ki bu
günümüzde sadece profesyonel beysbol oyuncularında görü
lüyor. Mızrak fırlahcıyı en etkin biçimde kullanmak için ge
reken önkolun aşın bükülmesinin, bir beysbol topunu atmak
için gereken hareketle kıyaslanabilir olması enteresandır. Da
ha sonralan silah olarak ok ve yayı tercih eden, mızrak atma
yan veya mızrak aha kullanmayan insanlarda, dirsek kemi
ğindeki bu belirgin kalınlaşma görülmez.
Kemik bilimciler aynca kemikleri okuyarak, mızrağın
hangi pozisyonda tutulduğuna dair tahminde bulunabilirler.
Omuz hizasından yüksekte bir pozisyon avlanma veya hay
van öldürme için en uygun pozisyon olabilir; ancak omuz hi
zasının altında, yukarı doğru hedeflenmiş bir pozisyon bir in
sanla karşı karşıya kalındığında daha etkili olur, ki, görünü
şe göre ilk insanlar bu pozisyonu kullanmışhr. Mızrak tekno
lojisinin günümüze kadar sürmüş olması dikkate değerdir.
Birinci Dünya Savaşı'nda Somme'de sının aşan İngiliz asker
leri Alman saflarına doğru, tüfeklerinin dipçiği bel hizasında
ve süngüsü hafifçe yukan ve ileri doğru çevrilmiş vaziyette,
durmadan yürümüşlerdir. Bu pozisyonun çeşitli avantajları
vardır. Hasmın kalıcı olarak hareketsiz kalmasını sağlamak
için silahın arka arkaya birkaç kez saplanmasına olanak verir;
dahası silahın fiziksel olarak çekilmesini kolaylaşhnr, kısmen
20
Giriş: Zekamıza Fazla mı Güveniyoruz?
saldırgan doğal olarak güçlü sırt kaslarını ve pazılarını azami
güçle kullanabildiği, kısmen de karın kaslarını büzüp gövde
sini döndürebildiği için, bir sonraki hamlesine hazırlanmak
amacıyla geri yaslanabilir. Omuz hizasının albndaki pozis
yon savunma için de daha yararlıdır. Mızrağın omuzdan
yüksekte tutulması saldırganın göğsünü ve kamını açıkta bı
rakır ve vuruşu savuşturulursa iyice savunmasız kılar. Gü
nümüzde bile piyadelere halen süngülerini sabitlemeleri öğ
retilir ve düşmanlarıyla karşılaşhklarında süngülerini arka
arkaya birkaç kez yukarı doğru hareket ettirerek düşmanları
nın vücuduna saplamaları hususunda eğitilirler. Paleolitik
insanlar farklı mıydı peki? Korumasız organlarını bilerek
açıkta bırakmaları pek olası görünmüyor.
BİLİMSEL TOPLUMA DOCRU
Bu kitapta çeşitli konular işleniyor. Bunlardan bir tanesi ke
şiflerimizin birçoğunda gizil kalan ve teknolojimiz güçlenip
yaygınlaştıkça artan tehdit meselesidir. El baltasından buya
na, insan, bir açıdan, olumsuz bir yönde ilerlemiştir. El balta
sı savaş baltasının ve mızrak fırlatıa da, Davut'un çocukken
Filistin devi Goliath'ı öldürdüğü sapanın öncüsü olmuştur.
Çoğu toplumda taşın yerini uzun yıllar önce demir almış ol
masına rağmen, kadim ok, Ill. Edward ve küçücük okçu kuv
vetinin, Fransa'nın güçlü kuvvetli, zırhlı süvari ve piyadele
rini mahvettiği Crecy Muharebesi'ne yol açmıştır. Esas itiba
riyle sahip olduğumuz bütün belli başlı fikirler; tarım, şehir
de yaşamak, yazmak, iletişim, ateşin kullanılması, nakliye, si
lah, hatta tıp bile, bir seviyede insanı en azından daha savun
masız bırakmıştır. Taş el baltasında olduğu gibi, bizim zor ve
tehlikeli çevrelerde yaşamamızı mümkün kılan neredeyse
tüm teknolojik ilerlemelerin aynı zamanda tehdit edici veya
negatif yönleri de vardır ve icat edildikleri sırada tam anla21
Baş Belası icatlar
mıyla fark edilememişlerdir. Yani, ileride göreceğimiz gibi,
tarım insanoğlunun daha önce görmediği hastalıklarla bo
ğuşmasına, aynca genetik çeşitliliğin yok olmasına ve çev
reye yönelik tehlikelere sebep olmuştur. Şehirlerde oturmak
insanların enfeksiyona karşı savunmasızlığını büyük çapta
artırmıştır: İnsanlar şehirlerde ilk yaşamaya başladıklarında
daha kısa ömürlü ve ava-toplayıa oldukları zamana göre ne
redeyse kesin olarak daha az sağlıklıydılar. İnsanlara bahşe
dilen en büyük armağanlardan biri olan yazı, düşünce biçi
mimizi bozan, politik istikrarsızlığı besleyen ve mahremiye
timizi tehdit eden bazı mesajları yaymıştır. Gezegendeki
mevcudiyetimizin ne kadar rizikolu olduğunu hatırlamak
için silah teknolojisindeki ilerlemenin oluşturduğu tehditten
söz etmeye gerek yok, çünkü nakliye gibi barışçıl teknolojiler
de çevremize aynı şekilde ve belki de geri dönülmez biçimde
zarar veriyor. Nanoteknolojideki ve sentetik biyolojideki bi
limsel ilerlemeler, bizim çok az savunmamızın olduğu veya
hiç olmadığı enfeksiyonlu organizmaların veya zehirli mad
delerin kontrolsüzce ortaya çıkma riskini oluşturabilir. Robot
biliminin gelişmesi insani ilişkilerimizi bozma riskini taşıyor
ve genetik bilimindeki ilerlemeler de insan olmanın esasını
yeniden tanımlamamızı gerektirecek kadar insan genomun
da manipülasyonlara yol açabilir.
Başka bir mesele de bilimin tanzimi, bu işi ve ürettiği bilgi
yi kimin kontrol ettiğidir. İkinci bölümde büyük Rus bitki ge
netikçisi Nikolai Vavilov'un kariyerini ve akıbetini biraz de
taylı olarak ele alıyorum. Onun öyküsü bu kitapta sözü geçen
birkaç temanın somut örneğidir: Bilhassa, lursın yiyip bitirdi
ği ve bizzat çok rekabetçi bir ortamda çalışan bilimcilerce bi
limsel bilginin nasıl kötüye kullanılabileceğini; hükümetlerin
bilimi, vatandaşlannın yararına değil de kendi amaçlan için
nasıl kullanabileceğini gösterir. Vavilov şüphesiz modem za22
Giriş: ZelWruza Fazla mı Güveniyoruz?
manlann en kötü totaliter rejimlerinden birinin hakim olduğu
bir ülkede yaşamıştı. Ancak maalesef, ileride de göreceğimiz
gibi, demokratik seçimle işbaşına gelen hükümetlere dahi, bi
limi akıllıca kullanmaları, hatta vatandaşlarının durumunu
iyileştirmeleri hususunda her zaman itimat edilemez.
Bu kitapta tekrarlanan umut verici temalardan biri, icat ve
keşiflerin çok büyük çoğunluğunun ilk yapıldıkları sırada ta
savvur edilemeyen her türden yararlı uygulamalarının olma
sıdır. Bazen taş aletlerin Taş Devri teknolojisinden sonra bıra
kıldıklarını düşünürüz. Ne var ki kadim Mısırlılar mükem
mel bıçaklar yapabilmek için bu teknolojiyi geliştirmişti. Si
leksten -çok sert bir kristal silikat- yapılma güzel usturalar
Gize'de bulunmuştur; bunlar Eski Mısır Krallığı'na (MÔ
2575-2134) aittirler. İlk insanların bir el baltası yaphklarında,
keskin kenarının, tarih öncesi kemik mızrak fırlatıcılarda gö
rülen deseni oymak için kullanılabileceğini akıl etmediğini
farz edebiliriz.
Aynca şunu idrak etmek de önemlidir: Birçok teknolojik
ilerleme dünyada birbiriyle bağlantısız yerlerde, birbirinden
bağımsız olarak ve aşağı yukarı aynı anda gerçekleşmiştir. Bu
kuşkusuz el baltası teknolojisinde doğru gibidir; farklı yerler
deki arkeolojik bulgular, insan beyninin geliştikçe, ilk insan
ların taş aletlerin imalini ve planlamasını birbirinden bağım
sız olarak yaptığını gösteriyor. Tasanın şüphesiz dünyanın
farklı bölgelerinde farklılık gösterebilir, fakat teknoloji özün
de aynıdır. Ve bu d urum hiç kuşkusuz modern teknolojinin
çoğunluğu için de geçerlidir. Bilimciler de insandır ve dünya
yı değiştiren devrim niteliğinde bir fikir bulduklarında, ken
dilerini (ara sıra da birbirlerini) kutlamayı severler. Ancak ço
ğu zaman, özel bir dalda veya alanda bilgi ortaya çıkar çık
maz,
farklı yerlerdeki bilimciler bir sonraki sıçramayı yapabi
lecek durumda olurlar. Bu benim çalışma alanım olan labora23
Baş Belası icatlar
tuvar ortamında döllenmede (tüp bebek) kesinlikle doğru
dur. Her ne kadar biz İngilizler ilk "tüp bebeği" yapmakla
övünsek de, ilk doğum pekala Melboume, Montreal ve hatta
Baltimore'da da olabilirdi. Belki de Manchester'da olmasının
ana nedeni, Robert Edwards'ın, sonunda Louise Brown'ın
doğmasını sağlayan embriyo transferini şans eseri doğru za
manda yapmış olmasıdır.
Dünyamız karmaşıklaşhkça, toplumların karşı karşıya ka
labileceği, bizim yarahcılığımızdan kaynaklanan tehlikeler
hakkında daha fazla endişeleniyoruz. Homo sapiens gezegeni
miz üzerinde yaklaşık en fazla 100.000 yıldır varlığını sürdür
mektedir ve bu zaman zarfında beynimizin kapasitesini belir
lemeye yarayan genler çok değişmedi. Oysaki son 400 yılda,
o sürenin çok minik bir parçasında, insan aklı olağanüstü ge
nişlemiştir.
William Shakespeare'in sone derlemesi 1609 yılında ya
yımlandığından bu yana tam 400 yıl geçti. O zamandan bu
yana teleskopu, mikroskobu, buhar makinesini, aşıyı, telefo
nu, hava araçlarını, televizyon ve bilgisayarı icat ettik. Daha
sı insanlar hidrojen bombasını yaph ve aya ayak bash. Günü
müzde sentetik biyoloji tekniklerini kullanarak, yeni yaşam
formları yaratmaya çalışıyoruz; büyük vaatler barındıran
ama aynı zamanda bu gezegen üzerindeki yaşam için çok
tehlikeli olabilecek bir teknoloji. Hiç kuşku yok ki William
Shakespeare 400 yıl önce Londra Köprüsü'nün korkuluğuna
dayandığında, şehrin sonraki yirmi otuz yılda aşağı yukarı
aynı görüneceğini makul bir kesinlikte tahmin edebilirdi. Ar
hk günümüzde beş yıllık bir zaman diliminde dahi, toplumu
muzun teknolojik gücünün nasıl olacağını öngörmeye kalkan
kişi aptal bir "uzman"dan başka bir şey değildir, çünkü bil
diklerimiz katlanarak arhyor.
24
Giriş: Zek!mıza Fazla mı Güveniyoruz?
Bilgi birikimimizdeki muazzam artış cidden büyüleyici
dir, fakat aynı zamanda birçok insana oldukça korkutucu gel
mesi de anlaşılabilir bir şeydir. insanlar belirsizlik içinde ya
şamayı zor buluyorlar ve özellikle daha gelişmiş toplumlar
da, bilimsel bilgiyle uğraşmanın ve bunun pratik uygulama
larının çok tehlikeli olabileceğine dair gitgide artan bir algı
var. Aşağı yukarı son on yılda İngiltere'de halkın genetik mü
hendisliğine dair şüpheleri olduğunu gördük ki bu durum sı
radan insanların genetiği değiştirilmiş ürünlere karşı yaptığı
ateşli protestolarda ifade bulmuştur. Nükleer güç kullanımı
hakkında toplumda gittikçe artan bir kaygı olduğunu görü
yoruz ve hükümet de nükleer endüstrimizi daha çok gelişti
rip geliştirmeme ve halihazırda biriktirdiğimiz nükleer atıkla
rı ne yapacağımız hususunda kararsızdır. insan klonlama ko
nusunda önemli ölçüde basın histerisi yaşadık, birçok anne
baba kızamık, kabakulak, kızamıkçık aşısı yaptırmayı reddet
ti, deli dana ve şap hastalıklarının yanlış idare edilmesi insan
ların yedikleri yiyeceklerden şüphelenmelerine yol açtı. Hay
vanlar üzerinde deney yapılmasına saldıranlar, biyolojinin,
vatandaşlarımızın, evcil amaçlarla tuttuğumuz hayvanlar da
dahil, sağlık ve refahını sağlamak amaayla kullanımının de
ğerini çok az hesaba kattılar veya hiç hesaba katmadılar.
Royal Society' nin son başkanı Lord Rees' in mahşerle kar
şı karşıya olduğumuz görüşüne pek katılmıyorum.7 Kuşku
suz teknolojimizi kontrol edebileceğimiz yeterli mekanizma
ya ve kaynaklarımızı başarıyla kullanabileceğimiz yeterli be
ceriye sahibiz. Seçkin Cambridge mühendisi Alec Broers'in
son Reith Dersleri'nde dediği gibi.
Teknoloji de bu sorunlara çözüm sağlayabilir fakat an
cak insanlar uygulamayı seçerse ... Teknoloji sorunları
mızı- çözebilir ama ancak halk yakından ilgilenirse...
25
Baş Belası icatlar
Artık gezegenimizi kaha olarak tehlikeye atma riski al
bndayız. Bu yüzyıl için amacımız çevremizi korumada
benzer gelişme kaydetmek olmalıdır. Ancak başarılı ol
duğumuz takdirde teknoloji hakikaten zafer elde ede
cektir.8
Ben teknolojik gelişmeye karşı değilim ve insanlığın gele
ceği hakkında da kesinlikle kötümser değilim. Her şeyden
önce, insanlığın geçmişindeki herhangi bir zamana göre daha
uzun,
doyumlu ve muhtemelen çok daha mutlu hayatlar ya
şıyoruz ve teknolojiden yararlanmamız bu refah seviyeleri
nin sağlanmasında anahtar faktör olagelmiştir. Yaratıalığı
mız ve onun bize verdiği bilgiler fevkalade armağanlardır,
fakat onları geliştirmemiz ve bilgelikle istifade etmemiz gere
kiyor. Aynca geliştirdiğimiz ve kontrol ettiğimiz teknoloji
nin,
insanlanmız üzerinde muazzam bir etkisi olduğunu,
topluma ve üzerinde yaşadığımız gezegene zarar vermeme
sini sağlama sorumluluğumuz olduğunu da anlamamız gere
kiyor. Bilimcilerin tüm bunlarda büyük bir rolü var ve bu ki
tap mümkün olan en geniş kitleye ulaşma ümidiyle yazılmış
olsa da, en azından kısmen meslektaşım bilimcilere bir çağrı
dır.
Teknolojinin yol açtığı sorun, ikilem ve tehlikeler, benim
görüşümce, nihayetinde daima yalnızca başka teknolojik iler
lemelerle çözüme kavuşmayacak. Bu bakımdan Lord Bro
ers'in Reith Dersleri'nde ima ettiklerine hem katılıyor hem
katılmıyorum. Bilimcilerin, "Teknoloji Sorunlarımızı çözebi
lir ama ancak halk yakından ilgilenirse" demesi yeterli değil
dir. Bilimcilerin de eşit derecede yakından ilgilenmesi gereki
yor ve bu kitabın son bölümünde sıradan insanların -halk.ın
ve bilimcilerin birbirleriyle daha yakın ilişki kurabilecekleri
yöntemler öneriyorum. Bilimciler için bir manifesto, bilimci
26
Giriş: Zek!mıza Fazla mı Güveniyoruz?
olmayanlar için de bilim hakkında birkaç aforizma ekledim.
İki tarafın da bu meseleleri daha iyi anlaması, zannımca, bili
mimizi ve teknolojik maharetimizi daha akıllıca ve uzun dö
nemdeki menfaatlerimize uygun olarak kullanmamızda yar
dıma olabilir.
Benim gibi bilimcilerin, bence, uğraşhğırnız bilimin bizim
bilimimiz olmadığını algılamamız, anlamamız gerekiyor. Ye
ni bilgilerimiz toplum adına ediniliyor ve masrafları çoğun
lukla halkın çeşitli kesimleri tarafından karşılanıyor. Bu bilim
bizim olduğu kadar onların da bilimi. Bu bilimin uygulama
sının yararlan olabilir, fakat tesis ettiklerimiz zararlı oldu
ğunda, bilimci olmayan insanlar sonuçlarına katlanmak zo
runda kalacaklar. Tabii ki Alec Broers'in bahsetmiş olduğu
gibi halkın kahlımıru kolaylaşbrmalıyız. Ancak halkla iletişi
me geçmede daha etkili olmalıyız ki ne yaphğımızı daha iyi
anlasınlar ve en önemlisi halk bilim hakkındaki korku ve çe
kincelerini dile getirdiğinde halkı dinlemeyi öğrenmemiz ge
rekiyor. Dahası salt dinlemek de yeterli değildir. Bilimcilerin
çoğunluğu bilimsel araşbrmalarla ilgili kararlara, halkın da
ha çok kahlması gerektiğini kabullenmeye henüz hazır değil
ler. Fakat iyi yurttaşlar olmak istiyorsak, daha iyi dinleyerek
ve yanıt vererek bilimimizi içinde yaşadığımız toplumla da
ha bağlanhlı hale getirebileceğimizi kabul etmemiz gereki
yor. Hatta halkla diyaloga girmemizin, işimizin kalitesini ar
tırabileceğini de keşfedebiliriz.
Her vatandaşın bilimsel başarıyı anlamada ve hayırlı
amaçlar için kullanılmasını sağlamada bir rolü olduğunu id
dia ediyorum. Doğrusu sorumlu vatandaşlık, bilimci olma
yan insanların bilim ve teknoloji hakkında daha çok bilgi sa
hibi olma ve anlama yükümlülüğünü beraberinde getirir. Bu
anlayış, zannımca, sürekli refahımızı temin etmede modern
insanlığın en güçlü silahlarından biridir. Dolayısıyla bu kitap
27
Baş Belası icatlar
teknolojimizin sırf negatif yönleriyle ilgili değildir, aynı za
manda sıra dışı yarahalığımızın da bir kutlamasıdır. Gelecek
nesillerin sağlık ve refahını sağlamamız gerekiyorsa, bu yara
halık kısmen fikirlerimizi tanıtmak, korumak ve kullanmak
konusunda akıllıca seçimler yapmaya odaklanmalıdır.
28
Birinci Bölüm
YARATICILICIMIZIN EN
GÖRKEMLİ CENNETİ
Kendilerine Düz Kemikliler diyen yaklaşık 200 kişilik bir
grup, Brezilya'nın kuzeybahsındaki yağmur ormanlarının
derinlerinde yaşıyor. Kısa boylu, koyu rerık tenli, ok ve yay
larla avlanan bir halk. Kulübeleri sopaların tepesine palmiye
yapraklarının örtülmesinden ibaret; hiç mobilya veya deko
rasyonları yok, ince dallardan yapılma bir platformu yatak
olarak kullanıyorlar. Ortalama bir aile çok az eşyaya sahip:
birkaç kap kacak, bir ok ve yay, bir pala ve palmiye yaprak
larından yapılma birkaç torba. Takı olarak da, yabancılarla
Brezilya cevizi değiş tokuş ederek aldıkları, metal meşrubat
kapaklarından yapılma kolyeleri takıyorlar. Bölgedeki diğer
grupların aksine, ne manyok ekip biçiyor ne de eti balığı tuz
layıp tütsüleyerek muhafaza ediyorlar. Her gün etraflarında
ki yağmur ormanından sadece ihtiyaç duydukları kadarını
alıyorlar. En önemlisi, gelecek için hazırlanma fikri hiç akılla
rına gelmiyor. Dünyanın Piraha olarak bildiği, bu gözlerden
ırak insanlar insanlığa dair inandığımız hemen her şeyle çeli
şiyor gibi görünüyor.
BİZİM GİBİ İNSANLAR MI?
Gezegenimiz üzerinde dolaşacak teknolojiyi icat ettiğimiz
den bu yana, antropologlar, kaşifler ve misyonerler, kendi
29
Baş Belası icatlar
yaşam tarzlarına kıyasla, yaşam tarzları basit görünen insan
larla, yani taşıyabileceklerinden fazla eşyası olmayan veya iki
üçten fazla sayamayan insanlarla karşılaşmışlardır. tık Avru
palı kaşifler böyle insanların bayağı ve yabani, daha az zeki
ve hatta kendilerinden daha az insan olduklarına hükmetti
ler. Ancak kaşifler yerkürenin uzak köşelerinde daha çok yer
liyle karşılaşhkça, bu insanların kültürlerini daha yakından
incelediklerinde onların kültürlerinin de tam olarak bizimki
kadar canlı ve karmaşık olduğunu gördüler. Dillerinde akıl
lara durgunluk verecek tertipte çekim, belirteç, kip ve ton
vardı. Bizim Avrupa'daki peri masalları, klasik kahramanlık
öyküleri ve öğretilerimiz kadar şahane ve genelde onlarla or
tak öğeleri olan mit ve efsanelere sahiplerdi. Yalnızca bu da
değil, bizi utandıran bir beceriyle, yazılı metin yardımı olma
dan çoğu kez bunları hafızadan aktarabiliyorlardı. Aynı şe
kilde etkileyici olan bir diğer şeyse, yaşadıkları bölge ve belli
kişilerin yöredeki yararlı ve zararlı bitki, kök ve meyveler
hakkında sahip oldukları bilgileriydi. Sosyal sistemleri kar
maşıkh, her bireyin davranış ve ilişkilerini düzenleyen hak
ve kısıtlamaları vardı. Apaçık bizim eşitimizdiler.
Pirahalar da bizim eşitimiz gibi görünüyorlar. İki bacakla
rı üstünde yürüyor, alet kullanıyor, lisanla iletişim kuruyor
ve gruplar halinde yaşıyorlar. Ve yine de, aynı zamanda,
dünyayı görme, tanımlama ve kullanma tarzları bizim insan
olmakla ilişkilendirdiğimiz her şeyden kökten farklı görünü
yor. Baskça ve Japoncada olduğu gibi, lisanlarının başka dil
lerle hiç ilgisi yok. Diğer dillerin aksine, sadece sekiz sessiz
(yedisi kadınlar için) ve üç sesli harfleri var. Dilleri aynı za
manda, yabanalara genellikle şarkı söyleme, mırıldanma ve
ıslık çalma gibi gelen zengin bir ton, vurgu ve hece uzatıası
kataloğuna sahip.
30
Yarabolığıınızın En Görkemli Cenneti
Eskiden Manchester Üniversitesi'nde akademisyen olan
Profesör Dan Everett yirmi beş yıldan uzun süredir Piraha
larla yaşayan ve çalışan bir dilbilimcidir. Everett onların kül
türlerinin olağan dışı başka yönleri de olduğunu keşfetti. Ha
yattaki üyelerinin belleklerinin ötesine uzanan bir kolektif
hafızaları ve bir yaratılış mitine benzer bir şeyleri yok. Kendi
lerinden ve ormandan önce ne olduğuna dair sıkıştırıldıkla
rında cevaplan hazır: "Hep böyle olmuş".
Yaratılış mitinin olmaması, insan toplumunda olağan dışı
olmakla birlikte eşsiz bir durum değil; hatta Amazon bölge
sinde bile. Yine de renkler için sabit terimleri olmaması şaşır
tıcı. Kırmızı bir kupa gösterildiğinde, Pirahalar "kana benzi
yor" veya "boya elde ettiğimiz meyveye benziyor" gibi bir
şey söylüyorlar. Dahası sayılan da yok, sadece ''bir" "iki" ve
"çok" kelimeleri var. Dillerinde "bütün" "her bir'' "her'' "ço
ğu" ve ''birkaç" kelimeleri de yok. Ki, bu kavramlar bazı dil
bilim okullarına göre insan idrakinin ortak yapı taşlandır.1
En tuhafı da Everett'in Piraha dilinde yinelemeye dair bir şey
olmadığını iddia etmesi.
Yineleme insanların bir fikri başka bir fikre eklemesine ya
rayan araçtır. Örneğin, "silindir şapkalı adam" ve "adam
caddede yürüyor" cümleleri "silindir şapkalı adam caddede
yürüyor" ifadesinde birleştirilebilir. Bu, ünlü MiT dilbilimci
si Noam Chomsky'ye göre, insanların sonlu bir ses ve kural
kaynağından sonsuz çeşitte anlam yaratmalarına olanak tanı
yan bir vasıtadır. Lisanın evrensel bir yönü gibi görülür ve
buna rağmen Dan Everett'e göre, Pirahalann dilinde bu özel
lik yoktur. Şöyle bir mesaj iletmek istediklerinde; "Irmak ke
narındaki köpeğin yılan tarafından ısırıldığını gördüm", ayn
birimlere bölüp anlatıyorlardı, şöyle ki, "Köpeği gördüm.
Köpek ırmak kenarındaydı. Köpek yılan tarafından ısırıldı."
Everett' e göre, yineleme olmaması bu olağanüstü insanla
rın değer ve inanç sistemleriyle uyumludur. Cümlelerini ba31
Baş Belası icatlar
sit, tek anlamlı birimlere bölüyorlar, çünkü dünyalanru da
böyle algılıyorlar. Bu insanlar için sadece o anki gözlemleri
gerçektir. Bir kişi ırmaktaki bir dönemecin etrafından yürü
yüp de gözden kaybolursa, Pirahalar kişinin "deneyimden
çıktığı" anlamına gelen xibipfo sözünü kullanıyor. Titreyen
bir mum alevi için de aynı ifadeyi kullanıyorlar; ışık onların
görüşüne göre deneyime girer ve çıkar.
Everett' e göre bu, Pirahalann neden kendi mitleri olmadı
ğının ve Hıristiyanlığa geçmeye neden bu kadar direnç gös
terdiklerinin (ki eski karısı Keren, Pirahalarla ilgili kendi dil
bilim çalışmalarıyla İncil'i yayma çabalarını birleştirmişti) ne
denlerinden biridir. Bu öykülerin 2.000 yıl önce ölmüş müba
rek bir adamla ilgili olduğu söylendiğinde, Pirahalar öyküle
rin sembolik içeriğine kayıtsız kaldılar. Bu durum, sadece o
anla ilgili olmalanru, yiyecek stoku yapmamalarını ve çizim
lerinin basitliğini de açıklar. New Yor/cer gazetesinden John
Colapino deniz uçağıyla ziyarete geldikten birkaç saat sonra
küçük bir çocuğun uçağın doğru şekilde yapılmış bir make
tiyle oynadığını görünce şaşkına döndü. Bu durum Everett'in
Pirahaların yalnızca kaba, iptidai çizimler yapabildiğine dair
iddiasını çürütür gibiydi. Ne var ki Colapino birkaç saat son
ra deniz uçağı modelinin, patikanın kenarına atılıp ezilmiş ol
duğunu gördü. Everett bunu şöyle açıklıyordu: Ne zaman bir
deniz uçağı gelse, benzer bir heyecan dalgasına yol açıyor, fa
kat kısa dönemli hafızada kaybolup gidince bütün ilgileri de
kayboluyordu.
İnsanların Everett'in bulgularına tepkileri çoğunlukla iki
grupta toplanıyordu (dilbilim camiasından gelen özellikle
ateşli tepkiyi bir yana bırakıyoruz, nedenlerini sonra incele
yeceğiz). Tepkilerden biri Everett'in Pirahalar tarafından
kandınldığı yönündeydi; bu, "ilkel" kültürler hakkında ya
zan birçok antropoloğun başına gelen bir olaydı. Ünlü bir ör32
Yaratıcılığımızın En Görkemli Cenneti
nek tanınmış antropolojist Margaret Mead' di. Samoalılann
son derece heyecan verici cinsel alışkanlıklarının ayrıntıları
na, ki Mead buna dayanarak kariyerinde sıçrama yaptığı bir
kitap yazmışb, rehberlik eden ergenler daha sonra hepsini
uydurduklarını itiraf etmişlerdir. Ancak bu örnekte, Eve
rett'in bulgularının zaman içindeki tutarlılığı ve diğer ziya
retçilerle olan vakalar da göz önüne alındığında, kabilenin
dalga geçmesi olası görünmüyor.
İkinci tepki de Pirahaların bir şekilde tam olarak bizim gi
bi olmadıkları yönünde. Çok izole oldukları ve küçük grup
ları dışardan kişilerle evlenmeyi yasakladıkları için, akraba
evliliği nedeniyle bir çeşit zeka geriliğinden muzdarip olduk
larını farz etmek manbklı olabilirdi. Ancak bu durumun zi
hinsel olduğu kadar fiziksel semptomları da olmalıydı, fakat
Pirahalarda iki duruma dair de bir belirti bulunamadı. Buna
karşın, kadınlarının yabancılarla yatmalarına izin vererek
gen havuzlarını muntazaman taze tutuyorlar.
Elbette, üçüncü bir seçenek de Pirahaların modem insan
ve atalan arasında bir orta nokta veya kayıp bağlanb olduğu
nu farz etmektir. Fakat bu düşünce zeki bir yirmi birinci yüz
yıl insanının memnuniyetle kabul edeceği bir düşünce değil
dir. Pirahaların, sırf bizim insanlığa dair şu anki kıstaslarımı
zı karşılamadıkları için, bizim kadar insan olmadıkları veya
bizim kadar yetenekli olmadıkları sonucuna varmak aptallı
ğın sınırlarına dayanan bir kibirdir. Everett'in de işaret ettiği
gibi, bir erkek Piraha yanına yiyecek, giyecek ve alet almadan
cengelin derinlerine gidip, üç gün sonra kendi yaptığı sepetin
içinde çeşitli meyvelerle geri dönebilir. Eğer Brezilyalı bir
baltaadan veya Amerikalı bir antropologdan aynı şeyi yap
ması istense, adamın ölüsü gelirdi. Pirahalar hepimiz kadar
zeki ve yaratıadır. Yapraklardan sepet örüyor, ateş yakıyor,
hayvanlar için tuzak kuruyorlar. Fakat bununla birlikte biz-
33
Baş Belası icatlar
den kökten, canlı ve çarpıcı biçimde farklılar. Bu da dolayı
sıyla bizim ilk başta "biz" derken neyi kastettiğimiz sorusu
nu ortaya atıyor.
Bu sorunun cevabını bulmak bu kitabın amaçlarından bi
ri değil. Bu kitap, taş el baltasından hidrojen bombasına, in
san yaratıcılığının bir tarihi ve araştırmasıdır. Bütün fikirleri
mizi bağlayan ortak ipliğin izini sürmek amacındadır. O fi
kirler ki insanlığa sınırsız yararlan dokunsa da ara sıra bizi
yok etmekle tehdit eder. Fakat bu fikirlerden hiçbiri, eğer ya
ratıcıları -daha iyi bir kelime bulamadım- özel olmamış olsa
yani diğer türlerde olmayan haslet ve becerilere sahip olmasa
güruşığına çıkamazdı. Bu nedenle insan yaratıcılığının tarihi,
nelerin türümüzü icatlarda bulunabilen böyle mükemmel bir
donanıma sahip kıldığını ve o uzmanlık donanımının neden
ortaya çıktığını incelemeden başlayamaz. Ancak ileriki
sayfalarda tekrar ele alacağımız Pirahalar, fazla genel varsa
yımlara karşı bizi uyaracaklar.
iKi BACACIN FAYDASI
Bahçemde, solmuş ormangüllerini istemeye istemeye yolar
ken kafamda bu kitap fikri vardı. İşime beceriksizce konsan
tre olmaya çalışırken, bayağı hevesli bir bahçıvan olmama
rağmen dört ayak üstünde yürüsem bu işin ne kadar kolay
olacağını düşünmeden edemedim. Dolayısıyla bu gözlemim
sonucunda, yaptığım işin ve yaparken hissettiğim rahatsızlı
ğın birbiriyle yakından bağlantılı olduğunu fark ettim. Ben
iki ayaklı bir hayvan olduğum için yaptığım iş ağrıya neden
oluyordu ama aynı zamanda ilk başta bu işi yapma nedenim
de buydu. İnsan olmak biraz bahçıvan olmaktır: Bir kişinin
çevresini şekillendirilecek, değiştirilecek, güzelleştirilecek ve
ya kullanıma sokulacak bir şey gibi görmesidir. İnsan yaratı
cılığının tüm tarihi bu önermeye dayanır. Bu önerme de biz34
Yaratıalığımızın En Görkemli Cenneti
zat iki ayak üstünde dik yürümemiz olgusuna dayanıyor ola
bilir. Dik durmamız da etrafımızdaki d ünyaya dair bize fark
lı bir perspektif verir. Bizim kendimizi çevremizden yukarı
da, üstün ve ayn düşünmemize yol açar. Bu, çevremizi şekil
lendirip değiştirebilmemiz için gerekli bir öncül. Aynı za
manda ilerisini uzamsal ve geçici olarak görmemizi mümkün
kılar. Hemen önümüzde belirmeden tehlikeyi, meyve ağaçla-:
rını, hoş kadın ve erkekleri görmemizi sağlar ve bu beceri de
bize strateji oluşturma, imgeleme, icat etme, yaratma, tasarım
yapma ve hayal kurma becerisini verir. Dik durmak, somut
anlamda, bizi şimdiki andan ayırır, soyutlamaya teşvik eder.
Peki, bu değişiklik ne zaman ve neden gerçekleşti?
ONA ile ilgili karmaşık araştırmalar ve DNA'ların mutas
yona uğrama hızı, yaklaşık 6,6 milyon yıl önce, şempanzeler
le paylaştığımız ortak atalarımızdaki genlerin aşağı yukarı
yüzde 0,71'nin değiştiğini gösteriyor. Bu, aile ağaanda yeni
bir dala ve en sonunda da insan olarak bildiğimiz türe olanak
verir. Nasıl olduysa bu minicik değişiklik uzay mekiklerine,
gökdelenlere, penisiline ve soykırım fırınlarına yol açtı. Ya da
daha direkt ifade edecek olursak, beyin kapasitesinde arhşa,
gırtlağın alçalmasına ve leğen kemiğinin yapısında değişik
liklere sebep oldu.
"Neden bu değişiklikler oldu?" diye sormak, akademik
Pandora kutusunu yalnızca açmamız değil, aynı zamanda
içinde dolanmamız anlamına da gelir. Ancak bu konuda ileri
sürülen bazı fikirler var. Görünüşe göre yaklaşık 6,6 milyon yıl
önce meydana gelen iklim değişiklikleri, bazı şempanzeleri
ağaçların tepelerinden orman zeminine inmeye zorladı. Bu ye
ni çevredeki faktörler belli adaptasyonları teşvik etmiş olabilir.
Bu öncü şempanzeler toprağa indiklerinde, büyük, hızlı yırtı
alar tarafından yenme riskleri de artmıştı. Giderek daha çok
iki ayak üstünde yürümeleri, gözetleme yeri işlevi görecek
35
Baş Belası icatlar
daha az ağaç kalmış olsa bile, tehlikeyi uzaktan görmelerini;
daha fazla alana yayılmalarını; ellerinin silah taşıyacak şekilde
serbest kalmasını ve muhtemelen bu yırtıcılan korkutup kaçı
racak şekilde kendilerini büyük göstermelerini sağladı.
İki ayak üstünde dik yürümek sıcak düz arazilere çıktığı
mızda hareketlerimizi daha etkili hale getirmiş olabilir. Dört
ayak üstündeki bir canlının vücudunun daha çok bölümü gü
neşe maruz kalır ve dolayısıyla yola devam edebilmek için
daha çok neme ihtiyaç duyar. İki ayak üstündeyken yalnızca
başın tepesi ve omuzlan güneşe maruz kalır. Arizona Üni
versitesi'nden David Raichlen ve meslektaşlarının yaptığı ya
kın tarihli bir araştırmaya göre, iki ayak üstünde yürümek
yaklaşık %75 daha az enerji gerektiriyor. Bu sonuca insan ve
şempanzeleri koşu bandında koşturup harcadıkları oksijen
miktarını ölçerek vardılar.2
Bu değişiklikler beynin belli bölgelerinde oluşan azımsan
mayacak bir büyümeyle aynı zamana denk geldi ki bunu kar
şılamak için fazladan kalori g�rekti. Beyin son derece "mas
raflı" bir organdır; vücutta sadece %2'1ik yer kapladığı halde,
kaynaklarının %20'sine kadar kullanır, hatta dinlenirken bile.
Böylesine talepkıir bir motora meyve ve yapraklarla yakıt
sağlamak zordur, bu nedenle beyin kapasitesindeki artışlar et
yemeye başlamakla ve dolayısıyla avalıkla bağlantılıdır.
Böylece öldürme ve yiyecek kaynaklarımızı hazırlamak için
alet, uzun ve tehlikeli bir iş olan avalığı kolaylaştırmak için
grup halinde yaşama ve bu grupların daha etkin olmasını
sağlamak için de dil geliştirme gereksinimi ortaya çıktı.
Bu en azından bir teori. İnsan gelişimine dair bu tarz "ar
dışık" perspektif çok çekicidir, fakat maalesef pek olası değil
dir. Arkeolojik kanıtlar (daima hararetle tartışılmasına rağ
men, en azından arkeologlar tarafından) iki ayak üstünde yü
rümenin aşağı yukan 6 milyon yıl önce ortaya çıktığını gös36
Yarabolığımızın En Görkemli Cenneti
teriyor; buna karşın alet kullanımına dair en eski kanıt yakla
şık 2 milyon yıl öncesinden kalmadır. Karıncadan kurda ka
dar pek çok canlı büyük ve karmaşık topluluklar halinde ya
şar, ama dil geliştirme ihtiyacı duymamışlardır. Öne sürülen
bu fikirlere evrimsel biyoloji hakkında temel bir gerçeği de
ilave etmeliyiz: Bir amacı yerine getirmek için ortaya çıkan fi
ziksel değişiklikler daha sonra başka bir amaç için atanabilir.
Büyük ihtimalle kalıcı iki ayak üstünde yürüme, birçok ne
denden dolayı ortaya çıktı ve türümüze birkaç avantaj sağla
dı. Fakat belki de en büyük lütuf, bu tarihe göre, iki ayak üs
tünde yürümemiz sonucunda kafalarımızı kaldırıp, uzak
ufuklara göz atabilmemiz ve ellerimiz ile başparmaklarımızı
yaratmak ve kullanmak için özgür bırakmamızdı.
HOMO MECANICUS
2004'te kısmen National Geographic dergisinin finanse ettiği
bir araştırmaya katılanlar, harekete duyarlı kameralanrun
çektiği kareler karşısında şaşkına döndü. Kongo'nun Noua
bale-Ndoki Ulusal Parkı'ndaki şempanzeler sopalarla termit
avlarken gözlenmişti. Bu yeni bir şey değil. 1960'da efsanevi
primatolog Jane Goodall Tanzanya'da şempanzelerin termit
avlamak için dalları dikkatle soyup hazırlamasını gözlemle
mişti. Fakat Kongo' daki şempanzeler daha önce hiç görülme
miş bir şey yapıyorlardı. Video çekimleri şempanzelerin yu
vanın sert yüzeyini delmek için önce kısa çubuğu, sonra da
sulu termitleri çıkarmak için daha uzun bir delgi aleti kullan
dığını gösterdi. Şempanzeler avlama aletlerini önceden mo
difiye ediyor, uçlarını boya fırçası gibi tarazlandırmak için
dişleri arasından çekerek "batırma" başına ele geçirilen ter
mit sayısını artırıyorlardı.
Kolay gibi görünebilir ancak bu çalışmada belirtildiğine
göre, termit avlamak yıllarca uygulama gerektiren karmaşık
37
Baş Belası icatlar
bir beceriydi. Bu çekimler küçük şempanzelerin, büyükleri
nin büyük, parlak siyah termitlerle dolup taşan uzun çubuk
lanru çekerken izlediklerini gösteriyordu. Bu küçük oyunda
araşhrmacılar bizzat insan etkileşiminin köklerini izliyor ola
bilecekleri hissine kapıldılar.
Onlar kesinlikle primatların alet kullanımı hakkında önce
ki fikirlerimizi sorgulamamıza yol açan bir şey izliyorlardı.
Dünyadaki canlıların çoğu bazı alet formlarını kullanır. Ör
neğin kuşlar ince dal, ahlmış şişe kapağı ve gazetelerden yu
va yapar. Dağ sıçanları kış barınaklarını fışkıyla hkar. Gelge
lelim iki şeyin, insanların alet kullanmasını eşsiz kıldığı dü
şünülür. Birincisi, yalnızca insanlar bir alet yapmak için baş
ka bir alet kullanır. İkincisi, yalnızca insanlar belli bir amaç
için belli türde alet kullanır. Şempanzelerin "alet çantası"na
ilişkin bu görüntüler en azından iddialarımızdan birini bize
sorgulahyor. Eğer tüylü kuzenlerimiz iki farklı iş için iki fark
lı çubuk kullanıyorsa, o zaman insanların alet kullanımını ne
lerin belirlediğine dair kuralları belli ki yeniden düzenleme
miz gerekiyor.
Ancak yine de bu basit, iki parçadan oluşan alet takımıyla
atalarımızın geliştirdiği pek çok alet arasında büyük bir uçu
rum var. Yeni bulgular tabloyu altüst edebilir, fakat GÔ yak
laşık 2,5 milyon yıldan başlayıp
Gô
yaklaşık 40.000 yıla ka
dar gelen, kabaca yontulmuş ilk çakıl taşlarını standartlaştı
rılmış alet çantasına bağlayan kaba bir çizgi çekilebilir. Buna
taşların yanı sıra hayvan kemikleri ve ağaç kesme ile dikiş
dikme gibi muhtelif amaçlar için uyarlanmış olanlar dahildir.
Çizgi yol boyunca aşamalarla belirlenmiştir. 1,7 milyon yıl
önceki kaba el baltalan ve kesme yongaları yerini 300.000 yıl
sonraki si.metrik ve şaşırtıcı derecede zarif el baltalarına bı
rakb. Bunların yerine de daha sonra, şimdiki Paris'in merke
zinden sadece 6 km mesafede, Peripherique' in hemen kuze
yindeki Levallois-Perret'te, 250.000 yıl önce yaşayan ve farklı
38
. Yaratıalığımızın En Görkemli Cenneti
nesneleri bir araya getirerek "birleşik aletleri" şekillendiren
ilkçağ adamının 63 parçadan oluşan alet çantası geldi. 40.000
yıl önce anatomik olarak sizden ve benden farklı olmayan ka
dın ve erkekler kıyafet dikiyor, süslenmek için boncuk, kolye
gibi takılar ve sembolik amaçlar için heykelcikler yapıyor,
ölülerini standart şekilde gömüyor ve uzaklara gidip mal de
ğiş tokuş ediyordu. Üstelik insanın daha büyük yaratıalığa
doğru yolculuğunun aşamalarının çoğu dik yürüyen ilk in
sansının 500 mililitrelik beyninden modem insanın 1450 mi
lilitrelik beynine kadar, beyin büyüklüğündeki sıçramalar ta
rafından belirlenmiştir.
Bu sıçramaların birinde, biz sadece alet imalatında değil,
teknolojik gelişmenin yanı sıra sosyal gelişmenin de tamam
layıası olan gelişim ve icatlarda bulunmamıza yardım eden
küçücük, büyüleyici bir beyin fonksiyonu edindik. Ayna nö
ronlar ön loblarda bulunan ve biz diğer insanları belli işleri
yaparken izlediğimizde aktive olan bir beyin ağı kümesidir.
Burada insanlar ve belli kelimelerinin alhıu çizelim. Görünüşe
göre bu nöronlar yalnızca amaca yönelik faaliyet izlerken
ateşleniyor; örneğin birisi kabuklu yemişin kabuğunu çıkarır
ken veya muz soyarken. Biz amaçsız bir hareket veya taklit
izlerken ve yine enteresandır ki bir robotu aynı işi yaparken
izlerken olmuyor. Bu mekanizma bizim diğer insanlardan öğ
renmemize yardıma olmak için özellikle evrilmiş gibi.
Ayna nöronların alet imalatı ve kullanımında bize ne ka
dar faydası dokunduğunu görebiliriz; izledik ve buna göre
yaptık. Bu nöronlar aynca bozkıra inişimizden sonra, içinde
yaşamaya başladığımız karmaşık toplum türünde, izlememiz
gereken yol hakkırıda, grup üyelerinin davranışlarından an
lık ipuçları almamıza yardım ederek hayati bir öğe haline
geldiler. Fakat biz bu fevkalade "insan" becerisi karşısında
çok heyecana kapılmadan önce, maymunların da ayna nö39
Baş Belası icatlar
ronlan olduğunu unutmamalıyız. Maymunlar da birbirlerine
aşağı yukarı aynı şekilde tepki verirler ve gene de tam olarak
anlayamadığımız nedenlerden ötürü, maymunlar karmaşık
alet takımları geliştirmemiştir. Gerçek mucitler yalnızca in
sanlardır.
Bu ilk icatların ilk insanların hayatını ne kadar kökten de
ğiştirdiği kolayca görülebilir. Karnımızı meyve ve yapraklar
la doyurmak yerine, avlanıp protein ve kalori yönünden zen
gin etle beslenince, gitgide daha çok yakıt talep eden beyni
mizin ihtiyacını karşılayabildik. Beyin büyüyünce de verim
liliğimiz arttı; bu da yiyecek peşinde daha az koşmamız, teh
likeli yırtıcılara daha az maruz kalmamız ve dolayısıyla ha
yatta kalma şansımızın artması demekti. En eski insan icatla
rına bir müzedeki vitrinden baktığımızda, hiçbir şekilde in
sanda hayal gücünü harekete geçirmeyen şeyler gibi görü
nürler. Sönük, donuk, kaba nesneler; yapılma amaçlarına an
cak hayal meyal uyuyorlar. Bu icatların kavram, yaratım ve
kullanımlarını kuşatan perspektifteki radikal değişimi yaba
na atmak çok kolay.
Alet yapmak epeyce beyin gücü gerektirir. Olağanüstü
derecede motor kontrol ve karmaşık görsel araçlar yanında,
imgeleme ve anın dışında düşünebilme becerisi de gerektirir.
Kendinizi şöyle hayal edin: Yaban hayatında açlıktan ölmek
üzeresiniz ve bir sığır ölüsünden, yaşamınızı kurtaracak et
parçalan koparmaya çalışıyorsunuz. Bir çözüm bulabilmek
için, o anki umutsuz durumunuzdan çıkıp, ete ulaşmanızı en
iyi sağlayabilecek alet türünün fikrini soyut olarak oluştur
manız gerekir. Sonra işinizi görecek en iyi hammaddeyi içe
ren şeyleri ayırt edebilmek için, etrafınızı kuşatan kaya ve
ağaçlara bakarsınız. Daha sonra planlı bir hareket sırası belir
leyip yerine getirmeniz gerekir; doğru taşı almak, başka bir
taşla vurmadan önce doğru açıyı vermek, kınlan parçalardan
40
Yarahcılığımızın En Görkemli Cenneti
en
uygununu almak ve biraz daha hazırlamak. Tüm bunların
temelinde yatan fikir, çevreden ayrı bir varlık, farklı eylemle
ri farklı sonuçlara yol açan bir birey, çevresini kendi amaa
için kullanacak gücü olan birey olsa gerek. Temelde yatan bu
ben hissi olmasa alet yapamaz, herhangi bir icatta buluna
mazdık. Bu hissi, daha önce belirtmiş olduğum gibi, iki ayak
üstünde durma becerimiz desteklemiş olabilir.
Çoğu kez, sanayileşmiş, aşırı kalabalık ve gizemi kalma
mış Batı' da yaşayan bizlerin, yerküremizle olan elzem bağ
lanhnın bir kısmını yitirdiğimiz, mevsimlerin geçişine ve or
tak çok noktamız olan diğer türlere yabanalaştığımız, ömrü
m:tzü aşırı karmaşık, insan yapımı bir kozada geçirdiğimiz
söylenir. Bu ayrılık hissi, iddiaya göre, gezegenimize karşı
umursamaz olmamıza yol açmıştır. Bu inanışa göre, denizle
ri kirletiyor, ormanları yok ediyor, kutuplardaki buzulları
mahvediyoruz; çünkü gerçekte kendimizi dünyamıza ait ve
ya karşılıklı bağımlı olduğumuz bir ilişki içinde görmüyoruz.
Bu tarz savla� ortaya atan insanlar aynı zamanda sanayi
leşmemiş toplumlardaki insanları aksi yönde görme eğili
mindedirler; doğanın mabedine hizmet eden saygıdeğer ra
hipler olarak. Kendilerine ağaç kabuğundan ve hayvan post
larından giysi yapan bu insanlar, ağaçları ve ırmakları yol
daşları olarak görürler. Bu düşünce okulu, Yeni Zelanda, Ma
dagaskar ve Paskalya Adası gibi yerlerden elde edilen kanıt
ları kibarca görmezden geliyor; geçmişte bu adaların sakinle
ri, kuşları ve büyük memelileri nesli tükeninceye dek rahatça
avlamış ve çevre felaketi noktasına varıncaya dek ormanları
yok etmiştir. Aynca böyle bir bakış açısı, bence, insan olma
nın
kendini çevresinden ayn görmek ve çevresi üzerinde güç
sahibi olmak demek olduğu gerçeğini de görmezden geliyor.
Belki de bu, ilk defa başımızı kaldırıp da iki ayak üstünde
durduğumuzda başladı. İlk defa taşlarımızı elimize alıp bir iş
41
Baş Belası lcatlar
becermek için kullandığımızda da kesin olarak teyit edilmiş
olmalı. Bu ilk yarahm edimleri içinde de yıkım potansiyeli
vardı. Fakat belki de yaratma, dünyamızı değiştirme beceri
mizin izleri biyolojimizin bazı daha temel yönlerine doğru
sürülebilir.
KUTSAL HOŞBEŞ
Güney Pasifik' teki Vanuatu takımadalarından Tanna adasın
da konuşma kutsal bir eylemdir. Melanezya adalarında de
ğerli insan anlamına gelen "büyük adam" olarak nitelendiril
mek için bir kişi, birçok şeyin yanında, iyi bir konuşmaa da
olmalıdır. Konuşmak, birçok durumda, yapmakla eş anlamlı
dır: hayati bir yol (veya su kaynağı) "Şef Falancanın konuştu
ğu yol [veya çeşmedir]. Bir çocuk ilk kelimesini söyl diğinde,
topluluğa resmi girişini kutlamak için törenler düzenlenir.
Konuşamayanlar için zayıf, hasta veya bezgin anlamına ge
len iapou kelimesi kullanılır.
Bir Yahudi olarak, Tannalılann dile verdikleri sembolik
değeri takdir edebiliyorum. Eski zamanlarda, bir Yahudi ço
cuk İbraniceyi öğrendiğinde, öğretmeni ne kadar tatlı bir mi
ras olduğunu vurgulamak için ilk harfin üzerine bir parça bal
damlahrdı. Doğu Avrupa'daki Yahudilerin konuşma dili olan
eski İbranice konuşanın kökenine bağlı olarak, daha çok Al
manca, Rusça ve İbranicenin birleşiminden meydana gelmiş
tir. Bu epeyce komik ama dokunaklı dilin takma adı genelde
mama-loshendır, yani "ana dil"; bu durumda bu ibare güçlü bir
sevgi, bizzat hayahn bağışlanması anlamında kullanılır. Pek
çok kültürde konuşma edimine ifa gücü yüklenir. İngilte
'
re deki
evlenme törenlerinde, "Şimdi sizi kan koca ilan ediyo
rum" ibaresi yasal yetki ifade eder; hpkı bazı Müslüman ülke
lerde, üç defa Talak -"Boş ol"- demenin ifade ettiği gibi.
42
Yarabalığımızın En Görkemli Cenneti
Dili gün boyunca her tür amaç için kullanan okuyuculara,
bunların hiçbiri şaşıma gelmeyebilir. Dilin ilk olarak nasıl
ortaya çıktığını göz önüne aldıklarında ise farklı düşünebilir
ler. "Çocuklar Neden Aptal" gibi anlamsız bir ismi olan bir
derste, akademisyen bir tanıdığım birinci sınıftaki üniversite
öğrencilerine, toplumun ne kadarının iki temel fizyolojik de
ğişikliğe bel bağladığını anlatırdi.
Diğer memelilerle karşılaştırıldığında bizim büyüklüğü
müzdeki canlılara kıyasla olağan dışı büyük bir beynimiz ve
bu beynimizi içeren büyük bir kafamız var. Aynı zamanda,
iki ayak üstünde yürümemiz oldukça dar bir leğen kemiği
miz olması gerektiği anlamına gelir, ki kadınların leğen ke
miği erkeklerinkine göre biraz daha büyük olmasına rağmen
büyük kafalı bir çocuğu doğurmak aa verici ve tehlikelidir.
Doğrusu genelde, çoğumuzun yaptığı en tehlikeli yolculu
ğun, doğma sürecinde vajinada yaptığımız 10-12 cm'lik yol
culuk olduğu öne sürülür. Dolayısıyla beynimizin büyüklü
ğü hamilelik süresi üzerinde etkilidir. Vücudumuzun büyük
lüğünü ve diğer memelilerin doğdukları sıradaki gelişim aşa
masını göz önüne aldığımızda, ortalama insan hamileliği en
az yirmi bir ay sürmelidir. Fakat o kadar sürmez. Bunun tek
nedeni, bu kadar kötü koşullar albnda hiçbir kadının bir er
keğin kendisine romantik niyetlerle yaklaşmasına izin ver
meyecek olması değil, aynı zamanda bir yaşındaki bir çocu
ğun büyüklüğündeki bir bebeği doğurmanın annenin iç or
ganlarına ölümcül zarar verme riski de taşımasıdır.
Bu nedenle memeliler arasında sadece insanlar, yavruları
tam olarak başının çaresine bakamayacakları bir gelişim ev
resindeyken doğum yaparlar. Bizler doğduğumuzda diğer
memelilerin yavrularından çok daha az olgunuzdur ve bu
nun içinde yaşadığımız toplumu etkileyen sonuçlan vardır.
Bebeklerin anne babaların yardımı olmadan uzun bir süre
43
Baş Belası icatlar
hayatta kalamaması kadın ve erkek arasında uzun süren bağ
lar oluşmasını sağlar. Dolayısıyla bu kalıcı bağların oluşumu
insanlara özgü davranışların yine eşsiz olan başka bir yönüy
le, kadınların yumurtlama döngüsünün gizli olmasıyla besle
nir. Diğer memelilerin aksine, bir kadının en doğurgan oldu
ğu zaman organların kokması veya şişmesiyle teşhir edilmez.
Doğrusunu isterseniz, çoğu kadın ne zaman yumurtladığın
dan pek emin değildir. İnsanların kısırlık konusunda kötü bir
üne sahip olmasının nedenlerinden biri de budur. Fakat gizli
veya "esrarlı" yumurtlamanın ince bir maksadı olabilir: Bu
durum grup işbirliğine katkıda bulunur çünkü erkekler ara
sında bir saldırganlık ve rekabet nedeni haline gelemez (yine
de kadınlar kendileri bu işi becerebilirler, kapanma saatinde
ki bir bara şöyle bir baktığınızda ne demek istediğimi anlar
sınız). Aynca erkekleri kadınlarla, sadece yumurtlama zama
nı değil her zaman ilgilenmeye teşvik eder, ki bu da çiftin ara
sındaki bağın istikrarlı olmasını sağlar ve çocuk büyütmek
için daha yararlıdır.
Böyle büyük kafalı, zayıf bebekler olarak doğmamız sonu
cunda baş etmemiz gereken adaptasyon sayısı ve riskler de
göz önüne alındığında, şu soruyu sorabiliriz: "Neden bu zah
mete katlanıyoruz?" Biyolojimiz kuşkusuz ancak faydaları
maliyetini geçtiği takdirde, böyle pahalı bir evrim stratejisine
girişecektir. Öyleyse bu faydalar neler olabilir?
Pennsylvania Üniversitesi'nden primat araştırmacıları Ro
bert Seyfarth ve Dorothy Cheney vervet maymunlarının çe
şitli bağırış ve çığlıklarını kaydederken bazı ilginç bulgular
elde ettiler.3 Bu maymunlar günün %20'sini birbirlerini te
mizleyip tımar ederek geçiren sosyal hayvanlardır. Bu faali
yet dişi maymunlar arasında özellikle önemlidir; dişi may
munlar yavruları ve bir başat erkeğin olduğu, dört beş may
mundan ibaret, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı klanlar halinde
44
Yarahcılığımızın En Görkemli Cenneti
yaşarlar. Seyfarth ve Cheney kısa bir süre önce dişi bir may
munu temizlemekte olan bir klan üyesine, dişi maymunun
imdat çağrısını ilettiklerinde temizleme ve hmar sürecinin ne
kadar hayati olduğunu keşfettiler. İkinci maymun çok heye
canlandı ve ne yapacağına karar vermeye çalışırmış gibi çağ
nnın kaynağına bakh. İmdat çağrısını, çağrıyı yapanla kısa
süre önce temizlik tımar ilişkisinde bulunmayan bir maymu
na yaptıklarında ise maymun kayıtsız kaldı. Daha sonra ya
pılan çalışmalar, tımar olsun olmasın, lemur ve galagos gibi
farklı türlerde tepkisel davranışı ortaya çıkaramadı. Seyfarth
ve Cheney bu davranışın büyük gruplar halinde yaşayan tür
lerde görüldüğü sonucuna vardı.
Bulguları, gelada babunlannda ''barışma davranışını" ta
nımlayan Frans de Waal'inkilerle örtüşüyordu. Örnek bir
olayda, bir başat erkek ihanetin eşiğinde olan bir dişiye vah
şice saldırır. Dişinin annesi müdahale etmez, fakat saldın bo
yunca endişe içinde ve dikkatle izler. Daha sonra ise Waal an
nenin usul usul homurdanıp, yoğun bir temizlik tımar sean
sına giriştiğini fark eder. Temizlik. tımar ve homurdanma
sosyal ilişkilerin muhafazası ile yan yana gibidir.
Bu ilişkiler de büyük gruplar halinde yaşamayı seçen bir
tür için kaçınılmaz olarak hayati hale gelir. Bu tarz yaşama,
ilk olarak ağaçlardan açıklığa, bozkırın düşman ortamına in
diğimizde başladığımız düşünülüyor. Gruplar halinde yaşa
yarak, yırhcılardan gelecek saldırıları savuşturma ve gelişip
serpilme imkanına kavuştuk. Bu daha fazla göz ve kulağın
tetikte olması demekti. Büyük gruplar yırtıcılar için daha cay
dırıcıydı, kovalamaca söz konusu olduğunda onları zekala
rıyla daha iyi alt edebiliyorlardı. Ancak evrim süreci içinde
olan her zekice fikir gibi, grup yaşamının da dezavantajları
vardı. Gruplar kaynaklar için daha çok rekabet, anlaşmazlık
yüzünden daha çok kavga ve kan davası potansiyeli demek45
Baş Belası icatlar
ti. Müttefikleri hmarlamak, vervet ve geladalarda görüldüğü
gibi, sosyal yaşamın sorunlarıyla başa çıkmanın yollarından
biridir.
Tımar hijyene katkıda bulunur. Tımar zevklidir çünkü vü
cudun doğal uyuşturucuları olan endorfin üretimini kamçı
lar. Ne var ki hmar aynı zamanda pahalıya mal olur. En azın
dan yemek, çiftleşmek ve uyumaya ayrılabilecek zaman yö
nünden. Ve öyle görünüyor ki bir türün hmara ayırdığı za
man iki şeyle birlikte arhyor: grubun büyüklüğü, bir de bey
nin büyüklüğü. Ya da daha çok, bir bütün olarak beyin değil
de, Oxford, Magdalen Yüksekokulu'ndan Evrimsel Biyoloji
Profesörü Robin Dunbar'a göre, sadece neokorteksin büyük
lüğüyle artıyor! İnsanlarda ve ileri primatlarda bu dış nöral
doku kılıfı, toplam beyin hacminin % 50-80'ine karşılık gelir
ken, diğer memelilerde yaklaşık %30'una karşılık geliyor.
Dunbar'ın düşüncesine göre, neokorteksin büyüklüğünün
beslenmeyle, yaşanılan alanın büyüklüğüyle veya yiyecek
bulmak için her gün kat edilen mesafeyle bir ilgisi yok. Bu
nunla beraber içinde yaşanılan grubun büyüklüğüyle, görü
nür bir ilişkisi var. Görünen o ki tüm bu ekstra, çok kalori
harcayan, doğum kanalını geren bilgisayar gücü bizim uzun
süreli sosyal ilişki kurup sürdürmemize yarıyor.
Dunbar grup büyüklüğüyle korteks büyüklüğünü birkaç
türde kıyaslayarak. insanların yaklaşık 150 kişilik gruplar ha
linde yaşamaları gerektiği sonucuna vardı (Magdalen Yüksek
okulu'nda belirlenen kişi sayısından biraz daha az). Entere
sandır ki 1 50 rakamı kabaca çağdaş avcı-toplayıa toplumla
rında görülen ortalama yaşam süresi içerisinde bir kadın ve
bir erkeğin üreyerek ulaşabilecekleri nüfusa eşittir. Amerikan
Huttercileri olarak adlandırılan, on alhna yüzyılda Avru
pa' daki zulümden kaçan Anabaptistlerin torunları olan özel
bir dini tarikahn mensupları 1 50 kişilik gruplar halinde ya-
46
Yaraholığımızın En Görkemli Cenneti
şarlar; bir grup bu sayıyı aştığında daha küçük gruplara ay
rılırlar. Mormonizmin kurucusu Brigham Young takipçilerini
Chicago' dan Utah' a getirmeyi planlarken, onları 150 kişilik
gruplara ayırmıştı.
Bu bulgular rastlantısal olabilir ama grup büyüklüğünün
tımar süresi üzerindeki etkisi enteresandır. Primat kuzenleri
mizden babun ve şempanzelerin 50-55 maymundan oluşan
en
büyük tımar grupları uyanık olduğu saatlerin neredeyse
dörtte birini birbirlerinin tüylerini ayıklayarak geçiriyorlar.
Bu rakamı korteks büyüklüğümüzle ve 150 rakamıyla orantı
lı olacak şekilde artırın, insanlar için günde yaklaşık 6,4 saat
lik tımar süresi elde edersiniz.
Çözüm belki de lisan olmuştu. Lisan büyük gruplarda ki
şilerin birbirleriyle temasta kalmasının bir yoludur; çok za
man isteyen, pahalıya patlayan tımar görülmez. Bir tür "Tı
mar Versiyon 2.0" olan bu müthiş alet gitgide büyüyen kar
maşık toplumlarda yaşama ihtiyacımıza istinaden yapılmış
ve beyin büyüklüğünde devasa bir atılım gerektirmiştir. An
cak ilk baştaki amaçlarından bağımsız olarak lisan bizim icat
etme yeteneğimizi besleyip ilerletti, sembol ve soyut fikirler
kullanma becerimizi artırdı. Dünya hakkındaki kanılarımızı
paylaşarak dünyayla ilgili bir yorum aracı sağladı. UCLA' dan Patricia Greenfield lisanın alet kullanımıyla karmaşık bi
çimde ilişkili olduğuna inanıyor. Ona göre beynin bir el bal
tası veya kazıma aletinin imalatı için ayrılmış bölgeleri ko
nuşma ve anlamayla alakalı bölgeleri de kullanır.' Kavramsal
seviyede, bir kişinin kendisini alet yapımcısı olarak görmesi
belki de "El baltası yapıyorum" gibi cümleler kurmak için
kullandığımız aynı temel özne-yüklem-nesne akıl yürütme
zincirini gerektiriyordur. Aynca 700.000 yıl önce büyük coğ
rafi alanlarda standart aletlerin ortaya çıkması ileri bilgi pay
laşım araçlarının varlığını akla getiriyor.
47
Baş Belası icatlar
Esas itibariyle hiçbir fikir veya icat tecrit halinde ortaya
çıkmamışbr. İlkokulda okuduğumuz tarih kitaplarında, "Ja
mes Watt buhar makinesini icat etti" ve "Pasteur bakterileri
keşfetti" gibi basit, çarpıhlmış cümlelere sıkça rastlarız. Bu
kitabı yazarken, "Dünyayı Değiştiren Bilimciler" hakkında
bir televizyon programında görev almam istendi. Bu kuşku
suz bir safsata ve böyle safsataların tekrarlanması benim bu
kitabı yazma nedenlerimden biri. Bu programa katkıda bu
lunmaya pek hevesli değilim, ama korkanın ekranda bir kez
daha görünme fikrine karşı koyamayacağım. Bu konuda da
ha bilgili olması gereken yazılı basın ve görsel medya tarafın
dan desteklenen popüler bir kavram var. Bir "gelişme" bilim
de "çığır açan buluş" diye ilan edilir ve genellik.le bir bilimci
anahtar kişidir. Biz bilimciler insan olarak övgü ve alkış al
maktan hoşnut olduğumuzdan dolayı, bu yanlış kanıyı dü
zeltmek için pek bir şey yapmayız. Fakat çok az buluş veya
icat bir bireyin, hatta bir ekibin eseridir. En iyi icatların çoğu
birbirinden coğrafi olarak ayn yerlerde çalışan farklı gruplar
dan, işbirliği yapan değil rekabet eden gruplardan çıkar. Her
zaman yeni buluşlarla medyada ilk olarak yer alma hususun
da acele edilir, çünkü neredeyse sürekli olarak dünyada bir
yerde birileri aynı problem üzerinde çalışıyordur ve sizin
kendi sayenizde olduğunu düşündüğünüz şey yüzünden
saygınlık kazanabilir.
Bilimsel keşfe dair hakikat, bu kitapta tekrar tekrar göre
ceğimiz gibi, keşfin daima tek başına bir çabadan daha kar
maşık olduğudur. Ve şüphesiz, hemen hemen bütün ilerle
meler başka incelemeci ve araşhrmaalann önceki çalışmaları
üzerine inşa edilir. İster ürün kültürleme ister anestezi ister
se baskı makinesi olsun, mekan ve zaman içinde insanlar ara
sında bir diyalog ve bağlanh olduğuna dair izi sürülebilir ka
nıtlar vardır. Daima öncüler vardır. Hiçbir fikir tecrit halinde
48
Yaratıcılığımızın En Görkemli Cenneti
ortaya çıkmaz, çünkü biz insanlar sosyal hayvanlarız ve ileti
şim bu topluluğun özüdür. Lisan hem icat eden beyinleri ge
liştirme nedenimiz hem de bu icatlann mümkün kılındığı
aracımız olabilir. Lisan olmazsa icat da olmaz.
Peki, arkeolojinin elde ettiği kanıtları kullanarak lisanın
tam olarak ne zaman ortaya çıktığım belirleyebilir miyiz? Ro
bin Dunbar benim kahramanım dır ama grubun büyüklüğü
nün lisanın işareti olduğunu ikna edici biçimde ileri sürdük
ten sonra, 150'lik gruplar halinde yaşayan atalarımızın arke
olojik örneklerini vermedi. Bunun yerine fosilleşmiş insanla
rın beyin büyüklüğünü incelemekle yetindi ve lisanın yakla
şık yarım milyon yıl önce, bir tür olarak homo sapiensin orta
ya çıkmasıyla birlikte, doğmuş olması gerektiği sonucuna
vardı.
Bu biraz zayıf bir ihtimal gibi görünüyor. Ancak elbette, li
sanın doğumunu tam olarak belirlemeye çalışan çabaların ço
ğu da aynı. İnsan beyni asla tam olarak özdeş olmayan iki
parçaya bölünmüştür: Sol yanküre sağ elini kullanan insan
larda ağır basar veya tam tersi doğrudur. Çoğu insanda anla
ma ve lisan üretme sol yarıkürede gerçekleşir ve bu nedenle
bazı bilimciler ilk asimetrik insan kafataslannın lisanın kö
kenlerine dair bize olası bir tarih verdiğini öne sürerler. Bu
tarihi 250.000 yıl öncesi olarak belirlerler ve bunun varılan so
nuçla çok farklı bir yolda aşağı yukarı kesişmesi çok entere
sandır.
Stanford Üniversitesi'nde antropolojik bilimler profesörü
olan Richard Klein lisanın ortaya çıkışına dair yaptığı araştır
malarda kemik yerine genlere önem veriyor. Klein, Oxford
Üniversitesi'nden Cecilia Lai'ın yaptığı bazı önemli çalışma
lara dikkat çekiyor. Lai Londra' da üç nesli ciddi konuşma ve
anlama güçlüğü çeken büyük bir klan olan "KE" ailesiyle
ilgili genetik çalışmalarını yayımladı. Bu mükemmel çalışma-
49
Baş Belası icatlar
da bu ailenin tıpkı dünyada benzer güçlükler yaşayan başka
bireyler gibi, genlerinde FOXP2 olarak bilinen bir mutasyon
olduğunu öne sürülüyor.6 Bu hiçbir şekilde araşhrmacılann
gerçekten mükemmel çalışmasına gölge düşürmez ama ma
alesef Times, New York Times ve başka gazetelerin editörleri
bunu "bilimde çığır açan bir buluş" olarak nitelediler ki aslın
da dünyada birkaç grup bu gen üzerinde çalışıyor, her biri
entelektüel yapboza önemli katkılarda bulunuyor. Görünen o
ki bu mutasyon ses oluşturmak için gerekli hassas motor
kontrolünde güçlüklere sebep oluyor; ayrıca bu insanların
beyninin görüntülenmesi beynin anlama için kullanılan böl
gelerinde önemli ölçüde bozulma olduğunu ortaya çıkardı.
v
Klein insan beyninde oluşan birtakım değişimlerin, örneğin
FOXP2 geni gelişimi de dahil, evrim tarihimizin en son aşa
malarında meydana gelmiş ve bize iletişim kurmada daha
çok beceri vermiş olabileceğine inanıyor.7
Leipzig'teki Max Planck Enstitüsü Evrimsel Antropoloji
bölümünde, belki de aşın heyecandan, "lisan geni" olarak
adlandırılan geni ilk olarak tanımlayan ekip bu genin ilk ola
rak yaklaşık 200.000 yıl önce ortaya çıktığını ve insanlar ara
sında hızla, 10.000 ila 20.000 yıl içinde, yayıldığını ileri sürdü
ler.8 "Lisan geninin" bu hızlı adaptasyonu bu gene sahip
olanlara, önemli bir hayatta kalma avantajı vermiş olması ge
rektiğini akla getirir. Robin Dunbar'ın dediğine göre, muhte
melen büyük sosyal grupları sürdürme becerisini vermiştir.
Dil gelişimimizin tarihini belirlemede her zaman sorun
yaşayacağız, çünkü konuşmak iz bırakmaz. 1989'da İsrailli
bilimciler Neanderthal insanın izlerine rastlanan bir arazide
anatomik olarak yeni bir dil kemiği -hançereyi yani gırtlağı
alt çeneye birleştiren kemiği- keşfettiler ve bu durum bura
daki ilk insanların konuşma becerisi hakkında bazı heyecan
50
Yarahalığımızın En Görkemli Cenneti
verici iddiaların yolunu açtı.9 İsrail' deki Kebara bölgesinde
elde edilen bu kanıtlar, 2004'te İspanyol arkeologlar Nean
derthal insanlarının kemiklerini inceleyerek, bu insanlann
duyma sistemlerinin insan konuşmasının frekanslarına mü
kemmel uyumlu olduğu sonucuna vardığında teyit edilmişe
benziyordu. Dünyada 130.000 ila 30.000 yıl önce kol gezen
Neanderthaller büyük gruplar halinde yaşıyorlardı ve bir li
sanları olabilir. İhtilaflı kanıtlara göre ölülerini çiçeklerle gö
müyor, yaşlılanna bakıyor ve çeşitli sembolik davranışlarda
bülunuyorlardı. Ancak sırf davranışlarının bazı veçheleri bi
zimkilere çok benziyor diye kalınhlanndan lisan kullandıkla
rı sonucunu çıkaramayız. Konuşmaları duyabilecek kapasite"de bir kulak ille de duymuş olması gereken bir kulak değil
dir. Lisan için gereken geniş ses aralığında ses çıkarabilmemi
zi sağlayan en belirgin fizyolojik özellik gırtlağımızın aşağı
inik olmasıdır ki, bu arkeolojik kayıtlarda görülmeyen bir kas
yapısıdır. Araşhrmalar gırtlak çocuklukta ve ergenlikte aşağı
indikçe erkeklerin sesinin kalınlaşhğını, dil kemiğinin şeklin
de veya konumunda bir değişiklik olmadığını göstermiştir.
Aynı soruya dayanan başka bir teoride, kafatasının dibin
deki açıdan gırtlağın yerleşimi hakkında sonuç çıkarılır.
1971'de Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Edmund S. Cre
lin ve Philip Lieberman ile Connecticut Üniversitesi Nean
derthal kafatası açı ölçümlerini yayımladılar. Bu ilk insanlar
da onlardan sonra gelen homo sapiensteki gibi gırtlağın aşağı
inik olmadığına dikkat çekerek, lisanlarının oldukça basit ol
duğunu öne sürdüler. Bu varsayımı alet takımlannın basitli
ği ve on binlerce yıldır hemen hemen hiç değişmediği olgu
suyla birleştirirsek, Neanderthallerin lisan becerilerinin ol
mayışının yok olmalarında etken olabileceği savını ortaya
athlar. Bu teori ne kadar yararlı olsa da, daha sonralan kafa
tasının dibindeki açılarla gırtlak yerleşimi arasında güvenilir
51
Baş Belası icatlar
bir bağlanh olmadığını gösteren geniş kapsamlı araşhrmalar
doğruluğunun tartışılmasına neden olmuştur.
Diğer bilimciler çabalarını beyin üzerinde yoğunlaşhrmış,
insan kafatasının içinden alınan alçı modele bakarak, beyin
lerimizin ilk olarak ne zaman dil üretimi ve anlamayla ilişki
li bölgeleri geliştirdiğini bilebileceğimizi iddia etmişlerdir.
Şüphesiz, benim beynimi ikiye ayınp bakarsanız, Broca ve
Wernicke bölgeleri olarak bilinen ve sol yankürede yer alan
bu işlerle ilgili iki parça bulursunuz. Ancak bu iki parçanın
tam şekli ve yerleşimi, sizin beyninizdeki parçaların şekil ve
yerleşiminden farklı olacakhr, aynı şekilde içlerindeki, arala
rındaki ve beynin diğer bölgelerine olan nöral bağlanhlar da
farklı olacaktır. Kafatasımın oluklu alt tarafında bıraktığı iz
lerden dil becerilerim hakkında çok az şey öğrenebilirsiniz.
En eski başlangıçlara tarihlenen hala görece az sayıda fo
sil, beyin büyüklüğümüz, alet kullanımımız ve gruplar halin
de yaşamaya olan düşkünlüğümüz hakkında bize çok şey an
latabilir. O halde bütün bu özellikler dil kullanımına eşlik et
tiğini düşündüğümüz şeylerdir. Fakat bu gidebildiği yere ka
dar gider. Belki de bu yüzden 1866'da Paris Dil Topluluğu ar
hk üyelerinin lisanın kökeni hakkında spekülatif makaleler
sunmalarını istemediğini beyan etti. Araştırmamızla daha
alakalı bir soru, insan yaratıcılığının en hayati katalizörü olan
lisanın ne zaman değil de
nasıl
doğduğudur.
KANDIRMAK VE AİT OLMAK
Bu bölümü yazmadan az önce Avam Kamarası'nda gensoru
zamanındaki bazı konuşmaları dinleyince, çoğumuzun lisanı
direkt iletişim dışında amaçlar için de ne kadar sık kullandı
ğı dikkatimi çekti. Bazı saygıdeğer vekiller arasında "şu an
için" veya "duruma ilişkin şu anki değerlendirmeme göre"
gibi çok az anlam ifade eden sözler kullanma eğilimi var.
52
Yarabolığımızın En Görkemli Cenneti
Amaç, görünüşe göre, bir grup önemli insan arasında, kabak
tadı veren ifadeler kullanarak bu grubun bir üyesi olmanın
reklamını yapmak ve bu bağlamda olabildiğinde çok konuşa
rak muhaliflerin kendi görüşlerini anlatmalarına engel ol
mak. Elbette bu durum kısa ve öz olmaya örnek gösterilen
Lordlar Kamarası'nda görülmez. Ancak aynı eğilim pek çok
meslekte görülebilir; örneğin mahkemede okunan bazı polis
ifadelerinde olduğu gibi. "Batı yönünde caddede ilerliyor
dum", "Boots'un önünden kafeye doğru gittim" ile aynı şey
diı.2; ama konuşanın önemli bir kurumda ve ciddi bir iş olan
yasa tatbikinde yer aldığını belirli, karmaşık, resmi bir yol
dan ifade eder. Haksızca eleştiri yağdırıyor gibi görünmek is
temem, en büyük suçlulardan bazıları bilimsel raporlarda
böyle bir dil kullanan benim mesleğimden insanlar ve bu
yönden kendimin de suçsuz olmadığımı itiraf etmeliyim.
Bu nokta lisanla ilgili temel bir gerçeğin alhnı çiziyor. Bu
büyük icadımızı sonsuz sayıda karmaşık anlamlar iletecek
şekilde kullanarak,. evrimimizin zirvesinde olan canlılar ol
duğumuzu hayal edebiliriz. Fakat belki de lisan başka bir ga
yeyle ortaya çıkmıştır: çok sayıda hayvan ve kuş alem.inin
üyeleri tarafından halen paylaşılan bir gaye.
St. Andrews Üniversitesi'nden W. Tecumseh Fitch konuş
manın yapısına dair bazı ilginç bulgular yayımladı.1° Fitch
birkaç türde, konuşmanın bir tanımlama araa olarak kulla
nıldığını iddia ediyor. Birçok hayvan ve kuş, akraba ve kom
şularının seslerini yabancıların çıkardığı seslerden ayırt ede
bilir. Sesler aynca göremediğimiz şeylerin büyüklüğü ve şek
li hakkında da ipucu verebilir. Ses yolunun uzunluğu vücut
büyüklüğüyle bağlantılıdır; büyük hayvanlar, düşündüğü
müz gibi, daha kalın sesler çıkarabilirler. Primat atalarımız
ormandaki varlıklar hakkında, salt çıkardıkları sesleri incele
yerek çok şey öğrenmiş olabilirler. Bu aynca insan gırtlağı53
Baş Belası lcatlar
run,
neden diğer memelilePnkffiden daha aşağıda olduğuna
da açıklama getirebilir. Bu organın vücudumuz içinde derine
yerleşmiş olması vücut büyüklüğümüze göre beklenenden
daha kuvvetli ses çıkarmamızı sağlar ve bu da bize bir avan
taj vermiş olabilir. Tıpkı evimde hırsız olmasından şüphelen
diğimde şiddetli bir ses çıkarabildiğim gibi, primat atalarımız
da olduklarından daha büyükmüş gibi davranarak yırbcıları
savuşturmayı öğrenmiş olabilirler.
Aktör Peter Sellers 1980' de kalp hastalığından öldüğünde,
arkasında hatırı sayılır bir servet ile bir yığın parçalanmış ev
lilik bıraktı. Komedi dehası içindeki azapla bir dereceye ka
dar iç içe gibiydi: bir zamanlar oğlu bebekken, "Senin baban
yok! Baban yok!" diye haykırmasıyla ünlüdür. Benim v bir
çok hayranının ona tahammül etmesinin nedeni ise taklit ye
teneğini takdir etmemizdir. The Goon Show'daki işe yaramaz
Bluebottle'dan, The Party'deki bahtsız Hrundi V. Bakshi'ye,
l'm Ali Right ]ack'deki ustabaşı Fred Kite'ın aamasız davra
nışlarından, abartılı pembe panter filmlerine, Sellers ününü
diğer insanları taklit edebilme becerisiyle kazandı. Bu yetene
ği sayesinde diğer birçok başarılı komedyen gibi zengin oldu
ve çok sayıda güzel kadının ilgisini kazandı. Kendi hayatım
dan örnek verecek olursam, öğrenciyken en çok hayranlık
duyduğum insanlardan biri, bütün öğretmenlerimizin, jest
ve tikleriyle birlikte mükemmel taklitlerini yapan bir sınıf ar
kadaşımdı. Sivilceli yüzü, şişe dibi kalınlığındaki gözlükleri
ve bütün spor dallarındaki beceriksizliğine rağmen, bu arka
daşın yeteneği onu epeyce popüler yapmıştı. Peki neden?
Bu durumun taklidin ilk olarak ortaya çıkışıyla bir ilgisi
olabilir. Taklit lisan kullarumımızın tamamlayıcısıdır. Çocuk
ların ilk günlerinden itibaren, iletişim kurmak için ihtiyaç du
yacakları gramer kurallarını ve
54
ses
aralığını öğrenmeye baş-
Yarabolığımızın En Görkemli Cenneti
ladıklan sürecin bir parçasıdır. Ne var ki taklit insanlarla sı
nırlı değildir. Taklit ötücü kuş ve yunuslarda primat kuzen
lerimize kıyasla daha yaygındır ve bu iki türde de belirgin bir
amaca hizmet eder. Öyle görünüyor ki erkek ötücü kuşlardan
doğru çeşitte en geniş ses repertuarına sahip olanlar en fazla
dişiyi çekiyor. örneğin erkek kanaryalar baştan çıkana olan
veya olmayan "hece" sesi çıkarıyor ve en karmaşık, en baştan
çıkana ötüşleri yapan erkekler dişileri, biyologların "çiftleş
me talebi" diye oldukça resmi bir isim verdikleri gösterileri
yapmaya kışkırtıyorlar.11 Hoş, birçoğumuz gece kulüplerine
takılırız ama genelde oraları partnerinizin sesini duyamaya
cağınız kadar gürültülüdür. Kuş ötüşünde, etkili bir albüm
koleksiyonu, yüksek zeka ve dolayısıyla iyi genlerin göster
gesi olabilir. Veya diğer kuşların ötüşlerini taklit edebilen bir
kuş bölgesinde zaten kendi türünden başka kuşlar olduğu iz
lenimini uyandırabilir. Geniş kapsamlı bir repertuar, hızlı
çiftleşme arayan fırsatçı rakiplere, "Burada zaten bizden çok
var, hiç zahmet etme" demenin bir şeklidir.
Romana Nancy Mitford, kardeşi Tom'un, orduya ilk ka
tıldığında yaşadığı sıkınhdan bahseder. Görkemli bir evde,
birçok kız kardeşiyle büyük bir ailede yetişen Tom, subay ga
zinosunda bir onbaşı ona toz şeker getirene dek farklı oldu
ğunun farkına varamamıştır. Tom onbaşıya, "Ne kadar tatlı
sın." diye teşekkür ettiğinde, askerler ona dik dik bakıp kaş
larını kaldırırlar.
Lisanın en hayati özelliklerinden birinin keskin kenarı,
Tom'un ablası Nancy'nin Noblesse Oblige (Asalet Bunu Gerek
tirir) adlı kitabının yayımlanmasıyla hahn sayılır bir kara dö
nüştürüldü.12 Bu eğlenceli kitapta Nancy bir kişinin yüksek
sınıftan olduğunu gösteren, kelime kullanımıyla ilgili kural
ları gösteriyordu. örneğin "tuvalet" yerine "lavabo" kullanıl55
Baş Belası icatlar
malıydı. Benzer bir şeye sinemaseverler filmlerdeki bazı kla
sik sahnelerden aşinadır; genellikle yetmişlerin korku filmle
rinin ilk dakikalarında, adam bir taşra meyhanesine girer,
zenginlere özgü bir Londra aksanıyla içki sipariş eder ve bir
kaç saniye sonra sert görünüşlü yerlilerin kendisine dik dik
bakhğıru fark eder. Dilimizi kimliğimizi bildirmek ve bu kim
liği bizimle kimlerin paylaştığını ayırt etmek için kullanırız.
Bunu her zaman yapmışızdır. Yargıçlar Kitabı'nda Efraim ve
Gilead halkı arasında geçen savaşla ilgili bir öykü anlatılır.
Gileadlılar düşmanlarını hezimete uğrattıktan sonra, Ürdün
Irmağı kıyısını abluka altına alarak, oradan geçen herkesin
kimliklerini sorgularlar. Pasaport daha icat edilmediğinden
daha yarahcı olmaları gerekiyordur, bu yüzden oradan geçen
yabancılardan tahıl -şibbolet- kelimesini telaffuz etmelerini
isterler. Efraim halkının dilinde "ş" sesi olmadığından, he
men yakayı ele verirler: Rakam neredeyse kesinlikle abartıl
mış olduğu halde, kitabı mukaddeste 42.000 kişinin katledil
diği yazar.13
Ne var ki ''biz" o veya bu şekilde Eski Ahit'ten çok daha
önce dili bu şekilde kullanıyor olabiliriz. Bizden başka birçok
türde de dil kullanıldığına dair kanıtlar var. Okyanuslarda
büyük gruplar halinde yüzen katil balinalar işbirliğini sever
ve başka gruplarla rekabete girerler. Bu tarz sosyal sistemler
de kimlerin ait olduğunu, kimlerin olmadığını gösterebilmeye
çok önem verilir. Balinalar açısından, belli sesler ve bu sesleri
çıkarmanın belirli yollan kullanışlı bir "pasaport" sağlar: hp
kı benim seçkin London's Garrick Kulübü'nden içeri adım
atarken telaffuzumu düzeltmeye uğraşhğım gibi. Lisan, bir
kimlik belirleme sistemi olarak pek dört dörtlük olmamasına
rağmen kısmen bu amaç doğrultusunda evrilmiş olabilir. Tak
lit konusunda böylesine gelişmiş bir donanım bahşedilmiş
olan bizler her zaman kandırabilrne becerisine sahip olduk.
56
Yarabolığımızın En Görkemli Cenneti
İcat etme nedenlerimizi keşfetme araştırmamda, bazı in
sanlar lisan konusunu abarthğımı düşünebilir. Neticede lisan
salt insanlara özgü değildir. Ancak eğer diğer hayvanlar da
"konuşabiliyor'' ve idrak edebiliyorlarsa, öyleyse bizim biliş
sel yapımızda olup da onlarda olmayan nedir? Zaruumca bu
nun
nedeni dili farklı şekillerde kullanmamız olabilir.
APTALIN BİRİ SÖYLER ÖTEKİSİ YAPAR
Yirminci yüzyılın başlarında Almanlar olağanüstü matema
'lik becerileri olan at "Zeki Hans'ı görmek için akın ediyorlar
dı. At terbiyecisi ve lise matematik öğretmeni olan sahibi
Herr von üsten, Hans'ın toplama, çıkarma, çarpma yapabil
diğini, kesirleri anlayabildiğini, zamanı söyleyebildiğini, tak
vimi takip edebildiğini ve Almancadaki karmaşık cümleleri
anlayabildiğini iddia ediyordu. Von üsten bunu kanıtlamak
için kalabalığın önünde Hans' a sorular sorardı. Bu sorular
dan tipik bir tanesi: "Ayın sekizinci günü salı gününe denk
geliyorsa, bir sonraki Cuma ayın kaçı olur?" Hans bu soruya
ayağını on sekiz defa vurarak cevap verirdi. Maalesef -en
azından Herr von üsten açısından- At Hans'ın becerileri sor
gulandı. Tanınmış psikolog üskar Pfungst bu ikisini iş başın
dayken inceledi ve Hans'ın doğru cevaplan, sahibinin kafası
nı
kaç defa hareket ettirdiğine göre bulduğunu fark etti. Bu
bir at için biraz zekice bir hareket olsa da ortada abartılacak
bir şey yoktu ve zamanla seyirciler yok olup gittiler.
Zeki Hans öyküsü hayvanlarla iletişim konusunda önem
li bir noktaya dikkat çeker. tletişimimiz karmaşık, incelikli ve
son derece etkili olabilir, ama tam olarak hayal gücümüzün
olmasını istediği gibi değildir. 1960'larda Jane Goodall Tan
zanya' daki şempanzelerin davranışlarını ilk kez kaydettiğin
de, çıkardıkları ses aralığının sınırlı olduğu düşünülmüştü.
57
Baş Belası icatlar
Şimdi öyle görünüyor ki bunun daha çok bizim duyma sınır
larımızla bir ilgisi var.
Gelişen bilgisayar teknolojisi hayvan seslerini kaydetme
mizi ve uzunluk, aralık ve kulaklarımızın duyma yeteneğini
aşan ince farklılık.lan analiz etmemizi mümkün kılmıştır. So
nuçlar oldukça şaşırtıadır. Dr. Cheney ve Seyfarth bu yönte
mi kullanarak vervet maymunlarının en az dört farklı sesi ol
duğunu keşfettiler.14 Bu seslerden ilki hiyerarşide alt sırada
yer alan, ikincisi de üst sırada yer alan bir vervet yaklaştığın
da çıkarılıyor; üçüncüsü sesi çıkaranın uzaktaki bir grubu
gözlediğini ve dördüncüsü de maymunun çayıra çıktığını be
lirtiyor. Aynı tür üzerinde yapılan daha sonraki çalışmalar,
sesi çıkaranın, kartal, yılan veya leopar görmesine bağlı ola
rak sesinde başka farklılıklar olduğunu ortaya koydu.
Elde edilen bu karutlar karmaşıklık izlenimi uyandırıyor,
fakat bunlar lisandan yine de çok uzaktır. Vervetlerde bir ba
ğırış yalnızca bir anlamla bağlantılıdır. İnsanların konuşma
sını farklı kıldığı düşünülen şey ise, sesleri bu tek anlam ha
pishanesinden alıp "kelime" dediğimiz farklı karışımlar ha
linde birleştirmemiz ve "gramer" dediğimiz temel kurallar
vasıtasıyla sonsuz sayıda anlam ifade edebilmemizdir. An
cak hayvanlar aleminde de bunun bir örneği olabilir.
Nijerya ormanlarındaki benek burunlu maymunları ince
leyen Kate Amöld ve Klaus Zuberbühler deneklerinin yeni
anlamlar oluşturacak şekilde alarm çağrılarını birleştirdikle
rini gördüklerinde şaşırdılar.15 Bu maymunlar genelde etrafta
leoparlar olduğunu göstermek için bir "piov" sesi ve tepele
rinde kartal olduğu uyarısında bulunmak için de kısa bir
"hek" sesi çıİ<anrlar. Daha da hayret verici olan ise, bir gruba
"piov-hek" sesi çıkararak oradan gitmelerini sağladık.lan
gözlenmesiydi. Bu belki Winston Churchill' in kıvrak zeka ve
58
Yaratıalığımızın En Görkemli Cenneti
bilgeliğinden uzak ama bir kurala göre iki sesi birleştirme ve
bu birleşime yeni bir anlam verme becerileri tıpkı kelimelerin
oluşturulmasına benzer bir metot olduğu izlenimini uyandı
rıyor.
Kuşkusuz şempanzelerin daha etkileyici görünen dil bece
rileri sergilediklerini gördük. W ashoe, Shennan ve Kanzi gi
bi
A1D (Amerikan İşaret Dili) eğitimi verilen şempanzeler ve
benzerleri bazı olağanüstü hünerler sergiliyor. Sayıların yanı
sıra toplama ve çıkarmayı da anlayabiliyorlar. Temel bağlan
tılarin doğasını kavrayabiliyorlar; büyüktür veya küçüktür,
üstünde veya altında gibi. Aynca iki veya üç aşamalı basit ta
limatları da yerine getirebiliyorlar.
Şimdilerde orta yaşa yaklaşan Washoe sembolik işaretleri
öğrenen ve bunları iletişim amaçlı kullanan ilk hayvandı. Öğ
rendiği ilk kelime birçok çocukta olduğu gibi "daha faz
la"ydı. Şu anda yaklaşık 200 işaretlik bir repertuarı var ve
bunları anlamlı şekillerde bir araya getirmekten hoşlanıyor
du. Öğretmenleri daima doğru işaretleri kullanmalarına rağ
men, tuvaletine "pis iyi" ve buzdolabına "açık yiyecek içki"
dedi. Washoe insanlar tarafından yetiştirildiği için, söylendi
ğine göre diğer şempanzeleri ilk gördüğünde dehşete kapıl
dı; onları tanımlaması istendiğinde onların "kara böcek" ol
duklarını söyledi. Daha sonra ise, yetim kalan Loulis'i evlat
edinip, AİD'i ona kendi öğretecek kadar bu şokun üstesinden
geldi; primatlar arasında böylesine yüksek bir iletişim düze
ninin ilk örneğidir bu.
Hatta bazı köpekler insan dilinin ilkelerini çok iyi öğrene
bilirler
.16
Kelimeleri "anlama" yeteneği olan İngiliz çoban köpeği
Rico'yu, Max Planck Enstitüsü'ndeki araştırrnaalar bir TV
şovunda keşfetti. Sevimli köpeğin numarası, bir nesnenin is59
Baş Belası icatlar
mi söylendiğinde, 200 çeşit eşyanın içinden o nesneyi bulup
getirmekti. Başında Dr. Julia Fischer'in olduğu Planck ekibi
Rico'nun yeni kelimeler öğrenip öğrenemeyeceğini merak
ediyordu; yaptıkları testte, 200 nesnelik yığının içine yabana
bir oyuncak yerleştirip ismini söylediler. Rico doğru oyunca
ğı seçti. At Hans örneğinin bilincinde olan araşhrmaalar Ri
co'nun kendilerinin verdiği bazı bilinçsiz görsel sinyallere
tepki vermediğinden emin olmak istediler. Bu yüzden nesne
lerin alıp getirilmesini istediklerinde, hem köpeğin hem de
sahibinin görüş dışında olduğundan iyice emin olarak tekrar
kontrol ettiler. Rico hayal kırıklığına uğratmadı. Dört hafta
sonra test edildiğinde, kelimelerin yansını doğru anladı; üç
yaşındaki çocuklarda da hahrlama oranı aynıdır.
Rico'nun şüphesiz sadece fevkalade zeki bir köpek olma
ihtimali var. Ancak onun türü, özellikle de onun cinsi on bin
lerce yıldır insanlarla kurdukları yakın işbirliği sonucu evrim
geçirdi ve büyük olasılıkla da dilimizi anlamaya yatkınlıkla
rı var. Başka çalışmalar köpeklerin insanların bakışının doğ
rultusunu tak.ip etmede çok yetenekli olduklarını göstermiş
tir hatta bu konuda primatları bile geçmişlerdir.
Bazı hayvanların bizi anlama becerisi çok etkileyicidir. Bu
hayvanlar dilin
üretilmesinde
başarısızlığa uğruyor gibiler.
Kritik engellerden biri -primat akrabalarımızın sahip olmadı
ğı bir beceri- Piraha kavmini ele alırken karşılaşhğımız tek
rarlama mekanizması olabilir. Harvard Üniversitesi'nden
Marc Hauser bu konu hakkında ilginç bulgular elde etti.17 Gö
rünüşe göre maymunlar kelime kalıplan hakkında temel ku
ralları kavrayabiliyor ancak bir sonraki seviyeye ilerleyemi
yor olabilirler. Basit kuralları anlayabiliyorlar, örneğin "the"
ve "a"nın* ardından her zaman bir ismin gelmesi gerektiği
* İngilizcede isimlerden önce kullanılan ilci artikel. (Çev. n.)
60
Yaratıcılığımızın En Görkemli Cenneti
gibi; fakat "A
olursa B olur"
gibi cümle tertiplerini anlayamı
yorlar. Hauser buna "bilişin kritik darboğazı" diyor.
Hauser'in grubu tamarin maymunları üzerinde iki çeşit
test yaptı, bu testlerde tek heceli kelimeler insanlar tarafından
seslendiriliyordu. İlk testte rastgele kelimeler, sabit bir düzen
içinde, sırayla bir erkek bir de kadın tarafından seslendirili
yordu. Kural bozulduğunda maymunlar hoparlöre bakıyor
du; bir şeylerin yolunda olmadığını bildiklerine dair bir işa
retti bu. İkinci testte erkek sesi, kadın sesi de aynı şeyi yaptı
ğı müddetçe, bir, iki veya üç kelime söylüyordu. Bu tekrardır,
çünkü kural içinde kural, fikir içinde fikir içerir. Bu testte ma
alesef bütün maymunlar başarısız oldu. Öyle görünüyor ki
bu soyutlama seviyesi insan beynine birtakım alanlarda
avantaj, daha da önemlisi dil geliştirme becerimizi sağlayan
bir şeydir.
Ayru faktör tür olarak eşsiz yaratıcılığımızın ardında da
yatıyor olabilir. Soyut düşünme, "ya olursa?"yı göz önüne al
ma becerisi, yaratıcılığın ardında yatar. İnsan düşüncesi ken
disini şimdiden ayrıştırıp, geçmiş, gelecek ve olasıyı düşüne
bilir. Bu bölümün başlarındaki bir fikre yeniden dönecek
olursak, bu dört ayak yerine iki ayak üstünde durmaya ben
zer ve bu değişiklikle çok yakından bağlantılı olabilir.
Bu sav caziptir ama Pirahalan hatırda tutmamız gereki
yor. Onlar düpedüz insan, muhteşem derecede yaratıcılar, fa
kat dillerinde tekrarlamaya dair bir şey yok. İşte kısmen bu
nedenle W. Tecumseh Fitch bu Brezilya kabilesi içinde çalışıp
Dan Everett'in bulgulanru sorguluyor. Everett'irı Pirahalara
dair görüşleri akademik dünyada ilk kez 2005'te yayımlan
dıklanndan bu yana ihtilafa yol açmıştır çünkü bu görüşler
düşünce ve dil arasındaki ilişkiye dair bizi ilgilendiren şeyle
rin tam özüne dokunuyor.
61
Baş Belası icatlar
Pirahaların mevcudiyeti veya Everett'in onlarda gözlem
lediğini iddia ettiği şey modem dil teorisinin kurucusu No
am Chomsky'nin çalışmalarına dayanan ve uzun süredir ge
çerli olan varsayıma bir meydan okumadır. Chomsky tekrara
dayalı bir gramer sisteminin, bütün insanlarda genelgeçer ol
duğuna inanıyor. Bu, beynin içinde belli bir alanı işgal etmi
yor olmasına rağmen yine de beynin içinde bulunan bir kural
sistemi benzeri bir şeydir. Everett kendini Chomsky taraftarı
olarak görüyordu, ta ki doktora tezi için Pirahalar üzerinde
yaptığı araştırmalar bu varsayıma uymayan çok fazla veriyi
açığa çıkarana dek.
Kafası karışan Everett, 1939'da hayatını kaybeden, itibarı
sarsılmış teorisyen Edward Sapir'in çalışmalarına yöneldi.
Sapir dillerin kültürler kadar farklılık gösterdiğine inanıyor
du; aslında tam olarak kültürler farklı olduğu
için
diller de
farklıydı. Bu varsayım Everett'in Pirahalarda gözlemledikle
riyle ve onların olağandışı biçimde kesintili ve anlık dünya
görüşüyle uyumluydu. Belki de soyutlamaları -eğer, fakat, ki
ve belki- ifade etmemelerinin nedeni, basit, cengel esaslı av
cı-toplayıa kültürlerinin onları tümüyle o an içinde yaşama
ya yatkınlaştırmasıydı. Dilleri düşünce biçimlerini yansıtı
yordu ve bu bizim düşünce biçimimizden ve bizim
bütün
in
sanların düşünce şekline dair düşüncelerimizden çarpıcı bi
çimde farklıydı.
Everett'i eleştirenler, belki de kaçınılmaz olarak, Piraha di
linde tekrarlama olması gerektiğini, Everett' in bunu gözden
kaçırdığını ileri sürmüşlerdir. Belki de bu tartışma hiç sona
ermeyecek, ancak şimdilik Düz Kemikliler insan mevcudiye
tinin katıksız çeşitliliğinin canlı ve büyüleyici bir örneği ola
_
rak karşımızda duruyorlar. Belki de en önemlisi, insanlık ta
rumlannı çok keskin yapmamıza karşı da bizi uyarıyorlar. Ve
belki de tam da bu belirsiz özellik, insanları böylesine doğal
62
Yaratıalığımızın En Görkemli Cenneti
mucitler yapan şeylerden biridir. Bizler fevkalade esnek bir
türüz; belki de en esnek parçalarımız içinde bulunduğumuz
farklı çevrelere tepki olarak durmaksızın değişen beynimiz
ve vücudumuzdur. Ve belki de bizim yarahcı niteliklerimiz
adaptasyon sürecinin bir parçasıdır: Sadece dünyaya tepki
olarak hızla değişmemizi sağlayan değil, aynı zamanda dün
yayı da değiştirmemizi sağlayan nihai evrimsel araç.
63
İkinci Bölüm
YOK ETME ARZUSU
Elma Yunan mitolojisinde de olmasına rağmen, bir zamanlar
bu meyveyi yetiştirip yayan ve Bah ve Kuzey Avrupa'ya tanı
tanların eski Romalılar olduğu düşünülüyordu. Fakat on do
kuzuncu yüzyılın sonlarında, İskandinav bilginler Balhk böl
gelerinde keşfettikleri fosilleşmiş daha eski elma özlerini ar
keolojik kanıt olarak sunarak, bu varsayımın doğruluğunu
sorguladılar. Ve Roma uygarlığından daha önce var olan, tan
nların elma yedikleri kadim kuzey mitlerini örnek gösterdi
ler. Ancak bu konuda son söz hakkı hakikaten de büyük Rus
genetikçisi Nikolai Vavilov'a aittir; Vavilov ömrünü yenebilir
ürünleri incelemekle geçirmiş, ne yazık ki Stalin yönetimiyle
ters düşmüş ve yıllarca eziyet, aylarca işkence çektikten son
ra, bir Sibirya hapishanesinde korkunç bir biçimde ölmüştür.
ÖZGECİLİKTE ÇIRAKLIK
Vavilov'un hayatı, insani değerlerin ve akademik başarının
çok takdir edildiği, başarılı, varlıklı bir ailede iyi bir şekilde
başladı. Vavilov Moskova' da biyolojik bilimlerden mezun ol
duktan sonra Batı Avrupa'ya gitti ve Cambridge Üniversite
si'nde William Bateson'la çalıştı. Vavilov'un akıl hocası Bate
son o zamanlar kalıtım biliminde öncü bir figürdü. İkisi tanış65
Baş Belası icatlar
madan birkaç yıl önce, Bateson çok fazla tanınmayan Avus
turyalı keşiş Gregor Mendel'in pek bilinmeyen bazı yazılarına
rastlamıştı. Mendel'in 1850'lerde yaptığı ve sonra büyük ölçü
de unutulmuş çalışmaları Bateson'ı çok etkilemişti. ' Mendel
manastır bahçesinde binlerce bezelyeyi dikkatle çapraz çiftleş
tirmiş ve bu bitkilerin kalıtımla aktarılan özelliklerini özenle
kaydetmişti. Bulgularının biyoloji tarihindeki en mühim keşif
lerden biri olduğu sonra ortaya çıkacaktı. Çalışmaları hayatta
olduğu sıralarda büyük ölçüde göz ardı edilmesine rağmen,
Mendel'in açıkça gösterdiği şey, bezelyedeki belirli özellikle
rin -boy, renk, çiçeklerin sap üzerindeki yerleşimi ve bezelye
lerin buruşuk mu yoksa düz mü olacağı- tam olarak matema
tiksel açıdan öngörülebilir biçimde kalıtım yoluyla aktarıldık
larıydı. Mendel kalıtımın değişmeyen yapısını keşfetmişti.
(Günümüzde elbette Mendel'in, etkisini tanımladığı parçacık
ların, DNA'nın ana fonksiyonel öğesi genler olduğunu biliyo
ruz.) Bateson Mendel'in aşağı yukarı kırk yıl önce yazdığı bir
çalışmayı tesadüfen okuduğunda, bu unutulmuş araştırmanın
muazzam önemini hemen anladı ve çok sevindi. Bateson Men
del' in bezelyeleri için geçerli olan şeyin, bütün canlı organiz
maların çoğunluğu hatta hepsi için büyük ihtimalle doğru ol
duğunu ve bunun kalıtımı olduğu kadar evrimi anlamada da
önemli etkileri olacağını anlamaya başlamıştı.
Cambridge'de Bateson'la tanışan genç Vavilov bu çarpıa
çalışmalardan ilham aldı. Ayrıca Bateson'ın Rusya'ya gitmiş
olmasından da etkilenmişti. Bateson bitkilerin çevresi ve ge
netik özellikleri arasındaki ilişkiyi yani neleri kalıtımsal ola
rak aldıklarını keşfetmek amaayla, Vavilov'un memleketi
Rusya steplerinde yetişen bitkileri incelemek için yaptığı zor
lu gezilerin sonucunda "sürünmeye" enikonu alışkındı. Bate
son artık ortaya çıkmakta olan çok önemli bir bilimsel alanın
lideriydi. "Genetik" olarak tanınacak bilimin ilkeleri -aslında
66
Yok Etme Arzusu
bu sözü bulan da Bateson'dı- Darwin' den bu yana biyologla
rın gitgide daha çok ilgi alanına giriyordu, hem bu sadece bit
kilerle alakalı da değildi. Belli bireylere arzu edilir özellikle
rin bahşedilmiş olduğu fikri, bilim ve toplumda büyümekte
olan bir odak noktasıydı. Ne var ki laboratuvar çalışmaları ve
sahadaki temel laboratuvar çalışmaları daha başlangıç aşa
masındaydı ve eldeki aletler halen epeyce sınırlıydı.
Diğer çalışmalar arasında, bilimcilerin üzerinde araştırma
yapmaya başladığı meyve sineği Drosophila melanogaster ça
lıtması vardı. Bu sinekler her yerde bulunabilen çürük mey
velerle beslendikleri için kısmen tutulması ve beslenmesi ko
lay olduğu ve ayrıca bir hafta içinde cinsel olgunluğa erişip,
hızla üredikleri için deneysel genetikçiler için özellikle değer
liydi. Üstelik yalnızca dört tane çok büyük kromozomları
vardır, basit bir mikroskop altında renklendirmek ve tanım
lamak çok kolaydır. Thomas Morgan daha sonra Drosophila
üzerindeki çalışmalarıyla, Fizyoloji yani Tıp Nobel Ödülü'nü
kazanmıştır ve bu sinekler günümüzde bile genetikçiler için
bir anahtar model niteliğindedir. Morgan'ın mükemmel ça
lışması Vavilov üzerinde etkili olan önemli faktörlerden bi
riydi: Genç Rus bu tarz çalışmaların biyolojideki en önemli
sorunlardan bazılarına çözüm sunabileceğini fark etti. Vavi
lov misyonu olan bir genç adamdı. Son derece özgeciydi ve
bilimle uğraşmasının nedeni de, hiç şüphesiz diğer birçok bi
limci gibi, yararlı bir iş yaptığına inanmasıydı. Vavilov bota
nik alanında genetiğin daha iyi anlaşılmasının ürün verimi
nin arhrılmasında son derece değerli olabileceğini ve bunun
da birçok insanın yaşam koşullarının iyileştirilmesi anlamına
gelebileceğini açıkça gördü. Bu yüzden hayatını bitki yetiştir
me araştırmalarına adamaya karar verdi.
Vavilov Cambridge'de Bateson'la birlikte aşağı yukarı iki
yıl çalıştıktan sonra, büyük bir hevesle Rusya'ya döndü. O sı-
67
Baş Belası le.atlar
rada yirmi dokuz yaşındaydı ancak makam sahiplerinin Va
vilov için bir üniversite ortamında çalışmaya başlamasını
zorlaşhracak planlan vardı. Rusya Birinci Dünya Savaşı'na
kahlmışb ve Vavilov da cephedeki askerlerin ekmek yedik
ten sonra neden hastalandıklarını araşhrmakla görevlendiri
lerek İran' a gönderildi. Vavilov kısa sürede yaruh buldu: Ek
meğe çavdarın zehirli bir türü bulaşmışb. Dolayısıyla soru
nun çözümü Vavilov'un yanıh bulmak için yapbğı yolculuk
tan bir hayli kolaydı; Vavilov bu yolculuğu düşman toprak
larında yüksek rakımda son derece sert iklim koşullan alhn
da yapmışb. Yanında topu topu iki taşıyıa, kilolu bir rehber
ve alb yük hayvanı olan Vavilov Demri-Shaug buzulunu geç
mek zorunda kalmışb. Buhara valisinin büyük bir ahmaklık
olarak nitelendirdiği bir yolculuktu bu. Cold Spring Har
bor' da bir genetikçi olan arkadaşım Jan Witkowski'nin2 de
dikkat çektiği gibi, günümüzde kimsenin uygun kıyafet, uy
du telefonu ve küresel yer bildirim teknolojisi olmadan çık
mayı göze almayacağı bir yolculuktu bu. Gel gör ki Vavilov
bu işe yalnızca üç parçadan ibaret kıyafetiyle girişmişti.
Görevinin resmi bölümünü tamamlayan Vavilov, bu yol
culuğun bölgenin soğuğa son derece dayanıklı bitkilerini
toplamak ve incelemek için mükemmel bir fırsat olduğunu
gördü. Zahmetli ve itinalı çalışmasını güdüleyen sadece aka
demik ilgisi değildi. Bu sert ortamda bu türlerin nesiller bo
yu nasıl evrim geçirdiğini çözebilirse, Rusya'run kuzey kı
sımlarında açlıktan ölen insanları beslemek için ekilebilecek
lerini veya melezlenebileceklerini düşünüyordu.
1916'da memleketine döndüğünde, bütün ülke kargaşa
içindeydi ve Mart 1917'de çar tahttan çekildi. Ekimde Bolşe
vikler yönetimi ele geçirince Rusya iç savaşla karşı karşıya
kaldı. Politik kargaşayla birlikte, 1920 itibariyle ciddi yiyecek
68
Yok Ebne Arzusu
sıkınhsı baş göstermiş, birçok büyük şehirde su ve elektrik
kaynaklan kesilmiş ve çok sayıda fabrika, dükkan, üniversite
ve hastane terk edilmişti. Vavilov'un çalışmakta olduğu Pet
rograd'da birçok insan açlık çekiyordu. 1921 itibariyle kor
kunç bir kıtlık bütün Rusya'yı etkisi alhna alınca Vavilov va
tandaşlarının beslenmesine yardıma olmak için botanik araş
bnnalannı kullanmaya karar vermişti.
Vavilov genç olmasına rağmen kısa sürede üst düzey bir
�ademik unvan elde etti. Birçok Rus aydınının aksine -Stra
vinsky, Prokoviev, Chagall, Kandinsky, Nabokov ve Gorky
gibi- Bah Avrupa' da daha refah bir hayat sürmek için mem
leketi Rusya'yı terk etmedi. Önemli olduğuna inandığı bu
amaca kendini gönülden adayan Vavilov, sonraki birkaç yıl,
çabuk yetişme özelliği sayesinde memleketindeki açlığı gide
rebilecek tahıl ve sebzeleri araşhrmak için çok sayıda keşif
gezisine çıktı. Bu geziler sayesinde tarihte hiç kimsenin yapa
madığı kadar çok sayıda bitkinin doğum yerini tanımlama
onuruna erişti. Tarımın kökenlerine dair o ana dek kabul gö
ren bilime karşı çıkan Vavilov, tarımın Fırat ve Nil gibi ve
rimli vadilerde değil, en büyük tür çeşitliliğinin olduğu en
ücra sıradağlarda ortaya çıktığını iddia etti.
Vavilov kısa zamanda büyük bir ün kazandı. Özellikle
dağlık bölgeleri olan ülkelerde yoğunlaşarak, bütün dünyada
ekilip biçilen bitkileri sistematik biçimde incelemeye başladı.
Kuzey Afrika, Ortadoğu, İran, Afganistan, Meksika, Çin, Mo
ğolistan, Japonya ve Hindistan'a keşif gezileri yaptı. Peru ve
Bolivya' ya yaptığı geziler sırasında patatesin on iki yeni türü
nü tanımladı. Toplamda 250.000'den fazla bitki türünün to
humlarını toplayıp arşivledi; bu sayıya hiçbir bilimci erişe
memiştir. Böylelikle Rus Devrimi'nden sonraki birkaç yıl
içinde Vavilov Sovyetler Birliği'ndeki en saygın bilimcilerden
69
Baş Belası icatlar
biri haline geldi. Prestijli Sovyet Bilimler Akademisi'ne seçil
di ve son derece önemli bir kurum olan Bitki Islah Enstitü
sü'ne müdür olarak atandı. Çok sayıda nişan aldı ve 1926'da
tahıl bitkisinin genetiği üzerindeki çalışmalan nedeniyle en
yüksek nişan olan Lenin Nişanı'na layık görüldü.
Peki ya elma meselesi? Vavilov elmanın kökenlerini, araş
hrmalan sırasında ziyaret ettiği, iklimi sert yerlerden birinde,
Kazakistan ve Çin arasındaki Tien Shan Sıradağlan'nda tes
pit etti. Yaklaşık altmış yıl sonra, Oxford Üniversitesi Bitki Bi
limleri Departmanı'ndan Barrie Juniper'in yaptığı araşhrma
lar Vavilov'un bulgulanru doğruladı. Günümüzde dünyada
aşağı yukan 7.500 çeşit elma türü var, hepsi de Tien Shan'ın
kuzey yamaçlanndaki Kazakistan'ın Ili Vadisi'nde bulunan
küçük, tatlı tür bir tür olan Malus sieversii' den türemiştir. Böl
genin en büyük şehrine boşuna Alma Ata demiyorlar.
Mendel'in ilkelerinden ve Bateson' ın öğretisinden ilham
alan Vavilov genetik bilgisi ve dünyanın birçok bölgesinden
bin bir zahmetle topladığı muazzam sayıda tohum sayesinde,
kayıtlı tarihin başlangıcından bu yana çiftçilerin başarmaya
çalıştığı şeyi yapabilecek en mükemmel pozisyonda gibi gö
rünüyordu. Vavilov iklime dirençli özellikleri kalıtımla alan,
bereketli ve verimli ürünler melezleyip yetiştirebilirdi. Sov
yetler Birİiği'ndeki çiftçilerin yazgısını düzeltecek ve ülkeyi
kasıp kavuran açlığı giderebilecek bir fırsat mevcuttu.
LYSENKO: POLITtKA BiLiME BASKIN ÇIKIYOR
İşte bu noktada meşum şahsiyet Trofim Denisovitch Lysenko
öykümüze girer. Lysenko bazı yönlerden bu öykünün Ras
putin'idir. İncecik, dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş
izlenimini veren çehresiyle fiziksel görünüm açısından Ras
putin'in tam tersi olabilirdi, ama son derece aamasız ve hırs
lı biriydi. Sanki başansı arttıkça da haysiyetsizliği ve kincili70
Yok Etme Arzusu
gi de artıyor gibiydi. Tüm bu veçhelerden bakıldığında, çok
idealist olan Vavilov'un tam tersiydi. Aynca aile geçmişi de
çok farklıydı. Lysenko'nun ailesi rençper soyundan geliyor
du ve kendisi çok az bir eğitim görmüş, hiç üniversiteye git
memişti. Eskiden ziraat eğitimi almıştı, Azerbaycan' da bir ta
rım kuruluşunda kıdemsiz teknisyen olarak işe girdi. Bura
daki işi, en iyi büyükbaş hayvan yemini ve bahardaki ekim
için organik gübreyi alabileceği bezelye fidelerini seçmekti.
Bu az bilinen pozisyonda bir müddet çalışhktan sonra, yerel
blr gazetecinin yazdığı bir makale sayesinde şans eseri dikkat
çekti. 1927' de umulmadık bir anda günlük resmi gazete Prav
da
Lysenko'nun çalışmasını coşkulu bir haber yaptı. Görü
nüşte Lysenko'nun bezelyeleri sert kışı atlahp değerli bir
ürii n olduğunu ispat etmişti. Burada
Pravda için
iyi bir poli
tik malzeme söz konusuydu: ezoterik akademik meseleler
den heyecana kapılan değil de pratik sorunları irdeleyen "ya
lınayak bir bilimci".
Pravda'nın yazdığına göre,
yalnızca yir
mi dokuz yaşındaki bu "takdire şayan genç adam" akade
misyen genetikçiler gibi "meyve sineklerinin bacakları hak
kında ipe sapa gelmez çalışmalarla" ortalığı kanşhrmıyor,
beceri ve teknolojisini çorak arazileri verimli kılmak uğruna
kullanıyordu. Bu haber klasik Marksist düşünceyi gösteriyor
du, proletaryaya pratik bir faydası dokunmayan, şatafatlı ça
lışmalara çok fazla gömüldüğü farz edilen aydın kesimiyle
(bu durumda Vavilov ve meslektaşları gibi insanlar) alay edi
yordu. Belki de bu politik çevrede, Vavilov'un bilimsel kay
naklar konusundaki yetkisinin, fevkalade başarısının ve baş
ka ülkelerden aldığı övgünün bazı meslektaşları arasında kıs
kançlığa yol açması kaçınılmazdı.
Bahçecilik hakkında iddialı açıklamalarda bulunarak ken
disi hakkında yapılmış bu reklamdan yararlanan Lysen
ko'nun fikirleri kısa süre sonra mercek altına alındı ve Krem71
Baş Belası icatlar
lin çevrelerinden destek buldu. Lysenko'nun "yeni" teknolo
jisi, kısa sürede kitleler için yararlı yiyecek kaynaklan elde et
me sorununa parlak bir çözüm sunuyor gibi görünüyordu.
Lysenko bir tohumun çevresinin manipüle edilmesinin, yal
nızca filizlenmeden sonra meydana gelen bitkiyi değil sonra
ki nesilleri de değiştirebileceğini öne sürdü. Belki de komü
nist bir devlet, Marksist ideallere uygun olan bu varsayıma
özellikle açık bir ortamdı: Kalıhmla geçmiş, idrak edilen bu
"elitist" avantajlar, sosyalist bir inisiyatif tarafından daha iyi
bir çevre elde etmek adına hükümsüz kılınabilirdi. Lysenko
tohumların muhafaza edildiği sıcaklığın, tohumların sonraki
gelişimi üzerinde derin bir etkisi olduğunu iddia etti. Özel
likle "vemalizasyon" -bahar şartlarının dinlendirilmesi- adı
nı verdiği süreci keşfettiğini ve bunun daha iyi ürünler elde
etmede son derece yararlı olduğunu öne sürdü. Bu aslında
yeni bir fikir değildi. Benzer bir fenomen yaklaşık yetmiş yıl
önce zaten sunulmuş ve çok sınırlı bir değeri olduğu keşfedil
mişti.
Vavilov Lysenko'yu ve çalışmalarını duyduğunda bilim
sel eğitimi onu doğal olarak çok kuşkucu yaptığı halde bu fi
kirleri hemen reddetmedi. Doğrusunu isterseniz, iyi bir bi
limcinin olması gerektiği gibi, hayranlık uyandıracak derece
de açık fikirliydi. Lysenko'nun iddialan her ne kadar müm
kün görünmese de anlamaya çalıştı. Düşünmeden reddet
mek yerine, tohum sıcaklığının sonraki gelişimde bir rolü
olabileceği hipotezini test etti. Ancak bütün deneyleri aynı
negatif sonuca çıkıyordu; dikkatle topladığı bütün kanıtlar,
genetik kalıtım yasalarının daha iyi bitkiler yetiştirmede asıl
temel olduğunu gösteriyordu. Farklı türlerin melezlenmesi
nin, bitkilerin filizlendiği veya yetiştiği çevrede yapılan bazı
manipülasyonlara göre çok daha iyi sonuç verdiği ortaya çık
tı. Bununla beraber Vavilov, Lysenko gibi toprakla içli dışlı
72
Yok Ebne Arzusu
çalışmış ve bitkilerin büyümesini gözlemlemiş uzman "bah
çecilerin", zirai verimleri artırmada değerli katkılan olabile
ceğini canı gönülden kabul ediyordu. Açıkçası Lysenko bi
limsel yöntem hakkında çok az şey bilmesine ve matematik
sel değerlendirme ile istatistiksel analizi küçümsemesine rağ
men, Vavilov onun mükemmel bir teknisyen olduğunu dü
şünüyordu. Lysenko'nun ve Lysenko gibilerin cesaretlendi
rilmesi gerektiğini düşünen Vavilov onunla irtibatını sürdür
dü; ona yardım edip korudu, kendini Lysenko'nun hamisi gi
Gi gördü. Ne zaman bir fırsat çıksa, çalışmalarını bilimle ilgi
lenenlere sunması ve bilim camiasında daha iyi tanınması
için ona değerli olanaklar sundu.
Ancak Lysenko'nun ileri sürdüğü fikirler bilimsel açıdan
gitgide daha şüpheli görünüyordu. Saygın biyologlar uzun
süre önce, edinilen özelliklerin kalıhmla aktarılabileceğini id
dia eden Lamarkçılık ilkelerinin hatalı olduğunu göstermişti.
Seçkin bir botanikçi ve ilk evrim teorisyenlerinden olan Fran
sız Jean-Baptiste Lamarck bir yüzyıl önce, yaklaşık Fransız
Devrimi sırasında, bir bitki veya hayvanın çevresinin etkisi
sonucu değişebileceğini ve bu adaptasyonların sonraki nesil
lere aktarılabileceğini ileri sürmüştü. Sık sık alınhlanan bir
örnek de zürafadır, uzun ağaçların tepelerindeki en yeşil fi
lizleri yiyebilmesi için boynunun uzadığı ve bu yararlı özelli
ği daha sonraki nesillerin açlıktan ölmesini önlemek için on
lara aktardığı öne sürülür. Benzer şekilde, Lamarck' a göre,
bir organizmanın vücudundaki kullanılmayan yapıların kü
çülmesi ve bu körelmenin sonraki nesillerde görülmesi gere
kir. Böylece Lamarck başarılı bir türün, çevresine uyum sağ
ladıkça yavaş yavaş oluşan sürekli bir değişimin bir ürünü
olduğu kuramını ortaya koydu . Bu fikirler peyderpey göz
den düşmesine ve yirminci yüzyılda neredeyse bütün saygın
ana akım bilimciler tarafından gitgide daha çok reddedilme73
Baş Belası icatlar
sine rağmen, zamanında bu fikirler evrimin biyolojide kilit
bir güç olarak kabulü yönünde ablınış önemli bir adımdı.
Ne var ki Lysenko şanslıydı, bilimsel kültürüyle tanınma
yan, devlet kontrollü basın onun çalışmalarını hayranlık ifa
deleri içinde yayımlamaya devam etti. Kremlin içinde gitgide
daha çok destek gören Lysenko en sonunda Sovyet tarihinin
kritik bir anında Stalin'in yakın çevresine girdi. O sıralar ta
nın
politikasının politik önceliği fazlaydı. Stalin Sovyetler
Birliği'nin tarımını kolektif hale getiriyordu ve bilimin ona
sunabileceği her tür yardıma ihtiyaa vardı. 1929'un sonuna
gelindiğinde dünya mali bir krize girmişti. Wall Street bat
mışb ve Stalin'in SSCB'yi üstün bir küresel güç yapma gibi
bir tutkusu vardı. Bilimi yeni ekonomisine güç verecek bir
şey gibi görüyordu, onun ütopyasında doğa teknologların
işine geldiği gibi değiştirilecekti. Projesinin kilit yönlerinden
biri halen hayli verimsiz olan ve hemen hemen ortaçağ yön
temleriyle devam eden Sovyet tarımını modernleştirmekti.
Stalin'in planı göçebe rençper tarımını kaldırıp yerine yoğun
tahıl ekimini getirmek, Orta Asya'nın açık ovalarının devasa
arazilerini tahıl yetiştiren geniş tarlalara çevirmekti. Bu top
rakların çoğunluğunun, hayvanalık dışında bir şey için uy
gun olmadığını iddia eden Vavilov gibi uzmanların nasihat
leri dikkate alınmıyordu. Böylelikle genelde aletleri ve evleri
olmayan Kazakistan'ın göçebeleri standartların albndaki top
raklar üzerine inşa edilmiş devasa kolektif çiftliklere yönlen
dirildi ve onlara tahıl ürehneleri söylendi. Kazaklar tabii ki
biraz direndi, çoğu hayvanlarını devlete vermektense katlet
ti. Buna karşılık Stalih askerlerini gönderdi. Stalin'in kolektif
leştirme planlan sona erdiğinde, bir milyondan fazla Kazak
-nüfusun dörtte biri- ya idam edilmiş ya da açlıktan ölmüş
tü. Ukrayna' da durum daha da korkunçtu. Stalin'in oradaki
74
Yok Etme Arzusu
refonnlann sonucunda, kulak adı verilen en az 5 milyon ara
zi sahibi çiftçinin açlıktan öldüğü tahmin ediliyor.
Lysenko'ya gitgide daha çok kaynak veriliyordu. Lysenko
kendisine verilen tam yetkiyle çok sayıda masraflı ve yarar
sız tanın deneyi yaph, amaa ekime uygun olmayan doğu
steplerini altın tahıl denizlerine dönüştürmekti. Bu deneyler
den birinde 800.000 ambız kullanıldı ve sonunda uzun vade
de Lysenko'nun diğer deneylerinden daha yararlı olmadığı
ortaya çıktı. Ancak başarısızlıklar devrim karşıtlarının müda
ha1eleri diye geçiştiriliyordu. Kulakların gittikçe artan direni
şiyle karşılaşan Stalin "şehirlerde ve kırsalda kapitalist öğele
re karşı" sosyalist bir taarruz yapılmasını talep etti. Bunu kit
le halinde tutuklamalar ve yaklaşık 6 milyon köylünün sür
gün edilmesi izledi. Bu politikayı kabul etmeyen bilimcilere
de eziyet edildi. Lysenko'nun çalışmalarına kusur bulmaya
cüret edenler sosyalizm yerine bizzat Stalin'in düşmanları
olarak kabul edildi. 1929' da yaklaşık 700 üst düzey akade
misyen ya kovulmuş ya da tutuklanmışh ve istemedikleri
birçok tanın bilimcisinden de kurtulmuşlardı. O zaman itiba
riyle Vavilov şahsen güvende görünüyordu ama birkaç mes
lektaşı " sabotaj" suçlamasıyla tutuklarunışh. Vavilov'un,
Lysenko'nun deneylerinden ve izlediği yöntemlerden rahat
sızlık duymaya başlaması kaçınılmazdı. Çok geçmeden o da
dışlanmış olduğunu fark etti. Mart 1930'da Stalin'in gizli po
lisi OGPU Vavilov hakkında bir dosya açb (no.
006854).
Bir
muhbir Vavilov'un Leningard'taki ekibi içinde devrim karşı
h bir hücrenin olduğunu bildirdi; çok geçmeden araştırma
stratejisine ilişkin onunla aynı fikirde olmayan veya kin bes
leyen bir iki eski meslektaş gizli suçlamalarda bulunmaya
başladı. Çok küçük fikir aynlıkları bile ekip içindeki ilişkileri
bozmaya başladı. En sonunda bu sayede, soruşturma yapan
ların Vavilov'un bu tehlikeli grubun lideri olduğunu "ispat-
75
Baş Belası icatlar
laması" kolay oldu. Tutuklanan ve toplu halde psikolojik
baskıya, uykusuzluğa, tehditlere ve fiziksel şiddete maruz
kalan daha alt kademelerdeki bilimciler "itirafta" bulunup,
Vavilov'u süreçte suçlu çıkardılar.
1936 itibariyle Sovyet biyolojisinde etkili olan iki kamp
vardı. Lysenko giderek daha sözü geçer hale geldi ve bilim
sel olmayan genetik eleştirilerini yayımlama imkanını daha
çok buldu.3 Mesele sadece Vavilov gibi insanların çevrenin
önemini "kabul edememesi" değildi; Lysenko genlerin nesil
den nesile değişmeden aktarılan kalıtsal yapılar olduğu görü
şünü de reddetti. Bu açık Lamarkçılık taraftarlığı Sovyetler
Birliği dışında giderek artan bir alay konusuydu ve bilimciler
geleneksel Sovyet bilimcileri karşısında hayrete düşüyorlar
dı. Bu esnada parti politikası gitgide daha çok Lysenko'nun
tarafında yer alıyor, Sovyet ziraatını mahvedip daha çok açlı
ğa yol açıyordu. 1 935'te Stalin'in sağ kolu Molotov, "Birkaç
bilimcinin hala Lysenko'ya aktif destek vermeyi gerekli gör
memesi garip değil mi?" diye yazdı. Lysenko'dan yöntemle
rine alenen karşı çıkanları ihbar etmesi istendi. Lysenko üç
meslektaşıyla birlikte Vavilov'un ismini verdi. Ertesi gün
Pravda,
Trofim Lysenko'ya SSCB'de en büyük şeref nişanı
olan Lenin Nişanı verildiğini yazdı.
O yıl 700 kişi partinin tarım kongresine kahlacakh. Vavi
lov Lysenko'nun genetik konusundaki cehaletini göstermek
amaayla kongre merkezinin lobisinde bilimsel bir gösteri dü
zenlemek için bu etkinlikten faydalanmaya karar verdi.
Adamlarına, hücre bölünmesi sırasında bitki kromozomları
nı farklı gelişim aşamalarında gösteren, boyalı lamları olan
mikroskoplar kurdurttu. Gösterinin iyice anlaşılabilmesi için,
mikroskobik preparatların yanına açıklayıcı şema ve etiketler
kondu. Lysenko birkaç dakikalığına mikroskoptaki kromo
zomları inceledi, şemalara baktı ve gördüklerini aşağılayıcı
76
Yok Etme Arzusu
bir tavırla reddetti. Merceğin altında gördüğü kromozomları
Vavilov'un ekibi numuneleri hazırlarken ortaya
çıkan yapay
bir madde olarak tanımladı. Bilimsel ihtilaflar genelde halkın
çok ilgisini çeker ve bu anlaşmazlık da bir istisna değildi.
Pravda' da
yayımlanan haberler öyle ilgi uyandırdı ki bekle
nen 700 katılımcı yerine 3.000' den fazla insan akın edince
kongre daha büyük bir salona taşınmak zorunda kaldı.
İki adam arasında bir yüzleşme yaşanması artık kaçınıl
maz hale geliyordu. Vavilov daima uzlaşmacı davrandığı,
dipalomatik ve ılımlı bir yol izlemeye çalıştığı halde, Lysenko
kötü niyetli ve kibirliydi. Lysenko genlerin var olmadığını ve
mikroskopta görülen genlerin genetikçilerin yaptıkları bir
şey olduğunu iddia etmeye devam etti. Elinde bu Yeni-La
markçı görüşlerini destekleyecek ciddi deneysel veriler yok
tu ama genetikçiler Lysenko'nun yaymaya çalıştığı saçmalığı
yıkmaya isteksizdi veya yıkamıyorlardı. Kongrenin sonuna
doğru, bilimsel tartışmalar doruğa çıktığında çok talihsiz bir
müdahale oldu. Amerikalı genetikçi Herrnann Muller geneti
ğin ilkelerini savunmak için söz aldı. Ancak savunmaktan
fazlasını yaptı, Lysenko'nun önceki saçmalığının sorgulan
mamasına göz yummadı ve safi "astroloji" uyguladığını ima
ederek ona "şarlatan" dedi. Lamarkçıhk doğru olsaydı, dedi
Muller, zihinsel gelişim için daha az fırsat sağlayan şartlar al
tında yaşayan insan ve sınıfların doğuştan aşağı olduğu anla
mına gelirdi. Böyle görüşler, dedi, faşist ve ırkçıdır. Bunun
sonucu ise Vavilov'un felaketi oldu. O zaman itibariyle, Hit
ler halihazırda "üremeye uygun olmayanların" soy ıslahı
manipülasyonu ve kısırlaşhnlması fikrini ortaya atmıştı ve
buna karşılık Kremlin de soy ıslahı konusunun tartışılmasını
dahi yasaklamıştı. Muller belki de tecrübesizliğinden tüm
bunların önemini kavrayamamıştı: Yeni-Lamarkçılığı destek
leyenleri ve onlarla birlikte Joseph Stalin'i de ırkçı ve faşist ol
makla suçladığını.
77
Baş Belası icatlar
AC KAPANIYOR
Vavilov uluslararası ünü ve dünyadaki birçok bağlanhsı sa
yesinde güvende olacağını umuyordu. Sonuçta çalışmaları
Sovyet bilimine hala saygı duyulmasının nedenlerinden bi
riydi. Ne var ki Stalin kan dökmeye başlamış ve 1937'ye ge
lindiğinde terör iyice artmışh. Stalin parti çizgisine mutlak
sadakat istiyordu ve herhangi bir şekilde fikir ayrılığını ifade
eden üst düzey insanlar dahi tutuklanıp vuruluyordu. Sovyet
basını Vavilov'a, "gen ve kalıhmla ilgili dini görüşleri" ve be
lirli insanların -örneğin varlıklı ve aristokrat aileler- "en de
ğerli genlere" sahip olduğu gibi anti Marksist görüşleri yü
zünden acımasızca saldırdı: Bunlar Vavilov'un gerçek savla
rının bir parodisiydi. O an itibariyle tasfiyeler hız kazanması
na rağmen, yurtdışında saygın bir şahsiyetin aleni tutuklan
ması Stalin için utanç kaynağı olacağından Vavilov' a dokun
madılar. Fakat artık Vavilov ne zaman büyük bilim konfe
ranslarında konuşsa Stalin ya kahlmıyor ya da gösterişli bir
biçimde salonu terk ediyordu.
1939'da Lysenko Lenin Akademisi'nin başına getirilmişti.
Arhk Sovyet biyolojisindeki en güçlü adamdı. Vavilov'u iyi
ce aşağılamaya kararlı olan Lysenko görüşlerini açıklaması
için onu baharda Moskova'ya çağırdı. Bu korkunç mülakat
Lukyanenko adındaki başka bir partili tarafından kaydedildi.
Yapılan bu sorgu bilimcileri zaman zaman etkisi alhna alan
hastalığın bir örneğidir: kökü mesleki kıskançlık olan acıma
sız saldın. Lysenko, patateslerin Rusya' ya Amerika' dan ithal
edildiği iddia edilmesine rağmen, yeni türlerin sırf ortamları
nın ayarlanarak Moskova, Kiev veya Leningrad' da üretilebi
leceğini öne sürdü. Mülakat sırasında çeşitli aşamalarda
Lysenko'nun infazcısı Lukyanenko halen kayıtlarda da yer
alan tuhaf müdahalelerde bulundu. Örneğin türümüz homo
sapiensin Sovyetler Birliği dışında ortaya çıkmış olabileceği
78
Yok Etme Arzusu
olgusunu sorguladı. "Marksizm'in yegane bilim olduğu" ve
"Darwin'in, Marx, Engels ve Lenin'in sunmuş olduğu gerçek
bilgi dünyasının bir parçası olduğu" iddialarında bulundu.
Görünüşe göre ilk başlarda Vavilov kendini kontrol edebili
yor ve mantıklı bir şekilde yanıt verebiliyordu ancak en so
nunda kendi bilimsel biyoloji görüşünü savunmaktan vaz
geçti. Mülakat Lysenko'nun Vavilov'a karşı önlemler alınma
sı gerektiği tehditleriyle sona erdi.
Ağustos 1939 itibariy�e Vavilov hala görev başında olma
sına rağmen esasen mahvolmuştu. Çalışmalarını ulusal bir
konferansta sergilemesine izin verilmeyince, Vavilov Mosko
va'ya gitti ve Lysenko'nun ofisini bastı. Vavilov'un, dehşete
düşmüş Lysenko'yu yakasından tutup, Sovyet bilimini mah
vettiği için bağırıp çağırdığını gören görgü tanıkları ifadeleri
var. Rejim yurtdışında böylesine saygı gören bir adamı berta
raf etmenin zor olduğunu görse de en sonunda kariyerini bi
tirmenin incelikli bir yolunu buldu. 19-lO'da Vavilov Batı Uk
rayna'nın ücra bir köşesine araştırma görevine gönderildi.
Yolculuğa çıktığında arkadaşları, ailesi ve dünyayla iletişimi
kesilir kesilmez, dört gizli servis ajanı ücra Chemovtsy kasa
basında yanına yaklaştı. Ona acil bir devlet işi için Mosko
va' dan çağrıldığını söylediler. Arabaya bindirip Moskova'ya
gitmeden önce Lvov ve Kiev'e götürdüler. Beraber seyahat
ettiği ekibi ve ailesi devlet tarafından kaçırıldığından tama
men habersizdi.
Vavilov sorgulama için Lubyanka'ya götürülür götürül
mez, ustalıkla "gözden kaybettirildi". Sonraki birkaç ay uy
kusuzluğa, acımasız sorgulamalara ve gitgide artan işkence
lere maruz kaldı. Stalin'in hapishanelerinde sorgulama altın
daki politik mahkumların çektikleri pek incelenmez ve belki
de en iyi burada gözlerden uzak tutulmuştur. Vavilov'un da
acı ve hakaretten payını aldığını söylememiz yeterli olur. Va79
Baş Belası icatlar
vilov Lysenko'nun ve Stalin destekçilerinin sunduğu "kanıt
lara" dayanılarak. casusluk ve diğer devrim karşıtı faaliyet
lerle suçlandı. On bir ay boyunca 400 kereden fazla sorgulan
dı. Genellikle sorgulama en az dört saat sürüyordu, bazen de
bütün gece. Gizli polisin çektiği fotoğraflarda, bir deri bir ke
mik kalmış, vaktinden önce ihtiyarlamış, boş boş bakan biriy
di. Daha sonra onunla aynı hapishanede kalanlann verdikle
ri ifadelere göre, korkunç bir adam olan baş sorgucu Kvat ta
rafından gece boyunca sorgulandıktan sonra artık ayakta du
ramaz hale gelmiş ve hücresinin köşesine kadar ancak çok
yavaşça emekleyerek gidebilmiştir. Orada halden anlayan
hücre arkadaşları onu biraz rahatlatmak için lime lime olmuş
çizmelerini şişmiş bacaklanndan zorlukla çıkarmışlar.
Daha sonra yapılan göstermelik bir duruşma Vavilov'u
suçlu bulup ölüme mahkum etse de ölümünün yol açabilece
ği olumsuz reklam riskini göze almak istemediler. Bu yüzden
onu adeta çürümeye terk ettiler. Kaderin şu garip cilvesine
bakın ki Vavilov Rusya'run nispeten uzak bir bölümünde bu
lunan Saratov' daki bir hapishaneye nakledildi. Eşinden ve
oğlundan on
beş
dakikalık yürüme mesafesindeydi ki onlar
yana yakıla nerede olduğunu bulmaya çalışıyorlardı ve son
iki yılın çoğunu, ölü mü yoksa diri mi olduğunu bile bilme
den onu aramakla geçirmişlerdi.4 Hapishanede birkaç ay kal
dıktan sonra, aç milyonları doyurmayı umut eden bu iyi ve
dürüst adam hücresinde açlıktan ve dizanteriden öldü.
BİR TRAJEDiDEN ÇIKARILACAK DERSLER
Bu üzücü öykü bu kitaptaki birçok temaya değiniyor. Birkaç
kez daha genetik manipülasyon konusunu ve bu alandaki
araştırmalann pratik uygulamasıyla ilişkili potansiyel değeri
ve muazzam tehditleri ele alacağız. Tekrar ele alacağımız
80
Yok Etme Arzusu
başka bir tema da devletin bilimi kontrol etmesi ve politika
oların, bilimcilerin ürettiği bilgileri nasıl kullanabileceği ve
ya istismar edebileceğidir. Stalin dönemi SSCB'sindeki poli
tik çevreyi, geçmişte veya şimdi tek örnekmiş gibi varsaymak
aptallık olur. Günümüzde halen teknolojiyi tümüyle ahlaka
aykırı şekilde kullanmaya hazır birtakım totaliter rejimler
var. Bizim nispeten liberal demokrasimiz gibi seçimle iş başı
na gelmiş "halim selim" hükümetler dahi, bilimsel verilere
yanlış anlamlar yükleyebilir veya bilimin sunduğu bilgiyi
kendi amaçlan için kullanabilir.
Başka bir mesele de karmaşık teknolojinin başarılı olma
masının sonuçlarıyla alakalıdır. SSCB' de tarım fiyasko ile so
nuçlandığında sonuç felaket oldu. Stalin'in diktatörlüğü sıra
sında açlıktan ölen toplam insan sayısına dair tahminler de
ğişmektedir, ama Sovyet tarımının tamamen çökmesi ki tek
nolojinin kötüye kullanımı önde gelen faktördür, kesinlikle
milyonlarca Sovyet vatandaşının ölümüne yol açmışhr. Sov
yetler Birliği'nde, başka yerlerde olduğu gibi, insanlar tarım
teknolojisine tümüyle bağımlı hale gelmişti. Tarım başarısız
lıkla sonuçlandığında, toplumun çoğunu uygun şekilde bes
leyebilecek başka bir pratik yöntem yoktu.
Ayrıca tekrar ele alacağımız başka bir ilginç tema daha
var: bilimsel "hakikatin" yapısı. Yirminci yüzyıl ilerlerken,
hiçbir saygın bilimci neticede Lysenko'nun iddialarında bir
tuhaflık olabileceği fikri üzerinde düşünüp taşınmaya hazır
değildi . Günümüzde Lamarkçılık ciddi biyologlar için çok
kötü bir şeydir. Bilimsel "hakikat" edinilen özelliklerin kalıt
sal olarak devralınmadığıru vurgular. Devralınsaydı -nadi
ren bile devralınsaydı-, evrim teorisinin ana ilkesi olduğu
büyük ölçüde kabul edilmiş olan Darwin' in doğal seçilim gö
rüşü tartışmalı hale gelirdi. Oysa 11. bölümde göreceğimiz
gibi, nispeten yeni bir bilim olan epigenetik organizmaların
81
Baş Belası icatlar
çevrelerine tepki olarak değişebileceklerini, bu değişiklikle
rin ara sıra kalıtsal olarak devralınabileceğini ve dolayısıyla
kuşaklar arasında aktanlabileceklerini öne sürer. Yani sonra
ki nesillerin sahip olduğu bazı özelliklerin nedeni ana baba
nın ait deneyimleridir: DNA'nın asıl "harfleri" değişmediği
halde bu olur. Epigenetik çalışmaları sayesinde bunu müm
kün kılan mekanizmaların bazılarını anlamaya başlıyoruz.
Cehaleti ve önyargıları yüzünden Sovyet tarımını çoğunluk
la mahveden veya zarar veren ve bu yüzden milyonlarca va
tandaşının açlıktan ölmesine neden olan Lysenko'nun netice
de kalıhm hakkında tümden yanılmamış olabileceği gerçeği
oldukça ironiktir.
Lysenko ile Vavilov hakkındaki öyküyü anlatma nede
nim, yalnızca büyük bir bilimciyi onurlandırmak ve bilimsel
bilginin iktidar sahibi ahlaksız insanlarca nasıl kullanılabile
ceğini göstermek değil, aynı zamanda öncelikle bütün tekno
lojilerin en eskilerinden biri olan tarım konusunu gündeme
getirmektir. Tarihimizde belli bir noktada, belli yerlerde, bit
ki ekip biçmeye, hayva�lan evcilleştirmeye ve bu yöntemi
çok yavaşça yerkürede yaymaya başladık. Bu dört dörtlük
becerimiz başka değişiklikleri ateşledi: Gittikçe karmaşıkla
şan toplumlar, yeni beceriler ve meslekler doğdu. Tanının or
taya çıkmasını çevremizin efendileri haline geldiğimiz nokta
olarak görmek kolaydır. Ancak Vavilov'un hayahnın mah
volması ve Stalin'in planlarının başarısız olması uyarı sinyal
leri olmalıdır. Topraktan salt almak yerine, toprağı sürerek
ve toprağa bakarak haddi hesabı olmayan bir kazanç elde et
tiğimiz su götürmezdir. Peki, neler kaybetmiş olabiliriz?
82
Üçüncü
Bölüm
YIPRATICI BİR VAROLUŞ
İnsan ilişkilerinde önemli bir değişiklik yaklaşık 15.000 yıl
önce, uzun süren soğuk bir dönemin ardından küresel ısınma
başlayınca meydana geldi. Kuzey yankürenin önemli bir kıs
mını kaplayan buz tabakaları ve buzullar �eneğin İskandi
navya' daki- eridi ve deniz seviyesi çarpıcı biçimde yükseldi.
Günümüzdeki Alaska ve Rusya arasındaki kara köprüsü su
lar alhnda kalınca iki kıta ayrıldı. Güneydoğu Asya' da adalar
anakaradan koptu. Sıcaklıklar da aşağı yukarı 7 santigrat de
rece arth. Yaklaşık 3.000 yıl içinde, buzul çağının sonunda
Kuzey ve Güney Amerika' daki birçok büyük memeli yeryü
zünden silindi. Bu türler arasında, kocaman kılıç dişli kaplan
(Londra'daki Doğal Tarih Müzesi'nde cam bir mahfaza için
de, pek de inandına olmayan bir şekilde ağzını açmış, pire
yemiş kürk ve alçıdan yapılma bir modeli görülebilir), mas
todon ve uzun tüylü mamut, kürklü gergedan, dev kokarca,
dev tavşan ve Kuzey Amerika'daki at ve deve vardı. Bilimci
ler bir çeşit bakteri salgınının buna neden olduğundan şüphe
ediyorlar, ama ölümcül bir enfeksiyona dair çok az kanıt bu
lunabildi. Küresel düzeyde bir salgını gösteren ne bakteriyel
ne de vira! bir ONA kanıh kesinlikle bulunamadı. Artan in
san nüfusunun da o kadar çok hayvanı o ölçekte yok edebile
cek ustalığa sahip olması da olası görünmüyor.
83
Baş Belası icatlar
Bu istisnai iklim değişiminin fevkalade ani gerçekleşmiş
ve bu büyük memelilerin uyum sağlayacak zamanı bulama
mış olması muhtemeldir. Daha önceleri de buzul çağlan ol
muş olmasına rağmen, başlangıç ve bitişleri çok daha yavaş
gerçekleşmişti. Burada bizim için önemli bir mesaj var; çün
kü günümüzde de küresel ısınmanın bizim türümüz de da
hil, dünya üzerindeki yaşamı ciddi olarak etkileme olasılığıy
la birlikte, yine büyük bir hızda meydana geldiğine dair ge
nel bir fikir birliği var.
Buzul çağının sonunda iklim değişikliği meydana geldi
ğinde, yerküre üzerine dağılmış yaklaşık 5 milyon insan var
dı. Ava-toplayıcı atalarımız ok ve yay gibi daha gelişmiş
aletleriyle uyum sağladılar ve yiyecek arayışlarını artırdılar.
Bütün bunlar olurken, hava durumu hızla istikrara kavuştu
ve tarım için gerekli şartları sağladı. Arkeolojik kanıtlardan
ve genetik çalışmalarından yararlanarak, bu değişimin nere
lerde ve ne zaman vuku bulduğunu neredeyse kesin olarak
söyleyebiliriz. Hatta nasıl meydana geldiğini açıklamak gibi
makul bir işe bile kalkışabiliriz. Ancak birazdan göreceğimiz
gibi nedenini söylemek o kadar kolay değildir. Her ne kadar
bugün bizi zor duruma düşüren şey insan etkinliği olsa da
15.000 yıl önceki değişimin nedeni çok farklı bir şey olmalı
dır.
Değişmekte olan iklim yerkürenin beş bölgesinde insanla
rın
önce bitkileri ve sonra hayvanları evcilleştirmesine yar
dımcı oldu. Ürdün vadisinden günümüzdeki Irak'a uzanan
ve "Bereketli Hilal" olarak adlandırılan Yakın Doğu'da in
sanlar MÔ 8500 civarında tahıl ü rünlerini seçmeye, ekip biç
meye ve daha sonra da istenen özelliklere sahip küçük hay
van türlerini yetiştirmeye başladılar. Epeyce sonra MÔ 3500
dolaylarında, benzer bir faaliyet Orta Amerika' da (Panama
ve Kuzey Meksika arasındaki bölge) meydana geldi ve bun84
Yıpratıcı Bir Varoluş
!ardan bağımsız benzer gelişmelerin olduğuna dair, şimdiki
Çin (MÔ 7500), And Dağları ve Amazon havzasında (ikisi de
yaklaşık MÔ 3500) ve Birleşik Devletler'in doğusunda (MÔ
2500) kanıtlar :,ulundu. Bu, doğrusunu isterseniz, bizim tek
rar tekrar döneceğimiz bir temanın asal bir örneğidir. Kısaca,
insanların yaptığı yenilikler dünyanın birçok yerinde, her
hangi bir iletişim formuyla açıkça bağlanhda olmadan çoğu
kez aynı anda vuku bulur.
Bu ilk ziraatçılar çok farklı şekillerde yaşadılar. Dünyanın
bilinen en eski, si,irekli yaşanan bir yerleşim yeri ve bu arada
uzun dönemler boyunca, deniz seviyesinin alhnda insanların
yaşadığı en alçak yer olan Eriha' da ilk çiftçiler kil tuğlalardan
yan yana gelişigüzel evler inşa ettiler ve bu evlerin çevresini
aşağı yukarı dairesel formda bir taş duvar ile çevirdiler. Buğ
day ve arpa ekip biçtiler, vahşi hayvanları avladılar. Yaklaşık
5000 yıl sonra, günümüz Meksika' sının güney ucundaki Ti
huacan Vadisi'nde insanlar küçük mısır, fasulye, kabak ve
kırmızıbiber ektiler. Engebeli araziye uyum sağlayarak ya
maçlardaki otlakları biçtiler ve toprak içindeki sığ bir oyuğun
üzerine yerleştirilmiş tahta bir çatıdan ibaret konutlardan
oluşan küçük, yarı-sabit köylerde yaşadılar. Ürünleri hasat
etmek için sepet ve ağlardan da yararlanmalarına, çiftçilik fa
aliyetlerine çok emek sarfetmelerine rağmen, ekilen ürünler
yiyeceklerinin yaklaşık beşte birini oluşturuyordu. Yerküre
nin diğer tarafında, Çin' deki Jiahu' da insanlar bir hendeğin
çevrelediği daire ve kare biçimli gömme evlerden ibaret bir
köyde yaşıyorlardı. Sarı Irmak boylarında pirinç ekiyorlardı.
Erken bir aşamada yabani gıda maddelerine olan bağımlılık
ları azalmışa benziyordu. Bu ilk Çinli çiftçilerin alkolü ve ya
zının ilkel formlarını da geliştirdiğine dair ihtilaflı kanıtlar
var. Buralardaki arkeolojik bölgeler kültürel ve sanatsal ka
lıntılar yönünden dikkate değerdir. Araştırmacılar çanak
85
Baş Belası lcatlar
çömlek, turkuaz taşından yapılma oymalar ve en ilginci de,
kızıl taçlı tumanın kanat kemiğinden oyulma yaklaşık otuz
flütün parçal arını buldular. New York'taki Metropolitan Sa
nat Müzesi'nden Laura Tedesco'ya göre bu flütlerden bazıla
rı hala çalınabilir durumda, yaklaşık doğru bir oktavda hru
çıkarabilecek beş ila sekiz delikleri var.
Peki, tanının belli bir alanda yapılıp yapılmadığını nasıl
tespit edebiliriz? Bu soru en iyi atalanmızın süreçten ne bek
lediklerini göz önüne alarak irdelenebilir. Yabani buğdayı
MÔ 8500'den itibaren Yakın Doğu'nun arkeolojik kayıtların
da görülmeye başlanan bir buğday türi,i olan kızıl buğdayla
karşılaşhnrsak durum açıklık kazanır. Yabani buğday yayıl
mak için rüzgardan yararlanır. Kabuklan dolup ağırlaşınca
hassas kılıftan patlar, tohumlan esintiyle ve hayvanların ve
insanların kürkleriyle dört bir yana yayılır. Küçük kızıl buğ
day daha serttir: Kabuklan değerli yüklerini ancak bir aletle
dövüldüklerinde verirler. (Şans eseri küçük kızıl buğday ilk
insan yerleşimlerinde bilhassa ya,rarlı olmuş olabilir, çünkü
toprakta daha zayıf besin maddeleriyle yetişebilir.) Tohumu
nu kendi başına yayamayan bir buğday türünün ortaya çık
ması bir anormallik, kazara ortaya çıkmış bir sapmadır. An
cak tohumlarını koruyan bir buğdayın yararlı bir bitki oldu
ğunun farkına varan insanlar bunu değerlendirmişlerdir. Bi
yologların tercih ettiği terminolojiyle ifade edecek olursak,
buğdayın arzu edilir özelliklerini "seçmişlerdir". Yabani otla
n
ve o tür yabani buğdayları yolarak ve yalnızca hasat edil
mesi gereken daha sert buğdayı bırakarak rekabeti ortadan
kaldırdılar. Buğday dövülmeye hazır olduğunda, bu "mutas
yona uğramış" tohumlardan gelen tohumlar toplanıp tüketil
di; bazıları insan dışkısı vasıtasıyla toprağa geri döndü ve ba
zıları yeniden dikildi.
86
Yıpratıa Bir Varoluş
Böylece arkeologlar ekin evcilleştirmeyle ilgili kanıt ara
dıklarında, insan yaşamı için elverişli olan veya zevk verici
nitelikleri yüzünden seçilen bitkilere dair izler ararlar. Bu ni
telikler arasında yumuşak et, büyük, tatlı meyve, yenebilir ta
ne ve aa olmama olabilir. Bu nitelikler bir bitki çeşidinde ve
ya meyvede bulunduğunda ve diğerinde bulunmadığında,
bu durum bu niteliklere sahip olanın evcilleştirildiğine dair
güçlü bir göstergedir. İşte bu yüzden badem, patates ve laha
na gibi yiyeceklerden hoşlanırız ki bunların yabani halleri
çok daha az damak zevkine uygundur.
Ancak insan yaratıalığını kutlayan bir kitapta, tarımın
gerçekten de bir icat olup olmadığını sormalıyız. Bakteri ve
ya buhar gücü bilgisinin keşfedildiği şekilde tarımın "keşfe
dildiğinin" kanıtı nedir?
TARIM: BAŞ BELASI
Yaratılış Kitabı'nda rivayet edilen insanın Cennet Bahçe
si'nden kovulması öyküsünün tekrar anlatılmasına gerek
yoktur. Ancak kilit öğelere dikkat etmek gerekir. Başlangıçta
Tanrı çalışır ve altı günlük yorucu çalışmadan sonra dinlenir.
Bu öykü Sebt gününün kökenlerini açıklamasının yanında,
başka bir nedenden ötürü de önemlidir. Çünkü Tanrı'run ya
rattığı Adem hiçbir şey yapmaz. Kendisine yiyecek olarak
hayvan, kuş, balık ve meyve sunulmuştur ama ondan bir şey
istendiğine dair bir şey anlatılmaz. Kuşkusuz cennetinin bit
ki örtüsünü ekmek, hayvanlarını beslemek zorunda değildir.
İncil'de yazdığına göre, Tanrı Adem'i, yaratılmış canlıların
çeşitli türlerine isim vermesi için getirir ki, pek zahmetli bir iş
olmasa gerek. Bunun haricinde ilk insanın günlük yaşanu ol
dukça rahat gibidir. Uyması gereken tek bir kural vardır: Bil
gi Ağaa'run meyvesini yememek gibi basit bir kural.
87
Baş Belası icatlar
Bu mutlu durum elbette Havva'nın bu yegane kuralı çiğ
nemesiyle değişir. Tanrı günahkar kullarını azarlar, bahçe
den atar. "Senin için toprak lanetli; ömrün boyunca onun
ürünlerini keder içinde yiyeceksin; sana hep diken ve devedi
keni verecek; sen çayırın otunu yiyeceksin; toprağa dönene
dek terli yüzünle ekmek yiyeceksin." 1
Tanrı'nın insanlara laneti tarımdır. Arhk huzurlu bir avcı
toplayıcı hayatı yaşamayan Tann'nın kulları, günlük yemek
leri için şansı yaver giderse ağaçlardan olgun meyve koparır,
içmek için de temiz akınhlardan su alır. Rızık bundan böyle
"terli yüzle" kazanılacakhr, yani ırgat gibi çalışarak. Batı uy
garlığının temel mitlerinden biri olan bu öyküye rağmen, ta
rımı bir gelişme gibi görmemiz tuhaf kaçabilir.
Hatta bazı ayrıntılı arkeolojik kanıtlara baktığımızda daha
da tuhaf kaçabilir. Theya Molleson, Doğal Tarih Müzesi'nde
ki kemikleri incelerken sırtın altında ve ayaklarda ciddi de
formasyonlara yol açan artrit hastalığının az rastlanır bir tü
rünü buldu.2 Bu travmatik hastalığın kanıtlarını günümüzde
ki boyalı müralla karşılaştırınca bu muammalı durumun da
köklerini keşfetti. Bu kemikler mısır öğüten insanlara aitti. İki
işçi, birbiri üstüne yerleştirilmiş, iki ağır, yuvarlak taş olan
eyer değirmenin yanında karşılıklı oturur, mısın öğütmek
için üstteki taşı bin bir zahmetle ileri geri ittirirlerdi. Bu taşlar
kocaman olduğundan öğüten kişilerin sırtları yoğun gerilim
altındaydı, ayak parmakları da saatlerce kıvrılırdı, sırf fazla
dan mısır öğütebilmek için. Ayrıca şu da enteresandır ki baş
ka çalışmalar da diş köklerinde kumla karışık öğütülmüş un
yemenin sebep olduğu apselerin varlığını göstermiştir. Haki
katen de kan ter içinde rızıklanru kazanmışlar.
Tarım geliştiğinde dahi problemler devam etti. Buz çağı
nın sonunda Yunanistan ve Türkiye civarında yaşayan avcı
toplayıcılann ortalama boyu, erkeklerde yaklaşık 1,78 m ve
88
Yıprahcı Bir Varoluş
kadınlarda
(65 m'ydi. Fakat tarım yayıldıkça ortalama insa
nın boyu da hızla düştü. İnanılmaz gibi gelebilir fakat günü
müz Yunanlı ve Türkleri günümüzde bile avcı toplayıcı ata
lan kadar uzun boylu değildir.
Illinois ve Ohio Irmakları vadilerindeki höyük kazılarında
çıkarılan binlerce Kızılderili iskeletinin incelenmesi sonucu
da benzer bulgular elde edilmiştir.3 MS 1000 dolaylarında
ekilen mısırın ana besin maddesi haline gelmesiyle birlikte
bu insanların sağlığı belirgin ölçüde kötüleşti. Ortalama bir
ağızdaki çürük diş sayısı birden yediye sıçradı, apse ve diş
kaybında da artış oldu. Çocukların dişlerindeki mine kusur
ları annelerinin onları emzirirken ciddi derecede yetersiz bes
lendiği izlenimini uyandırıyor. Anemi, tüberküloz, ekvator
frengisi ve frengi gibi hastalıklar daha da yaygınlaştı. Nüfu
sun aşağı yukarı üçte ikisi osteoartritten muzdarip gibi görü
nüyordu. Önceden avcı toplayıcıların %5'i elli yaşını geçtiği
halde, artık insanların %1'i bu yaşa gelebiliyordu. Çocukların
yaklaşık %20'si beş yaşına gelmeden ölüyordu. Kıyaslama
yapacak olursak, Kim Hill'in Venezuela'daki çoğu kez Yont
ma Taş Devri'ndeki atalarımızın iyi bir modeli olarak görülen
ve bir avcı-toplayıcı grubu olan Hiwi halkıyla yaptığı çalış
ma, çocukların yaklaşık %9'unun, bu insanlar daha "uygar
lıkla" tanışmamışken, beş yaşına gelmeden öldüğünü göste
riyor: 1Iginçtir ki çoğu hastalıktan çok kaza veya cinayetten
ölmüştür.' Bu tarz istatistiklerin ışığında incelersek, mısır ye
tiştirmek sanki daha çok bir yıkımmış gibi görünüyor.
Tarım sağlığa olan zararlarının yanı sıra, açıkçası tam bir
eziyettir. 1960'larda Richard Lee ve lrven DeVore, yerkürede
ki en sert koşullara sahip Kalahari Çölü'nde varlığını sürdü
ren bir topluluk olan !Kung Buşmanlarını incelemeye başla
dı.5 Bu insanların amansız şartlarda yaşadıklarını, güneşle
birlikte uyanıp bütün gün topraktan birkaç kalori kazıp çı89
Baş Belası icatlar
karmaya çalışan insanlar olduklarını düşünebiliriz. Gerçekte
ise sıradan bir !Kung erkeği haftada yaklaşık alh saat avlanıp,
geri kalan zamanda ağaçların altında ahbaplarıyla sohbet
eder. Bu ağaçların arasında, besin değeri zengin meyve ve ka
buklu yemişleri !Kunglann ihtiyacı olan kalorinin yaklaşık
yansım sağlayan mongongo da var. Mongongonun çekirde
ğinin %57'si yağ, %26'sı proteindir, mahun cevizine ve birçok
baklagile çok benzer. Aynca meyvenin içindeki çekirdeği sa
ran şeker sayesinde, ortalama bir yetişkin sadece 100 meyve
yiyerek günlük enerji gereksiniminin %71 'ini karşılayabilir.
Narnibya'nın bölgelerinde yerlilerin günde yaklaşık 100-300
meyve yedikleri gözlemlenmiştir. Bir Buşman güçlü ve etkili
bir biçimde savım ortaya koymuştur: "Neden çiftçilik yapa
lım ki?" demiştir araşhrmaalara, "Bu kadar çok mongongo
meyvemiz varken?" Yirmi birinci yüzyıldaki ortalama bir
Londralının işleriyle kıyaslanınc� avalık ve toplayıcılık Gar
rick Kulübü'nün boş zamanı çok olan bir üyesi olmaya ben
ziyor; aslında öylesine çok boş zaman ki insan neden tarımı
seçtiğimizi düşünmeden edemiyor.
ÇİFI'Çİ KARINCALAR
Amerika' da bulunan çeşitli karınca türleri arasında ancak tek
bir şekilde tanımlanabilecek bir davranış var. Atta cinsinden
bu karıncalar yuvalan içindeki küçük bahçelerde mantar
ekip biçiyorlar. Eldeki toprağı kullanmak yerine özel araçlar
arayıp buluyorlar. Bir tür ürünlerini hrhl dışkısında, başka
bir tür böcek ölülerinde ve diğerleri de taze yaprak üstünde
yetiştiriyor. Sonuncu grubun yaphğı çalışmalar çok etkileyi
ci: Tercih ettikleri bitki türlerinden yaprak kırpıp kullanışlı
parçalara ayırıyor, yabana mantar ve bakterileri kazıyarak
çıkarıyor ve yuvalarına taşıyorlar. Bu aşamada yaprak parça
lan öğütülerek,. karınca tükürük ve dışkısıyla mayalanıp ma90
Yıprabcı Bir Varoluş
cun haline geliyor ve karıncanın tercih ettiği mantarla tohum
lanıyor. Bu şey büyürken, karıncalar bahçelerini koruyor,
buldukları rakip mantar türlerinin sporlarını oradan çıkarı
yorlar. Ne zaman bir kraliçe karınca yeni bir koloni kurmak
için bir yerden ayrılsa yanına tek bir şey alıyor: en sevdiği
mantarın sporlarını. Bu davranışı açıklayabilecek en iyi keli
me -en azından sıradan insanın diliyle- çiftçiliktir.
Karıncalar aynca fidanbiti ve hrhl gibi başka böcek arka
daşlarından basura denilen yoğunlaşhnlmış, şekerimsi bir
fhadde alır; karşılığında da orılara parazit ve yırhcılara karşı
koruma sağlar. Bazı fidanbitleri bu anlaşmaya mükemmel
uyacak biçimde evrim geçirmişlerdir, kendilerini koruyabile
cek bir araçları yoktur ve karıncanın, basura damlalarını aza
mi kolaylıkta emmesini sağlayan özel bir anüsleri vardır. Bu
biyolojik yarar karşılığında, karıncalar kış boyunca sıcak yu
valarında fidanbitlerine bakar ve sonra bahar geldiğinde de
orılan toprağın yukarısındaki bitkilerin üzerindeki en yararlı
yerlere naklederler.
Demek ki tarım yalnızca insarılann uğraşısı değildir. Mev
cut sistemlerden geliştirilmiş bir uygulamadır: Kendi türü
müz ve hatta besin zincirinde bizden çok daha geride olarılar
arasında da bulunur. Yakın Doğu ve Orta Amerika'daki ve
rimli vadilerde yaşayan halklar hariç insarılar çiftçiliği "seç
mediler", çünkü orılann çiftçiliğin ne olduğunu bilmeleri
mümkün değildi. Bu diğer birçok strateji gibi bir hayatta kal
ma stratejisiydi, ancak sonunda diğerlerine baskın çıkh.
İncil bizim uğursuz bir günde avcı toplayıcı mutluluğun
dan, tarım sefaletine ahldığımızı varsaymamızı amaçlıyor ve
ya en azından iyi bir öykü arılatmak amacıyla bu tutumu be
nimsiyor. Gerçekte ise varoluşun iki biçimi arasındaki sınır
lar çok belirsiz. Güney Afrika' da elde edilen arkeolojik kanıt
lar, MS yedinci ve on ikinci yüzyıllar arasında Buşmarıların
91
Baş Belası icatlar
da bizzat keçi güttüğünü, ara sıra süpürgedansı, akdarı, ka
vun ve börülce ektiklerini gösteriyor.
Suriye' deki Tel Abu Hureyra, 1973'te yapay göl Assad'ın
suları altında kalıncaya dek eski Yakın Doğu köylerinin muh
teşem bir örneğiydi. Aşağı yukarı 1 1 .500 yıl önce, ilk başta bu
köy, yabani mısırla beslenen ve ceylan, koyun, sığır ve kuş gi
bi türleri avlayan birkaç yüz insanın barındığı, bir grup geçi
ci dairesel evden ibaretti. Yaklaşık 1 1 .000 yıl önce insanlar ta
hıl ekmeye başladılar ve bir süre sonra muhtemelen ikliminin
giderek kurulaşması yüzünden bölgeyi terk ettiler. Daha son
ra ise takriben 8.000 yıl önce insanlar orada tekrar yerleşme
ye başladı; bu defa daha kalıcı, kil tuğladan evlerde yaşıyor,
daha çok tahıl çeşidi ekip, hayvan besliyorlardı.
Tarım yerleşik bir varoluş anlamına gelir: Ürünler en iyi
serpilebilecekleri yerlere ekilir ve çiftçi de onlara bakmak, ha
sat etmek ve ekmek için makul bir uzaklıkta kalır. Fakat Tel
Abu Hureyra' da insanlar başka yerlerde olduğu gibi, çiftçili
ğe başlamadan yüzyıllar önce köy benzeri ortamlarda yaşı
yorlardı. Kanada'nın Pasifik sahilindeki Coast Salish Yerlile
ri gibi bazı topluluklar kalıcı köyler kurdular ancak tarıma
bel bağlamamışlardı. Filistin, Peru sahilleri ve Japonya gibi
farklı farklı bölgelerde, insanların genellikle yabani tahılların
bol olduğu yerlerin yakınına yerleşip, buna rağmen yüzyıl
larca ekim dikim yapmadığına dair kanıtlarımız var. Diğer
taraftan dünyamızda halen hareket halinde olan ve gene de
oldukça karmaşık tarımla uğraşan topluluklar var. Papua Ye
ni Gine ve Avustralya' da, gezgin topluluklar ihtiyaç duyduk
ları bitki örtüsü ve hayvanları "çekip çeviriyorlar". Yabani ot
lan söküyor, yeni filizlerin büyümesi için çalılıkları yakıyor,
daha çok ürün yetişmesini sağlamak için tatlı patateslerin
saplarını toprakta bırakıyor, rakip yırhalan kendi avlarından
uzaklaştırıyor ve avlarını ateş çemberi içine alıp av bölgeleri
ne hapsederek avlıyorlar.
92
Yıprabo Bir Varoluş
Çiftçilik planlama gerektirir. Temel besinlerin yetişmesi
zaman alır ve hayli emek ister. Bu nedenle aklı başında bir in
san, tarımı oturuncaya kadar diğer besin kaynaklarını yani
avalık ve toplayıalığı bırakmaz. O zaman dahi eski yaşam
biçimini tamamen terk ederse akılsızlık etmiş olur. Tannı,
atalarımızın zaman ve kaynaklarını nasıl kullanacaklarına
karar verirken göz önüne aldıkları birkaç seçenekten biriydi.
Eğer yakın zamanda avlanmış bir hayvan bol miktarda taze
et sağlamışsa, o zaman biraz ek.im yapmaları iyi olabilirdi.
öte yandan ürünler belli bir zararlı böcek türüne yenik düşü
yorsa, o zaman mızrakları keskinleştirme zamanı gelmiş de
mekti. Öyleyse neden tek bir strateji -tanın- ağır bastı?
GREEN LANES
Ben yedi yaşındayken Palmers Green yakınında yaşıyorduk.
Annem bana bir gün Green Lanes'deki (yeşil patikalar) bir
eve ziyarete gideceğimizi söylediğinde çok heyecanlanmış
hm . Kafamda daha sonra çocuklarımın kitaplarında keşfet
miş olduğum evlere benzer hoş köy evleri canlanmıştı. Hiçbir
şek.ilde, o zamanlar dahi Kuzey Londra'nın en döküntü böl
gelerinden birine benzeyen bir yerden geçen, uzayıp giden o
sönük A105 yoluna hazırlıklı değildim. Green Lanes Londra' dak.i en uzun caddedir, eskiden büyükbaş hayvanları Hert
fordshire' dak.i meralardan Smithfield' deki kesimhanelere gö
türmek için kullanılan eski bir patikanın kalıntısıdır. Bu gün
lerde yolda tezek ve çobanların bağınşlan yerine, yol çalış
ması ve yavaş yavaş ilerleyen otobüs sıralan egemen. Fakat
şimdi o yoldan gittiğinizde, Londra'nın etnik yapısından bü
yüleyici bir kesit sunuyor: Türkler, Kürtler, Yunanlılar, Çinli
ler ve şimdilerde de Doğu Avrupa' dan gelenler yol boyunca
yerleşim bölgeleri kurmuşlar. Türklerle Kürtlerin manav
dükkanlarının dışındaki renkli meyve ve sebze sergileri
93
Baş Belası icatlar
sokakların pisliği ve trafik gürültüsüne rağmen epeyce iştah
açıcı bir manzara sunuyor. Al al dolgun domateslerin yanına
kurulmuş ipeksi siyah patlıcanlar; bamya, biber ve fasulye
nin yanında yemyeşil maydanoz demetleri. İçinde bulundu
ğumuz bu bakkal, süpermarket ve aşın işlenmiş gıda çağın
da, bu döküntü caddenin tarım köklerine olan uzak bağlantı
sını hala muhafaza etmesi biraz paradoksal bir durum. An
cak bu gösterişli sergilerin tek amacı müşterilerin bir şeyler
satın alması için aklını çelmek değil. Bunlar bir dereceye ka
dar ulusal gururun sembolüdür; manavların bize bu ürünle
rin, bir zamanlar dünyanın en zengin, verimli ve çeşitli bah
çe 'erinden geldiklerini hatırlatma şekli budur.
Neden bazı bölgeler böylesine güçlü bir tanın geleneği ge
liştirdiği halde, neden bazılarının tarımla hiç uğraşmadıkları
enteresan bir meseledir. Oxford'un Ashmolean Müzesi'nden
Andrew Sherratt'a göre, Yakın Doğu ve Orta Amerika küre
sel "kaynayan kazanlar" yani hem kara hem de iklimdeki yo
ğun jeolojik basınç ve sabit değişim bölgeleriydi. Bu şartlar,
tepelerin çöllerle iyice bitişik olduğu ve dar kara şeritlerinin
meydana geldiği özel bir arazi türünün oluşmasına yol açtı.
Dolayısıyla bunlar da nüfusun yığılmasına yol açtı ve böyle
ce geleneksel avcılık ve toplayıcılık yöntemleri eldeki kay
naklan tüketince insanlar hayatta kalmak için başka strateji
ler aramak zorunda kaldılar.
Tarımın kökenlerine dair teoriler genelde tek bir temel fik
re odaklanır: Artan nüfus yemek için avlanabilecek memeli
lerin neslinin tükenmesine yol açınca, insanlar yeni bir yaşam
biçimi bulmak zorunda kaldı. Sorun şu ki, açıkça görüldüğü
gibi, tarım bu probleme bir çözüm sunmayacaktı. Bazı insan
lar olayların farklı bir sırada olduğunu öne sürmüşlerdir. Ör
neğin New York Plattsburgh Devlet Üniversitesi'nden Antro
poloji Profesörü Mark Nathan Cohen göçebelerin çocuklarını
94
Yıprahcı Bir Varoluş
en
az iki ila üç yıl emzirdiklerine dikkat çekmiştir.6 Emzirme
nin başarılı olması prolaktin hormonunun üretimine bağlıdır
ve annenin kan dolaşımındaki prolaktin seviyesi yüksekken,
yumurtalık aktivitesi ve dolayısıyla yumurtlama baskılanma
ya meyillidir. Yani emzirme doğal bir doğum kontrol yönte
midir. Emzirilen bebek yürüyünceye kadar başka çocukların
doğma ihtimali yoktur: göçebe insanlar için önemli bir nokta.
Bir yere uzun süreli yerleşmek, Cohen'in görüşüne göre, in
sanların bebeklerini beslemek için emzirmekten başka çareler
bulmalarına yol açmış olabilir. Eğer anne sütünün yanında ek
besinler verilirse, emzirmenin gebelik önleyici etkisi azalır.
Yani bu da doğumların sıklaşmasına ve nüfus arhşına neden
olmuş olabilir. Nüfusu böyle artan topluluklar da ava uygun
memeli sürülerini tüketmiş ve yeni bir yaşam tarzı gerekli ha
le gelmiş olabilir.
Bu ilginç teori tarımı, bütün zorlukları, belirsizlikleri ve
potansiyel sağlıksızlığıyla, insan gelişiminde ileri doğru bir
sıçramadan çok bir krize karşı alınmış bir önlem olarak res
mediyor. Ancak bu ava toplayıcıların neden ilk başta, av
hayvanı bolken yerleşik bir yaşam tarzına geçtiklerini açıkla
makta yetersiz kalıyor. İkincisi, nüfus arhşına karşı, tarıma
bel bağlamak apaçık kötü bir hamle. Atalarımız hamilelik
oranlarındaki bu hızlı arhşı fark etmiş olmalıdırlar.
Eskiden Papua Yeni Gine Üniversitesi'nin Antropoloji De
partmanı'nda çalışan arkeolog Les Groube iklimin ısınması
nın,
hastalıkların Afrika' dan Akdeniz'e ve Yakın Doğu'ya ya
yılmasına yol açhğı iddiasında bulundu. Göçebe bir mevcu
diyet, sık sık meydana gelen doğumlarla birlikte, bu yeni en
feksiyonlara karşı çok az doğal direnci olan insan toplulukla
rında oluşan tahribata uygun tepki veremezdi. Böylece insan
lar daha çok çocuk sahibi olabilmek için yerleşik hayata geç
tiler. Bu gitgide daha çok tarımsal geçim araa edinilmesini
95
.
Baş Belası icatlar
gerektiren bir varoluş tarzıydı. Groube'un savı etkileyicidir,
çünkü durağan bir topluluk olarak yerleşmenin çiftçilikten
önce ve bağımsız olarak gerçekleşmiş olabileceğini kabul
eder. Ancak insanlık böyle bir krize yenik düşmüşse, arkeolo
jik kayıtlarda salgını gösteren daha etkili kanıtlar bulmuş ol
mamız gerekirdi. Üstelik böyle bir teori tarımın dünyanın di
ğer bölgelerinde, örneğin Atlantik Okyanusu'nun diğer tara
fında neden ortaya çıkhğıru açıklamaz.
Tarımın gelişimini tetikleyen birtakım şartlar meydana
gelmiş olabilir. Bereketli Hilal ve Orta Amerika gibi bölgeler
deki insanların hayvan ve sebze gibi yabani besin stoklan git
gide azalınca tarıma giderek daha çok bağımlı hale gelmeleri
ihtimali çok yüksek görünüyor. Belki de bu sav,
Yakın Do
ğu' daki arkeolojik kayıtların, bu bölgedeki insanlar peyder
pey ekip biçmeye geçtikçe, yabani ceylan sayısının azaldığını
neden gösterdiğini de açıklayabilir.
Görünen o ki avlanmaya uygun hayvanlar azaldıkça, da
ha yabani ancak evcilleştirme potaniyeline sahip tahıllar da
ha kolay bulunur hale geldi. Dünyada yaklaşık 200.000 bitki
türü var. Nikolai Vavilov'un keşif gezileri sırasında aşağı yu
karı 250.000 çeşit tohum toplamasının ne kadar olağanüstü
olduğunu vurgulayan bir rakamdır bu. Bu bitkilerin yalnızca
birkaç bini . insanların tüketimi için uygundur ve bunların
içinde yalnızca birkaç yüz tanesi evcilleştirilmiştir. Günü
müzde yaklaşık bir düzine kadar tür dünyadaki üretimin
%80'inden fazlasına karşılık gelir: buğday, arpa, dan, sor
gum, soya fasulyesi, patates, manyok, tatlı patates, şekeı ka
mışı, şeker pancarı ve muz. Öyle görünüyor ki atalarımız en
büyük emeği neye harcayacaklarını tam olarak biliyor1.ardı.
Takriben 12.000 yıl önce iklim değişikliklerinin meydana gel
mesi sonucu, Ürdün Vadisi gibi bölgeler, biyolojisi evcilleştir
meye uygun ürün alanlan yönünden zenginleşti. Bu ürünler
96
Yıprabcı Bir Varoluş
çabucak ve bol miktarda yetiştiler; büyük tohumlan vardı,
hasat edilmeleri kolaydı ve depolanabiliyorlardı.
Ofer Bar-Yosef ve Mordechai Kislev'in bu bölgeyle ilgili
yaphğı çalışmalar bu ilk çiftçilerin yararlanabildikleri yirmi
üç civarında yabani ot çeşidi olduğunu gösterdi.' Bunların
arasından, hayvan yemi olarak da kullarulabilen bir çeşit
buğday ve arpayı seçmiş görünüyorlar. Bu ikisi en verimli çe
şittir ve yiyecek amaçlı çok kolay yetiştirilebilir.
Düzenli tarım ortaya çıkmadan önce bu yabani ürünlerin
mevcut olması insanları bwtlan ekip biçmek için uygun tek
nolojiyi geliştirmeye teşvik etti. Taneli ürünlerin hasadı için
orak, toplanması için sepet, öğütülmesi için taş değirmen gi
bi aletler ve depolanmış taneli ürünün nemlenmesini önle
mek için sıva çekilmiş depo gibi yapılar, hepsi de önemli ge
lişmelerdi. Bu yenilikler MÔ 12.000' den itibaren, avcı toplayı
cıların yaşadığı bölgelerde görülmeye başladı, iklimde mey
dana gelen büyük değişimden sonra; insanlar bunlar olma
dan uygun şekilde ekip biçemezdi. Gelişimleri muhtemelen
dünyarun farklı bölgelerinde hemen hemen aynı anda vuku
bulan çevre değişiklikleriyle güdülenmişti.
Avalık ve toplayıcılık nispeten sağlıklı bir yaşam tarzı .
olabilir ama tarıma göre dönüm başına daha az kalori sağlar.
Daha iyi besin kaynaklan hem nüfusta arhşı hem de insanla
rın
gelişimini destekledi; bu modem dünyada halen çoğu kez
geçerli olan bir eğilimdir. Ve daha sıcak, daha
az
sert bir ik
lim de nüfus artışına olanak sağlayabilir, bu da yabani besin
toplamak ve yerleşik yaşam tarzına yavaş yavaş geçiş için da
ha iyi bir teknolojinin geliştirilmesine yardımcı olabilir.
Öyle ki tarım gibi bir fikrin "yayılışını" dikkate aldığımız
da, gerçekte bulaşıcı bir hastalık gibi öylece yayıldığını kas
tetmiyoruz. Neredeyse kesin olarak topluluklar mızraklarını
öylece ellerinden ahp da toprağı çapalamaya başlamadılar.
97
Baş Belası icatlar
Tarımın yayılmasının nedeni çiftçilik yapan insanların yayıl
masıdır. Avcı toplayıcı yaşam tarzını izleyenlerin ya bel bağ
ladıkları yaban kaynaklarla birlikte soylan tükendi ya da ha
yatta kalmak için tarıma başladılar. Üçüncü ve küçük bir
grup, günümüzde de yaşadıkları, kuşkusuz dünyanın en az
uygun ve en az ekilebilir bölgelerinde, çöl ve cengel gibi mar
jinal topraklarda kendilerine bir hücre buldular.
DEHŞETLİ ôCELER
1769'da dünyaya gelen Friedrich Christian Accum'un Mar
kus Herz adında bir babası vardı. Herr Herz günümüzde bi
raz utançla hahrlanan, on sekizinci yüzyılda Alman Yahudi
lerinin vaftiz edilmesinden payını almışh. O sıralar Alman
ya' da birçok Yahudi Hıristiyanlığa geçerek özgürlüğüne ka
vuşmaya çalışıyordu ve Herz de büyük ihtimalle onlardan
biriydi. "İsa'nın takipçisi" anlamına gelen Christian ile aynca
İbranice bir kelime olan akumdan gelen ve "Yahudi değil"
anlamına gelen Accum isimlerini aldı ve birkaç yıl sonra tam
bir vatandaş oldu. Bunun oğluna faydasının dokunup do
kunmadığı belli değildir ama Friedrich Hanover' de bir ecza
nede çırak olarak çalışhktan sonra Almanya' dan ayrılıp Lon
dra'ya gitti. lngiltere'nin başkenti o sıralar bilim öğrenmek is
teyenler için hızla bir merkez haline geliyordu. Accum, Gre
at Windmill Caddesi'ndeki Anatomi Okulu'ndaki derslere
devam etti. Bu özel kuruluş büyük İskoç anatomist William
Hunter tarafından 1745'te kurulmuştu. Windmill Tiyatro
su' nun yanındaki yıkık dökük kırmızı tuğlalı cephesi halen
görülebilir, günümüzde arhk daha çok insan anatomisine
olan farklı bir ilgiden dolayı ünlüdür. Okulda anatomi genel
de asılmış suçluları kesip biçerek öğretiliyor ve Accum gibi
ziyaretçilerin derslere girmesine izin veriliyordu, ama "üre98
Yıpratıcı Bir Varoluş
me organları ve gebe uterusu" üzerinde çalışma yapmaları
yasaktı.
1800' de Accum ailesi ile birlikte Haymarket'ten Old Comp
ton Caddesi'ne taşındı. Friedrich'in kimya ve besin maddele
rine olan ilgisi gitgide daha çok artmıştı ve evi arhk yalnızca
konut değil, okul, laboratuvar ve bilimsel gereçlerin ticaretini
yapan bir dükkan olarak da hizmet veriyordu. Eşiyle yaptığı
konuşmalarının ayrıntılarını gösteren belgeler yok elimizde.
Accum'un kartvizitlerinin üstünde şunlar yazıyordu:
Bay Accum kimyanın hamilerini ve amatörlerini tanır,
uygulamalı ve felsefi kimya, uygulamalı eczacılık ve
analiz sanatı üzerine özel dersler verir, stajyer öğrenci
leri evinde barındırır, deneysel kimyada kullanılan bü
tün belirteç ve araştırma maddelerini mümkün olan en
saf şeklinde, farklı müşterilerin isteklerine göre ayar
lanmış komple kimyasal alet ve cihaz takımıyla birlik
te, sürekli satışa hazır tutar.
Accum kendi reklamını iyi yapan bir girişimciydi ve kısa
sürede dükkanı ve laboratuvarı Britanya'da insanların kimya
öğrenebildikleri ve pratik deneyler yapabildikleri önde gelen
bir kuruluş haline geldi. Seminerlerine Londra dışından da
öğrenciler katılıyor, bazıları ta Birleşik Devletler' den geliyor
du. Aynca Bedford ve Northumberland Dükleri ve Başbakan
Lord Palmerston gibi epeyce itibarlı bir kitlesi de vardı.
Kimyaya ilgi artıp da yeni laboratuvar aletleri geliştiril
dikçe, Accum çiftçilerin kullandıkları toprağın içeriğini ana
·Iiz edebilmelerini sağlayan mekanizmalar üretip sath. 3 ila 80
sterlin arasında bir yatırım karşılığında (o günlerde az bir pa
ra değil) bir çiftçi üretebileceği ürün miktarını artırmak ama
cıyla, taşınabilir adamakıllı bir laboratuvar tedarik edebilirdi.
99
Baş Belası icatlar
1801'de Accum, Albemarle Caddesi'nde yeni kurulan Krali
yet Enstitüsü'ne katılarak. o yıl kimya öğretmeni olarak ata
Humphry Davy'nin asistanı olarak çalışmaya başladı.
nan
Accum kimyayla ilgili çok çeşitli uğraşlarını geliştirmeye de
vam etti ve Gaslight and Coke Şirketi'nin yönetim kurulu
üyesi oldu.
Accum bilhassa ilgimizi çekiyor, çünkü 1820'de şu dikkat
çekici kitabı yayımlamışhr: Yiyeceklerin Tağşişi ve Ekmek, Bira,
Şarap, Alkollü lçkiler, Çay, Kahve, Krema, Şekerleme, Sirke, Har
dal, Biber, Peynir, Zeytin Yağı, Turşu ve Ev ldaresinde Kullanılan
Diğer Maddelere Hile Katılmasını Gözler Önüne Seren, Aşçılık Ze
hirlerine Dair Bilimsel lnceleme. Kitap çok satanlar listesinde
hiç üst sıralara yerleşmedi ama dalgalanmalar yarath. Bu ki
tabı okuyanlar İngiliz erkeklerinin en kıymetli eğlencesi olan
biranın üstünün köpüklenmesi için, demir sülfatla karıştırıl
dığını öğrendiklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Ekmek ununa
kabarması ve daha beyaz olması için şap kanşhrılıyordu. Ac
cum aynca renk veren maddeler hakkında da bazı ürkütücü
..olguları meydana döktü; turşularda bakır, Gloucester peyni
rinde kırmızı kurşun kullanıldığını ve biberin yerlerdeki süp
rüntüyle tatlandırıldığını açığa çıkardı. İnsan benzer bir ese
rin Fransa'da yayımlandığı takdirde, Bastille'in yiyecek içe
cek tüccarlarıyla dolup taşacağını düşünüyor, ancak İngilte
re'de Accum'un ifşa ettiği bu bilgiler yasalar veya uygulama
larda hemen bir değişikliğe yol açmadı. Bununla birlikte in
sanların yiyip içtiklerinin daha çok incelenmesi yönünde bir
eğilim başlath.
1850'lerin başlarında Lancet'in editörü Thomas Wakley yi
yeceklerin saflığının bozulmasıyla ilgili haberler yayınlaya
rak resmi bir soruşturma yapılması için çağrıda bulundu. An
cak 1855' de Londra'daki Royal Free Hastanesi'nde doktor ve
öğretim üyesi olan Dr. Arthur Hassal bazı rahatsız edici ger100
Yıpratıcı Bir Varoluş
çekleri ortaya çıkarıncaya kadar soruşturma başlatılmadı. Ye
tim çocuklar hayatlarını kaybediyordu, çünkü vicdansız tüc
carlar zaten bir sürü rahatsızlığı olan çocukların günlük lapa
sını arpayla doldurup, bir de ishal olmalarına sebep oluyor
lardı. Soruşturma sonucunda suçluların isim ve adresleri ya
yımlandı; Londra' daki yaklaşık sekiz çay fabrikasının, ger
çekte kullanılmış çay yapraklarını kapı kapı dolaşıp sattıkla
rı gün yüzüne çıktı. Bu fabrikalar evlerdeki uşaklara işveren
lerinin çaydanlıklanndaki posaları toplayıp, kendilerine ver
meleri için para veriyorlardı. Yeşil çaya olan rağbet yüzün
den girişimci biri çaya bakır asetat yani bakır pası katmıştı.
Wakley Lancet'ta bu gizli işleri açığa vuran makaleleri yayım
lamaya başladıktan yaklaşık on yıl sonra hükümet Gıda ve
İlaçların Tağşişi Yasası'nı çıkardı. Gıda Standartları Kuru
mu'nun temelindeki ilke çok yeni değildir.
Bu korkunç bulgular İngiliz toplumunun yapısında vuku
bulmakta olan değişimleri yansıtıyordu. Kendi birasını kendi
mülkünde yapan efendi on dokuzuncu yüzyılın ikinci yansı
na gelindiğinde artık yok olmuştu. Sanayi devrimi, Kari
Marx' ın da belirttiği gibi, işçiler ile ürettikleri ürün arasında
ve üretimin farklı aşamalarında bulunanlar arasında ayrılığın
artmasına neden oldu. Gıda üreticileri, gıdaları işleyenler ve
tüketiciler birbirlerine yabancılaştılar, çünkü artık mayalama,
öğütme ve pişirme gibi faaliyetler uzmanlaşmış fabrikalarda,
hammaddelerin üretildiği ve satıldığı yerlerden uzakta yapı
lıyordu. Ununu komşularına satan ve bu unla çocuklarını
besleyen geleneksel bir değirmenci ununu bozmazdı. Uzak
lardaki şehrin birinden gelen, bir araanın sattığı unun içine
bit şeyler katılması çok daha kolaydı. Gıda üretimi daha kar
maşık ve daha anonim hale geldi; müdahale edilebilmesi için
daha çok fırsat vardı ve müdahalenin tespit edilmesi ihtima
li daha azdı.
101
Baş Belası icatlar
On dokuzuncu yüzyıla kadar durum böyle değildi.
1266'dan 1815'e kadar, ekmek ve bira gibi ana yiyecek ve içe
cek maddelerinin kalitesi ve fiyatı yerel mahkemeler (kaza
mahkemeleri) tarafından kontrol edilirdi. Veba kırsal kesimi
kasıp kavururken dahi, yöre müfettişleri yiyecek maddeleri
nin üretimini denetler, suçlulara ağır para cezalan keserlerdi.
Bu kanunların kaldırılmasının nedeni rezil bir şeydi: para.
On dokuzuncu yüzyılın düsturu serbest ticaretti. Yönetmelik
ve tahditler pervasız vurguncunun dürüstlükten uzaklaşıp
yalnızca karını düşünmesine yol açtı. Rekabetin, ekmek ve bi
ranın kalitesini bu işlere bumunu sokan bir sulh hakiminden
çok daha fazla iyileştireceği iddia edildi.
Bu tür sınırlamaların kaldırılması hakikaten de daha bü
yük rekabete yol açtı. 1850 itibariyle, piyasada aşağı yukarı
50.000 fırıncı vardı ve bunların dörtte üçü mallarını maliye
tinden aşağı satıyordu. Bunu yapabilmelerinin tek nedeni kö
leleşmiş işgücünden yararlanmaları ve gıda maddelerinin içi
ne bir şeyler katmalarıydı. Rekabet saflığını bozma anlamına
geliyordu. Aynca ilk kez yiyeceğin, endüstriyel, kar bazlı sü
recin hammaddesi şeklini aldığı anlamına da geliyordu.
Bu eğilim yirminci yüzyılın ikinci yansında arttı. İkinci
Dünya Savaşı sırasında, Almanların Atlantik'i ve Manş Deni
zi'ni abluka altına alması yüzünden yiyecek sıkıntısı yaşanan
Britanya' da, savaş sonrası liderler oy verenlere bol miktarda
ucuz yiyecek vaatlerinde bulunarak seçimleri kazandılar.
Ayru savaşın yıkıma yol açtığı Fransa ve Almanya gibi ülke
lerde, liderler hakiki açlığı bilen bir nesli taviz vererek mem
nun etmek zorundaydılar. O andan itibaren en az maliyetle
en çok yiyecek günün kuralı haline geldi. Hükümetler vergi
muafiyeti ve sübvansiyonlarla koşullan çiftçiler için müm
kün olduğunca elverişli hale getirdi, bir kez daha tanın po
tansiyelini bir iş dalı olarak işlev görmesi için teşvik etti. İn102
Yıprabcı Bir Varoluş
giliz vatandaşlan süpermarket etlerinde patlak veren kolibasi
li,
şap hastalığının dirilerek 3 milyar sterline mal olması ve
hastane koğuşlanmızı saran, antibiyotiğe dayanıklı MRSA' yla ilgili her gün çıkan haberler nedeniyle daha yeni yeni ya
ralarını sarmışhr. Bunlar da aşağı yukarı 10.000 yıl önce, ata
larımızın tüketmek amaayla uygun gördükleri belli bitkileri
gayet masumane seçmesiyle başlayan sürecin sonuçlandır.
SESSİZ BAHAR
1960'larda deniz biyologu Rachel Carson,
Silent Spring (Sessiz
Bahar) adında unutulmaz bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile,
doğanın hayat dolu, canlı, renkli faaliyetlerinin adeta yitip
gittiği tekinsiz bir dünyayı akla getirerek her şeyi söylüyor
zaten. Carson böcek ilaçlarının kullanımı sonucunda Ameri
ka kırsalında bizzat tanık olduklarını anlahyordu. Çalı çitler
arhk böcek ve kuşlarla kaynamıyor, göllerde balıklar tükeni
yordu. Duyulan tek ses, sık ekilmiş muazzam tahıl tarlaları
üzerinde esen rüzgarın sesiydi. Carson'ın savlan, artık finans
dünyası ve hükümetin üst kademeleri üzerinde ciddi bir et
kisi olan endüstrinin saldırısına uğradı. Karşı ataklar başladı;
Carson'ı adı sanı duyulmamış bir çevreci, kanser hastası ve
yorum yapabilecek kadar bilgiye sahip olmadığı bir endüstri
hakkında histerik iddialarda bulunan biri olarak betimledi
ler. Karşı çıkan bu kişiler binlerce yıldır böcek ilaa kullandı
ğımıza dikkat çektiler.
Doğru, dördüncü yüzyılda bile, bildiğimiz kadarıyla Çin
liler pirinçlerini ipekböceği dışkısıyla korurlardı. On doku
zuncu yüzyılın başlarında, kimyanın formel bir bilimsel di
siplin olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, buğday mantarına
karşı bakır tuzlan kullanılmaya başlandı. Ne yazık ki biyo
kimya bilgimiz, iş İrlanda' daki patates kıtlığına çare bulmaya
103
Baş Belası icatlar
gelince o kadar da işe yaramadı. On dokuzuncu yüzyıl orta
ları lrlanda kırsalının cahil ortamında, çiftçiler hasat ettikleri
ürünler birkaç gün sonra kararıp sümüksü bir hale gelince ne
yapacaklarını bilemediler. Günümüzde patateslerdeki bu si
yah m�ddenin failinin
Phytophora infestans
denilen bir orga
nizma olduğunu biliyoruz, ama o günlerde bunun sadece, bi
linmeyen bir bitki hastalığına yakalanmış patateslerden bes
lenen bir mantar olduğu sanıldı. 1845' de doğa bilimci rahip
M. J. Berkeley phytophoranın sonuç değil neden olabileceği
ni öne sürdü, ama onu dikkate alan olmadı. Mantarların can
lı dokudan değil de sadece ölü organizmalardan beslenebile
ceği geniş ölçüde kabul görüyordu. Bu hata yaklaşık bir mil
yon İrlandalının ölümüne ve iki milyon İrlandalının da Ame
rika, İngiltere ve Avustralya'ya göç etmesine yol açtı.
Bizi sessiz bahar yoluna sokan Charles Darwin ve �ğlu
Frank' in yaptığı araştırma oldu. 1 880' de Darwin bitkilerin
neden ışığa döndüklerini anlayabilmek için, bitkilere başlık
geçirdiği veya yüzeylerini boyadığı ayrıntılı bir deney yaptı.
Yeterli kimya bilgisi olmayan Darwin bazı "etkilerin" bitki
nin üst kısımlarından alt kısımlarına aktarıldığı sonucuna va
rabildi. Fakat bu gözlem, Belçikalı kimyacı Frits W. Went'in,
bitki hormonu indolasetik asidi yani IAA'yı ayrıştırmasını
sağladı. Daha sonra IAA'nın belli bitkilerde büyümeye engel
olabildiği ve otkıran olma potansiyeli bulunduğu açıklığa ka
vuştu.
Bitkinin içindeki maddelerden ayrıştırılan IAA'nın işe ya
rar ve tehlikesiz olduğu ortaya çıktı. Ancak bilimciler diğer
ürünleri sentezlemeye başladıklarında, elde edilen sonuçlar
çok daha toksikti. DDT'nin taneli ürünler ve yünden besle
nen böcekleri mükemmel engellemesinin yanı sıra, insanlar
da sıtına ve tifüsün yayılmasını önlemede de etkili olduğu
104
Yıpraba Bir Varoluş
kanıtlanrnışhr. 1945 ile, Güney Avrupa' da savaş sonrası in
sanların bit ve pireleri öldürmek için kelimenin tam anlamıy
la vücutlarını DDT'ye buladıkları 1953 yılları arasında, yirmi
beş tane daha sentezli ürün böcek ilacı saflarına katıldı. Bil
hassa DDT yok olmadı, çevrede kaldı. Besin zincirine girdi;
ürünlerden beslenen böceklerde, sonra da böceklerden besle
nen balıklarda ve en sonunda balıklardan beslenen kuşlarda
gitgide yoğunlaşh. 1960'larda Rachael Carson'ın üzüntüyle
gözlediği gibi, ürünlere ilaç püskürtülen bölgelerde baykuş
ve atmaca gibi türlerin kökü kazınıyordu.
Doğa birbirine bağımlı türlerin bir karışımıdır ve biz za
rarlı böceklerin kökünü kurutarak vahşi yaşamın diğer par
çalarının yok olmaya başlamasını harekete geçirdik. Britan
ya' da ürünlere sentezlenen maddeleri yoğun olarak püskürt
meye başladığımızdan bu yana, salt zararlı ot ve böceklerin
sayı ve çeşidinde değil, kuşlarınkinde de çarpıcı düşüşler
gördük: şakrakkuşu, öter ardıç, tarlakuşu ve ketenkuşu tehli
ke altında. Eşit derecede risk altında olanlar ise ekin ve bö
ceklerden beslenen küçük memeliler: Tarla faresi, kır faresi
ve kır sıçanı hepsi birden kırlarımızdan yok oluyorlar.
Peki ya bunlarla beslenen bitki ve hayvanların tüketicisi
olan bizler? Maalesef ürün ilaçlamanın tarihi birbirini izleyen
yasak ve izinlerle doludur. DDT ve ait olduğu kimyasal aile
organoklorlar, 1970'lerde yasaklandı ve onların yerine daha
hızlı çözünen ve dolayısıyla daha güvenli olduğu düşünülen
organofosfatlar kullanılmaya başlandı. Koyun yetiştiricileri
nin koyunlarını yıkarken bu kimyasalları kullanmaları 1976
ve 1992 arasında zorunlu kılındı, bu zaman zarfında insanlar
açısından doğurabilecekleri sorunlar hakkında birtakım en
dişeler de baş gösterdi. Kesin olmasa da organofosfatlara ma
ruz kalan insanlarda, zihinsel bozukluk, kronik kas felci ve
bazen halk arasında "daldına gribi" denilen birçok nahoş
105
Baş Belası icatlar
semptomun görülebileceğine dair bazı kanıtlar vardır. Mar
Kontesi konu hakkında daha fazla bilgi edinmek için Lordlar
Kamarası'na çok sayıda soru sordu fakat birbirini izleyen hü
kümetler sürekli arada hiçbir bağlanh olmadığını iddia etti
ler. Gelgelelim potansiyel riskler arbk kabul edilmiştir ve bu
kimyasalların koyunlar üzerinde kullanımı tercihe bağlıdır.
Bu esnada organofosfatların yerine piretiroidler geçti. Bir kez
daha yeni bileşim ailesi eskisinden çok daha güvenli olarak
afişe edildi, çünkü çok hızlı çözünüyorlardı. Fakat iş görebil
meleri için diğer kimyasallarla -doz arhncılar- birlikte uygu
lanmaları gerekiyordu. Bunlar daha etkili olması için böcek
ilaçlarına eklenen değişik değişik maddeler. Aktif bileşenler
olmadıkları halde yan etkileri var. Birleşik Devletler Çevre
Koruma Teşkilah tarafından sınıflandırılan yaklaşık 200 ahi
kimyasaldan aşağı yukan 20 tanesi muhtemel kanserojen
maddedir; 14 tanesi "son derece zararlı" olarak değerlendiril
miştir. Bütün aktif bileşenler çiftçilere farklı karışım ve for
mülasyonlar halinde paketlenmiş olarak geliyor: Güçlü bir
piretiroid yirmi alh üründe mevcuttur. Bu kadar çok sayıda
farklılık gösteren kullanımı denetlemek son derece zordur,
bu nedenle Britanya Tıp Kurumu'nun Guide to Pesticides, Che
micals and Health (Böcek tlaçlan, Kimyasallar ve Sağlık Rehbe
ri) kitabında "toplumun herhangi bir üyesinin, yiyecek ve su
da bulunan farklı böcek ilaçlarının çok düşük seviyelerine
her gün maruz kalmasını önlemek mümkün değildir" sonu
cuna varması şaşırbcı değildir. Sonuç olarak bunların insan
sağlığı üzerinde olası kötü etkilerine dair endişeler söz konu
sudur.
Birtakım bileşimler potansiyel olarak zararlı olarak etiket
lenmelerine rağmen, hükümetlerin yürüttüğü inceleme süre
ci inanılmaz yavaşhr. İsrail hükümeti 1982'de göğüs kanse
riyle ilişkili olduğundan şüphelenildiği için böcek ilacı linda-
106
Yıpratıcı Bir Varoluş
run kullanımını kısıtladı. 1988 ve 1990' da İsveç ve Yeni Zelan
da hükümetleri de ayru yasayı yürürlüğe koydu. Gelgelelim
Britanya'da mesele 1992'de "inceleme alhna" alındı. Tem
muz 2000 ' de İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri nihayet bütün
AB' de yasak koydular, bu tarihin öncesinde kimyasal kulla
nılabiliyordu.
Test prosedürlerinin yapısında, tehlikeli kimyasalların ya
saktan kaçmasına olanak veren eksiklikler de olabilir. ABD
Besin ve İlaç İdaresinden toksikolog Jane Axelrad endüstri bi
limcilerinin uyguladığı test protokollerini inceledi ve bunla
rın 1980'lerde bazı testlerin zorunlu hale getirilmesinden bu
yana birçok yönden değişmediklerini gördü.8 Bütün çalışma
lar standartlaşbnlmış hayvan gruplarına dayanıyordu ve bu
tarz ç.:ılışmalann da bireylerin verebilecekleri tepkiyi irdele
mesi mümkün değildi. Sürekli olarak birkaç tane tür kullanı
lıyordu, çünkü bilimcilerin halihazırda bunlara ilişkin muaz
zam veri bankaları vardı. Birçok vakada kullanılan hayvanlar
albinodur, çünkü cilt pigmentleri bazı göstergelerin tespit
edilmesini güçleştirir. Bunlar çalışmalar sırasında kontrollü
sıcaklık ve nem şartlan albnda bir arada tutulur, kesinlikle
ayru şekilde beslenir ve sulanırlar. Ve genetik olarak çok ben
zer yapıya sahiplerse hepsi de bu maddelere benzer şekilde
tepki verebilir.
Bu öğelerin birçoğu test prosedürlerinin zorunlu özellikle
rindendir. Fakat hep birlikte, Axelrad'ın dediğine göre, bir
maddenin insan topluluklarının çeşitli bölümlerini nasıl etki
leyebileceğine dair gerçekçi olmayan bir gösterge ortaya çıka
rırlar. Bazı insanlar fazla kiloludur. Bazıları sigara içer veya
yalnızca sebze yerler. Kuşkusuz arhk biliyoruz ki bir
kişinin
fiziksel ve genetik yapısının da toksinlere karşı verdiği tepki
de büyük bir etkisi olabilir. Küçük bir hayvan grubu üzerin107
Baş Belası fcatlar
de yapılan standartlaşhnlmış testlerin insan dünyasının hay
li karmaşık olgularıyla çok az ilişkisi vardır.
DECIŞEN KIRSAL
Bu günlerde İngiltere kırsalında araba kullanırsanız, manzara
nın iki veçhesinden çok etkilenebilirsiniz. Birincisi, birçok tar
lada tek tür ürün yetiştiriliyor: örneğin kilometrelerce parlak
san kolza veya mısır. İkincisi, bu engin tarlalar arasında, pos
tanesi veya okulu olmayan veya birçok yerde ban olmayan
köyler görebilirsiniz. Arada bir çiftlik işçilerinin yıkık dökük
kulübeleri gözünüze ilişebilir, ama konutların çoğu artık ikin
ci konut olarak ya şehir sakinleri ya da banliyöcüler tarafından
çekidüzen verilip kullanılmaktadır ya da kullanılacakhr.
Çiftçilik bir iş kolu haline geldiğinde, başarının birinci kıs
tası niha i ürünün kalitesinden üretim verimliliğine kaydı.
Fabrikanın kuralı tarlaların kuralı oldu: en çok ürün, en az
maliyet. Geleneksel tarımdaki en yüksek maliyet kalemi her
zaman üretim için gereken işgücü olmuştur. İşgücünün çıka
rılmasıyla karlan arhrmak mümkün hale geldi. Ve ardından
kırsal bölge mesleklerinin kaybedilmesi kırsalımızın görünü
münü bütünüyle değiştirmiştir. Bunun sonucu hayalet köy
ler ve tek türlü tarımın yayılması olmuştur. Artık ufuklarımı
za egemen olan tek çeşit ürünlü uçsuz bucaksız, yavan tarla
lar var. Daha az miktarda hayvan ve tarla bitkileri içeren ka
rışık bir çiftlik, daha çok işgücü ve dolayısıyla daha fazla haf
talık ücreti gerektirdiği halde, bu modelde tek bir işçi binler
ce hektardan sorumlu olabilir.
Politikacılar bize ha bire bütün bunların gelişme olduğu
nu söyleme eğilimindeler. Britanya'daki tanın Avrupa'nın
diğer ülkelerindeki tarımdan gitgide daha verimli hale gel
mektedir. Vatandaşlarımız sağlıklı ve iyi beslenen çocukları
mız da anne babalarından daha uzun boylu. Eğer kırsal ke108
Yıprabcı Bir Varoluş
sim artık bir H. E. Bates romanındaki pastoral albenilere sa
hip değilse bile, bu şekilde daha iyi durumdayız. Ancak gıda
üretiminin bir iş kolu olarak ortaya çıkmış olması refahımızın
bilfiil alhru oyuyor olabilir. Devlet sübvansiyonları çiftçiliği
k!rlı bir iş haline getirmiş olsa da tarım endüstrisi temel bir
sorunla karşı karşıya: ürünlerin ne kadarını yiyebileceğimize
dair sınırlar. Çoğumuz bir hayli azıyla yetinebilecek olmamı
za rağmen günde yaklaşık 3.000 kalori tüketiriz. Antrenman
yapan bir Manş Denizi yüzücüsü yaklaşık 7.000 ve bir Olim
piyat kürekçisi de belki 1 1 .000 kalori tüketebilir, ama çoğu
muz bu kadar kalori alırsak hızla hastalanırız. Dolayısıyla gı
da işindeki sorun şudur: Yiyebileceğimiz besin miktarında
bir tavan var ve bu da bizden elde edilebilecek kara bir sınır
koyuyor.
Bu endüstri bu problemi birkaç şekilde ele almışhr, bunla
rın hiçbiri
gezegenimiz ve üzerinde yaşayan biz insanlar hak
kında hayırlı değildir. İlk olarak bir sürü fuzuli paketlemeyle
ürünün maliyetini artırdılar. Bazen yiyecekler oldukça gerek
siz işlemlere tabi tutuluyorlar, örneğin bir süpermarket zinci
ri tarafından sunulan kabuğu soyulmuş meyveler gibi. Bazen
de uçakta, soğutmalı konteynerlerde binlerce mil gidiyorlar
ki, bunların çoğunluğu ya bizim iklim bölgemize yabana
olan ya da mevsiminde yetişmeyen meyve ve sebzelerdir.
Cipslerdeki tuz ve yağ, bisküvilerdeki şeker gibi bazı katkı
maddeleri de bizi istediğimizden daha fazla tüketmeye teş
vik etmek için bazı besinlere ilave edilir. En son olarak, belki
de en kurnazca taktikle en ucuz yiyecek maddelerinin, yani
tahılların üretimini arhrdılar; hayvanları bunlarla beslediler
ve sonra da bize bu hayvanların en pahalı parçalarını sathlar.
Bu tekniklerin hep birlikte çevremiz ve fiziksel sağlığımız
üzerinde ciddi bir etkisi vardır. Uzun vadede etkiler yıkıa
olabilir. Devletimiz on beş yıl içinde 2 milyondan fazla insa109
Baş Belası icatlar
nın diyabet hastası olacağını tahmin ediyor. Diyabetin felç,
yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, bunama, körlük ve böbrek
yetmezliği risklerini artırarak vücudun neredeyse her organı
nı etkilediğini ve diğer birçok nedenden ötürü kronik rahat
sızlıklara yol açtığını göz önüne alırsak, belki de ne yediğimi
ze daha bir ciddiyetle bakmamız gerekiyor.
BİR ZAMANLAR ÇİÇEK AÇAN ÇÖL...
Çevreyle tarım arasındaki bağı en iyi, ürün ekip biçimi konu
sunda görebiliriz. Bazı bitki türlerinin ekip biçme emeğine
değeceği sonucuna varmak yeterli değildir. Bu doğru, fakat
neden bir avuç bitki bazı yerlerde evcilleşti de diğerlerinde
evcilleşmedi? Dünyanın Sahel adlı bir bölümü bu bağlamda
özellikle ilgiye değerdir. Burası batıda Afrika kıtası boyunca
Moritanya' dan, doğuda Etiyopya' ya uzanan alt Sahra kuşa
ğıdır. İklim değişiklikleri büyük bir kuraklığa yol açtığı için,
bu uçsuz bucaksız bölgenin başına bugünlerde dünyanın en
sarsıcı çevre felaketlerinden biri gelmiştir. Bölgenin çoğu şu
anda kurak ve açlık çekiyor; bölgeyi terk etmemiş olanların
çoğu ya öldü ya da sefalet içindeler. Oysa sadece birkaç yüz
yıl önce, buraları kadim Gana, Mali ve Songhai imparatorluk
larında hüküm süren atlıların muhteşem ülkesiydi. Bölgede
ki en ünlü şehir, şüphesiz altın ve tuz ticaretinde ana merkez
olan Timbuktu'ydu. Şehir İslam bilimiyle çok önemli hale
geldi ve genelde dünyadaki en eski üniversitelerden biri ola
rak görülen kurumun da merkeziydi. Günümüzde Ozyrnan
dias gibi çöl kumlarıyla kuşatılmıştır ve kumla kaplanma teh
didi altındadır. Mali kralı Mansa Musa 1324'te Mekke'ye hac
ca giderken yolu üzerindeki Kahire'yi ziyaret etti. Oradaki
insanlar serveti karşısında şaşkına döndü ki hayrete düşmüş
insanların abartmasını hesaba katsak bile, serveti kesinlikle
etkileyiciydi. Her biri 150 kg altın taşıyan 100 devesi ve yine
1 10
Yıprabo Bir Varoluş
her biri 2 kg altın malzeme taşıyan 500 kölesi vardı. Görünü
şe göre 500 yardıması ilk kansına eşlik ediyordu. Mısır' daki
müsrif harcamalarının bu ülkede altının değerinde önemli bir
düşüşe neden olduğu söylenir. Günümüzde bunun bir örne
ği küresel banka krizinin ardından yeni paranın basılmasıdır.
Bu bölgenin insanlarının her zaman bel bağladığı ana besin
maddesi, birkaç yüzyıl öncesine kadar orada kolayca yetişen
süpürge dansı olmuştur. Yalnızca halkı besleyecek miktarda
da değil, ticaret yoluyla hatırı sayılır bir servet getirecek ka
dar çok üretilmiştir.
Doğası gereği Akdeniz' e ait olarak düşündüğümüz zey
tin, incir ve üzüm daha çok muamma yaratmışhr. Bunlar ya
bani halde bütün Bah Avrupa' da bulunuyordu ama Yakın
Doğu'dan çeşit çeşit, yerel olmayan ekilen ürünler gelinceye
dek evcilleştirilrnemişlerdi.
Bu muammaların çözümü neredeyse kesin olarak iklim
değişikliği fenomeninde yatıyor. Tropik bölgelerde çalışan
Batılılar, dünyanın yaşadıkları bölümlerindeki keskin ve gö
rülebilir iklim değişikliklerine atıfta bulunarak "birazak ha
va" özlemlerinden dem
vururlar.
Bu yıllık iklim değişikliği
döngüsü, yıllık ömür döngüsü olan bitkilerin işine yarar. Bü
yüme, filizlenme ve ölme süreçleri bir yıllık sürede olması ge
rektiğinden çok büyümezler; kaynaklarının çoğu gövde ve
dallar yerine, tohum ve tohum kabuklarının oluşturulmasına
gider ve bu nedenle yenmeye daha uygundurlar. Kadim Be
reketli Hilal' de bu tip bitkiler bol miktarda bulunduğundan,
bölgenin ava toplayıa insanları bu bitkileri evcilleştirmeye
başlamadan önce zaten yerleşmeye ve bu bitki topluluklarına
bel bağlamaya başlamışh.
· Ne var ki sorunun başka bir yönü halen geçerlidir. Dünya
daki başka bölgelerde de oldukça benzer iklimler vardı, an
cak epeyce zaman geçtikten sonra ürünleri veya hayvanları
111
Baş Belası icatlar
evcilleştirdiler. Örneğin evcilleştirme Orta Amerika' da yakla
şık 5.000 yıl sonra ve Birleşik Devletler'in doğu kısımlarında
6.000 yıl sonra gerçekleşti. Öyleyse çiftçilik neden görünüşe
göre Bereketli Hilal' de başladı?
Rus genetikçi Nikolai Vavilov evcilleştirmenin kökenleri
ni dünyadaki sıradağlar olarak tanımladığında biraz konu
dan sapmışh. Fakat evcilleştirmenin en büyük çeşitliliğe sa
hip bölgelerde gerçekleştiğini öne sürmekte haklıydı. Bu eği
limin ilk olarak Yakın Doğu' da ortaya çıkmasının nedeni de
bu olabilir: Bu bölgede arazi rakım ve türlerinin çeşitliliği çok
fazlaydı ve bu durum da yılın farklı zamanlarında farklı
ürünleri hasat etmeyi veya farklı hayvanları otlatmayı müm
kün kılıyordu. Dahası en büyük bitki ve hayvan türü çeşitli
liğine sahipti ve bu da bu türlerin bazılarının evcilleştirilme
olasılığını artırıyordu.
İş koyun, keçi, domuz, inek ve ata geldiğinde, bunun öne
mi çok büyüktü. Gezegen üstünde yaklaşık 4.500 memeli tü
rü var ama bunların çok azı evcilleştirilmiştir. Bunların hepsi
de, görünen o ki, nispeten kısa bir zaman aralığı olan MÔ
8.000 ve 2.500 yıllan arasında insanların ortamına getirildi.
Bu, her şeyden daha fazla, atalarımızın bütün olası adayları
mümkün olduğunca süratle evcilleştirdiklerini akla getiriyor.
Geri kalan hayvanlar için daha fazla çaba gösterilmesi işe ya
ramadı.
Birkaç memeli türünün zirai kullanıma gerçekten uygun
olması şaşırhcıdır. Evcilleştirilmiş hayvanların, insanlar tara
fından idare edilebilmeleri ve insanlardan daha fazla yiyecek
tüketmemeleri için nispeten küçük olmaları gerekir. El alhn
dayken yavrulama kapasitelerinin olması ve aynca üreme
yaşına ve tam gelişkinliğe ideal olarak oldukça erken girme
si gerekir ki çiftçi yahnmına yün, süt, et, deri veya çekiş gü
cü olarak hızlı bir karşılık alabilsin. En uygun hayvanlar ya1 12
Yıprahcı Bir Varoluş
bani haldeyken "ast üst sistemiyle" sürüler halinde yaşayan
lardı: Hiyerarşik içgüdü kendini başat hayvanın yerine koya
bilen bir insan sahip tarafından kullanılabilir. Çocukları ısır
mazlarsa da çok iyi olur: Yani evcil türler makul ölçüde uysal
olmalı, tehlikeli olmamalıdırlar.
Saydığımız beş hayvana ilaveten, köpek haricinde sadece
dokuz hayvan yirminci yüzyıla girmeden ve yerkürenin yal
nızca belli bölgelerindeki insanlar tarafından evcilleştirilmiş
ti. Bunlar arasında Arap devesi ve iki hörgüçlü deve, eşek ve
yak vardır. Üreme biliminde ve hayvanalıktaki tüm ilerleme
lere rağmen, halen gergedan ve panda gibi nesli tükenmekte
olan hayvanları üremeye teşvik edemiyoruz ve aynca Kana
da geyiği, mus ve bizon gibi türleri evcilleştirme çabalarının
ticari açıdan karlı olmadığı ortaya çıkmıştır. Hayvanları ev
cilleştirmemizden, bir şekilde bizim doğanın hakimleri oldu
ğumuz gibi bir anlam çıkabilir. Fakat daha sonra göreceğimiz
gibi, atalarımız bu yüzden daha önce hiç olmadığı kadar is
tikrarsızlığa sürüklenmiştir.
1 13
Dördüncü Bölüm
HAYVAN ÇİFTLİGİ
1913'de Rus arkeologlar Ukrayna'daki Dinyeper Irmağı'run
kıyısında bulunan Solokha'da bir höyük mezar buldular. MÔ
400 dolaylarından kalma höyük yaklaşık 100 metre çapında
ve 19 metre yüksekliğindeydi ve iki mezar içeriyordu. tık me
zar bir kadına aitti; yanında bazı takılar, bronz ve gümüş kap
lar ve iki atın kalıntıları vardı. N. 1. Velesovski ikinci mezar
bölmesinde tepeden tırnağa altınla kaplı bir erkek hükümda
rın cesedini buldu. Silahtan, hizmetkarı ve beş atıyla birlikte
gömülmüştü. Bu adamın yanında bronz bir miğfer, altın va
raklarla kaplı bir kılıç ve seksen tane bronz ok başlığı içeren
gümüş bir sadak vardı. Mezardaki eşyalar arasında bir altın
tarak da vardı, üzerine zırhlan incelikle işlenmiş üç savaşçıyı
gösteren ayrıntılı bir altın döküm yapılmıştı.
Bu olağanüstü höyük mezarın, Romanya'dan Sibirya'ya
uzanan bir bölgede birçok eşi bulunmuştur. Kurgan olarak
bilinen bu höyükler en çok Rusya ve Ukrayna'run steplerin
de yaygındı ve Sibirya'nın Altay bölgesinde, MÔ 3000 dolay
larında ortaya çıkan ve MÔ 900 civarında batıya doğru göç
etmeye başlayan göçebe topluluk İskitlerle bağlantılıydı. Böl
gede toprağın daima donmuş halde bulunması paha biçilmez
bir bilgi kaynağı olan kalıntıların mükemmel biçimde korun
masını sağlamıştır.
1 15
Baş Belası lcatlar
Dağlık kuzeybah Kafkaslardaki Kurgan halkı aynca 5.000
yıl önce metalürji uyguluyordu. Bakır balta ve bıçak yapı
mında ustaydılar. Alhn ve gümüşten vazo, boncuk ve yüzük
leri vardı, üstelik boğa, aslan ve keçi heykelcikleri de yapı
yorlardı. Alhn, gümüş ve bakın çoğunlukla bölgedeki akar
sulardan elde ediyorlardı. Ne tuhaftır ki hiç bronz obje bulu
namadı; bir ihtimal ya alaşımlama konusunda bilgileri ya da
kalayları yoktu. Mücevher, iki tekerlekli araba, at koşumları,
hatta mucize eseri korunmuş dokuma bir halı yüksek seviye
deki sanatsal yeteneklerinin kanıhdır.
AT SIRTINDA DEHŞET
Müsrif "asil" İskit önderlerinin kurganları ile sıradan insanla
rın alelade basit mezarları arasındaki tezat bu topluluğun sı
kı kurallarla yönetildiği ve farklı sınıflara bölündüğü izleni
mini uyandırıyor. Karmaşık bir sosyal yapısı olan böyle zen
gin bir kültürün, yerleşik bir hayata geçmiş, toprağı işleyen
ve köylerde oturan insanları işaret ettiği düşünülebilir. Ancak
İskitler göçebe atlılardı, ilk olarak MÖ 5000 dolaylarında step
lerde evcilleştirilen hayvanlardan yararlanırlardı. Küçük seç
kin sınıfların hakimiyetindeki bu adamlar aamasız savaşçı
lardı. Bazen hizmetlerini yerleşik krallıklara tarım ürünleri ve
altın karşılığında sunar, bazen de istediklerini öylece alıp ge
çerlerdi. Öyle görünüyor ki kadınlar erkeklerin yanında sava
şıyordu. Bazı kazı alanlarında üzerlerinde erkeklerinkinin ay
nısı olan giysiler ve yay, ok başlığı, balta gibi silahlarla ve ger
çekten atlarıyla birlikte gömülmüş kadın cesetleri bulunmuş
tur; bu kadınlar Yunan Amazon efsanesinin esin kaynağı ola
bilirler. Klasik dünya kuşkusuz İskitler karşısında büyülen
miştir. Homer kısrak sütü içme alışkanlıklarından söz eder.
Bazen dünyadaki ilk tarihçi olarak tanımlanan MÔ beşinci
yüzyılda yaşamış Yunanlı yazar Herodot birçok seyahati sıra1 16
Hayvan Çiftliği
sında neredeyse kesin olarak lskitlerin ülkesine gitmiştir ve
kıyafetlerini ayrıntılı olarak tarif eder: çizmelerin içine sokul
muş takviyeli deri pantolon ve üstlerinde açık tunik. Kadınla
rıyla ilgili olarak, "Bir düşman erkeği öldürmeden hiçbir lskit
kadını evlenemez" der. Ayrıca kenevir kullandıklarından da
bahseder, dokuma için elyafından ve kutsal bir tütsü olarak
da dumanından yararlanırlarmış ki bunlar arkeolojik bulgu
larla da destekleniyor. Belki de modem Kazakların lskitler
den geldiklerini iddia etmelerine şaşmamak lazım.
İskit filozof Anarcharsis, İsa' dan altı yüzyıl önce bilgeli
ğiyle Atinalıları etkilemiş olmasına rağmen, bu göçebe kabi
lenin ismi duyulduğunda verilen genel tepki dehşetti. Hero
dot at kanından beslendiklerini iddia etti, onları vahşetin so
mut örneği olarak görüyordu. Bu daha sonraki rivayetleri de
besledi, bu yüzden Shakespeare'in Kral Lear'de, "barbar ls
kit... açlığını doyurmak için neslini mahveder" diye yazması
çok mantıklıydı.
İskitler büyük ihtimalle atları evcilleştiren ilk insanlardan
dı ve muhtemelen atlan okçular için binek olarak da ilk kez
onlar kullanmıştı. En gösterişli kurganlarda genellikle, görü
nüşe göre iki türe ait birçok at bulunur. En yaygın tür daha
küçük, Yabu atlandır, görünen o ki sürü hayvanıdır ve çoğu
kez birkaç tanesi birlikte gömülmüştür. Ancak Turanlı adın
da daha büyük, çok değerli bir safkan da vardır. Bu atlar son
derece değerlidir ve her zaman tek başlarına gömülürler. Ço
ğu zaman çalışma hayatlarının sonunda ya boğulur ya da ka
falarına tek bir vuruşla öldürülürler.
Bu at üstünde doğmuş göçebeler yerleşik çiftçilere dehşet
salmış olmalılardır. Modem deyişte dahi gaddarlık ve şiddet
için kullanılan kelimeler, lskitlerden sonraki halklara; Hunlar
ve Moğollara ("Tatar" da denir) geçen bu yaşam tarzıyla eş
anlamlıdır. Ukrayna ve Rusya'daki Yahudi atalarım, Kazak117
Baş Belası icatlar
lar köylerini yağmalayıp talan ederek dörtnala giderken kor
kudan tir tir titrermiş ve muhtemelen eski İskitler daha da za
limdi. Sevilmeyen bir patron veya kaynanaya günümüzde bi
le "Cengiz" veya biraz "Tatar" denir. Yirminci yüzyıldaki iki
dünya savaşı sırasında Britanyalılar Almanları "Hun" diye
tanımlamışhr. Bu tarz bir kara mizah, toprak uzaktan dörtna
la gelen atlıların gümbürtüsüyle sarsılırken ve atalarımız
ufukta karanlık, kaynaşan bir kitleyi göz ucuyla gördüklerin
de hissettikleri dehşeti yahşhrıruş olabilir. Atlılar yerdeki
adamlardan daha uzundur, daha hızlı hareket eder, engeller
den atlayabilirler ve atlarının toynakları korkunç ve caydın
adır. Yerleşik halklar hem göçebe saldınlanna karşı savun
masızdır hem de ürettikleri ürünler nedeniyle çekici bir he
deftirler. MÔ 3300' den sonra bu savaşçı kabileler tekerlek
teknolojisini geliştirdiklerinde yerleşik halkın savunmasızlığı
daha da artacakh. Atların çektiği iki tekerlekli arabalar zorlu
silahlardır. MÔ birinci binyılın ikinci yansında, bütün Orta
Avrupa' da sürekli mevcut olan göçebe istilası tehdidine kar
şı güçlendirilmiş, birbirlerine iyice yakın inşa edilmiş çiftçi
köylerine dair kanıtlar buluyoruz.
Göçebeler ve çiftçiler arasındaki bu çahşma Avrupa dille
rinin kökenlerine kısmen bir açıklama getirebilir. Avrupa'run
çeşitli dillerinde ortak olan dilbilgisi öğeleri ve benzer sesli
kelimeler nedeniyle bilimciler Proto-Hint-Avrupa (PHA) ad
lı bir orijinal dilin var olduğunu öne sürmüştür. Dilbilimciler
çeşitli dillerdeki kelimeleri kıyaslayarak, aşağı yukarı 2.000
kök kelimeyi ayrışhrınışhr: bu listeye beklendiği gibi, "erkek
kardeş" "gökyüzü" ve "anne" gibi yaygın kelimeler de dahil
dir. Bilginler bu PHA'yı konuşanların nereden geldiklerine
dair şiddetli görüş ayrılığına sahip olsalar da bu kelimelerin
bazı yararlı fikirler verdiklerinden kesinlikle eminler. örne
ğin birkaç dildeki "kar" kelimesindeki benzerlikler Proto118
Hayvan Çiftliği
Hint-Avrupalıların epeyce soğuk bir yerden geldiklerini akla
getiriyor. MÔ 2000 yılındaki insanların kullandıkları ama
MÔ 4000 de olmayan madde isimlerine baktığımızda, PHA
'
konuşanların ne zaman hareket halinde olduklarına dair bir
fikir ediniyoruz. Örneğin "tekerlek" için kullanılan kelime
lerdeki benzerlikler MÔ 3300 tarihinin onların zaman dili
minde olduğu izlenimini uyandırıyor. Aynı şeyi "savaş ara
balarında" bulamıyoruz, bu da bu ölümcül makineler MÔ
2000' de sahneye çıktığında onların olmadıklarını gösteriyor.
İskitler ve onlara benzeyen halklar bu Proto-Hint-Avrupa
dilini taşımış olabilirler. Eksiklikler dahil olanlar kadar
önemlidir ve ilginçtir ki PHA tanm terminolojisi yönünden
değil de, İskit atlılarının dillerinde gün boyunca olması gere
ken tekerlek, balta, mil, koşum, mil göbeği gibi kelimeler yö
nünden zengindir. Onların kültürlerinde tekerlek ve at oldu
ğunu biliyoruz ki biz bu kelimeler sayesinde tekrar o yaşamı
canlandırabildik; ancak "saban" ve "orak" kelimeleri olsa da
tanımlanamamış bir tahıl türü için tek bir kelimeleri var. Çok
az
tanın yapmışlar ve bu da sözvarlıklarına yansımış. Oysa
bu dili konuşanlar MÔ 4000 ve 2000 arasında hareket halin
delerse, bu tamı tamına Avrupa'nın tarıma geçtiği zamandı.
Bundan ne çıkarabiliriz?
İskit kurganlan veya kültürlerinden kalan herhangi bir
şey Macaristan'ın batısında bulunamadı. Tam tersine MÔ
3000' den sonra, Orta ve Batı Avrupa' da onların eserleriyle
isimlendirilmiş bir kültür kaleydoskopu egemen oldu: Bar
dak Halkı (Beaker People) ve İp İzli Kap Halkı (Corded Wa
re People) gibi. Bu topluluklar step kültürünün belirli öğele
rini yerleşik kültürün öğeleriyle karıştırdı. Tannı yaptılar
�a at bindiler, metali işlediler ve birbirlerine savaş açtılar.
Peki, göçebelerin yaşam tarzlarının bütün izleri kaybolduysa
nasıl oldu da dilleri yok olmadı?
1 19
Baş Belası icatlar
Doğal yaşam alanlarının sınırlarına ulaşan bu göçebeler
uyum sağlamak zorunda kalmış olabilirler. Atlı güruhlar açık
steplerde at koşturmuş ama Orta Avrupa'nın sık ormanlı böl
gelerinde bir sorunla karşılaşmış olabilirler. Hatta bazılarının
atından inip orada karşılaştıkları topluluklarla kaynaşmış ol
ması mümkündür; kültürlerinin belli öğelerini aktarmış, on
larınkinden bazı öğeler almış olabilirler. Ne var ki dilleri bü
tün Batı Avrupa' da, İrlanda sahillerine bile yayılmıştır.
Eğer evcilleştirilmiş at bize ortak bir dil ve kültür verdiy
se, bize neticede çok daha ölümcül bir şey de verdi. Primat
atalarımız ağaçlardan yere indiklerinde yırtıcılardan gelecek
saldırılara karşı savunmasızdılar. Gel gör ki hiçbir zaman do
ğayı ilk evcilleştirmeye başladığımız zamanki kadar savun
masız olmadık.
KÖTÜ HABERİ YAYMAK
Bir Malakula Büyük Adamı' ru domuzlarına bakarken izle
mek inanılmaz bir sevecenlik sahnesine seyirci olmaktır. Bri
tanya'nın sınıf sistemi hala yerli yerinde olabilir ama Pasi
fik'teki Vanuatu takımada devletinde bir ada olan Malaku
la'run sınıf sistemi Britanya'dakinden binlerce yıl öncesine
dayanır ve çok daha karmaşıktır.1 Erkekler için hayat nimang
ki olarak bilinen sosyal
kademelerden ibaret uzun bir merdi
vendir. Erkekler ilerlemek ve her kademeyle ilişkili gizli top
luluklara giriş hakkı kazanabilmek için, domuz alıp kesmeli
ve uygun topluluktaki erkeklere bağışta bulunmalıdır. Bu ge
lenek bu bölgedeki birçok adada vardır. Kurbanın değeri su
nulan domuzun cinsine bağlı olarak artar. Bazı topluluklarda
çift cinsiyetli domuz en değerli hediyedir. Fakat Malakula'da
en yüksek kademedeki erkekler kollarının üzerine koydukla
rı dairesel domuz d işleriyle gösteriş yaparlar. En değerlileri
pazıların etrafına iki üç kez dolananlardır ve bunlar beyaz
adamın parasıyla servet demektir.
120
Hayvan Çiftliği
Bir erkeğin bu dişleri elde etmek için gösterdiği çabalar
inanılmazdır. Kansı domuz yavrusunu emzirebilir. Daha
sonra erkek özenli bir dişçilik sergiler, büyük dişlerin mü
kemmel büyümesini sağlamak için üst köpekdişlerini çeker.
Domuz asla kendi türündekilerle dövüşe girme riski altında
olmamalıdır, bu yüzden hadım edilir. Aynca yiyecek peşin
de koşarken değerli dişlerine de zarar verebilir, öyle ki elle la
pa ve sebze verilerek beslenir ve sahibinin konutuna yakın
bir yere bağlanır. Çift spiralli büyük dişin büyümesi için ge
reken 10-12 yıl boyunca domuza ailenin bir üyesi gibi bakılır.
Batılı misyonerler on dokuzuncu yüzyılın sonunda bu
adalara geldiklerinde, insan ve domuz arasındaki bu yakın
lıktan tiksinmişlerdi. Onlar için domuz pislik ve cehaletle eş
anlamlıydı. Misyonerler Pasifik halkını geleneklerinden so
ğutmak için, hayvanları evlerinden belli bir mesafede olmak
üzere, köylerini bir ordu karargahı yerleşim planına göre ye
niden inşa etmelerini emrettiler. Bunun üzerine adalılar sal
gın hastalıklara yenik düşmeye başladılar. Dizanteri, kızamık
ve grip adalıları kınp geçirdi, bazen nüfusun üçte biri hayatı
nı
kaybediyordu. Misyonerler cemaatlerini iyileştirmek için
çok uğraştılar, ama bu yerWerin şüphelerini arbrmaktan baş
ka bir işe yaramadı. Ölümcül bir büyünün kurbanları olduk
larına inanan adalılar vahşileşti, istilacıları kovup öldürmeye
başladı. Bu yabancıların hastalık getirdiklerini düşünmekte
de haklıydılar. Ama bunlar büyü değil de dış dünyayla temas
ve çiftçilik yoluyla gelmişti.
Hastalık yayanlar da dahil bakteriler yaşamın en düşük
formu olabilir ama türlerini yayma amacıyla üremede bizden
daha iyidirler. Biz bu işi zevkli bir yöntemle hallederiz (veya
tjip bebek yöntemini de sayarsanız iki şekilde) fakat bakteri
ve diğer küçük, tehlikeli organizmalar bunu çok sayıda yön
temle ve çok hızlı yaparlar. Çoğunlukla üremeleri eşeysizdir,
121
Baş Belası icatlar
yani her bakteri olgunlaşhğında ikiye bölünür. Bu yöntem
basit ve etkilidir ve yaşam döngüsü kısaysa işe yarar. Eşeysiz
üreme kuşkusuz genetik çeşitliliği sağlamaz, çünkü iki eşten
gelen genetik malzemenin karışımı söz konusu değildir. An
cak üreme döngüsü kısa ve hızlıysa, genetik değişiklik veya
çeşitlilik eninde sonunda tesadüfi mutasyonla vuku bulacak
hr. Bağırsaklarımızda yaşayan ve bütün canlılar içinde (insan
hariç) muhtemelen en çok incelenen Escherichia coli (kolibasi
li) yirmi dakikada bir yeni bir nesil üretir. Çoğu zaman E. Co
li tümüyle zararsızdır ama bazı türleri şiddetli besin zehirlen
mesine, hatta ölümcül enfeksiyonlara yol açabilir. Bir türü ti
foya sebep olan Salmonella daha yaygın olarak besin zehirlen
mesinin bir çeşidine yol açar. Bazı enfekte olmuş kişilerin ba
ğırsaklarında hiçbir probleme sebep olmadan durabilir ta ki
bu kişi, belki de dışkıladıktan sonra elini yıkamayarak başka
birine bulaşhnncaya kadar. Vibrio bakterisinin sebep olduğu
kolera şiddetli sulu ishal krizlerini tetikler, hastalanan kişi et
rafına çok miktarda tehlikeli bulaşıa sıvı saçar. Diğer hasta
lık bulaşhna maddeler üçüncü bir kişi yani vektör tarafından
taşınabilir. Ölümcül hıyaraklı vebanın sorumlusu yersinia
pestis insan konaklarına kemirgenlerin, özellikle sıçanların
tüylerindeki pireler yoluyla ulaşır. Sıtma paraziti ve uyku
hastalığına yol açan tripanosom gibi diğer mikroorganizma
lar tükürük bezlerinde ve böceklerin bağırsaklarında yaşar
lar. ôte yandan nezle ve gribe yol açan virüsler aksırma ve
öksürme nöbetlerini tetikler ve bunlar ince bir püskürük için
de taze kurbanlarına doğru dışarıya saçılırlar.
İnsanlar bakteri ve virüs enfeksiyonlarına karşı önemli
tepkiler geliştirmişlerdir. Bunların en ilginçlerinden birisi vü
cut ateşidir. Enfeksiyonlarla ilişkili ateşlenme evrimin sonu
cu olabilir. Belki de bu bir failleri ısı vasıtasıyla yok etme ve
122
Hayvan Çiftliği
ter yoluyla atma teşebbüsüdür. Michigan Üniversitesi'nden
Matthew Kluger vücut ateşinin yalnızca memelilerde değil,
kuş, sürüngen ve hatta balıklarda bile yararlı bir tepki oldu
ğuna dikkat çekmiştir.2 Tropikal balık besleyen okuyucular,
balıkların hastalandıklarında akvaryum ışığının veya başka
bir ısı kaynağının yanına toplanma eğiliminde olduklarını
kuşkusuz fark etmişlerdir. Eğer bu binlerce yıllık evrim sonu
cu gelişmiş koruyucu bir mekanizmaysa, hastalan soğutarak
rahatlatmaya yönelik modem yaklaşım amaca zararlı olabi
lir. Başka bir önemli tepki de bağışıklık sistemimizle ilgilidir.
Akyuvarlar istenmeyen mikroplara karşı koruyucu bir ordu
gibi hareket eder ve onları yiyip sonra yok edebilirler. Mik
roplar bu süreçten kaçarsa, ürettiğimiz antikorlarca etkisiz
hale getirilebilirler. Ne var ki mikroplar "zekidir" ve çok hız
lı bir şekilde üreyip mutasyona uğrayabildikleri için, antikor
lanmızın müdahalesinden kaçmak için yapılarını değiştirebi
lirler. Peki ya biz onlarla başa çıkmak için daha çok antikor,
direnç geliştirirsek? O zaman bazı mikroorganizmalar onlara
karşı koyacak antikoru olmayan konaklara yayılacaktır. Bu
bir savaş ve öyle bir savaş ki biz insanların her zaman kaybet
me ihtimali var.
Bu .biz tarıma başladıktan bu yana var olan yaşam tarzıdır.
Çiftçilik insan nüfusunda on ila yüz kat artışa neden oldu. Bu
bizzat hastalıkların yayılma potansiyelini
artırır
zaten ama
başka iki faktör de gayet önemlidir. Tarımla birlikte daha yer
leşik bir yaşam tarzı gelir. Ava toplayıcılar kamplarını taşı
dıklarında dışkılarını ya bırakır ya da yakarlar. Ancak tarım
la uğraşanlar vücut atıklarının yakınında kalırlar, hatta bazen
bunları yiyecekleri ürünleri gübrelemek için kullanırlar. Bu
. organik tarıma yönelik bir eleştiri değildir ama belki de bu
heves insanların atıkları söz konusu olmasa bile iddia edildi
ği kadar sağlıklı olmayabilir.
123
Baş Belası icatlar
Ahk sorunu nüfusun arhşıyla birlikte büyüyen bir sorun
ve gitgide vahim bir hal alıyor. Bir sonraki büyük teknolojik
ilerleme sayılan şehirleşmeyi göz önüne aldığımızda, Eriha
gibi yerleşim yerlerinin sıkışık şartlarının bakteri ve potansi
yel olarak ölümcül hastalık taşıyan hayvanlar için ideal üre
me ortamları olduğu kolayca görülebilir. Şehir devletlerin ge
lişmesinden sonra yolculuk ve nakliye şartları iyileşmiş,
uzun mesafeler arasında ticaret kolaylaşmış ve hastalıkların
yayılması için daha çok alan ortaya çıkmışhr. Roma büyük
olasılıkla Afrika'yla olan ticareti ve imparatorluk bağlanhlan
nedeniyle MS birinci yüzyılda çiçek hastalığına yenik düş
müştür. Ortaçağ Avrupa'sında kara ölüm (veba) muhteme
len Orta Asya menşeli pireli kürklerin içinde İpek Yolu'yla
gelmiştir.
Ne var ki tarım insan evrimindeki bu üzücü eğilimden de
sorumludur. Bize en çok zarar veren mikropların birçoğu bi
zim evcilleştirdiğimiz hayvanlardan gelir. Kızamık sığır ve
basına yol açan virüsün yakın akrabasının işidir. Tüberkülo
zun bir atası bruselloz (malta humması) mikroplu inek sütüy
le yayılabilen bir mikroorganizmanın marifetidir. Boğmaca
nın bir çeşidi köpekleri ve domuzları etkiler. Bulabildikleri
tüm konakları öldürdükleri ya da antikorlar tarafından dur
duruldukları için soylan tükenmek üzere olan bakteri ve vi
rüsler türden türe geçme mekanizmaları geliştirmektedirler ..
Örneğin tifo bakterisi Rickettsia önceden sıçanlar arasında
üzerlerindeki pireler yoluyla yayılırdı. Nadiren sıçan pireleri
insanlara da tifo bulaşhrabilirdi. Fakat bu etkili olmayan bir
yayılma yoluydu. Ya evrim geçirme ya da yok olma olasılı
ğıyla karşı karşıya kalan tifüs, insan vücudundaki bitlere sıç
rayarak, sıkışık, kalabalık ve pis şartlarda uzun ve
c
ıgun bir
kariyeri garantiledi. İşte bu nedenle tifo Nazi toplama kamp
larında bu derece ölümcüldü. Ayrıca insan ve sıçanların ya-
124
Hayvan Çiftliği
kın bir şekilde bir arada oldukları kalabalık şehirlerde de
yaygın olarak görülmüştür. Bununla ilgili bazı şüpheler ol
masına rağmen, MÔ 430 yılında Peloponez Savaşı sırasında
Atina' da nüfusun üçte birini yok ettiği düşünülen salgının
sorumlusu büyük ihtimalle tifoydu.
Daha yakın zamanda insanlara yönelik bir tehdit "kuş gri
binden" gelmiştir. Şimdiye dek kuş gribinin H5Nl türünden
meydana gelen ölümler, yalnızca kümes hayvancılığıyla ya
kından bağlanhlı insanlarda görülmüştür. H5Nl türü yakla
şık 2003' de Asya' da kümes hayvanlarını kasıp kavurarak
başlamış ve Avrupa'ya göçmen kuşlarla yayılmış gibi görün
mektedir. Dünya Sağlık örgütü kuş gribi virüsünün bu türü
nün 2008 itibariyle 385 kişiye bulaşhğını, yaklaşık 243 kişiyi
öldürdüğünü bildirmiştir. Her ne kadar evcil kuşlarda ortaya
çıkmış ve şimdiye kadar sadece onlarla direkt temasta olan
kişilere bulaşmış olmasına rağmen, virüsün mutasyona uğra
yabileceğinden korkuluyor. Eğer mutasyona uğrarsa ve bu
hastalığın bulaştığı insanlar diğer insanlara bulaşbnrsa, ar
dından kitlesel bir salgın baş gösterebilir. İngiltere' deki Tıp
Dairesi Başkanı Liam Donaldson ilk başta İngiltere' de 50.000
kişinin ölebileceğini söyledi ama ısrarlı sorular karşısında ölü
sayısının 750.000'e kadar çıkabileceğini kabul etti. Gerçek şu
ki hiç kimse İngiltere' de böyle bir salgının nelere yol açabile
ceği• j bilmiyor ve ben bunları yazdığım sırada, hükümetimiz
halen gerçekten hazırlıklı değildi; bu hastalığın ülkedeki bü
tün endüstri, eğitim, sosyal ve tıbbi hizmetlerde yol açabile
ceği kitlesel yıkıma rağmen. Benzer meseleler kuşlara H5Nl
bulaşması sonucu 300 milyon tavuğu öldürmek zorunda kal
dıkları Asya' da göz ardı edilmemiştir. Yerli çiftçilerin geçim
lerini kuş ü reticiliğinden sağladıkları ve tavukların, hayvan
proteini almanın en ucuz yollarından biri olduğu Asya top-
125
Baş Belası icatlar
lumlarında bu kendi içinde ekonomik bir felakettir. Örneğin
tavuk, Çin'in bazı bölümlerinde gerçekten de ana besin mad
desidir.
Dünya Sağlık Örgütü' ne göre kuş gribi virüsünün yüzler
ce türü var ama çok yakın bir zamana dek yalnızca HSNl,
H7N3, H7N7 ve H9N2 adlarını taşıyan dört tanesinin insan
lara bulaştığı biliniyor. HSNl, 2005'de Davos'ta yapılan eko
nomik zirvede, iş dünyası liderlerinin başlıca kaygısıydı. Bu
konferansta sunulan 22 sayfalık risk etüdünde bu enfeksiyo
nun uluslararası terörizmden daha büyük bir tehdit olduğu
nu öne sürüldü ve "Kuş gribi HSNl virüsü insandan insana
geçecek şekilde mutasyona uğrarsa, küresel topluluk ve eko
nomimizi eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma uğratabilir"
uyarısında bulunuldu. Bazı uzmanlar ölü sayısının 191819' daki İspanyol gribi salgınınkinden daha fazla olabileceği
ve bütün dünyada 40 ila 50 milyon insanı öldürebileceği tah
mininde bulunuyorlar.
Bu etkileri hafifletebilecek aşılar geliştiriliyor. Ancak vi
rüsler "zeki" ve mutasyon riski de gerçek. Yakın zamanda,
H9N2 adındaki yeni türün de ciddi bir tehdit teşkil edebile
ceği gösterilmiştir. Daha çok kuşlarda görülen bu tür üzerin
de yapılan testler insanlara bulaşabileceğini, insanlar arasın
da da yayılabileceğini gösteriyor ve Hong Kong'ta birkaç ço
cuğa bulaşmıştır. İnsanlarda yalnızca nispeten hafif bir hasta
lığa yol açar gibi görünmesine rağmen, domuzlarda ve yaban
gelinciklerinde de hastalığa neden olabilir. En büyük endişe
kaynağı da hasta bir insana aynı anda iki türün de bulaşması
ihtimali. Eğer bir insan veya hayvana aynı anda gribin iki tü
rü de bulaşırsa, virüs DNA'sının "yeniden sınıflama" yapma
ihtimali var ki bu türler arasındaki bulaşıcılığını artırabilir.
Şimdiye dek bir yönden şanslıydık. Nezleye yol açan virüsün
aksine, kuş gribinin havada damlacıklar içinde taşındığı gö126
Hayvan Çiftliği
rülmedi. Yani aksırma ve burun çekmenin şu anda bir tehdit
teşkil ettiği düşünülmüyor. Ancak hiç kimse ilerideki mutas
yonların sonucunun neler olabileceğini bilmiyor; eğer damla
larla yayılırsa sonuç hakikaten yıkıcı olabilir.
Modern çiftçinin, hastalığın sürüleri arasında yayılmasına
karşı yararlı bir çözümü vardır. Hayvanları düşük dozda an
tibiyotikle beslemek virüsleri öldürmezken, bakteri enfeksi
yonunu kontrol eder ve büyümeyi de artınr. Bu durum
1950'lerde Birleşik Devletler'de bir çiftlikte tesadüfen keşfe
dildi. Tavuklar antibiyotik oreomisinin üretiminden kalan
atık ürünlerle besleniyordu ve sonuç olarak bu tavuklar %50
daha fazla büyüdü. Bunun nedeni enfeksiyon olmaması veya
ilaçların yemlerinden daha fazla besin maddesi massetmele
rini sağlamış olması olabilir, mekanizma belli değildir ama
çiftçiler ne olursa olsun bu katkı maddesinin tavukları büyüt
tüğünü ve dolayısıyla daha fazla kar elde edebileceklerini
fark etti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yetersiz beslenen in
sanları memnun etmeye çalışan hükümetler de karlara anla
yış gösterdiler. 1953'de çok az bir direnişle, hayvan yemleri
ne az miktarlarda penisilin ve tetrasilin ilave edilmesine izin
veren Sağlığa Yararlı Maddeler Yasası İngiltere parlamento
sunda kabul edildi.
O sırada yalnızca tek bir ses karşı çıktı. Bu kişi Tayside
North'dan Muhafazakar Parti vekili Albay Sir Alan Gomme
Duncan'dı. "Merak ediyorum, biz hepimiz, domuzlan şiş
manlatmak adına onlara penisilin verecek kadar delirdik
mi?" diye parlamentoya soru yöneltti. "Neden onlara Tan
n'nın istediği gibi iyi yiyecek vermiyoruz?" Albayın protes
tosunu dikkate alan olmadı.
Önceki bölümlerde tanının yol açtığı bazı problemleri ele
aldık. Şimdi de, süpermarket, genetiği değiştirilmiş ürün ve
yıl boyunca yetiştirilebilen çilek çağında, en büyük problem
le karşı karşıya olabiliriz.
127
Baş Belası lcatlar
ET MİTİ, DOMUZLARIN ZOR DURUMU
VE YENi BiR GRiP
Gelişmiş dünyada birçoğumuz ihtiyaamız olandan çok daha
fazla et yeriz. Bunun nasıl ortaya çıktığı da enteresan bir ko
nudur. 1932'de Afrika'daki Gold Coast'ta (şimdiki Gana) ilk
kadın tabip subay Dr. Cicely Williams yöredeki çocuklarda
görülen bir hastalığı rapor etti. Bu o yörede kwashiorkor
adıyla bilinen bir hastalıktı: Hastaların cildi ve saçları kuru
yor, saçları kızıllaşıyor ve karınları şişiyordu. Kan testleri ye
tersiz beslendiklerini meydana çıkardı, oysa ailelerinin bü
yük manyok kökü tarlaları vardı. Dr. Williams hastalığın ne
deninin protein yetersizliği olduğunu öne sürdü ve bu fikir
yalnızca bir varsayım olmasına rağmen, dünyanın dört bir
yanına dağılmış olan ve günümüzdeki etkin iletişim sistem
lerine sahip olmayan bir bilim camiası içinde çabucak hakikat
olarak kabul gördü.
1953 itibariyle fikir öyle bir yerleşti ki o sıralar yeni kurul
m:ış olan WHO politikalarını oluştururken, kwashiorkor
dünyadaki en ciddi beslenme sorunu ve tek nedeni de prote
in yetersizliği olarak kabul edildi. Bu düşünce biçimi gelişmiş
ülkelerin gıda politikalarına da girdi, öyle ki et ve süt yönün
den zengin bir beslenmenin, yetersiz beslenmenin çaresi ol
du� kabul gören bir hikmet haline geldi. Ben öğrenciyken,
şiş karınlı Afrikalı çocukların resimleri doğru beslenmedeki
protein gereksiniminin bir örneği olarak kullanılırdı. Ancak
1970'lerde bilimciler yetersiz beslenmenin her tür besin mad
desinin eksikliğinden kaynaklandığını ve insanlardaki prote
in gereksiniminin tahıl ve baklagillerden elde edilebilecek ka
dar az olduğunu öne sürmeye başladılar. O zamana dek olan
olmuştu, birileri ihtiyaamız olduğu söylenen yiyecek mad
delerini temin etmek ve kar elde etmek için yapacağını yap
mıştı. Doğal yapılarında tümüyle yeterli protein kaynağı olan
128
Hayvan Çiftliği
tahıllar, besi hayvanlanrun ihtiyaç duyduğu muazzam mik
tarları temin etmek için artırılırken, et ve mandıra hayvanla
n da çok miktarda üretildi.
Günümüzde domuz yetiştirilen kafes çiftlikleri hakkında
korkunç raporlar var. Birçok raporda, fabrika çiftliklerindeki
bu hayvanların kendi dışkıları ve kusmuk.lan üzerinde ve
hatta diğer domuzların ölüleriyle kuşahlmış olarak yaşamak
zorunda kaldıklarından bahsediliyor.3 Bu aşın kalabalık. iyi
havalandırılmayan ve pis ortamlarda hastalık aşın boyutlara
ulaşmıştır. Yüksek seviyedeki nem ve gübre çukurlarından
çıkan toksik gazlar nedeniyle solunum sorunları yaygın ola
rak görülür: aslına bakarsanız, fabrika çiftliklerindeki do
muzların %70'i kesimhaneye gönderilene kadar zatürree olu
yorlar. Ortam o kadar pis ki ne zaman bakarsanız bakın, do
muzların dörtte birinden fazlası uyuz hastası. Alan Gomrne
Duncan gibi insanların karşı çıkmalarına rağmen, piyasanın
önemi nedeniyle, sıkışık ortamlarda yetiştirilen domuzlan bu
şartlarda canlı tutmak için aşın miktarda antibiyotik verili
yor. Günümüzde insanlık hiç olmadığı kadar etoburdur, bu
nun nedenleri arasında yoğun hayvan üretimi, dünyadaki
düşük tahıl fiyatları, küresel dağıtım ağlan ve çok yakın bir
zamanda gerçekleşen Çin'deki ekonomik büyüme vardır.
1%5'de Çinliler yılda kişi başına sadece 4 kg et yerken günü
müzde ortalama bir Çinli vatandaş yılda 54 kg tüketiyor.
Dünyadaki en saygın halk sağlığı örgütü olan, Georgia,
Atlanta' daki Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi bu dehşet
verici şartların, insan sağlığı açısından son derece riskli oldu
ğunu tekrar tekrar vurgulamıştır. Aşın kalabalık. yoğun do
muz yetiştiriciliği çiftlik çalışanlarında ve ailelerinde birçok
ağır hastalık yanında, MRSA enfeksiyonlarına, ölümcül Ja
pon beyin iltihabı salgınlarına, öldürücü Nipah virüsü nöbet
lerine ve korkutucu SARS virüsüne yol açmıştır.' Columbia
129
Baş Belası icatlar
Üniversitesi'nden Halk Sağlığı Hazırlık Direktörü Stephen
Morse on dört yıl önce, açık ve net bir bilimsel makalede in
sanlara yönelik virüs kaynaklı riskleri açıkladı.5 O zamandan
bu yana gelişen domuz çiftlikleri yayılmaya devam · etmiştir
ve her tür bulaşıcı hastalık için mükemmel kuluçka makine
leri gibidirler. Zayıf düşmüş hayvanların güçlükle hareket
edebilecekleri kadar sıkışık, nemli, sıcak kümeslerde, dışkılar
her tarafa yayılmış haldeyken, hızla değişen yeni bakteri ve
virüs türlerinin ortaya çıkması çok olası görünmektedir ve
eninde sonunda bu türlerin bazılarının, domuzlara olduğu
kadar insanlara da bulaşması kaçınılmazdır. "Domuz gribi
nin" domuzlarda ortaya çıktığı kesin olmamasına rağmen,
çiftlik domuzlarının en muhtemel kaynak olduğuna dair ge
niş ölçüde kabul gören bir bilimsel görüş var. Yani yoğun po
pülasyonlu fabrika çiftliklerindeki hayvanlar köylerin yanın
da hijyenik olmayan şartlarda tutulduğunda, bir felaket po
tansiyeli söz konusu: son domuz gribi salgının olası merkez
üssü, Meksika' daki La Gloria' da yakin zamanda görüldüğü
gibi.
Fakat Meksika' daki domuz çiftliklerinde büyük çıkarları
olan, dünyadaki en büyük domuz eti üreticisi Amerikan şir
keti Smithfield Foods'un web sitesine bakacak olursanız, eti
ne dolgun, platin saçlı, adının (galiba Güney aksanıyla öyle
bir telaffuz ediyor ki İngilizcesini anlamak zor) Paula Deen
olduğunu söyleyen bir kadının, "jambonu hala eski usul ya
pıyoruz" dediği video klipleri karşınıza çıkıyor.6 Şöyle de
vam ediyor hanım: "Öz Smithfield Jambonları Amerikalıların
masalarını nesillerdir taçlandırıyor. Lezzetli oldukları kadar
özgün, doyurucu oldukları kadar seçkinler. Güney konukse
verliğinin tadı" ve bu zarif hanımdan bizi hayrete düşüren
bir laf duyuyoruz: "Kraliçe Victoria Smithfield jambonunu o
kadar·severdi ki saray halkına her hafta yarım düzine jambon
130
Hayvan Çiftliği
gönderilirdi." Bu sözler, "Bu jambonlan yemek için asilzade
olmanız gerekmiyor" lafının ipucu olsa gerek.
Smithfield Gıda önemli görünüyor, çünkü "jambonu hala
eski usul yapsın" yapmasın, bizim Hannover kraliyet hane
danı eski sömürgesindeki bu kurumun gerçekten müşterisi
olsun olmasın, belirtmiş olduğum gibi, Meksika' da çok kor
kutucu bir domuz gribi salgını görüldü. Ülke nüfusunun ne
redeyse üçte ikisi yakın zamanda grip benzeri semptomlarla
birlikte, üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdi. Ortakların
dan biri Smithfield Gıda olan La Gloria tesisi Veracruz eyale
tindedir. Bu tesiste her yıl 950.000 domuzun sıkışık ortamlar
da yetiştirildiği söyleniyor. Şu ana kadar Meksika'da otuz
dan fazla insanın öldüğü biliniyor, hastalık salgın boyutları
na ulaşmaktadır; Birleşik Devletler, Yeni Zelanda, İspanya,
Britanya, İsrail, Kanada, Almanya, Fransa, Güney Kore, Kos
ta Rika, İrlanda, İtalya, İsviçre, Avusturya, Hong Kong, Dani
marka ve Hollanda' da insanlara bulaşhğı (ve çok sayıda
ölüm gerçekleştiği) haberleri geliyor. Bu aşamada enfeksi
yonları neyin başlattığını veya grip virüsünün bu özel mutas
yonunun gerçekte ne kadar yayıldığını kesin olarak bilmek
zor. Bu yeni tür, HlNl gibi görünüyor ve bu virüsün görünü
şe göre insandan in ma geçebiliyor olması endişe vericidir.
Üstelik İtalya' dan gelen haberlere göre, bir şekilde aşı ve Ta
miflu'ya dirençli olabilir. İngiltere hükümetinin, virüsü alt
eden bir ilaç olan Tamiflu'dan büyük miktarlarda stokladığı
göz önüne alınırsa, insan İngiliz basınının patojenin bu özel
liğinden bahsetmemesinin sadece bir tesadüf olup olmadığı
nı
merak ediyor doğrusu. Dahası Tamiflu ve benzeri bir ilaç
olan Relenza'yla yapılan tedavi birçok grip hastasının kendi
sini çok daha hasta hissetmesine yol açmışhr ve etkisinin ne
olduğu belli değildir. Özellikle de küçük çocuklarda; birkaç
çocuk gripten ölmüştür. Oxford Üniversitesi'nden Cari He131
Baş Belası icatlar
neghan ve Matthew Thompson bu ilaçların, çocuklar üzerin
de etkili olduğuna dair çok az kanıt olduğunu gösteren veri
leri yakın zamanda yayımlamışlardır.7 Bu yazarlar hüküme
tin bu ilaçlan stoklamadan önce, ilaçların etkililiği ve yan et
kileri hakkında daha fazla veri talep etmiş olması gerektiğini
iddia ediyorlar. Hükümetin Tıp Dairesi Başkanı'run, ''bu [Ox
ford] çalışma[sı]nın kapsamının sınırlı" olduğu yönündeki
cevabı ise enteresandır.8 Eğer değerlendirmesi doğruysa, in
san bir salgın öngörüldükten üç veya daha fazla yıl sonra,
hükümetin daha geniş kapsamlı çalışmaları desteklemek için
neden daha fazlasını yapmadığını merak ediyor.
İtalya' dan yakın zamanda bildirilen türle bağlanhsı ne
olursa olsun, kanıtlar Meksika' daki domuz çiftlikleriyle ilgi
lenilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Domuz gribiyle ilgili bu
haber dünya basınına ulaşmadan önce, yaklaşık üç aydır La
Gloria'daki insanlar çok sayıda üst solunum yolu enfeksiyo
nundan şikayet ediyorlardı. Oradaki domuz çiftliğinin etra
fındaki pislik, sıvı gübre, sinek ve kokular hakkında devam
eden şikayetlerin ışığı altında, Srnithfield'in başkanı Larry
Pope'un cevabı biraz tartışmaya açık görünüyor. CNBC'de
yapılan yakın tarihli bir mülakatta şöyle demiştir: "İnsanlar
çiftliklerimizi ziyaret ettiklerinde, ben onlara sizin için endi
şelenmiyorum, diyorum. Domuzlar için endişeleniyorum. Si
zin domuzlan kirletmenizden endişeleniyorum. Domuzların
sizi kirletmesinden değil." Sonra seyircilere güvence verme
ye devam etmiştir: "Ve yine, o [virüs] etten geçmez."9 Virgi
nia, Srnithfield'deki Luter ailesi yüzyılın başından beri jam
bon tütsüleyip sahyor. Büyük Joseph W. Luter'in ilk işi yerel
bir et paketleme tesisindeydi. Küçük oğlu Joseph W. Luter Ju
nior babasının ayak izlerini takip ederek. et paketleme endüs
trisinin her yönünü öğrendi. Bu işi kuran namuslu Güneyli
aile şimdiki durumdan nasıl bir anlam çıkarırdı acaba?
132
Hayvan Çiftliği
AŞIRI KATKI MADDESİ
2005'de bir gün savaş gazisi Tom Mason rutin bir kalça ame
liyatı için Londra'nın kuzeyindeki bir hastaneye gitti. Ertesi
gün durumu ağırlaştı. Şiddetli bir enfeksiyon vürudunu sar
mıştı. Sonraki birkaç hafta yoğun bakım ve genel koğuş ara
sında mekik dokudu; enfeksiyona tekrar tekrar yenik düştü,
en sonunda da bitkin sistemi pes etti.
Tom Mason'm gazeteci olan Angie adında bir kızı vardı.
Babasının ölüm belgesinde ölüm nedeni olarak sadece zatür
ree
yazılı olduğunu görünce kafası karışan Angie özel bir
otopsi yaptırdı. Elde edilen bulgular babasının kısa sürede
gerçekleşen ölüm nedeninin metilin dirençli Staphylococcus
aureus (MRSA) olduğunu gösterdi. İlk başta hastane belgeyi
değiştirmeyi kabul etti, ama daha sonra fikir değiştirdiler ki
bu fikir değişikliği, Angie Mason'm olay hakkında bir televiz
yon belgeseli yapmakta olduğunu fark etmelerinden kaynak
lanmış olabilir. Önceden yardımsever olan danışman kamera
lar karşısında, John Humphrys'in yakaladığı korkudan dona
kalmış tecrübesiz bir bakana benziyordu. Tom Mason'ın ger
çek ölüm nedeni olan mikroplar neden ölüm belgesinde yer
almıyordu? "Ben her şeyi bilemem," diye kekeledi. Bu öyle
uydurma bir mazeretti ki eğer söz konusu meselede bir adam
boş yere ölmemiş olsaydı neredeyse eğlenceli olabilirdi.
Ben intöm doktorken bazı hastanelerin, genel bir ifade
olarak ölüm nedenini "zatürree" olarak belirtmeleri nispeten
sıradan bir uygulamaydı; enfeksiyona yol açmış olabilecek
çeşitli hastane mikroplan, ölüm veya ölü yakma belgesinde
hemen hemen hiç yer almazdı. Günümüzde bile, çok reklamı
yapılan karşılaştırma listelerinde rekabet etmek zorunda olan
hastaneler koğuşlarında MRSA'nın olası varlığından söz et
meme hususunda güçlü bir dürtüye sahiptir. NHS'teki (Ulu133
Baş Belası lcatlar
sal Sağlık Hizmetleri) hastane uygulamalarının yani, şu bir
işe yaramayan karşılaştırma listelerinin yanı sıra işe alma ve
hijyen prosedürlerinin genelde "hastane süper mikrobu" ola
rak geçen bu ürkütücü enfeksiyonun yayılmasında ve direnç
li olmasında önemli bir rolü olabilir. Sağlık Bakanlığı'run ge
nelde yaptığı gibi sırf geçmişteki pis koğuşları suçlamak çö
züm değildir. önemli bir sorun, ölümcül hastalann veya ka
ha kateter ya da serum takılan hastaların en büyük risk altın
da olmalarıdır, çünkü bakterilerin girip toplanmaları için uy
gun yerler olan damarlarına ve vücutlarının diğer organları
na tüpler takılıdır. En çok ağır hastayı tedavi eden hastanele
rin kaçınılmaz olarak en fazla MRSA riskinin olduğu yerler
olduğu çoğu kez unutuluyor: benim görüşümce karşılaştır
ma listelerinin neredeyse tam bir saçmalık olmasının esas ne
denlerinden biri budur. Ancak MRSA sorununun asıl nedeni,
bence esasen yıllardır sığır, koyun ve kümes hayvanlarını dü
şük dozlarda antibiyotikle bozan gıda endüstrisinde yatıyor.
Antibiyotikler muazzam faydalar sağlamıştır; önceden ol
sa ölebilecek çocukların hayatlarını kurtarmış ve tüberküloz
gibi birçok ağır enfeksiyonun kontrolünü sağlamıştır. Ne var
ki antibiyotiklerle ya da daha çok, mücadele etmeleri için ta
sarlandıkları bakterilerle ilişkili problemler var. Evvela bak
terilerin bazı türleri ve birçok virüs bu ilaçlarla kolayca alt
edilemez. İkincisi, bakteri mutasyonu antibiyotik yönünden
zengin birçok ortamda gelişen dirençli çeşitlere (MRSA gibi)
olanak verir. Artık bakterilerin farklı türler içinde ve arasın
da genetik bilgi alışverişinde bulunabildiklerini de biliyoruz.
O yüzden antibiyotiklere bağışıklık kazanmakla kalmaz, bu
özelliği sonraki nesillere de aktarabilirler.
Bu da bakterileri sürekli olarak antibiyotiğe maruz bırak
manın kötü bir strateji olduğu anlamına gelir, çünkü bu onla134
Hayvan Çiftliği
ra direnç geliştirmek ve bu özelliği aktarabilmek için en fazla
fırsah verir. Hayvan yeminin küçük miktarlarda antibiyotik
le saflığının bozulduğu yoğun hayvanalıkta olan biten de
budur. Sorun, hayvanların enfeksiyonlara olan doğal direnç
lerinin düştüğü ve bu enfeksiyonların bir hayvandan diğeri
ne yayılma olasılığının arthğı sıkışık şartlarda tutulmasıyla
şiddetleniyor. Antibiyotiğe dirençli yeni süper mikropların
doğması için bundan ala şartlar olamaz.
Artık AB' de, insanlarda görülen hastalıklarda kullanılan
antibiyotikleri tedavi amacı dışında hayvanlara vermek ya
sakhr. Fakat her aşamasında İngiliz hükümeti tarafından en
gellenmeye çalışılan bu mevzuat halen insan ilaçlarında kul
lanılmayan antibiyotiklerin hayvan yemlerine kahlrnasına
izin veriyor. Dahası kırsal kesimdeki geçim şartlarının zorlaş
ması kuralların çiğnenme potansiyelinin artması demektir.
Ziraata, eşit derecede darda olan büyük iş dünyası, veteriner
ve çiftçiler egemen oldukça, insanların yasaklı ıraddeleri te
darik etme ve kullanma olasılığı artıyor. lntemetin ilaçların
yeni kaynağı haline gelmesiyle birlikte, bazı gıda üreticileri
arlık yörelerindeki veterinerlerin vereceği reçetelere bel bağ
lamak zorunda değiller. Ve elbette küresel ekonomi de insan
ların ve ürünlerin daha büyük kolaylıkla dolandığı dünyanın
bir veçhesidir yalnızca. Benzer kanunların olmadığı ülkeler
den gelen uçakların her gün indiği ülkemizde hayvan yemin
deki antibiyotiklere karşı kanun çıkarmanın değeri sınırlıdır.
BALIK SEVER MİSİNİZ?
Japon balığınızın akvaryumda asla sıkılmayacağı, çünkü ha
fıza51 yalnızca sekiz saniye sürdüğü için dikkat süresinin çok
kısa olduğu söylenir. Bu şehir efsanesi, jeodezik akvaryumda
5.000 deniz levreği yetiştiren, Massachusetts, Woods Ho135
Baş Belası icatlar
le'daki bilimciler tarafından dikkate alınmadı. Burada ne za
man balıklara yem verilse elektronik olarak hafif bir sinyal
sesi çalınıyordu. Levrekler okyanusa salındıkları zaman sin
yal sesini hatırlamaları ve ses çalındığında protein yönünden
zengin yemek için üsse dönmeleri bekleniyordu. Pavlov yön
temiyle eğitilen bu balıkların, doğal biçimde beslenmeleri
için salınabilecekleri ve tamamen geliştiklerinde de dönmeye
ikna edilerek, satılmak için yakalanabilecekleri düşünülüyor
du. Ancak bu araştırma, çiftliklerde yetiştirilen balıkların ok
yanusa salınmalarına karşı çıkan çevre örgütü Food and Wa
ter Watch'in (Besin ve Su Takibi) açtığı dava nedeniyle kısa
süre önce durduruldu.
Davanın kazanılması pek olası değilmiş gibi görünebilir,
ama bu dava bazı önemli meseleleri gözler önüne seriyor. Ci
lalı Taş Devri'nde dünyanın birçok bölgesindeki birçok me
meli türünün yok olmasının nedeni kontrolsüz avcılıktı. Şim
di de en iyi protein kaynaklarımızdan biri olan balıkla alaka
lı küresel bir sorunda payı var. Aşın avlanma bir zamanlar
bol miktarda bulunan Atlantik morinası gibi balıkların artık
nispeten azalmasının önemli bir nedenidir. Aşın avlanma bir
felaketin habercisidir. 2000'de Nova Scotia, Dalhousie Üni
versitesi' nden Profesör Jeffrey Hutchings dünyanın bazı böl
gelerinde okyanuslardaki morina, pisi balığı, dil balığı ve kı
lıç balığının avlanma yoluyla %90' a çıkan oranlarda yok edil
diğine10 ve bu balıkların insanların sebep olduğu yıkımı tela
fi edebilecek kadar hızlı üreyemediklerine dikkat çekti.
Su ürünleri yetiştiriciliği bir çözüm olarak görülüyor. Çift
likte balık yetiştirmek pek yeni bir fikir değildir:
Ve ırmaklar murdar olacak, Mazor'un kanalları azalıp
kuruyacak. Irmağın ve ırmak ağzının yanındaki çayır
lar ve ırmağın yanına ekilmiş her şey solacak, sürükle136
Hayvan Çiftliği
necek ve artık yenisi çıkmayacak. Balıkçılar dahi yas
tutacak ve Irmağa ahlmış oltalar ağlayacak ve ağlarını
atanların hepsi sefil olacak ... ve balıklar için kanal ve
gölcükler yapanlar da öyle.
Böyle der Yeşaya, aşağı yukarı 3.500 yıl önce Mizraim'de
ki (Mısır) balık yetiştiriciliğinin kaderine ağıt. yakarak.11 İn
sanlar tarih öncesinden bu yana, zengin bir protein kaynağı
olan balığı gölcük ve barajla çevrilmiş ırmaklarda yetiştirmiş
Çinliler çok eski zamanlardan bu yana göllerde sazan ba
lığı yetiştirmişlerdir. Fakat ancak şimdi, okyanuslarımızın ço
ğunda aşın avlandığımız için, dünyadaki balıklar ciddi bir
yok olma riski alhndadır.
tir.
Bu yüzden balık çiftçiliğinde bir patlama yaşanması nere
deyse kaçınılmaz olmuştur. 1960'ların sonlarından bu yana
balık çiftçiliği hızla yayılmışhr, dünyada yenen bütün balık
ların ve kabuklu deniz ürünlerinin yansı artık bu çiftlikler
den gelmektedir. Dünyada yılda yaklaşık 52 milyon ton balık
tüketilir ve balık çiftçiliği yılda aşağı yukarı 55 milyar sterlin
lik değerli bir iştir. Dünya nüfusunun yaklaşık %8'i protein
ihtiyaçları veya geçimleri için balıkçılığa bağımlıdır. Birleş
miş Milletler Tarım ve Gıda örgütü (FAO) bunun yeterli ol
madığını, artan dünya nüfusunun azalan yabani balıklan da
ha fazla tüketmesini önlemek için deniz çiftliği ürünlerinin
ikiye katlanması gerektiğini iddia ediyor. Fakat balık üretimi
önemli çevre sorunlarına yol açıyor.
Evvela çiftlik balıklarının beslenmesi gerekir. İster tatlı su
gölcüklerinde ister okyanuslardaki kapatmalarda yetiştiril
sinler, balıklar doymak bilmez hayvanlardır. Viyana'daki Al
bertina Galerisi'nde Büyük Pieter Brueghel'in yaphğı, göre
nin aklından çıkmayan bir çizim var. 1556 tarihli Die groflen
Fische fressen die kleinen ("Büyük balık küçük balığı yutar")
137
Baş Belası icatlar
adlı bu resim bu ünlü atasözünün bir yorumudur. Tablonun
ortasında sahilde duran devasa bir balık vardır. Bu deniz ca
navannın arkasında, merdiven üzerinde, kurbanına üç dişli
mızrağı saplamak üzere olan küçük, miğferli bir figür yer al
maktadır. Elinde kocaman bir bıçak olan başka biri ise büyük
balığın karnını yanp, bir sürü deniz yarahğıru ortaya çıkar
maktadır. Büyük balık sahile halen balık kusmaktadır. Bunla
nn her biri de başka balıklan yiyip bitirmeye teşebbüs etmiş
tir. Ön planda başka bir balıkçı oğlunun ders alması için, (Bir
Flaman yazıhnın da vurguladığı gibi) güçlünün zayıfı içgü
düsel ve sürekli olarak avladığı, anlamsız bir dünyada yaşa
dığımızı gösteren bu acayip sahneye parmağını uzatmışhr.
Deniz ürünleri yetiştiriciliği birçok balığın yamyam doğa
sını istismar eder. Muazzam miktarlarda hamsi, mezgit, kum
balığı ve sardalye çiftlikteki balıklan beslemek için avlanıyor.
Masaya 1 kg'lık iyi bir somon gelmesi için 5 kg'lık yavru ba
lık gerekebilir; hatta ton balığı gibi bazı yırha çiftlik balıklan
daha fazla yem isteyebilir. Bu endüstriyi sürdürmek için ok
yanuslardan yavru balıklan almak kesinlikle dünyanın balık
rezervlerinin sürekli azalmasına çare değildir. Kril de risk al
hndadır; bu küçük kabuklulardan yılda yaklaşık 200.000 ton
çiftlik balıklarını beslemek için avlanıyor ki bu da birçok ba
lina, bazı deniz memelileri ve birçok deniz kuşunun besin
maddesinin 200.000 ton daha azalacağı anlamına gelir. Dola
yısıyla balık üretiminin yalnızca yabani balıklann değil, kuş
lar ile sahilde yaşayan memelilerin hayahnı da tehdit etmesi
şaşırha değildir.
Daha fazla etyemez balık yetiştirmek bir çözüm olabilir.
Fakat tilapi, sazan ve kedi balığı gözde değildir, en azından
kısmen somon, alabalık veya ton kadar lezzetli olmadıklan
için. Deniz ürünleri yetiştiriciliği endüstrisi bazı etobur balık-
138
Hayvan Çiftliği
ların yemini bitkilerden elde edilen proteinli yemlerle değiş
tirmeye çalışıyor, ama bitkilerden elde edilen yağlar etobur
ların yemlerine başarılı bir şekilde dahil edilememiştir.
Çiftlik balıklan, etyemez olsun olmasın, çoğu kez son de
rece kalabalık ortamlarda yetiştirilir. Çoğunlukla bir hektar
lık alanda 62.00()'den fazla balık olabilir. Bu da uzunluğu
yaklaşık bir metre olan her balığın, ortalama bir küvette bu
lunan miktardan daha az suya sahip olması demektir. Hatta
alabalıklar daha da sıkışık halde tutulurlar. Genellikle tatlı su
kanallarında veya kara havuzlarında yetiştirilen alabalıklar
bazen metre küp başına 60 kilogram balığın olduğu yerlerde
tutulurlar ki bu da her biri otuz santimlik yirmi yedi alabalı
ğın bir küvette bulunmasına eşittir. Bu şartlar alhnda yara
lanma ve hastalıkların olması kaçınılmazdır. Çok sıkışık bir
halde bulunan balıklar birbirlerine, ağlara ve kafeslere sürter
ve sonuçta kanat, pul ve kuyrukları zarar görür. Bu hiç şüp
he yok ki strese yol açar ama aynı zamanda kelimenin tam
anlamıyla balığı parazit ve enfeksiyonlara açık hale getirir.
Bu enfeksiyonları kontrol alhna almak için antibiyotikler git
gide daha fazla kullanılıyor ama bu durumda bile, çiftlik ba
lıklarının %30'a kadarı vaktinden önce ölebiliyor. Dahası en
feksiyon için kullanılan ilaçların, hpkı kara memelilerinin et
için yetiştirilmesi yoluyla olduğu gibi yine çevreye girdiğine
ve insanların besin maddelerindeki bu ilaç kalıntılarının in
sanlardaki antibiyotik direncini etkilediğine dair bazı kanıt
lar var.
Aşın kalabalık ortama rağmen, tatlı su balık çiftlikleri mu
azzam miktarda su kullanırlar. İngiltere'deki balık çiftlikleri,
tere yetiştiricileri ve süs havuzlan hep birlikte, tüm endüstri
yel ve zirai tesislerin kullandığı miktarda su kullanıyor; tabii,
şehir suyu ve elektrik hariç. Bu suların çoğu temizlenip çekil
dikleri nehirlere döndürülmesine rağmen, dünyanın bazı bö139
Baş Belası icatlar
lümlerinde, örneğin Hindistan, Çin' in bazı bölümleri ve Afri
ka' da, az bulunan suyun özellikle deniz ürünleri yetiştiricili
ği için kullanılması ciddi bir sorundur. İyi kalite temiz suyun
kıt olduğu Tayland'daki durumu örnek verebiliriz. Tay
land'ın karides havuzlarının yaklaşık yansı önceden çeltik
tarlasıydı. Günümüzde sutaşır ve yer alh su seviyeleri önem
li ölçüde azalmış ve zaten ciddi boyutlarda olan su kıtlığı art
mıştır. Tayland' daki karides havuzlan çevre için vahim bir
risktir. Tayland'daki mangrov ormanlarının yaklaşık %20'si
karides üretim endüstrisinin ürün sayısını arhrmak için yok
edilmiş, sahil bölgelerini erozyon ve sellere daha yatkın hale
getirmiştir, birçok yerde topraktaki tuz miktarı artmaktadır.
Üstelik hem kara hem deniz türlerinin doğal habitatı, karides
çiftliklerinin yanındaki sahil ve nehir sularına dökülen kirli
su yüzünden ciddi risk alhndadır. Bu sulardaki balık dışkısı,
bazı yenmemiş besinler ve diğer organik döküntü yoğunluğu
fazladır ve bunlar oksijen azalmasına ve zararlı su yosunları
nın aşın büyümesine meydan verirler. Her yıl aşağı yukarı
1,3 milyar metre küp atık madde Tayland'ın karides havuzla
rından kıyı sularına boşalıyor.
Açık deniz ve tuzlu su çiftçiliğiyle ilgili başka bir çevre ris
ki daha var.12 Balıklar ağ veya kafes içine alındığında veya
çok sıkışık olarak yetiştirildiklerinde, bit gibi parazitlerin isti
lası ağır hastalıklara yol açabilir. Deniz biti balık derisinin içi
ni yiyen küçük bir kabukludur. Derinin hasar görmesi demek
balığın tuzlu sudan emilen tuza karşı kendini koruyamaması
ve çeşitli enfeksiyonlara karşı savunmasız olması demektir.
Dişi deniz biti ömrü boyunca bin ila binden fazla larva üretir,
çoğu normal şartlar altında okyanuslarda sürüklenip ölür.
Yalnızca birkaç tanesi bir balığa yaklaşıp tutunabilecek kadar
sürüklenir. Ama bir balık çiftliğinin sınırlan içinde, larvanın
balık konak bulmak için mükemmel bir şansı vardır. Netice140
Hayvan Çiftliği
de daha fazla larva hayatta kalıp bit haline gelir ve bu bitler
de suya daha fazla larva bırakır. Bu durum özellikle Atlantik
somonu için sorun olmuştur, çünkü çiftliklerin yanındaki ya
bani balıklar da enfekte olmuşlardır. British Columbia' daki
Broughton Takımadalan'nda, yavru yabani somonlar denize
yaptık.lan yolculuk sırasında, nehir ağı:zlanrun yanında bulu
nan
büyük balık çiftliklerinin "tehlikesini göze almak" zo
rundadır. Bazı uzmanlar bu balık çiftliklerinin, bu ağır bit is
tilalarından sorumlu olduklarını ve bu bitlerin büyük miktar
da yabani somon kaybına yol açma ihtimali olduğunu iddia
ediyorlar. Yabani somonların %90'ından fazlasının risk altın
da olduğu iddia ediliyor, bu rakam tartışmalı olmasına rağ
men.
Başka bir problem de çiftlik balıklarının kafeslerinden ka
çıp çevreye ve yabani balıkların sağlığına tehdit oluşturması.
Hayvan sağlığı danışmanı olan Philip Lymbery 2000 yılında
411.000 somonun balık çiftliklerinden kaçtığını iddia ediyor.13
Yabani somon sayısındaki düşüşle bağlanblı bu "sızınb" öy
lesine ciddileşti ki kaçan çiftlik somonlarının dünyanın bazı
bölgelerinde yakalanan yabani somonlardan yedi kat daha
fazla olduğu söyleniyor.
Bir başka mesele de hayvanların aa çekmesidir. Sıkışık
çiftliklerde yetiştirilen kuşların stresi iyi bilinir ama balıklar
la muhtemelen daha yakından ilgilenmek gerekir. Belli şart
lar albnda, çiftlik balıklan aa çekiyor görünmektedir. Philip
Lymbery her yıl yaklaşık 70 milyon balığın İngiltere'deki çift
liklerde üretilip öldürüldüğünü ve çiftlik balıklarının şu an
da etçi civcivden sonra en büyük hayvan sektörü olduğuna
işaret ediyor. Her sene öldürülen çiftlik balığı sayısı, öldürü
len domuz, koyun, sığır ve hindi sayısının toplamından daha
fazla. Lymbery yine de çiftlik balıklarına kanun koyucuları
nın
fazla ilgi göstermediğine dikkat çekiyor. Bazı yasal kesim
141
Baş Belası icatlar
yöntemlerinin, dayanılmaz stresli ve uzun bir ölüm aasına
sebep olduğunu iddia ediyor. Özellikle dikkatini çeken yön
temler balığın havada veya buz üzerinde boğulması. Bu yön
temlerin balıkta büyük bir acıya yol açabileceği ve karada ya
şayan çiftlik hayvanlarında bunlara müsamaha gösterilmeye
ceği iddia ediliyor. Hayvan sağlığı kurumlan balık toplandı
ğında başlayan, kesim stresi hakkında da endişelerini dile ge
tiriyorlar. Örneğin somon balığı, 20 metre derinliğinde olabi
len kafeslerin yüzeyine çekilmeye hemen uyum sağlayamı
yor ki basınç burada yüzeydekinden üç kat fazladır. Hava ke
selerindeki aşın havayı yeterince hızlı boşaltamayan somon
lar keskin bir stres yaşayabilirler. Herhangi bir hayvanın acı
deneyimini değerlendirmek son derece güç olsa da balıklara
nasıl davranıldığının daha yakından incelenmesi gerekiyor.
Son olarak deniz ortamı iklim değişikliği yüzünden bü
yük tehdit altındadır, bu tema ki teknolojinin sonuçları hak
kındaki herhangi bir tartışmada her zaman arka planda kal
mışhr. Küresel ısınmanın ve bununla ilişkili çevre değişiklik
lerinin deniz ortamında büyük bir etkisi olduğuna ve balıkla
nn doğal besin kaynaklarının, dünya okyanuslarını asitleşti
ren atmosferdeki artan karbon monoksitten önemli ölçüde et
kilendiğine dair güçlü kanıtlar vardır.
İnsan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan COı'nin yakla
şık dörtte biri denizler tarafından emilir. En iyi tahminlere
göre, 1750-2009 periyodunda COı'nin atmosferdeki yoğunlu
ğu milyonda 280'den 387 parçaya çıkh ve okyanusların yü
zey sulan gitgide daha asidik hale geldi ve pH değeri 8,2 iken
8,1 oldu. 14 Bu rakam asiditenin iki katına çıktığını gösterir. Bi
zim düşüncemize göre, denizleri milyonlarca yılda olduğun
dan daha da hızlı asitleştirmiştir. Eğer C02 yayılımı kontrol
süz yükselmeye devam ederse, denizlerin pH değerinin 2100
itibariyle 7,6 ve 7,8 arasında olacağı tahmin ediliyor.15
142
Öyle
Hayvan Çiftliği
görünüyor ki asitlenmenin etkilerini ilk görecek olanlar ku
tup okyanuslarıdır ve bazı kabuklu deniz hayvanları da yıp
ratıa etkilerini yaşayacaktır. Gelişen Dünya Bilimleri Akade
misi'nin (İngiltere'deki Royal Society de dahil olmak üzere,
aşağı yukarı yetmiş bilim akademisini temsil eden bir çatı ör
güt) Haziran 2009' da yayınladığı bir bildiride, C02 emisyon
ları tam olarak durdurulsa dahi, denizdeki pH değerlerinin
sanayi devriminden önceki seviyelere dönmesinin binlerce
yıl süreceği iddia ediliyor.16
Okyanusların asitleşmesi mercan resiflerinin ve resiflerin
desteklediği vahşi yaşamın kaybına neden oluyor. C02 birik
tikçe daha birçok deniz türü tehlikeye girecek. İngiltere' de
2007 yılında yaklaşık değeri 230 milyon sterlin olan büyük
karides, deniztarağı, yengeç ve ıstakoz ticareti büyük ihtimal
le bundan önemli ölçüde etkilenecek. Ve tehlikede olanlar
yalnızca kalsiyum karbonatlı kabuklu hayvanlar (daha asitli
bir ortamda zayıflayıp çözülecekler) olmayabilir. Balıkların
asiditedeki değişikliklere nasıl tepki vereceğini veya yiyecek
kaynaklarının önemli ölçüde tükenip tükenmeyeceklerini bil
miyoruz, ama larva ve gelişim safhaları muhtemelen büyük
risk altında. Bu tahmini özellikle güçleştiren mesele ise görü
nüşe göre C02 birikmesinin dünya sıcaklığının arttığı bir za
manda vuku bulmasıdır. Dünyadaki okyanuslar ısındıkça
asiditedeki herhangi bir artışın zararlı etkileri çok daha şid
detli olabilir.
TEHLİKELİ BİR LEZZET
2003'de BBC' de yayınlanan Watchdog adlı program suç çete
leri tarafından kontrol edildiğine inanılan yasadışı bir ticare
t\ ortaya çı1<ardı. Ölümcül ürünlerini çoğunlukla Galler'in
yoksul çiftlik bölgelerinden elde eden küçük organize grup
lar bunları oldukça büyük Afrika nüfusu arasında gözde olan
143
Baş Belası icatlar
güney Londra'ya gönderiyordu. Söz konusu olan ürün ilaç
değil yiyecekti. "Smokie" denilen bu yiyecek postu veya derisi yüzülmeden yakılan koyun ve inek etidir. Bazı insanların
,
görüşüne göre bu işlem tadını arhnyor. Bazı Afrika ülkelerin
de lezzetli bir yiyecek olarak görülen smokie, genellikle omu
rilik ve beyinle birlikte satılıyor ki bu durum insan sağlığı açı
sından, deli dana hastalığını taşıma riski nedeniyle hatın sa
yılır riskler oluşturuyor.
Deli dana hastalığı ilk olarak 1983 civarında görülmüş ola
bilir ama o zamanlar hiç kimse bu hastalığa fazla önem ver
memiştir. hk ciddi endişeler 1987' de bir inek titreme nöbetle
ri geçirip öldüğünde baş gösterdi; bu inek kilo vermiş ve
"sarhoş" gibi sendelediği görülmüştü. Çok geçmeden başka
inekler de aynı şekilde öldü. İlk başta bunun, 1732'den beri
bilinen bir koyun hastalığı olan skrapinin* sığırlarda görülen
bir formu olduğu düşünüldü. Bu hastalığa skrapi denmesi
nin nedeni bu hastalığa yakalanan koyun ve keçilerin tüyleri
ni sanki çok şiddetli kaşıruyorlarmış gibi ağaçlara ve taşlara
sürtmeleriydi. Deli dana hastalığına yakalanmış inekler gibi
bu koyunlar da bir deri bir kemik kalır ve yalpalaya yalpala
ya yürürler. Skrapi son derece bulaşıa bir hastalık ama sade
ce koyun ve keçiler arasında bulaşıadır ve görünüşe göre in
sanlara asla geçmez. Bu hastalık sürüleri çok hasta ettiğin
den, standart uygulama sürüyü karantina altına aldıktan
sonra hastalanan bütün koyunları öldürmektir.
Araştırmalar deli dana hastalığının o zamana kadar bilin
meyen bir patojen türünden kaynaklandığını su yüzüne çı
kardı. Bu normal sinir sisteminde bulunan bir proteine çok
benzeyen anormal bir proteindi ama fiziksel yapısı biraz
farklıydı. Bu değişmiş yapı sinir hücrelerinin normal işlevle
rini engelleyip beyinde bulunan aynı türden diğer normal
Bu terim "sürtmek, sürtünmek" anlamına gelen İngilizce scrape sözcü*
ğünden türetilmiştir. (Çev. n.)
144
Hayvan Çiftliği
proteinleri benzer yapıya bürünmeleri için teşvik ediyor gibi
dir: Neticede protein temasla yayılır. Bu proteinin ''bulaşıcı"
olduğunun, yani hayvandan hayvana geçebildiğinin keşfe
dilmesi, en hafif deyimiyle rahatsız ediciydi.
Bu tip bir beyin hastalığına bir proteinin neden olabilece
ğini idrak eden ilk kişi Hammersmith Hastanesi'nden, çok
olağanüstü bir meslektaşım Dr. Tikvah Alper' di. Güney Afri
kalı olan Dr. Alper 1930'da Berlin'e nükleer füzyon üzerine
doktora yapmaya· gitti ama doktorasını hiç bitiremedi; Yahu
di olan Alper Nazi Almanya'sından kaçabildiği ve sağ salim
Johannesburg'a dönebildiği için şanslı sayılırdı. Alper savaş
tan sonra radyasyonun biyolojik etkileri üzerinde çalışlı ama
Güney Afrika' daki ırk ayrımına karşı çıkhğı için istenmeyen
kişi haline geldi. Daha sonra yerleştiği Hammersmith'te Tıb
bi Araşhrma Konseyi Radyopatoloji Birimi'nin başına geçti.
Bu boyun eğmez kadın 1974'de emekli olmasına rağmen, bi
limsel çalışmalarına devam etti ve skrapi ve deli dana hasta
lıklarındaki bulaşıcı maddenin virüs veya bakteri olamayaca
ğını, çünkü ONA veya RNA içermediğini iddia ve ispat etti.
Teorisi bazı çevrelerde kuşkuyla, hatta alayla karşılandı.
Bu durum San Francisco' daki California Üniversite
si'nden Dr. Stanley Prusiner bulaşıcı maddenin gerçek yapı
sıyla ilgili araşhrma yapana dek belgelenmedi. 11 Prusiner öz
gül bir proteini tanımlaması sayesinde (prion) 1 997' de Nobel
Tıp Ôdülü'nü kazandı. Prionların yalnızca koyunlardaki
skrapinin değil insanlarda görülen Creutzfeldt-Jakob hastalı
ğı (qD) ve 1950'lere dek Yeni Gine'deki boylarda görülen
"kuru" hastalığı gibi ağır beyin rahatsızlıklarının da nedeni
olduğu açıklığa kavuştu. Neyse ki prionlar etkilenen doku
nun yenmesi hariç kolayca aktarılmaz. Gelgelelim prionlar
birçok bakteriyi öldüren ısı gibi olağan önlemlerle yok da ol
mazlar. Hal böyle olunca bulaşma ihtimali olan ameliyat ge
reçlerini temizlerken veya sterilize ederken çok dikkat edil145
Baş Belası lcatlar
melidir. Koyunlar skrapiyi tarlalarda kalan eteneyi yiyerek
birbirlerine bulaştırırlar. Yeni Gine'deki Fore Boyu'nun insan
beyni yemesi yerlilerin "gülen ölüm" dedikleri bir hastalığa
sebep olurdu. Bu gitgide ilerleyen, ölümcül beyin ill�ti kur
banlarının yürüme, konuşma ve hatta yemek yeme becerile
rini yok ederdi. Öldükten sonra beyinleri incelendiğinde, be
yin zarlarında kocaman delikler olduğu görüldü: süngere ve
ya İsviçre peynirine benziyordu.
Britanya'da 1980'lerde Britanya'run sığırlarında görülen
bu prionların nedenine dair birçok teori ortaya ahldı. Teori
lerden biri organofosfat böcek ilaçlarının hayvan yemini bir
şekilde etkileyerek mutasyona yol açtığıydı. Bu teori tam ola
rak reddedilmedi, ama çok daha olası bir neden enfekte sığır
ların hayvansal ürünlerle beslenmeleriydi. Bir kez daha me
sele çiftçiliğin kar odaklı bir iş olduğu olgusuna gelip dayanı
yor. İnekleri yalnızca otla besleyerek ticari açıdan kar getire
cek miktarlarda süt elde etmek hemen hemen imkansızdır,
böyle olunca da sığırlar yüksek enerji veren tabletlerle de bes
lenir. Bunlar genelde ketentohumu ve soya gibi yağlı tohum
lardan elde edilir ancak 1980'lerde kesimevlerinden çıkan,
zengin ve aynı zamanda çok ucuz bir yağ ve protein kaynağı
olan atıkları dahil etmek olağan bir uygulama haline geldi.
Başka türlü kullanılması mümkün olmayan hayvan parçala
rının sığır yemine dönüştürülmesini çok az yönetmelik kon
trol ediyordu. Geçmişe baktığımızda, doğal olarak otçul bir
türü, kendi türü de dahil hayvan yemeye zorlamak, alarm
zillerini çaldırmış olması gerekirken, hiç kimse bunun bir so
runa meydan verebileceğinin farkına varmadı.
1989'da hükümet deli dana hastalığıyla ilgili bir araştırma
yaptı ve bu hastalığın sığırlardan insanlara geçmesinin müm
kün olmadığı sonucuna vardı. 1990'da İngiliz sığır etinin ta
mamen güvenli olduğunu gösterme gayreti içindeki Tarım
146
Hayvan Çiftliği
Bakanı John Selwyn Gummer, Parlamento meclislerinin dı
şındaki College Green'de kızına hamburger yedirmeye çalı
şarak kameralar karşısında şov yaptı. Bu küçük duyarlı kız
yemeyi reddedince babasının saygınlığı da ağır bir darbe al
dı. Altı yıl sonra deli dana hastalığından (BSE) olmasa da
CJD'nin yeni bir varyant türünden ilk insan ölümlerinin ha
berleri duyuldu. Mart 1996' da İngiltere Sağlık Bakanlığı BSE
ve vCJD arasında "olası bir bağ" bulunduğunu kabul edince
Avrupa Birliği derhal bütün İngiliz sığır etlerinin AB ülkele
rine ithal edilmesini yasakladı (bu arada benzer sığır yemle
rinin kullanıldığı diğer AB ülkelerinde benzer bir sorunun
olabileceğini büsbütün yadsıdılar). İngiliz hükümeti isteme
ye istemeye otuz aylıktan büyük bütün sığırların kesilmesini
emretti: daha küçük olanların enfekte etle beslenmediğine
hükmetti. Ancak daha sonra hastalığın anneden yavrularına
geçebildiği meydana çıktı ve bu konuda yeniden bir değer
lendirme yapılması gerekti. Ardından hükümet, kemiklerin
ve özellikle omuriliğin en yüksek oranda sinir dokusu ve pri
on içerdiği gerekçesiyle, bütün kemikli sığır etlerini yasakla
dı. Bu yasa 1999' a kadar yürürlükte kaldı.
Bu esnada insanlar vCJD'den ölüyorlardı: Edinburgh'daki
denetleme birimi 1995'ten bu yana vuku bulan 161 ölüme ke
sin olarak veya muhtemelen hastalığın neden olduğunu tah
min ediyor. Korkulan salgın hiç gerçekleşmese de bu krizin ve
inek kaçtıktan sonra ahır kapısını kapatmak için alınan önlem
lerin, Britanya'ya maliyetinin en az 5 milyar sterlin olduğu
tahmin ediliyor. İnsanların yedikleri yiyeceklere duydukları
güveni kaybetmelerinin maliyetini ölçmek ise mümkün değil.
SITMA KEÇİLERİ VE MUTATESLER
WHO'nun verilerine göre, sıtma yılda 300-500 milyon insana
bulaşarak 1 milyon insanın ölümüne neden oluyor. Bu ölüm-
147
Baş Belası icatlar
lerin ezici bir çoğunluğu dünyanın en yoksul bölgelerinde ve
bu bölgelerin de en yoksul insanlarında görülür ki bu insan
ların genelde bu sivrisineklerle bulaşan hastalığın yanı sıra
HIV ve yetersiz beslenmeyle de başı derttedir. Toplu aşılar ve
sivrisinek ağlan yegane çözümdür ama bunların tedarik ma
liyeti çok yüksektir.
Alışılmamış bir kaynaktan da gelse yardım mümkün ola
bilir. 200l'de ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıa Hastalıklar Kuru
mu'ndan Dr. Anthony Stowers ölümcül bir sıtma parazitinin
bir genini, bir keçi embriyosuna başarıyla nakletti. Söz konu
su gen, keçinin meme bezindeki hücreler tarafından harekete
geçirilecek şekilde tasarlanmışbr, böylece bu keçilerin sütle
rinde bol miktarda ucuz aşı üretilebilecektir. Bunun gerçek
leşmesi biraz zaman alabilir, ama aşının farelerde üretilip
maymunlara verildiği önceki deneyler tatmin edici sonuçlar
vermiştir.
Nisan 2006'da Avrupa naç Kurumu dünyada gen aktarıl
mış bir hayvandan -bu vakada genetik yapısı değiştirilmiş
bir keçi- yapılma ilk ilaca yeşil ışık yakb. ATryn pıhblaşma
yı önleyici bir maddedir ve nadir görülen irsi bir hastalık olan
antitrombin yetersizliğinden mustarip insanların ameliyatla
rında kullanılmak üzere onaylanmıştır. Her otuz saniyede bir
çocuğun ölümüne neden olduğu tahmin edilen sıtmanın ak
sine, antitrombin yetersizliği 3.000-5 .000 kişide bir kişide gö
rülür. İlk gen aktarılmış hayvan. bir hayvanın genini başka
bir hayvanın embriyosuna aktararak 1 980'de meydana geti
rildi. Yirmi dört yıl sonra, çok küçük bir azınlığı etkileyen bir
hastalık için gen aktarılarak olarak üretilmiş ilk ilaç ortaya
çıkb. Bunun ardından ATryn'e onay verilmesi "ilaç" endüs
trisindekiler için bir dönüm noktasıdır, fakat aynca lisans
yetkililerinin konuya yaklaşımlarındaki özen derecesini de
gösterir. Bu arada gazetelerimiz dünyadaki biyoteknoloji la148
Hayvan Çiftliği
boratuvarlanndan gelen dehşetli ama bir o kadar da büyüle
yici haberlerle kaynıyor. Büyük dikiş ipeği yumakları üret
mek için örümcek geni nakledilmiş keçiler. Birçok ölümcül
hastalığa karşı insan antikorları üretebilecek inekler: botü
lizm, şarbon, çiçek hastalığı. Ve elbette kötü şöhretli "balıkçi
lek': yan çilek yan balık.
Ne üzücüdür ki, bu son ürün aslında hiç var olmamıştır.
1991'de bir biyoteknoloji laboratuvarındaki araştırmaalar ge
netiği değiştirilmiş bir domates geliştirdiler, bu domateste
Arktik dilbalığının dondurucu sularda ısısını korumasını
sağlayan genden vardı. Bu genin dondurucu iklimlerde d�
matesin gelişmesini sağlayacağı umut ediliyordu, ama aslına
bakarsanız deney başarısız oldu. Sayısız kaynak bu durumu
dert etmedi, BBC dahil deneyin başarılı olduğundan söz etti
ler ve bu deneyi, bitki ve hayvanların genetik yapılarının de
ğiştirilmesine karşı çıkan savlarını desteklemek için kullandı
lar. Aslında sözü geçen domatese hiç balık geni enjekte edil
memişti, sadece söz konusu genin değiştirilmiş bir kopyası
bitkisel hale getirilmişti. Üstelik hiç kimse, bildiğim kadarıy
la, aynı şeyi çileklerle denememiş, hatta böyle bir niyetleri ol
duklarını dahi dile getirmemişti. Belki de biyoteknoloji labo
ratuvarındaki bilimciler deneylerinin gelecekte çilekler üze
rinde uygulanmasına dair gayri resmi olarak tahminde bu
lunmuş olabilirler. Aynca bu girişim, çilekleri donma tehlike
sinden korumak için kullanılan genetiği değiştirilmiş bir bak
teri olan Frostban araşbrmasıyla aşağı yukarı aynı zamanlara
denk gelmiş olabilir.
İçinde "genetik" ve "değiştirme" kelimeleri geçen herhan
gi bir şey hep bir tehlike işareti gibi algılanmıştır. Ne var ki
GDO'nun kaha olduğu kesindir. 2006'da yirmi iki ülkede
yaklaşık 102 milyon hektara GDO'lu ürün ekildi. Bu ürürıle
rin çoğurıluğu, bitki ve böcek ilacına dayanıklı soya fasulye149
Baş Belası icatlar
si, mısır, pamuk ve kaba yoncaydı. Birleşik Devletler en bü
yük üretici, onun ardından Arjantin ve Brezilya geliyor. Dün
yada yetiştirilen soya fasulyelerinin neredeyse yarısının ge
netiği değiştirilmiştir.
Bir bitki veya hayvanın genetiğini değiştirmenin avantaj
ları açıkça görülebilir. Bitkilerin böcek ve hastalıklara karşı iç
ten daha dirençli olmasıyla, çiftçiler verimlerini artırabilir ve
imkan dahilinde daha az toksik kimyasal uygulayabilirler.
Genetik mühendisliğinin aynca bir organizmanın iklime olan
duyarlılığı üzerinde de uygulanması da mümkündür, örne
ğin sert koşullar altında yetişebilen bitkiler üretilebilir. Bitki
ler belli bir bölgenin beslenmesinde eksik olan besin madde
lerinden fazla miktarda elde etmek için de değiştirilebilirler.
Bahsi geçen son GOO'lu ürüne verilebilecek iyi bir örnek
altın pirinçtir: Fazladan A vitamini içermesi için pirincin ge
netiği, özel bir nergis ve bakteri geniyle değiştirilmiştir. Bu
pirinç bilhassa gelişmekte olan ülkelerdeki insanlar için ya
rarlı olabilir, buralarda A vitamini eksikliği özellikle körlük
olmak üzere birçok hastalığın nedenidir. Bu durum, insanla
rın günde üç öğün pirinç haricinde çok az yemek yedikleri
Hindistan ve Güneydoğu Asya'run bazı bölgelerinde bilhas
sa geçerlidir.
Fakat altın pirince karşı çıkanlar var. Söz konusu ürün ve
ona benzeyen diğerleri ancak büyük, zengin Batılı şirketler
tarafından üretilebilir. Şöyle bir kesin algı var: Genetiği de
ğiştirilmiş ürünler, bu tarz besinlerin tehlikeleri ve "yeni"
türleri savunmasız bir çevrede yaymanın riskleri çok az dik
kate alınarak, yalnızca büyük iş dünyasının karlarını artır
mak için üretiliyor. Bunun yanı sıra gelişmekte olan dünya
nın geleceğinin, zengin Bab'ya bağımlılığa ve Bab'nın sömü
rüsüne değil, kendi kaynaklarına dayanması gerektiğini sa
vunanlar da var. Genetiği değiştirilmiş altın pirinç kısırdır,
150
Hayvan Çiftliği
yani her yıl çiftçiler Batılı şirketlerden tohum sahn almak zo
rundalar: Bu öyle bir süreç ki bazı insanlara göre yoksulların
zenginlerin kölesi haline gelmesinin tipik bir örneği.
Böceğe dayanıklı ürünlerin geliştirilmesiyle ilişkili açıkça
sı sorunlar var. Gen aktarılmış mısırın kullanımıyla ilgili en
dişeler dile getirilmiştir. Bu mısır kendi böceksavannı üreten
genetiği değiştirilmiş bir ürün. Bu böceksavar madde bir ze
hir ve bitkinin içinde oluşturulduğu için, böcekler normalde
çiftçiler tarafından püskürtülen süreden daha
uzun
süre bu
zehre maruz kalıyorlar. Sonuç olarak. böceğin zehre dirençli
hale gelme potansiyeli var: bu hem ilaç püskürtmeyi hem de
genetiği değiştirmeyi yararsız kılıyor ve hatta daha güçlü ve
toksik bileşenlerin kullanılmasını zorunlu hale getiriyor. Bu
tarz sorunlar, genetiği değiştirilmiş bitkilerin genleri yabani
türlere girerse daha da kötüleşebilir: Çiftçiler, yayılmasını
dizginlemeye yönelik tüm teşebbüslere bağışıklık kazanmış
yeni bir çok zararlı ot nesliyle karşı karşıya kalabilir.
Bununla alakalı bir mesele de, belirli amaçlar uğruna ge
netiği değiştirilen bitkilerin genel tüketim için ayarlanan bit
kilerle karışması veya melezlenmesi riskidir. 1990'larda bir
biyoteknoloji şirketi içinde böcek ilacı Cry9C olan bir mısır
üretti. Sadece hayvan yeminde kullanılmak üzere onay al
mışb ama 1999 itibariyle bu ürünlerden bir kısmının. Ameri
kan süpermarketlerinde sahlan insanlara yönelik ürünlerin
içinde kullanıldığı keşfedildi. Söz konusu şirket yaklaşık
130.000 hektarlık bir araziden hasat edip piyasaya sürdüğü
tüm mısırları geri almak zorunda kaldı. Bu çok büyük ihti
malle basit bir insan hatasıydı; ancak hayvan tüketimine uy
gun bazı mısırların bizim tükettiğimiz türlerle melezlenip
melezlenmeyeceği belli değil. Ve gitgide küreselleşen bir eko
nomide, yiyecek maddelerimizin içindekilerin hepsinin tek
tek nereden geldiğinden asla emin olamayız.
151
Baş Belası lcatlar
Günümüzde, bu tip itirazlar nedeniyle ve kapsamlı, sıkı
deneyler yapılması gerektiğinden, AB içinde yalnızca üç tane
GDO'lu ürün onaylanmıştır ve bunlardan hiçbiri ticari amaç
lı olarak Britanya' da yetiştirilmiyor. Ülkemizdeki durum kıs
men, basındaki sözde "Frankeşgıda" haberleriyle kamçılanan
ve BSE ve şap hastalığıyla ilgili makul korkuların ardından
halkta ortaya çıkan dirençten kaynaklanıyor. Halkın GDO'lu
ürünlere karşı olması, benim görüşümce tümüyle anlaşılabi
lir bir şey. Britanya'da GDO'lu ürün denemeleri planlandı
ğında, halkın korkusunu gidermeye yönelik ciddi bir çaba
gösterilmedi ve endüstri ile hükümet de kamuoyuna saygı
sızca davranmaya hazırdılar. Bunun sonucunda aktivistler
GDO'lu kolza ve patatesleri hedef aldığında birçok insan on
ları takdir etti. GDO'lu ürün yetiştirilen deney tarlalarının
tahrip edilmesi ve deneyler karşısında koparılan yaygara so
nucu, 2003'de üç büyük biyoteknoloji şirketi çalışmalarını as
kıya aldı, yine de dördüncü bir şirket yani BASF denemeleri
ne 2007' de başladı.
Aktivistlerin "mutates" denilen ürün hakkında görüşleri
ni açıklamaya haklan var, fakat bilimciler halkın endişelerini
anlama ve cevap verme hususunda daha hazırlıklı olmadık
ları müddetçe, birçok iyi çalışmanın baltalanma ve sonunda
engellenme riski de var. Bil �mcilerin hükümetleri "içgüdüsel
tepkileri teşvik etmekle" suçlamaları yeterli değildir. Bunun
yerine sağlıklı bir tartışmayı teşvik etmemiz gerekiyor ve iyi
bir ilk adım da, GDO'lu ürünlerin yetiştirilmesi, yöre ekoloji
sine zarar vermesi ve GDO'lu ürünlerin tüketilmesine ilişkin
potansiyel riskler konusunda bazı ciddi endişeler olduğunu
çok daha açıkça kabul etmek olacaktır. 1980'lerde, genetiği
değiştirilmiş bir ek gıda olan triptofanı yiyen 37 kişi öldü ve
yaklaşık 1.500 kişi sakat kaldı. Normalde doğal olarak oluşan
bakterilerden üretilen triptofan bir toksin içeriyordu ki bu
152
Hayvan Çiftliği
toksin EMS olarak bilinen bir hastalığa yol açıyordu. Acaba
bu toksin genetik müdahale işleminin direkt sonucu olarak
ortaya çıkmıştı? Belki de söz konusu şirket GDO'lu tripto
fanı kullanarak masrafları kısmaya çalışırken filtreleme işle
minde de ucuza kaçmıştır ve bazı saf olmayan maddelerin bu
şekilde bakteriye girmesine meydan vermiştir. Ne yazık ki
skandal açığa çıktığında imalatçılar genetiği değiştirilmiş
mı
bakteri türünün bütün stoklarını yok ettiği için, artık başka
araştırma yapmak mümkün değildir. Kaçınılmaz olarak ve
gayet makul bir biçimde, bazı insanlar bu hareketin bizzat
anlamlı olduğunu düşünüyor.
GOO'lu ürünlere dair İngiliz savı, Rowett Araştırma Ens
titüsü'nden Dr. Arpad Pusztai' den ciddi anlamda etkilenmiş
tir. Nisan 1998'de bu bilimci, GOO'lu patatesleri farelere ver
diğini ve bu farelerin ağır bağırsak rahatsızlıkları yaşadıkla
rını söyledi. Farelerin sindirim sistemlerinin yapısında ve
fonksiyonunda, iç organlarının gelişiminde değişiklikler ve
yaralanmalara karşı bağışıklık sistemlerinin tepkisinde bir
yavaşlama olduğunu bildirdi. Bu gözlemleri göz önüne ala
cak olursak, bu ürünleri insanlara vermenin "vicdansızlık"
olacağını iddia etti. Bu bildiriden iki ay sonra, BSE ve şap kri
zinden sonra halkın endişelerine zaten duyarlı olan yedi sü
permarket zinciri raflarından GDO'lu ürünleri kaldırdı. Bu
esnada Dr. Pusztai araştırmasının sonuçlarını araştırması ta
mamlanmadan veya başka bilimciler tarafından incelenme
den yayınladığı için Rowett Enstitüsü'nden atıldı. Daha son
ra Royal Society araya girdi ve araştırmayı inceleyerek kusur
lu olduğunu beyan etti. Bu arada Royal Society'yle sık sık da
laşan Lancet Pusztai'nin çalışmasını yayınladı ama Royal So
ciety'nin kısmi ve tamamlanmamış çalışması nedeniyle Pusz
tai'ye itiraz etmesi konusunda Pusztai'nin bulgularını çok
fazla savunamadı.
153
Baş Belası icatlar
Bilimciler Dr. Pusztai vakası karşısında halen bölünmüş
durumda ama bazılarımız bu çalışmanın incelenme ve yayı
na kabul edilme şekli hususunda huzursuzluk hissediyoruz.
GOO'lu ürünlerle ilgili daha kapsamlı meselelerin bazıları
hakkında makul endişeler söz konusu. İtiraf ediyorum, Afri
ka'nın şiddetli sıcağında sıkışık koşullarda banndınlması
için genetiği değiştirilmiş tüysüz tavukları gördüğümde, ben
de halkın büyük bir kesimiyle birlikte bir tepki hissediyorum.
Ancak kesin olan bir şey var ki birkaç ekstrem vakaya içgü
düsel olarak verilen tepkinin teknolojinin bütünü hakkındaki
yargılarımızı çarpıtması gerekmiyor. Bilimcilerin çoğu uy
gun şekilde yürütülen bilimsel deneylere aktivistlerin sürek
li saldırmasından çok rahatsızlık duyuyorlar, çünkü test ede
mezsek GDO'lu ürünlerin güvenliliğini veya tam tersini asla
tespit edemeyeceğiz. Ve eğer içgüdüsel tepkinin her zaman
kazanmasına müsaade edilirse neler kaybederiz? Yoksullu
ğun ve kuraklığın hüküm sürdüğü bölgelerdeki insanları
beslemek için kullanılan genetiği değiştirilmiş ürünleri mi?
Binlerce insanın sıtmadan ölmesini önleyebilecek "ilaçlı" ke
çileri mi? Bu teknolojinin başarısızlıkları ve sakıncaları kadar
başarılarına da bakmalıyız. Her şeyden önemlisi, bu beceriyi
geliştirdiğimiz için gurur duymalıyız. On milyonlarca yıl ön
ce atalarımız hafiften ve çekine çekine kendi çevrelerini de
ğiştirmeye başlamamış olsalardı, mürrıkün olmayacak bir
şeydi bu.
154
Beşinci Bölüm
DÖNÜP DOLAŞAN ACAYİP SÖZLER
1907'de Joseph Conrad'ın yazdığı gerilim romanı The Secret
Agent (Gizli Ajan) Londra'nın güneyindeki güzel bir parkta
kanlı bir şekilde sonlanan başarısız bir bombalama girişimini
betimler. Fakat Conrad'ın dünyanın dört bir yanındaki oku
yucularının çoğunun bilmediği şey ise, öyküsünün Lon
dra' da on üç yıl önce gerçekten meydana gelen olaylan anlat
tığıdır.
Şubat 1894' de bir perşembe günü öğleden sonra, Green
wich Kraliyet Rasathanesinden Bay Thackeray ve Hollis "geç
saate kalmışlardı". Daha saat öğleden sonra 4.45' di, ancak o
günlerdeki seyrek sokak aydınlatması ve görüşe engel olan
sis göz önüne alındığında, kış aylarında birçok işçinin hava
kararmadan eve gitmeleri olağan bir şeydi. Thackeray ve
Hollis rasathanenin alt kattaki hesap odasındayken, "keskin
ve net bir patlama, ardından havada giden gülle sesine ben
zer bir ses" duydular. Pencerelere yöneldiklerinde rasathane
nin kapıasının avluda koştuğunu gördüler. Kapıayı takip
ederek rasathanenin kuzeyine doğru gidip tepeden bakabile
cekleri bir noktaya eriştiler. Kapıa, park bekçisi ve birkaç öğ
renci rasathanenin altındaki yolda görünüşe göre çömelmiş
birine doğru koşarlarken onları izlediler.
155
Baş Belası icatlar
Gruba katılan iki adamın ilk izlenimi adamın kendini vur
duğu yönündeydi. Aslında adamın yaraları çok daha kor
kunçtu. Sol eli yoktu, karın duvarında bir delik vardı; üzerin
de yattığı yol kana bulanmış ve kemik parça ve kıymıkları 60
metre uzağına kadar dağılmıştı. Buna rağmen bilinci yerin
deydi ve hala konuşabiliyordu. Yakınlardaki Denizci Hasta
nesi'ne sedyeyle taşındıktan yarım saat sonra hayatını kay
betti ve kimliğine ve yaralarının nedenine ilişkin hiçbir ifşada
bulunmadı.
Polis kısa sürede adamın adının Martial Bourdin olduğu
nu, Fitzroy Caddesi'ndeki pansiyonundan kolunun altında
bir koliyle ayrılıp, Greenwich' e kadar tramvayla geldiğini
tespit etti. Görünüşe göre bu koli ansızın patlayan bir yangın
cihazı içeriyordu. Bourdin'in üzerinde çok miktarda para
vardı. Bu da niyetinin bombayı bir yere bırakıp ülkeden kaç
mak olduğunu akla getiriyordu: muhtemelen memleketi
Fransa'ya. Daha sonra�'i soruşturmalar, onun yabana anar
şistler için bir toplanma yeri olan, Soho merkezli "Club Auto
nomie'nin bir üyesi olduğunu meydana çıkardı. Ertesi ak
şam, 17 Şubat' ta, Great Titchfield Caddesi'nin yanındaki ku
lüp binasına gece yansından hemen sonra baskın yapıldı.
Seksen kişi tutuklandı, bazı şüpheli şahıslar (gazeteler Fran
sız ve Bohemyalı olduklarını yazdı) sorgulandı ve birkaçı da
Avrupa'ya geri gönderildi, ama olayla ilgili hiç gözaltına alı
nan olmadı. Bourdin'in cenazesi çok kalabalıktı, gelenlerin
çoğu anarşist davaya sempati duyanlardı.
Conrad öyküyü bir hayli abartmış olsa da bazı ilgi çekici
sorular söz konusuydu. Bourdin neden rasathane gibi sapa,
fazla insan bulunmayan bir hedefi, insanlara veya binalara
belirgin bir zarar veremeyecek kadar küçük bir bombayla
vurmayı seçmişti? "Belirgin" derken kastettiğim, olayın aa,
can kaybı ve yıkıma yol açarak, basında yer almasını ve dola156
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
yısıyla teröristlerin korkunç mesajım olabilecek en geniş kit
leye yaymasını sağlayacak kadar büyük olması. Bazıları Bo
urdin'in kandırıldığı için bilmeden bomba taşıyor olabilece
ğine veya bombayı bir yere bırakıp Fransa'ya kaçmayı plan
ladığına inanıyor. Kayınbiraderinin bir polis muhbiri olduğu
sanılıyordu ve birçok anarşist de bu olayın bir reklam oldu
ğuna ve halka teröristlerin ne kadar güçsüz olduklarım, yet
kililerin ne kadar süratle harekete geçtiklerini göstermek için
düzenlendiğine inanıyordu.
Hakikat ne olursa olsun, bu öykü insanların hem terörist
leri hem de hükümetleri ayru icatla nasıl devirmeye niyet et
tiklerini gösteriyor. Radyo, uydu televizyonu yayım, internet
ve cep telefonu mesajından önce propaganda, gazete demek
ti. Bu gazeteler, Joseph Conrad gibi romancıların yanı sıra,
büyük ölçüde büyük okuryazar kitlesine de bel bağlaınışh.
Bunların hiçbiri yaklaşık 5.000 yıl önce Iraklı saymanların
yaptıkları küçük, zararsız icat olmasaydı mümkün olmaya
caktı. Bu icat insanlık üzerinde teröristlerin dinamit ve baru
tundan çok daha fazla yıkıma yol açmıştır.
ESKİ DÜNYA YAZISININ ÖZET TARİHİ
Muhtemelen hatalı biçimde matbaacılığın kurucusu olarak
kabul edilen Johannes Gutenberg'in adı ilk olarak Strasbourg
şehrindeki mahkeme kayıtlarında geçer. 1439'da Gutenberg
ve üç adam; Hans Riffe, Andres Heilman ve Andres Dritz.e
hen, gizemli bir endüstriyel işlemdeki haklar hususunda an
laşmazlığa düşünce mahkemelik oldular. Gutenberg iş ortak
larından bu açıkça belirtilmemiş işlemi öğretmek için büyük
miktarda para almıştı. Bu sır olarak saklanacaktı ve eğer or
taklardan biri ölecek olursa, Gutenberg fikirdeki ?payım" ge
ri alma hakkım saklı tutuyordu. Dritzehen ölüp de Guten
berg vefat etmiş adamın evinde bulunan bir aygıtın geri ve157
Baş Belası icatlar
rilmesini isteyince işler karıştı. Aygıt asla bulunamadı ve bu
güne kadar da bunun ne olduğu açıklığa kavuşmuş değildir.
Ancak Gutenberg'in, ortaklarının parasının bir kısmını kur
şun, başka çeşitli metaller ve bir üzüm cenderesine harcadığı
nı biliyoruz. Gutenberg'i daha sonra üne kavuşturan icadın
şekli ve içeriğini dikkate aldığımızda, gizemli aygıtın bir bas
kı makinesi prototipi olması muhtemel görünüyor.
Böylece Avrupa tarihinde baskı makinesi ilk olarak mal ve
para anlaşmazlığıyla birlikte sahneye çıkıyor. Yazı ilk olarak
kimin neye sahip olduğunu, kimin kime ne ödeyeceğini kay
detme amacıyla vücut buldu. En eski formlarında yazı sizin
şu anda okumakta olduğunuz satırlara, ortalama insanın ba
lığa benzediği kadar benzerdi. Yazının atası iki farklı marka
ya da fiş dizisi formunda ortaya çıktı. Bu küçük yuvarlak nes
neler kilden yapılmaydı ve MÔ sekizinci ve dördüncü binyıl
larda Yakın Doğu'da kullanılıyordu. İki farklı marka türü,
malların takibini yapmak için geliştirilen iki farklı yazı türü
ne evrildi.
tık yazının en eski türü olan düz markalar tarım başladığı
zamanlarda arkeolojik kayıtlara girer. Yakın Doğu'da bulu
nan markaların yüzeyleri pürüzsüz, şekilleri basit. Kalıntıları
arasında bulundukları küçük ölçekli toplumların yapısını
göz önüne aldığımızda, insanlar bunlardan ürün ve sürüleri
nin kaydını tutmada yararlanmış gibi görünüyor.
Buna karşın üstlerinde çivi uçlu kalemle konmuş karma
şık işaretler bulunan markalara (bunlara "karmaşık marka
lar" da diyebiliriz) sadece Uruk gibi MÔ dördüncü binyılın
ortalarında öne çıkan ilk Yakın Doğu şehir devletlerinin ka
lıntılarında rastlanıyor. Birçok çeşidi bulunan bu markalar en
çok tapınak binalarının yanında bulunuyor. Bir kral ile seçkin
bir rahip sınıfının oturduğu bu tapınaklar karmaşık bir eko
nomik sistemi denetlerdi; yiyecekler civardaki kırsaldan geti
rilir, sonra adil bir biçimde halka dağıtılırdı. Dolayısıyla kral
158
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
ile rahipleri, hükümdar ile fahişe-rahibe formunda cisimleş
miş bir tanrıça arasındaki kutsal bir çiftleşme eylemi de dahil
olmak üzere belli ayinlerin yasalaşması yoluyla arazi verim
liliğinin devamlılığını sağlıyordu.
Mozaik döşeme ve ?muhtemelen insanlara adilane dağı
tım yapmak için kullanılan- sürahiler ile standart kaselerin
yanı sıra karmaşık markalar, en çok nefret edilen uygulama
olan vergi toplamaya dayanan yeni bir toplum türüyle karşı
karşıya olduğumuzu akla getiriyor. Bu dönemde aynca mü
hürlerin ilk defa kullanıldıklarını görüyoruz. Bu mühürlerin
bazıları üzerinde insanların acımasızca dövülüşünü anlatan
betimlemeler yer alıyor: Bu büyük olasılıkla ilk vergi tahsil
darlarının vergi toplama şekliydi. Böyle bir sistemin uygu
lanması ve yürürlükte tutulması; gelişmiş kayıt tutma sistem
leri, yasalara uymama durumunda alınacak önlemler ve ce
zalarla birlikte nüfuzlu bir yönetim gerektirirdi.
Bu iki çeşit marka benzer amaçlar için kullanılmalarına rağ
men farklı biçimlerde saklanıyordu. Düz markalar, sayılmış
veya değiş tokuş yapılmış olan şeylere ilişkin bilgileri sakla
mak için mühürlü kil kılıflarda tutuluyordu. Markalar bazısı
dikdörtgenler prizması bazısı da küre şeklinde olan kil kılıfla
rın içine yerleştirilir ve bu
kılıflar hemen mühürlenip fırına ve
rilirdi. Kılıfın içinde ne olduğu konusunda daha sonra bir an
laşmazlık çıkarsa, bir memur kılıfı kınp açabilir ve markaları
kontrol edebilirdi. MÔ 1850 civarında yapılmış, Türkiye'den
gelme tipik bir dörtgen kılıf British Museum' da sergileniyor.
Gelgelelim epeyce bir miktar karmaşık markanın üzerinde bir
delik bulunduğu gözlenmiştir. Bu durum ipe dizildikleri izle
nimini uyandırıyor. Bunu neden yapmışlardı acaba?
Arkeolog Denise Schrnandt-Besserat'a göre cevap, Latince
kuneus yani çivi şeklinden gelen çiviyazısında (cuneiform) ya
tıyor, bu yazı marka aşamasından hemen sonra ortaya çık
mıştır.1 MÔ birinci ve üçüncü binyılın yazısında bulunan ko-
159
Baş Belası icatlar
ni ve küre gibi basit şekiller eskiden basit markaları kullanan
zirai yerleşim biçiminin
ana
ürünlerine atıfta bulunuyor.
Farklı ebatlardaki koni ve küreler farklı tahıl ölçümleriyle il
giliydi. Silindirler hayvanları simgeliyordu.
Çiviyazısında karmaşık markaların izlerini görebiliriz.
Küre ve paralelkenar gibi oyiılmuş daha girift semboller
?yapma" eşyaları; bira, yağ ve ekmek gibi işlenmiş besinlerle
parfüm ve metal nesneler gibi imal edilmiş lüks maddeleri
temsil ediyordu. Bunlar kırsaldan gelen ham ürünleri kulla
narak şehirde yapılmış ama tapınak bölgesi içinde ve tapınak
görevlilerinin denetimi albnda işlemlere tabi tutulmuştu.
Markalardan yazıya sıçrama, fazla çalışan tapınak say
manlannın bulduğu basit bir yöntem sayesinde oldu. Yaz
manlar basit markaları içeren mühürlü kil kılıflara daha ko
lay erişebilmek için, kılıflar ıslakken dış taraflarına markaları
bastırıp izlerini çıkarmaya başladılar ve böylece içindekilerin
dokunsal ve görsel bir taklidini yaptılar. Bir süre sonra kılıfın
dışındaki şekil nasıl olsa içindeki asıl markalarla aynı bilgiyi
iletiyor diye düşünerek. kılıf ile markaları bir kenara attılar
ve sadece kil tabletleri kullanmaya başladılar. Bununla birlik
te aynı taktik karmaşık markalarda
işe yaramadı çürıkü yü
zeylerindeki girift işaretler kil üzerinde okunaklı izler bırak
mıyordu. Dolayısıyla karmaşık markaların üzerindeki bilgi
ler kil kılıfların üstüne, markaları işaretlemek için de kullanı
lan sazdan yapılma bir çubuk yardımıyla kaydediliyordu.
Çiviyazısının Mô 3200 civarında Uruk'tan kalma, üstleri
ne işaretler kazınmış aşağı yukarı 4.000 adet nesne de dahil
olmak üzere en eski örneklerine bakarak Asurlular, Babilliler,
Hititler ve Kenanlıların yazılarına geçen, oradan Fenike ve
Etrüsk yazılarına ayrılan, daha sonra da modern zamanların
daha tanıdık Yunanca ve Roman alfabelerine dönüşen bir çiz
ginin izini sürmek mümkündür. Şimdi bilgisayarımın başın
da oturmuş, yazının ·tarihini anlatmak için çiviyazısının çok
160
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
daha değişik bir formunu kullanıyorum. Bugün erken saat
lerde, cep telefonumdan birisine geç kalacağımı bildiren bir
mesaj attım ve sipariş ettiğim bir kitapla ilgili bilgisayarım
dan bir e-posta gönderdim. Ben ve benim gibi milyarlarca ki
şi her gün birinci bölümde ele alınan temel bir insan fonksi
yonu olan dilin yardıması olarak yazıyı kullanıyoruz. Ve bu
fonksiyon çok asal ve içgüdüsel olduğundan, yazının nasıl
bir sıçrama olduğunu ve ortaya çıkmasına hangi karmaşık
sürecin yol açtığını gözden kaçırmak kolaydır.
Eski Uruk'ta kayıt tutanlar yazıyı günlük iletişim araa
olarak kullanmazlardı. Çiviyazısı sadece hesap tutma için
kullanılan kesin biçimde tanımlanmış bir araçtı. Kullandıkla
rı ilk işaretler resimyazıya aitti. Yani işaretler ses değil, nesne
ve nicelikleri temsil ediyordu. ?El" in işareti el çizimiydi, ?su"
işareti de bir dizi dalgaaktı. Ancak kullanım değişip de bu
semboller kile çivi uçlu kalemle oyulmaya başlayınca, bu işa
retleri basitleştirmek ve soyutlamak gerekli hale geldi. Kavis
ler düz çizgilere dönüştü, ince detaylar ortadan kalktı. Üç
binyıl sonra çiviyazısı tanınabilen resimler dizisinden, bol
miktarda oyma çizgi ve üçgene dönüştü.
Yazı değişince kullanım şekli de değişti. Yakın Doğu'nun
saymanları her kelime için bir sembol icat etmektense yakla
şık 700 sembollük bir repertuardan sembolleri alıp birleştirdi
ler. ?Yeme"nin simgesi ?ağız" ve ?yiyecek" simgelerinin bir
birleşimiydi. Bu esneklik daha sonra ortaya çıkan, Sümer di
linin karakteriyle yakından ilişkili gelişme için sahneyi hazır
ladı. Farklı anlamlan olan ama aynı veya benzer şekilde telaf
fuz edilen birçok eşsesliyle birlikte, esasen tek heceli kelime
lerden ibaret olan dil yazının ses formunun ortaya çıkmasına
yardıma oldu. Örneğin Sümer dilinde ?ok?a ?ti" deniyordu
ki bu aynı zamanda ?yaşam" anlamına da geliyordu. hk ya
zarlar iki sembol kullanmaktansa sadece ok işaretini kullanır,
?yaşam" anlamını göstermek istediklerinde ise fazladan bir
161
Baş Belası icatlar
işaret ilave ederlerdi. Dolambaçsız gorunen bu yöntem
önemli bir değişime de işaret ediyor: tık kez semboller bir
nesne veya fikirden ziyade bir sesi göstermek için kullanılı
yordu. Bizim dilimizden bir örnek de hem meyve hem de çift
(pair) anlamına gelen armut (pear) kelimesi olabilir.
Semboller orijinal referans noktalarından aynşhnlıp da
bütünüyle seslerle ilişkilendirilir hale geldiklerinde, daha
karmaşık, hatta soyut anlamları temsil etmek için birleştirile
bilirler. Yine, dilimizi kullanarak verebileceğimiz bir örnek,
belief (inanç) anlamını göstermek için bee (an) ve leaf (yaprak)
sembollerinin birleştirilmesi olabilir: İki basit nesne isminin
resimsel temsilleri ikisiyle de bağlanhlı olmayan soyut bir
kavramı açıklamak için kullanılırdı.
Bu da dolayısıyla ilk yazarların bilgilerini düzenleme şek
line etki etti. Çiviyazısının ilk döneminde, bir yazı tabletinde
ki alan bizzat bir anlamı ifade edecek biçimde bölünürdü. Bu
fırınlanmış ve çoğu hala onları tutan yazmanlarının parmak
izlerini taşıyan kil kayıtların üzerindeki belli konumlar, oku
yuculara denetleyen görevlilerin isimlerini verirdi. Belli mal
lar ya yalnızca sağa ya da sola yazılırdı, yani kelimelerin
uzamsal konumu kelimelerin kendi kadar çok şey söylerdi.
Şu var ki çiviyazısı daha karmaşıklaştıkça, tabletler bizzat ke
limeler vasıtasıyla her şeyi iletmeye başladı. Sütunlara başlık
eklendi, toplam ve alt toplamlar bu itibarla işaretlendi. Kısa
ve özlü sözler kayda girdi, "Wullu onu aldı" ve "Nashwi'nin
elinden gibi" .
Uruk tabletlerinin yaklaşık 3 90'ı yazman kayıtlarıdır; ge
ri kalanı da tabletleri oluşturmak ve korumak için eğitilen ye
ni bir görevli sınıfının yazma egzersizleridir. Çoğunlukla
yazmanlara kopyasını çıkarmaları için devasa, can sıkıcı mal
ve yönetici unvan listeleri verilirdi ki, gene de biraz şansları
varsa bazı özlü sözler, bir atasözü yazabilir veya kendi çalış-
162
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
ma günlerini betimleyebilirlerdi. Çok enteresan birkaç örnek
te, stajyer yazmanın yalnızca eğri büğrii yazısını değil, öğret
meninin hoşgöriiyle yaptığı düzeltmeleri de görebiliriz.
Çiviyazısı gitgide daha karmaşık bilgileri iletebilir hale
geldikçe, eğitimli yazmanlar babalarının konumuyla birlikte
kendi imzalarını da tabletlerin altına eklemeye başladılar.
Çoğunlukla, bunlar hali vakti yerinde saray çalışanlarıydı, bu
da ?yazar sınıfın" imtiyazlı bir seçkin sınıf olduğu izlenimini
uyandırıyor. İkinci binyıldan kalma bir tablette Sümer kralı
Shulgi şöyle övüftür: ?Kimse benim gibi tablet yazamaz." Bu
beceriye açıkça önem atfeden Kral Shulgi, yazmanların eğitil
mesi için bir okul yaptırdı. Bütün Yakın Doğu'da ve Nil bo
yunca benzerleri yapılmıştır.
Bu makama Mısır'da özellikle çok saygı duyulurdu, orada
yazmanlar zengin ve nüfuzlu memurlar ve bizzat yazı da
kutsal hale geldi. Güneş tanrısı Ra'nın habercisi ve yazman
ların himayecisi Thoth aynı zamanda düzeni korur, gezegen
hareketlerinin kaydını tutar ve Hüküm Günü'nde ruhları tar
tardı. Tevekkeli değil, MÔ ikinci binyılda Mısırlı bir memur
oğlunu yazı okuluna bırakırken şu mesajı veriyor: ?Kafanı
yazıya vermelisin. [Yazmarunkiyle] mukayese edilebilecek
bir makam tanımıyorum. Kitaplarını annenden bile daha faz
la sevmeni sağlayacağım.?
BİR YUNAN HEDİYESİ: KLASİK DÜNYADA YAZI
Akdeniz bölgesindeki en eski yazı örnekleri Girit adasında,
Knossos'taki Kral Minos'un sarayında bulunmuştur. Minos
ve benzer statüdeki diğer krallar gösterişli saraylarda oturan,
belirgin bir uygarlığın sembolik hükümdarlanydı. Yine bu
saraylarla ilişkili en eski yazı, resimyazıdır: yeşim taşı, ame
tist ve altın da dahil olmak üzere, çok çeşitli sert yüzeylere
kazınmış, adam kafası veya balta gibi basit resimler. Bu re
simlerin kil parçalan üzerine mühürlerle çıkarılmış izleri de
163
Baş Belası icatlar
bulundu, bunlar eşya veya hesaplar üzerinde bir çeşit imza
atmış olabilecekleri izlenimini uyandırıyor.
İlk dönemlerdeki Minos yazısı Mısır hiyeroglifine benzer,
bu da bazı insanların Nil Vadisi'nden Akdeniz'e direkt bir
miras çizgisi olduğunu öne sürmesine yol açmışhr. Aslına ba
karsanız, Yunanlılar sanki yazıyı oldukça yakın bir komşu
dan miras almış gibidir ki, bu daha sonra ele alacağımız bir
konu. Fakat varsayılan bu bağlanh yazının öyküsünde ilginç
bir ikincil meseleyi meydana çıkarır. Görünüşe göre dünyada
yazının, herhangi bir dış etki olmadan kendiliğinden ortaya
çıkhğı üç yer vardır: MÔ üçüncü binyılın ortalarında Yakın
Doğu, ikinci binyılda Çin ve MS üçüncü yüzyılda Orta Ame
rika. Çeşitli başka toplumlar da kendilerine özgü konuşma,
fikir ve nicelik kaydetme yöntemleri geliştirdiler ama bunlar
da etki meselesi çok net değildir. Örneğin Mısırlıların estetik
açıdan mükemmel hiyeroglifi ile Sümerlerin basit, seyrek
sembolleri arasında dünya kadar fark var gibidir. Ancak iki
toplum irtibat halindeydi. Mısırlıların karmaşık resimyazısı
işaretleri yanında, buna koşut olarak sesleri iletme vasıtaları
da vardı. Dolayısıyla öyle görünüyor ki Sümerlerden yakla
şık üç yüzyıl sonra hüküm süren Mısırlılar onlardan yazma
fikrini miras aldı, alfabelerini değil. Buna karşın, Latium'un
merkezi İtalya bölgesi okuryazar komşusu Etrüsk medeniye
tinin kültür yörüngesine girdiğinde, Etrüsk alfabesini alıp
kendi dilinin özgül gereksinimlerine uyarladı. Sümer ve Yu
nan yazı sistemleri arasında, ileride göreceğimiz gibi, bir sü
reklilik mevcuttur. Bu bağlanh bazen fikirlerde, bazen de işa
retlerde görülür.
Berkeley'deki California Üniversitesi'nden Klasik Dil ve
Edebiyat Profesörü Ronald S. Stroud'ın dikkat çektiği gibi, ilk
dönemlerdeki Minosluların yumuşak kil üzerine mühür yü
zükleriyle resimler yapmaktan, aynı ilkelere dayalı bir alfabe-
164
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
ye doğru ilerlemeleri doğal bir adımdı.2 Resimyazılı mühür
taşlardan birazcık daha ileride bir devire ait, kil tabletler üze
rine dik çizgiler halinde yazılmış bir yazı buluruz; bu yazıyı
yirminci yüzyılın başında toprak altından çıkaran arkeolog
Sir Arthur Evans buna "Lineer A" adını vermiştir. Yazı birta
kım aşamalardan geçmiştir: En eski örneklerde resimyazılar
halen mevcuttur, ama stilize ve basitleştirilmiş halde ve sayı
ların hakim olması sadece muhasebe ve defter tutma amacıy
la kullanıldıkları izlenimini uyandırıyor. Sonralan Lineer A
daha da evrildi, orijinal işaretlerinin yalnızca yaklaşık üçte bi
ri kaldı, sayısal sistemi gelişti ve sürekli soldan sağa yazılma
ya başlandı.
Çeşitli işaretlerin göreli sıklığından bellidir ki Lineer A bir
dilin seslerini temsil ediyordu. Maalesef henüz bunun hangi
dil olduğunu bilmiyoruz. Hint-Avrupalıların sonraki istila
dalgalarının silip süpürdüğü, adanın eşsiz yerli dilini temsil
ettiği ileri sürülmüştür. Klasik arkeolog Gareth Alun Evans
bunun, günümüzde Türkiye'nin bulunduğu bölgede konu
şulan bir Hint-Avrupa dili olan Luvinin bir çeşidi olabileceği
ne inanıyordu .3 Anlamı çözülen işaretlerden biri -KU-RO,
"bütün" anlamındaydı- üzerinde çok tartışmalar yaşandı. Bu
kelime Sami dilindeki kök kl'ye (İbranicede "kol" olarak te
laffuz edilir) yakın olabilir ki bu da "bütün" kelimesinin an
lamlarını kapsar. Başka bir olasılık da Hint-Avrupa kök keli
mesi, "bir merkezin etrafında dönmek" veya "ikamet etmek"
(dwell) anlamına gelen kwel'den gelmiş olabileceğidir. Günü
müz itibariyle, yazının çok az bir kısmı çözülebilmiştir ki bu
da bizi çok enteresan bir tartışmadan ötesine götürmüyor.
Şu ana kadar bulunan Lineer A yazılarının çoğu görünüşe
göre nesne, eşya ve personel listeleridir ve bunların hepsi de
Minos saraylarının muazzam yönetim yapısıyla ilişkilidir.
Sadece 200 kadar örnek var, fakat yirmi farklı Girit bölgesine
165
Baş Belası icatlar
ve diğer adalar ile Yunanistan anakarasındaki birkaç yerleşi
me yayılmış olması, yaklaşık 200 yıllık bir dönemde oldukça
yaygın bir şekilde kullaıuldığını akla getiriyor (MÔ 1650'den
1450 civarına kadar).
Knossos'ta Evans'ın kazıdan çıkardığı resimyazı ve Line
er A parçalan yanında, başka bir yazıda kaydedilmiş 4.000 kil
tablet vardı. Evans buna Lineer B adını verdi. Bu yazıda keli
meleri birbirinden ayırmak için kısa dikey çizgiler kullanılı
yordu ve aynca metinde sözü geçen, örneğin tekerlek, vazo,
adam gibi belli mal ve insanları göstermek için sözyazılar
vardı. Lineer B aynca Yunanistan'ın bazı bölgelerinde de bu
lundu ve bulunan nesneler seçkin bir bilimci olan Michael
Ventris'in yazının anlamını çözmek için yaphğı çalışmalarda
yardımcı oldu. 1952'deki tezinde Lineer B'nin eski Yunanca
nın
arkaik bir formu olduğunu öne sürdü ki eski Yunanca da
aynı kelime sonu sistemini kullanıyordu.
Ventris ne yazık ki çok genç bir yaşta, görüşlerinin yayım
lanmasından yalnızca iki yıl sonra öldü ama fikirlerinin mu
azzam bir etkisi oldu. Lineer B'nin çözülmesi sayesinde kla
sik arkeologlar Knossos'un ele geçirildiğini ileri sürebildiler.
Kendi dillerinde kayıt tutmak için Lineer A'yı kullanan okur
yazar saray görevlileri, Yunan istilacılar anakaradan gelip
kendi kurallarını dayattıklannda da işlerine devam ettiler. Bu
tuhaf yenilikten etkilenen yeni efendiler kendi dilleri için de
benzer bir sistem talep ettiler ve sonuçta ortaya çıkan Lineer
B oldu.
Okuyucular "alfabe" kelimesini kullanmaktan kaçındığı
mı fark etmişlerdir. Lineer A ve B alfabe değil, hece yazımı
dır: sesli ve sessiz harf birleşimlerini betimlemek için kullanı
lan bir dizi işaret. Lineer A'nın bir taş pota üzerine yazılmış,
deşifre edilmiş bir örneği şu şekildedir:
166
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
atai- *301 waja osuqare jasasa rame unaka nasi ipina ma siru te
Ne anlama geldiği hususunda
en
ufak bir fikrim bile yok
ve bildiğim kadarıyla, hiç kimsenin yok. Ancak bu yazının,
malların ve insanların saraya geçişine ve civardaki kırsala da
ğıbmına ilişkin kayıt tutmaktan başka bir şey için kullanıldı
ğına dair bir kanıt yok. Ne krallara ait mektuplar ne kanun
lar ne de şiirler. El yazılarının analiz edilmesi sonucu, hepsi
de saray içinde yönetim işlerinde çalışan yaklaşık 105 farklı
kişi tarumlanmışhr. Daha da tuhafı ise, belli bir zamanda
hepsinin kaybolmasıdır. MÔ 1380'de Knossos'un yok edil
mesi ve 180 yıl sonra anakarada Knossos ile bağlanhlı bir sa
rayın yanmasıyla birlikte, Yunan yazısı dört yüzyıl boyunca
ortadan kayboldu. Homeros'un destanları sözlü şiirler halin
deydi ve bizler llyada
ve
Odysseia'nın 27.000 mısrası içinde,
yelkenli yapımı ve yellenme gibi çok farklı konular hakkında
aydınlaba bilgiler alırken, yazma konusundan yalnızca çok
az, muğlak bir şekilde bahsediliyor. Homeros'un veya MÔ
sekizinci ve yedinci yüzyıllarda yaşamış eserleri bugün bize
Homeros adı altında ulaşan şairlerin aynnhlı bir anlahyı ak
tarma amaayla yazı bilgisine sahip olduğunu gösteren bir
şey yok ve Yunanlılar MÔ sekizinci yüzyıl ortasında tekrar
yazmaya başladıklarında, Knossos'un kadim hece yazısına
hiç benzemeyen bir alfabe kullandılar.
Peki, bizim alfabemizin atası olan bu yeni alfabe nereden
geldi? En güçlü tez, bildiğimiz Yunan harflerinin, günümüz
de Lübnan ve Suriye'nin bulunduğu topraklarda, Filistin'in
kuzeyinde yer alan Fenike uygarlığı araalığıyla geldiğidir.
Birincisi, Yunan alfabetik yazısının
en
eski örnekleri Fenike
yazısına benzer ki, bu yazı en eski Sümer yazılarından gelir.
Harflerin sırası da benzerdir. Yunanlılar yeni alfabelerinin
harflerine isim alırken, Sami diline ait "aleph, bet, gimmel"i
167
Baş Belası icatlar
"alpha, beta, gamına" olarak değiştirdiler. Ve Fenikeliler ile
Yahudiler gibi sağdan sola doğru yazdılar.
Arada irtibat olduğuna dair azımsanmayacak miktarda
kanıt vardır. MÔ dokuzuncu yüzyıl ortalarında Fenike kolo
nisi Sur Yunan egemenliğine girmekte, Malta, Sardunya, İs
panya ve Sicilya kadar uzak bölgelerde ticari ve kolonyal et
kisini göstermekteydi. Aynı şekilde Akdeniz bölgesi etrafın
da yoğun olarak ticaret yapan ve seyahat eden Yunanlılar da
Fenikelilerle irtibata girmişlerdi. Herodot onların Yunanis
tan'daki yerleşimlerinden bahseder ve arkeolojik kanıtlar da
Girit, Rodos ve Kıbrıs adaları üzerinde Fenikeli tüccar ve sa
natkarların varlığına işaret eder.
"Yeni" Yunan yazısının en eski örneklerinden biri, "şarap,
kadın ve şarkı"ya methiyeler düzen bir medeniyete uygun
olarak, bir amfora üstündeki bir yazıttan gelir. MÔ yaklaşık
740'a tarihlenen bu kabın üstünde, en iyi dansçı kimse onun
1
bu şarap sürahisini kazanacağını gösteren tek bir satır var.
Aynı döneme ait bir içki kupası Ischia Adası'nda bir mezar
da bulundu, üzerinde şu mesaj vardı: "Ben Nestor'un içki ku
pasıyım. Her kim bu kupadan içerse, güzel taçlı Afrodit'in ar
zusu onu çabucak ele geçirecek."
Bu metinler bol miktarda ilginç malzeme içeriyor. Örne
ğin Yunanlılar Fenike alfabesini uyarladıkları gibi kendi
uyarlamalarını da ilave ettiler. Sami alfabesinde Yunan alfa
besinde olmayan beş sessiz vardı, ama hiç sesli harf yoktu.
Yunanlılar alfabeyi değiştirdiklerinde, kullanışsız sessiz harf
leri sesli harflerine ustaca uyarladılar ve bunlar Yunanca va
sıtasıyla Etrüsk diline, oradan Latinceye, oradan da bizim gü
nümüzde kullandığımız Roma alfabesine girdi.
Yazıyı malların takibini yapmak için kullanan Sümerlerin
ve Minosluların aksine, Yunanlılar bu yeni beceriyi daha
önemsiz amaçlara adamış gibiydiler. Yunan medeniyetinin
168
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
bu ilk dönemine ait anlaşma veya rapor bulamıyoruz, aynı
şekilde ne yasa ne ferman ne de muhteşem mektuplar var. En
eski metinler özel: yazılı nesnenin yaratıcısı veya sahibinden
beyanatlar, içki, dans ve aşk kutlamaları. Yazı genelde nesne
lerin tasarımının bir parçasıdır, Korint'te çıkarılan küçük şa
rap kasesi gibi; üzerindeki boyalı harfler, dansçılar ile bir flüt
çünün etrafında dolanıyor ve dansçılardan birinin adının
Pyrrhias olması dışında bir mesaj iletmiyor. Bir nesne üzeri
ne yazı kazınması, çok değer verilen, yabancı bir icadın kul
lanımında maharet sergileyerek bir etki bırakmanın yolu gibi
görünüyor.
Yunanlıların yazıyı benimsemelerinin, Avrupa üzerinde
derin ve kaba sonuçlan oldu; esasen bu durum Naples'in ya
kınındaki İtalyan yarımadası Cumae'de küçük bir Yunan ko
lonisinin kurulmasının sonucunda gerçekleşti. Yunan alfabe
si formundaki yazının icadı buradan komşu Etrüsklere, ora
dan da kuzeydeki Latium uygarlığına geçti. Etrüskler varlık
lı ve kültürlü bir toplumdu, Yunanlılardan esin aldıkları
maddi kültürlerinin civardaki bölgeler üzerinde çok derin bir
etkisi oldu. MÔ yedinci yüzyıldan kalma, Latium'un kalbinin
attığı yer olan Praeneste ve Tibur'daki mezarlarda bulunan
bol miktardaki eşya, nüfuzlu bir yönetici elit sınıfını gösteri
yor, bunlar ya Etrüsklerdi ya da en azından onların kültürüy
le yoğun biçimde yoğrulmuş insanlardı. Bu yüzyıl boyunca
civardaki merkezlerin -bu merkezlerin en önemlisi Roma da
hil olmak üzere- Etrüsk medeniyetiyle temas ettiğine dair sa
yıları gitgide artan kanıtlar ortaya çıkıyor. Roma' daki etki
çok fazlaydı, sadece maddi nesnelerde değil, evlerin ve kamu
binalarının mimarisinde ve Roma Forum'u gibi kamu alanla
rının
düzenlenmesinde bariz biçimde görülebilir.
Ancak en önemli Etrüsk ihraç malı yazıydı. Praeneste ka
zı sahasında, MÔ yaklaşık 650 tarihli, ağzının hemen altında
169
Baş Belası icatlar
vetusia yazılı gümüş bir kupa bulundu. Vetus bir kişinin adıy
dı, -ia da iyeliği gösteriyor; başka bir deyişle bu "Vetus'un
malı" anlamına geliyor. Benzer yazılan olan kupalar Roma
ve Roma' dan güneye doğru aşağı yukarı 65 km uzaktaki Sat
ricum' da bulundu, üzerlerinde "Laris Velchaina tarafından
[verildi / yapıldı]" ve "Roma'ya ait veya Roma'dan" gibi yazı
lar vardı.
Bu ilk dönem yazılarının amacı saymanlık değil böbürlen
mekti. Görünüşe göre varlıklı aileler yazıyı itibarlanru ve sa
hip olduklarının değerini artırmak için kullanıyordu. Bazı Et
rüsk yazıtları gösteriyor ki hediye alıp vermek seçkin sınıf
içinde önemli bir Adetti, belki de dünyadaki diğer toplumlar
da olduğu gibi, uzun süreli ilişkileri sağlamanın bir yoluydu.
Massachusetts Üniversitesi'nden Klasik Eser Profesörü Rex
Wallace bunun bizzat alfabenin iletildiği araç olabileceğini
öne sürüyor.4 Muhtemelen varlıklı Latin aileler Etrüsk kom'
şularından yazılı hediyeler aldılar ve onların alfabelerini kopyalamaya başladılar. En eski Latin yazılan MÔ yedinci yüz
yılın son on yılından kalmadır ve işe yarar hediyeler olan şa
rap kaplan üzerine yazılmışbr. tlkinde iç açıcı bir yazı, salve
tod Tita yani "Tita afiyette olsun" vardır. İkincisinde şöyle ya
zılıdır: "Ben Tita Vendia'nın küllerinin saklandığı kabım. Be
ni Mamar yaph." Wallace ikisinde de alıcının kadın olduğu
na,
içkinin damattan geline mutlaka giden bir düğün hediye
si olabileceğine dikkat çekiyor.
Şu anda bu yazının çoğunlukla tanınan, direkt bir çeşidiy
le yazıyor olmam iki faktöre bağlı. İlki Etrüsk medeniyetin
den Latium'a miras kalan sistemin esnekliğidir. Sistem, gör
müş olduğumuz gibi, kadim Sümer çiviyazısını Kenanlılann,
Fenikelilerin ve son olarak da eski Yunan ve Romalıların ya
zısına bağlayan süreklilik çizgisinden geçişinde, birkaç mu-
170
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
tasyona uğramışhr. Nihai ürün uyarlanabilme özelliği fazla
olan bir sistemdi; çok çeşitli dil grupları ve özellikle Hint-Av
rupa mirasını paylaşanlar açısından çok uygundu, sadece fik
ren değil temel formunda da. Bu yazı "hece yazı"dan ziyade
"alfabe" olması dolayısıyla, daha kapsamlı ve daha küçük
parçalara ayrılabilen olası sesleri iletir. Dünya dilleri bu ses
birimleriyle meydana getirilen karakteristik heceler yönün
den muazzam farklılık göstermesine rağmen
B, d, g, l ve ben
zerleri basit ses birimleridir, çok sayıda dilde ortakhrlar. Bir
hece yazı belli bir dille ilişkilendirilmelidir. Japonların kana
yazısında olduğu gıbi başka bir dile uygulandığında ise en
baştan icat edilmelidir. ôte yandan alfabe kolayca uyarlana
bilir. Roma harfleri, Almanların ü'sü, Çeklerin c'si gibi özgül
sesleri aktaracak şekilde uyarlanabilir. ] sesini iletmek için c
sembolünü kullanan Türkçede olduğu gibi, belli bir dilde
işe
yaramayan işaretler başka bir amaca hizmet edebilir. Latin al
fabesi temel yirmi alh harfiyle, hızla kullanılabilecek kadar
kısa olduğu gibi, muazzam çeşitte sese malzeme sağlayacak
kadar da uzundu.
İkincisi Roma'run dış politika modelidir. Roma ne zaman
toprak fethetse, ayru yöntemi izlemiştir. Şehirlere el koyulur,
topraklar Roma vatandaşlarına dağıtılırdı. Latince konuşan
ve yazan çok sayıda Roma vatandaşı bütün ele geçirilen şe
hirlerde yönetime getirilirdi. Yerli vatandaşlar yeni yasayı,
onunla birlikte yeni iletişim aracını da kabul etmek zorun
daydılar. Umbria gibi bazı yerlerde yazılı Latincenin gelişiy
le birlikte, yazıya sahip olmayan dil zayıflayıp yok oldu.
Campania gibi diğer yerlerde, Oscan dilini konuşanlar dille
rini Latin alfabesinde yazmaya başladılar. Bu da bizzat alfa
benin ne kadar yararlı bir yenilik olduğunu gösterir. Oscan
dilini konuşan, sömürgeleştirilmiş, köleleştirilmiş ve hakla-
171
Baş Belası icatlar
nndan mahrum edilmiş halk kendilerini fethedenlerin kültü
rünü benimsemeyecek kadar güçlü güdülere sahipti, ancak
alfabe öylesine yayıldı ki yadsımak mümkün olmadı.
ÇÖMLEKLER VE KEHANET: DOCUDA YAZI
Ch'ueh chia üzerindeki çatlaklara bakarak kehanette
bulundu.
Fu Hao'nun doğumu iyi olacak.
Kral çatlakları .okuyarak şöyle dedi: "Eğer çocuk bir
ting gününde doğarsa iyi olacak.
Eğer bir keng gününde doğarsa son derece uğurlu ola
cak."
Otuz birinci günde, bir chia-yinde doğum yaptı.
Bu iyi değildi. Bir kız doğurdu.
Shang hanedanının bir yazmanı bu satırları bir kemik üs
tüne yaklaşık 3.500 yıl önce kazımış. Hayvanların kürek ke
mikleri ile deniz kaplumbağası kabuklarından yapılmış bu
ve buna benzer yaklaşık 150.000 parça, Doğu' daki bilinen en
eski yazı örnekleridir ve bir çeşit kehanet formunda yazılmış
gibidirler. Kemik aşın ısıya tabi tutulunca, örneğin ateş üze
rinde tutulduğunda yüzeyinde bir çatlak deseni oluşur ve k!
hinler bunlara dayanarak geleceği önceden görebildiklerini
iddia ederler. Bu Asya'nın birçok bölgesinde bulunan eski
uygarlıklara ait bir uygulamadır ve hatta Bering Boğazı ya
nındaki Kuzey Amerika Kızılderililerinde bile görülebilir, an
cak Çinliler mevzuyu ve kehanetlerinin sonuçlarını kemikle
re kazımakta çok ustaydılar.
Berkeley'deki California Üniversitesi'nden Tarih Profesö
rü David Keightley modem Çinlilerin çoğunun bu kehanet
yazılarını kafa karıştırıcı bulduğuna dikkat çekiyor.' Ancak
172
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
bu eski karakterlerle, müzelerimizdeki ortaçağa ait Latince
elyazmalan arasında bir paralellik var. İlk bakışta düzgün,
stilize, akıcı Latince yazı bizim yazımızdan oldukça farklı
görünür, sanki biraz daha kötüdür, sonra a, e ve g harflerini
fark ederek bütün kelimeleri tanınz ve bizim el yazımızın
çok da farklı olmadığının farkına vannz. "Parlak" kelimesi
için kullanılan modem Çin sembolü, pencere sembolüyle
yan yana olan güneş veya ay sembolünden ibarettir. "İyi"
kelimesinin sembolü, çocuk sembolünün yanındaki kadın
sembolünden oluşmuştur. "Çokluk" ise güneş altında bulu
nan üç adamla anlatılır. Üç örnekte de, modem formla 1 .500
yıl önce kehanet kemiklerine kazılan şekil arasında devasa
bir fark yoktur.
Kemik ısıtmak gelecekteki davranış biçiminizi belirleme
nin gelişigüzel bir yolu gibi görünse de, Shang hanedanı eliti
bu işi hatırı sayılır bir bürokrasiyle yönetti. Görünüşe göre
yazmanlar, yazıların kesin tarihlerinin belirtilmesinden de
belli olduğu gibi, çatlaklarına numara verdikleri kemikleri
saklayıp, belli aralarda başka kehanetlerde bulunmak için or
taya çıkarıyorlardı. Öyle görünüyor ki bazı kemikler belli ko
nularda araştırma yapmak için saklanıyordu; örneğin av sa
hasında başarı olasılığı veya Çin takvimindeki on günlük sü
relerin kısmet durumları gibi. Yukarıdaki kehanette, yazman,
kralının bir kahin olarak ününü korumada dikkatliydi, nüfu
zunun sürekliliği bu maharetirle bağlıydı. Burada adı Ch'ueh
olarak geçen hükümdar eğer bebek bir "keng" veya "ting"
gününde doğarsa iyi bir (yani erkek) doğum vaadinde bulu
nur, ama "cllia" doğumu hakkında hiçbir şey söylemez. Yaz
man bir kızın doğduğu günün türüne -bir chia-yin- vurgu
yaparak, tamı tamına haklı olmasa da, kralın yanılmadığına
açıklık getirir.
173
Baş Belası icatlar
Çin yazısının en eski örneklerinin anlamını çözmek zor
dur. Yakın Doğu'nun yazmanları gibi ilk Doğu yazarları da
dillerindeki sesleri bir sembol repertuanna dönüştürmek
için, "resimli bilmece ilkesi" denilen bir ilke kullandılar. Ço
ğu kez Çin yazısının kavramsal olduğu söylenir, yani her
sembolü bir fikir aktarır, örneğin kayan bir araba işaretinin
"ileride kaygan yol" anlamına gelmesi veya taç sembolünün
kraliyeti ima etmesi gibi. Fakat Çin yazısı en iyi "logografik"
olarak tanımlanabilir, yani her sembol bütün bir kelimeyi
temsil eder. Kuşkusuz bu, tek bir sembolün tek bir ses aktar
dığı bizim alfabemizden farklıdır. Ama iki sistemin ortak bir
noktası vardır: İkisinde de semboller konuşma dilinin sesleri
ni gösterir. İki durumda da bu sistem resimli bilmece ilkesi
vasıtasıyla evrilmiştir.
"Pair" (çift) anlamını göstermek için bir "pear" (armut)
resmi kullanma olasılığından bahsetmiştim. Bu hem kadim
Sümer' de hem de kadim Çin'de kullanılan bir ilkeydi. Çince
"gelmek" demek olan
lai
kelimesi bir bitki resmiyle temsil
ediliyordu, çünkü tahıl yetiştirme ibaresinin telaffuzuyla ay
nıydı. Yakın Doğu yazmanları okuyucularına hangi kelime
den bahsettiklerini göstermek için işaretler ilave ederken,
maalesef Çin' dekiler daha esrarengizdi ve başka işaret koy
muyorlardı. Kazan sembolü Shang hanedanına ait birtakım
kehanet kemiği yazılarında ortaya çıkar, ama bunun bir "ka
zan" mı, "kehanette bulunmak" mı yoksa "düzenlemek" mi
olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu kelimelerin hepsi
nin de telaffuzu benzerdir.
Çinli yazmanlar Sümerli meslektaşlarının aksine hiçbir za
man, bizim bir sonraki manhklı adım olarak gördüğümüz,
sembollerin bütün kelimeler yerine sesleri göstermesi adımı
nı atmadılar. Fakat Profesör Keightley'nin de dikkat çektiği
gibi, Çin kültürünü bir şekilde, yazılarını bizim gelişmiş yazı
174
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
formuyla eşit kılacak sıçramayı yapacak beceriye sahip değil
miş gibi görmek önyargılı bir bakış açısıdır. Çin yazısını ve
bu yazının neden ayakta kaldığını anlamak için, bu kültürün
geleneğe olan büyük saygısını ve böyle karmaşık bir sistemin
hAkimiyetine geçmişten bu yana bağlanmış olan itibarı takdir
etmek gereklidir. Buna benzer bir şey muhtemelen Mısır'da
da oldu, hiyeroglif burada zamanla daha güzelleşip karma
şıklaştı. Yazmak basitleştirilmedi çünkü böyle yapsalardı bu
beceriyi ve yazmanın imtiyazlarını daha geniş kitlelere açmış
olacaklardı; seçkin sınıfın ise bunu yapmaya hiç niyeti yoktu.
KARA PİSKOPOS
Dünya kötülerin kötüsü piskopos Diego de Landa'ya çok şey
borçludur. Bir Fransisken keşişi olan de Landa, Orta Ameri
ka' daki Mayalılan Katolik yapması için gönderilmişti. Maya
lıların puta tapma alışkanlıkları karşısında dehşete düşen de
Landa, işini korkunç bir gaddarlıkla yapmaya koyuldu; sü
rekli tarifi imkansız işkenceler yaptı. 12 Temmuz 1562'de bir
takım Maya elyazmalannı ve yaklaşık 5.000 putu yaktı. Daha
sonra kendi yaptıklarından bahsederken de Landa gayet ra
hat şöyle demiştir: "Çok sayıda kitap bulduk... batıl inanç ve
şeytanın yalanlarından başka hiçbir şey içermediklerinden,
hepsini yaktık ki bu onları [Mayalıları] şaşılacak derecede üz
dü ve başlarına daha fazla dert açtı."
De Landa'run engizisyonunun haşinliği ve vahşeti hayli
gaddar çağdaşlarını bile şok etmişti. İspanyol kralının daha
önceki bir buyruğu yerli halk.lan engizisyondan muaf tutu
yordu. Ama ruh kurtarma gayretkeşliği içindeki de Landa,
dini otoritelerin meşrulaştırılmış sadizmine eşlik eden yasal
bürokrasinin çoğu kısmını
es
geçmişti. Dinden çıkmış biri
olarak görülen de Landa yasa dışı bir engizisyon yürüttüğü
175
Baş Belası icatlar
suçlamalarına karşılık cevap vermesi için lspanya'ya geri
çağrıldı. Aynca yanıltıa kanıt sunmaktan da suçlanıyordu,
çünkü sözüm ona insan kurban eden bir Maya tarikatının
kurbanlarından birinin hayatta ve sağlıklı olduğu ortaya çık
mıştı. Buna rağmen de Landa aklandı ve ardından il. Philip
tarafından Yucatan piskoposu olarak atandı.
De Landa'nın yöntemleri çok kötüydü ama bilmeyerek de
olsa sonraki nesillere, 1562' de yazdığı Relaci6n de las cosas de
Yucatdn adlı büyük hediyesini bıraktı. De Landa Maya kültü
rünün kökünü büsbütün kurutmanın yollarını araştırırken, bu
kültürü anlama hususunda biraz yol kat etti; mitoloji, ayin ve
yazı sistemlerinin kilit yönlerini araştırıp not etti. Bazı şeyleri
yanlış anlamış olmasına rağmen, de Landa'nm notları Maya
yazısını deşifre etmede birinci derece bir araç olarak hizmet
gördü. Bu noktada bazı Nazilerin davranışlarıyla aralarında
bir benzerlik olması çok ilginç: yok etmeye girişmeden önce
Yahudi kültürü ve geleneklerini, hatta dilini anlama niyeti.
Maya hiyeroglifleri hakikaten dikkat çekici. Canlı, blok şe
killi oymalannda bir modernlik tadı var, neredeyse mizahi ve
karikatüre benziyor, aynı zamanda kadim, hayat dolu ve kar
maşık bir uygarlığın kanıtlan bunlar. Yazı uzmanları bunla
rın deşifre etmekte zorlanıyor. Bir kafes üzerine sıralanmış
girift karelerden meydana geldikleri için, her birinin bir keli
meye karşılık geldiğini düşünülebilir; Çincede olduğu gibi.
Aslına bakarsanız, her küçük kare en çok beş tane farklı, ke
sişen sembol içerebilir ve kareler dik bir çizgiden çok çift sü
tunlar halinde okunmalıdır.
Bu karışık semboll�rin çoğu Maya takvimiyle alakalıdır ki
bu takvim kesi.şen birkaç devreyi kapsıyor, bazıları astrono
mik hareketleri izlerken bazıları da görünüşe göre soyut za
man aralıklarını takip ediyordu. Bölgedeki diğer toplumlar
176
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
gibi Mayaların da
jaab denilen 365 günlük bir güneş takvimi
ve bunun yanı sıra tzolkin denilen 260 günlük bir ayin devre
leri vardı. /aab yirmi günlük on sekiz "ay"a bölünmüştü, ay
nca sonunda wayeb denilen beş "talihsiz" gün vardı. Aynca
bu iki sistem Takvim Devri denilen 52 yıllık tek bir devreyle
ve 5.000 yıllık zaman devirlerini kapsayan daha uzun bir dö
nemle birleştirilmişti. Bu biraz k.afa kanştına olabilir (gerçi
muhtemelen Paskalyanın önümüzdeki yıl ne zaman kutlana
cağını bulmaya çalışmaktan daha zor değildir), gene de Ma
yaların takvime olan takınhsı, taş levhalarda abideleştirilmiş
olayların tam tarihini saptamamızı sağlamışhr.
Taş anıtların üstündeki yazıtlar hükümdarların doğwn ta
rihleri, evlilikleri, tahta geçmeleri ve zaferleri hakkında bilgi
veriyordu. Bu Maya yazısının propaganda amaçlı kullanım
larından biriydi. Elit sınıfın üst makamlar için rekabet ettiği
hiyerarşik bir toplumda, yazı hükümdarın askeri gücünü
sağlıyor ve yan mitsel atalarırun soyundan geldiğini gösteri
yordu.
Takvim işaretlerine ilaveten, Mayaların kapsamlı bir hece
yazılan ve bütün haldeki kelimeleri temsil eden bazı logog
ramlan vardı.
Öyle
görünüyor ki yazmanlar kelime veya
ibareleri kullanmak istedikleri şekle göre seçip alıyorlardı.
Bu faktörler yazıya, deşifre edilmesi zor olmak gibi kötü bir
ün kazandırmışhr. Bugüne dek, en eski örnekler kadim bir
Maya şehrinin eskiden yerleşim yeri olan San Bartolo bölge
sinden gelmiştir. Metnin MÔ 300 tarihli en eski parçasının
anlamı tam olarak aydınlablamadı ve üstünde bir tarih yok,
ama çözülebilenler Chan Muan adında bir hükümdarın tah
ta çıkmasına abfta bulunulduğu izlenimini uyandırıyor. Bir
adamın vücudunun alt kısmını ve uyluklannı temsil eden
semboller daha sonraki bir Maya yazısında tahta çıkmayı
göstermek için kullarulmışb, bu yüzden bu metin Chan Mu-
177
Baş Belası icatlar
an'ın bilinmeyen bir krallığın tahtına çıkmasını anlatıyor
olabilir.
Biz bunları de Landa sayesinde öğrendik, ki onun amaa
bütün Maya yazısının kökünü kurutmaktı. Mayaların Hıris
tiyanlık öğretisinden yoksun olmaları dışında tıpkı bizim gi
bi olduklarını gösterme gayreti içindeki de Landa Maya
muhbirlerinden yazılarını anlamasına yardım etmelerini iste
di. Onların Avrupalılarınki gibi bir alfabetik sistemleri oldu
ğunu farz eden de Landa a,
b, c ve diğer harfleri nasıl yazdık
larını sordu. Kendi yazma sistemlerine şartlanmış olan ve
bunları hece olarak düşünen Mayalılar bu harfleri "ah",
"beh", "seh" vb. şeklinde işitti ve de Landa'ya bunlara karşı
lık gelen oymaları verdi. Yöntemi hatalı olmasına rağmen de
Landa Maya hece yazısının küçük ama önemli bir bölümünü
kaydetti ki bu sonraki bilginler için paha biçilmez bir şeydi.
BASKI MAKİNELERİ, OKUYUCULAR VE ASİLER
Baskı makinesinin sözüm ona mucidi Johannes Gutenberg'in
adı hiçbir zaman ihtilaftan uzak kalmadı. Gutenberg Stras
burg' da yaşadığı problemlerin ardından, tahtadan bir baskı
makinesi yapmayı başardı ve bu makine sayesinde 1440'da
Katolik Kilisesi'yle af kağıtlarını basma anlaşması yaptı. Ce
hennem cezasından kaçmak isteyen günahkarların aldığı bu
kağıt parçalarının satışı Protestan Reformu'nun tetikleyicisi
oldu ve Gutenberg de bu harekette azımsanmayacak bir rol
oynadı. Gutenberg'in öyküsünün bu bölümü 1450'de, Johann
Fust'un finansman desteğiyle İncil'i Mainz kasabasında bas
tığında başladı. Beş yıl sonra Gutenberg'in bastığı iki ciltlik
bir İncil satışa sunulmuştu, fiyatı bir yazmanın aşağı yukari
üç yıllık kazanana eşitti. Bu fiyat aşırı görünebilir, ancak bir
keşişin yirmi yılda suretini çıkardığı el yazması bir İncil çok
daha pahalıya mal olurdu.
178
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
İncil projesinin Ur potansiyeli vardı herhalde, çünkü İncil
piyasaya çıkar çıkmaz Johann Fust Gutenberg'i dava etti, bas
kı aletlerini ve basımı bitmek üzere olan İncilleri aldı. Ardın
dan Gutenberg'in eski asistanı Peter Schoffer'le ortak olarak
daha çok İncil ve matbaacının markasını ve damgasını taşı
yan ilk kitap olan yüksek kaliteli Mainz Psalter'i bastı. Guten
berg de boş durmadı, varlıklı bir avukat ve politikacı olan
Conrad Humery' den daha fazla mali destek alarak el yazısı
nı andıran gösterişli, bitişik harf karakterine sahip kitaplar
bastı. 1465' de Mainz' ın seçmen prensi Gutenberg'e dini bir
makam verdi ki bu da iyi bir gelir demekti. Reform yanlıları
dini makamların satılmasına şiddetle saldırınca, Guten
berg'in adı bir kez daha Reform'un arka planıyla kesişti.
Bir velinimetten diğerine koşan, iş ortaklarıyla sürekli kav
ga eden Gutenberg ne tarihte nasıl bir rol oynayacağını ne de
icadının nasıl bir etkisi olacağını bilemezdi. 1500 itibariyle,
250 Avrupa kasabası ve şehrinde baskı makinesi vardı ve top
lamda yaklaşık 27.000 nüsha basılmıştı. Daha 20-30 yıl önce
sine kadar bilginler topu topu yirmi beş elyazması olan bir
manastır kütüphanesine gitmek için aylarca seyahat ederdi;
artık kitap sayısı tahmini 13 milyondu.
Yazılı materyalin bu gelgit dalgası etkisini incelemeden
önce, Gutenberg'ten önce ortaya atılan bir iddiaya bakmak il
ginç olabilir. Hollanda'nın Haarlem şehri sakinleri, 1575'te
Hadrianus Junius adında birisi tarafından yazılmış
Batavia
isimli kitabı referans göstererek, o gün bu gündür atalarının
baskı makinesini icat ettiklerini iddia ediyor. Junius bu kitap
ta Haarlem' de Laurens Koster adında bir ev sahibinin Guten
berg' ten 128 yıl önce baskı makinesini icat ettiğini iddia edi
yor. Söylendiğine göre bu adam kayın ağaanın kabuğuna
oyulma harfleri mürekkeple kaplıyor ve sonra k.iğıda bası
yormuş. İlk başta bunu torunlarını eğlendirmek için yapan
179
Baş Belası lcatlar
Koster daha sonra bu basit yazı karakterini kurşun ve kalaya
uyarlayıp kitap basmaya başlamış. Koster'in Avrupa'run her
yerinden ziyaretçileri olmuş, hepsinin iyi niyetli olduğu söy
lenemezmiş. Bunlardan biri de yanına çırak aldığı Johann
Fust'muş, Fust daha sonra malzemeleri çalıp kaçmış ve Ma
inz' de kendi matbaasını kurmuş. Ancak Hadrianus Junius,
"Johann Fust" kimliğini, ruhunu şeytana satan yan efsanevi
Avrupalı figür "Doktor Faust" ile bir noktada bağlar ki bu da
bu öykünün halk arasında dolaşan bir söylenti olduğu hissi
ni verir.
Baskı makinesinin asıl kökenleri Çin' deydi. MS 175' de bir
Çin imparatoru Konfüçyüs'ün alh klasik metninin taş üstüne
oyulmasını emretti. Bu çok önemli metinlere sahip olmaya
can atan bilginler oyulmuş plakaların üstüne kağıt yayarak
"ovaladılar" ve daha sonraki imparatorlar başka metinler oy
durduklarında, hahn sayılır bir kütüphane oluşmaya başladı.
Kore ve Japonya'da, sekizinci yüzyılda, baskıalar tahta baskı
kalıplan kullanarak oluşturulmuş dini metinlerin kopyaları
nı dağıtmaya başladılar. Bu kalıplarda basılacak sayfanın be
yaz bölgeleri bir tahta parçasından bin bir zahmetle kesilirdi,
ta ki düz yüzeyin kalan parçalan oluşturulacak görüntünün
tersini gösterene kadar. Bu zahmetli ve çok uzun süren işlem
sayesinde, kutsal Budist yazılarının ve Çin kraliyet ilişkileri
nin "Standart Tarihleri"nin çok sayıda nüshası elde edildi.
"Elmas Sutra"run o kadar çok nüshası basıldı ki Japonya' da
hfila birçok ailede bir tane bulunur.
Bi Sheng adında bir Çinli kilden yaphğı, ilk taşınabilir ya
zı karakterini icat etti. Keşfi hiç rağbet görmedi çünkü Çin ka
rakterleri sayıca çok fazla ve karmaşıkhr ve kil harfler tekrar
tekrar yapılan baskıya dayanamazlar. Aynca, Budist ve Kon
füçyüs metinleri bütün Doğu' da rağbet görmesine rağmen,
deneyimsiz matbaaarun yahnmına karşılık yeterli derecede
180
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
kAr etmesini garantileyebilecek İncil gibi tek bir standart me
tin yoktu. Bununla birlikte bu fikir Koreli matbaaaları etkile
miş gibiydi; 1 380' de bronzdan, dayanıklı, taşınabilir bir ma
kine yapmakla kalmadılar, işleme yardıma olması için ulusal
bir alfabe de -hangul- geliştirmeye koyuldular. Bütün bunlar
1443'te, tam da Gutenberg Katolik Kilisesi için af kağıtlarını
basarken meydana geldi. Biraz çapraz döllenme meydana
gelmiş olması mümkündür: Eğer hıyarcıklı veba Doğu'dan
İpek Yolu boyunca Avrupa şehirlerine gelebilmişse, taşınabi
lir karakterle baskı kavramı da pekala gelmiş olabilir.
Gutenberg kiliseyle anlaşma yaptıktan yarım yüzyıl son
ra, üretilen çok sayıda af kağıdı yeni bir fırtınanın merkezin
deydi. Ekim 1517'de Martin Luther adlı bir keşiş, Wittenberg
Katedrali'nin kapısına, kilisenin ayıplanacak türden uygula
maları hakkında doksan beş tezi yani savı hışımla çiviledi.
Onun bu hareketi modem çağın en büyük kültürel devrimle
rinden birini ateşledi: Protestan Reformu. Ortaçağ itibariyle
bir kilise veya katedral kapısına bildiri çivilemek protesto et
menin veya bir tartışma başlatmanın kabul gören bir yoluy
du. Bu halk arasında okuryazarlık seviyesinin nispeten yük
sek olmasına dayanan bir muhalefet şekliydi. Okuma yazma
ya bağlıydı; ayrıca okuma yazmayı teşvik ediyordu.
Luther'in dini kurumların yozlaşma ve servetlerine karşı
yaptığı protesto sola fide ve scriptura sola kavramlarına odak
lanıyordu. Selamete ermek için, diyordu Luther, bir insanın
sadece inanca ihtiyaa var, bizzat imparatorluk gibi çalışan
bir kiliseden satın alınan aflara veya sahte kutsal emanetlere
değil. Luther rahipliğin gereksiz olduğunu iddia etti, çünkü
komünyon töreninin veya kutsal yazıların sihirli bir yanı
yoktu. Eğer basılabilen, ucuz İncil, başka dini okuma mater
yalleri ve bunları sindirebilecek bir okuryazar halk gitgide
çoğalmasa, bu görüşün öne sürülebilmesi asla mümkün ol181
Baş Belası icatlar
mazdı. Bu görüş kiliseyi devletten, bireyi cemaatten ayırarak
Avrupa kültürünü ebediyen değiştirdi.
Okuryazarlık elbette bu devrimdeki tek faktör değildi;
ama kilisenin içinde olduğu kadar ötesinde de var olan kök
leri ve yansımalarıyla birlikte, öne çıkan bir faktördü. Avru
pa' da ortaya çıkan çok sayıda iştahlı yeni okuyucu filizlenen
şehir ekonomisinin bir yan ürünüydü. Aşağı yukan bir gece
lik içki filemi veya süpürge sapı fiyatına seyyar sahalardan
küçük dini metinler ve şövalye romanları alabiliyordu. Bu
durum gelişen gemi yapımı ve gemicilik teknikleriyle ateş
lendi, yeni kıtalar ticarete açıldı. Çok sayıda basılı kitap ve ki
tapçığın nakledilebilmesi için gelişmiş bir yol ağı gerekiyor
du ve gerçekten de kitaplar yolların yapımında bir rol oyna
mışbr. En eski en çok satanlar arasında 1553 tarihli bir Avru
pa yer haritası vardı ve o çağın en zengin ailelerinden biri bü
tün Avrupa' da mal ve dolayısıyla fikir taşıyan Tassis ailesiy
di ve "taksi" kelimesi de onlardan gelmiştir.
Yazı Rönesans Avrupa' sında meydana gelen değişimlerin
arkasındaki itici güçtü. Monarşinin yapısı değişti: Krallar ve
imparatorlar sürekli topraklarında dolaşmak yerine yazışma
larla yöneterek. yerlerinden daha az ayrıldılar. İspanya Kralı
II. Philip ömrünün çoğunu Madrid' deki sarayında geçirdi, bu
selefi V. Charles'ınkinden çok farklı bir mevcudiyetti ve ona
aşağılayıcı "KAğıt Kralı" lak.abıru kazandırdı. Aynı şey feodal
aristokrasi arasında da tesis oldu: Nadiren görünen ve arbk
yönettikleri halktan uzaklaşan Avrupa soyluları, basım ve
okuryazarlığın sonucu olarak artık kolayca dağıtılabilen pro
testo ve yergilere karşı gitgide daha savunm asız hale geldi.
Dilekçeler protesto etmenin yeni bir yolu oldu: Dikkate değer
örnekler arasında, 10.00()' den fazla kişinin imzaladığı,
1640'larda İngiltere İç Savaşı'nın ana nedenlerinden biri olan
"Kök ile Dal" dilekçesi vardı. Bir buçuk yüzyıl sonra, yeni ye182
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
ni gelişen basını medyasırun monarşiye saldırması ve onları
susturmak için yapılan sert girişimler Fransız Devrimi'ni
ateşledi.
Kitapların statükoyu tehdit etmesinin tek nedeni, bireyle
rin yeni fikirleri benimsemesini sağlaması değil, aynı zaman
da bu fikirleri muhafaza da etmesiydi. Bir eleştiri veya isyan
edimi artık bunları görmüş olanların hafızalarıyla sınırlı de
ğildi; çok uzaklara iletilebilir, tetkik ve analiz edilebilir ve
üzerinde kafa yorulabilirdi. Okuryazarlık, 2009' da ölen an
tropolog Jack Goody'ye göre, Avrupa dinamizminin merke
zindeydi. Goody'nin iddiasına göre, okuryazar olmayan kül
türlerde güç, hafızası güçlü olan yaşlılara giderdi.6 Yazılı söz
lerin olmaması, süreklilik ve ezberden söylemeye önem ve
ren
toplumlar yarattı. Ancak kitaplar, okuyabilen kişilere bir
şeyleri kendileri adına yargılama becerisini kazandırır. Bilgi
birikiminin herhangi bir kişinin kontrolü dışında gerçekleş
mesini ve bu bilginin daimi, eleştirel incelemesinin yapılabil
mesini sağlarlar. Eğer tarihi başka insanların yaphklan hata
ların
uzun
bir listesi olarak görürsek, tarihin zaman zaman
değişikliği tetiklediği, çünkü yazının sonraki nesillere olayla
n inceleme, tekrar tekrar oynatma ve yeni yöntemler bulma
dirayetini verdiği açıkbr.
Gelgelelim Goody'nin tezi birçok okuryazar olmayan top
lumun dinamizmini göz ardı eder ve okuryazar olan bazı
toplumların esnekliğini abarhr. Osmanlı İmparatorluğu ba
şarısını ele geçirdiği yerlerden topladığı okuryazar yönetici
sınıfına borçluydu. Fakat Osmanlı padişahı Il. Sultan Selim
1515'de baskı makinesini ilk duyduğunda, bu işe girişenlere
ölüm cezası verileceğini buyurdu ve 1726'ya kadar din dışı
eserlerin basımına izin verilmedi. Günümüzde çok az toplum
kitap yasaklayabilecek kadar sert ve çağ dışı olabilir: Suudi
Arabistan gibi. Buna rağmen İslam dini, Arap uygarlığı ve
183
Baş Belası icatlar
yazı birbirine çok yakındır. Bu esnada on dokuzuncu yüzyıl
sonları ve yirminci yüzyıl başlarındaki eylem coşkusu içinde,
Güney Pasifik'teki cahil insanlar kend i toplumlarını son de
rece güçlü bir şekilde yeniden organize ederek sömürgeciliğe
direndi. Örneğin Fiji ve Yeni Gine' de "kargo kültleri'* adı ve
rilen hareketin içindeki yeni liderler ve kahinler yaşlıların
otoritesine baş kaldırdı, geleneksel ayinleri yasaklayıp yeni
adetler geliştirdiler. Bunların hepsi de kitapların ufku geniş
leten etkisi olmadan gerçekleşti.
NEFRET EDİLEN KİTAPLAR, KUTSAL KİTAPLAR
Her nesilde yazıyı tehlikeli bir teknoloji olarak gören insanlar
olmuştur. Gerçekte zaman zaman, pek de nadir olmamak
üzere kitaplar yasaklanmalarına veya yok edilmelerine ge
rekçe gösterilecek kadar tehlikeli görülmüşlerdir. Piskopos
de Landa'nın başını çektiği seferberlik tekil bir örnek değildir
ve kültürel mirasları bu şekilde yasaklananlar da yalnızca
Mayalar değildi. Yazı büyük ihtimalle Sümer medeniyetinde
başladı ve yine Sümerler muhtemelen ilk kitap yakma olayı
na tanık oldular. MÖ yaklaşık
4100
ve
3300 arasında
Kaideli
ler arasında şiddetli çahşmalar yaşanmıştır ve kadim Uruk
şehri içindeki ve etrafındaki bölgelerde bulunmuş, askerlerin
kasten yaktıkları tabletlere dair bol miktarda arkeolojik kanıt
mevcuttur. MÖ
2004 civarında,
Ur'u yok eden Amor kralı İş
bi-Erra için yazılan ilahide, Kader Tabletlerinin sahibi Mezo
potamya Kralı Enlil'in emirleri iletilir: "Fethedilecek ülke ve
yıkılacak şehir ... kültürlerinin yok edilmesinin kaderlerinde
olduğunu tespit etmişti." "Kültürlerinin yok edilmesi" muh
temelen yazılı tabletlerinin yok edilmesini gerektiriyordu,
*
Bu tarikahn takipçileri kurtuluşun Batılıların getirdiği zenginlik (kargo)
sayesinde gerçekleşeceğine inanıyordu. (Çev. n.)
184
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
çünkü Sümer arkeologlarının tek bulabildikleri tarihin çeşitli
safhalarından kalma toz halindeki veya yanmış tabletlerdi.
Bazı tabletlerin tuğla veya kaldırımlar için çakıl dolgusu yap
mak üzere geri dönüştürüldüklerine dair bazı kanıtlar var.
Bazı arkeologlar Sümer medeniyetinde zamanla 100.000 ka
dar kitabın bu şekilde yakılmış olabileceğini düşünüyor.
Çin' de bilinen en eski yazı yasaklama teşebbüsü, ilk Çin
Seddi'ni yaphrmak ve Terakota Ordusu'nu kurmakla ünlü
zorba hükümdar Çin Şi Huang' a (MÔ 259-210) aittir. Esra
rengiz ve tuhaf bir şahsiyet olan Huang ilk Çin imparatoru
olarak kabul edilir. Kral Zhaoxiang'ın oğlu olduğunu iddia
etmiştir ama annesinin hamileliği bir yıldan uzun sürdüğü
için Huang'ın soyu bir parça şüphelidir. Huang muhalefeti
bashrmak için zalimce önlemler alarak Çin'i birleştirdi. Kon
füçyüsçülüğü yasakladı, bu dine mensup 460 kişiyi diri diri
gömdürdü ve bütün kitapları (hp, çiftçilik ve kehanetle ilgili
olanlar hariç) yaktırdı.
Yahudiler kitaplarını yakmak isteyen insanlardan çok çek
mişlerdir. En eski devirlerden bu yana Yahudiler okuryazar
lığa çok değer vermiştir. Okuı;rıa yazma kutsal yazılarda,
("Çocuklarınıza öğreteceksiniz ... " Yasanın Tekrarı 1 1 :19) esas
yükümlülük olarak nasihat edildi ve dini bir gereklilik olma
sı dışında, entelektüel olarak özgürleştirici ve demokratikleş
tirici bir etki olarak da görüldü. Bütün Yahudi erkeklerinin
kendileri için bir Tevrat tomarı yazmaları beklenir. Aslında
Tevrat'ı yorumlamak onu bire bir kopyalamaktan daha
onurlu bir alışkanlık olarak görülür. Neticede deneyimli bir
yazmanın dahi, Tevrat'ın tek bir kopyasını çıkarması bir yıl
sürer. Böyle bir beklentinin olması okuryazarlığa çok önem
verildiğini gösterir. Öğrenmeye böylesine önem verilmesi
baskıcı yönetimleri tehdit eden eşitlik tutkusuna yol açar. ôy185
Baş Belası icatlar
le ki MÔ 168'de Selevkos imparatoru IV. Antiochus bütün İb
ranice kitapların parçalanmasını ve Kudüs'te yakılmasını
emredince Makkabi isyanına neden oldu. insan lçgüdüsü7 adlı
kitabımda bahsettiğim gibi, Hadrianus yönetimi alhndaki
Romalılar Haham Chaninah ben Teradyon'u vücuduna Tev
rat toman sararak yakb.
İlk Hıristiyanlar da benzer zulümlere maruz kaldılar; bu
nedenle daha sonralan ortaçağda Torquemada gibi Hıristi
yanlann Yahudi kitaplarını yok etmiş olması utanılacak bir
durumdur. Dördüncü yüzyılın hemen başında, İmparator
Diocletianus Roma lmparatorluğu'nun tümünde Hıristiyan
lığı ortadan kaldırmak istediğinden bütün Hıristiyan kitapla
rını yakbrdı. Ne tuhaftır ki, sadece yirmi yıl sonra, 325' deki
Nicaea (İznik) Konseyi'nin ardından, Hıristiyanlar, Baba
Tann'nın İsa' dan önce var olduğunu öne süren Arius'la ala
kalı bütün kitapları yok ettiler.
Belki de en büyük ve yeri doldurulması mümkün olmayan
eser kayıpları İskenderiye' deki kitapların ardı ardına yakıl
masıyla vuku buldu. Bu büyük kütüphane klasik yazının ana
deposu ve etkin bir üniversite kampüsüydü. Oradaki kitaplar
günümüze kadar gelseydi şu anda elimizde paha biçilmez bir
akademik değer olacakb çünkü içlerinde çok fazla kadim bil
gi mevcuttu. Bu kitaplar yok edildiği için, klasik edebiyata
özellikle Yunan edebiyahna dair sınırlı bilgimiz var. Bu kü
tüphanenin yürüyüş yolu, okuma odalan, ders ve seminer
odalan ve yemekhanesi vardı. Yaklaşık olarak 100 bilgin ora
da hem çalışıp hem yaşıyordu ve hatta bazıları ders verme,
tercüme ve kopyaiama çalışmaları için ücret alıyordu. Kitap
lar genelde papirüs tomarlarına yazılmış ve raflara sıkışbnl
mışb ve bir grup yazmanın görevi de kitapları sınıflandır
makb. Burası dünyanın ilk araştırma enstitülerinden biriydi,
186
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
fizik. astronomi, matematik ve felsefe hakkınd a referans ki
tapları vardı. Raflardan birinin yukarısındaki duvarda "ru
hun tedavi yeri" yazılıydı.8 İskenderiye' deki
ana
kütüphane
Ptolemy yönetimi tarafından finanse ediliyor ve dünyadaki
bilgiler burada toplanıyordu. Akdeniz' in ucunda büyük bir li
manda bulunduğundan, Doğu ve Bab' dan gelen birçok kita
ba kolayca erişebilecek bir yerdeydi. Buradaki kütüphanecile
rin depolarında arşivlemek amaayla, gemilerden indirilen ki
taplara el koymak için inandına nedenler bulduk.lan söylenir.
Kütüphanenin peş peşe çıkarılan yangınlarla neden yok
edildiği tam olarak belli değildir. Bir olasılık kundakçılıktır;
kütüphaneye yapılan ilk saldın MÔ 48' de Jül Sezar ile XIII .
Ptolemy arasındaki savaş sırasında gerçekleşmiştir ve Pto
lemy ailesinin kütüphaneyi büyütmek için epeyce elyazması
na el koyduğu göz önüne alınacak olursa, saldırının önceden
planlanmış olması olasıdır. Romalı yazar Seneca, ister kazara
ister kasıtlı olsun, Mısır tahtını ele geçirmek için yapılan sa
vaş sırasında orada 40.000 kitabın yakıldığını bildirir. Bu fe
laket bu kütüphanelerin en büyüğüne 350 yıl boyunca yapı
lan birçok saldırının ilkidir, ta ki burası tümüyle yok olana
kadar. İskenderiye karlunsuz bir yer haline geldi. Son kor
kunç olay Hypatia'run öldürülmesiydi. Hypatia tarihte bilim
sel deneyler yaphğı için öldürülen ilk kadın olarak yer alır.
Filozof Theon'un kızı olan Hypatia olağanüstü zekiydi; astro
nomi ve matematik dersi veriyor, babası gibi seçkin bir mate
matikçi olarak kabul ediliyor, aynca astronomik gözlemler
yapıyordu. Sıvıların yoğunluğunu ölçmekte kullanılan hid
rometreyi icat etmiş olduğu söylenir. Hıristiyan tarihçi Sene
ca Scholasticus onunla ilgili şöyle der: "Zihin terbiyesi sonu
cu edindiği ılımlı ve rahat tavırları dolayısıyla, sık sık alenen
hakimlerin huzurunda görülürdü. Bir erkek meclisine gir-
187
Baş Belası icatlar
mekten dolayı mahcup olmazdı. Çünkü bütün erkekler fev
kalade vakar ve fazileti dolayısıyla ona ziyadesiyle hayranlık
duyardı." Ne yazık ki "bütün erkekler" ibaresi biraz abartı
lıydı. Cesareti ve çok cüretkar davranışları (Heyecanlı bir ta
libini caydırmak amacıyla, cinsel arzunun güzel bir şey olma
dığını göstermek için adet kanma bulanmış bezlerini göster
diği söylenir) Hıristiyanları çok öfkelendirdi. En sonunda ke
şişler onu sokaktan kaçırıp kiremitlerle dövdü, dilini kesip
gözlerini oydu. Öldükten sonra cesedini bir tepeye sürükle
yip, parçalara ayırarak yakhlar. Eserlerinin çoğu da yok edil
di. Charles William Mitchell'in 1885'de yaptığı şaşırha dere
cede seksi bir tablosu, Tyne Nehri yukarısındaki Newcast
le' daki Laing Galerisi'nde asılıdır.
Bütün Yahudi filozoflar arasında en büyüklerden biri
1204'te ölen haham, öğretmen ve doktor Moses Maimoni
des'ti. İncil, Yahudi aşai rabbani ve Talmud hakkında kusur
suz belgeler yayımlayan üretken bir yazardı. Çoğu kez İbra
niceden ziyade bilginliğin ana dili olan Arapça yazdı. En tar
tışmalı kitaplarından biri Moreh Nebuchim yani Aklı Karışmış
ların Rehberi idi. Bu kitap oldukça ağırdır ve zaman zaman
neredeyse şifreli bir dilde yazılmış gibidir; eser geleneksel
Yahudi düşüncesinin bir eleştirisi olduğu için, yazar tehlike
li bir düşünür olarak görülme korkusuyla böyle yapmış ola
bilir. Kitapta Maimonides bilimsel yöntemin değerini vurgu
lar ve doktor olarak, deneyle doğrulanmış her şeye Yahudi
yasalarının izin verdiğini dile getirir. 1233'te haham meslek
taşlarının bu kitabı, dine karşı geldiği gerekçesiyle Montpel
lier'de halkın gözü önünde yakmış olması sarsıa bir olaydır.
Yazın tarihi böyle olaylarla doludur. Üçüncü halife Os
man Kuran'm doğruluğu tarhşmalı olan nüshalarının yok
edilmesini emretti. Abelard Soissons' da kendi kitaplarını
188
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
yakmak zorunda kaldı. On üçüncü yüzyılda Languedoc'ta
Albigens Haçlı Seferi sırasında Katarların bütün metinleri
yok edildi. John Wycliffe'in kitapları Prag' da Prag piskoposu
tarafından yakıldı. 1497' de Savonarola Boccaccio'nun Deca
meron'unu yaktı. 1526'da Londra piskoposu Cuthbert Tuns
tall Yeni Ahit'in Tyndale versiyonunu yaktırdı ve 1640 ve
1650'lerde İngiltere İç Savaşı sırasında ve sonrasında parla
menter güçler tarafından sayısız kitap yakıldı. Ptolemy' den
yaptığı Geographia tercümesi dine karşı gelmek olarak görül
düğü için, Kalvinist Cenevre şehrinde yakılan Servetus, Ha
ham Chaninah ben Teradyon'un kaderini hatırlatır: "Beline
kalın bir demet el yazması ve kalın bir kitap bağlanmıştı." Ki
tap yok etmenin öğretici olmayan tarihi daha yakın zaman
larda da devam eder: Rusya' daki Çar yönetimi, Birinci Dün
ya Savaşı'nda Leuven'i işgal eden Almanlar, Stalin rejimi,
Naziler, İran devleti, Senatör McCarthy, ABD Yiyecek ve llaç
İdaresi, Şeytan Ayetleri'ne karşı çıkan Müslüman muhalifler,
Kuzey Amerika' daki köktenci Hıristiyanlar, Azerbaycan' da
ki Gürcü birlikleri, Falong Gong'u uygulayan Çin devleti,
Birleşik Devletler'de Harry Potter'i protesto eden kiliseler...
Hepsi de basılı sözleri yok etmeye çalışmıştır.
Özellikle üzücü olan ve halen hafızalarda yaşayan ise, Yu
goslavya 1990'ların başlarında yapılan savaşlarda bölündü
ğünde Sırpların gösterdiği nefretti. Tito'nun demir yumruğu
altında farklı kültürler makul bir uyum içinde bir arada yaşa
mayı öğrenmişlerdi. Ancak Tito'nun ölümünden sonra, dev
letler konfederasyonu çökmeye başladı ve etnik çatışma su
yüzüne çıktı; ilk olarak Sırplar ve Hırvatlar, sonra da Sırplar
la Bosnalılar arasında. 4.000 yıl önce Sümer medeniyetinde
yaşananlar tekrarlandı, Sırplar kültürel bir yok etme seferber
liğine girişti.9 Hırvatistan'da Vinkovci ve Pakrac'taki kütüp
haneler 10().()()()'e yakın ve Osijek Üniversitesi aşağı yukarı
189
Baş Belası icatlar
30.000 kitap kaybetti. Vukovar 500 yıllık bütün nadide elyaz
malannı kaybetti ve halk kütüphanesindeki 76.000 kitap yok
edildi. Kasti, aamasız yıkım aynı şehirdeki Tarih Kütüphane
si ve Fransisken manashnndaki kütüphanede de devam etti.
Dehşet dizisi burada sona ermiyor. Dalmaçya' da tahmini
200.000 kitap talan edildi ve Kiril alfabesiyle yazılmamış bü
tün kitaplar, birçok eski elyazmasıyla birlikte yakıldı. Zadar
kütüphanelerin kasıtlı olarak bombalanmasıyla 60.000 kitap
kaybetti ve Dubrovnik de birçok kitabın yanı sıra 200.000 bi
limsel kitabı kaybetti. Bosna'nın başkenti Saraybosna' daki yı
kım çok daha feciydi, bir şehir ki tarihte fevkalade kütüpha
neleriyle zengindi. Büyük olasılık.la 250.000 kitap, elyazması
ve süreli yayın yakıldı; Sırplar yangın mermileriyle kasten
kütüphaneleri hedef alıp, yanındaki diğer binalara dokun
madılar. Tabii ki özellikle Müslümanlar çok zarar gördüler.
Bir Yahudi olarak, daha geçen yıl Mayıs 2008'de İsrail'de
ki Or Yehuda şehrinde bir avuç "Ortodoks" Yahudi öğrenci
nin, yüzlerce Yeni Ahit'i yakmasını kayda düşmek zorunda
olduğum için özellikle utanıyorum. Ancak İsrail yasalarına
göre herhangi bir dini metnin yok edilmesinin aslında yasak
olduğunu söyleyebilirim. İnsan bu korkunç olayın önlenme
si için yetkililer daha fazla bir şeyler yapabilir miydi diye me
rak ediyor doğrusu.
Bu kitap yakma olaylarının hepsi olmasa da çoğu dini
inançlarla körükleniyor. "Kutsal emir" veya "ilahi yazılar"
kavramı dünya dinlerine yayılıyor. Ortodoks Yahudiler Mu
sa Peygamber'in beş kitabı Tevrat'ı Tann'nın bizzat yazdığı
na ve on emrin tabletlere ilahi parmakla kazındığına inanır
lar. Bu nedenle Sina Dağı'ndan inen Musa Peygamber' in, İs
rail Oğullarını Alhn Buzağı putu etrafında dans ederken gör
düğünde, üstünde kutsal yazı olan ilk tabletleri kırması özel
likle sarsıa görünüyor.
190
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
Tevrat'ın kopyasını çıkarmak öylesine kutsal bir iştir ki bir
yazman senelerce bunun eğitimini almalı ve yazarken azami
özen göstermelidir. Hafız�sından yararlanması yasaktır, ku
rallarla belirlenmiş süsleri kopya etmelidir. Harf ve sütun
aralıkları geleneklere göre düzenlenmiştir. Özel olarak hazır
lanmış parşömen üzerine, kalıcı mürekkebe batırılmış tüy ka
lemle asıl yazma edimine geçmeden önce yazman, saf olma
lıdır. Çoğu yazman çalışmaya başlamadan önce geleneksel
mikveh banyosunu yapar. Eğer parşömenin üzerindeki yazı
tamamlandıktan sonra bir harfin okunaksız olduğu görülür
se,
sekiz yaşındaki bir çocuktan söz konusu kelimeyi okuma
sı istenir: Yahudilerin küçük yaşta okuma yazma öğrenmeye
verdikleri önemin bir kanıtıdır bu. Bu test parşömenin kulla
nıma uygun olup olmadığını belirleyecektir. Eğer tomarın
hasarının giderilmesi mümkün değilse, kutsal toprağa gö
mülmelidir. Her harf kutsaldır: Chaninah ben Teradyon par
şömenle birlikte yakıldığında, Talmud'da harflerin cennete
uçtuğu yazılıdır.
Müslümanlar da Kuran'ı çok benzer bir şekilde görür. Ku
ran vahiy yoluyla indirilmiştir, bu yüzden hiçbir şekilde de
ğiştirilemez. Yazıldığı dil olan Arapça kutsal dilin en saf for
mu olarak görülür. Kuran kitaplarının çok büyük saygıyla ele
alınmasına dair katı kurallar vardır. Kuran yere bırakılamaz
veya tozla temas edemez; üstüne başka bir kitap konamaz.
Sonuç olarak Kuran genelde güvenlik ve temizlik amaçlı ola
rak üst rafta tutulur. Okunması sırasında okuyucunun ne za
man ve nerede nefes alabileceğine, hangi hecelere vurgu ya
pabileceğine, okuyucunun nerede durabileceğine ve bir ce
maat mensubunun ne zaman secdeye varabileceğine dair ku
rallar vardır. Kuran okunurken insanlar konuşmamalı, ye
mek yememeli, sigara içmemeli ve dikkat dağıtıcı sesler çı
karmamalıdır.
191
Baş Belası icatlar
ECİTİMİN SAKINCALARI
Bazı tarihçiler 1874'de Berne Anlaşması'yla oluşturulan Uni
versal Postal Union'ı, Gutenberg ve Luther'le başlayan akı
mın zirvesi
olarak görme eğilimindedirler. Anlaşma etkiliydi;
sabit fiyatlı posta hizmetinin oluşumunu sağlamış, Sibir
ya' dan İspanya'ya milyonlarca vatandaşı yazılı sözlerle bir
leştirmişti. Bunun elektrikli telgraf ve buhar gücüyle çalışan
döner baskı makinesiyle aynı çağda gerçekleşmesi tesadüf
değildir, bu buluşların ikisi de kitap ve gazetelerle sağlanan
yazılı iletişimin hız ve miktarında devrim yaratmıştır. Ayru
zamanda, Avrupa devletleri büyük oranda ilkokul seviyesin
deki eğitim vasıtasıyla, vatandaşlarının okuryazar olmasına
önayak oldu.
Ancak birçok devlet cesur kanunlar çıkarmasına rağmen,
bunlar ille de hemen eyleme dönüşmedi. İspanya hükümeti
1897' de bir değerlendirme yaptığında, okul çağındaki aşağı
yukarı 2,5 milyon çocuğun okula gitmediğini keşfetti ve bu
rakam 1930' da bile 1,5 milyondu. İngiliz hükümeti 1823' de
devlet okullarına mali destek sağlamaya ve eğitimin kalitesi
ni de 1846' da denetlemeye başladı. Yirmi dört yıl sonra ilköğ
retim hakkını herkese açık yaptı, 1880' de ilköğretimi zorunlu
kıldı ve 1 886' da da serbest olduğunu ilan etti. Fransa ve Bel
çika gibi ülkeler eğitime az yatının yapblar, eğitime kıyasla
yasa ve düzene beş ila on bir kat fazla harcama yapblar.
Devletler nihayet kitleleri okuryazar yapma amacının ar
kasına birleşik güçlerini koyduklarında, halkın gönlünü ka
zanmak için uğraşmaları gerekti. 1870'lerdeki araştırmalar
çocukların ev işlerine yardıma olmaları istendiği için okuma
yazma öğrenmediklerini gösterdi. 1874'de Bologna'da müfet
tişler moral bozucu haberler verdiler; birçok öğrenci okula gi
demiyordu çünkü uygun ayakkabıları yoktu veya en yakın
okul evlerinden çok uzaktı. Devletin belirlediği müfredat ge192
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
nelde "yararsız" bilgilerle doluydu ki bu da birçok anne ba
bayı kızdırıyordu. Yılın en yoğun zamanında çocuk işgücü
nün kaybına gösterilen tepki nedeniyle devletler zirai takvi
me uyacak şekilde okul zamanını değiştirmek zorunda kaldı
lar, halen yararlandığımız uzun yaz tatilini verdiler. İnsanla
n okuma yazmanın yararlarına inandırabilmek için müfredat
kolaylaşhnldı ve okuma yazma öğretme yöntemi, öğrencile
rin birbiriyle bağlanhsız heceler yerine, ilk baştan kelimeleri
öğrenebileceği şekilde değiştirildi.
Okuryazarlığın yararlan sürekli olarak vurgulandı. Ay
dınlanma filozo�an ve tarihçileri kitap okumayı, yalnızca de
mokrasi ve sosyal gelişme için değil, servet için de bir sıçra
ma tahtası olarak betimledi. Aslında halkın eğitim fikrini ya
vaş benimsemesi eğitimin zaten varlıklı olan insanların key
fini sürdüğü bir lüks olarak görüldüğü izlenimini uyandırı
yor. Şehirlerdeki okuryazar insan sayısı gitgide arhyor olabi
lirdi, ancak çok azının, hatta yirminci yüzyıla kadar bile, işle
rini yapmaları için okuryazar olmaları gerekiyordu; tabii
eğer basım, yayıncılık ve mesaj taşıma işlerinin içinde değil
lerse. Üstelik şehre gelmelerinin nedeni, ufuklannın kitaplar
sayesinde genişlemiş olması veya başka insanların şehir ni
metleri hakkında yazmış olması değil, işe ihtiyaçları olmasıy
dı. Okuryazarlıklarırun onlara bu araşhrmada birkaç yaran
oldu. Değerli bir bilgi kaynağı olan kilise kayıtlan gösteriyor
ki on dokuzuncu yüzyılın sonunda birçok okuryaz�r adam
babasıyla aynı işi yapıyordu. Britanya' da 1869 ve 1875 arasın
da kilise müdavimlerinin alhda biri aslında okuma yazma
bilmeyen babalarından daha az ücret alıyorlardı.
Ne var ki okuryazarlık ve yayıncılık statükoyu altüst etti
ve Protestan devriminin kitap ve kitapçıklarla kamçılanması
nın ardından, Katolik saltanatından yeni kurtulmuş Avrupa
devletlerinin dini otoriteleri de kendi geleneksel değerleri ne193
Baş Belası icatlar
deniyle muhalefet üzerinde hemen sert önlemler aldılar. Ce
nevre' de bütün elyazmalannın onay için bir komiteye sunul
ması gerekiyordu. Matbaaalar daha kışkırtıa eserler yapabil
mek için dini metinlerin yazı karakterlerini mahsus kopyala
dılar, böylece sansürcülerin tetkiklerinden kaçmayı umuyor
lardı. Otoritelere saldırılar genelde takma ad altında yapılı
yordu ve o sıralar uydurma bir şehir olan "Freetown" da veya
Vatikan'da dahi bulunduğu iddia edilen, tespit edilmesi zor
gruplarca yayımlanıyordu. Tartışmalı materyal zaman zaman
iskambil destesi şeklinde de yayınlanırdı.
Okuma, yazma ve başkaldırı arasındaki bu ilişki on doku
zuncu yüzyılın ikinci yansında zirve yaptı; iletişim ve basım
tekniklerindeki gelişmeler gazete endüstrisini besleyip, ilk
"medya kodamanlarını", sadece bilgi satışıyla zengin olan in
sanları yarattı. Aynı anda, o dönemde zenginliğin artmasıyla
muhalefet de arttı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yansında,
anarşist gruplar Fransız aktivist Pierre Brousse'un verdiği
isimle "kahramanlık propagandasına" kapıldı. İspanya baş
bakanı, Avusturya imparatoriçesi ve İtalya kralı, Avrupalıla
ra güçlü bir mesaj vermeye çalışan anarşistler tarafından öl
dürüldü. Gelişigüzel şiddet eylemleri, örneğin, 1892' de Pa
ris'te Gare St. Lazare'da ve 1893'te Barselona'daki Teatro Li
ceo'da patlayan bombalar bir panik iklimi yaratmak için ta
sarlanmıştı.
Ancak tüm bu olaylardaki toplam can kaybı sadece yirmi
altıydı. Şiddet içeren daha fazla olay olmasına rağmen, can
kaybı artmadı. Conrad' ın gizli ajanı gibi bombaa ve suikast
çıların amacaı, attıkları bombanın etkilediği insanların sayı
sından çok daha fazla insanın bu olaylan bilmesini, tartışma
sını ve endişelenmesini sağlamaktı. Şiddet içeren mesajlarını
gazetelerin bildirmesini istiyorlardı. Aynı şey, bir yüzyılı bi
raz aşkın bir süre sonra, teröristler Dünya Ticaret Merke194
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
zi'nin ikiz kulelerine jet uçaklarını yönelttiklerinde de söz ko
nusuydu. Bu olayda çok sayıda can kaybı oldu, ama asıl etki
yazılı sözlerden direkt evrilmiş teknolojiler olan uydu ve in
temetle dünya çapında hızla yayıldı. Eğer günümüzde daha
korku dolu, daha az hoşgörülü, özgürlüklerin kısıtlandığı bir
dünyada yaşıyorsak, yazıyı icat etmemizin bu durumda açık
ça payı vardır.
GÜNLÜK HABER:
fOLİTİKA VE UYGULAMALI FAHİŞELİK
Gazete olarak kabul edebileceğimiz ilk yayınlar, Venedik'te
yaklaşık 1560' da yayımlanan elle yazılmış haber yapraklarıy
dı.
Nedense bu romanti � ama gizemli, ışık ve karanlıkla dop
dolu, entrika ve dedikodu merkezi şehrin, modem gazetecili
ğin doğduğu yer olması uygun görünüyor. Haber bültenleri
ta Roma dönemlerine dek gitse de, genelde gazetti veya avisi
denilen Venedik bültenleri gerçek anlamıyla gazeteydi. Daha
önceki yayınların aksine, düzenli bir takvime göre aynı isim
alhnda yapılırlar, nüshaları gazeteciler yazardı. Çoğu kez ül
kenin diğer bölgelerindeki savaşların ve politik olayların, ba
zen de ticari meselelerin haberlerini verirlerdi. Matbaaalığın
yayılmasıyla birlikte, gazeteler Avrupa'nın birçok bölgesinde
popüler oldu; özellik.le Basel, Frankfurt, Amsterdam ve Viya
na' da. İngiltere' de basılı ilk gazete 1621'de yayımlandı ve ilk
düzenli süreli yayınımız Weekly News 1622'den 1641'e kadar
sürekli yayınlandı. İngiliz gazete yaymaları kıta Avrupa'sın
dakilere göre daha yenilikçiydi, başlıklarıyla okuyucuyu çe
kiyor ve bazen de gazetelerini gravürlerle süslüyorlardı. En
önemlisi reklam basarak gelirlerini artırıyorlardı ve patronlar
da genelde kadın gazetecileri zaman zaman işe alacak kadar
özgür düşünceliydiler. İngiliz gazeteleri kız ve erkek çocuk195
Baş Belası icatlar
lara sokaklarda gazetelerini satmaları karşılığında para vere
rek dağılımı desteklemede de öncü olmuştur.
Basının hükümetin istikrarını bozabileceği, dolayısıyla
sansürü n olağan olduğuna dair, en azından yönetici elit ara
sında, y.ı vgın bir kanı vardı. Birçok Avrupa ülkesi bir ruhsat
sistemi kullanarak haber yayınını düzenliyordu. Haber bas
mak isteyen bir matbaaa devletten ruhsat almalıydı ve eğer
bir basımevi huzur bozucu kabul edilen bir haber yayınlarsa
kapahlabilirdi. İngiltere İç Savaşı sırasında kraliyet ve parla
mento orduları ülkede kol gezerken, halk haberleri çok me
rak ediyordu ve böylece gazeteler gitgide önemli hale geldi.
Birtakım insanlar, bunların arasında öne çıkan şair John Mil
ton özgür basını desteklemek için etkili ve güzel yazılar yaz
dı. Gazete basımına parlamenterler hoşgörüyle bakıyordu ve
1649' dan sonra savaş kazanıldığında, iç politikanın ele alın
ması, Parlamentocular'ı desteklemesi şartıyla, tümüyle ya
saklanmamıştı. Gelgelelim cumhuriyet kurulduğunda, baş
yönetici Oliver Cromwell iktidarının baltalanmamasını ga
rantilemeye kararlıydı ve genelde basına engel oldu, sadece
birkaç tane ruhsatlı gazetenin basılmasına izin verdi. Monar
şinin yeniden kurulmasından sonra dahi, basının hükümeti
açıktan açığa eleştirmesine müsaade edilmiyordu. On seki
zinci yüzyıl başlarında parlamento görüşmeleri gizli olarak
kabul ediliyor ve görüşmelerin haberini yapmak genelde İç
Tüzük tarafından yasaklanıyordu. 10 Görüşmelere dair bazı sı
nırlı haberler ara sıra yayınlanıyordu ama yalnızca parlamen
to tatili sırasında; parlamento tutanaklarını yayınlama yasa
ğındaki bazı boşluklardan yararlanan bu haberler görünüşe
göre yetkililer tarafından görmezden geliniyordu. Ancak
1738'de bu yasal boşluk Avam Kamarası'nın aldığı bir karar
la kapahldı ve parlamento gazeteciliğine son verildi. 1747'de
Lordlar Kamarası İskoçya' daki Jacobite davasına ikiyüzlü bir
196
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
destek vermiş olan Lord Lovat'ın ihanet davasına ilişkin izin
siz yayınlanan haberler üzerine harekete geçti.11 İki yayıncı
tutuklandı ve Lordlar Kamarası'na karşı işledikleri suçun
tekrarlanmaması koşuluyla serbest bırakıldılar.
Şubat
1760'da Avam Kamarası'nın sözcüsü dört gazetenin, "Bu
Meclisin Tutanakları, Yasaya itaatsizlik ve bu Meclisin İmti
yazlarını İhlal haberleri" yaphğından şikayet etti. Yayıncılar
Meclis mahkemesine davet edildiler. İmtiyaz ihlali en hafif
deyimle oldukça hafif görünüyor; Landon Chronicle'in yazı
sında sadece sözcünün meclis adına Amiral Hawke' a, deniz
kuvvetlerindeki hizmetlerinden ötürü resmi bir teşekkür ko
nuşması yaptığından ve Hawke'ın yanıtından bahsediliyor
du. Yayıncılar mahkemeye çıktı, suçlarını itiraf edip suçlu
bulundular; sözcüden sadece kınama cezası aldıkları için
şanslıydılar.
12
En sonunda yayıncıları, parlamento tutanaklarının haber
yapılmasına ambargo uygulanmasına karşı çıkmaya iten ne
den ise gazeteler arasındaki ticari rekabet oldu.
Bütün bunlar bize şu anda çok garip geliyor, çünkü günü
müzde çoğu gazete okuyucusu parlamento tutanaklarımızı o
kadar sıkıcı bulur ki böyle bir şey çoğunlukla ciddiyetten
uzak, sulu veya hatalı (bazen
iicü
birden) şekilde haber yapı
lır.
Londra daima İngiliz gazete yayıncılığının merkeziydi.
1782 itibariyle, 18 gazete başkentte ve 61 gazete de İngiliz
adalarında yayınlanıyordu. Daha sonraki büyüme ise olağan
üstüydü. 1 809 itibariyle 217 İngiliz gazetesi vardı, yaklaşık
63'ü Londra'da yayınlanıyordu ve 1840'a gelindiğinde, dam
ga vergisi dönüşlerine göre, ulusal 493 gazetenin en az 109'u
Londra' da yayınlanıyordu. 13 Gazete tirajı da aynı derecede et
kileyiciydi. 1 840'da 4 milyondan fazla gazete Yorkshire böl
gesinde ve 3 milyondan fazla da Lancashire' de okunuyordu.
197
Baş Belası icatlar
Edinburgh' da 1,7 milyon gazete satılıyordu ve belki de en
dikkate değer olanı, şehrin büyüklüğünü göz önüne alacak
olursak 380.000 nüfuslu Dublin'de 3 milyondan fazla satılma
sıydı. Basılı haber giderek etkili bir araç haline geliyordu, salt
Britanya' da değil bütün dünyada. O zaman itibariyle en bü
yük gazete endüstrisi Birleşik Devletler'deydi. İlk gazetenin
basıldığı eyalet muhtemelen 1704'de Massachusetts'ti; 1840
itibariyle ülkede her yıl tahmini 100 milyon gazete basılıyor
du. Bir gazete patronu başka iş dallarındaki patronlardan
farklı bir konuma sahiptir, insanların zihinleri üzerinde bariz
bir gücü vardır. Vavilov'un öyküsü bizim standartlarımıza
göre aşın görünebilir, ama insanların düşüncelerini yönlen
dirmeye çalışan sadece Stalinci totaliter rejimler değildir. Öz
gür ülkeler özgür basına sahip olmakla iftihar ettikleri için,
bir demokrasideki bir gazete patronu insanların sadece ne
düşünmeleri gerektiğini değil ne hakkında düşünmeleri ge
rektiğine de karar verebileceğini farz eder. Ve ülke liberalleş
tikçe vatandaşların zihinleri üzerindeki bu gücü kontrol et
mek zorlaşır.
Bunun ilk örneklerinden birisi, gazete imparatorluğunu, o
günün politik kararlarını kontrol etmede ve hatta nispeten is
tikrarlı bir hükümeti düşürmede kullanan Alfred Harm
sworth vakasıydı. Harmsworth okulda pek öyle ahım şahım
bir öğrenci sayılmazdı, gelecek vaat eden tek hüneri okul der
gisini yayına hazırlamaktı. Okulu bıraktı, üniversiteye gitme
di, gazetecilikte çeşitli küçük işlere girişti, 1888' de kardeşi
Harold'la birlikte, Answers to Correspondents adında popüler
bir dergi çıkarmaya başladı. Editörler gönderilen her soruya
postayla cevap verileceği ve ilgi çekici cevapların dergide ya
yınlanacağı vaadinde bulundular. Dört yıl içinde haftada bir
milyondan fazla satmaya başlamışlardı. Bunu Comic Cuts ve
kadın dergisi Forget-Me-Nots izledi. Ancak Alfred'in asıl pat198
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
laması 1894'te neredeyse iflas etmiş olan Evening News'i çok
ucuza almasıyla gerçekleşti; bu onun doğru dürüst ilk gaze
tesiydi. "Bir Chelsea Cinayeti Daha" veya "Değirmen Taşıyla
Öldürülmüş" gibi başlıklar alhnda dikkat çekici veya heye
canlı öyküler sunuluyordu. Birkaç ay içinde satışlar 400.000'e
ulaştı ve iki yıl sonra da bu rakam ikiye katlandı.
Harmsworth'un bir sonraki zaferi, tanesi sadece yanm pe
niye sahlan Daily Mail' di. Daily Mail ön sayfaya haber koyma
yan sıkıa gazetelerden daha okunabilir, basit ve kısa bir şey
ler isteyen yeni bir kitlenin ihtiyacını karşılayan Britanya' da
ki ilk gazeteydi. Manşeti ilk kez o uyguladı, spor ve insan öy
külerini özellikle öne çıkardı. Dönemin başbakanı Lord Salis
bury Robert Cecil gazeteyi küçümseyerek, "ofis yazmanları
için ofis yazmanlannca" yazıldığını söyledi. Bu sözler Harm
sworth' a pek dokunmadı, o parsayı ve daha fazlasını topla
mışh: Gazetesi 500.000 sahyor, nüfuzu anıyordu. Vatansever
bir duruş aldı (muhtemelen buna samimiyetle inanıyordu),
halka gazetenin, "İngiliz lmparatorluğu'nun güç, egemenlik
ve büyüklüğünün" savunucusu olduğunu söyledi. Nihayet
büyük boy gazete sayfasının boyutunu değiştirerek Britan
ya'nın ilk tabloid gazetesini çıkardı. Bunu 1 903'te kadın oku
yucuları hedefleyen Daily Mirror takip etti. İlk başta bu bü
yük bir ticari haşan değildi çünkü evvela kadınlar erkeklerin
satın alma gücüne sahip değildi. Ancak yönetici editörü ga
zeteyi hem kadınlar hem de erkekler için resimli bir gazeteye
dönüştürdüğünde sahşlar yedi kahna çıktı.
Harmsworth daima yeni yöntemler anyordu. Şöhretli in
sanların merak edildiğini biliyordu ve kraliyet ailesini anla
tan öykülerin çok sathğıru anlayan ilk patron o oldu. Kendi
sine yakışmayacağı gerekçesiyle şövalyeliği reddeden Harm
sworth 1904'te baronet payesini kabul etti. Bir yıl sonra baron
olarak Lordlar Kamarası'na girdi, en sonunda da Northcliffe
199
Baş Belası icatlar
Vikontu oldu. Çiçeği bumunda asilzade nüfuzunu durmak
sızın artırdı,
Sunday Observer'ı ve nihayet en
kıymetli gazete
olan The Times'ı aldı.
Harmsworth teknolojiyle yakından ilgileniyordu, mühen
disliğe, otomobillere ve uçaklara çok meraklıydı. Otomobille
re öylesine düşkündü ki bu yeni nakliye aracının kötü reklamı
olmasın diye gazetelerinde trafik kazası haberlerinin yayın
lanmasına izin vermiyordu. Uçak tarihinin ilk başlarında, ya
bana hava taşıtlarının Britanya adasına tehdit teşkil ettiği ka
naatine vardı ve daha 1909'da Londra'ya bomba atılması ola
sılığına karşılık savunma yapılması için kampanya başlattı.
Daha 1897' de Almanların niyetinden şüpheleniyordu, ama bu
konuda dönemin hükümetinden destek alamadı. Alman
ya' nın artan gücüyle ilgili endişelerini dobra dobra dile getir
mesi ve 1900'de Mail'deki baş makalesinde, lngiltere'nin Al
manya'yla gireceği savaşı kaybedeceğini söylemesi savaş çı
ğırtkanlığı yapmakla suçlanmasına yol açtı. Savaş 1914'de pat
lak verdiğinde, rakip gazetelerden biri olan Star, "Lord North
cliffe'in, neredeyse Kayzer kadar, savaş çıkarmak için elinden
gelen her şeyi yaptığını" yazdı. Harmsworth lngiltere'nin sa
vaş konusundaki yetersizliğine dair kışkırtıa yazılar yazmaya
devam etti ve Savaş Bakanı Lord Kitchener hakkında yıkıcı
eleştiriler yazdı. Kitchener bir milli kahraman olduğu için,
Mail' in satışları önemli ölçüde düştü ve Northcliffe birçok çev
rede yerildi; Londra Borsası'nın 1.500 çalışanı gazeteleri her
kesin önünde yakmak için el birliği ettiler. Haklı çıktığı Geli
bolu Savaşı eleştirisinde de aynı ölçüde dobraydı: " Kırk bin
asker ya öldü ya kayboldu ya da boğuldu; hazinenin üç yüz
milyonu heba oldu." Britanya'nın asıl yapması gerekenin
Fransa' daki savaşa odaklanmak olduğunu ileri sürdü. İki yıl
savaştıktan sonra denizde ölen Kitchener' den sonra Harm
sworth, Başbakan Herbert Asquith'i devirmeye yoğunlaştı.
200
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
Asquith büyük ölçüde bu medya baskısı sonucu Aralık
1916'da istifa edince, halefi Lloyd George Northcliffe'e hükü
met çatısı içinde yer vermenin akıllıca olacağını düşündü ve
ona kabine bakanlığı
teklif etti. Northcliffe reddetti; nüfuzunu
ve hükümeti eleştirme özgürlüğünü korumayı tercih etti.
Lloyd George Northcliffe' den apaçık nefret ediyordu; par
lamentodaki özel sekreterine yazdığı son derece gizli bir
mektupta bu basın kodamanını, "ülkedeki en düzenbaz ve
ahlaksız insanlardan biri" diye tanımlamıştı. 1918'de
Daily
Express'in sahibi başka bir nüfuzlu basın kodamanı olan Lord
Beaverbrook Northcliffe'e yaltaklanınca Northcliffe kabineye
katılmayı kabul etti ve Propaganda Bakanı oldu. Northcliffe
Alman yönetimini karalamada hünerini öyle bir sergiledi ki
Alman gemileri mevzilenerek Thanet Adası'ndaki evini bom
baladılar. Ne yazık ki bu saldırıda Northcliffe'in bahçıvanı
nın
karısı ve kızı öldü. Savaş kazanıldığında dahi Northcliffe
Lloyd George'u desteklemeyi reddetti ve 1922'deki ölümüne
dek politikacılar üzerindeki hatırı sayılır kudretini kullanma
ya devam etti. 1 923'te başbakan olan Stanley Baldwin gazete
patronlarını, "fahişelerin çağlar boyunca sefasını sürdüğü ay
rıcalığa sahip olmakla, sorumluluk sahibi olmadan güç sahi
bi olmakla" suçladığında aklından Northcliffe geçiyor olabi
lirdi. .
Yirmin yüzyılın başında Northcliffe, Beaverbrook ve
Amerika' da Randolph William Hearst ve yakın zamanda Ro
bert Maxwell, Rupert Murdoch, Silvio Berlusconi ve Conrad
Black gibi basın baronları kendi toplumlarındaki politik are
nada büyük nüfuz kullanmış olabilirler. Peki, totaliter bir re
jimde basın ne kadar önemlidir?
Ocak 1933'te Alman kabinesinde yalnızca üç Nazi vardı,
buna rağmen Hitler üç ayda yasal yollarla ve Alman halkının
desteğiyle politik gücünü pekiştirdi. Açıkçası insanlar bu aşa201
mada Nazilere karşı isyan bayrağını çekmekten ya çok kor
kuyor ya da kendilerine sunulanların değerine inanıyor ola
bilirlerdi. Nazi propagandasının, özellikle basın yoluyla
önemli bir rol oynadığına hiç şüphe yok. Ancak Nasyonal
Sosyalist rejimin gücünü pekiştirmesinde gazetelerin hangi
noktaya kadar etkili olduğu hala tartışmaya açıktır.
Naziler hakkında yazan tarihçi Sir lan Kershaw "rejimin
en büyük önceliği düşünce yönetimine verdiğine" dikkat çe
kiyor.14 Halk Aydınlanması ve Propaganda Bakanı Goeb
bels'in (bu makam ona basın, yayın, radyo, sinema ve sanahn
tam kontrolünü vermiştir) "Almanya' daki akıl ve ruhun ha
rekete geçirilmesi" olarak tanımladığı hedefin başanlrnasıyla
ilgili Naziler çok az pazar araştırması yaptılar ve propagan
dalarının beklenen etkiyi verip vermediğini analiz edecek,
Gestapo dışında bir organizasyon tarafından yürütülen pek
az sayıda kamuoyu yoklaması gerçekleştirdiler. Bu amaçla
Goebbels Hitler'in imajını Alrnanya'run kurtarıcısı bir Mesih
gibi oluşturan "toplam propaganda" tekniğini kullandı. Top
lam propaganda hükümetin, salt basını değil kültürü de kon
trol etmesi anlamına geliyordu. Goebbels insanların çeşitlilik
olmadan sürekli aynı mesajı almaktan usanacaklanru bilecek
kadar zekiydi. Bu nedenle gazete haberlerinin kontrolünü us
taca yapıyordu: Haber yapma şekli değiştirilmemişti, ama ar
tık bütün gazeteler faşizmi destekliyordu. İster gazetecilik is
ter edebiyat alanında olsun, herhangi bir yazılı eser üreten,
dağıtan, yayınlayan, yayımlayan veya satan bir insan Goeb
bels' in bakanlığının koyduğu tüm kurallara uymak zorun
daydı. Kuşkusuz bütün Yahudi gazeteleri yasaklanmıştı.
Ruhsat olmadan hiçbir yazar, yayıncı veya üretici iş alamı
yordu. Bütün Nazi karşıtı yayınların bertaraf edilmesiyle bir
likte, halk vatandaşların genel görüşünün Nazi yandaşlığı ol
duğunu düşünmüş olmalıdır. Halkın çizgiyi aşmayı doğru
202
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
bulmaması ve uyum sağlamamaktan korkması Nazi Alman
'
ya sında iktidarın pekişmesine katkıda bulundu.
Kent Üniversitesi'nde Modern Tarih Profesörü olan David
Wekh propagandanın, Nasyonal Sosyalistler muhalefettey
ken destek sağlamalarında ve iktidara geçtiklerinde de gücü
ellerinde tutmalarında önemli bir rol oynadığını kabul edi
yor. Ancak aynı zamanda propagandanın tek başına, Nazi
Partisi'ni ve ideolojisini on iki yıl boyunca iktidarda tutama
yacağını da iddia ediyor.15 Şu anda, Nazi politikalarının ve
propagandasının o zamanlar Alman halkının büyük bölümü
nün özlemlerini yansıttığını gösteren hatırı sayılır miktarda
kanıt var. Propaganda, diyor Welch, kamuoyunu dönüştür
mek kadar doğrulamakla da alakalıdır ve etkili olması isteni
yorsa, halihazırda kısmen dönüşmüş olanlara telkinde bu
lunmalıdır.
Yani eğer Profesör Welch'in analizi doğruysa, basına en
çok kafayı takanlar politikaalardır. Gazetelerin en çok politi
kaaların düşünce ve davranış şekillerini etkilemesi muhte
meldir; oy verenler üzerindeki etkileri daha az olabilir. Ve ke
sinlikle, en azından Britanya' da, halk üzerindeki etkilerinin
şüpheli olduğuna dair bazı kanıtlar var.16
1992' de genel seçim kampanyasının son günlerinde, bek
lentiler büyük ölçüde İşçi Partisi'nin kazanacağı yönündeydi.
John Major'ın başbakanlığında Britanya ekonomik yönden
gerilemişti ve neredeyse bütün uzmanlar aynı sonuca var
mışlardı: Eğer İşçi Partisi tek başına kazanamazsa, en azın
dan koalisyon hükümeti kurulacaktı. 1 Nisan' da, seçimden
tam sekiz gün önce, kamuoyu yoklamaları İşçi Partisi'nin
epeyce önde olduğunu gösteriyordu. Bu, seçim gününe ka
dar biraz düşse de, Neil Kinnock'ın başkanlığındaki İşçi Par
tisi kazanacağından emindi. Seçim günü sabahında Rupert
Murdoch'ın
Sun gazetesinde ön sayfada Neil Kinnock'ın, bir
203
Baş Belası icatlar
ampul içindeki kafasının fotoğrafı yer aldı. Sayfanın neredey
se geri kalanını kaplayan manşette şöyle yazıyordu: "Eğer
Kinnock bugün kazanırsa, ülkeden son çıkacak olan kişi lüt
fen ışıklan kapatsın." Üçüncü sayfada, normalde şehvetli
şeyler için ayrılan yerin üzerinde ise başlık şu şekildeydi:
"Kinnock başa gelirse üçüncü sayfa böyle olur!" ve kilolu bir
kadının fotoğrafı basılmıştı. Seçimlere muazzam bir katılım
oldu (%77) ve işçi Partisi oylarında küçük bir artış elde etti:
bırakın kazanmayı koalisyon hükümeti kurmasına yetecek
kadar bile değil. Ardından Sun'ın ünlü seçim sonuçlan anali
zinin başlığı şöyleydi: "Kazanan Sun'ın zekası oldu."
Rupert Murdoch' ın kampanyasının 1992 seçim sonuçları
nı ciddi olarak etkilediği şüphelidir. Ancak hiç şüphe yok ki
Sun' ın başlıkları, 1997 genel seçimleri için İşçi Partisi' nin
kampanyası planlanırken İşçi Partisi'nin beyin takımını bü
yük çapta etkiledi. İşçi Partisi oylarını artırmak amacıyla ba
sına yaranmak için muazzam bir çaba gösterdi. Parti imajı
hususunda çok endişeliydi, hatta 1994-1995'te ismini "Yeni
İşçi Partisi" olarak değiştirecek kadar. Aynca parti mensup
larının basınla konuşurken "parti hizasında" olmalarını sağ
lamak için belli bir plana göre hareket edildi. Çekici bir yü
zün basına sunumunu planlamasına yardımcı olması ve par
tinin basında daha olumlu yer alması için, 1994'te Tony Blair
Alastair Campbell' e basın ve iletişim işlerine bakmasını teklif
1
etti. Campbell, daha önceden Neil Kinnock' ın yakın bir danışmanıydı ve Robert Maxwell'le de birlikte çalışmıştı. Mir
ror' da çalışmış, Today'in politika editörlüğünü yapmıştı.
Mart 1997'de, iktidarındaki Muhafazakar Parti başkanı
Başbakan John Major 1 Mayıs' ta genel seçim yapılacağını du
yurdu. Basında olumlu bir şekilde yer almasın!n, kamuoyu
yoklamalarındaki görünüşte umutsuz durumunu düzeltebi
leceğini umuyordu. Ancak duyurudan hemen sonra Blair ve
204
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
Campbell'in S u n ın editör kadrosu üzerindeki özenli çalışma
'
ları ve Rupert Murdoch'ın desteğini kazanmaya çalışmaları
meyvesini verdi. Daha önceleri hep Muhafazakar Parti'nin
gazetesi olduğu düşünülen
Sun
İşçi Partisi'ni desteklediğini
duyurdu.
Sun 'ın ilanı İşçi Partisi'nin elde ettiği birkaç basın deste
ğinden yalnızca biriydi.
çok desteklemişti,
Star 1992'de Muhafazakar Parti'yi
lndependent tarafsızdı. Artık ikisi de İşçi
Partisi'ni desteklediklerini açıklamışlardı. 1997 seçimleri yak
laşırken, Muhafazakarları destekleyenin iki katından fazla in
sanın
İşçi Partisi'ni destekleyen gazeteleri okuduğu hesap
lanmışhr. Bütün bunların İşçi Partisi'nin muazzam zaferinin
asıl nedeni olup olmadığı tartışmaya açıkhr. Ben muhteme
len olmadığını düşünüyorum. Ancak Alastair Campbell'i ve
haber yönlendirme uzmanlarını çok güçlü bir pozisyona ge
tirmiş ve ileriki yıllarda İşçi Partisi hükümetinin, basınla olan
iletişim yönetimi Downing Street' te olabilecek her yerde ba
sın kadrosuyla sıkı sıkıya yürütülmüştü. Ben ne zaman ki
suskunluğumu bozup Ocak 2000'de NHS'e çok az kaynak
verildiğine dair yaygın kaygılar yüzünden basına röportaj
verdim, Lordlar Kamarası'ndan zılgıh yiyince, kamçının yan
lış tarafında yer aldığımı anladım. Alastair Campbell'in tele
fonda bana çok kötü dayılanması genel tablo içinde önemsiz
görünebilir, ama onun bu düşmanca davranışı politikaalan
mızın ve yandaşlarının basının "doğru mesajı" almasını sağ
lamak için neler yapabileceklerinin bir ipucuydu.
Bizimkiler gibi liberal demokrasilerde nüfuzlu basın ko
damanlarının insanlara ne düşüneceklerini dayatmada başa
rılı olduk.lan ne kadar doğrudur? Halk gazeteleri okuduktan
sonra politik meseleler hakkındaki fikirlerini değiştiriyor
mu? Genel olarak konuşmak gerekirse, 1 997'ye kadar İrıgilte
re'nin partizan basını birkaç istisna dışında her zaman Muha205
Baş Belası icatlar
fazakar Parti'yi desteklemiştir ve İşçi Partisi genel seçimleri
kazandığında, 1992 seçim felaketinden sonra İşçi Partisi li
derlerinin elde ettiği popülist gazete desteği olmadan bunu
başarmışhr. Gazeteler hiç şüphesiz halkın oy karan üzerinde
biraz etkili ama muhtemelen politik liderlerimizin inandığın
dan daha az. 1930'larda Almanya' da yaşananları anımsarsak
şu unutulmarnaiıdır: İnsanlar mevcut görüşleriyle uyumlu
olan bir gazeteyi okuma ve onaylama eğilimindedirler.
Ancak politikaaların basının gücüne olan inana ve dola
yısıyla medyayı manipüle etme teşebbüsleri demokrasimize
büyük olasılıkla ağır hasar vermiştir. 1997 seçimlerinden tam
alh yıl sonra, basını çok daha vahim tepkilerle manipüle etme
teşebbüsleri yapıldı. Irak işgalinin nedenini çarpıtma teşeb
büsleri, Irak'ın çok büyük miktarda kitle imha silahları oldu
ğu gibi yanlış iddialar (sanki Britanya ve Amerika'nın yok
muş gibi) ve Alastair Campbell'in BBC haberlerinin tamamen
taraflı olduğuna dair şikayetleri derin bir iz bırakmışhr. İşga
lin Irak halkı ve Ortadoğu politikaları üzerindeki etkisinin
analizi bir tarafa bırakılacak olursa, bizzat Britanya içinde po
litikacılara duyulan güven ve politikacıların ulusal çıkarlara
yönelik olgun kararlar alabilme becerilerine duyulan inanç
ciddi ölçüde zarar görmüştür. Ve BBC, kamu yayınında dün
ya lideri ve önceleri gerçeklere dayanan, uluslararası haber
yorumlarının incisi olan bu kuruluş, büyük oranda Alastair
Campbell'in başını çektiği hükümet üyeleri tarafından hırpa
lanmasının ardından gitgide daha çok savunmaa bir pozis
yon alıyor gibidir. Bu olaydan sonra birçok insan BBC'nin,
inişe geçerek Britanya'run kültürüne de ciddi bir zarar verdi
ğini düşünüyor.
Birkaç yıl önce Tony Blair'in hükümeti zamanında, o sıra
lar yeni bakan olan bir tanıdığımla birlikte Londra King's
Cross'tan yola çıkmıştım. Sabahın erken saatleriydi ve yolcu206
Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
luğun çoğunda bakan hanım Londra' da yayınlanan bütün
gazetelerden ve birkaç tane de mahalli gazeteden çekilmiş
haber fotokopilerini inceledi. Sık sık daha sonra incelemek
için bir kalemle işaretliyordu. Ben bunu neden yaphğını so
runca çok utandı. Bana bunun her gün yaphğı bir bakanlık işi
olduğunu ve memurlarından birinin veya birkaçının gazete
lerden bu parçalan keserek onun için hazırladığını söyledi.
Anlaşılan bu her bakanlıkta neredeyse tamamen rutin bir iş
ti. Bilhassa üzücü olan ise bakan arkadaşımın işaretlediği ve
ya alhnı çizdiği birçok yorumun tamamen hava cıva olmasıy
dı. Basını böylesine körü körüne takip etmek doğru yargıyı
çarpıtabilir ve iyi bir yönetimin yozlaşmasına yol açabilir.
Bunlar olurken, geleneksel gazeteler parlak günlerini geri
de bırakmış gibi. Daha çok insan İnternet, uydu ve kablolu te
levizyon haberlerine yöneldikçe, sahşlar hem Birleşik Devlet
ler' de hem de Britanya'da düşüyor. Gitgide daha fazla sayı
da insan, özellikle de gençler, görüntülü veya sesli intemet
yayını ve blog gibi "resmi olmayan" elektronik kaynaklan
kullanarak olaylardan haberdar oluyor. Belli başlı bütün ga
zeteler İnternet sunucuları ağıyla olan irtibatlarını arhrmayı
zorunlu görüyor. Tehlikeli olan yazma faaliyeti arhk elektro
nik formunda daha mı beter oldu?
207
Alhncı Bölüm
DİJİTAL İLETİŞİM
Yazının tarihini on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir hüküm
lü olan John Tawell değiştirmiştir; tabii daha sonralan bu kat
kısından dolayı pişmanlık duymuş olması muhtemeldir.
1830'ların sonlarına dek yazılı bilgi okuyucuya elle iletilirdi,
kitap veya dergi halinde satılır veya postayla gönderilirdi. İn
sanlar yazılı bilgileri müsait olduklan zamanlarda okurlardı;
eğer bu bilgiler acil bir durumla ilgiliyse, bu okuma eylemini
hızlı bir şekilde gerçekleştirirlerdi. Tawell hayatı boyunca dö
nem dönem dini tutkuları güçlenmiş genç bir adamdı. Suf
folk' taki Quaker adındaki bir Hıristiyan mezhebine kabul
edildikten sonra Londra' run doğu yakasına taşınıp bir ecza
nede çalışmaya başladı ve bu sayede maalesef ileriki yıllarda
amatör bir becerisinde yararlı olacak profesyonel deneyim
kazandı. Galiba Tawell katıldığı mezhebin genel olarak
amaçladığı yüksek ahlaki standartlara göre yaşamıyordu,
çünkü yirmi iki yaşındayken Whitechapel'de bir hizmetçi kı
zı baştan çıkardı. Bir aile geçindirme baskısı altında olan ve
meteliksiz kalan Tawell 10 sterlinlik sahte para basmaktan
hüküm giyip Avustralya'ya kürek mahkumu olarak gönde
rildi. New South Wales'deki Sydney Akademisi'nde vardiya
lı olarak yazmanlık yaptıktan sonra vali, iyi bir çalışan olma
sı nedeniyle resmi bir afla Londra'ya dönmesine izin verdi.
209
Baş Belası icatlar
Daha sonra Tawell evlendi ve 1838'de karısı öldü (kesin ne
deni kaydedilmemiş). Üç yıl sonra, yine Quaker mezhebinin
üyesi bir adamdan dul kalmış öğretmen Bayan Cutforth'la
evlendi. Bu esnada Tawell, Sarah Lawrence adında, görünü
şe göre evlenme vaadinde bulunduğu bir kadınla ateşli bir
ilişki yaşıyordu. Muhtemelen ilişkileri ilk karısıyla evliyken
başlamıştı. Tawell Salt Hill'de, Slough yakınında Sarah için
bir ev açtı ve Sarah soyadım Hart olarak değiştirdi.
Ocak 1845'te bir gün Sarah Hart evinde ölü bulundu; öl
meden önce biraz siyah bira içmişti, biranın içinde bol mik
tarda Scheele siyanür asidi vardı, ki sonradan tespit edildiği
ne göre, Tawell düzenli ziyaretlerinin sonuncusundan önce
iki şişe bu zehirden satın almıştı. Bir komşusu günün erken
vakitlerinde "Quaker'lar gibi giyinmiş bir adamın" Salt
Hill' deki evden çıktığını fark etmişti. Polis çağrıldı ve hemen
bir dedektiflik çalışması yapıldıktan sonra, yeni inşa edilmiş
Slough demiryolu istasyonuna gittiler; çünkü orada bu tanı
ma uyan bir adamın birinci mevkiye bir bilet aldığı ve 19.42
Paddington trenine bindiği görülmüştü. İstasyon müdürü
gayet heyecanlı bir şekilde, elemanlarının polise yardımcı
olabileceğini söyledi ve kısa süre önce tesis edilen elektrikli
telgrafı gururla devreye soktu. Ne yazık ki bu yeni alet İngi
liz alfabesinin yalnızca yirmi harfini iletebiliyordu; gönderi
lemeyen harfler arasında "J" ve "Q" da vardı. Böylece Slo
ugh'taki telgraf memuru aşağıdaki mesajı yazdı:
SALT HILL'DE BİR CİNAYET İŞLENDİ VE CİNAYET ZAN
LISI 19.42 LONDRA TRENİNE BİRİNCİ MEVKİ BİLETİ
ALIRKEN GÖRÜLDÜ. ÜZERİNDE BİR KWA. .. KER KIYA
FETİ, NEREDEYSE AYAKLARINA KADAR SARKAN BÜ
YÜK BİR PALTO VARMIŞ. İKİNCİ MEVKİ KOMPARTIMA
NININ SON
210
Dijital İletişim
Telgraf memurunun ilk birkaç teşebbüsü engellendi:
"KWA. . " harflerine geldiği her seferinde Paddington' daki
.
memur bir mesaj gönderiyordu -"tekrarla"- ta ki Paddington
ofisindeki genç bir adam, Slough'taki sinyalcinin mesajını ta
mamlamasına izin verilmesini önerene kadar. Sonradan me
sajın ucu ucuna yetiştiği ortaya çıkh. Tawell'in Paddington'da
indiği tespit edilince bir dedektif bir kahve hanına kadar pe
şinden gidip onu orada tutukladı. Cinayetten hüküm giyen
Tawell Aylesbury' de halkın önünde asılarak idam edildi.
O zamana kadar pek kullanılmayan bu yeni icadın etrafın
da dönen dava öylesine şöhret oldu ki, telgraf iyice tanındı.
Telgrafı William Fothergill Cooke adında biri icat etmiş,
King' s College' da profesör olan ve Royal Society mensubu
mümtaz fizikçi Sir Charles Wheatstone'la ekip çalışması yap
mışlar ve 1837'de aletin patentini almışlardı. 1 Aletin beş gal
vanometre iğnesi vardı; akım birinden geçirildiğinde, eşke
nar dörtgen biçimindeki bir panel üzerinde hizalanmış dört
harflik grubu gösteriyordu. Alh harf gönderilemediği (diğer
leri U, X ve Z'ydi)2 ve kullanımı operatörün epeyce bir bece
risini gerektirdiği için, birkaç yıl içinde bu aletin yerini,
1840'da Samuel Morse'un patentini aldığı telgraf aldı. Morse
New York'ta hayatını kaybettiğinde çok zengin bir adamdı;
William Fothergill Cooke ise çok para kazanıp, bir de şöval
yelik nişanı almasına rağmen, 1879' da yoksulluk içinde öldü.
160 yıldan uzun zamandır anlık mesajlar gönderebilme
miz olağanüstü bir şey. Daha da fevkalade olan ise, elektriği
kullanarak sadece harf değil gerçek resimler de gönderme pa
tentinin ilk olarak Londra' da 1843'te lskoçyalı Alexander Ba
in tarafından alınmış olması. Faks makinesinin öyküsü ise bu
kitapta ele alınan önemli bir temayı gösteriyor, yani bilimciler
de hpkı diğer insanlar gibi ahlaksız olabilir ve özellikle birbir
leriyle rekabet ederken saldırgan davranabilirler. Rekabet ge211
Baş Belası icatlar
nellikle bir fikirde ilk olına iddiası hususunda baskı varsa or
taya çıkar. Bazen de Alexander Bain'in devrim niteliğindeki
fikirlerinde olduğu gibi ticari çıkar çahşmalan olabilir.
Bain okulda akademik bir haşan gösterememişti ve ailesi
çok fakir, kalabalık bir aile olduğu için, Wick'te basit bir saat
çinin yanına çırak verildi. Saat yapım zanaatıru öğrenen Bain
önce Edinburgh'a, sonra da Londra'ya taşındı. 1840'ta arhk
Wigmore Caddesi'nde dükkanı olan kronometre imalatçısı
John Barwise'le birlikte çalışıyordu. Burada yeni bir saat fik
rini ortaya attı; bu saatin elektro manyetik bir sarkacı olacak
ve alışılagelmiş yay veya ağırlık yerine, elektrik akımıyla ça
lışacakh. Daha sonra ise çinko ve bakırdan yapılma pozitif ve
negatif plakaları toprağa gömerek elektriği toplama gibi ya
rahcı bir fikir aklına geldi. Paraya çok ihtiyaa olan Bain tasa
rımını ve birkaç fikrini Charles Wheatstone' a gösterdi, ondan
icatlarından nasıl istifade edebileceği konusunda tavsiye al
mayı ümit ediyordu. Sir Charles'ın Bain'i şu sözlerle kovdu
ğu rivayet edilir: "Böyle şeylerle uğraşamam! Bunlarda bir
gelecek yok." Tam üç ay sonra, Royal Society'deki bir toplan
hda, Wheatstone kendisinin icat ettiğini iddia ettiği elektrikli
bir saat gösterdi. Ancak Bain o sırada zaten bir patent başvu
rusunda bulunmuştu. Wheatstone Bain'in patentlerine engel
olmak için makamını ve nüfuzunu kullanmaya çalışh ama
başarılı olamadı. Daha sonra parlamentoda Elektrikli Telgraf
Şirketi'nin kurulınası teklifi görüşülürken, Lordlar Kamarası
Bain' den kanıt sunmasını istedi. Yasa teklifi geçti ama şirke
tin Bain'e o zaman için muazzam bir para olan 10,000 sterlin
ödemesi istendi ki bu para Wheatstone'un müdürlükten isti
fa etmesini sağlamaya yetti.
Bain'in faks makinesinde, bir mesaj sahr sahr taranırken
iki sarkaan hareketini senkronize etmek için yine Bain'in icat
ettiği elektrikli saat kullanılıyor; resimleri aktarmak için, ya212
Dijital tletişim
lıtkan malzemeden yapılma bir silindir üstüne yerleştirilmiş
metal iğnelerden faydalanılıyordu. Daha sonra açık-kapalı
palslannı ileten elektrikli bir yoklayıa iğneleri tarıyordu. Me
saj, alıcı istasyonda elektrik akımı geçtiğinde mavi bir işaret
bırakan amonyum nitrat ve potasyum ferrosiyanür emdiril
miş elektrokimyasal olarak hassas bir kağıt üstünde yeniden
oluşturuluyordu. İleten ve alan taraflarda saatleri senkronize
etmek kolay değildi ve bu ilk faks makinesi, 1906' da gazete
ler büyük mesafeler arasında fotografik resim göndermek
için bu ilkeden yararlanana dek yaygın olarak kullanılmadı;
Bain zamanının ötesinde bir dahiydi. Bain anlık uzun mesafe
mesajlaşmasına başka bir katkıda daha bulundu: "kağıt şerit
makinesi." Bu makinenin mesaj iletmek için delikli bir kağıt
şeridi vardı. Kağıt şerit yirminci yüzyılın sonunda halen kul
lanılıyordu ki zamanla aynı tasarıma dayanan uzak yazı (ya
ni teleks) makinesini doğurmuştur.
Anlık imaj ve resim göndermeyi çözdüğümüzde, artık ile
tişimin yapısını ebediyen değiştiren bir teknolojiye sahip ol
muş olduk. Günümüzde Gutenberg zamanında tasavvur
edilmesi imkansız ve Cooke, Bain, Morse veya Wheatsto
ne'un asla hayal edemeyeceği, bağlanh halindeki bir dünya
da yaşıyoruz. Bu bağlanh son derece değerlidir ancak arhk
dijital teknoloji üstel bir hızla ilerlerken büyüyen bir tehdit
haline geliyor.
ELEKTRONİK LİNEER ABC
tmot atm afap &t+. L%k@w3 uwc np. Rumof?- lh62nte cos
imb w/my ps ? 831 x x x
Bu Lineer B yazısı değil, ama yakın zamana dek bunun da
ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Bu mesaj dili
213
Baş Belası icatlar
şu anlama geliyor: "Bu konuda şu anda mümkün olduğunca
bana güven ve olumlu düşün. İntemete bakhğında bir sorun
olmadığını göreceksin. Erkek misin, kadın mı? Hadi gel, bu
gece sevişelim, çünkü Playstation'ımdan sıkıldım. Seni sevi
yorum [831 'sekiz harf, üç kelime ve bir anlam' demek olu
yor] bol bol öptüm."
Günde kaç mesajın gönderildiğine dair çeşitli tahminler
var; bunların hepsi de büyük olasılıkla pek doğru değil. 2000
yılında bütün dünyada yaklaşık 17 milyar mesaj gönderili
yordu ve sadece bir yıl sonra bu sayının 250 milyara kadar
çıkhğı söylendi. Kaynaklardan biri 2004'te 500 milyar SMS'in
(Kısa Mesaj Hizmeti) gönderildiğini ileri sürüyor, ama bu
pek doğru gibi görünmüyor: Eğer rakam milenyumun başın
da bir yılda yaklaşık on beş kat arttıysa, sonraki iki yılda iki
kattan fazla artmamış olması şaşıma görünüyor. Başka bir
kaynak da 2005'de 1,2 trilyon mesajın iletildiğini bildiriyor.
2005'de elde edilen gelir 100 milyar dolardan fazlaydı ve gü
nümüzde dünyada kişi başına aşağı yukarı 100 mesaj gönde
riliyor. Birleşik Krallık'taki kayıtlar biraz daha doğru olabilir:
2008'de saniyede aşağı yukarı 5.000 mesaj gönderilmiş. Ra
kamlar Noel zamanı ve yeni yılda yükseliyor, bu dönemler
de 300 milyon kadar mesaj gönderiliyor. Birleşik Krallık'ta
yılda 58 milyon resimli mesaj gönderiliyor ve geniş bant da
ha yaygınlaşhkça bu rakam da artıyor.
Mesaj gönderme patolojik hale gelebilir. Benim çalışhğım
Imperial College London'da çalışan meslektaşım psikiyatrist
Dr. Howes, sevdiği kişiyi gizlice takip etmek için cep telefonu
mesajıru kullanan genç bir kadının hazin öyküsünü anlattı.3
Erkek arkadaşı ilişkilerini bitirdikten sonra kadın sürekli ola
rak ona mesaj ahp, kendisiyle buluşmasıru istemeye, kendisi
ni terk ettiği için ona sitem etmeye ve ona olan aşkıru dile ge
tirmeye devam etmiş. Eski erkek arkadaşı ondan bütün bun214
Dijital İletişim
lara son vermesini istemiş ama bu işe yaramamış. En sonun
da adam hukuki yollara başvurmuş, ama mesajlar gelmeye
devam etmiş; kadın artık günde dört saatini mesaj yazmaya
harcıyor, otuz kırk mesaj gönderiyormuş. Daha sonra kadın
ancak mesaj gönderdiğinde içindeki gerginliğin yok olduğu
nu söylemiş. Telefon faturası ayda 100 sterlinden fazla geli
yormuş ve işteki performansı da düştüğü için kadın neredey
se işini de kaybediyormuş. En sonunda psikiyatrik yardım al
mış ve yoğun davranış terapisi ve uzun süreli ilaç kullanı
mından sonra, mesajları seyrekleşmiş ve nihayet sorunlu
davranışından vazgeçmiş.
Queensland Teknoloji Üniversitesi'nde yapılan yakın ta
rihli bir araştırmada mesaj yazmanın sigara kadar bağımlılık
yapabildiği ileri sürülüyor.4 Araştırmaya göre bazı bireylerde
depresyon, endişe ve uyku kalıplanrun değişmesi dahil birta
kım sorunlar görülüyor. Bu oldukça temkinli ve dikkatli ya
zılmış çalışma basında epeyce acayip ve abartmalı manşetler
şeklinde yankı buldu, mesaj yazmanın yirmi birinci yüzyılın
en önemli bağımlığı haline gelebileceği ortaya atıldı: bazı bi
limsel konferansların, özellikle sosyal bir bağlamı olanların
heyecan uyandıran haberlerine tipik bir örnek. Gelgeleli.rn
nüfusun küçük bir bölümünde mesaj yazma takıntısının git
gide yükselen bir eğilim olduğu da aşikar. Roehampton'daki
Priory Kliniği'nin başındaki Dr. Mark Collins'in de dikkat
çektiği gibi, "Davranış bağımhlıklarının sayısında büyük bir
artış oldu ve birçoğu da cep telefonu mesajı yazmakla bağ
lantılı." Bir California gazetesi California' da Greg Hardesty
adındaki bir babanın, kızı Reina'run telefon faturası geldiğin
de kahkahalarla gülemediğini yazdı.5 Ocak 2009'da bu on üç
yaşındaki kız görünüşe göre bir dünya rekoru kırmıştı: Bir
ayda 14.528 mesaja AT&T Telekom şirketi 440 sayfalık fatura
çıkartmıştı. Bu günde yaklaşık 484 mesaj -uyanık haldeyken
215
Baş Belası icatlar
iki dakikada bir mesaj- eder. Babasının yakınmasından son
ra kız bir de arkadaşlarına fatura edilen mesaj sayısı hakkın
da övünmek için mesaj attı.
Mesajlaşma sınavlarda kopya çekmek için kullanılır oldu.
Aralık 2002'de Maryland Üniversitesi'nde on iki öğrenci mu
hasebe sınavında bu yolla kopya çekerken yakalandı ve aynı
ay içinde Japonya'da Hitotsubashi Üniversitesi'nden yirmi
altı öğrenci cep telefonlarına gönderilen sınav cevapları yü
zünden sınıfta kaldılar. İngiltere' de birçok üniversite artık sı
navlara cep telefonuyla girmeyi yasaklıyor.
Reklamalar da artık mesaj işine atlıyor ve birçok kişiye si
nir bozucu bir ihlal gibi gelen bu iş şaşkınlık uyandıracak de
recede etkili görünüyor. Radyo televizyon yayıncılığı da cep
mesajlarını kullanıyor ve Eurovision Şarkı Yarışması gibi ya
rışmalar artık büyük oranda izleyicilerin bu şekilde kullandı
ğı oylarla saptanıyor. Mesajlaşma ilk ortaya çıktığı Finlandi
ya' da bilhassa yaygın. Finli yazar Hannu Luntiala, kısa süre
önce
Son Mesaj adında, a.nlahnın tümüyle cep telefonu mesaj
larından ibaret olduğu bir roman yayımladı. Kitapta bilgi iş
lem yöneticisi Teemu'nun öyküsü anlatılıyor; Teemu işinden
istifa eder, Avrupa'yı ve Hindistan'ı baştan aşağı dolaşırken
arkadaşları ve akrabalarıyla yalnızca cep telefonu mesajları
vasıtasıyla irtibatta kalır. Bir şeyden kaçtığı, bir şey sakladığı
ve hiç geri dönmeyeceği adım adım açıklığa kavuşur. Her va
ka 160 metin karakteriyle sınırlıdır. Teemu'nun kullandığı
toplam 1 .000 kadar mesaj ve yanıt 332 sayfalık romanda kro
nojik sırada listelenmiştir.6 Metinler normal SMS trafiğinde
yaygın olarak kullanılan kısaltmalarla ve gramer hatalarıyla
doludur.
Finlandiya'daki cep telefonu mesajları yalnızca iletişimin
en özel seviyelerine değil toplumun en yüksek seviyelerine
de nüfuz etmiştir. Başbakan Matti Vanhanen görünüşe göre
21 6
Dijital tletişim
bir İnternet çöpçatanlık sitesinde tanıştığı kız arkadaşı Susan
Kuronen'le sürekli mesajlaşıyormuş. Gece geç vakit gönderi
len sevgi mesajı şöyleymiş: "Başkandan iyi geceler." İnsan
Bayan Kuronen'in uykusuzluktan muzdarip olup olmadığını
merak ediyor doğrusu. En sonunda başbakan dokuz aylık
ilişkisini bir mesajla bitirmiş. Mesajında tam olarak ne yazdı
ğı maalesef kaydedilmemiş gibidir, anlaşılan bu Fin standart
larına göre mahremiyetin ihlal edilmesine giriyor, ama bir ri
vayete göre şöyledir: "Buraya kadar." Kuronen öcünü daha
geleneksel bir yöntemle almayı denedi ve Vanhanen'i utan
dırmak için bir ifşa kitabı yayımladı; ancak aşk macerası açı
ğa çıkınca Vanhanen'in popülaritesi arttı, en ya.kın rakibinin
oyların % 1 1'ini aldığı seçimlerde Finlilerin %49'u ülkeyi yö
netmeye devam etmesini istedi.
Öyle görünüyor ki suskun Finliler mesajı en mahrem me
selelerde dahi iletişim kurmanın bir araa olarak görüyor. Fa
kat bazı insanlar bundan şüpheli: Finlandiya Dışişleri Bakanı
Ilkka Kanerva Ocak 2008' de bir skandal yüzünden görevin
den azledildi. Skandalın nedeni uçakta tanıştığı bir erotik
dansçıya göndermiş olduğu müstehcen mesajlardı. Altmış
yaşındaki bakan İskandinav Bebekleri adlı dans grubunun
yirmi dokuz yaşındaki kadın liderine aşağı yukarı 200 mesaj
göndermişti. Muhafazakar Ulusal Koalisyon Partisi'nin baş
kanı Jyrki Kateinen şöyle bir yorumda bulundu: "Kaner
va'nın hiç yargılama yetisi olmadığı açıkça görülmüştür ...
Hiç güvenilir biri değildir, ki bu bir başkasının sahip olması
gereken bir özelliktir."
Mesaj yazmanın tehlikeleri utanç duymaktan ve hatta ka
riyer kaybından bile fazla olabilir. 12 Eylül 2008'de 15.40 su
larında Ventura County'ye giden, üç vagonlu bir Metrolink
banliyö treni Los Angeles'taki Union İstasyonu'ndan ayrıldı.
Kırk dakika sonra Chatsworth'tan ayrıldığında 222 yolcusu
217
Baş Belası icatlar
vardı. Metrolink lokomotifinin ağırlığının yaklaşık 1 13.000
kg olduğu hesaplanmıştı ve iki lokomotifli, 227.000 kg'lık
Union Pacific'e ait yük treniyle çarpıştığında saatte yaklaşık
60 km hızla gidiyordu. Zıt yönde aşağı yukarı aynı hızda ha
reket eden ve 200 metrelik bir tünelden çıkan yük treninin
makinisti, çarpışmadan iki saniye önce frenlere kuvvetle bas
tı. Ancak görünüşe göre yolcu treninin makinisti hiç frene
basmamıştı. Trenler kafa kafaya çarpıştı ve sonuç tam bir kı
yım oldu. Yasal süreç halen devam etmesine rağmen, yolcu
treninin makinisti mühendis Sanchez'in tek yönlü yolun ba
şında kırmızı ışıkta geçtiği tespit edildi. Bay Sanchez günün
erken saatlerinde Los Angeles' taki istasyondan ayrılmadan
hemen önce, cep telefonuyla son durak olan Moor Park'taki
bir restorandan biftekli sandviç sipariş etmişti. Bay Sanc
hez'in o sabahki daha erken bir seferde, işinin başındayken
kırk beş kadar mesaj alıp verdiği tespit edildi. Yolculuğun
ölümcül ayağındaki Chatsworth istasyonundan ayrıldıktan
sonra bile, Bob Sanchez'in aşağı yukarı beş mesaj gönderdiği
iddia edildi; sonuncusu, yani yazıştığı kişi bir tren meraklı
sıydı: "evet. genelde @ kuzey camarillo." O öğleden sonra
yirmi beş kişi öldü ve çok daha fazlası ağır yaralandı.
Hiç şüphe yok ki cep telefonları dikkat dağıtarak ölümcül
olabilirler. Gitgide büyüyen bir problem de daha çok sayıda
insanın, özellikle de gençlerin aynı anda hem araba sürüp
hem mesajlaşmasıdır. İngiltere'deki Yol Nakliye Laboratuva
rı
bunun tehlikelerine dikkat çekmiştir ve lngiltere' de şu an
da araba kullanırken cep telefonu kullanmak yasaktır, ama
kanunlar normalde gayet sorumluluk sahibi olan sürücülerin
direksiyon başındayken mesajlara cevap vermesine engel
olamamıştır. Neticede İngiltere' de birkaç ölümcül kaza mey
dana geldi ve suçlu bulunan sürücüler için biİ- hapis cezası
artık kaçınılmazdır.
218
Dijital İletişim
SMS DİLİNDEN YALAN HABERE?
Dil kullanımı hususunda hem muteber hem de kerameti ken
dinden menkul uzmanlar, "SMS dilinin" gençlerin zihin ye
terliliklerine ve kendilerini açıkça ifade edebilme becerilerine
zarar verdiği savını sert bir dille savunmuş ve daha geniş
çapta da İngilizcenin hangi ölçüde zayıflatıldığı tarhşmasına
girişmişlerdir. İngiltere'de tartışma College London Üniver
sitesi'nde çok saygın bir öğretim üyesi olan Modem İngiliz
Edebiyatı Profesörü Northcliffe Lordu John Sutherland tara
fından başlatıldı. Sutherland'in mesaj yazmayla ilgili söyle
dediği biliniyor: "Soğuk, yavan, iç karama steno. Sıkıa ko
nuşma ... Dilsel açıdan hepsi de deli saçması ... Disleksiyi, kö
tü imlayı ve zihin tembelliğini maskeliyor. Mesaj yazma ca
hillerin işi."7 Arkadaşım şahane huysuz gazeteci John
Humphrys, Profesör Sutherland'e destek verirken galiba kış
kırhalığının doruğundaydı.
Daily Mail' de "Ben msjdan nfrt
edyrm: Mesajlaşma dilimizi nasıl bozuyor,"8 başlıklı bir ma
kalesinde mesaj yazanların, "Cengiz Han'ın 800 yıl önce
komşularına yaptıklarını dile yapan vandallar'' olduğunu
yazdı. "Dilimizi bozuyorlar: Noktalama işaretlerini talan edi
yor, cümlelerimizi parçalıyor, sözvarlığımıza tecavüz ediyor
lar. Bunlara engel olunması lazım." O zamandan bu yana çe
şitli İngiliz dili uzmanları (pel<Ala, en azından gayet iyi yazı
yorlar; belki de mesaj hakkında ağızlarına geleni söylemeleri
dışında) bu eleştirilere destek çıkmıştır.
En saf İngilizcenin önde gelen savunucuları Will Self ve
Lynne Truss'tır.9 Guardian'da mesajlaşmayı eleştirdiği bir ma
kalesinde Will Self kendi yazdığı, pek bilinmeyen romanı The
Book of Dave' i tanıtarak başlar. Şöyle der:
Eğer böyle onurlandırmak mümkünse, sözüm ona me
saj dilinin bazı yazım kurallarını kullanıyorum. Bunu
219
Baş Belası icatlar
bu yazının kalıcılığına inandığım ve hatta payidar bir
önemi olduğunu düşündüğüm için yapmadım: böyle
bir şey ne ifade edebilir? Sırf benim Uzay Yolu uzlaşımı
dediğim bir şeye karşılık vermek amacıyla yaptım.
Bazı edebiyatçıların bu açılış konuşmasını sarih ifadenin
mükemmel bir örneği olarak göreceklerinden emin olmama
rağmen, ben bir bilimci olarak Self'in tam olarak ne demek is
tediğini anlayabilmiş değilim. Self şöyle devam ediyor: "Ben
ce mesajlaşmanın sansürlenmesi kabul edilemez. Bir kesme
işaretini göz ardı etmektense, değerli saniyeler boyunca tele
fonumu kurcalamayı tercih ederim; kabul edilebilir bir eşan
lamlı için tahmini mesajlaşmada bulunmaktansa, zahmetle
tuşlanan bir kelimeyi girmeyi tercih ederim." Self'in, mesaj
bağımlısı olduğunu kabul eden sevimli meslektaşı Lynne
Truss da mesajlaşmanın etkilerini oldukça şiddetle eleştiri
yor: "Mesajlaşma esasen iletişimin sinsi bir formu." En azın
dan kendini İyi Will kadar ciddiye almıyor. Yanında birileri
varken telefonu kurcalamak çok kaba bir davranış olacağı
için, mesajlara cevap yazmanın görgü kurallarına aykırı ol
duğunu kabul ediyor. Görünüşe bakılırsa mesaj geldiğinde,
mümkün olan en kısa zamanda izin isteyip en yakın tuvalet
te hararetle cevap yazıyor. En az yirmi dakikalığına odadan
çıkması gerekse dahi (uzun kelimelerin imlası, çok özen gös
terdiği noktalama işaretleri vb.) bu durum sosyal açıdan da
ha az yakışıksız görünüyor.
Peki, mesajlaşmanın doğru iletişim becerilerimizi azalttı
ğına dair hakiki bir kanıt var mı? Bangor Üniversitesi'nde
fahri dilbilim profesörü ve okutmanı olan David Crystal elt.ş
tirilerin çoğunun yanlış yorumlandığını ve mesajlaşmanın
İngilizceye zarar verdiğinden veya bozduğundan şüpheli ol220
Dijital İletişim
duğunu söylüyor. Doğru imlaya eskisine göre daha az özen
gösterdiğimize dair kanıt olduğunu kabul ediyor, ama bunun
bir mesajlaşma fenomeni olduğuna inanmıyor. Buna iyi bir
örnek olarak da 1975 tarihli Bullock Raporu'nu veriyor. Otuz
yıldan daha uzun bir süre önce yayınlanan bu raporda, ço
cuklara artık doğru imla ve yazmanın öğretilmediğine dair
ciddi endişeler dile getirilmişti. 1° Crystal insanların gerçekte
her zaman yeni bir teknolojinin dili etkilemesinden çok fazla
korktuklarına dikkat çekiyor. Şöyle devam ediyor: "Baskı
makinesi icat edildiğinde, insanlar bunun, İncil'in ruhsatsız
versiyonlarını dağıtmaya yarayacak bir şeytan icadı olduğu
nu düşündüler... Mesajlaşma sadece insanların kaygılarının
en son odak noktasıdır; insanların asıl canını sıkan şey kendi
lerine ait olarak gördükleri dilin kontrolünü yeni bir neslin
ele geçirmesidir."
Kuşkusuz jüri hala dışarıda. Mesajlaşmanın, uzun dönem
li etkileri üzerinde yeterli araştırma yapılması mümkün ola
mayacak kadar yeni bir fenomen olduğu da çok bariz. Diller
uzun zamanda evrilirler ve cep telefonu yeni bir teknoloji
ürünü. Ancak bu hakikaten önemli bir mesele. George Or
well'in ilgi çekici distopya klasiği 1 984'te, totaliter hükümet
kayıtlan tahrif eder ve kendi propagandasını yapar.11 Ana
araçlanndan biri hükümetin resmi dili olan Yenidildir. İngi
lizcenin yozlaşmış bir formu olan Yenidilde, işçi sınıfına dü
şünmeleri için daha az entelektüel sembol sunan azaltılmış
bir kelime dağarcığı vardır. "Şeref", "adalet", "ahlak", "de
mokrasi", "bilim" ve "din" gibi kelimeler artık yoktur. Eğer
insan yarahcılığı benim birinci bölümde ileri sürdüğüm gibi
dil ile ilgiliyse o zaman bu kesinlikle devletin vatandaşlarını
gelecekte baskı alhna almasının mükemmel bir yoludur. Bu
romandakı isyancı Goldstein, Yenidil hakkında şöyle der:
221
Baş Belası icatlar
Buradaki anahtar kelime siyahbeyaz. Birçok Yenidil
kelimesi gibi, bu kelimenin de birbirine zıt iki anlamı
var. Bir muhalif için söylendiğinde, yalın gerçeklerle
çelişkili olarak siyahın beyaz olduğunu küstahça iddia
etme alışkanlığı anlamına geliyor. Bir parti üyesi için
söylendiğinde, parti disiplini gerektirdiğinde siyahın
beyaz olduğunu söylemeye gönüllü olma asaleti anla
mına geliyor. Fakat aynı zamanda siyahın beyaz oldu
ğuna inanma becerisi anlamına da geliyor ve dahası, si
yahın beyaz olduğunu bilmek ve birilerinin daha önce
bunun zıddına inanmış olduğunu unutmak. Bu, geçmi
şin sürekli olarak değiştirilmesini gerektirir ki bu da
gerçekte tüm geri kalanları kucaklayan düşünce siste
miyle mümkün kılınmıştır ve Yenidilde çiftdüşünme
olarak bilinir. Çiftdüşünme temelde bir kişinin aynı an
da iki zıt inancı zihninde tutabilme ve ikisini de kabul
edebilme yeteneğidir.
Yenidilin mesajlaşmayla bazı benzerlikleri var, özellikle
de İngilizceyi kısa ve özlü bir ifade setine indirgemesinde.
Uygarlığımızda bir distopya dönemine girip girmediğimizi
bize zaman gösterecek.
SOSYAL ÇALKANTI, CİNSEL İÇERİKLİ
MESAJLAŞMA VE SADİZM
Rahatsız edici başka bir mesele de mesajlaşmanın sivil karga
şayı teşvik etmek ve yasalara aykırı kalabalık etkinliğini or
ganize etmek için kullanılabilmesidir. Aralık 2005'te Sydney
yakınlarındaki Cronulla Beach ırkçı isyanlara ve şiddete sah
ne oldu; yaklaşık 5.000 kişilik bir grup ırkçı sloganlar atarak,
civarda bulunan Lübnan kökenli olduklarını düşündükleri
herkese saldırdı. Güneş ve alkol kuşkusuz kısmen etkili ol-
222
Dijital iletişim
muştu, ama polis ve ambulans görevlilerinin yanı sıra birkaç
masum seyirciye de saldıran kalabalık, aslında bir dizi saldır
gan ve ırkçı cep telefonu mesajıyla fitillenmişti. Görünen o ki
isyan birkaç gün önce cankurtaranlara saldınldığı iddialarıy
la kışkırhlmıştı; ama esasen muhtelif cep mesajları bu sahil
bölgesine kavgaya gitmek için bahane arayan insanları cesa
retlendirmişti. Maalesef Sydney'in popüler radyo istasyonu
2GB'nin sabah sunucusu Alan Jones'un, canlı yayında mesaj
ları tekrarlayarak ve yöre sakinlerine kendilerini korumak
için önlem almalarını tavsiye ederek yangına körükle gitme
si de şiddeti teşvik etmişti. Çıkan kargaşada polis atları ve
özel operasyon görevlileri bira şişesi bombardımanına tutul
du ve ambulans görevlileri ile bakhkları yaralılar kalabalığın
athğı çeşitli cisimlerle yaralandı.
Erich Fromm "alametleri açık olan sadizmin özünün, bir
canlı üzerinde mutlak ve sınırsız güç sahibi olma tutkusu" ol
duğunu yazmıştır.'2 Zulüm geleneksel olarak fiziksel bir gö
rünüme, belki bir kurbanı dövme veya kovalama çabasına
bürünmüştür. Eğer bu bir grup faaliyetiyse kontrol hissi pe
kişebilir. İnsanlar doğal olarak zalimdir ve kurbanın bariz sı
kınhsı, örneğin yardım için bağırması grubun sadistik eylem
lerini arhrması için bir sinyal görevi görebilir. Oxford Üni
versitesi'nde genetik araşhrmaası olan Kathleen Taylor zu
lümle ilgili mükemmel kitabında, özellikle de bir grup içinde
yapıldığında zalimane davranışın getirisinin sosyal ödüller
olabileceğine işaret ediyor .13 Arkadaşların gözüne girme ve
çetenin bir parçası olma dürtüsü güçlü bir dürtüdür. Tay
lor'ın da dikkat çektiği gibi, bir köpek yavrusuna eziyet eden
bir çocuk çetesi bütün grup için güçlü bir pekiştirmedir ve
onlara kahlmayanların gözünü korkutur. Ve zulüm failleri
beyinde husule gelen bir memnuniyet hissiyle birlikte şüphe
siz bir ödül alırlar. Litvanya' daki Kovno sakinlerinin, Alman
223
Baş Belası icatlar
SS müfrezeleri 1941'de binlerce Yahudi hemşerilerini katle
derken tezahürat yapmaları ve alkışlamaları şimdi inanılmaz
geliyor. Aynı içgüdülerin çoğunun bütün zorbalıklarda ge
çerli olduğunµ kabul etmek abartma olmaz.
Elektronik çağı zulmün fiziksel olmayan, psikolojik ve
duygusal yönünü besliyor. Nispeten yeni bir fenomen olan
sanal zorbalık çoğu kez mesajla söylenti, dedikodu veya
müstehcen materyal yayma şeklindedir. Bazen manevi ödül,
güçlü bir sosyal bağ olan mizahla artar ve grup içinde payla
şıldığında, kurbanla alay ederek başka bir güç belirtisi dile
getirilir. Sanal zorbalık daha çok üniversitelerde v� işyerle
rinde yaygın olduğu halde, üniversite öncesi öğrenciler tara
fından da gitgide daha çok kullanılan bir silah haline geliyor.
Okullarda yetkililerin nispeten daha az fark ettiği ve polis
için daha da zor olabilen elektronik zorbalık daha az yaygın
olmasına rağmen, giderek fiziksel şiddetin yerini alıyor.
"Mutlu tokat" alay konusu objenin başka bir kişinin şiddeti
ne veya aşağılamasına maruz kaldığı, üçüncü bir kişinin bir
ihtimal cep telefonuyla filme aldığı ve çekilen filmin suç orta
ğı bir arkadaş grubuna gönderildiği özellikle ergenlerin kul
landığı bir zorbalık şekli. Daha yaygın olanı ise cep telefonu
veya e-postayla kötü niyetli mesajlar göndermek. Bu mesajla
rın genel9e karşı cinsteki çocukları aşağılamak veya taciz et
meye yönelik cinsel bir içeriği vardır: ergenlik veya yeniyet
melik çağındayken mesajı alan taraf olmak özellikle sinir bo
zucudur. Mesaj gönderme psikolojik saldırganlığın en yaygın
formudur çünkü isimsiz olabilir; kurban failin kim olduğunu
bilmeyebilir. Ve günümüzde birtakım servis sağlayıcılar va
sıtasıyla bedava hesap alınabildiği için, bir kişinin isimsiz bir
e-posta göndermesi de çok kolaydır. Goldsmiths'teki Londra
Üniversitesi'nden Peter Smith'in okul çağındaki Londralı ço
cuklar üzerinde yaptığı bir çalışmada, erkeklerden çok kızla-
224
Dijital iletişim
nn
mağdur oldukları, genelde önceleri fiziksel zorbalık ya
pan çocukların sanal zorbalığa geçme ihtimali olduğu ve kıs
men de birçok okul giderek daha çok cep telefonu kullanımı
nı
kısıtladığı için, okul çağındaki çocukların okulun içinden
çok dışında böyle tacizlere maruz kalabildikleri bildiriliyor.14
Sanal zorbalığın birçok ülkede daha yaygın olduğu açık
br.
Türkiye' de yapılan bir çalışma okul çağındaki çocukların
%36'sının sanal zorbalık yapbğını ve bu zorbalığın çoğunluk
la yalnızca seçilen birkaç kurbana yönelik olduğunu göster
miştir. Türkiye' de de kızların kurban olma olasılıkları erkek
lerden daha fazladır. New York'taki Pace Üniversitesi'nden
June Chisholm'un yapbğı bir incelemede, sekiz ila on sekiz
yaş arasındaki çocukların günde ortalama sekiz saat bilgisa
yar ve cep telefonu teknolojilerini kullandıklarına dikkat çe
kiliyor. Chisholm hassas ve işlevsiz çocukların, elektronik is
tismarın kurbanı olma ve daha derinden etkilenme ihtimalle
rinin daha fazla olduğunu ve genç kadınların da yine aynı şe
kilde çok savunmasız olduklarını ve aşağılanmanın acısını
uzun bir süre çekebileceklerini ileri sürüyor.1�
Cep telefonuyla cinsel içerikli veya müstehcen mesaj gön
dermek partnerinizi tahrik edebilir ama aynı zamanda tehli
keli de olabilir. Bu tarz iletişimlerin pek hoş karşılanmayabi
leceği, taciz oluşturabileceği veya tacizle sonuçlanabileceği
olgusu bir yana, elektronik izleme sistemlerinden sorumlu
olan telefon şirketi çalışanları dürüst değilse mesajlar ele ge
çirilebilir.
Bir Amerikan örgütü olan Ulusal Plansız ve Ergen Hami
leliğini Önleme örgütü, kızların yirmi yaşına gelmeden üçte
birinin hamile kaldığı Birleşik Devletler' de ergen hamileliği
nin çok yaygınlaşmasından endişeli. Bu örgüt CosmoGirl der
gisiyle birlikte bir araşhrma yürüttü.16 Bu araşhrmadan elde
edilen sonuçlara göre, cinsel içerikli mesajlaşma ve baştan çı225
Baş Belası icatlar
kancı diğer çevrimiçi içerikler ergenler arasında gitgide daha
fazla kullanılıyor. Araştırmaya katılan ergenlik çağındaki
kızların beşte biri ve on üç ila on altı yaş arasındaki kızların
%10'undan fazlası, kendilerinin çıplak veya yan çıplak fotoğ
raflarını elektronik olarak göndermiş veya yayınlamışlardı.
Ergenlik çağındaki erkeklerin üçte biri ile kızların %25'i, ken
dilerine birilerinin çıplak veya yarı çıplak fotoğrafının göste
rildiğini söyledi. Bu araştırmaya göre, ergenlerin %39'u tara
fından gönderilen veya yayınlanan müstehcen mesajlar (cep
telefonu mesajı, e-posta ve anlık mesajlaşma) fotoğraflardan
daha yaygındı ve kızların yaklaşık % 1 1'i kendilerini bu tip
mesajları gönderme hususunda baskı altında hissettiklerini
söylediler. Bu mesajları alan ergenlerin üçte birinden fazlası,
göndericinin izni olsun olmasın, bu tarz fotoğrafları arkadaş
larına göstermişti. Saldırı riski, mahremiyet ihlali veya şantaj
dışında, bu yasal bir meseledir. On sekiz yaşın altındaki ço
cuklar reşit değildir ve birçok yargı merciinde, kendilerine ait
çıplak fotoğrafları alanlan çocuk pomosu alıası durumuna
sokabilirler.
Toplumumuzda cinsel taciz yasal çözümü olmasına rağ
men çok yaygındır. Cinsel taciz, genelde ergenlik çağındaki
kızlara veya savunmasız kadınlara karşı bir silah olarak gide
rek daha çok elektronik formda yapılıyor. June Chisholm, kü
çük bir Katolik okuluna giden öğrencilerinden birinin New
York'ta bir üniversiteye başladığında masumiyetinin nasıl
yok olduğunu anlatır. Myspace web sitesini keşfeden bu genç
kadın bu siteye üye olur, irtibatı kaybettiği arkadaşları tekrar
onunla temasa geçebilsinler diye kişisel bilgilerini verir. İlk
başta site çok hoşuna gider, ama sonra giderek sitenin karan
lık bir yönü de olduğunu keşfeder. Birçok sayfada ilaç suiis
timaline, reşit olmayanların içki içmesine rastlar ve birçok kı
zın sayfasının kişisel cinsel macera öyküleriyle dolu olduğu-
226
Dijital lletişim
nu görür. Bütün bunlar karşısında iyice şok olur, ama hafif
meşrep diye adlandırılan bir kızın "iyi vakit geçirmek" için
telefon numarasının verildiği bir duyuru (bütün Myspace
üyelerine gönderilen bir toplu mesaj) alınca, kendi mahremi
yetinin de risk alhnda olduğunu fark eder. Sonra bazı öğren
cilerin bir öğretmenleri hakkında cinsel söylentiler başlathğı
nı öğrenir. Bu söylentiler kaçınılmaz olarak üniversitede ya
yılır ve öğretmen sürekli olarak taciz edilir ancak üniversite
Myspace kullanımını yasaklamak için teşebbüste bulundu
ğunda bunun imkansız olduğu görülür çünkü bu "öğrencile
rin insan haklarının ihlal edilmesidir". En sonunda Myspace
bütün üniversite bilgisayarlarında yasaklanır, ama söylenti
çarkı büyümeye devam ediyor, çünkü öğrenciler evde bunla
rı rahatlıkla kullanabiliyorlar.
Chisholm, her ne kadar yönetim örgütünün nasıl etkili ol
duğu açık olmasa da artık elektronik zorbalığı bildirmek için
çevrimiçi bir mekanizmanın olduğuna işaret ediyor. Bu tarz
tacize maruz kalmamak için gençlere birkaç şey öğütlüyor:
1 Asla şifrenizi vermeyin.
2 Asla sizi utandıracak bir sırrınızı veya fotonuzu çevrimiçi
paylaşmayın.
3 Sinirliyken mesaj göndermeyin.
4 Arkadaşlarınızın gönderdiği e-postaları izin almadan asla
başkalarına göndermeyin.
5 Sanal zorbalığın ciddi sonuçlan olduğunu unutmayın.
Chisholm'un son maddesi iyi niyetli gibi ama biraz şüpheli. Sanal zorbalar gerçekten de ciddi sonuçlarla karşı karşıya
kalıyorlar mı? Bu tarz eylemlerin etkili olarak bastırılması
sağlanabilir mi? Bence ne bilinen zorbaların erişimini engel
lemesi için intemet servis sağlayıaya yapılan başvurunun et-
'227
Baş Belası icatlar
kili olup olmadığı ne de polisin veya bir okulun sanal zorba
lıklar hakkında yapabilecekleri net değildir. Ama açıkçası in
terneti dikkatsizce kullanmak, örneğin Facebook ve Myspace
gibi sosyal ağ sitelerine kişisel bilgileri girmek kontrol edil
mesi çok zor, umulmadık sonuçlara yol açabilir.
DUVARDAKİ YAZI
"11 Eylül Hakikati Hareketi" birbirleriyle sıkı bağı olmayan
kişi, grup, web sitesi, film yapıması ve gazetecileri içeren bir
terim. İçlerinde hahn sayılır bir ihtilaf olan bu topluluk bir
iddianın arkasında yekvücut duruyor: 11 Eylül 200l'de New
York ve Washington' da meydana gelen olaylar Ortadoğu'da
bir savaş başlatmayı mazur göstermek için ABD tarafından
gizlice düzenlendi. Dünya Ticaret Merkezi'nde çalışan Yahu
dileri de önceden uyanldıklan için o gün izin almakla suçla
dılar. Aynca ABD hava kuvvetlerinin kasten etkisiz kılındığı
nı,
Dünya Ticaret Merkezi kulelerinde oluşan hasarın yapısı
nın
bir uçağın çarpmasıyla değil kontrollü bir patlamayla
uyumlu olduğunu ve kaçırılan uçaklardan biri olan United
Airlines Flight 93'ün kasten vurulduğunu da iddia ediyorlar.
Bu iddialardan ikisi zaten başlı başına, bazı insanların ay
nı
anda iki zıt şeye inanmalarının ne kadar kolay olduğunu
gösteriyor. Eğer United Airlines Flight 93 gerçekten kaçırıl
dıysa ve vurulması gerekiyor idiyse, neden devlet aynı anda
kendi hava kuvvetlerini de kasten etkisiz kılsındı ki? Eğer bu
iddialardan bir tanesine daha yakından bakacak olursak.
böyle çılgın iddiaların çok sayıda insan tarafından nasıl kabul
gördüğünü görebiliriz.
Görüşlerini web sitelerinde, haber gruplarında, kitap ve
filmlerde, televizyonda yayan komplo teorisyenleri, United
Airlines Flight 93'ün enkazının çarpışma bölgesinden 1 1 km
kadar uzakta bulunduğunu iddia ediyorlar: bu mesafe hava-
228
Dijital iletişim
da saldırıya uğradığı fikrini doğruluyor. Aslında, en kısa yol
dan enkaz yaklaşık 1,6 kın' de, tamı tamına kaza müfettişleri
nin enkazı bulmayı bekledikİeri mesafedeydi. 1 1 km'yi, çar
pışma bölgesi ve enkazın bulunduğu bölgeyi yol mesafesiyle
ölçen İnternet yol bulucuya girerek elde ediyorlar. Ve bence
burada da problemin önemli bir yönü yahyor.
On dokuzuncu yüzyıl ortasında, bir hiciv yayını olan
Punch, Camden Town ile Euston Demiryolu İstasyonları ara
sında gönderilen ilk telgraf iletişimi hakkında şöyle yorumda
bulunmuştur:
Elektrik telleriyle ne korkunç yalanlar yollanıyor!
Şok.lan ne kadar da sahte!
Oh! Biz nispeten daha yavaş
Postayla gelen emekleyen hakikati alalım.
Bu dizeler yeni teknolojiye duyulan esaslı bir güvensizliği
ifade ediyor, telefonun icadı ve ardından sahte olan şeyler
için kullanılan "phoney" kelimesinin türetilmesiyle yoğunla
şan bir histir bu. Punch'ın vecize yazan, güvenilir yazılı söz
lerin tercih edilen iletişim vasıtası olduğu eski günlere nostal
jik bir şefkatle bakıyor. Belki de kısa süre sonra neler olacağı
nı bilmemesi daha iyiydi.
Günümüzde insanlar bir ipotekli borç senedi seçiminden
aya inme sahtekarlığı iddiasına kadar hemen her konuda git
gide daha çok erişilebilir, görünüşte bedava bilgi için inteme
te başvuruyorlar. Ve bu durum hiç şüphesiz bireylerin güç
lenmesini sağlaması yanında, bazı insanların başka insanları
su kahlmadık saçmalıklarına inandırma becerilerini de bü
yük ölçüde arhrmışhr. Bir Devlet Sağlık Hizmetleri doktoru
olarak, birçok insanın intemette kısırlık hakkında yayınla
nan, zayıf araşhrmalara dayanan doğrulanmamış bilgilerle
229
Baş Belası lcatlar
yanlış yönlendirildiklerini gördüğümde çok şaşınyorum. Be
ni en çok endişelendirense, intemette bu kadar çok materya
lin olmasından çok insanların bunlara inanmaya bu kadar
hazır olması. Yazılı sözler, elektronik yoldan bile olsa, hiç
kuşkusuz okuma yazmanın ayrıcalıklı bir kesimin elinde ol
duğu zamanlara dek uzanan esrarlı bir hava ve otoriteye sa
hip.
On beşinci ve on alhncı yüzyıllarda basılı materyallerin
yaygınlaşması kilisenin otoritesine bir darbe indirdi. Genel
likle kürsüye zincirli olan İncil ve dua kitaplarının nadir bu
lunmaları nedeniyle kutsal bir nitelikleri vardı. Ne var ki in
sanların bir kitabın sözlerini su götürmez bir hakikat olarak
görmeleri halen devam ediyor. İlk olarak 1903'te Rusya'da
basılan Zion Büyüklerinin Protokolleri adlı kitap Yahudilerin
gizli bir komitesinin, dünya medyasını ve finansal kurumları
kontrol ettiği fikrini yaydı. Bu kitabı oluşturan öğeler 1868' de
yazılmış bir romandan alınma gibidir; bu romanda bir Yahu
di büyükleri komitesi eski Prag mezarlığında buluşur, şeyta
nı çağırır ve insanlığı mahvetmeyi planlar. 1871 itibariyle,
Fransa' dan Rusya'ya bu öykünün bölümleri kitapçık halinde
basılıp, gerçek olarak takdim edilmekteydi. Rus gizli polisi
Okhrana, Protokoller'i halkın monarşiye duyduğu hıncı Yahu
dilere yöneltmek amacıyla yaydı. 1920' de metnin İngilizce çe
virileri o kadar rağbet görmüştü ki beş baskı yaph. Hitler
Kavgam kitabında bu kitaba ahfta bulundu ve geçtiğimiz yıl
larda Mısır, İran ve Suudi Arabistan' daki politikacılar ve te
levizyon yayınlan kitabı parça parça ya da bütün halinde
gerçekmiş gibi tanıttılar.
Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi çeşitleri olsun köktenci
lik, yüzyıllardır insanlar tarafından dağıhlan ve yayına hazır
lanan belirli kitapların aslında Tanrı tarafından yarahlıp ifşa
230
Dijital lletişim
edildiği inancından başka bir şey değildir. İnsanların yazıya
yaklaşımında geçerli olan huşu ve büyük saygıyı karutlaya
cak bir şey varsa, o da dünyadaki üç büyük dinin kendilerini
"Kitap Halkı" olarak tanımlamalarıdır. Bizim müşterek kül
türümüz açısından bu durum kendini kitaplara ve okurya
zarlığa duyulan övgüye layık bir saygı şeklinde göstermiştir.
Zaman zaman da sert esef verici bir bağnazlıkla sonuçlanmış
tır.
Aynca okuryazarlığın yaygınlaşmasının hakikaten özgür
lüğü destekleyip desteklemediğini de sormalıyız. Terörist
gruplar amaçlarının reklamını yapmak için matbu söz ve re
simleri kullanmalarına rağmen, çok farklı amaçlan olan bir
endüstriye bel bağlamışlardır. Yayıncılık piyasa güçlerine ta
bi bir iş kolu haline geldiğinde, para kazanmak isteyen, statü
koyu korumaktan çıkan olan insanların egemenliği altına gir
di. 1855'de, çok başarılı olan Lloyd's Illustrated Landon gazete
sinin yayması Edward Lloyd ilk buharla çalışan rotatif baskı
makinesini kurmak için öylesine büyük bir yatırım yapmıştı
ki yayınlarının hükümeti desteklemek ve muhalefeti bastır
maktan başka bir şey yapmasını tasavvur etmek mümkün
değildi.
Bilakis, çok sayıda üretilen edebiyat eserlerinin ulaşılabi
lirliği insanların devrim şevkini veya en azından o şevkle bir
şeyler yapabilme becerilerini yok etmiştir. On beşinci yüzyıl
dan on dokuzuncu yüzyıla kadar olan dönemde sosyal hayat
gitgide özelleşmiş ve bireyselleşmiştir. İlk kitaplar çok paha
lı olduğundan yaygın değildi; büyük topluluklarda okumak
hariç, okumak çok nadir uygulanabilecek bir beceriydi. Ki
taplar ucuzlayınca, pazar biraz daha bölündü ve uzmanlaştı,
insanların ayn, özel dünyalara girmeleri gitgide daha müm
kün hale geldi. Böylece aile içinde örneğin, baba kahramanlık
öykülerini, anne aşk romanlarını, çocuklar da peri masalları
231
Baş Belası lcatlar
ve ahlak hikAyelerini alıp bir köşeye kurulabilirdi. Bu yirmin
ci yüzyılın sonlarında kişisel bilgisayar ve MP3 çalarlarla de
rinleşen ve artan bir eğilim. İnsanların zihinleri genişledi ama
ille de birlikte değil. Yaşlı nesle, bilgi ve hafızayı muhafaza
edenler olarak gösterilen saygı da sona erince toplumumuz
gitgide daha çok ayrıştı.
Bu eğilim elbette yazının en son vücut bulduğu internetle
tersine çevrilebilir. Bilgisayarı yoluyla teselli bulmaya çalışan
inek öğrenci imgesi yerini, muazzam küresel arkadaş ağına
bağlı, bilginin sonsuz koridorlarında gezinen, sandalyesin
den hiç kalkmadan dünyayı şekillendiren ve keşfeden net
meraklısı iletişimciye bırakmıştır. Gelgelelim bu yeni bölü
mün, tıpkı bir bütün olarak yazının tarihi gibi, hem aydınlık
hem de karanlık sayfaları vardır.
VAHŞİ BATI
Milyonlarca bilgisayar ağının, yüz milyonlarca makineyi bir
birine bağladığı devasa bir şebeke olan internet, sıradan in
sanların yirmi yıldan az bir süredir kullandığı fevkalade bir
ağdır. Mart 2009'daki son tahminlere göre, yaklaşık 1,6 mil
yar insanın İnternet sunucuları ağını kullandığı hesaplanmış
tır, bu rakam dünya nüfusunun dörtte birinden biraz daha
azdır.17
Kuzey Amerikalıların aşağı yukarı %75'i ve Avrupalıların
%50'si intemete bağlanıyor; Britanya'da halkın üçte ikisinin
İnternet bağlantısı var. Yoksul ülkeler daha geride ama Afri
ka' da dahi insanların %5,6' sı internet kullanıyor ve bu rakam
hızla yükseliyor.
İntemetin bilgisayarlar arasında yazıyı (veya bilgisayar ta
biriyle veriyi) iletme şeklinde, bağlantının her bir ucundaki
makine (ve makineyi kullanan herhangi biri), genellikle bağ
lantının diğer ucundaki makinenin fiziksel konumundan bi232
Dijital hetişim
haberdir. Üstelik genelde intemet kullanıcılannın, verilerinin
webte izlediği yol hakkında ya çok az bilgisi vardır ya da hiç
yoktur. Dolayısıyla kullanıcının haberi bile olmadan müda
hale yapılması mümkündür.
Belki de intemetin en önemli yönü, kapsamlı olarak küre
sel düzeyde ekonomik yönden kullanılmasıdır; intemet ban
ka, iş kolları ve bireylerin yaphğı finansal işlemlerin şeklini
kökten değiştiriyor. Ancak aynı şekilde bizim haber, bilgi ve
eğlenceyi alış tarzımızı, arkadaşlarımız ve sevdiklerimizle
görüşme şeklimizi de kökten değiştiriyor. Hiç kuşkusuz yazı
daki bu devrim fevkalade önemlidir; ancak intemetin kulla
nılması hızla arttıkça, teşkil ettiği tehdit de gitgide belirginle
şiyor. Problemlerden biri, içimizden çok az kişinin intemetin
tam olarak nasıl çalışhğını bilmesidir. lnterneti çok yoğun
olarak kullansak da çoğumuzun "bilgiye nasıl erişiyoruz, na
sıl aktarıyoruz, diğerleriyle nasıl iletişime geçiyoruz" gibi
teknik ayrınhlar hususunda en ufak bir bilgimiz yok. Kullan
dığımız ağ tarayıcısı hakkında biraz bilgimiz olabilir, ama
yüzeyin altında yatan teknoloji tabakalarını görmüyoruz.
Mekanizma etkin bir şekilde gizleniyor. Ve teknolojinin inter
net kullanıcılarına görünmezliği ne kadar büyükse risklerin
görünmezliği de o kadar büyük.
Bu riskler çok fazladır. Güvenliğimizi tehdit ediyorlar;
çünkü kişisel bilgisayarlarımıza veya cep telefonlarımıza gir
diğimiz bilginin, kullanılma şeklini kontrol etme veya kısıtla
ma hususunda sadece çok sınırlı bir gücümüz var. örneğin
eğer bilgilerimiz bir iş kolu, kamu kuruluşu veya devlet tara
fından işletilen bir makineye giriliyorsa, kendimiz hakkında
ki veriler üzerinde hakimiyetimiz olmuyor. Devlet bizim adı
mıza sakladığını iddia ettiği bilgiler konusunda epeyce dik
katsiz olabilir. İnanması çok güç olabilir ama 2008'de İngiliz
devleti 17.000 vatandaşının sosyal sigorta numarasını kaybet233
Baş Belası icatlar
ti. Geçmişe dönüp baktığımızda, günümüzde dijital olarak
kaydedilen bu verilerin normal postayla gönderiliyor olması
gülünç geliyor. Bu yetmezmiş gibi bir de Adalet Bakanlığı
45.000' den fazla kişiyle alakalı bilgileri kaybetti, bazı vakalar
da da sabıka ve kredi geçmişlerini meydana döktü. Liste da
ha bitmedi. Geçen yıl, çocuk parası alan 25 milyon hak sahi
binin bilgileri de kayboldu ve İçişleri Bakanlığı da, zarftaki 2
CD kayıplara karışınca, 3.000 mevsimlik ziraat işçisinin pasa
port numaralan da dahil olmak üzere kişisel bilgilerini kay
betti. Beş ayn vakada, Dışişleri Bakanlığı 190 kişiyle ilgili bil
gileri kaybetti. Ulaştırma Bakanlığı da altı ayn vakada, kişisel
verileri yanlış yerleştirdi. Mayıs 2007' deki 3 milyon sürücü
sınavı adayının kayıtlarında yanlışlıklar yapıldı. İnsan man
tıken ulus savunması söz konusu olduğunda, devlet yetkili
lerinin daha özenli olmasını bekliyor, oysa Savunma Bakanlı
ğı 620.000 kişisel kaydın olduğu şifrelenmemiş bir dizüstü
bilgisayanru kaybetti; bu kayıtların içinde hesap numarası,
sigorta numarası ve asker olmak isteyenlerin referans veya
birinci derecede akrabaları olarak gösterdiği 450.000 kişinin
bilgileri de vardı. İçişleri Bakanlığı'nın Gölge Bakanı Francis
Maude hükümetin, "Whitehall' da şiddetli bir veri ihlali oldu
ğu" yönündeki kendi itirafına dikkat çekerek, Avam Kama
rası'nda açıkça şu soruyu sordu: "Devletimiz kendi yüküm
lülüklerini sistematik olarak göz ardı ederken, yasalara uyan
vatandaşların mahremiyetini koruma hususunda ona nasıl
güvenebiliriz ki?"18
Kabul etmek gerekir ki yukarıda listelenen, çoğunlukla
CD-ROM veya bilgisayar sabit diskinin kaybolduğu güvenlik
ihlalleri, bu verileri bulan yetkisi olmayan bir kişinin ille de
bunları kullanacağı anlamına gelmez. Ancak ilgili · bireylere
gelebilecek z�arın potansiyeli çeşitli, azımsanmayacak mik
tarda ve uzun sürelidir; bunlar mali kayıplardan, şimdi veya
234
Dijital lletişim
gelecekte bilinmeyen bir zamanda itibar kaybına kadar deği
şebilir.
Üstelik kişisel bilgisayarımızı kullandığımızda resmi kim
liğimiz çalınırsa, işlemediğimiz ve hiçbir bilgimiz olmayan
cürümlerden ötürü dahi suçlanabiliriz. Diğer riskler ise hiç
şüphesiz kişisel güvenliğimize yönelik tehdit olasılılığıdır; fi
ziksel veya psikolojik zarar potansiyeli de dahil. Kamuoyun
ca iyi bilinen, çocuklara yönelik bir tehdit de, potansiyel kur
banlarını "hazırlamak" için intemeti kullanırken gerçek kim
liklerini gizleyen pedofillerdir.
lntemete bağlanan her bilgisayar özgün bir numarayla ta
nımlanır. Buna kimlik veya "iP adresi" denir. Mesaj veya bil
giler, göndericinin yerleştirdiği varış noktasının iP adresini
"okuyan" web düzeneği tarafından uygun makinelere gön
derilir. Adres blokları (çeşitli boyutlarda, yüzden milyonlara
kadar değişebilir) İnternet servis sağlayıalarına (ISP) dağıtı
lır ve oradan da bu bloklardan adresler müşterilerine paylaş
tırılır. Nitekim bir yol atayıa sadece adres bloğunu belirler ve
uygun ISP'ye bilgi paketini aktarır. Bilgileri doğru makineye
ileten ISP'dir.
Eğer bir mesaj veya veri kötü amaçlıysa, örneğin penis bü
yütme veya Viagra reklamı yapan "mesaj sağanağı" denen e
postalar gibiyse geldiği adres bloğu belirlenerek kaynağın ve
dolayısıyla hangi ISP'nin adresi dağıttığının izi sürülebilir. O
zaman o ISP eğer dilerse iP adresinin çıkarıldığı müşteriyi ta
nımlayabilir. Birçok ISP aynı adresi farklı zamanlarda farklı
müşterilere dağıttığı için, bu "dinamik adreslerden" birini
kullanan müşterinin kimliğini doğru saptamak için bağlantı
nın gerçekleştiği tam saatin bilinmesi gerekir.
Bir iP adresinin izinin sürülebilmesi kaynak ISP'nin ta
nımlanabileceği anlamına gelmez. Eğer ISP işbirliği yapmaya
hazırsa, daha fazla kötüye kullanımı engellemek için hareke235
Baş Belası icatlar
te geçebilir veya müşteri hesabını belirleyebilir. Uygulamada
bir ISP söz konusu yargı merciine uygun şekilde resmi yasal
başvuru yapılmadığı müddetçe, bu tarz bir bilgiyi deşifre et
meyecektir. Ancak maalesef bu müracaatın sonuçlan bile çok
sınırlıdır, çünkü kaynak makine kayıtlı kullanıcının izni ol
madan kullanılıyor olabilir; örneğin bir İnternet kafede, bir
havaalanı bekleme salonunda veya bir otelde. Aynı şekilde
kaynak korunmasız bir kablosuz bağlanh da olabilir; örneğin
kişinin evdeki bilgisayarı, belki de aynı sokaktaki başka bir
kablosuz bağlanhnın eriminde olabilir. Genel olarak kaynak
tanımlanabilir bir kullanıcı makinesidir, ama makine güvenli
olmayan biçimde yapılandırılmış veya bilmeden "kötü niyet
li" bir kaçak program kullanıyor olabilir. Bu şartlar altında
kaynak tamamen masumane bir şekilde, sadece bilgi aktarı
yor olabilir. Bu durumda kötü amaçlı içeriğin gerçek kayna
ğının izini sürmek karmaşık ve çoğunlukla da başarısız bir
girişim olur.
Benim açımdan, internetin hem yararlı hem de zararlı ola
bilecek yapısı en iyi Muhammed İrfan Raja'nın öyküsünde
özetlenebilir. Raja Ilford'da okuyan, kendi halinde, çalışkan
bir öğrenciyken arkadaş edinmek için İnternet sohbet odala
rını kullanmaya başlar. Ailesiyle yakın olan Raja geçmişinin
ve sınırlamalarının ötesine geçebilmek için yeni teknolojinin
en iyi yönlerini kullanarak, dünyadaki insanlarla yazışır. An
cak bu süreçte, cihat propagandalarına rastlar. Bu propagan
dalar onu Pakistan'a gidip, kutsal bir savaş için eğitim gör
mesi yönünde baskı yapan, kandırmaya çalışan radikallere
yönlendirir. Eğer Raja istese, patlayıcı ve zehir yapımı için ge
reken basit, etkili ve ölümcül reçeteleri öğrenmek için inter
neti kullanabilirdi. Raja cihat hakkındaki fikrini değiştirir, an
ne babasına her şeyi itiraf eder ve ben bunları yazdığım sıra
da, terörizmde kullanılan maddeler bulundurmaktan suçlu
236
Dijital netişim
bulunduğu için iki yıllık hapis cezasını çekiyordu. Bu genç
adam başına başka bir felaket gelmediği için şanslıdır; bu du
rumda o yazılı sözlerin, her zaman olduğu gibi, nasıl kullanı
labileceğine güçlü bir örnek teşkil ediyor; birleştirmenin ya
nında yabancılaşhrmak, aydınlatmanın yanında çarpıtmak
ve
yanlış yönlendirmek gibi.
237
Yedinci Bölüm
DOGRU PROMETHEUS ATEŞİ
Kari Marx'ın adı; devrim, toplumsal değişim ile yeni ideoloji
ve dünya düzenlerinin oluşturulmasıyla ilişkilendirilir. Dün
ya tarihi sahnesine girişini belirleyen olay ise daha az bilinir.
1842' de 25 yaşındaki Marx, bölgenin gelişmekte olan orta sı
rufı ile Prusyalı hükümdarların ılımlı eleştirmenlerinin sevdi
ği mütevazı bir bölge gazetesi Rheinische Zeitung' da editör
olarak işe başladı. Marx bir önceki yıl takma isimle bir dizi
makale yayımlamış ve gazetenin hükümet sansürüne karşı
duruşu öyle beğenilmişti ki satışları art:ınaya başlamıştı. Genç
gazeteciye gazetede önemli bir pozisyon verilmesi artık uy
gun bir adımdı ve Marx yönetici pozisyonundayken Fried
rich Engels'le tanıştı. Engels babasının tekstil firmasının İn
giltere ofisini devralmak için Almanya' dan gelmiş muhalif
bir genç adamdı. Marx'ın bu tanışmanın ardından Engels'ten
birkaç makale almasının yanında, aralarında dünya tarihinin
gidişatını değiştirecek ve ömür boyu sürecek bir arkadaşlığın
da temelleri atıldı. Marx ve Engels fikir ve yorum alışverişin
de bulunarak, birbirlerinin işlerini düzelterek, 1917 Rus Dev
,.;mi ile ardından yarım yüzyıl boyunca sürecek, dünyanın
komünist ve kapitalist olmak üzere iki bloğa bölünmesinin
habercisi olan ideolojiyi de yarattılar.
239
Baş Belası icatlar
Marx'ın
Rheinische Zeitung'daki editörlük işi
uzun sürme-
di. Kışkırtıcı devrim çağrılan yüzünden işini kaybetmiş ol
ması mümkündür. Ancak Marx Prusyalı otoritelerin öfkesini
daha yerel bir mesele olan yöre insanl arının Ren bölgesinin
zengin ormanlarında kuru odun toplama hakkı yüzünden
üzerine çekti. Eskiden beri odun toplama bir hak olarak ka
bul ediliyordu ama yeni bir emirle odunun toprak sahipleri
nin hakkı olduğu ilan edilmişti. Toprak sahiplerinin böyle
davranmalarının tek nedeni huysuzluk değildi: Yıl 1843'tü,
Almanya' da sanayileşme tüm hızıyla devam ederken ve ile
ride göreceğimiz gibi, bu çağın pistonlarını ve şahmerdanla
çalışhran yakıt kömür olsa da, bütün yanıcı maddeler
nnı
aniden çok değer kazannuşh. Odundaki çabuk yanan kimya
sallar süzdürüldükten sonra kalan yavaş yanan, etkili odun
kömürü de yeni fabrikalar için değerli bir yakıt kaynağı hali
ne geliyordu. Bu kaynağı korumak için, evlerini ısıtmak için
eskiden beri odun toplayan sıradan insanlara birdenbire pa
ra cezası kesilmeye başlannuşh. Yirmi beş yaşındaki Marx,
ekonomi ve sosyal adalete olan ilgisinin habercisi olan zekice
makalesinde bu uygulamanın saçmalığını şiddetle eleştirdi:
Nasıl olur da cezaların artması "bu kadar çok yakacak odun
için kesilen bu kadar çok para cezası" her daim bedava olmuş
bir şeyin "değerini" yansıtırdı ki? Yeni ortaya çıkan sosyal
demokrat hareketin edebiyahnın bütün Avrupa' da yayılması
gibi, Marx'ın küçücük yerel gazetesi de Çar 1. Nikolay'a ulaş
h. Gazetenin isyana teşvik eden imalarından telaşa kapılan
Nikolay, Prusyalı müttefiklerine baskı yaptı ve Marx'ı kov
durup,
Rheinische Zeitung'u kapattırdı.
Marx elbette ki susmadı. Beş yıl sonra, Marx'ın editörlüğü
altında Neue Rheinische
Zeitung yayın hayahna başladı. Bu ga
zete de daha sonra birkaç yıl içinde kapatıldı. Ancak yakıt
hakkındaki bu öykünün, bu büyük adama Avrupa'run yok-
240
Doğru Prometheus Ateşi
sul bölgelerinde baştan aşağı dolaşacak güdüyü vermesi ya
nında sembolik bir anlamı da vardı: Bizzat ateşin kaynaklan
olan odun ve kömür; sanayi devriminin çalkanblan, on do
kuzuncu yüzyılın sonlarındaki politik kargaşa ve ardından
Soğuk Savaş sırasında dünyanın ideolojik olarak bölünmesi
nin ardında somut bir anlamda duruyordu. Aynca insanoğ
lunun ateşten istifade etmesi de günümüzde karşılaşhğırnız,
yükselen deniz seviyelerinden, çocuklarımızın obezitesine ve
Üçüncü Dünya'nın süregelen yoksulluğuna dek birçok krizin
ardında duruyor.
DOST ATEŞİ
Çevreci Stella Brewer olağanüstü kitabı The Forest Dwellers'da
(Orman Sak.inleri) Senegal ve Gambiya'dak.i şempanze kolo
nileri üzerinde yaphğı çalışmaları anlahr.1 Brewer öksüz ka
lan şempanzeleri vahşi ortamda hayatta kalmaları için gerek
li "yaşam becerilerini" edinmeleri amacıyla eğitirken ilginç
bir şey keşfeder. Ateş korkusunu bilmeyen şempanzeler kor
lar soğuyana kadar ihtiyatla bekler ve sonra yanmış efzelya
fasulyeleri ile diğer lezzetli yiyecekleri korların arasından
alırlar. Bu potansiyel olarak korkutucu bir fenomen olan ate
şin eğer doğru şek.ilde ele alınırsa, avantajları olduğuna dair
şempanzelerde net bir farkındalık vardır.
Şempanzelerin aşçılığına dair bu hoş örnek atalarımızın
ateşin değerini anlama noktasına nasıl gelmiş olabilecekleri
ne dair bir fikir verir; büyük olasılıkla uzun zaman önce da
ha sonraki nesiller ateşi nasıl meydana getirip muhafaza ede
ceklerini keşfettiler. Arkeolojik kayıtlar 350 milyon yıl önceye
dek uzanan kendi kendine meydana gelen volkanik hareket,
güneş ışığı, gazların birikmesi sonucu oluşan ateş olaylan
hakkınd a bol miktarda kanıt sunuyor. Demek ki atalarımızın
241
Baş Belası icatlar
ateşi gözlemek. ateşle başa çıkmak için stratejiler geliştirmek
ve hatta ateşten yararlanmak için çok sayıda fırsatı vardı.
Kara çaylakların bazen yanan odun ve bitki parçalarını ta
şıyıp, kuru ve kolayca tutuşabilir çalılıkların üzerine bıraka
rak çalılık yangınları "başlattığı" gözlemlenmiştir. Bunun
kontrol edilemeyen yangınların yayılmasında nadir bir vası
ta olma ihtimali olmakla birlikte, bu kuşların yangını kasten
çıkaracak zekaya sahip olmaları olası değildir. Kara çaylakla
rın kaçan kemirgen ve böcekleri çıkarmak için yanan çalılık
lara çullanmaları daha olasıdır ve ara sıra da yanan madde
döküntülerini de alıyor olabilirler. Fakat ateşin yararlı yönle
rini de açıkça görürler. Ateş birçok tür için bir ödüldür; para
zitleri ve rakipleri yok eder, ısı ve ışık sağlar, toprağı temizle
yip görünürlüğü artım ve besleyici avlan çekerek dağıtır.
İnsanların ateşi ne zaman kullanmaya başladıkları bilin
miyor. Arkeolog Raymond Dart'ın sunduğu bazı tartışmalı
bulgular, homo sapiensin uzak atalan australopithecuslann Gü
ney Afrika'daki Makapansgat'ta 1,5 milyon yıl önce ateşi kul
lanmış olabileceğini ortaya atıyor. Çin'deki Zhou Kou Dien
Mağarası'ndan elde edilen kanıtlar bunun GÔ 500.000'de ol
duğunu gösteriyor ki bu da ateşi homo erectusun dağarağın
da yeni bir alet konumuna yerleştirir. Ancak 2004'te bazı İs
railli bilimciler yeni bir şey keşfettiler.2 Görünüşe göre o böl
gedeki homo erectus ateşi aşağı yukarı 790.000 yıl önce kullan
mış olabilir ve bu ilk atalar şaşırtıa derecede gelişmiş aletler
kullanmışlar. Araştırmacılar Aşölyen alet imalat geleneğine
ait çakmaktaşından yapılmış pek çok alet buldular.3 Bunlar
dan bazıları yanmış bazıları yanmamıştı. Araştırmaalar yan
mış aletlerin, eski kamp ateşi ve ocak bölgelerine işaret ettiği
ni düşünüyorlar. Bu uzmanlar ateşin kontrol edilmesinin,
sosyal etkileşimi teşvik ettiğini, ilk insanların beslenmesinde
242
Doğru Prornetheus Ateşi
önemli değişiklikleri mümkün kıldığını ve kendilerini vahşi
hayvanlara karşı savunma becerisi verdiği kanaatindeler.
Ateş kullanımı belirlenmesi kolay bir yenilik olsa gerek.
Dil veya sosyal örgütün aksine, ateş arkeolojik kayıtlarda bel
li bir kararmış iz bırakır. Ancak "kundakçı" çaylak örneğinde
olduğu gibi, ateşin ne zaman ve hangi niyetlerle oluşturuldu
ğunu okumak daha zordur. Atalarımızın uğraşlarında bir ara
aşamanın; yani karşılaşhklan yangınları kontrol, manipüle
ettikleri ve devam ettirdikleri, ancak gene de kasten başlat
madıkları bir devrenin olması mümkündür.
Ateş ilk insanlara hayatta kalma ve üreme bakımlarından
kesinlikle çok büyük avantajlar sağlamış, bu nedenle de in
sanlar ateşin hem nasıl yakılacağını hem de nasıl kontrol al
tında tutulacağını öğrenmeye epey heves etmiş olmalıdırlar.
Güney Afrika' daki Sterkfontein mağarasında saygın arkeo
log C. K. Brain tarafından otuz yılı aşkın bir süre boyunca dü
zenli olarak yapılan kazılarda, ateşin, güç dengelerinin güçlü
hayvanların aleyhine ve zeki insanların lehine olacak biçim
de değişmesine yardım ettiğini ortaya koyan klasik kanıtlara
ulaşılmıştır.' Mağara zemininin en alt katmanları insanların
büyük kedilere yem oluşunun izlerini taşırken, insanın ateşi
bildiği ve kullandığı çağlara ait olan daha üstteki katmanlar,
bizim yırtıalan yediğimizi gösteren kanıtlar içermektedir.
Ateş birtakım avantajlar sağladı. Çalılık alanların yakıl
ması sayesinde ateş avcı insanların avlarını daha net görme
lerine olanak verdi. Pişirilmiş yiyeceklerin çiğnenmesi ve sin
dirilmesi daha kolaydı ve daha uzun süre saklanabilirdi ve
bu sayede avcılık veya toplayıcılıkla ilgili olmayan faaliyetle
re daha çok zaman kaldı. Ateş aynca bizzat avalıkta da ya
rarlı bir. öğe haline gelmiş olabilir. lspanya'daki Torralba'da
elde edilen kanıtlar insanların ateşi filler dahil büyük meme243
Baş Belası icatlar
li sürülerini uçuruma doğru sürmek için kullanmış olabilece
ğini akla getiriyor; toplu hayvan öldürmek için izlenen
tembelce bir yol.
Torralba'dan elde edilen kanıtlar tarhşmalıdır: Başka ar
keologların yanı sıra, Amerikalı ünlü arkeolog Lewis Binford
da bu bölgedeki kömür kalınhlannın doğal yangınlardan ve
muazzam miktardaki hayvan kemiklerinin de insanların bin
lerce yıldır döktüğü çöplerden gelmiş olabileceğine dikkat
çekiyor.5 Ancak yine de genel tablo göz ardı edilemez: Ateş
bize muazzam bir avantaj sunmuştur. Çalılık alanların yakıl
ması ayrıca insanların daha sonra evcilleştirecekleri bitkiler
olan yenebilir ot ve baklagillerin de artmasını sağlamıştır. Bu
ilk ürünler yenebilir olmalarının yanında, bölgeye çok sayıda
küçük av hayvanı da çekecekti ki bunlar daha sonra istendi
ği zaman avlanabilirlerdi.
Amerika'nın geniş bozkırlarını başlangıçtan beri var olan
bir manzara olarak görmek hoş olurdu: Ne var ki aslında bu
bozkırları, avladıkları bufalolar için gür çayırlar yetişsin diye
ağaçlık alanlan yılda iki kez ateşe veren yerliler oluşturdular.
Bu "ateş tanını" denen ve yerlilerle irtibat kurd ukları her yer
de Avrupalıların dikkat ettiği ve hayran kaldığı şey, muhte
melen arazi idaresinin daha gelişkin şekillerinin bir haberci
siydi ki planlı ziraat bunun zirvesi oldu. Ve ateşsiz bir tarım
tasavvur etmek mümkün değildir. Başlangıçta, ilk evcilleştiri
len talul ürünleri ancak ateş sayesinde yenebiliyordu: Ya çor
banın içinde kaynahlır ya da ham ekmek yapılırdı. Ateş kü
çük sürü hayvanlarını
insanların yaşadıkları yerlerin sınırla
rına çeker, insanlar da onları yakalayıp evcilleştirirdi. En
önemlisi ateş toprağı temizler ve kaynaklarını tazelerdi . Çok
sayıda kabilede halen toprağı ateşe vererek toprak üzerinde
hak iddia edilir: İnsanoğlu doğa üzerindeki egemenliğini
ateşle tespit eder, hpkı bundan 10.000- 1 2.000 yıl önce küresel
244
Doğru Prometheus Ateşi
ısınmayla nüfus patlamasının aynı zamana denk geldiği dö
nemlerde neredeyse kesinlikle yapmış olduğu gibi. Bu nokta
da yeni toprak ihtiyacı da arazinin toptan ateşe verilmesini
gerektirmiş olabilir. Bölgelere yerleşildikçe, küllerin toprağı
canlandırıp zenginleştireceğinin bilincinde olan yöre sakinle
ri,
ilk "iddia" ateşini yaklaşık iki yılda bir tekrarladılar. MÔ
6000 dolaylarında sabanın icadı bize farklı bir toprak yenile
me araa sağlamış olduğu halde, bu klasik "kesip yakma" tek
niği bütün dünyada günümüze dek devam etmiştir.
Tarım insanların yiyecek fazlalığına sahip olmasını sağla
dığı için, bazı kişiler çiftçilikten kurtulup, ateşi kontrol etme
mizi mümkün kılan diğer teknolojilere giriştiler. Çömlekçiler
ilkel fırınlar kullanarak içinde bulundukları topluma zayıf bir
hasada karşı sigorta olarak yiyecek depolama araçları sundu
lar ve demirciler de metal üretmek için maden filizi ergittiler.
İnsanoğlunun metalurjiyi nasıl keşfettiği bilinmiyor. Belki in
sanlar bir yanardağ kraterinin içindeki maden filizi içeren ba
zı kayalara ne olduğunu gözlemiştir. Ya da belki de çanak
çömlek pişirirken, metalce zengin kili ısıttığında neler oldu. ğunu görünce merakı uyanmış olabilir. İnsan metalurjinin
sırrını her nasıl keşfetmiş olursa olsun, metali ateşle işlemek
ona hayati araçlar, lüks mallar ve ölümcül silahlar sağlamış
tır.
SİHİRLİ BİR MADDE
Altın, nehir yataklarında veya bazen toprak üstünde de saf
metal olarak bulunabildiği için, hemen hemen kesinlikle in
sanların tanımladığı ilk metaldi. Ancak gerçekte yalnızca süs
eşyası olarak yararlıydı, dekoratif eserlerde işe yarayan yu
muşaklığı diğer uygulamalarda yetersiz olmasına yol açıyor
du. insanoğlunun fiilen işlediği ilk metal MÔ 7000 sıraların
da keşfettiği bakırdı, bakır doğal olarak saf formunda bulu-
245
Baş Belası icatlar
nuyordu .ve ısıtıldığında dövülüp kullanışlı şekiller yapılabi
liyordu. Bakır albndan daha serttir ki bıçak. mızrak,. orak ve
ya ok başı yapmak istiyorsanız bu değerli bir özelliktir. Alhn
ve bakırın ergime noktalan birbirine oldukça yakındır, yakla
şık 1 .060-1 .085 °C arası; ancak metal biliminin ilk günlerinde
bakırı tamamen eritecek kadar yüksek bir sıcaklık elde etmek
zordu. İlk fırınların limiti yaklaşık 1 .150 °C'ydi, yine de eski
çömlekçi fırınları ara sıra bu sıcaklığı geçmiş olabilirler.
Neticede azurit veya bakırtaşı gibi bakır içeren kayaları
ısıtmak için ateş kullanılmıştır. Bu tarz kayalar fazla element
sel bakır içermemelerine rağmen kolayca tanınabilirlerdi,
çünkü genellikle farklı bir yeşil veya mavimsi tonları olur.
Maden filizi yeterince yüksek bir ısıya tabi tutulursa sıvı me
tal sızar. Bu sayede ateş, saf metali çıkartmak amaayla ma
den filizlerini ergitme ve bu ergimiş sıvıyı hazırlanmış kalıp
lara dökme işleminde önemli hale geldi. MÔ 3500 dolayların
da ergitme İran'da uygulanıyordu; bunu biliyoruz çünkü
oralarda işlenmiş bakır objeler bulunmuştur. Metalin düzen
li tedariki ise başka bir teknolojiye bağlıydı ve ilk madencilik
de MÔ yaklaşık 4000'de yapılmış olabilir. Altın ve bakır saf
metalleri gibi bazı mineral filizleri toprağın yüzeyinde kaya
lık çıkıntılarda bulundu. Ancak insanlar bunları ufaladıkça
maden filizi damarlarının yüzeyin alhndan geçtiğini fark et
mişlerdir.
En eski madenlerden biri Sırbistan' daki Rudna Glava'da
dır; burada Belgrad'taki Arkeoloji Enstitüsü'nden Dr. Boris
lav Jovanovic kireçtaşı kitlesinde yaklaşık yirmi tane tarihön
cesi maden kuyusu açığa çıkardı. Burada bir zamanlar zengin
bakır karbonat kaynakları vardı. Tarihöncesi madenciler yü
zeyden 15-20 metreye aşağıya kadar kuyu kazarlardı ki, bu
olağanüstü tehlikeli bir işti, kazdıkça, duvarları ve çatıyı des
teklemek için çıkardıkları kaya ve taşları dahi kullanırlardı.
246
Doğru Prometheus Ateşi
Maden filizini ayrışhnnak için sırayla ısıhp soğutma işlemi
yaparlardı; önce duvar yüzeyini kapladıkları odunları yakar,
sonra sıcak kayanın üstüne su atarak çatlaklar oluştururlardı
ki bu madeni ocaktan çıkarmayı kolaylaşhnrdı. Buna benzer
bakır madenleri İsrail'de Negev'de ve yakınındaki Sina yarı
madasında bulunmuştur. İsrailli arkeologlar bu bölgelerde
çanak çömlek potaları bulmuştur ki bunlar kazıyla çıkarılan
maden filizinin, içindeki saf ergimiş metali çıkarmak için er
gitildiğini ispatlar.
Bir sonraki teknolojik ilerleme bronz çağının müjdecisi
metal alaşımların· kazara keşfedilmesiydi. Bakır ve kalay filiz
leri genelde birbirine yakın bulunur; ergime derecesi 232 °C
olduğu için kalayın çıkarılması kolaydır. Ergimiş bakırın ka
layla kanşhnlıp soğutulması sonucu çok daha sert bir madde
olan bronz elde edilir. Çoğu bronzda yaklaşık %90 bakır var
dır; pirinç de benzer bir alaşımdır ama kabaca % 15 çinko içe
rir. Öldürme amaçlı bir silah olarak bronz kılıcın önemli bir
avantajı vardı, doğru işlenirse kenarı çok daha keskin olurdu.
Bronz aletler de çok daha dayanıklıydı.
Bronz ilk olarak MÔ 2800 dolaylarında, Ur' da Sümer uy
garlığında işlenmiş gibi görünmektedir ama aynı anda Ana
dolu' da da (modem Türkiye) geliştirilmiş olabilir. MÔ 2500
dolaylarına tarihlenen bronz alet kalınhları Indus Vadisi'nde
de bulunmuş, 500 yıl sonra bronz aletler Avrupa' da kullanıl
maya başlanmıştır. Modem insanın gelişim hızı göz önüne
alındığında, örneğin güdümlü balon, motorlu hava taşıtları
ve roketli uzay araçlarının, sırasıyla bir yüzyıl içinde imal
edildiği düşünülecek olursa, bu basit teknolojinin Avrupa' da
benimsenmesinin veya yeniden icat edilmesinin en az 500 ila
1.000 yıl sürmüş olması enteresandır. İlk bronz aletler Avru
pa'da bulunduğu sıralarda, Çin'de de ilkel aletler görülür.
Daha sonralan MÔ 1500 c;lolaylarında Shang hanedanı döne-
Baş Belası icatlar
minde olağanüstü işçiliğe sahip bezekli bronz objeler imal
ediliyordu. Fakat tüm bu kültürlerde bronz bir lükstü ve
bronzdan yapılma eşyaları neredeyse sadece zengin ve güç
lüler kullanıyordu. Çoğu insan halen çakmaktaşlarına bel
bağlamak zorundaydı.
Demirin ergime noktası 1 .530 °C civarıdır: Bronz Çağı'nın
ilkel fırınlarında bu sıcaklığa ulaşmak mümkün değildi. Yani
demir ve filizleri dünyanın birçok bölgesinde yüzeyde yay
gın olarak bulunmalarına rağmen, demir alet ve silahlar MÖ
1500' den öncesine tarihlenen arkeolojik bölgelerde çok nadir
bulunur. Aşağı yukarı o sıralarda Hititler Anadolu'da demi
ri işlemeye başladılar. Demiri tümüyle ergitmek halen müm
kun değildi, bu nedenle ellerinden gelen en iyi şey sıcak me
tali sürekli dövmekti. Saf demir bronzdan daha yumuşaktır
ve dolayısıyla silahlar için daha az elverişlidir; MÔ on birin
ci yüzyıla kadar demirin, ateşin içindeki kömürle tekrar ısıtıl
dığında karbonun birazını emdiği ve bunun sonucunda da
daha sert bir metal ortaya çıktığı keşfedilemedi. Karbonlu sı
cak demire su verip hızla soğutmak, tavlamayı kolaylaştırır
ve sonuçta çelik elde edilir. MÔ 500 dolaylarında Çinliler de
miri tamamen ergitebilen çok daha sıcak fırınlar imal ettiler
ve ilk döküm objeleri yaptılar. Bu kitapta tekrar tekrar yerkü
renin farklı ve birbiriyle bağlantısız bölgelerinde çoğu kez ay
nı
anda benzer teknolojinin geliştirildiğini dile getiriyorum;
ancak öyle görünüyor ki metal biliminde durum faklıydı,
çünkü İngiltere' deki ilk demir dökümhanesi ancak Norman
lstilası'ndan sonra kuruldu.
Bu gelişmelerin hepsinin arkasında ateş yatıyordu. Bronz
Çağı'ndan itibaren ateş, daha imtiyazlı insanların hayati araç
lar, sanatsal değeri olan objeler ve daha gelişmiş silahlar edin
mesini sağladı. Metalutjinin bulunması tesisi, bizim doğayı fet-
248
Doğru Prometheus Ateşi
hetmekle arhk daha az ilgilendiğimiz ve bizim gibi insanların
fetihleriyle daha alakadar olduğumuz bir zamana işaret eder.
İnsanların hepsinde ateş var mıydı? Avustralya'daki ilk
Avrupalı kaşifler bazı Aborjin topluluklarının birbirlerinden
ateş "ödünç aldıklarından", yiyecek karşılığında için için ya
nan bir çubuk veya elyaf demeti takas ettiklerinden bahset
mişlerdir. Görünüşe göre Avustralya' daki bu iddialardan ha
bersiz olan antropolog Alfred Radcliffe-Brown, 1922'de yaz
dığı, Andaman Adaları'nda geçen hayat öyküsünde şu sonu
ca varır:
Andamanlılar belki de dünyada ateş yakma yöntemle
ri olmayan yegane topluluk. Şu anda Port Blair yerleşi
minden kibrit temin ediyorlar, birkaç tanesi de Burma
lılardan veya NiI<obarlılardan bambu parçalarını birbi
rine sürterek ateş yakmayı öğrenmişler. Gelgelelim da
ha önceleri ateş yakma yöntemleri hususunda hiç bilgi
leri yoktu.6
Bazı antropologlar Radcliffe-Brown'ın yanlış yönlendirildi
ğini düşünüyorlar. Radcliffe-Brown'ın savunmasında Pi
rahalardan söz edebiliriz (birinci bölüm), ki onlar "bütün" in
san topluluklarının sahip olduğu iddia edilen davranış ve tek
nolojiler hakkında yapılan varsayımların çoğuna meydan oku
muşlardır. Bilinen daha tuhaf şeyler de var. Ancak enteresan
dır ki Pirahalar ateş yakmayı biliyorlar. llk gözlemcilerin
Avustralya'da gördükleri ateş değiş tokuşuydu, belki de bu
nun sosyal ilişkiler ağındaki önemini göz ardı etmişlerdi. Ate
şi almaktansa vermek daha önemli olabilir ve bu eyleme baka
rak bir tarafın ateş yakmayı bilmediği sonucuna varmak da
yanlış olabilir. Radcliffe-Brown'ın gördüğü şey de beyaz
adamla kurulan, nesiller boyu süren rahatsızlık verici temastan
249
Baş Belası icatlar
sonra vuku bulmuştur: O noktada Sydney veya Bombay'da
çok az insan kibrit kullanmadan ateş yakmayı bilebilirdi.
Ateş öylesine gizemli, güçlü ve tehlikeliydi ki ilk hayran
lığımızın izleri kültürümüze yayılmıştır. İran'daki Yezd'de
2000 yıldır sönmemiş bir ateşi tapınaklannda koruyorlar. İs
railliler Olah
TamuI'i (Tann'ya Tapınak Sunağı'nda yakılarak
sunulan kurbanı) rahipler tarafından devamlı beslenen, sön
mesine izin verilmeyen bir ateşin üzerinde yakıyorlardı. Bir
çok Hıristiyan kilisesinde bir ateş sürekli olarak bir cam lam
banın içinde yanar: Bu
Neir Tamid lambasının Romalılar tara
fından yakılana dek kutsal yağla yakıldığı Yahudi Tapınağı'
na kadar uzanan bir semboldür. Botsvana' daki Herero halkı
hayat, refah ve bereket sembolü kutsal bir ayin ateşini sürek
li yanık tutarlar. Britanya'daki Beş Kasım festivali gibi yüz
yıllardır süregelen din dışı festivaller kocaman ateşler yakıp
öylece yanmalarını izlemeye duyulan ilgiyi kanıtlarlar. Aynı
şekilde popüler bir fenomen olan barbekü de öyle: ızgarada
et pişirmenin gereksiz, zahmetli ve sağlıksız bir şekli; genel
likle yılın, güçlü bir ısı kaynağının etrafında dikilmeyi hiç is
temediğimiz bir zamanında yapılır veya benim durumumda,
ailemin beni bardaktan boşalırcasına yağmur yağarken dışa
n çıkıp sersefil et pişirmeye zorladığı zamanlarda. Ancak az
pişmiş bir tavuk parçası yaz ortasında kutlanan St. John Bay
ramı'na yeğdir; bu bayram on sekizinci yüzyıla kadar Paris'te
canlı kedileri şenlik ateşine atarak kutlanırdı. İnsanlar daha
sonra şans getireceğine inandıkları korlan toplayıp evlerine
götürürlerdi.
ÖLÜMCÜL ATEŞ
Ben İ..ondra'daki St. Paul Okulu'nda okurken, öğretmenimiz
Tukidides'in Peloponez Savaşı öyküsünü okumamızı ve çe
virmeye çalışmamızı istedi. Maalesef hiçbirimiz antik Yunan
cayı çevirme hususunda kendimize o kadar güvenmiyorduk
250
Doğru Prometheus Ateşi
ve birçoğumuz
okulun eski öğrencilerinden, bizden çok daha
bilgili Benjamin Jowett'in' yapmış olduğu çeviriden kopya
çektik. MÔ 41 1'de yazılmış 4. Kitap'tan bir bölüm şöyledir:
Boeotialılar . artık Delium'a karşı yürüyüşe geçip siper
..
lere saldırdılar; birçok askeri aletin yanında bir de ma
kineleri vardı, onun sayesinde Delium'u ele geçirdiler.
Makineyi şöyle yapblar. Büyük bir merteği ikiye ayırıp
oydular, sonra tekrar ucu ucuna birleştirdiler, bir flüt
gibi oldu; merteğin ucuna zincirlerle bir tekne asblar,
teknenin içine yöneltilmiş bir körüğün demir ağzı mer
teğe tutturulmuş, körüğün büyük bölümü de demirle
kaplanmıştı. Bu makineyi uzak bir yerden arabalar üs
tünde, savunma duvanrun asma çubukları ve tahtanın
çokça kullanıldığı çeşitli noktalarına getirdiler; duvara
iyice yanaşınca merteğin kendi taraflarındaki ucuna bü
yük bir körük takıp üflediler. Çıkması önlenen patlama
teknenin içine geçti ki tekne arlık yanan kömür, kükürt
ve zift ihtiva ediyordu; bunlardan kocaman bir alev çık
tı ve duvarı yaktı, kimse buna dayanamadı. Garnizon
kaçtı ve kale ele geçirildi. Bazıları katledildi; iki yüz ta
nesi esir alındı; ancak çoğu gemiye binip evlerine vardı.
Bazı insanlar Tukidides'in tanımlamasının doğruluğun
dan şüpheli, ancak ben bunun kesinlikle, Spartalıların Deli
kuşatması sırasında kullandıkları alev fırlatıcının çağdaş
bir tanımı olduğunu düşünüyorum. Ateş savaşlarda hep kul
um
lanılmıştır, çoğu kez fevkalade bir zulümle.
Öyle görünüyor ki Spartahlar gibi eski Yahudilerin de an
cak Spartahlardan daha önce tuhaf bir ateşli silahları vardı.
MÔ 445 dolaylarında yazılan Makabilerin ikinci kitabı Apok
rifa'da geçen ilginç bir öyküde, 1. Ataxerxes'in sakisi ve ardın251
Baş Belası icatlar
dan Yahuda'nın valisi olan Yahudi Nehemiah'ın kendisini
tutsak eden Perslerden Kudüs'ün kahnhlarına geri dönmek
ve Büyük Tapınak ateşinden kalanları kurtarmak için izin is
tediği anlahlır. İddia edildiğine göre, bu ateş yoğun bir sıvı
şeklinde muhafaza ediliyor, odunun üstüne serpilip güneşte
bırakıldığında, anında harlayan bir alev haline geliyordu. Ve
öyle görünüyor ki "neft" kelimesi İbranice nphth 'ten gelmiş:
Bu mesele açığa çıkıp da sürgün edilmiş rahiplerin ate
şi sakladığı yerde, Nehemiah ve yoldaşlarının kurba
nın giysilerini ortaya çıkan sıvıyla yakhğı Pers kralına
bildirildiğinde, kral meseleyi araşhrdı, o bölgenin etra
fını kapath ve kutsal kıldı. Ve kral kolladığı bu insan
larla birçok nefis hediye alıp verdi. Nehemiah ve yol
daşları buna saflaştırma anlamına gelen "nephthar"
dediler, ancak çoğu insan buna naphtha (neft) dedi.
Yüzyıllar sonra tarihçiler aynı derecede tuhaf "Rum ate
ıi"nin haşmetini yazdılar. Bizans donanmasının gizli bir sila
hı olan bu yanan sıvı, boruların içinden düşmanlarının gemi
lerine püskürtülüyor ve suya düştüğünde dahi yanmaya de
vam ediyordu. MS onuncu yüzyılda İmparator Konstantin
Porphyrogenitus, oğluna Rum ateşinin sırrını asla açıklama
ması hususunda baskı yaph: "Bu ateşin yalnızca Hıristiyan
larca ve onların hakim olduğu şehirlerde imal edilmesi ve
başka hiçbir yerde imal edilmemesi gerektiğini'' söyledi. Bu
sır MS 812'de, bir miktar Rum ateşi Bulgarların eline düşene
kadar korundu ki Bulgarlar bu ateşle ne yapacaklarını bile
mediler. Genellikle kükürt, güherçile, neft ve zift birleşimin
den yapılan bu şeyin etkileri çok feci olduğundan, Papa il.
lnosan 1 139' da bu ateşin kullanılmasının ölümcül bir günah
olduğunu ilan etti. Ancak bu bildiri Hıristiyan ordularını
252
Doğru Prometheus Ateşi
kendi ateşlerini yapmaya çalışmaktan alıkoymadı ve maale
sef rüzgarın yönünü tayin edemedikleri zamanlarda da sık
sık kendilerini yaktılar. Ne iyi ki ya da ne yazık ki, ekseriyet
le kullanım alanlan ve olanaklarının sınırlı oluşu ve barut
doldurulan top gibi diğer silahların gitgide daha çok gelişme
sinden dolayı, Rum ateşi on ikinci yüzyıldan sonra daha az
kullanılmaya başlandı. İlk başta Çinli simyaaların ölümsüz
lük için bir iksir bulmaya çalışırken geliştirdiği barut -etkin
bir şekilde taşınabilir ateş- birbirlerini öldürmek isteyen in
sanlar tarafından hızla benimsendi. Birçok büyük yenilikte
olduğu gibi, ilk başta yaşamı iyileştirmek için tasarlanan bir
şey kitle imha için bir araç haline gelmişti.
Ateş, efendilerine de aniden saldırabilir. Roma şehri şeh
rin kurucuları ve mimarlar tarafından doğru düzgün plan
lanmadan, organik olarak büyüdü ve sonuç olarak dar yolla
n ve sallanan evleri yangına davetiye çıkarmaya başladı. İlk
itfaiye örgütü MÖ 450 dolaylarında çalışmaya başladığında,
girişimci bir birey olan Marcus Crassus yanan binaları sön
dürüp, sonra perişan sahiplerinden için için yanan iskeletleri
satın alarak küçük bir servet yaptı. MS 64'te meydana gelen
Roma' daki en şiddetli yangını bizzat Roma İmparatoru Ne
ron'un, görkemli parklarına ve anıtlarına yer açmak için çı
kardığı söylenir: ancak pekala Napolili dikkatsiz bir kebapçı
da çıkartmış olabilir. Bu tarz yangınlar nedeniyle İmparator
Trajan'ın maiyetinde idareci olan Genç Pliny, MS ikinci yüz
yılda imparatorluğa ait yerel bir itfaiye kurmak için kaynak
talep etti. Trajan'ın yanıtı komik sayılabilirdi: "Unutma ki Bi
tinya vilayeti [Pliny'nin vali olduğu, Türkiye'nin ortalarında
bir yer] ve Nikomedya gibi şehir-devletleri hizip odak.landır.
Sen hangi ismi verirsen ver ve örgüt kurma gerekçen ne ka
dar iyi olursa olsun, bu tür kurumlar kısa sürede tehlikeli giz
li topluluklara dönüşürler."
253
Baş Belası Icatlıır
Sürekli meydana gelen büyük yangınlar inşaatlara, bu da
doymak bilmez bir odun açlığına yol açtı. Bazı tarihçiler bu
nun Roma lmparatorluğu'nun çöküşünü başlattığını öne sür
müşlerdir. Civardaki ormanların yok edilmesi sel ve toprak
erozyonlarına sebep olarak nüfusu beslemek için yeterli yiye
ceğin üretilmesini güçleştirdi. Bu da imparatorluğun sürekli
olarak, kendisine pahalıya mal olacak şekilde topraklarını ge
nişletmesine neden oldu ki arhk bir noktada kendini etkili bi
çimde savunamaz hale geldi.
Birinci Dünya Savaşı' nda Alman ordusu ateşi, kısmen si
perleri temizlemek kısmen de dehşete yol açmak için kullan
dı. Hemen hemen bütün modem silahlar gibi, alev makinesi
de Richard Fiedler adında bir bilimci tarafından icat edilmiş
ti. Bir silindir içindeki basınçlı hava (ya da daha sonraları,
karbondioksit veya azot; ikisi de soy gaz olduğu için kullanı
cı açısından daha az riskli olduğu düşünülüyordu), 15 metre
ye veya ilerisine yanan petrol veya benzin püskürtürdü. Fi
edler ilk başta sadece 38 kg'lık nispeten hafif bir makine ta
sarlamıştı ama sonradan iki kişinin taşıması gereken, daha
uzun menzilli, daha büyük bir silah olarak değiştirdi. Alev
makinelerini 1900'de test eden Alman ordusu Birinci Dünya
Savaşı sırasında bu makineleri kullanacak üç uzman tabur
oluşturdu. 30 Temmuz 1915'de Flanders'daki Ypres'in 2 mil
doğusunda bulunan Hooge'ta, İngiliz birliklerine sürpriz bir
saldın düzenlediler. Almanlar güneş doğmadan önce saat
3.15'de, gaz silindirlerini askerlerinin sırtına bağladıkları bu
makinelerle ortalığı yakıp yıktılar. Sonuç İngilizler açısından
korkunç oldu, 31 subay ve 751 piyadeyi kaybederek geri çe
kildiler. Ypres istihkAmındaki muharebeden sonra, Almanlar
650'den fazla alev makinesi saldırısı gerçekleştirdi, ancak en
sonunda müttefik kuvvetler onlarla daha etkin biçimde başa
çıkmaya başladı. Alev makinesini kullanan kişi arkasındaki
254
Doğru Prometheus Ateşi
devasa ağırlıkla siperler arasında engebeli arazide bata çıka
nispeten yavaş ilerleyebilirdi ve kolay bir hedefti. Aletin ida
resi kolay değildi ve kullanan kişinin her zaman kendini yak
ma riski vardı: Bazen yakıt silindiri durduk yerde patlardı.
Dolayısıyla bir alev makinesi operatörünün ortalama ömür
beklentisi birkaç haftaydı ve eğer bu operatörler esir düşerse
karşı taraf bunlara hiç acımazdı.
İngilizlerle Fransızlar da kaçınılmaz olarak böylesine zali
mane taktikleri kınadılar: Ancak bunların üstesinden geline
medi. Somme' da İngiliz ordusunun yaklaşık
2 ton gelen, 80-
90 metre menzilli sabit alev makineleri vardı. Bunlar iki cep
he arasındaki bölgede Alman cephe hattından sadece 60 met
re uzağa yerleştirilmişlerdi. Gelgelelim bunları düzgün bi
çimde hedefe doğru çevirmek mümkün değildi ve top ateşin
de kolay hedeftiler, bu yüzden esas itibariyle yararsız olduk
ları ortaya çıktı; en sonunda da bir kenara atıldılar.
Ateş bugüne dek bir savaş silahı olagelmiştir. Yoğun ate
şin sebep olduğu katıksız dehşeti unutmamak için, İkinci
Dünya Savaşı'nda Coventry ve Dresden şehirlerine yapılan
yakıcı saldırıları akılda tutmamız yeter. Ve 1990-1991 Körfez
Savaşı sırasında, geri çekilen Irak güçleri Babil ve Sümer' de
yaşamış atalarının çok iyi anlayabileceği bir işe girişti: Arazi
yi ve üstündeki petrol
kuyularını ateşe verdi. Çıkan yangın
ları söndürmek aylar sürdü ve yüzlerce millik bir bölgede
muazzam bir kirlilik oluştu.
iNCELiKLi SİMYA
Toprak bütün siyah elementlerin en düşüğüdür
Ki suya yükselir
O zaman biz ona toprak değil su deriz;
Siyah, toprağımsı bir madde gibi görünmesine rağmen
Siyah toz haline gelip dağılır
255
Baş Belası icatlar
Oysa su epey yükselince hava olur
O zaman hakikaten süblimleştiği söylenir
Ne zaman ki bu siyah kütle gene beyaz olduğunda
O zaman bu çocuk, bu eş, bu cennet öylesine parlar ki
Bu su toprak, hava olur
Hava olduğunda hazırlar kendini
Ateş elementine
O zaman Tanrı' ya onlara arzu bahşettiği için şükredin.
(Edward Kelley, Kelley's Worke)8
Sir Edward Kelley'nin geçmişi karmaşık ve tuhaftır, onun
hakkındaki öyküler de çelişkilidir. 1555' de doğan bu muam
malı simyaa kendi devrinde vizyoner olarak görülmüştü; ay
nı zamanda başarısız bir avukat ve eczaaydı. Ancak diğerle
rinden farklı bir simyaaydı. Çoğu simya işlemlerinde amaç
ana metalleri altına dönüştürmekti ve bu da elbette genellik
le ateş gerektirirdi. İlkçağ ve ortaçağda filozoflar dört "ele
ment" tanımladılar: ateş, toprak, hava ve su. Ateş simyaala
rın üstün elementiydi. Ancak Kelley büyük bir fırın olmadan
da metalleri dönüştürmeyi keşfettiğini iddia etti.
En azından bir rivayete göre Kelley'nin İrlandalı olduğu
söylenir; diğer biyografi yazarları onun Worcester'de doğdu
ğunu yazmışlardır. Muhtemelen Kelley takma adıydı, çünkü
Worcester'de ve Oxford Üniversitesi'nde (mezun olduğuna
dair bir kayıt yoktur) Edward Talbot adıyla biliniyordu. Ox
ford'dan Lancaster'e gitmiş, orada görünüşe göre yerel yetki
lilerle zıt düşmüştür. Sonra Galler'e taşınmış, anlaşıldığı ka
darıyla The Book of St. Dunstan adlı kitabı aramaya koyulmuş
tur. En sonunda çok aranılan bu bilimsel eserin bilinen tek
kopyasını nasıl edindiği ise muammalıdır .. Kitabın önemli bir
simya ders kitabı olduğu söyleniyordu ve özellikle içindeki
gizli "filozof taşı" tarifi nedeniyle değerliydi. Bu taş, simyacı-
256
Doğru Prometheus Ateşi
lann çok aradığı bu obje, simyaarun temel metalleri altına
dönüştürmekte kullanabileceği maddeydi. Daha doğrusu
Aziz Dunstan 'ın Kitabı 'run reçete için formülün çık.anlabilece
ği şu bölümünün çok önemli olduğuna inanılıyordu: "Metal
lerin Dönüştürülmesi için Kırmızı ve Beyaz Tozlar."
1582'de Galler' den ayrılan Edward Kelley isminin gene
"Talbot" olduğunu söyleyerek, John Dee'yle yakınlaştı. Dee
çok saygın ve çevresi geniş biriydi. İtibarlı bir Elizabeth döne
mi filozofu, matematikçi ve Cambridge' deki Trinity Colle
ge'ın kurucularındandı. John Dee Kelley'den çok etkilenmiş
ti, çünkü Kelley meleklerle temasa geçtiğini iddia ediyordu ki
bir süredir Dee de aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Dee çok
önemli bir bilgindi; İbranice, Latince ve Yunancaya aynı de
recede hakimdi. 4.000 kitabın bulunduğu kütüphanesi İngil
tere'nin en büyük kütüphanelerinden biriydi ve hem Mary
Tudor hem de Kraliçe Elizabeth' in yıldız falına baktığı bilini
yordu. Ayrıca bir kabalaaydı, doğaüstüyle çok ilgileniyordu
ve bazı çağdaşları daha sonra onun mükemmel bir büyücü
olduğunu ve Manş Denizi' ndeki havayı kötüleştirerek İspan
yol donanmasının mağlup olmasına yol açtığını iddia etmiş
lerdir. Doğaüstü uzmanlığı Shakespeare'in Fırtına adlı eserin
deki Prospero'nun ilham kaynağı olmuş olabilir. Ancak Dee
kuşkusuz kahin değildi. Kısa sürede "Talbot'un takma isim
olduğunu keşfetmesine rağmen, Kelley'nin neden hep boy
nuna kadar uzanan bir şapka taktığını ve insan içinde neden
hiç çıkarmadığını bilmiyor gibiydi. Bazı söylentilere göre bu
nun nedeni Kelley'nin Lancaster' de sahtecilikten hüküm giy
dikten sonra iki kulağının da kesilmiş olmasıydı.
Kelley Dee'nin hizmetine girdi ve beş yıl onun yanında
kaldı, düzenli olarak yaphklan ruh çağırma toplantılarında
medyum ve yorumcu olarak görev aldı. Dee'yle tanıştıktan
yaklaşık bir yıl sonra Kelley elinde, bir torba kırmızı tozla bir,
257
Baş Belası icatlar
likte, Aziz Dunstan'ın Kitabı'nın olduğunu söyledi; bu son de
rece değerli el kitabı ve toz numunesiyle alhn üretebilecek bir
çözelti yapacağı vaadinde bulundu. Mart 1583'te Dee, Leices
ter Kontu Robert Dudley'nin Polonya asilzadesi Prens Albert
Laski'yi ağırladığı Greenwich Palace'deki bir kabul törenine
davet edildi. Prens Laski de yoğun biçimde doğaüstü deney
ler yapmıştı ve görünüşe göre Polonyalı ve Dee hemen kay
naşhlar, hatta Laski Dee'nin bazı deneylerini finanse etmeyi
teklif edecek kadar ileri gitti.
John Dee ve Prens Laski o yıl daha sonra Polonya'ya git
meye karar verdiler, yanlarında Kelley de olacakh. Görünüşe
bakılırsa alhn yapmalarını sağlayacak filozof taşını bulmayı
umuyorlardı. Krakow'da Kral Stefan'ın maiyetine, sonra da o
devirde simya çalışmalarının Avrupa'daki merkezi olan
Prag'taki Kutsal Roma İmparatoru il. Rudolf'un maiyetine
katıldılar. Büyüye çok ilgi duyan il. Rudolf her nasılsa De
e' den etkilenmemişti. Böylece Kelley ve Dee Prag'tan birlikte
ayrıldılar ve araştırmalarına devam edebilmek için 160 km
uzaktaki Trebon'a yerleştiler. Kelley Jane Cooper adında, Ru
dolf'un çok dilli, kozmopolit maiyetinin bir mensubu olan İn
giliz bir kadınla evlenmişti. Bazı rivayetlere göre ise İngilte
re'de tanışıp evlenrnişlerdi.9 Ancak Kelley Trebon'a gitmele
rinden sonra çok geçmeden kansından sıkılmış olabilirdi,
çünkü orada Dee'ye kendisini ziyaret eden bir melekten bah
setti. Kelley bu meleğin onlara, eşleri de dahil her şeyi paylaş
malarını emrettiğini söyledi. John Dee bu sözlerden en hafif
deyimiyle biraz işkillenmişti ve Kelley'le yaptığı ruh çağırma
seanslarına son verdi; ne var ki lngiltere'ye dönmeden önce
karısını paylaşh. Kelley'nin yatakta şapkasını çıkarıp çıkar
madığı ise kayıtlarda belirtilmemiş.
Kelley çok geçmeden birtakım nüfuzlu Polonyalıları ana
metalleri altına dönüştürecek bir yöntemi olduğu hususunda
258
Doğru Prometheus Ateşi
ikna etti. Formülü, gizli olmasına rağmen, çok az ateş gerek
tiriyordu, sadece bileşenlerin hafifçe ısıhlması gerekiyordu;
iş daha çok ona ait iki tozu karışhrarak yapılıyordu. Kelley
artık oldukça iyi koşullarda yaşıyordu. Büyük miktarda alhn
üretmeye gitgide daha çok merak saran imparator Rudolf
ona çeşitli mülklerle birlikte şövalyelik de vermişti. Ancak
Prag'a döndüğünde Kelley imparatora sanki ağırdan alıyor
muş gibi geldi ve ümitleri suya düşen Rudolf Kelley'i Krivok
lat Şatosu'na hapsetti. Korkunç bir dolandırıalığın kurbanı
olabileceği Rudolf'un aklına hiç gelmemiş gibiydi, anlaşılan
Kelley'nin istediği alhnı yapabileceğinden hiç kuşkusu yok
tu. Ancak öyle görünüyor ki Prag' dan aşağı yukarı 40 km
uzaktaki epeyce cazip bir av köşkü olan Krivoklat kalesinde
bir süre hapis kalmasının Kelley'e biraz daha aciliyet hissi ve
rebileceğini düşünmüştü.
Kelley artık kedi fare oyunu oynuyordu. Biraz altın üret
meyi kabul edince serbest bırakıldı; yapamayınca bu kez
Wormwood Maki Ormanı'nın Güney Kanadı biraz benzeyen
hayli ürkütücü Hnevin Şatosu' na hapsedildi. Hapiste yatmak
anlaşılan Kelley'yi simya eserleri yazmaktan alıkoyamamıştı,
gel gör ki hiçbiri altın üretmek için gerekli talimatları vermi
yordu. Bir noktada Kelley oyunun sona erdiğini düşünmüş
tü herhalde; şato kulesinin bir penceresinden ip sarkıtarak
kaçmaya çalışh fakat ip toprağa yetişecek kadar uzun değil
di: bir bilimci için oldukça basit bir hata. Kelley yere düştü,
bir veya muhtemelen iki ayağını birden kırdı ve sonra aldığı
yaralardan ötürü hayatını kaybetti.
Simya modem kimyanın atasıdır. On alh ve on yedinci
yüzyılların simyacıları profesyonel deneycilerdi. Çoğu sim
yacının asıl takıntısı altın yapmaktı ve büyü ve gizemle sar
malanmış baş "elementleri" ateş, hakim olunması gereken ki
lit araçh. Kelley'nin öyküsünün bize gösterdiği gibi, kendile259
Baş Belası icatlar
rini mümtaz bilgi dalı doğaüstünün seçkin sahipleri sayan ki
şilerin çoğu, çok teknik konuşup kafaları karışbrarak budala
insanları dolandırmayı ummuşlardı.
Ben Jonson'ın 1610'da yazdığı, hem Dee hem de Kelley'i
hicveden The Alchemist (Simyacı) adlı oyunda simyacı Subtle
doğada bulunandan bile daha saf altın yapacağım vaat ede
rek Sir Epicure Mammon'ı kandırır:
Fakat bu ikisi
Gerisini esnek, dövülür, yoğun kılar.
Hatta onlar altının içindedir; çünkü biz buluruz
Tohumlarını ateşimizde ve içlerinde albru;
Ve metalin her çeşidini üretebiliriz
O sebepten daha mükemmeldir, tabiatın toprakta yap
hğından.
(II. perde, 1 . sahne)
Ben Jonson'ın, simyacıların şaşırtmacalarına verdiği tepki
günümüzde hala geçerlidir. Bilimcilerin bilgilerini paylaşma
ları gerektiği düşüncesi şimdi arbk biraz kabul görse de, bir
çok bilimci halen açıklama ve araşhrmalanrun sonuçlarını
paylaşma şartından muaf oldukları kanaatindeler. Zaten bir
çok toplumda bilimsel araşhrmalan vergi mükellefleri finan
se etmektedir. Bazen gizli kapaklı davranmayı savunmada o
kadar ileri gidiyorlar ki yürüttükleri deneylerin ilkelerini ve
uygulamasıru açıklamaya çalışan ve keşfettikleri teknolojinin
potansiyel risklerini halka duyurmaya cüret eden meslektaş
lanru dahi eleştiriyorlar.
NANOTEKNOLOJİ: KÜÇÜK PARÇACIKLAR,
BÜYÜK FAYDALAR, BÜYÜK RİSKLER
Potansiyel riskleri gizli tutmanın tehlikesine mükemmel bir
örnek teşkil edebilecek, "simya"run modem bir versiyonu
260
Doğru Prometheus Ateşi
var. Simyaalann çok ilgisini çekmiş metallerin hakikaten de
birçok gizli ve umulmadık özellikleri olduğu ortaya çıkmış
tır. Altın büyük ölçüde asal bir elementtir: Ancak nano ölçek
te çok küçük parçaaklar halinde var olduğunda; diyelim, in
san saçının binde biri kadar, oldukça reaktif olabilir. Yalnızca
çözünür olmakla kalmaz, fiziksel özellikleri de birçok kimya
sal reaksiyonu hızlandırmak için kullanılabilir. Bakır gibi şef
faf olmayan bir metal de küçük parçaaklar halindeyken şef
faflaşabilir ve alüminyum gibi dengeli bir element cayır cayır
yanabilir.
öyle ki birçok madde çok küçük parçaaklar halin
de üretildiğinde, fiziksek özellikleri fevkalade ve gizemli, ba
zen
de öngörülemez biçimlerde değişir.
Bir nanometre bir metrenin milyarda biridir. Bunun ne ka
dar ufak bir şey olduğu hakkında bir fikir edinmeniz için şu
örneği verebiliriz: Bilinen en küçük yaşam formlarının (örne
ğin mikoplazma bakterisi) boyu aşağı yukarı 2.000 nanometre
dir. ONA sarmalının çapı 2 nanometredir ve ortalama bir in
san kılı 25.000 nanometre kalınlığındadır. Başka bir örnek ve
recek olursak, bir nanometrenin bir metreye oranı bir bilyenin
çapının dünyanın çapına oranıyla aşağı yukarı aynıdır.
Bir maddenin parçaak boyutu 100 nanometreden aşağı
düşürülürse, maddenin içinde birtakım değişiklikler meyda
na gelir. "Kuantum boyut etkisi" denilen etki ortaya çıktıkça
elektronik özellikleri değişir. Bu boyutta, nano parçaağı oluş
turan atom veya moleküller maddenin büyük halindeki atom
veya moleküllerden farklı davranırlar. Bunun nedeni kimya
sal güçlerin ve hidrojen bağının, nano parçaaklann fiziksel
özellikleri üzerinde, çekim kuvveti gibi fiziksel özelliklerden
çok daha fazla etkilerinin olmasıdır. Dahası nano ölçekte, bir
maddenin yüzey alanının hacmine oranı değişir ve bu da o
maddenin mekanik, termal ve kimyasal niteliklerini değişti
rir.
261
Baş Belası lcatlar
Nanoteknolojinin yeni bir fikir olmadığı ortaya çıkıyor.
California Teknoloji Enstitüsü'nden, Nobel Ödülü kazanan
fizikçi Richard Feyrunan 1 959' de verdiği fevkalade bir derste,
bu bilim dalının ortaya çıkacağını öngördü ve çok küçük par
çaaklann manipülasyonunun gelecekte çok yararlı olabilece
ğine dikkat çekti.ıo Feyrunan "nano parçacık" veya "nanotek
noloji" terimlerini icat etmemiş olsa da, atomik seviyedeki
parçacıkları kullanarak, insan vücudunda hbbi tedavi yapa
bilecek çok küçük robotları, aynca minyatür bilgisayar ve ka
meralar ile çok daha güçlü mikroskoplar yapabileceğimizi
öne sürmüştür. Ayrıca parçacıkları nano seviyesine küçültü
len birçok elementin, çok sayıda tuhaf ve öngörülemeyen
özelliklere de sahip olacağını anlamışhr. Şu var ki ancak nis
peten yakın bir zamanda, modem kimyasal işlemlerdeki iler
lemenin bir sonucu olarak, hpkı Feyrunan'ın öne sürdüğü gi
bi, bilimciler çok küçük madde parçacıklarını üretip sonra
onları istenen boyutta birleştirdiler.
Nanoteknoloji nasıl işimize yarayabilir? Bu teknoloji hali
hazırda giyim sanayinde kullanılıyor. Bir giysiye, örneğin ha
ki bir gömleğe yerleştirilmiş nano parçaaklar, onu lekelere
karşı öyle dirençli hale getirir ki kuru temizleme veya deterja
na gerek kalmayabilir. Başka alanlarda nanokompozitler oto
mobil karoserinde kullanılan çizilmeye dayanıklı, paslanmaz
plastik malzemeler imalahnda kullanılıyor. Bu malzemeler
olağanüstü dayanıklı ve son derece hafif ve bu malzemelerin
kullanımı da daha az yakıt gerektiren daha güvenli otomobil
ler anlamına geliyor. Metal nano kristallerden yapılma metal
rulmanlann daha uzun süre dayanma olasılıkları yüksektir ve
daha
az
sürtünme üretir, motor verimini artırırlar. Şu anda
nano kristallerin, güneş ışığından enerji üretip dolayısıyla
C02 yayılımını azaltan ışıl gerilim aletlerinin imalahnda bir
değeri olup olmadığını görmek için araşhrmalar yapılıyor.
262
Doğru Prometheus Ateşi
önceden çözünrnez olan maddeler bazen nano seviyede
çözünebilir hale gelir, öyle ki bazı nano parçaaklar soğuk su
da dahi çözünebilirler. Dolayısıyla nano parçaaklar bağlı ol
dukları diğer maddelerin çözünebilirliğini ve geçirgenlikleri
ni artırabilirler. Bu özellikleri onları ilaçlarda çok yararlı kıla
bilir. Nano parçaaklar zaten bazı çinko oksitli güneş kremle
rinde kullanılmaktadır çünkü değerli bir özellik olan, ultravi
yole ışınlarını emme özellikleri vardır. Parçacıkların küçük
olması, bu kremlerin beyazdan ziyade şeffaf oldukları ve da
ha çabuk yayılıp, daha geniş alanları kapladıkları için, daha
az kreme ihtiyaç olduğu anlamına gelir. Bazı limonata ve
meyve sularında da halihazırda kullanılan nano katkı mad
deleri içeceklere cazip bir renk verirler.
Bu yeni bilimin endüstriyel uygulamaları gitgide artıyor.
Alüminyum nano parçacıkları yüksek randımanda yanan,
kolay tutuşan roket yakıtlarında kullanılıyor. Bakır nano par
çacıkları, motor yıpranmasını azaltan mükemmel yağlayıa
özellikleri nedeniyle motor yağlarına ilave ediliyor. Bir tung
sten-karbür-kobalt bileşik nano tozundan, günümüzde mat
kap ucu, kesme takımı, zırh kaplama ve jet motoru parçala
nnda kullanılabilecek elmas kadar sert alaşımlar yapmak için
yararlanılıyor. Aynca araba radyosu, cep telefonu, ışık yayan
diyot, kamera, dizüstü bilgisayar ve televizyonlarda kullanıl
ması için yapılan çalışmalar arhyor.
Filtre imalatında büyük ilerlemeler olası görünüyor. Tek
kullanımlık alüminyum nano elyaflar hemen hemen bütün
virüs, bakteri ve diğer zararlı organik birleşimlerin, akış hızı
çok yüksek olan sulardan dahi filtrelenebilmesini mümkün
kılacak şekilde küçültülebilir. Bu filtreler geleneksel malze
melerden yapılma olanlardan çok daha etkili olabilir ve muh
temelen biyolojik veya farmasötik akışkanların (plazma gibi)
sterilize edilmesinde, ilaç sanayinde kullanılan farklı protein263
Baş Belası icatlar
lerin aynşhnlmasında ve biyolojik savaşta kullanılan bakteri
gibi havadaki tehlikeli maddelerin tespitinde muhtemelen
gitgide daha yararlı olacakhr. Uygun bir nano filtreden su
yun sadece bir kez geçmesi, derhal kullanıma uygun büyük
miktarda temiz, steril su temin edilmesine kafi gelecektir ve
su kaynaklan yeterli olmayan veya kirli olan yoksul ülkeler
de çok değerli olabilir.
Toksik özelliklerinin olmadığı garanti edtlebilirse, nano
parçacıklar tıpta son derece değerli olabilir. Farmakolojik
ajanların veya ilaçların dokulara iletimini kolaylaşhrmanın
dışında (örneğin enjekte etmeden) görünüşe göre nanotekno
loji gelecekte hücrelere girip çıkabilecek, kan damarlarındaki
saldırganları yok edebilecek ve hücrenin içindeki DNA'yı ha
ta veya mutasyonlara karşı kontrol edebilecek tamir makine
leri yapmak için kullanılabilecektir. Nanoteknoloji kanser te
davisinde özellikle umut vericidir: Uygun antikor veya pep
titlere tutturulmuş nano parçacıklar tümörleri ve tümörleri
besleyen kan damarlarını hedef alacak biçimde kullanılabilir,
kanser ilaçlarının normalde kendilerini öldürecek tümörlerin
ve bu tümörleri besleyen kan damarlarının içine salınmasını
sağlayabilir. Uygun boya veya göstergeçlere tutturulmuş na
no parçacıklar hastalıkları tespit etmede, özellikle kanser ta
ramasında yararlı olabilir.
Gelgelelim nanoteknolojiı:ıin, mevcut işlemler kullanılarak
başarılması mümkün olmayan muazzam faydalar sağlama
dığını söylemek adil olacaktır. Genelde, nanoteknoloji için ta
sarlanan işlerin çoğunu oldukça etkin biçimde yerine getiren
çok güvenilir teknolojilerimiz var. Her koşulda, nanoteknolo
ji alanı büyük gelecek vaat etmektedir ve birçok bilimci nano
teknolojinin, yirmi birinci yüzyıldaki bilimsel gelişmelerin en
önemli ve heyecan verici alanlarından biri olacağına inanı
yor. Ne var ki bu kitapta tanımlanan bütün gelişmeler gibi,
264
Doğru Prometheus Ateşi
nanoteknolojinin kullanımı da kayda değer riskler ve olası
tehlikeler taşıyor.
Avrupa Komisyonu Nano Biyobilimler Birimi ve Yapay
Ortam Yöntemler Birimi'nden Jessica Ponti ve meslektaşları
kısa süre önce kobalt nano parçaaklarının, laboratuvar hücre
kültüründeki hücrelere karşı son derece toksik olduğunu bil
dirdi. Kültür hücrelerine olanlar her zaman canlı hücre için
de olanları yansıtmadığı halde, Jessica ile çalışma arkadaşla
rının DNA hücresinde hasar olduğunu söylemesi endişe ve
ricidir çünkü onların gözlemledikleri şey kanserli hücrelerin
gelişme riskini muhtemelen artırabilir.11 Bu ürkütücü bulgu
istisnai bir sonuç değildir. Mississippi' deki jackson State Üni
versitesi'nden Paresh Chandra Ray ile Arkansas, Jeffer
son'daki Ulusal Toksikoloji Araşhrma Merkezi, Biyokimya
sal Toksikoloji Bölümü'nden Peter Fu nano parçaakların tok
sikliğiyle ilgili (kendi çalışmaları da dahil) birkaç araşhrmayı
yakın geçmişte incelediler.12 Öyle görünüyor ki normalde hiç
de zehirli olmayan birtakım elementler 100 nanometrenin al
tındaki boyutlara küçültüldükleri zaman toksik hale geliyor
lar. Dahası bilimcilerin incelemesinde bu .tehlikeli etkileri ön
görmenin zor olduğuna işaret ediliyor. Örneğin nano alhnın
bazı formları (örneğin küreler) toksik görünmezken, diğerle
ri (belki de çubuk şeklinde olanlar) biyolojik açıdan tehlikeli
olabiliyorlar. Eğer nano parçacıklara maruz kalan hücreler
zaten anormalse, gözlenen toksiklik bazen çok daha fazla
oluyor. Yani kanser hücrelerinin nano parçaaklardan zehir
lenme olasılığı sağlıklı hücrelerinkinden çok daha fazla olabi
lir: Çok değerli olabilecek bir bulgu. Gel gör ki hiz hala nele
rin nano parçacığı tehlikeli yaphğını tam olarak bilmiyoruz.
Görünen o ki maddeler nano ölçeğe küçültüldüğünde, tok
siklik dereceleri boyutlarına ve şekillerine -küre, çubuk, tüp
veya koni- bağlı olabilir. Ancak madde türü de önemlidir:
265
Baş Belası lcatlar
Örneğin nano gümüş ve nano bakırın, zebra balığı ve embri
yolan ile göletlerde bulunan küçük su piresi daphnia pulex
için zehirli olduğu keşfedilmiştir. Ancak benzer koşullar al
tında, nano titanyum zararsız görünmüştür. 13
Birkaç yıl önce bazı nano parçacıkların, solunduktan son
ra akciğerin içindeki hücrelerin yüzeyinde dağıldıkları tespit
edildi. Bu parçaaklar hücrelerin üzerinde oldukça, kronik
akciğer hastalıkları olan insanların savunma sistemleriyle- te
mizlenmeleri olasılığı daha az olabilir. Bu fenomen bazı akci
ğer hastalıklarını belli ilaçlarla tedavi etmede yararlı olabilir;
ancak bazı nano parçacıklar deney şartlan alhnda görünüşe
göre farelerin akciğerlerinde yoğun iltihaba neden oldukları
için, düşünmeden kullanılabilecek bir teknoloji değildir. Çok
ince karbon parçacıkları akciğerden kan dolaşımına çok ko
lay geçer ve merkezi sinir sistemine de girebilirler ki orada
beyin üzerinde etkili olabilirler. Başka bir mesele de karbon
nano tüp yapısının asbest yapısına çok benzemesidir. Asbest
parçaaklarını solumanın akciğer, göğüs duvarı ve karın içi
kanserine neden olduğu biliniyor, bu yüzden karbon nano
tüplerinin benzer riskler taşıması da kesinlikle mümkündür.
Endişe verici ciddi meselelerden biri de çevreye salınan
nano parçaakların eko sistemler üzerinde ters etkileri olabi
leceğidir. Nano parçaakların nasıl davranacaklarını bilmiyo
ruz,
ancak nanoteknolojinin örneğin güneş kremleri, fabrika
gazı emisyonları veya ısk�rta kumaş, boya ve sağlık ürünle
rinde uygulamasının artmasıyla birlikte su ve toprağın kir
lenmesi yalnızca zaman meselesidir. Bu madd. er orijinal na
no ölçekteki boyutlarını ve yapılarını koruyup, etkilerinin
dikkatle kontrol edilebildiği laboratuvar sistemlerinde oldu
ğu gibi reaktif mi olacaklar? Şu anda doğal ortamdaki orga
nizmalar üzerinde nano parçacıkların etkilerinin, ayru mad
denin daha büyük parçaaklanrun etkilerinden önemli ölçüde
266
. Doğru Prometheus Ateşi
farklılık gösterip göstermeyeceği hususunda çok fazla bir fik
rimiz yok.
Nano maddelerin bitkiler üzerinde de tuhaf etkileri olabi
lir. Titanyum oksit nano parçacıkları görünüşe göre fotosen
tez ve azot metabolizmasını destekliyor ve ıspanak bitkisinin
gelişmesine katkıda bulunurken, alüminyum oksit parçacık
ları ise mısır, salatalık, soya fasulyesi ve havuçta kök oluşu
munu engelliyor.14 Nano parçacıklar ayrıca bazı koşullarda
deniz yosunu ve su yosununun gelişimini değiştiriyor gibi.
Şu an itibariyle, denizde veya karada yetişen, nano parçaak
lara maruz kalmış bitkileri yemenin, bu bitkilerden beslenen
hayvanlar üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu bilmiyoruz. Bu
parçacıklar insanlar da dahil olmak üzere, birçok memeli ya
şam formları için son derece zehirli olabilir.
Bütün bu örnekler bize nanoteknoloji, çok sınırlı ölçekte
kullanımı hariç, herhangi bir şey üzerinde uygulanmadan
önce neden kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiğini çok
iyi gösteriyor. Aynca nanoteknolojinin ahlaki değerleri hiçe
sayan devletlerce, izi sürülemeyen kitle imha silahlan imala
tında kullanılması olası · ığı dikkatle denetim altında bulun
durmamız gereken gerçek bir tehdittir.
Nanoteknoloji günümüzde bilim hakkında açık olunması
na, bilimin yapabileceklerinin değerlendirilmesine, fikirlerin
kötüye kullanımı ile teknolojinin karanlık tarafının bilinmesi
ne neden daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyaç olduğuna mü
kemmel bir örnektir. Dolayısıyla halka kulak vererek halkla
etkileşimlerini güçlendirmeye çalışan birçok bilimcinin nano
teknoloji biliminin ortaya çıkardığı meseleler üzerinde odak
lanması iyi bir şey. İngiltere' de Mühendislik ve Fizik Bilimle
ri Araştırma Konseyi (Britanya' daki bilimsel araştırmalara
kaynak sağlayan en büyük kuruluş), Kraliyet Mühendislik
Akademisi ve Royal Society halkla iletişim kurmak ve nano267
Baş Belası icatlar
teknolojinin ortaya çıkardığı karmaşık meseleler hakkında
halkın endişelerini dinleyip yanıt vermek için övgüye değer
bir açıklık ve istek sergilemişlerdir.
Hepimiz yararlı sonuçlar elde edeceğimize inandığımız
teknolojilerin getiri ve götürüleri hakkında daha çok bilgi sa
hibi olmalıyız. Ateşi dizginleme ve ateşin özelliklerinden bü
tünüyle istifade edebilme becerimiz olmadan, biz insanlar
günümüzde keyfini sürmekte olduğumuz oldukça elverişli
çevrede var olamazdık. Etrafımızdaki hemen her şey; binala
rımız, rahatımızı sağlayan şeyler, taşıtlarımız, ilaçlarımız vs.
bu teknolojiye gereksinim duyar. Bu teknolojiyi kullanabilme
becerimizin sonucu olarak, daha doyumlu ve uzun yaşamlar
sürüyor ve geçmişte insanları tehdit eden şeylerden daha iyi
korunuyoruz. Metalleri manipüle edip çok küçük parçaaklar
meydana getirdiğimiz bu yeni becerimiz yaşamlarımızı iyi
leştirmemizi sağlayacak başka bir devasa adım olabilir. An
cak eğer güvende olmak istiyorsak, bu teknolojiyle alakalı
olası risklerin dikkatle değerlendirilmesi ve kontrol edilmesi
gerekiyor. Ve ne gariptir ki, ileride göreceğimiz gibi, ateşi
kontrol alhnda tutma becerimiz gezegenimizi tehdit ediyor
ve eğer ihtiyatlı olmazsak kendi yıkımımıza sebep olabilir.
268
Sekizinci Bölüm
DÜŞÜNDÜRÜCÜ VE KÜKÜRTLÜ ATEŞLER
Ateşi bin yıllardır kullanıyoruz ve ateşten kendi amaçlarımız
doğrultusunda uzun zamandır yararlandığımız bir geleneği
miz var, fakat ancak on yedinci yüzyılda ateşin ne olduğunu
tam anlamıyla araştırmaya başladık. Bu keşif yolculuğuna
hayati katkısı olan, olağanüstü bilimci Robert Boyle'un çalış
malarıdır. Londra'daki Birkbeck College'da Tarih Profesörü
olan Michael Hunter akademik kariyerinin büyük bölümünü
Boyle'un hayatını ve eserlerini analiz etmeye adamıştır ve
onun hakkındaki etkileyici kitabı incelemeye değen r.1 Boy
le, her şeyden önce deney yapmanın önemine çok inanıyor
du. İlk Cork kontunun en küçük oğlu olan Boyle, Ben John
son satirik eseri The Alchemist'i yazdıktan tam on yedi yıl son
ra, 1627' de Lismore Şatosu'nda doğdu. Günümüzde Lismo
re'un sahibi Devonshire düküdür ve yakınındaki müzedeki
Robert Boy le Bilim Odası Boyle'un kökerılerini ve deney yap
maya olan bağlılığım abideleştirir.
SİMYADAN DENEYE
Boyle'un babası İrlanda'nın hazinedanydı ve bu makamday
ken büyük bir servet edinmişti. Dolayısıyla Robert varlıklı,
aristokrat bir ortamda büyüdü; kısmen evde kısmen Eton
College' da, daha sonra da Avrupa' da eğitim gördü. Profesör
269
Baş Belası icatlar
Hunter' a göre gençliğinde yaptığı denizaşırı yolculukları sı
rasında Boyle huşu verici gök gürültülü fırtınanın yol açtığı
bir dönüşüm tecrübesi yaşadı. Öyle görünüyor ki bu tecrübe
son derece etkili oldu ve Boyle ömrü boyunca çok dindar bir
insan olarak yaşadı.
1649' da Boy le Dorset, Stalbridge' deki evinde bir laboratu
var kurdu (maalesef o evi günümüze kalmamıştır) ve orada
yaptığı deneyler kariyerini değiştirdi. Erken dönem çalışma
ları açıkça simya geleneğinden etkilenmişti ancak onun ama
cı her zaman doğru ölçüme dayalı ciddi ve güvenilir deney
ler yapmaktı. Daha sonra Oxford' a taşınıp, babasının İrlanda
mülklerinden gelen bol para ve ailesinin bağlantıları sayesin
de rahat bir düzen kurdu ve doğal dünyayı daha iyi anlama
ya çalışan benzer kafadaki birçok meslektaşından oluşan bir
çevreye sahip oldu. Boyle'un bu dönemde ilgi alanları çoğal
dı ve birçok gazete yayımladı. Robert Hooke'un yardımıyla
havanın yapısını araştırarak, en ünlü deneysel gereci olan va
kum bölmesi ile hava pompasını icat etti. Bu aygıt vasıtasıy
la vakum içindeki bir kedinin boğulacağını keşfetti ve hem
nefes almanın hem de ateşin bölmedeki havanın bir kısmının
tüketilmesine neden olduğunu fark ettiğinde ise oksijeni keş
fetmenin eşiğine geldi.
Boyle'un çağdaşı Alman bilimci George Stahl yanma hak
kında benzer bir şey bulmuş, yanmış olan maddelere ne ol
duğunu açıklamak için "flojiston kuramı" olarak bilinen ku
ramı ortaya atmıştı. Stahl' a göre flojiston yanma sırasında
kaybolan bir maddeydi, yanan bir cisim böylece öncekine gö
re hafifliyordu. Boyle hiçbir şeyin hava olmadan yanamaya
cağını çünkü havanın kaçan flojistonu emmek için gerekli ol
duğunu iddia etti.
Kimyaaların flojiston modelinden vazgeçmeleri ve bazı
maddelerin yandıktan sonra ağırlaştığını fark etmeleri bir
270
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
yüzyıl sürdü. Bunun nedeni kimyaalann veya disiplinlerinin
herhangi bir şekilde başarısız olması değil de daha çok, bilim
tarihçisi John Gribbin'in işaret ettiği gibi, gerekli aletlere sa
hip olmamalarıydı. Fizik ipe bağlı toplarla yapılıyordu veya
hatta söylentilere bakacak olursak, elma ve ağaçlardan ancak
biraz daha fazlası söz konusuydu. Öte yandan kimya için gü
venilir ısı kaynakları ve sıcaklık ölçmek için hassas aletler la
zımdı, bunların yanı sıra yakılacak şeyin ve ortaya çıkacak
külün ağırlığını kaydedecek bir terazi de gerekiyordu. Diğer
düşünürlerin Boyle'un ve Stahl'ın bulgularını alıp geliştire
bilmesi için bir potansiyel olmasına rağmen, ilk hassas avalı
termometre 1714'de icat edilene kadar elleri kollan bağlı kal
mıştı.
Termometre icat edildiğinde, Fransa doğumlu İskoç Jo
seph Black kısa süre sonra bundan istifade etti. Black'in ilk
başta ilgilendiği şey, böbrek taşlarını çözmek için kullanılan
çeşitli tehlikeli yakıcı ilaçlardı veya daha çok, iyi geleceğine
inanılan şeyler. Black beyaz manyezitin, böbrek taşını uygun
ve daha az zarar verecek şekilde tedavi edeceği umuduyla
özelliklerini araştırırken, manyezitin ısıtıldığında her zaman
ağırlık kaybettiğini fark etti. Aynca suyla karıştığında köpür
düğünün farkına vardı ki aynı durumda daha yakıcı alkaliler
köpürmüyordu. Black beyaz manyezit gibi hafif alkalilerin,
yanma veya suyla karışmaları sonucu serbest kalan bir mik
tar "sabit hava" içerdiği sonucuna vardı. Black gitgide daha
hassas teraziler kullanarak, salıverilen bu "sabit havayı" ince
leyip ölçtü ve olağan havadan farklılık gösterdiği ama ikisi
nin bazı ortak özellikleri olduğunu tespit etti. Daha sonraları
bulguları yayımlanıp da ün ve servet kazanınca, bu düşünce
lerini tekrar ele aldı ve "sabit havanın" hayvanların solunu
mu, sıvıların mayalanması ve kömürün yanmasıyla da orta
ya çıktığı sonucuna vardı. Black kuşkusuz karbondioksiti ta
rif etmişti.
271
Baş Belası icatlar
Black Glasgow Üniversitesi'nde daha sonra hp profesörü
oldu. Buhar makinesinin öncüsü James Watt'la arkadaş olan
ve onu destekleyen Black ısının özellikleriyle de ilgileniyor
du. 1756 ile 1 766 arasında yaphğı deneyler sırasında, sanayi
devriminin teknolojisini oluşturmada çok önemli olacak iki
kavram geliştirdi. Bir tanesi "ısı sığası"ydı: Black aynı sıcak
lık arhşıru sağlamak için farklı maddelerin farklı ısı miktarla
rına ihtiyaç duyduğunu tespit etti. İkincisi "gizil ısı"ydı,
maddeler hallerini bu ilkeye göre değiştiriyordu, yani termo
metrede bir sıcaklık artışı olmaksızın sıvılaşıyor, kahlaşıyor,
buharlaşıyor veya yoğunlaşıyorlardı. Zamanın İskoç üniver
sitelerinde olduğu gibi, Black bu fikirlerini seçkin dergilerde
yayımlamak yerine bütün öğrencileriyle paylaştı. Bu fikirler
bir başka bilimci Joseph Priestley' nin çalışmalarında son de
rece etkili olacaktı.
On sekizinci yüzyılın sonlarında çevre hızla değişmeye
başlamıştı. Henüz insanlar iklim değişikliği tehdidi altında
değildi ve görünürde küresel ısınma da yoktu. Ne var ki Bri
tanya tarım ekonomisinin ağırlıkta olduğu bir düzenden güç
lü bir sanayi toplumuna doğru hızlı bir dönüşüm içindeydi.
Mısır ve yünü; demir, pamuk ve kömür gasp ediyordu. Taş
ra özellikle de Midlands, Lancashire ve Yorkshire arhk Lon
dra' nın fakir komşuları değil ülke refahının dinamolanydı.2
Birmingham birçok etkinliğin doğal merkeziydi. 1770 civa
rında bir grup "yaraha filozof", bilim, sanayi ve edebiyat
adamı düzenli olarak toplanmaya başladılar. Bu nüfuzlu şah
siyetler kulübü kendilerine Ay Topluluğu dediler ve her ay
dolunaya en yakın .pazar akşamında (ya da daha sonralan
pazartesi günleri) akşam yemeğinde buluştular. Yemekten
sonra eve güvenle varabilecekleri en çok ışığı sağladığı için
dolunay özellikle seçilmişe benziyordu, en son ortaya atılan
bilim ve mühendislik fikirleri hakkında konuşup, yiyip içe-
272
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
rek yorgun düştükten sonra atlarına ve arabalarına güçlükle
biniyorlardı. Mensupları şaka olsun diye çoğu kez kendileri
ne "Meczuplar'* diyen bu grup Jarnes Watt ve Joseph Priest
ley, çömlekçi Josiah Wedgwood, mucit ve politika yazarı Ric
hard Edgeworth, sanayici Matthew Boulton, doktor ve bota
nikçi Erasmus Darwin (Charles'ın büyükbabası), ve sabun ve
cam fabrikatörü James Keir gibi kişileri içeriyordu. Gruba ka
dın alınmıyordu ve laboratuvarlarında teknik yardım sunan
erkekler de bu oldukça seçkin gruba nadiren kabul ediliyor
du. (Bu biraz günümüzdeki Garrick Kulübü'ne benziyor, de
ğil mi?) Etkinlikleri arasında, hava durumunu dokuz yıl bo
yWtca günde dört kez kaydetmek, deniz suyWtdan alkaliyi
çekmeye çalışmak ve bozuk para basmak için baskı makinesi
ve fabrika işçilerini denetlemek için de zaman çizelgeleri ge
liştirmek vardı. Hatta bir pistona güç vermek için yanma va
sıtasıyla kömür gazım kullanan bir motor kavramını bile tar
bştılar ama sonra fazla hayal ürünü bulup vazgeçtiler. Ay
TopluluğunWl fikirlerinin kapsamı, Joseph Priestley somut
örneğinde, üyelerinin ilgi alanlarını ve entelektüel yetenekle
rini yansıtıyordu.
Priestley fevkalade çok yönlü biriydi. Otuz dört yaşına
geldiğinde, bir İngilizce gramer kitabı, yaklaşık 250.000 keli
meden ibaret (bu kitabın aşağı yukarı iki katı) bir elektrik ta
rihi kitabı ve hükümetin Amerikan kolonilerini idaresini eleş
tiren çeşitli kitapçıklar yazmıştı. İncil'i iyice incelemiş ve Ba
ba, Oğul ve Kutsal Ruh kavramının abes olduğu sonucuna
varmıştı. Bir keresinde, "Muhalif doğduğum, İngiltere Kilise
si gibi yozlaştına bir sistemin zincirlerine bağlı olmadığım
ve Oxford veya Cambridge'de okumadığım için Tanrı'ya şü
kürler olsun," demişti.3 111. George'un kıdemli bir bakanı olan
* Lunar kelimesinin uayla ilgili", /unatic kelimesinin de "deli, meczup" an
lamına gelmesinden yararlanarak bir kelime oyunu yapılıyor. (Çev. n.)
273
Baş Belası icatlar
Lord Shelbume'ün politik danışmanı oldu, ancak politik me
selelerde o kadar dobraydı ki çok geçmeden bu işi bırakmak
zorunda kaldı. Fransız Devrimi davasına bağlı olan Priestley
Ay Topluluğu'ndan çeşitli arkadaşlanyla birlikte, 14 Tem
muz 1 791' de Bastille baskınının ikinci yıldönümünü kutla
mak için Birmingham'da bir yemek düzenledi. Ay Toplulu
ğu'nun üyeleri baskıa olduğunu düşündükleri hükümetleri
ni gitgide daha çok eleştirmeye başlamışlardı. Ancak Bir
mingham o sırada ciddi bir ekonomik bunalımdan geçiyor
du, kilise vergileri artıyor ve insanlar da Polis Yasası'nı finan
se etmek için kendilerinden yeni bir vergi istendiğini düşü
nüyorlardı. Şartlar isyan için uygundu ve her zaman şüpheci
olan dindar muhalifler yetkililerin büyük ölçüde görmezden
geldiği organize bir güruh olarak özel yemek partisini basma
ümidiyle otele gitti. Ancak yemeğe katılanlar bir sorun çıka
cağını sezdikleri için çoktan oradan ayrılmışlardı; bu yüzden
otelin bütün pencerelerini kıran öfkeli kalabalık Priestley'nin
evine saldırdı ve ailesini taşa tuttu. Priestley bir arkadaşının
evine kaçtıktan sonra kalabalık onun kütüphanesini, bilimsel
çalışmalannı ve çeşitli aletlerini tahrip ederek evi ateşe verdi.
Bu isyanlann sonunda, yirmi yedi eve saldırılmış, dört top
lantı yeri tahrip edilmiş ve bir polis ile sekiz isyancı ölmüştü.4
Priestley Londra'ya kaçtı ve birkaç yıl sonra altmış bir yaşın
da yani nispeten ilerlemiş bir yaştayken, karısı ve çocuklany
la birlikte Pennsylvania'nın daha hoşgörülü bölgelerine göç
tü ve 1804'te ölünceye kadar oradan ayrılmadı.
Priestley hem nefes alıp verme hem yanmayla alakalı bir
kaç gaz tanımlamıştı ve aynca hava solunduğunda vücudun
kullandığı öğe olarak oksijeni tanımlayan ilk bilimciydi. Ok
sitleri ısıtıp saf oksijen elde ederek, fareler üzerinde hem nor
mal şartlar altında hem de oksijenin az olduğu bir atmosfer
de nasıl hareket ettiklerini görmek için deneyler yaptı. Fare274
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
nin daha çok oksijen içeren hava soluduğunda tekerlek üze
rinde daha uzun süre koştuğunu görerek, saf oksijenin nor
mal havadan dört beş kat daha fazla solunumu desteklediği
sonucuna vardı. Farkında olmadan oksijenin soluduğumuz
havanın yalnızca beşte birini oluşturduğunu bulmuştu.
Londra'daki N ational Gallery'de sergilenen, Joseph
Wright'in 1 768'de yaptığı şahane An
Experiment Bird in the Air
Pump (Hava Pompasındaki Deney Kuşu) tablosu bu keşfin
bilime girmesinin cazibesini ve dehşetini canlandırır. Ustalı
ğını sergileyen bir bilimci kürenin içindeki havayı çekerken,
beyaz bir papağan büyük bir cam kürenin içinde çaresizce
kanat çırpmaktadır. Bilimci ne kuşun zor durumuna aldırış
eder ne de biz izleyicilerle ilgilenir, tablodan dışarı boş boş
bakar. Laboratuvarın kasvetli ortamında, deneyden yayılan
ışık seyircilerin yüzünü çarpıcı biçimde aydınlatır. İki küçük
kız kardeş dehşete kapılmıştır, büyük olanı gözlerini kaçırır;
görünüşe göre bu zalimane sahneye aldırış etmeyen genç bir
çift birbirleriyle daha çok ilgileniyordur, kuşa bakmayan yaş
lıca bir adam da olan biten hakkında enine boyuna düşünü
yor gibidir.
Priestley, Stahl'ın yanlış olan "flojiston" modelinin o ka
dar etkisi altındaydı ki nesneler yandığında oksijene ne oldu
ğunu tam olarak anlayamamıştı. Bu ilerlemeyi gerçekleştiren
ise yanan maddelerin ağırlaştığını gözlemleyen Fransız An
toine Lavoisier oldu. Tabii bu gözlemini Priestley'nin çok sev
diği devrimciler kafasını kesmeden önce yaptı. Lavoisier ısı
yı yoğunlaştırmak için 1,2 m genişliğinde ve 15 cm kalınlığın
da dev bir büyüteç kullanarak, yanma sırasında havadaki ok
sijenin yanan maddeyle birleştiğini fark etti. Bu' da ağırlıkta
ki artışı açıklıyordu. Flojiston modelinden temelli vazgeçen
Lavoisier aynca cisim ısısıyla ateş arasındaki ilişkiyi de ince
ledi ve her ikisinin de oksijen tüketimiyle ve bu tüketimjn
275
Baş Belası icatlar
"sabit hava"ya, yani karbondioksite dönüşümüyle alakalı ol
duğu sonucuna vardı. Talihsiz bir kobay faresinin etrafı buz
la çevrili bir konteynere konmasıyla ilerleyen bu araşhrma,
on sekizinci yüzyılda insan vücuduna dair görüşün oluştu
rulmasında hayati bir rol oynadı ki bu görüşe göre insan vü
cudu bir sistem olarak evrenin geri kalanından farklı değildi,
taşın düşmesini veya mumun yanmasını kontrol eden aynı
güçler ve yasalarca yönetiliyordu.
Yanma üzerine yapılan bu çalışmaların en geniş kapsamlı
etkileri tıpta değil sanayide iz bırakacaktı. İnsanoğlu volkan
patlamalarını veya bir çalılık yangının yok edici özelliklerini
ilk gözlemlediğinden bu yana, alevin içine hapsolmuş enerji
nin değerini biliyordu. On sekizinci yüzyılda bu gözlem, bi
limciler ateşin yalnızca özelliklerine değil de çekme, itme,
dövme ve pompalama potansiyeline de kafa yordukça daha
pratik ve kar esaslı hale geldi.
Bu akımın içindeki kayda değer bir figür, Glasgow Üni
versitesi'nde aygıt yapımcısı ve Ay camiasının bir üyesi olan
James Watt'tı. Görevi yeni bilimin önde gelenlerine yardımcı
olmak olan bu tersane işçisinin oğlunun konumu, en son ke
şifleri ticaret dünyasına getirmek için idealdi. 1 759' da bir gün
-tam tarih belli değil- John Robison adında bir üniversite öğ
rencisi yanma üzerinde yürütülen bazı çalışmalarla ilgili gö
rüşmek için Watt'ı davet etti. Robison daha sonra felsefe pro
fesörü olacak ve Fransız Devrimi'nin ardında bir Mason
komplosu5 yathğına dair acayip teorisiyle daha çok ün kaza
nacakh, ama o sıralar esasen buharın özellikleriyle ve bu
özelliklerin küçük bir arabada nasıl kullanılabileceğiyle ilgi
leniyordu.
Bunun pek devrim niteliğinde bir girişim olduğu söylene
mezdi. İnsanlar su kaynatmaya başladıklarından bu yana,
buharın ağır bir kapağı kaldırabileceğini veya yukarıdaki ça-
276
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
tının sazını sarsabileceğini biliyorlardı. MS birinci yüzyılda
Yunan matematikçi lskenderiyeli Heron, sunak ateşinden çı
kan buharı kullanarak tapınağın kapılarını açıp kapamaya
yarayan incelikli bir yöntem geliştirmişti. Daha sonralan da
ha pratik bir kullanımı ise 1679'da Fransız Denis Papin'in dü
düklü tencereyi icat etmesiyle gerçekleşti, "kemikleri yumu
şatmak için bir buharlı kazan yani makine" olarak taruhlan
düdüklü tencere için Paris'te basılan bir broşürde La Maniere
d'amollir les os et de faire couire toutes sortes de viandes en fort pe
u de temps et il peu dejrais, avec une description de la marmite, ses
proprietes et ses usages" yazıyordu. 1690' da Papin buhar maki
nesi De novis quibusdam machinis ile ilgili ilk çalışmasını ya
yımladı, bu çalışmada suyu Kassel'le Karlshaven arasındaki
bir kanala çıkacak şekilde yükseltmek için yapılmış bir meka
nizma tanımlanıyordu. Kısa süre sonra Papin hamisi Hesse
Kassel prensine ait bir sarayın çatısı üstündeki bir hazneye su
pompalamak için bu makineden bir tane daha yaptı. Pompa
nın
yapılma amacı şatonun bahçesindeki çeşmeden suyun
basınçlı şekilde akmasını sağlamaktı. 1 707'de Papin Yeni Sa
nat: Buhar Kullanarak Su Pompalamak adlı eserini yayımladı.
Ne var ki Papin'in buhar makineleri çok kötü sızdırıyordu ve
piston bölmesi de ancak havayla soğutuluyordu ki bu da ma
kinenin amacına pek uygun değildi. Yani aygıt zar zor çalışı
yordu; Papin'in iyi fikirleri olmasına rağmen mühendisliği
pek iyi değildi. Bereket versin ki Papin buhar basmanın
ölümcül seviyelere ulaşmasını engellemek için düzeneğinde
bir emniyet vanası da tasarlamıştı.
Papin'in diğer projeleri arasında, görünüşe göre ilk turun
da batan ve bu icada epeyce para yatırmış olan hamisi pren
si hayal kırıklığına uğratan denizaltı ve İspanya Veraset Sa
vaşı'nda kullanılmak üzere bir havalı silah ve bomba atar da
vardı. Papin daha kurallara uygun bir şekilde Royal Soci277
Baş Belası icatlar
ety'ye kabul edilmeden, birkaç çalışması 1707 ve 1712 arasın
da bu kurumun önüne konmuş gibidir; bir tanesi 1690' da
yaphğı buharlı makineyle ilgiliydi ki bu Thomas Newco
men'ın 1712'de yaptığı makineye çok benziyordu. Londra'ya
Fransa' dan Protestan mültecisi olarak gelmiş olan Papin'in fi
kirlerine çok az itibar gösterilmiştir, kişisel rekabetlerden (Pa
pin Leibniz'in arkadaşıydı ve bu yüzden muhtemelen Royal
Society'nin başkanı Isaac Newton'la arası iyi değildi) çektiği
kadar, o sıralar bilimin başına bela olan politik ve dini entri
kalardan da çekmiştir. Bu tarz anlaşmazlıklar halen günü
müzde de bilimcileri ve çalışmalarını olumsuz etkiliyor. Pa
pin 1712'de yokluk içinde öldü ve bir fakirler mezarlığına gö
müldü.
1698'de mucit Thomas Savery bir "suyu ateşle yükseltme
makinesi" için patent aldı, madencilik sanayiinde pompa ola
rak kullanımına istinaden makinesine "Madencinin Dostu"
adını vermişti. Yani çeşitli görünüşler altında "buhar makine
si" uzun süredir ortalıktaydı. Tüm bunlar şu anlama geliyor
du: Watt ünlü icadını geliştirdiği sırada, o ve diğerleri çok
aşina oldukları bir ortamda çalışıyorlardı. Buhar neredeyse
aleladeydi. Sonuçlan ise öyle olmayacaktı.
İLERLEYEN SANAYI
Babasının Manchester' daki gelişen tekstil işinin bir kolu için
gönderilen Rhinelander'lı Friedrich Engels sosyal yaşamı
dikkatle gözlemliyordu. İşten sıkılan ve varlıklı burjuvaziyi
küçümseyen Engels çığır açacak bir çalışmanın temelini oluş
turacak izlenimlerini derlemeye koyuldu. lngiltere'de Emekçi
Sınıjlann Durumu adlı kitap Engels'in tarihçi ve düşünür ola
rak ünlenmesini sağlayacak ve Kari Marx'a kapitalizme sal
dırması için gereken malzemeyi verecekti. Marx'ın Kapi
tal'inin birçok bölümü bana son derece sıkıc gelmesine rağ278
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
men, Engels'in metinlerinde habn sayılır bir ifade gücü var
dır:
Kaba saba bir sıranın, direk ve çamaşır iplerinin yanın
dan geçerken insan bu küçük, tek katlı, tek odalı kulü
belerin karmaşasını daha iyi anlıyor, çoğunda insan ya
pısı bir döşeme yok; mutfak, oturma odası ve yatak
odası hepsi bir arada ... Her yerde kapıların önünde çer
çöp ve süprüntü var; herhangi bir kaldırım varsa da
görmek mümkün değil, ancak ayağınızla tek tük hisse
debiliyorsunuz. İnsanlar için yapılmış bu ahır derleme
si iki yandan evler ve fabrikalarla kuşatılmış... Burada
dehşet ve infial uyandıran her şeyin kökeni yeni ve sa
nayi çağına ait.
Daha sonra Engels cam sanayinde çalışan çocuk işçilerin
durumunu anlatır: "Çocukların çoğu soluk benizli, gözleri
kırmızı, çoğu kez haftalarca şuursuz haldeler, şiddetli mide
bulantısı, kusma, öksürük, soğuk algınlığı ve romatizmadan
mustaripler. Cam üfleyenler genelde genç yaşta zafiyetten
veya göğüs enfeksiyonlarından ölüyorlar."
İngiltere'nin sanayi yoksullanrun ürkütücü sefaletinden
etkilenen sadece Engels değildi. 1883'te yazar Andrew Me
ams
kentli gecekondu sakinlerinin durumunu geçmişte köle
gemilerinin kullandığı köle yoluyla kıyasladı ve "İsa'nın uğ
runa öldüğü ırka sizin kadar ait olan bu binlerce insan" için
merhamet çağrısında bulundu.
Engels ve Mearns gibi yazarlar bu sefaletin nedenini ça
buk tespit ettiler. İngiltere' de ekonomik modellerde gerçekle
şen değişim, kirli, aşın kalabalık şehirlere ve bu şehirlerin,
geçinmek için fabrika esaslı işlere son derece bağımlı olan iş279
Baş Belası icatlar
çilerle dolup taşmasına yol açmışh. Ateş kullanılmasaydı bü
tün bunlar mümkün olmayacakh.
Birçok yazar sanayi devriminin neden ilk olarak İngilte
re' de ortaya çıkhğını bulmak için epeyce mesai harcamışlar
dır. Evvela, ada olmak demek, Marx'ın Rhineland'ındaki ara
zi sahipleri ile sanayicilerin büyük bir açgözlülükle kapıştık
ları sınırlı kereste kaynakları demekti. Bu da İngilizleri başka
yerlerde güç kaynaklan aramaya itti. Topraklarımız taranın
ca bol miktarda erişilebilir kömür daman, yani taşınabilir, üs
tün randımanlı bir yakıt bulundu. Avrupa' da çoğu ülkenin
halen, gücü birkaç soylunun eline teslim eden ve orta sınıfın
ihtiraslarına karşı çıkan eski feodal kurumlarca eli kolu bağ
lanmış olmasına rağmen, Britanya'da bu ayrıcalıkların birço
ğu İç Savaş' ta kaldırılmıştı ve kendilerine miras kalan bir ser
veti olmayan fakat kendi servetlerini yapmak için yeterli eği
timi almış olan insanların enerjilerinin önünde daha az engel
vardı. Reform sonrasında ortaya çıkan etkiler de buna katkı
da bulundu: İnsanların çoğunun seçmiş olduğu Protestanlık,
inananlara Tanrı'ya, günlük yaşamın içinde, hatta hani harıl
para kazanarak bile ibadet edilebileceği inancını aşıladı. Bu
arada Protestanlığın dünya nimetlerinden elini eteğini çekme
hususundaki ılımlı eğilimleri, insanları kazandıklarını servet
gösterilerinde har vurup harman savurmaktansa, tekrar işle
rine yahrmaya teşvik ediyordu. Bu da dolayısıyla Protestan
ların sahip olduğu işlerin sürekli genişlemesini sağladı.
Fakat bu devrim kömürle başlamamışh. tik olarak 1760'
larda dokuma makinesi ortaya çıkmışh; gücünü Derbyshire
Peak bölgesinin akarsularından alan bu makine birkaç kişi
nin yaptığı işi yapabiliyordu. Ancak su gücünün ciddi kısıt
ları vardı. Fabrikaların güç kaynaklarına yakın yerlere, ço
ğunlukla uzak nehir vadilerine kurulması gerekiyordu. Bu
durum hem hammaddelerin nakliyesi hem de bitmiş malla-
280
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
rın
gönderilmesinde sorun teşkil ediyordu. Rüzgar gibi su da
kullanılabilirdi ama toplanması ve kontrol alhna alınması da
hi mümkün değildi: Sert bir kışın ardından gelen ani bir don
çözülmesi sele neden olabilir, uzun süren bir yazın ardından
güç kaynağı azalabilirdi, keza fabrikatörün karlan da öyle.
Kömür farklıydı. Taşınabilirdi, bu nedenle kömüre ihtiyaç
duyan girişimler en uygun ve en ekonomik bölgelerde ko
numlanabilirdi. Kömür isteğe göre kapahlabilen veya açılabi
len düzenli bir güç kaynağı sağlıyordu. Buhara dönüştürü
len, makine tahrikinde yararlanılan kömür, insanın doğaya
olan bağımlılığından kurtulduğu ve doğanın gerçek hakimi
olduğu bir aşamaya işaret ediyordu. Ya da insanın hakimi ol
duğuna inanabileceği bir aşamaya.
Yunan mitolojisinde Hephaistos -Romalılarda Vulkan
metal işçilerinin tanrısıydı. Vazolarda sakat, bazen de ayakla
n geriye doğru veya bastonla yürürken tasvir edilmiştir. Be
lirleyici nitelikleri de deforme haldedir, arsenik zehirlenmesi
nin klasik belirtilerini gösteriyor olabilir. Sakat tanrının bu
özelliklerinin geleneksel toplumla bir bağlanhsı olabilirdi.
Metal işçileri, demirciler ve madenciler korkunç koşullar al
tında çalışıyor, tehlike, zararlı duman ve kuvvetli ateşe ma
ruz
kalıyorlardı. Dahası kabiliyetleri o kadar değerliydi ki
efendilerinin onların kaçmasına engel olmak için kasten sa
katlamaları da az görülen bir şey değildi.
Dünyanın değerli kaynaklarının çoğunluğu, Almanca ma
denler anlamına gelen Bergwerke sözcüğünün ima ettiği gibi,
dağların alhnda gömülüydü. Madencilik çok tehlikelidir,
çünkü değerli maden filizlerine ulaşmak için toprağın yüze
yinden aşağıya inmek gerekir. Bu da madeni sellere karşı ön
ceden hazırlamanın yanı sıra, madencileri ve çıkardıkları ma
deni yüzeye ve yüzeyden uzağa başka yerlere nakletmek için
de bir güç formu gerektiği anlamına gelir.
281
Baş Belası icatlar
On beşinci yüzyıl başlan gibi erken bir dönemde Alman
madenciler Avrupa'run değerli maden filizlerinin çoğunluğu
Kutsal Roma lmparatorluğu'nun topraklan içinde bulundu
ğu için bu soruna kısmi bir çözüm getirmişti. Hund veya kö
pek olarak da bilinen tekerlekli bir araba tahta raylar üzerine
konuyor ve tekerleklerin arasına yerleştirilen metal bir çivi
vasıtasıyla raydan çıkmaması sağlanıyordu. Arabayı yine in
sanlar itip çekiyordu, ancak iş çok daha kolaydı, çünkü araba
sabit bir yol üzerinde kalıyordu.
Bu ilk raylar bir yüzyıl boyunca kullanıldı ta ki İngiltere
ormanları Kraliçe 1. Elizabeth zamanında (çoğunlukla gemi
yapımında kullanılmak üzere ağaçların kesilmesinden ötürü)
iyice azalana dek. Sonra kömür yakıt olarak odunun yerini
almaya başladı. Odun yokluğu aynca inşaatlarda kullanıl
mak üzere tuğlalara olan talebi arhrdı ve tuğla imalah için de
yoğun ateş gerekiyordu. Bu esnada nüfusun dengesiz artışı,
kömür genelde kuzeydoğu madenlerinde bulunduğu halde,
talebin çoğunun güneyde olduğu anlamına geliyordu.
Maden arayıası Huntington Beaumont 1603'te Notting
hamshire'deki madenlerinden Trent Nehri'ne kömür naklet
mek için Sir Philip Strelley' den arazi kiralayarak bu soruna
çözüm bulan ilk kişi oldu. "Ray döşenmiş 3 kilometrelik bir
yolda bu amaçla vagonlar kullanıma girmiştir." Bu sabit va
gon yollan, kömürün yük beygirleriyle olduğundan daha
hızlı ve daha büyük miktarlarda taşınabileceği anlamına ge
liyordu. Aynca coğrafya ve yerçekimi de katkıda bulunuyor
du: Çoğu maden ocağı girişi ırmaklardan ve limanlardan çok
daha yüksekteydi, bu nedenle kömür arabalarını hareket et
tirmek için az bir güç gerekiyordu.
Beaumont'ın kendi arazisinden epeyce kAr ettiğini fark
eden Strelley kira anlaşmasının şartlarının değiştirilmesi için
parlamentoya başvurdu. Uğraşmaktan yorulan Beaumont iş-
282
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
lerini Northumberland'e aktardı ve orada kömürü Blyth Ir
mağı'na, oradan gemiyle Kuzey Denizi'ne ve sonra da Lon
dra'ya götürecek üç sabit yol inşa etti. Bu süreçte neredeyse
bütün parasını kaybetti, fakat bu bir emsal oluşturmuştu ve
diğerleri de sonraki iki yüzyılda onun peşinden gittiler. Bu
yıllarda inşa edilen, madenden denize giden vagon yolları
arasında en önemlisi ilk olarak 1806' da hizmete açılan Kil
lingworth'tü. Kömür vagonlarıyla yüklü trenlerde frenlerden
George Stephenson adında genç bir adam sorumluydu.
Fakat Stephenson' dan önce başka bir isim öne çıkacaktı:
Thomas Newcomen, 1 712'de Papin'in buhar gücüyle çalışan
piston aygıhnı alıp çalışan bir motor haline getiren adam. De
vonshire hırdavatçısı ile vaizinin bu Fransız'ın işleri hakkın
da bilgi sahibi olup olmadığı �lli değildir, ama Fransız'ın
aygıh onunkine epeyce benzer şekilde çalışıyordu.
On sekizinci yüzyıl başlarında İngiltere'de iklim koşulları
nın
özellikle sert olup olmadığını tam olarak bilmiyorum
ama bu yıllarda kesinlikle seller nedeniyle birçok maden terk
edilmişti. Deniz seviyesinin aşağısındaki Staffordshire'da bu
durum özellikle zor bir problemdi ki burada Newcomen'ın
buharlı makinesi ilk olarak 1712' de Dudley Şatosu madenin
deki suyu pompalamak için kullarulmışh. 12 metrelik bir tuğ
la yapıya yerleştirilmiş bu makine, hayli sermaye yatırımı ge
rektiriyordu, ama yararlarını sulu arazilerdeki maden sahip
leri hızla fark etmeye başlamışh. Üç yıl içinde benzer motor
lar bütün İngiltere' de yapılmaya başlandı ve 1729'da Newco
men öldüğünde, motorları Macaristan, Belçika, Slovakya ve
Fransa' da bulunuyordu.
Kömür madenciliği sanayinin de bizzat artık kömüre ba
ğımlı olması ve daha az madenin seller dolayısıyla kapanma
sı neticesinde, Newcomen'ın pompaları sabit vagon yolların
da trafiğin hızlanmasını sağladı. Güzel bir geri besleme dön-
283
Baş Belası icatlar
güsünde, kömürün gitgide daha da bollaşması Abraham
Darby'nin Shropshire'deki Coalbrookdale'de demir ergitme
işlemini mükemmelleştirmesine olanak verdi; bu da dolayı
sıyla Newcomen motorlarının en eski modellerde kullanılan
bakır ve pirinçten daha ucuz malzemeler kullanarak yapıla
bileceği anlamına geliyordu.
Newcomen'ın motoru harikaydı ama kusurları vardı. İste
nen su pompalama işine uygundu, ancak bu sistemi diğer
bağlamlara aktarma teşebbüsleri başarısız oldu. Karşılıklı
aşağı yukarı hareketi olan Newcomen motoru tekerleğin ran
dımanlı olarak döndürülmesinde kullanılamıyordu. O za
manlar kömür vagonları sarım tamburu vasıtasıyla yüzeye
çekiliyor, güç atlardan sağlanıyordu. Newcomen motorunun
hayli dengesiz gücünü bu amaç doğrultusunda kullanma gi
rişimleri başarısız oldu.
Sel basması elbette ki kömür madenlerindeki tek hatta en
ciddi tehlike bile değildi. Genellikle kaya düşmesinden kay
naklanan her tür yaralanma çok görülürken, açık ara en ür
kütücü tehdit ateş, bilhassa patlamaydı. 25 Mayıs 1812' de sa
at l l .30'da, "grizu"nun tutuşmasıyla County Durham, Fel
ling'teki loş ocakta muazzam bir patlama meydana geldi. Kö
mür yerden 180 metreden daha derindeydi ve iki kuyu kulla
nılıyordu: küçük bir tepedeki William kuyusu ile aşağı yuka
rı 500 m uzaktaki John kuyusu.
John kuyusunun ağzından iki patlama yükseldi, hemen
ardından William kuyusu patladı. Çok miktarda toz, kömür
ve kaya parçası havaya fırladı; görgü tanıkları gri gökyüzü
nün kömür tozundan karardığını (ve o şekilde kaldığını) an
lattılar. Yarım mil öteden toprağın sallandığı hissedildi ve
patlama sesi 3-4 mil öteden duyuldu. İki kuyunun da sargı
dişlisi kırılmış, William kuyusundaki bobinler ayrılmış ve
tahta çerçeveler tutuşmuştu. Neyse ki John ocağındaki sargı
284
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
bobinleri patlama bölgesinin dışında bir vince asılı halde ol
duklarından kopmadı ve yarım saat sonra, sersemlemiş hal
deki otuz iki adam ve çocuk bu kuyudan vinçle çekildiler. Ne
var ki patlama meydana geldiği sırada 128 adam aşağıda oca
ğın içindeydi. Üzüntü içindeki akraba ve arkadaşlan maden
ocağı girişine koşturduklarında madencilerin eşleri neredey
se
kesinlikle çoğunun dul ve muhtemelen çocuksuz da kaldı
ğını biliyorlardı.7
Patlamalardan kırk beş dakika sonra ocaktan başka insan
çıkmayınca, fevkalade cesur birkaç adam aşağıda başka ha
yatta kalan olup olmadığını görmek için aşağıya inmeye gö
nüllü oldu. Dokuz madenci John kuyusundan inip yüzeyden
200 m aşağıdaki zemine ulaşhlar, ancak çatının yer yer çöktü
ğü alçak koridorlarda çok az ilerleyebiliyorlardı. Her yer ya
nık kokuyordu ve gaz halen apaçık oradaydı; bu yüzden kur
tarma ekibi iple yukarı çıkmak için istemeye istemeye kuyu
nun yanına döndü. Tam bu cesur adamlardan beşi vukar
çıkmışh ki ikisi hala kuyuda, diğer ikisi de dipteyken gaz
ikinci kez patladı. İpteki adamlar ısı dalgasının yanlarında
patladığını hissettiler, ancak epeyce yanmalarına rağmen tu
tunmayı başardılar. Aşağıdaki iki arkadaşları "kendilerini
yüzüstü yere ahp, sağlam bir payandaya sıkı sıkı tutundu"
ve ağır yaralanmadan kaçmayı başardı. Sonra iki kez daha
kurtarma girişiminde bulunuldu, ancak aşağıya daha fazla
inmenin yalnızca riskli değil son derece umutsuz olduğu da
barizdi. İki kuyu da aşağıdaki yangını söndürmek amaayla
oksijeni bloke etmek için kapahldı.
Patlamalarda doksan iki madenci hayalını kaybetti; en so
nunda temmuzda Heworth'taki St. Mary Mezarlığı'nda def
nedilebildiler, için için yanan madenden cesetleri çıkarmak
güvenli olmadığı için daha önce çıkanlamamışlardı. Altmış
beş yaşındaki oduncu
Isaac Greener patlamada ölen en yaşlı
285
Baş Belası icatlar
madenciydi; aynca biri yirmi dört, diğeri de yirmi bir yaşın
daki iki oğlu da hayatını kaybetmişti. Ölen en küçük çocuk
lar ise on yaşındaki Joseph ile sekiz yaşındaki Thomas Gor
don' dı. Babaları Robert da vefat etmişti. Joseph ve Thomas
maden kayıtlarında "tuzakçılar" olarak geçiyordu. Tuzakçı
lar ocağın çeşitli bölümlerinde kapılarda durur, kömür ara
baları geçerken kapıları açarlardı. Ardından, havanın yan ko
ridorlardan geçmesi için kapıyı hemen kapatmaları gerekirdi.
Tuzakçılar sabahın ikisinde çalışmaya başlar ve genellikle
ocakta on sekiz saat kalırlardı, günde beş pens karşılığında.
Bu küçük çocuklar arabalar geçtiği zaman hariç madendey
ken sürekli zifiri karanlıkta tek başlarına dururlardı.
Felling felaketi kömür madenlerindeki güvenliği artırma,
özellikle de metan patlamalarını önleme konusunda bir uya
rı vazifesi gördü. Daha fazla maden felaketinin meydana gel
mesinin önüne geçmek isteyen bir grup rahip, aynı yıl bilime
hizmetleri dolayısıyla şövalyelik unvanı almış olan ünlü
Humphry Davy'yle temasa geçti. Bunun sonucunda Davy
alevin tel örgüden yapılma bir tüpün içinde yalıtıldığı Davy
lambasını yaptı. Bu lamba alevin ısı yaymasını önleyecek ve
dolayısıyla havadaki metan tutuşmayacaktı. Lambanın başka
bir yararlı özelliği daha vardı: Etrafta metan varsa alevin bo
yutu değişiyor, madencilerin metanın varlığını tespit etmele
rini sağlıyordu. Davy, lambasından kar gözetmediği halde,
fikrin ilk önce kimden çıktığı hususunda anlaşmazlık devam
ediyordu, çünkü hem George Stephenson hem de Dr. Willi
am Clanny adında biri lambayı ilk önce kendisinin icat ettiği
ni iddia ediyordu.
Ancak şüphesiz bir gelişme olmasına rağmen, lamba pek
de ideal sayılmazdı. Verdiği ışık çok sönüktü ve yarı karan
lıkta uzun saatler boyu çalışan bir sürü adamın gözleri ciddi
ölçüde bozulmuştu. Dört dörtlük de değildi, çünkü örgü pas286
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
lanırsa veya kenarlardan sıkıca kapatılmazsa, sızıntı metanın
alevle temasa geçmesine yol açabilir ve yine de bir patlama
olabilirdi. Zaten adamların kullandığı kazmalardan çıkan kı
vılcımlar bile ara sıra grizuyu tutuşturmaya yetiyordu. "Gü
venli" aydınlatma kullanıldığında dahi, ateş müthiş bir risk
ti. Galler' deki Senghenydd Colliery' de elektrikle aydınlatılan
bir ocak, muazzam bir patlama sonucu 14 Ekim 1913'te 439
madenciye mezar oldu.
Ateş ve sel ve ayrıca kafa, kol ve bacak yaralanmalarıyla
ilişkili riskler dışında, madenciler birçok ağır hastalığa da ya
kalanıyorlardı ve halen, dünyanın kömür çıkarılan bazı yer
lerinde bu durum devam etmektedir. Toz hastalığı, amfizem,
tüberküloz ve kanser de dahil olmak üzere, çeşitli akciğer
hastalıkları madencilerde çok yaygın olarak görülür ve geçti
ğimiz yüzyıllarda Galler' de yalnızca birkaç bin adam patla
malar veya kaya düşmeleri sonucu ölmüş olmasına rağmen,
on binlercesi akciğerlerinden ciddi derecede rahatsızlanmış
tır. Bu akciğer hastalıklarının hangi ölçüde vaktinden önce
ölüme yol açtığı tartışmalı8 olsa da birçok kömür madencisi
nin karşı karşıya kaldığı kronik sağlıksızlık hususunda bir
anlaşmazlık yoktur. Maden işçilerinin sağlığı benzer gelir se
viyesinde, madencilik dışındaki sektörlerde çalışan işçilerin
kinden fark edilir derecede kötüdür. Örneğin 191 1'de Güney
Galler' deki Aberdare' de bebek ölüm oranı yerel genel nüfu
sa göre dört kat daha fazlaydı ve bu ailelerin çoğu çok sağlık
sız koşullar altında yaşadıkları için, hayatta kalanlarda da
kronik hastalık sıkça görülüyordu ve tüberküloz en büyük
sorundu.9
Madencilik halen çok tehlikeli bir meslektir. Birleşik Dev
letler'de her yıl ortalama 315 madenci hayatını kaybediyor,
bu da yılda 100.000 işçide 30, l ölüm oranı demektir. Bu ra
kam 100.000 işçide 9 olan ulusal ölüm ortalamasıyla kıyasla-
287
Baş Belası icatlar
nabilir. Çin' de bir madencinin ölme olasılığı Birleşik Devlet
ler' dekinden otuz yedi kat fazladır ve 2000 yılında yaklaşık
6.000 kömür işçisi hayatını kaybetti. Bu rakam dünyadaki
nükleer güç istasyonlarındaki kazalar sonucu meydana gelen
bütün ölümlerden çok daha fazladır.
MÜKEMMEL MOTOR
Teknolojik değişim hızını göz önüne alacak olursak hemen
hemen başka bir çağ diyebileceğimiz 1791'de Londra'nın Ber
mondsey bölgesindeki Albion Un Fabrikası açıldıktan beş yıl
sonra alevler içinde kaldı. Un tanecikleri ile havadaki un to
zu çok yanıcıdır ve un fabrikaları da yangına yatkındır, fakat
bu vakadaki kanıtlar kundakçılığa işaret ediyor. Güç kayna
ğı Jarnes Watt'ın yeni döner buhar makinelerinden biri olan
Albion, Londra' daki ilk büyük fabrikaydı. Saatte 10 kilelik
üretimiyle benzeri görülmemiş bir üretim kapasitesi vardı,
birçok rakip değirmenciyi saf dışı bırakmıştı. Thomas
Crump' a bakılacak olursa, ıo Londra' da çok sayıda iŞadamırun
3 Mart gecesi olanlara sevinmek için gerekçesi vardı. Bu yan
gın Charles Augustus Pugin'in ünlü bir tablosunda da resme
dildi.11 Uzunca bir süre müdahale edilmeden duran fabrika
nın kararmış
iskeletini Lambeth'li şair ve ressam William Bla
ke sık sık ziyaret ederdi. Bazı insanlar bu görüntünün onun
sanayi devrimine karşı çıkan ve sık sık alıntılanan (ve genel
likle yanlış alıntılanan) "Kudüs" şiirine, özellikle de en etki
leyici dizesine ("Thames'in kıyılan bulutlu! Albion'un eski
sundurmaları kararmış") konu olan savını beslemiş olabile
ceği yorumunda bulunurlar.
Suçlular, eğer varsa bile hiç bulunamadı, ancak Albion
Fabrikası'na bu kadar muazzam, kıskançlık uyandıran bir
avantaj kazandıran şey, Newcomen'ın makinesinden daha
iyisini yapma arzusuydu. James Watt girişimci Matthew Bo-
288
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
ulton'la ortaklık kurarak buharlı arabadan uzaklaşb ve gay
retini sanayi ihtiyaçları üzerinde yoğunlaşbrdı. Geliştirilmiş
buharlı makinesinin nakliyede olası uygulamaları için bir pa
tent aldı ama Watt'ın asıl önceliği devir hareketli makinesini
geliştirmekti. Bir kez daha, makinenin sanayiye vaat ettiği ya
rarlar kömüre olan talebin artmasıyla sonuçlandı ve lngilte
re'nin sıkışık deniz yollarına biraz daha baskı bindi.
Watt'ın sanayi devrimine olan katkısı önemliydi ama bu
nu bir bütün içinde değerlendirmek gerekir. Çoğu bilimsel
keşif ve bu keşiften kaynaklanan teknolojik gelişmeler, küçük
sıçramalar halinde yapılır, fakat çoğu kez sadece bir birey se
çilir ve o takdir edilir. Görmüş olduğumuz gibi, Watt ısı, ateş
ve basınç gibi konulara kafa yoran ilk bilimci değildi, hatta
sanayinin ihtiyaçlanru karşılamak için buhar gücünü uygula
yan ilk bilimci bile değildi. Ancak bu gücü maliyet ve verim
lilik açısından tam anlamıyla cazip kıldı. Watt Kalvinist yetiş
tiriliş tarzından dolayı israftan nefret ediyordu. Hayatında
uzun dönemler boyunca
kişisel hesaplarını detaylı olarak tut
tu; diş çekiminden "eski, büyük bir palto'nun satışına kadar,
her dakika bütün parasal işlemleri kaydediyordu. Ziyan ve
israfla alakalı bu kişisel endişesi Newcomen makinesi üzerin
deki çalışmasına da yansıdı: bu makinenin çalışır durumdaki
minyatür bir modeli Glasgow Üniversitesi'nin depolarında
çürümeye terk edilmiştir.
Bu model çok iyi çalışmıyordu ancak yine de başlatıldı
ğında epeyce bir miktar yakıt kullanıyordu. Bu madencilik
sanayiinde modelin gerçek boyutlara sahip işlevsel versiyon
larını kullananların da dile getirdiği bir şikayetti. Watt'ın
"mükemmel motor" adını verdiği, en az buhar ve ısı kaybıy
la ve mümkün olan en az yakıtla maksimum gücü sağlayan
makineyi yaratma hususunda övgüye değer bir takıntısı ol
masına rağmen, Watt'ın uğraşı her zaman kısmen parasaldı .
289
Baş Belası icatlar
Babası parasının çoğunu kaybetmişti; bu yüzden kendisine
miras kalmamıştı, üniversitedeki işinden de az bir geliri var
dı. Watt "mükemmel motor' un satacağına inanıyordu, çünkü
fiziksel avantajlan ekonomik açıdan tekrarlanıyordu: mini
mum maliyetle maksimum kazanç.
Newcomen motoru karmaşık bir aygıt değildi. Tepesi açık
dikey bir demir silindir içindeki bir piston dairenin dörtte bi
ri şeklindeki bir kadrana zincirlerle bağlıydı. Bu kadran tam
ortasından yüksekçe bir kaideye bağlanmış bir aşağı bir yu
kan salınan tahta bir kolun bir ucuna tutturulmuştu, kolun
diğer ucu bir pompaya bağlıydı. Fınn çalıştırıldığında, kazan
daki buhar silindirin dibine giriyor, sonra suyla kanşıyordu.
Daha sonra bu kanşım yoğunlaşıp pistonun altında kısmi bir
vakum bırakıyordu. Atmosferik basınç pistonu aşağı doğru
itiyor, tutturulmuş kolun pompayı çalıştırmasını sağlıyordu.
Ne kadar basit prensipler esasında çalışsa da ortalama bir
Newcomen motoru uygulamada pürüzler içeriyordu. Bir su
tedarikine, buharla karışmış suyu alacak bir hazneye, suyu
silindire verecek bir pompaya, bunu ayarlayacak bir vanaya,
buhan sağlayacak bir kazana, silindirin hava geçirmesini ön
lemek için de sızdırmazlık malzemesine ihtiyaa vardı. İlk
motor 15 metre yüksekliğindeydi ve kendine ait bir tuğla
eviyle ve yanında bir ateşçi ve mühendisle birlikte geliyordu.
Watt üniversitenin küçük çaplı modelini çalıştırmaya
kalktığında Newcomen motorunun yapısı gereği randıman
sız olduğunu fark etti, çünkü kazanı sınıf gösterisi boyunca
dayanacak kadar bile buhar üretemiyordu. Bu problemi çöz
mek için yaptığı ilk girişimlerin hiçbiri işe yaramadı. Suyu
daha hızlı kaynatarak daha fazla buhar elde etmeye çalıştı.
Aynca depoyu da daha yükseğe koydu, böylece su daha yük
sek bir basınçta girebilecekti.
Watt model makineyi geliştirmek için uzun süre uğraştık
tan sonra, ısı ve basıncın nerede kaybolduğunu bulmak için
290
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
çeşitli tam ölçekli Newcomen motorlarını inceleyerek sorun
üzerinde kafa yormaya devam etti. Meselenin, pistonun yük
selip alçalmasını sağlamak için kaç tane buhar silindiri gerek
tiği ve vakumun güvenli olup olmadığı olduğu sonucuna
vardı. Arkadaşı Joseph Black'e danıştıktan sonra, ki daha
sonra Watt, Black ve Watt'ın destekçisi Boulton bunun kimin
fikri olduğu hakkında kavga edeceklerdi, Watt pistonun ha
reket aralığında ne kadar buhara ihtiyaç olduğunu çözdü.
Daha sonra bunun ne kadar azaltılabileceğini hesapladı ki bu
da motorun çalışması için gerekli yakıt miktarını azaltacaktı.
Bazı potansiyel kayıp kaynaklarını tespit etmek kolaydı.
Black' in gizil ısı üzerindeki çalışmalarının gösterdiği gibi,
farklı metallerden yapılma kazanlar ve silindirler ısıyı farklı
oranlarda alıp geçiriyordu. Mükemmel vakumu oluşturmak
için, çabuk soğuyan bir silindir gerekliydi. Watt aynca buha
rı
yeterince yoğunlaştırmak amacıyla silindiri soğutmak için
ne kadar soğuk suya ihtiyaç olduğunu da hesaplamak zorun
daydı. Bu d a bir muammaya yol açtı. Teorik olarak silindirin
sıcaklığını ("ısı sığasını*) artırmak için gereken ısı miktarını
hesaplayıp, sonra bu rakamı ağırlığıyla çarparak ne kadar so
ğuk su gerektiğini değerlendirmek mümkündü. Ancak Watt
bu rakamı pratiğe döktüğünde, biraz daha soğuk suyun ge
rektiğini fark edince şaşırdı. Ve soğuk su işini yaptıktan son
ra da, su Watt'ın beklediğinden çok daha sıcak çıktı.
Watt başka bir sorunla daha karşılaştı. Mükemmel vaku
mu elde etmeye çalışırken, silindir ve buharın kaynama nok
tasının altında çok fazla soğutulması gerekmediğini farz et
mişti çünkü bu sıcaklık buharın suya yoğunlaştığı sıcaklıktı.
Ancak silindirin içindeki basınç düşük olduğunda, sıcak yo
ğunlaşma suyu tekrar buhara dönüştü çünkü düşük basınç
taki su düşük sıcaklıklarda kaynar. Bu da vakumu yok etti.
291
Baş Belası lcatlar
Black'le olan müzakereleri Watt'ın gizil ısı kavramıyla il
gili bir şeyi ve bunun buhara nasıl uygular;tdığıru anlamasına
yardıma oldu. Buharın, kaynama eşiğindeki sudan daha çok
ısı içerdiğini fark etti ki işte bu yüzden suyu buhara dönüş
türmek, sadece kaynamasını sağlamaktan daha fazla yakıt
gerektiriyordu. Dolayısıyla bu yüzden az miktardaki buhar
silindirin sıcaklığını arbnyor ve soğuması için de Watt'ın dü
şündüğünden daha fazla soğuk su gerekiyordu.
Özetle sorun buydu. Pistonu hareket ettirmek için en az
bir tane dolu buhar silindiri gerekiyordu. Ne var ki buharla
dolu bir silindir kaynayan sudan daha sıcaklı. Sonra soğuk su
kahlması icap ediyordu, sadece buharı yoğunlaşhrmak için
değil, aynı zamanda silindiri bir vakum üretecek koşullara
getirmek için de. Piston yükselip de buhar silindirin içine tek
rar girdiğinde, bu buharın çoğu silindiri doldurmaktan çok
tekrar ısıtmada kullanılıyordu. Newcomen motorunu sürekli
soğutup ısıtmak, buhar, yakıt ve vakumda sürekli kayıp ya
şanmasına yol açıyordu.
Watt çözüm birden aklına geldiği sırada, 1765'de bir pazar
öğleden sonra Glasgow Green' de yürüyordu. Fikri şuydu:
eğer buhar silindire vanalı bir boruyla bağlı ayn bir hazne
içerisinde yoğunlaşhnlırsa, silindirin sabit ısıtma ve soğutma
devirlerine ihtiyaa olmayacakh ve buhar boşa harcanmaya
cakb. Bu ayn "yoğunlaşhna", bir dizi gelişmenin ilkiydi.
Başka bir israf kaynağı olan ısı kaybı, silindiri başka bir silin
dirin içine koyup, aralarındaki boşluğu buharla doldurarak
ve dış yüzeyi yalıtkan bir tahta "ceket"le kaplayarak önlendi.
Bir süre için Watt o yöredeki maden sahibi John Roe
buck' ın verdiği ihtiyatlı destekle bu fikrinden bir pompalı
makine geliştirmeye uğraşlı. Ancak becerilerini inşaat mü
hendisi olarak kullanması daha kazançlıydı ve buharlı maki
neler üzerindeki çalışmalarına son verdi ta ki 1767' de Bir-
292
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
mingham'lı toka yapımcısı Matthew Boulton'la yaptığı gö
rüşmeye dek. Boulton' ın birçok çalışması güç elde etmek için
su çarkından yararlanıyordu ki görmüş olduğumuz gibi, su
güvenilmez bir enerji kaynağıdır. Boulton suyu yukan ve su
çarkının üzerinden geçecek şekilde pompalamak için bir
Newcomen motoru kullanmayı düşünmüş ama sonra vaz
geçmişti. W att'la konuştuktan sonra güç kaynağı olarak bu
hara dönmeye ikna oldu.
Roebuck ve Boulton, Watt'ı desteklemek hususunda ne
kadar heveslilerse birbirlerine de o kadar ihtiyatla yaklaşı
yorlardı. Gelgelelim 1769'da ilk çalışan motor Roebuck'l!).
madenine yerleştirilince, Roebuck Boulton'a Watt'ın paten
tinden üçte bir pay teklif etti. Boulton bu teklifi sessiz sedasız
geri çevirdi ki daha sonra bunun akıllıca bir karar olduğu
meydana çıktı, çünkü 1770 itibariyle Roebuck ciddi bir mali
kriz içine girmişti. Boulton en sonunda tek destekçi olarak işe
girişti ve o sırada karısını kaybettiği için yas tutan ve motor
lardaki tırnaklama sorunları yüzünden sıkıntı yaşayan
Watt'ı, lskoçya'dan ayrılıp Birmingham'a yerleşmesi için ik
na
etti.
İ775'de iki adam ortaklıklanru resmiyete döktü ve Com
wall ve lskoçya gibi uzak bölgelere bile Watt motorlan sat
maya başladılar. Comwall' da yeni teknoloji tam anlamıyla sı
nanıyordu. Kalay madenleri derindi; keza kömürün de epey
bir masrafla taşınması gerekiyordu. Yaklaşık altmış Com
wall'lı maden yöneticisi 1775 itibariyle Watt makinesinden
ce
satın almıştı ve genelde notlanru karşılaştırarak makineleri
nin ne kadar iyi çalıştığının kaydını tuttular. Alışılmamış bir
ödeme sistemi uygulanıyordu; maden sahipleri Watt maki
nesi kullanarak ne kadar paradan tasarruf ettiklerini hesaplı
yor ve Watt-Boulton şirketine bu toplamın üçte birini ödü
yorlardı. Bu da sürekli anlaşmazlıklara yol açtığından Watt o
293
Baş Belası icatlar
kadar sık Cornwall'a gidip geliyordu ki oranın Cornwall'ın
görünümünden, insanlarından ve iş yapma yöntemlerinden
hiç hoşlanmamasına rağmen orada bir ev aldı.
Satış temsilcisi, alacak tahsildarı ve problem çözücüsü ol
maktan bıkan Watt en başa döndü. Boulton'la olan direkt iliş
kisi sayesinde basit, karşılıklı hareket eden bir motorun ma
den sahibinin fazla işine yaramadığını biliyordu. Dairesel bir
hareket gerekiyordu ancak bu hareket, yüzyıllardır ayakla
hareket ettirilen pedalın dikey hareketini tekere güç vermek
için dönüştüren ayaklığın sarsıntılı, randımansız hareketi ol
mayacaktı.
Watt birkaç hatalı başlangıç yaptıktan ve rakibi mühendis
Matthew Wasborough'la atıştıktan sonra 1 781'e gelindiğinde
bir çözüm buldu: Bu "güneş ve gezegen" adını verdiği bir
aletti. Bu aletin aynı ebatta iki dişlisi vardı. Zamanla İngiltere
sanayisi ve toplumunda devrim yaratacaktı. Bunlardan biri,
Watt'ın verdiği isimle güneş, bir volanı destekleyen bir dingi
lin ucuna tutturulmuştu. Diğeri, gezegen, bir çubuğa sabit
lenmişti ki diğer ucu döner bir tahta kolla birleştirilmişti. Gü
neşin aksine gezegen tekeri kendi ekseni etrafında dönemi
yordu, ama bir "yörünge'ye sabitlenmişti. Motor çalıştınldı
ğında, inip çıkan kolla birlikte birleştirici çubuğun üst ucu da
hareket ediyor, gezegene dönen güneş etrafında bir daire çiz
diriyordu. İki tekerin de birbirine kenetlenen dişleri olduğu
için, güneş gezegenin her yörüngesine karşılık iki tam dönüş
yapıyordu.
İsraf konusunda her zaman hassas olan Watt makinesinin
pistonunun yalnızca yukarı doğru hareket ederken güç üret
mesinden rahatsızdı. Cihazı ikiye çıkardı, böylece buhar si
lindirin hem altına hem de üstüne girebilecek, piston iki vu
ruşta da güç sağlayabilecekti. Her ne kadar Albion Fabrikala
nru
yangının da gösterdiği gibi, rekabet açısından cazip ol
masa da fikir yüksek çıktılı sanayiye çok cazip geldi.
294
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
"gezegen" dişlisi
"güneş" dişlisi
Watt'ın "güneş ve gezegen" mekanizması
O aşamada motorlar itıne, çekme ve pompalama için kul·
larulıyor olsa da, motoru bir tekerlekli aracı yürütmek ama·
cıyla kullanmak ihtimal dışıydı, çünkü aygıhn büyüklüğü ve
ağırlığı, hareket etınesi için neredeyse kendi ağırlığı kadar
yakıt gerektiriyordu. Ancak 1799'da Comwall'lı maden mü·
hendisi Robert Trevithick yüksek basınçlı motoru piyasaya
sürdü, bu motorda buhar daha güçlü bir bölmede üretiliyor·
du. Ağır kondansatörden vazgeçerek motorunun daha ucuz,
hafif ve küçük olmasını sağlayan Trevithick mal<inenin nak·
liye amaçlı kullanımı üzerinde çalışmaya başladı. 1801 'de
Noel'in ertesi günü, kalabalık bir grup Trevithick'in memle
keti Cambome'ın dışında Beacon Hill'de, ilk buharlı taşıt
"Duman Tüttüren Şeytan'ı görmek için toplandı. İkinci bir
deneme 27 Aralık'ta yapıldı, ama Noel'deki aşın içki tüketi·
mi nedeniyle araç bir çukura sürüldü. Ekip ve seyirciler sa·
kinleşmek için yandaki tavernaya girip, kaz kızartması ile iç·
kinin tadını çıkardılar: içeride o kadar uzun süre kaldılar ki
295
Baş Belası icatlar
dışarıda bıraktıkları motor aşın ısındı ve bütün araç yanıp
kül oldu. Gelgelelim Trevithick buhar gücüyle nakliyenin
mümkün olduğunu tespit etmişti ve 1802' de patent aldı.12 İki
yıl sonra Trevithick'in buhar motoru Güney Galler'deki de
mir fabrikasından Glamorganshire Kanalı'na giden vagonla
rı çekmek için kullanılıyordu. Buhar gücüyle nakliye başla
dıktan on yıl sonra, ülkenin diğer tarafında, Killingworth kö
mür ocağındaki işverenler kendi kendini yetiştirmiş bir ma
den pompası operatörü olan George Stephenson' dan, Tyne
Irmağı'na vagonları götürecek kömürle çalışan bir alet yap
masını istediler.
Kuzeydoğudaki madencilik sanayi 1 70 yıl daha ayakta ka
lacak olmasına rağmen, Stephenson işine başladığı sırada
krizdeydi. Denize ve iç suyollarına en yakın olan ocakların
gelirleri düşüyordu. Bu esnada maden arayıcıları Orta Auck
land kömür yataklarının zengin damarlarından istifade etme
ye heveslendiler ama oradan ülkenin diğer bölümlerine kö
mür taşımak karlarının çoğunu götürecekti. Bu sorunu çöz
mesi için, 1821'de Stockton ve Darlington sakinleri, artık oğ
lu Robert'la birlikte çalışan Stephenson'ı kömür yataklarını
suyollarına bağlayan bir demiryolu inşa etmesi için görevlen
dirdi.
Bu şimdiye kadar bir demiryolundan beklenen en karma
şık işti. Yaklaşık 26 millik rota uzun olmasının yanı sıra, dik
bayırlar da içeriyordu. Bu nedenle 26 Eylül 1825'de insanlar
hattı faaliyet halindeyken görmek için toplandıklarında
epeyce merak içersindeydiler. Heyecan inşaat mühendisliği
başarılarıyla da sınırlı değildi: Stephenson'ın, Deney adı
nı verdiği özel olarak dönüştürülmüş yirmi bir kömür vago
nuna bağlı motoru Lokomosyon 'un -günümüzde yolcu treni
diyebiliriz- biletleri bölgedeki 300 şanslı vatandaşa dağıhl
nin
mışb. Öylesine bir coşku vardı ki bu rakamın neredeyse iki
296
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
kah insan trene akın etti. Pek hızlı bir yolculuk sayılmazdı,
tren 30 kilometreyi iki saatte kat etti. Buna rağmen Stephen
son' ın treni bir devri tamamlayarak, Darlington ve Stockton
arasında hem kömür hem insan taşıdı. Stockton Rıhbmı'na
saat 15.45'de vardığında, yedi pare top ahşıyla karşılandı ve
gece boyunca kutlamalar devam etti.
PARLAK BİR YENİ ÇAC MI?
Her tarafta dökümhane ateşleri parlar, dört bir yandan
makinelerin boğuk uğultusu duyulur, buhar ıslık çalar
ken, kapkara duman yol boyunca buram buram çıkıyor
veya istim ince beyaz bir sütun içinde yükseliyor. ls
timbotlar nehrin üzerinde yanınızdan süzülürken lo
komotifler önünüzden trenleriyle birlikte gümbür
gümbür gidiyor.
1860 dolaylarında Belçika' daki Liege şehrine yaphğı ilk zi
yareti anlahrken böyle yazmış Hollandalı sosyalist tarihçi
Henrik Quack. Biraz abarthğı için onu bağışlayabiliriz bence,
çünkü ateşle beslenen Sanayi Devrimi'nin yayılımı sonuçla
rından daha az önemli değildi. Daha ucuz ve hızlı ulaşımın
da katkısıyla insanlar fabrikalarda iş bulma umuduyla kırsal
dan kasaba ve şehirlere akın ettiler. Avrupa'run belli başlı
kentleri farklı bölgelerden ve milliyetlerden insanların ergit
me potası haline geldi ve bu yeni iyimser çağın duman, bu
har ve kıvılamlan arasında fikir alışverişleri yapılıp taze ide
olojiler oluşturuldu. Buhar gücüyle çalışan baskı makineleri,
beşinci bölümde gördüğümüz gibi, yazın ve gazetenin gitgi
de daha ucuzlamasını sağlarken, demiryollarmdaki güvenlik
ihtiyaa da hızlı, etkin küresel iletişim amaayla telgrafın ica
dını doğurdu. Dünya daha küçük bir yer haline geldi, çünkü
297
Baş Belası lcatlar
buharlı gemiler mallan, fikirleri ve insanları gitgide daha da
kısalan sürelerde okyanuslarda taşıyabiliyordu.
Delifişek bir çağdı ve bu ruh onun ihtiraslı, geniş erimli ve
hafif debdebeli kültürünün tonuna da yansıyordu. Erkek mo
dasındaki yüksek silindir şapkalar ve favoriler özgüven ve
kararlılığın işaretiydi; erkekleri sanki efsanevi figürlermiş
gibi gösteriyordu. Liverpool'daki St. George' s Hall ve Manc
hester Belediye Meclisi gibi yapılar en ufak bir tevazu göster
meksizin antik Roma'nın ihtişamını hahrlahyordu, çünkü
bunları özellikle ısmarlamış olan şehir kurucuları kendilerini
yeni bir medeniyetin kurucuları olarak görüyorlardı.
Başka seviyelerde de değişimler meydana geldi. 1603'te
Huntington Beaumont'ın, arazi sahibi baronet Sir Philip
Strelley'le yaphğı iş anlaşmasının bozulmasına sebep olan
husumet daha sonra aristokrasi ile sonradan görmeler arasın
da oluşacak daha şiddetli anlaşmazlıkların habercisiydi. Ge
orge Stephenson'ın bir sonraki büyük demiryolu projesi olan
Liverpool limaru ile Manchester'ın pamuk fabrikaları arasın
daki bir hattın rotası, Lord Derby ile Lord Sefton'ın ataların
dan kalma arazilerinden geçiyordu. İkisi de demiryoluna ya
da daha doğrusu, halktan insanların topraklarından para ka
zanma olasılığına öylesine karşıydılar ki Stephenson'ın arazi
mühendislerinin taciz edilmesini, hatta onlara saldırılar dü
zenlenmesini kışkırttılar. Ancak ne kadar mücadele ederlerse
etsinler, asilzade sınıfı servetin toprak sahiplerinden makine
sahiplerine geçmesini engelleyemedi. Artık küresel ticaret
için fırsatların ortaya çıkmasıyla birlikte, bu servet türünün
yanında eski toprak sahibi sınıfların malları hızla önemini
kaybediyordu. Dolayısıyla güç ve nüfuz, değişime en açık
olanlara geçti. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa' da eşi görülme
miş bir barış çağıydı, çünkü eski savaşçı sınıfların savaşmak-
298
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
tan kazandıklarına kıyasla sanayicilerin işbirliğiyle kazana
cakları daha fazlaydı. Banker James Mayer de Rothschild'ın
1830'da savaşın kiralarını %30'a kadar düşüreceğini söyleme
siyle birlikte, savaş ilk kez ekonomik maliyetleri açısından
değerlendirilmeye başlandı. (Bu arada bu James Mayer de
Rothschild, Louis-Philippe'in kısa süre önce Fransa tahhnı
ele geçirmesini finanse eden James Mayer de Rothschild'ti.)
Stephenson'ın Liverpool Manchester hath
15 Eylül
1830'da açıldığında, aynı coşku sahneleriyle kutlanmadı. Li
verpool parlamento üyesi William Huskisson, aynı zamanda
Wellington Dükü olan başbakanı açılışa davet etmişti. "De
mir Dük'ün, aşağı kademelerden gelen taleplere karşı keyfi
bir tutumu olduğuna dair kötü bir ünü vardı ye giderek bü
yüyen sanayi dar gelirlilerine imtiyaz vermek anlamına gelen
her şeye inatla karşıydı. Bununla birlikte, kuzey şehirlerinde
ki imajını düzeltmek isteyen dük daveti kabul etti ki bu da o
günkü etkinlikler için .karmaşık hazırlıklar yapılmasını ge
rektiriyordu. Sonuçta dükün treni tali bir hatta biraz bekledi.
Kral IV. George'un uzun süren cenazesinde oturmaktan
ayaklan tutulmuş olan talihsiz Bay Huskisson ise raylarda
gezinirken diğer hattan gelen Stephenson'ın Roket'i altında
kalıp hayahnı kaybetti.
Wellington Manchester' a gitmekten vazgeçmeyi düşündü
ama yağmur alhnda onu bekleyen kalabalığın, bunu hakir
görme olarak algılayabileceği söylenince devam etmeye ka
rar verdi. Geç vardı ki esasen bunun nedeni yuhalayan kala
balığın son bir milde yolu kapatmış olmasıydı. Tren durdu
ğunda öfkeli kalabalık platformda etrafını sardı. Demir Dük
trenden inmedi, polis de trenin Liverpool'a geri dönebilmesi
için kalabalığı kovalamak zorunda kaldı.
299
Baş Belası icatlar
Manchester'da Wellington Dükü'nü karşılayan öfkeli ka
labalık esasen, ateşle beslenen sanayi devriminin yarattığı
şartlardan kaynaklanıyordu. Kömür kullanımı bizi su ve rüz
gar gibi öngörülemez doğa kuvvetlerine daha az bağımlı kıl
mış olabilirdi, ama bizi birbirimize gitgide daha çok bağımlı
hale getirdi. Üçüncü bölümde gıda sanayi konusunda gör
müş olduğumuz gibi, zanaatkar ile ürünü arasındaki bağ
kopmuştu. Daha önceleri arka odasında sandalyeler yapan
köy marangozu ile ekmeğini pazarda satan fırıncı, yaptıkla
rından ve müşterilerinden ayrı düşmüştü. Fabrikalar üretimi
öylesine ayrıştırmıştı ki kadınlar ve erkekler bir ömür boyu,
hiç bütün halde görmeyecekleri bir nesnenin tanınması
mümkün olmayan bir parçasına delik açmak gibi anlamsız
bir işle meşgul olabilirlerdi. Bu, Kari Marx'ın Das Kapital'inde
oldukça inandırıcı bir dille ifade ettiği "yabancılaşma"nın kö
küydü.
O günlerde kapitalizm doğası gereği kaotik bir sistemdi,
hepsi de pastadan daha büyük pay almak için sürekli olarak
mücadele eden uzun ve karmaşık bir tedarikçi, acente, yatı
rımcı ve dağıtıma zincirinden ibaretti. Bunun sonucunda sık
sık aşın üretim yapılıyordu, bu da üretim fazlası, fiyat indi
rimleri, kitlesel işsizlik ve zincirin en altındaki işçiler için da
yanılmaz bir eziyet demekti. Bu insanların ellerine geçen tek
şey hasadın güvenilmezliğine karşılık ücretli emeğin güve
nilmezliği olmuş ve aynı zamanda özgürlüklerini de kaybet
mişlerdi. İşçinin bütün hayatı, yani gününü, haftasını, takvi
mini düzenleme şekli, aynı şekilde kansı ile çocuklarının ha
yatı da makine esaslı üretimin düzenine tabi hale gelmişti.
Kirli, sağlığa zararlı, aşın kalabalık şehirlere hapsolmuş işçi
nin eski kırsal meşgaleleri erozyona uğramıştı, Kuzey lngilte
re'nin en şanslı işçisi ancak fabrikası zorunlu bakıma girdi
ğinde iş arkadaşlarıyla birlikte, örneğin Blackpool gibi bir
300
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
yazlığa gittiği "tatil dönemini" iple çeken kişiydi. Bu bile zor
kazanılan bir ayrıcalıktı.
Marx buna sıradan adamın yoksullaştınldığı veya daha
doğrusu perişanlaştırıldığı süreç anlamına gelen Verelendung
diyordu. Varlıklı kesimin hepsi de bunun dehşetli yönlerin
den habersiz değildi. 1835' de Manchester'a yaptığı bir ziyare
tin ardından Fransız politikacı düşünür Alexis de Tocquevil
le şöyle not düşmüştü: "İşte köle, işte efendi; azınlığın serve
ti, çoğunluğun yoksulluğu; bir adamın kar etmesi için binler
cesi emek harcıyor, toplumun henüz vermeyi öğrenmediği
şey... İşte medeniyet mucizelerini yaratıyor ve medeni insan
neredeyse yine bir vahşi adama dönüşmüş."13 Fabrika siste
mine özgü bu eziyeti gördüğümüzde, Marx'ın ideolojisinin
cazibesini anlayabilir ve 1917'de Rusya'daki çarlık rejimini
devirenlerin haklı olduklarını düşünebiliriz. Ancak Lenin'in
idaresi altında 3,5 milyon, Stalin'in idaresi altında da yakla
şık 50 milyon ve Mao Tse Tung'un hükümranlığı altında da
40 milyon insan öldü. Soğuk Savaş da 13,1 trilyon dolara mal
oldu.14 Eğer bu rakamlar büyük olduğu için size kavraması
zor geliyorsa, o zaman 1 %1 ve 1989 arasında hiçbir suç işle
medikleri halde, sadece şehrin bir bölümünden diğer bölü
müne geçmek istedikleri için Berlin'de vurulup öldürülen ço
ğu genç, sağlıklı 125 insanı düşünün. Britanya gibi devrim
yapılmamış ülkelerde, sanayi devriminin sıkıntıları büyük
şeyler doğurdu: işçi hareketi, genel seçim hakkı, halk sağlığı
ve eğitimiyle daha çok ilgilenilmesi, refah devleti. Ancak bu
yararların, kapitalistlerin anlayacağı şekilde, maliyetlerine
karşılık ölçülüp tartılması gerekir.
GELİŞME Mİ ZEHİR Mİ?
Hindistan'ın kuzeybatı eyaleti Maharashtra'daki Dombivli
şehrini bulmak zor değil. Aşağı yukarı 100.000 sakini var, ço
ğunlukla boya sanayi için ara kimyasallar üreten sanayi sek301
Baş Belası icatlar
töründe çalışıyorlar. Şehir millerce uzaktan görülebiliyor,
çünkü sürekli olarak boğucu bir kirli havayla sarıp sarmalan
mış vaziyette. Şehir sakinleri zararlı atıkların yakınlardaki
tarlalara boşaltıldığını, oradan da seller sırasında insanların
evlerine girdiğini iddia ediyorlar. Doktorlar sürekli olarak so
lunum, cilt ve göz rahatsızlıklarıyla karşılaşıyorlar. Bir kay
nağa göre, bölgede faaliyet gösteren elli farklı kimya tesisi
klor gibi zehirli gazların salınımını koordine ediyor, böylece
tek bir tesis fail olarak tanımlanamıyor.
Maharashtra ile yanındaki Gujarat eyaleti yeni Hindistan
tacının mücevherleri: Hindistan'ın en çok sanayileşmiş iki
eyaleti birlikte fabrika esaslı imalatla elde edilen gelirin üçte
birinden fazlasını sağlıyor. iki eyaletteki yönetim de hızla ar
tan refah ve bölge halkının yakaladığı fırsatlar dolayısıyla
övünç duyuyor �e yeni sanayileri çekmek için her şeyi yapı
yorlar. Ancak Ahmadabad ve Mumbai civarındaki kırsala
yolculuk ederseniz, gelişme aklınıza gelen ilk kelime olmaya
caktır. Bacalar gökyüzüne boğucu dumanlar püskürtürken,
sanayi tesisleri yol kenarlarına toksik atık döküyor. Köyler
deki çiftçiler sadece sağlıksızlıktan değil, ürünlerini tahrip
eden ve geçimlerini yok eden parlak kırmızı sudan da bahse
diyorlar. Topraklarından çıkarılan bu köylülerin çevreyi kir
leten fabrikalara girmek dışında iş için fazla bir seçenekleri
yok: sanayilerin yaptıklarına karşı çıkmamalarını garantile
yen bir değişim bu.
Hindistan hükümetinin çevre kirliliğini çözmeye çalışmak
için fazla nedeni yok. Maharashtra bütün Hindistan eyaletle
ri içinde, en yüksek vergi gelirini ve gayri safi yurt içi hasıla
yı sağlıyor. Sanayilere mevzuatla gem vurmak finansal ka
yıpla sonuçlanacaktır. Sanayi gelişiminin bu güç merkezin
deki bütün büyük beldelerde, havanın solunuma uygun ol
madığı tahmin ediliyor. 1985'ten bu yana, eyalette rapor edi-
302
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
len kimyasal kazaları en yüksek orana sahip; 83.000 sanayi te
sisinin %80'inin suyu, %15'inin de havayı kirlettiği belirtil
miş. Şehir alanlan çok sıkışık hale geldikçe, muhtemel iş
alanlan kırsala taşınıyor, bunun sonucunda çevre daha da
bozuluyor.
Çin, Afrika ve eski Sovyetler Birliği'nin imalatında da ben
zer bir tablo ortaya çıkıyor, aslında öylesine benzer ki çevre
gruplarından oluşan birleşik bir yapı kısa süre önce en kirli
on bölgeyi içeren bir liste yayımladı. Listenin başında, kanser
oranlan ulusal ortalamadan yaklaşık %20-50 fazla olan Azer
baycan' daki Sumgayit var. Üçüncü sırada Çin' deki, ülkenin
kurşununun üçte birini karşılayan Tianying şehri var. Yedi
ülkedeki on bölgenin 12 milyondan fazla insanın sağlığını
olumsuz etkilediği tahmin ediliyor: hepsinin de ortak tek bir
noktası var. Oluşan hasarın nedeni yoğun madencilik, ağır
sanayi ve bunları güdüleyen ticari baskılar.
Tanımlamalar tek başına, solunum ve kalp şikayetlerinin
başlıca ölüm nedeni olduğu Çin' deki şartlara adalet getire
mez. Çinliler yüksek katranlı sigaraların tiryakisi fakat kötü
hava tek başına her yıl meydana gelen bir milyon ölümün üç
te birine sebep oluyor. Durum öylesine kötü ki 2005'te Zheji
ang eyaletinde yaklaşık 30.000 kişi bir çevre kirliliği isyanın
da polisle çatıştı. Gösteri barışçıl başlamış, bir grup emekli
bölgede peyda olan fabrikaları protesto etmek için geçici bir
kamp kurmuştu. Protestocular, turp bitkisi fabrikalardan çı
kan gazlardan olumsuz etkilendiği için Hindistan' da olduğu
gibi, yöre çiftçilerinin çevreyi kirleten fabrikalara dönmeye
zorlandığını iddia ettiler. Yaşlı bir protestocunun polis tara
fından öldürüldüğü söylentisi yayılınca hırçın kalabalık şid
dete başvurdu.
Bir ekonominin nispeten yeni olmasıyla kirliliği arasında
kesinlikle bir bağ var. 1970'lerden 1990'lara kadar, Batılı dev-
303
Baş Belası lcatlar
letler sanayilerin çevresel sorumluluklarını artırdılar ancak
gelişmekte olan ülkelerde yahnm yaparak ve komünist ülke
lerde kapitalizmi destekleyerek, çevre kirliliği sorumluluğu
nu devrettiler. Birçok ülkede devletteki mevzuat eksikliği,
bazen de yozlaşma dikkat edilmesi gereken ebnenler. Ne var
ki küresel pazarların iniş çıkışlarının da bir rolü var. Yeni ve
nispeten istikrarsız ülkelerde, küçük ekonomik dalgaaklan
büyük dalgalar gibi hissedilir. Finansal açıdan mücadele ve
ren yeni sanayiciler genellikle güvenlik ve çevre kirliliği kon
trollerini geçiştirerek maliyetleri kısma ve karlanru sağlama
almanın yollanru ararlar. Aslında sorun bundan daha karma
şık. Maharashtra' daki periyodik olarak görülen ekonomik
daralmalar sırasında, büyük fabrikalar küçük ve kötü vurgun
yemiş iş dallarına ahklanru vermek için nakit para teklif edi
yorlar. Yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalan uzak bölgeler
deki kimya tesisleri ahklanru işlenmiş ürün olarak etiketleyip
denize yakın tesislere "sahyor", daha sonra da bunlar orada
boşaltılıyor.
Sanayinin çevreyi boğması yalnızca gelişmekte olan ülke
lerde görülen bir olgu değil. Seksenlerin ekoloji hareketinin
şeytanı asit yağmuru, Avrupa' da büyük ölçüde azalmışhr
ama kömürle çalışan tesislerin ülke elektriğinin halen %50'si
ni sağladığı Birleşik Devletler'de devam ebnektedir. Kükürt
dioksit ve nitrojen oksit gibi, kömürün yandığı işlemlerden
çıkan çevre kirleticiler, havadaki suyla birleşip sülfürik asit
ve nitrik asit oluşturduğunda meydana gelir ve bu asit yağ
muru ağaçlardan balık ve böceklere kadar, bütün ekosistem
leri tahrip edebilir. Aynca insanlar da bundan olumsuz etki
lenir. Asit yağmurundan fayda sağladığı bilinen birkaç hay
vandan birisi bir sivrisinek türüdür, bu sinek toksik şartlarda
gelişir ve rakip ve yırhcılann olmadığı ortamlarda, eşi benze
ri görülmemiş bir şekilde çevreye egemen olur. İnsan cildin-
304
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
de aa veren ısırıklar ve çirkin izler bırakan bu sivrisineklerin
istilası, turizm ve diğer yerel sanayilerde dikkate değer zin
cirleme etkileriyle birlikte kırsalın bütün bölgelerinin iskan
edilemez hale gelmesine yol açar.
Asit yağmuru insan hayalını daha az belirgin şekillerde de
olumsuz etkiliyor. Amerika İç Savaşı'ndaki dönüm noktası
olan Pennsylvania'daki 1863 savaşının anısına dikilmiş
Gettysburg Anıh asit yağmurundan bozulmuş 300 tarihi anıt
tan biridir. Meksika'run Veracruz eyaletinde, Totonac mede
niyetinin sıra dışı gelişmişliğini gösteren kadim taş oymalar
El Tajin tapınak şehrinde yer alır. Bu şehre ait birçok hazine
eski bir top oyununun eşine ender rastlanan tasvirlerini içerir
ki bu oyunun genç savaşçılar için bir kabul töreni olduğuna
inanılıyor. Keşfetme ihtimalimiz arhk yok, çünkü oymalar si
nir bozucu bir hızda kayboluyorlar. Parmaklar özellikle Me
xico City yakınındaki ağır sanayileri işaret ediyor ama emin
olmak zor.
Mexico City özellikle zor bir vaka. 20 milyona yakın nüfu
suyla dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Mexico
City' de insanların faaliyetleri topolojiyle birleşip zehirli bir
senaryo doğuruyor. Şehir deniz seviyesinden 2.240 m yük
sekte ve eski bir volkanın kraterinde. Bu yükseklikte oksijen
seviyeleri azalıyor ve otomobillerin içten yanmalı motorların
daki küçük ateşler o kadar etkili değil. Böylece yanmayan ya
kıt, çözünrnez bileşimler ve karbon monoksit ince atmosfere
boşalıyor. Ozon seviyesi de son derece yüksek. Mexico City
tropikal bölgede bulunduğu, ekvator bölgelerinden çok
uzakta olmadığı için, çoğunlukla yoğun bir güneş ışığı var.
Sonuçta ortaya çıkan kirli hava ışığın daha iyi nüfuz etmesi
ni önlüyor ve aşın kirli hava şehrin üzerinde öylece asılı du
ruyor. Endişe konusu olanlar sadece heykeller değil: Meksi
ka'run başkentinin üzerindeki havanın, çocukların akciğerle305
Baş Belası lcatlar
rine sigara dumanından daha çok zarar verdiği düşünülüyor
ve muhtemelen yetişkin olduklarında akciğer hastalıklarına
yakalanma riskini de artırıyor. Mexico City'deki Instituto Na
cional de Pediatrfa' dan Dr. Lilian Calderon-Garciduenas ile
meslektaşları korkunç bir tablo çiziyor.15 Çocuklardaki akci
ğer hasarına dair kaygılarından ayn, Mexico City'deki bazı
köpeklerin beyinlerinde, yetişkinlerdeki nörodejeneratif has
talıkların etkilerine çok benzeyen iltihap kanıtlan buldular.
Bu çevreye maruz kalan bazı çocukların yetişkin oldukların
da Alzheimer hastası olma riskinin fazla olabileceğine dair
teorik bir risk olduğunu öne sürüyorlar. Dünyanın bu bölge
sinde yetişkin bunamasının ortalamadan daha fazla olduğu
nu gösteren bir kanıt yok bildiğim kadarıyla; ancak kirlilikte
ki artış nispeten yeni, o yüzden bütün etkilerinin tam anla
mıyla değerlendirilebilmesi için birkaç yıl geçmesi gerekebi
lir.
Asit yağmuru hiç şüphesiz dünyanın diğer bölgelerinde
olduğu kadar Meksika'da da arttı. Asit yağmuruna sebep
olan çevreyi kirletici maddeler yüzlerce kilometre uzağa gi
debilir, bu da neden ulusal veya eyalet bazında mevzuatın
yararsız olduğunun ve küresel kontrolün gerektiğinin neden
lerinden biridir. Sorunun kökenleri ne olursa olsun, bu bizzat
medeniyetin alameti farikası sanayinin, kendi tarihimizin na
sıl defteri dürdüğünün ve şimdiki zamanımızı bozduğunun
keskin bir örneğidir.
En azından Avrupa' da on dokuzuncu yüzyılın tüten baca
ları ve yüksek fınnlan müzelere düştü: Modem santralde
yanma bir bölmede olur, dumanlar başka bir bölmeye gider,
üçüncü bir bölmeden de ısı çıkar. Ancak ateş ve ateşin ürün
leri hala bilinçaltıyla bağlantılı da olsa, tuğla duvarlarımız,
fayans kaplı banyolanmız, ampullerimiz ve pişirme kaplan
mızda, kısaca tüm çevremizde mevcuttur. Ateş halen toplu306
Düşündürücü ve Kükürtlü Ateşler
mumuzda muazzam bir rol oynuyor: Kullandığımız enerji
nin çoğu halen fosil yakıtlann yanmasından elde ediliyor.
Otomobil gizli ateşin yaşamlanmıza hükmetmeye devam et
tiğinin klasik bir örneğidir; bir yandan yanma ve ısı, otomo
bilin imalat ve nakliyesindeki hemen her aşamaya dahilken,
diğer yandan motor otomobili yüzlerce küçük patlamayla ha
reket ettirir. Kontak anahtanru çevirirken ateş aklımıza gel
mez ama kullandığımız ateştir ve bu hareketimizle en eski
atalarımızın hareketlerini tekrarlarız.
Sanayi devrimi hız kazandıkça, fabrika sahipleri üretimi
maksimize etmenin yollannı aradılar. Kolay çözümlerden bi
ri de fabrikaları bütün gece çalışhrmakh. Bu öyle bir hamley
di ki bir sonraki mühendis neslini aydınlatmanın ucuz ve gü
venli yollannı aramaya itti. Her ne kadar nihai çözüm olma
dığı ortaya çıksa da bu süreçte petrol bol ve verimli bir meta
olarak kendini gösterdi. Çok geçmeden insanlar petrolün ya
kıt kaynağı olarak daha geniş bir potansiyeli olduğunu ve
hatta bu buluşun sonuçlannın kurmuş olduğumuz bütün uy
garlıklann sonunu getirebileceğini fark ettiler.
307
Dokuzuncu Bölüm
İNSANI MUTLU EDEN PETROL
1901'de ilaç satıası Sidney Reilly elinde bir çanta dolusu pa
tentli ilaçla Tahran' a doğru yola çıktı. Yakışıklı şehirli, Şah
Muzaffer ed-Din'in sadrazamıyla sıkı fıkı olmasının yanı sıra,
çabucak bu doğu şehrinin çeşitli uluslararası sefaretlerinin
dans ve kokteyl partilerinin gedikli siması haline geldi. Bir
kaç ay kaldıktan sonra, yüklü miktardaki ödemeler ve sonra
dan hepsi karşılanacak olan bir defter dolusu siparişle oradan
ayrıldı. Ancak çok sonra Reilly'nin minnettar müşterileri
ikinci kez ilaç ve tıbbi gereç ısmarlamaya kalktıklarında kafa
ları karıştı. Adamın nerede olduğunu bulamıyorlardı. Şirketi
hiç var olmamıştı. Ve aynı şekilde Reilly de.
Sidney Reilly, Odessa'dan 1 893'te ayrılan Georgi Rosenb
lum adında bir Rus Yahudisinin gayrı meşru oğluydu. Adam
dengesiz biriydi, zaman zaman İrlandalı bir denizcinin oğlu,
bazen de Çar 111. Alexander' ın maiyetinden bir Rus aristokra
tının oğlu olduğunu iddia ederdi. On sekiz yaşındayken ça
rın gizli polisi onu tutuklayınca, Odessa limanında kendini
ölmüş gibi gösterdi ve bir İngiliz gemisiyle Brezilya'ya kaçak
olarak gitti. Rio de Janeiro'da yol tamircisi, genelev kapıası
ve tersane işçisi olarak çalıştıktan sonra, 1895'te keşif hareka
hndaki bir İngiliz istihbarat birimi için aşçılık yapmaya baş
ladı. Birçok tarihçi Reilly'nin, yerliler saldırdığında bir suba309
Baş Belası icatlar
yın tabancasıru ele geçirerek birliğin ve komutanının hayah
nı kurtardığını iddia eder, ama Reilly'nin biyografisinin ya
zan Andrew Cook bundan o kadar emin değil.1 Bu esraren
giz adam hakkındaki hakikat ne olursa olsun, Scotland
Yard'ın Özel Birimi'nin kendisine muhbir olarak ödeme yap
hğı açıktır ve izleyen yıllarda Rusya' daki İngiliz Gizli Servis
Bürosu'nun gizli başkanı olarak hizmet etmiştir. Tahran'daki
asıl görevi William Knox D'Arcy adında birinin faaliyetlerini
araşhrmaktı. Bu Avustralyalı altın madencisi ülkenin var ol
duğu farz edilen petrol kaynaklarından istifade etmek için
İran Şahı'ndan 1 0,000 sterlinlik bir imtiyaz almışh.
Bu yeni yakıt kaynağının potansiyelinin değerini bilen ve
bundan yararlanmak isteyen İngiliz hükümeti endişeliydi.
Petrol Rusya'ya ait Azerbaycan eyaletindeki Bakü'nün yakı
nında bulunmuştu. İran; Rusya ve Britanya Hindistan'ı ara
sındaki tampon bölgedeydi, Rudyard Kipling'in, süregelen
kedi fare oyunlarına "Büyük Oyun" adını verdiği bölge. İs
mine rağmen, on dokuzuncu yüzyılda Büyük Britanya ile
Rusya arasındaki diplomatik gerilimler ciddiydi. Britanya
açısından, Ortadoğu; Hindistan ve Malaya'run doğu koloni
lerine giden hayati transit yollarını kapatıyordu. Rusya açı
sından ise çoğu Müslüman olan kendi kolonilerinin sırurla
nnda bulunan kararsız ve belalı bir bölgeydi. İki tarafın da
üstünlüğü elde etmek ve korumak için zorlayıa nedenleri
vardı ve petrolün varlığı da bunları şiddetlendiriyordu. Re
illy'nin Rus kökenleri nedeniyle durumu soruşturacak mü
kemmel adam olduğu düşünülüyordu, yalnızca bölgede
petrol bulma olasılığını değil, Rusların buna ilgisinin boyutu
nu da tartacaktı. Reilly komuta merkezine döndüğünde, pet
rolün keşfinin an meselesi olduğunu doğruladı. Rusya'nın,
lran'ın kuzey eyaletlerindeki bölgelerde başarılı olabileceğini
iddia etti. İki güç, aralarındaki toprağı etkili bir biçimde tak
sim edebilirdi.
310
lnsaru Mutlu Eden Petrol
MUSLUCU AÇMAK
1905'te İngiliz hüküıneti maden arayıası D'Arcy'nin iflas et
tiğini öğrenene kadar, Reilly'nin önerisiyle ilgili bir şey yapıl
mamışh.
D' Arcy İran' da petrol çıkarmıştı, ancak beklediği
miktarlarda değil. Arhk Avrupa'ya gelmişti ve şahtan aldığı
imtiyazı satabileceği birini bulmaya çalışıyordu. Britanya
D'Arcy'nin imtiyazı kendilerine satması hususunda kararlıy
dı. Aynca rakipleri Fransa ile Rusya'nın anlaşma yapılana ka
dar bu konudan haberdar olmaması hususunda da yine aynı
şekilde kararlıydı.
Reilly Cannes' a gönderildi, orada
D'Arcy'nin bankacılıkla uğraşan köklü aile Rothschildler'in
Fransız şubesiyle görüşmeler yapmakta olduğuna dair söy
lentiler vardı. Yetimhanesi için varlıklı tatilcilerden bağış top
lamaya çalışan bir Katolik rahibi kılığına giren Reilly,
D' Arcy'nin her gün ziyaret ettiği Rothschild yahru gözetle
meye başladı. Misyon arhk ajanın kökleşmiş kuruntu ve nev
rozlarının çoğundan faydalanıyordu. Bazı rivayetlere göre,
yetişkinliğinde bir Rus arazi sahibi sülalesinin varisi değil de
Yahudi bir doktorun evlilik dışı oğlu olduğunu öğrenen Re
illy travma geçirmişti. Görünen o ki Rothschild'i alt etmek bir
bakıma, altüst olmuş hayahna sunulmuş bir tazminat gibiydi.
Öyküsünün bu versiyonunda, Reilly'nin Rusya'dan sürgün
edilmesi, bu sırrı keşfettikten hemen sonra gerçekleşmişti ve
şimdi geri dönebileceği olası bir yol görüyordu: arka kapıdan
kılık değiştirmiş biri olarak değil de, çarla kral arasında bü
yük bir anlaşmaya aracılık etmiş bir ulusal kahraman olarak.
Uygun fırsah yakalayan Reilly rahip kılığı içinde Roths
childler'in yatına dalarak, gönülsüz ev sahiplerine yetimha
nesine yardımda bulunmaları için yakardı. Davetsiz girişinin
yarathğı kargaşadan yararlanan Reilly şaşkın haldeki
D'Arcy'yi bir kenara çekip, İngiliz hüküınetinden bir mesajı
olduğunu söyledi. Rothschildler ne teklif ediyorlarsa iki katı-
311
Baş Belası icatlar
ru ödeyeceklerdi.
Reilly, şaşkına dönmüş insanlar sahte rahip
ile "yetimlerine" yüklüce bir bağış yapmayı kabul etmeden
önce bu mesajı iletecek ve o akşam bir otelde bir toplanh
ayarlayacak kadar vakit bulabilmişti.
Reilly'nin parayla ne yaphğı tarih kayıtlarında yer almı
yor. Şu var ki D'Arcy'nin İngiliz hükümetiyle akdettiği anlaş
ma yer alıyor. Bunun sonucunda daha sonra British Petrole
um adını alan Anglo-Persian Petrol Şirketi kuruldu ki bu şir
ketten dönemin genç bakanı Winston Churchill'in tavsiyesiy
le İngiliz hükümeti %51 pay aldı. 26 Mayıs 1908'de saat 4.00'da
İran' da tekrar petrol çıkarılmaya başlandı. Bu defa Britan
ya'nın hayati bir yakıt kaynağından faydalanmasını on yıllar
ca garantileyecek miktarlarda üretim yapılıyordu. Petrolün
böylesine bol miktarda olması, Churchill'in İngiliz donanma
filosunu petrolle çalışacak şekilde dönüştürme kararını etki
ledi ve Birinci Dünya Savaşı'nda önemli bir avantaj sağladı:
Bu üstünlükle ancak karada benzinle çalışan tankların gücü
boy ölçüşebilirdi.
Reilly'nin gizli görevlerinin dünya tarihinde günümüze
kadar devam eden belirgin bir etkisi olmuştur: özellikle de
karbon yakıtlarına olan bağımlılığımızı pekiştirdikleri için.
İngiliz ajanı olarak fevkalade ve değişken kariyerine devam
eden Reilly Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri'nden teğmen
rütbesi aldı ve Majestelerinin Gizli İstihbarat Servisi'nde (SiS)
vaka istihbarat görevlisi oldu. 1919'da ordu nişanı aldı. Bir
çok casusluk operasyonundan sonra nihayet Sovyetler Birli
ği'nde tutuklandı ve OGPU tarafından sorgulandı. 1925'te kı
sa bir süre hapis yattıktan sonra, Sovyet istihbarah tarafından
Moskova yakınlarındaki bir ormanda öldürüldü. Reilly'nin
itibarı memleketinde hiçbir zaman iade edilmemiş olabilir
ama lan Fleming'in kahramanı James Bond'a ilham kaynağı
olmuştur.2
312
lnsaru Mutlu Eden Petrol
KARA ALTIN
Petrol kullanımı binlerce yıl öncesine uzanır; gemileri su ge
çirmez yapmak, yollan kaplamak için ve muhtemelen savaş
silahı olarak kullanan Yakın Doğu'nun kadim imparatorluk
larına dek: ham petrol yedinci bölümde sözü geçen "Rum
ateşi"nin ana öğesi olabilir. Bununla birlikte kullanımı birkaç
amaçla, üretimi de petrolün yüzeye sızdığı bir avuç dolusu
yerleşimle sınırlıydı. Dünyadaki petrol yataklarından yaygın
ölçüde istifade etmek ve nakliye, imalat, plastik ürünler ve zi
raat gibi faaliyetlerde neredeyse genelgeçer kullanımı ise çok
yeni bir fenomendir. Oldukça da şaşırtıa bir şekilde başla
mışhr.
Sanayi devriminin doğurduğu fabrikaların, kurulmaları
için yapılan muazzam masrafları karşılamak için gün boyu
çalışması ve dolayısıyla aydınlahlması gerekiyordu. Aydın
latma için. llk başlarda tercih edilen yakıt balina yağıydı, an
cak Atlantik'te aşın avlanma sonucunda bu iş on dokuzuncu
yüzyılın ortası itibariyle çok masraflı hale gelmişti. Üstelik
denizden çıkarılan bu ışık kaynağı iğrenç bir koku yayıyor ve
yanarken de sürekli bir hslama sesi çıkarıyordu: ev halkı için
can sıkıa ve yüzlerce feneri olan bir fabrikada da devasa bir
güçlük. Hava gazı da kullanılıyordu ancak toksikti ve çok ko
lay tutuşan bir maddeydi. Yani 1854' te mucidi Kanadalı Ab
raham Gesner tarafından patenti alınan, petrolün rafine edil
miş bir versiyonu olan "kerosen" yani gazyağı için hazır bir
pazar vardı.3 Gazyağırun hayvan yağından daha ucuz, daha
etkili bir makine yağı olması gibi ilave bir avantajı da vardı,
bu sayede sanayiciler bir ürün fiyahna iki ürün alıyorlardı.
Bu avantajlarına rağmen, petrol peynir ekmek gibi sahlmadı,
çünkü mevcut petrol çıkarma ve rafine etme yöntemleri mas
raflıydı ve büyük ölçekli üretime uygun değildi.
313
Baş Belası icatlar
Bu durum petrol ve diğer enerji kaynaklanrun öyküsünde
önemli bir kavramı ortaya çıkarır. Bazı bilimciler buna
EROEI (Yahnm Yapılan Enerjiden Elde Edilen Enerji) diyor.
Basitçe ifade edecek olursak, eğer bir varil petrolü çıkarmam
ve rafine etmem bana 1 liraya mal olursa ve ben varili 10 lira
ya satarsam işimi yürütebilirim. Diğer yandan bir varil petrol
çıkarmam bana 1 0- 1 1 liraya mal olacak olursa iflas ederim.
Bilimciler bu terimle şüphesiz bir yakıt kaynağı elde etmek
için kullanılan enerji miktarını kastediyorlar, parasal maliye
ti değil: Ne var ki bu ikisi genelde bağıntılıdır. İleride görece
ğimiz gibi, bu basit belitin yerküremiz, yerküremizin ekono
mileri ve kültürleri üzerinde güçlü bir etkisi vardır ve hatta
gelecekte varlığını sürdürebilmesiyle de bir ilgisi olabilir.
Artrit hastası, eski tren kondüktörü ve istimbotta gece
yazmanı olan Edwin Drake üzerinde ise kesinlikle güçlü bir
etkisi oldu. Drake 1859' da Connecticut, New Haven' da has
talık iznini geçiriyordu. Orada George Bissell adında bir ban
kerle tanışh. Bissel kısa süre önce Pennsylvania, Titusville ci
varındaki çamurlu tepelerden petrol çıkarma maksadıyla bir
konsorsiyum oluşturmuştu. Gelişmekte olan tekstil sanayin
den gelen talep bir galonun fiyatını 75 sentten yaklaşık 2 do
lara çıkarmışh. Bissell'in Drake'e kanı kaynamışh, Drake'i
petrol çıkarma projesinin koordinatörü olarak işe aldı ve
müstakbel yahnmcıların etkilenmesi için de ona "albay" adı
nı takh.
Drake'in kariyeri bu noktaya kadar tuhaf seyretmesine
rağmen, kuyu açmak hakkında birkaç şey biliyordu. 1847' de
Azerbaycan' da kullanılan bir petrol donanımını kopya ede
rek. buharla çalışan bir çark yaptı; çark çelik bir matkap ucu
nu toprağın içine ve dışına doğru hareket ettiriyordu, bu sa
yede yaklaşık otuz beş varil petrol üretildi. Drake bu kaygan
ürünü tahta viski fıçılarında saklamayı tercih ederek petrol
314
1nsaru Mutlu Eden Petrol
sanayinin en kalıcı sembollerinden birine imza attı. O gün bu
gündür petrol fiyatı varille* ölçülür.
Drake'in ilk değerli kargosu varili 40 dolardan satıldı ve
bir ilgi patlamasının da fitilini yaktı. Bölge "yabani kedici"
maden arayıcılarının akınına uğradı. Onlara bu ismin takıl
masının nedeni salt vahşi yaşamın çığlıklarının duyulabilece
ği uzak bölgelerde kuyu kazmaları ve öldürdükleri yabani
kedilerin postlarını petrol kuyusu iskelelerinin tepelerine as
malarıydı. Uzun süre Califomia'da altın madeni bulmaya ça
lışıp da hayal kırıklığına uğrayan çapulculara yeni bir umut
ışığı doğmuştu. Bu ilgi yoğunluğu petrol sanayinin gelişimi
ni öylesine hızlandırdı ki 1861 itibariyle dünyadaki ilk petrol
rafinerisi kurulmuş ve Britanya' daki fabrikalar deniz yoluyla
ilk kandil yağı sevkiyatlanru almıştı. Dört yıl sonra, Birleşik
Devletler'in doğu yakasında, dünyadaki muhtemelen ilk pet
rol boru hattı Pennsylvania, Titusville' de tamamlandı; Edwin
Drake'in Titusville yakınındaki petrol sahasından Union City
& Titusville Demiryolu'na kadar 8 km uzunluğundaydı.
Ancak petrol bollaşması yüzünden fiyatlar düşüşe geçti,
bazen 2-3 dolarlık tahta varillerin içindekilerden daha paha
lıya geldiği bile oluyordu. O günlerde kuyu kazma işinin bir
tekniği yoktu: Kara altın ortaya çıktığında, petrol arayıcıları
oraya akın ediyor, birkaç aylık bir süre içinde kuyunun dibi
ni buluyor ve genellikle de bu süreçte bölgenin coğrafi altya
pısına zarar veriyorlardı. Bölge kuruduğunda, kıtlık fiyatla
rın
tekrar aniden artacağı anlamına geliyordu ve böylesine
çılgınca dalgalanan bir pazarda servetler yapılıp kaybedili
yor, sonra haftalar içinde tekrar yapılıyordu. Drake bütün
kaynaklanru yanıp kül olan yeni bir petrol kuyusunda batır
dı ve daha sonra yokluk içinde öldü.
Bu yeni sanayinin kaotik yapısı ve yaşamları ve geçim yol
larını mahvetmesi Ohio'lu Baptist muhasebeci John D.· Roc•
lngilizcede barrel sözcüğü hem hçı hem de varil anlamına gelir.
315
Baş Belası icatlar
kefeller'i dehşete düşürmüştü. Eğer bir şirket bütün kuyuları
ve tedarik hatlarını kontrol ederse bu hızlı büyüme-iflas dön
güsünün önüne geçilebileceği kanısına varmışh. Böylece işe
koyuldu. "Cleveland Katliamı" diye bilinen bir dönemde,
Ohio'nun yirmi alh petrol şirketinden yirmi dördünü bir ay
içinde sahn aldı. Yöntemleri tek kelimeyle amansızdı. Şirket
lere cömert fiyatlar teklif ediyor, sahn aldığı şirketlerin eski
sahiplerine Standard Oil adını verdiğini kendi firmasında
yüksek maaşlı yöneticilik işleri ve hisseler veriyordu.
Gelgelelim Rockefeller'in bazı yöntemleri itibarını zedele
yecekti. Bu durum ise büyük ölçüde asistanı Henry Flag
ler' den kaynaklanıyordu. Flagler'in masasının üzerindeki
plakette şu yazılıydı: "Sana Nasıl Davranılmasını İstiyorsan
Sen de Başkalarına Öyle Davran. Ve tık Sen Öyle Davran."4
Flagler petrol boru hatlarının yokluğunda hayati önem taşı
yan demiryolu şirketleriyle, Rockefeller petrolünü taşımaları
karşılığında onlara daha fazla ödeme yapmak için gizli anlaş
malar yaptı. Flagler'in gizli ajan ağı tüm ülkeye yayılmıştı;
yeni sondaj bölgelerini, demiryolu istasyonlarını ve petrolcü
lerin barlarını gözetliyorlardı. Eğer bir petrol arayıcısı yeni
bir keşifle coşup da varili Standard Oil' den daha düşük fiya
ta satarsa, Rockefeller bunu öğrendiğinde fiyah daha da indi
rir ve büyümekte olan imparatorluğunun başka bölgelerinde
fiyatları yukarı çekerek bunu dengelerdi.
En sonunda Rockefeller'in petrol sanayi üzerindeki haki
miyetini zayıflatan Flagler'in hileleri oldu. Amerika hakkani
yet ilkeleri üzerinde kurulmuştu. On dokuzuncu yüzyılın so
nunda Oklahoma, Califomia ve Teksas'ta yeni devasa petrol
alanlarının keşfedilmesi insanların pastadan bir dilim alma
arzularını kamçıladı. Bazı unsurları Avrupa'daki baskıcı ve
ketum diktatörlüklerden kaçıp gelmiş insanlardan oluşan
halk Standard Oil'in piyasayı, ajanları ve kurnazca anlaşma316
İnsanı Mutlu Eden Petrol
lanyla nasıl manipüle ettiğini öğrenince protestolar patlak
verdi. Popüler basında Rockefe ller adı aşın açgözlülük ve
gaddarlıkla eşanlamlı hale geldi. Aslında bu utanç verici bir
şeydi, çünkü adam bizzat mütevazı yaşamıştı ve kapitaliz
min en hayırsever işverenlerinden biriydi. Her şeye karşın
1911'de Başkan Theodore Roosevelt kamuoyunda haklın
olan havaya yanıt olarak Standard Oil'in bölünmesini emret
ti. Bu şirketin parçalan halen Exxon, Mobil ve Texaco gibi ta
nınmış
firmalarda yaşıyor. Hatta belki de daha da önemlisi,
Rockefeller'in nefret edilen tekel mirasının petrol üreten şir
ketler birliği OPEC formunda varlığını sürdürmesidir.
SARSICI BiR DECIŞIM: OTOMOBiL
e
Rockef ller imparatorluğunu yıkan sadece halkın bakış açısı
değildi. Rothschild ailesinin finanse ettiği Marcus Samuel
adında bir adam Karadeniz'de, Bakü' den Batum' a petrol ta
şıyacak bir demiryolu yapmıştı. Aynca bir tanker filosunun
yapımını yönetmişti. Petrol bu gemilere doğrudan pompala
nabilecekti ve gemiler Süveyş Kanalı'ndan geçebilecek kadar
da küçüktü. 1897' den sonra tek başına devam eden Samuel
yeni işine babasını onurlandırmak için onun işiyle ilgili bir
isim verdi. Samuel'in babası ölü deniz canlılarından yapılma
süs kutuları satıyordu. Günümüzde bu şirket tüm dünyada
tanınan Shell'dir. Tam Samuel Doğu'ya giden ve Doğu'dan
gelen rotaları açmıştı ki Royal Dutch Şirketi Surnatra adasın
da petrol buldu. Marcus Samuel nihayet Bearsted Vikontu ol
du ve hayırsever olarak tanındı. Ben Tıp Fakültesi'nde okur
ken, Samuel'in Londra Hastanesi'ne bağışladığı oldukça ra
hatsız Viktorya dönemi amfisinde ders görürdük..
Rockefeller' in tekelinin tam da daha büyük bir şeylerin
eşiğine gelmiş olabilecekken sarsılması kaderin garip bir cil
vesi olsa gerek. Petrolün aydınlatma kaynağı olarak kullanı-
317
Baş Belası icatlar
mı sınırlıydı, özellikle de Thomas Edison 1882' de ampulünü
dünyaya tanıttıktan sonra. Günlük yaşamda bu büyük deği
şim vuku bulurken, bir grup küçük mucit içten yanmalı mo
tor üzerinde çalışıyordu.
içten yanmalı motorun ve otomobilin öyküleri için bir baş
langıç noktası belirlemek istersek çok seçeneğimiz var, çünkü
petrolün öyküsüyle öylesine iç içedirler ki ayırmak neredey
se mümkün değildir. tık içten yanmalı motorlar ateşli silah
lardı, itici güç silahın namlusunun içindeki hava basınçların
da meydana gelen ani bir değişimle sağlanırdı. 1680' de insan
anatomisindeki ilerlemelerden ilham alan Hollandalı fizikçi
Christiaan Huygens barutla çalışan bir motor denemesi yap
h, bu motorda deri tüplerden yapılma özel "arterler" boyun
ca itilen havaya güç veriliyordu. Bir sonraki yüzyılda patla
mayla tahrik edilen birkaç pompa ortaya çıkh. Daha sonra
1791'de İngiliz mucit John Barber petrol buharının yanması
na dayalı bir motorun patentini aldı.
Britanya daha sonralan motor sanayiyle dünyada tanına
cağı halde, teknolojideki ilerlemeler uzun süre halkın karşı
çıkmasıyla hız kesti. Barber'ın icadı, buhar mühendisliği ve
benzeri alanlarda Britanyalı mucitlerin kaydettikleri devasa
gelişmelerin ardından ikinci sıraya düştü ve iş kara taşımaa
lığına geldiğinde, insanlar doğal olarak bu özel tahrik araçla
rı yönünden düşündüler. Ancak ağır, randımansız buharlı ta
şıtlar yollara zarar veriyordu, kazanlar tehlikeliydi ve patla
ma olasılıkları yüksekti ve genelde kullandıkları kömür ateşi
yoğun bir duman tabakası oluşturuyordu; bu erken dönem
araçlarından "paralı yol tröstleri" fahiş fiyatlar istiyorlar, ay
nca yine bu tröstler posta arabası operatörlüğü işini kaybet
mekten de korkuyorlardı. 1865'teki "Kırmızı Bayrak Hareke
ti" buharlı taşıtların hızını sınırlandırarak, köprüden geçme
lerini, yolcu taşımalarını yasaklamış ve üç kişilik bir ekiple
318
insanı Mutlu Eden Petrol
yol almalarını zorunlu kılmıştı; bunlardan birinin görevi ileri
doğru yürümek, arabanın yaklaştığına dair insanları uyar
mak için bir kırmızı bayrak sallamaktı.
Britanya'da mekanize kara taşımaalığına yaklaşım bu ka
dar olumsuz olunca avantaj Avrupa' ya geçti. 1863'de Etienne
Lenoir kendi tasarımı içten yanmalı bir motoru bir taşıta
monte etti ve Paris'in içinde saatte 8 km'lik hızla 10 km yol
kat etti. Ardından dört zamanlı motor geldi, bu daha randı
manlı bir mekanizmaydı, piston her yanma hareketine karşı
lık dört vuruş gerçekleştiriyordu. Bu dört vuruş modem ara
ba motorunun temelidir. Pistonun aşağı doğru ilk hareketi,
bir giriş vanası vasıtasıyla silindir içine yakıt karışımını ve
oksijeni çeker. Sonra krank mili dönerken, piston yukarı doğ
ru tekrar itilir, yakıt karışımı küçük bir boşluğa sıkışır. Üçün
cü harekette, bir kıvılcım tutuşturduktan sonra karışımın pat
lamasıyla piston aşağı doğru itilir ve bu gücün momentumu
krank milini döndürür, pistonu geri yukarı iter ve patlama
dan ötürü oluşan atık ürünleri egzoz vanası vasıtasıyla egzoz
borusuna yönlendirir.
İçten yanmalı motora o kadar rağbet yoktu. Kendi otomo
bil taslağını Viyana'run banliyölerinde deneyen mucit Sieg
fried Mercus, komşularını gürültü ve egzoz dumanlarıyla ra
hatsız etmeyi kesmezse tutuklanmakla tehdit edildi. Ne ente
resandır
ki bir tren makinistinin gayrimeşru oğlu olan Alman
Kari Benz daha sonra satılacak ilk araba olacak kendi araba
sını test ederken, kalabalık bu girişimle alay etmek için top
lanmıştı.
Şu var ki bu eğilim durdurulamadı, yirminci yüzyılın ba
şı itibariyle otomobiller bütün Avrupa ve Birleşik Devlet
ler'de üretiliyordu. Bununla birlikte zenginlerin oyuncağı
olarak kaldı ve sınıf temelli sosyal gerginliğin odak noktası
oldu. 1910'da Kraliçe Mary'ye "İngiltere'nin köylü kadınları
nın" gönderdiği bir dilekçede şunlar yazıyordu:
319
Baş Belası icatlar
Bizi otomobillerden kurtarmanız için size yalvanycr
ruz.
Eminiz ki majesteleri bizim bunlardan neler çekti
ğimizi bilmiyordur. Çocuklarımız sürekli tehlike altın
da, eşyalarımız tozdan mahvoluypr, pencerelerimizi
açamıyoruz, geceleri seslerinden huzurumuz kaçıyor.
Köy içinde yavaş gitmeleri sağlanabilse çok iyi olurdu,
fakat bizler yoksul insanlarız ve otomobil kullananla
rın büyük çoğunluğu bizi hiç dikkate almıyor.
Ne yazık ki Kraliçe Mary'nin kocası Kral V. George, aynı
yıl bu dilekçeye bir Daimler satın alarak yanıt verdi. Daimler
İngiliz monarşisinin, Galler Prensi zamanından Kral VII . Ed
ward' a değin tercih ettiği arabaydı; ilki 1896'da kullanıldı,
1950'lerin ortalarına dek kraliyet ailesi bu arabayı kullanma
ya devam etti. Bu özel limuzin büyüklüğü, yüksek kalitesi ve
seçkin görünümü yüzünden tercih ediliyordu. 5 m uzunlu
ğunda, 2 m 30 cm yüksekliğindeydi; 57 beygir gücünde düz
gün ve ·sessiz çalışan 9,4 litrelik, 6 silindirli Knight döner valf
li motoru vardı. Şimdi California' da bir müzeyi onurlandır
ması pek de şaşırtıa olmasa gerek.
Trafik kazalarında ölü sayısı yüksekti: 1914 itibariyle gün
de bir kişi. Ta ki 1930'da daha sert düzenlemeler getirilene
dek. Gazeteler de sık sık varlıklı, hız delisi otomobil sürücü
leriyle sıradan, meteliksiz kurbanları arasındaki muazzam
eşitsizliğe dikkat çekiyorlardı. Plaka ve hız limitleri daha ön
ceden yürürlüğe konmuştu, ancak AA gibi kuruluşlar sürü
cüleri polisin hız tuzaklarına karşı uyarmak için bisikletli
devriyeler tutarak muhalefet oluşturmuşlardı.
Otomobil tarihindeki büyük vites değişimi, 1908'de Henry
Ford, diğer adı "Model T" olan "Tin Lizzie"yi piyasaya sür
düğünde gerçekleşti. Rus lideri Lenin' in dahi hayranlığını
kazanan aktif bir hayırsever olan Ford ortalama bir çalışanın
320
insanı Mutlu Eden Petrol
alım gücüne daha uygun modeller üretebilmek için çok çalış
tı. Araba piyasaya sürüldüğü yıl 890 dolardı ve ortalama bir
Amerikalırun yıllık geliri 500-570 dolar arasında değişiyordu.
1924 itibariyle fiyatı sadece 290 dolar olmuştu.
Britanya' da benzinli motor etkisini ülkede ve ülke sakinle
rinin günlük yaşamlarında çabucak gösterdi. İnsanlar daha
uzak iş yerlerine gidebildiği için şehirler kırsala yayıldı. Ma
kineleşmiş çiftçilik kırsal alanda iş kayıpları ve sonuç olarak
şehir nüfusunun daha da artması demekti: Çoğu kişi özellik
le de Midlands' te, yeni bir iş dalı olan otomobil imalatı işine
girdi. Yiyecek üretimi ülkenin artık daha da küçük bir bölü
müyle sınırlandığı için, insanlar günlük ekmeklerini alabil
mek için makineleşmiş nakliyeye gitgide daha bağımlı hale
geldiler. Ve yine de, daha önce Kraliçe Mary'ye sunulan sa
mimi dilekçe gibi birkaç itiraza rağmen hiç kimse petrol esas
lı gücün, toplumlarının birçok yönüne yavaş yavaş sızmasını
sorgulamamış gibidir. Sürekli artan bir bağımlılık söz konu
suydu. Bu bağımlılık yalruzca Birinci Dünya Savaşı'nda pet
rolle beslenen zaferle değil, ardından yeni araçları sürmek
için eğitim almış on binlerce kadın ve erkeğin terhis edilme
siyle de artıyordu. Savaşın başlangıcı ve sonundaki araç kul
lanımı istatistikleri çarpıcıdır. İngiliz ordusu Fransa'ya doğru
yola çıktığında, yanlanna sadece 827 taşıt ve 15 motosiklet al
mıştı. 1918 itibariyle ise 56.000 kamyonu, 23.000 arabası ve
34.000 motosikleti vardı. Ancak artık bu teknoloji furyasının
yanında kıyamet uyarıları da söz konusuydu. İnsanlar petro
lün tükenmesi olasılığından söz etmeye başlamışlardı. 1919'da ABD Jeolojik Araştırma Kurumu'nun başkanı 1928'e ge
lindiğinde ülkede hiç petrol kalmayacağını duyurdu.
1963'teki Buchanan raporuna5 kadar, ki o zamanlar Britan
ya' run yollarında en fazla 7 milyon araç vardı, otomobillerin
yol açtığı zarar pek dile getirilmemişti. Buchanan ile komite321
Baş Belası icatlar
sinin tasviri kıyamet habercisi gibidir: "Şehirlerdeki trafiğin
geleceği üzerinde bir çalışma yaparken," diyordu idari grup,
"yaklaşan aciliyetin büyüklüğü karşısında afallamamak
mümkün değil. Büyük yıkıcılık potansiyeli olan canavarı
[motorlu araç] muazzam maliyetlerle besliyoruz ve gene de
onu çok seviyoruz. Çıkardığı zorluğu kabul etmeyi reddet
mek yenilgiyi kabul etmek demektir."
Benim çalışhğım Imperial College London'da Ulaşım Pro
fesörü, motosiklet düşkünü ve bir karavan sahibi olan Bucha
nan sert kararlar alınması gerektiğini vurgulamışh. Raporda
arabaların bazı kasaba ve şehirlerin semtlerinde yasaklanma
sı gerektiği; mevcut bina ve yolların yıkılarak trafiğin toprak
seviyesinde akması ve dükkan ve yayaların yukarıda bir se
viyede olması önerildi. Park etmeler kontrol edilmeli ve ara
ba sahiplerine "sıkışıklık vergisi" konmalıydı. Raporda ayrı
ca şehir içinde kamu ulaşımının ucuz olması gerektiği vurgu
landı.
Aslında Buchanan'ın öngörüleri aşın kötümserdi: Rapor
da 1980 itibariyle Britanya yollarında 27 milyon motorlu araç
olacağı öngörülüyordu ama gerçekte yirmi yıl sonra toplam
da bu kadar artış olmadı. Buchanan'ın Britanya'da 2010'da
ulaşılacağını düşündüğü ve "doyma" noktası olarak tanımla
dığı 40 milyon araç şimdi çok az olası görünüyor.
KEŞİF COŞKUSU
Bağdat'ın 70 mil bahsındaki Felluce şehrinin adı arhk savaşın
hüznüyle eşanlamlı. Felluce'yi duyduğumuzda, aklımıza bi
rinci Körfez Savaşı'nda kalabalık bir pazar yerine İngilizlerin
athğı bombalar sonucu ölen 200 sivil geliyor. Aklımıza yarı
sından fazlası o savaşta ve ardından gelen savaşta enkaza dö
nüşen binalar geliyor. Felluce İkinci Körfez Savaşı'ndan önce
322
insanı Mutlu Eden Petrol
ülkenin nispeten zarar görmemiş bir bölgesindeydi, ancak
daha sonra Sünni ayaklanmasının yuvası ve Amerikan asker
leriyle yapılan gece muharebelerinin bölgesi haline geldi. Fel
luce'nin adının Pumbeditha iken ve MS ikinci yüzyıl civarın
da dünyadaki Yahudi biliminin başta gelen akademilerinden
biriyken daha mutlu, hoşgörülü bir dönemi olduğunu da
unutmamalıyız. Babillilerin ele geçirmesinden sonra Yahudi
yaşamının merkezi olarak kentin ne kadar önemli olduğu,
Pumbeditha'nın Gaon'una (akademi başkanı) yeniden ele ge
çirilen çalınmış şarabın Yahudi inançlarına uygun olup olma
dığı sorulmasından bellidir (Yahudi kanunlarına göre, eğer
Yahudi olmayan biri tarafından çalındıysa puta tapma ama
cıyla kullanılmış olabilir, bu durumda şarabın bir Yahudi ta
rafından kullanılması uygun olmaz). Gaon da endişelenmeye
mahal olmadığını söyler, çünkü Pumbeditha' daki hırsızların
çoğunun Yahudi olduğu sonucuna varmıştır.6
Petrol Felluce'yi bölen savaşın merkezindedir, ama bu du
rum 2003'te veya 1991'de değil Birinci Dünya Savaşı'ndan
hemen sonra başladı. Azalan petrol kaynaklarına dair Ame
rikan raporlarıyla alarma geçen İngilizler, Arapları kendileri
ne bağlamak ve buradan hareketle topraklarında olması
muhtemel petrol rezervlerinden faydalanmak amacıyla Os
manlı hükümdarlarına karşı ayaklanmalarını teşvik eden, it
tifakla belirledikleri bir politika izlediler. Bu ikiyüzlü strateji
yi uygulayan Britanya T. E. Lawrence adında birinin hizmet
leriyle bir yandan Arap ayaklanmasını finanse ederken, bir
yandan da eski Osmanlı topraklarını kendi aralarında bölüş
mek için Fransa'yla da gizlice plan yaptı. Türkler geri çekilip
de Irak'ın egemenliği Britanya'ya geçtiğinde 1920'de toplu is
yanlar patlak verdi. İngilizler Nasiriye ve Felluce gibi kentler
de sert tepki verdiler ve yaklaşık 10.000 Iraklı sivil katledildi.
O sırada Sömürgeler Bakanı olan Winston Churchill, Kral
323
Baş Belası lcatlar
Faysal'ın tahtı arkasında bilfiil İngiliz hakimiyetini tesis
eden, kukla hükümet politikası uygulanmasını önerdi.
Çok benzer bir şey Orta Amerika'da da oldu. 1901'de
Meksika' da devasa bir petrol yatağı bulundu ve hakları
Shell'e satıldı. Sevilmeyen Meksikalı yönetici Porfirio Diaz
görevden alınınca, yabanaların petrol şirketleri açısından iş
ler zorlaştı. Böylece Amerikan şirketleri Venezüella'ya yayıl
dı ki orada da ahlaksız bir despot olan Juan Vicente Gomez
halkının maden haklarını ele geçirip, yabana petrol holding
lerine satmaktan gayet memnundu. İkinci Dünya Savaşı'run
arifesinde, İran, Mezopotamya, Venezüella ve Meksika'run
petrol rezervleri bir avuç Amerikan ve Avrupa şirketinin
elindeydi.
Bununla birlikte çok önemli bir istikrarsızlık öğesinin or
taya çıkmasıyla birlikte tablo değişmek üzereydi. Her şey
1925'te İngiliz mandasının Filistin'deki Gizli Servis'inin ba
şındayken ayrılan Harry St. John Bridger Philby'nin (anmaya
daha değer olan Kim'in babası) Müslümanlığı kabul etmesi
ve Kral Abdülaziz İbn Suud'un danışmanı olarak çalışmaya
başlamasıyla başladı.7 İbn Suud, kendilerini İslam'ın püriten
formuna adamış dini bir milis olan ve göçebe Bedevi yaşam
tarzının bununla uyuşmadığını düşünen thvan'ın8 desteğiyle
ateşli Bedevi kabilelere baş eğdirerek Arap çöl krallığını bir
leştirme peşindeydi. İhvan maalesef kralın da birçok mo
dernleşme politikasının inançlarına uymadığını düşünüyor
du. thvan'ın ayna, araba, telefon ve telgraf gibi "yabana pis
liklere" duydukları nefret kralı topyekfın harbe sürükledi ki
kral sonunda zafer kazanmasına rağmen parasız kaldı, kral
lığını sürdürmek için Mekke ve Medine'ye gelen haalardan
gelen kıt gelire muhtaç oldu.
Büyük Philby'nin yol göstermesiyle, Kral Suud petrol şir
keti Chevron'ın topraklarına girmesine izin verdi, şirkete el324
lnsaru Mutlu Eden Petrol
Hasa petrol alanı üzerinde altmış yıllık bir imtiyaz verdi. Bu
bölgede halen dünyadaki petrol rezervlerinin yaklaşık %20'si
bulunuyor. Dünya arhk petrol üretiminde devasa bir değişi
me tanık oluyordu. Bunun nedeni kısmen, Suudi Arabis
tan'ın ve yakınındaki Bahreyn ve Kuveyt gibi Körfez ülkele
rinin açılmasıydı. Arıcak bu bölgelerin hiçbirinin, eğer petrol
şirketlerinin bel bağladıkları teknikte ani bir değişiklik olma
saydı keşfedilmesi veya istifade edilmesi mümkün olmazdı.
Yukaç teorisi sayesinde petrol, doğalgaz ve su havuzlarının
gözenekli kayaların yüzey altlarında hapsolarak yerkabu
ğunda yukarı doğru tümsek oluşturduğu bulundu. Yukaçla
rın yerinin belirlenmesiyle 1913'te Oklahoma'da büyük bir
petrol keşfi yapılınca, bütün büyük şirketler kadrolarına jeo
logları aldı. Petrol keşiflerinin yaklaşık %70'i yukaçlar dahi
linde olmuştur.
1920'lerde Oklahoma eyaletindeki Seminole yöresinde bü
yük bir petrol yatağının daha keşfedilmesi yeni bir bilim olan
sismik inceleme sayesinde başarıldı. Bu sistemde yer altı yapı
larının haritasını çıkarmak için patlayıa yükünün yansı örün
tüsü kullarulmışb. Petrol rafine etme işlemlerinde kaydedilen
ilerlemelerin de katkısı oldu: özellikle de 1891'de Rus mühen
dis Vladimir Shukhov' un icat ettiği termal kırılma tekniğinin.
Bu sistemde petrol yüksek sıcaklıklara erişinceye dek ısıtılır
ve böylece gazyağı gibi daha uygun yakıtlar elde edilebilecek
şekilde büyük hidrokarbon moleküller ayrıştınlırdı. Bu tek
nikle çıkarılan maddenin her varilinden daha kullanışlı yakıt
lar elde edilebilirdi. Petrol çıkarma işlemi de gaz püskürtme
işleminin kullanılmaya başlamasından sonra gelişti, bu saye
de petrol kuyusunun ikincil kalıntıları da kullanılıyordu.
Gelişen petrol pazarı Doğu Teksas'taki Rusk County'de
ünlü "Kara Dev" yatağının açılmasıyla büyüdü ki öyküsü
eyalet kasabası Henderson' daki müzede abideleştirilmiştir.
325
Baş Belası icatlar
Bu keşfi bir ayağı çukurda yetmiş yaşındaki "yabani kedici"
Columbus Marion Joiner yapmıştı. Oklahoma' dan taşınmış
ve sadece önsezisine dayanarak birkaç bin Doğu Teksas pet
rol kira sözleşmelerinin tümünü satın almıştı. Elinde kalan
son dolarları nereye harcadığını görmek için 1926' da Rusk
County'ye geldi. Sondaj kulesi birkaç paslı boru, güç kayna
ğı olarak sızdıran bir kazan ve yakacak olarak da eskimiş las
tik ve odun yığınından ibaretti. Joiner ertesi yıl dul Daisy
Bradford'ın 4.000 dönümlük çiftliğini kiraladı. Bayan Da
isy'ye abayı yakan Joiner ilk kuyusunu onun mülkünde aç
maya söz verdi. Ancak kuyu tıkanıp da açılmayınca, Joiner
kur yapmaktan da sondajdan da vazgeçmek zorunda kaldı.
Petrol sondaj kulesini yaklaşık 30 m kaydırdı ama sonuç ge
ne başarısız oldu. Üçüncü denemesinde kuleyi 100 m daha
oynatınca kuleyi destekleyen köhne kirişlerden biri gürültüy
le koptu, ancak can kaybı olmadı.
5 Eylül 1 930' da ırgat ve tuhaf sondaj işçilerinden ibaret
küçük kadrosu yüzeyden 1 .077 m aşağıda görünüşe göre pet
role doymuş kuma ulaşınca hepsi de çok heyecanlandı. 3
Ekim' de her an petrol bulabilecekleri haberi yayılınca kilo
metrelerce uzaklardan gelen 8.000 insan Daisy Bradford'ın
çiftliğindeki kuyuya akın etti. Genelde kuşkulu olan bu in
sanların çoğunun yapacak başka işi yoktu. Ancak iş eğlence
liydi, atıştırmalık ve içecek alıp geziniyorlardı ve Joiner da
kendine özgü bir insandı: hayalperest, kendi ayaklarının üs
tünde duran girişimci, sabık şair ve başarısız olmuş bir yaba
ni kedici. Bütün uzmanlar Doğu Teksas'ta petrol bulunması
nın
mümkün olmadığı hususunda hemfikirdi. Ne var ki ka
labalık izlerken çiftlik işçileri, her an kuyudan petrol fışkıra
cağı umuduyla sondaj yapmaya devam ettiler. Hava karar
maya başlamış, petrol çıkmamıştı. Bunun üzerine hepsi de
326
insanı Mutlu Eden Petrol
eve gitti, en azından güzelce gezmişler ve yasa dışı mısır vis
kisinden birkaç yudum tatmışlardı.
Kalabalık yatmaya gittikten birkaç saat sonra Joiner'ın ku
yusundan petrol fışkırdı. Daha sonra yakınlarında başka son
daj kuyuları açılmaya başlandı. Bir fala Kilgore'lu tüccar J.
Malcolm Crirn adında birine, Joiner'ın kuyusunun 9 mil ku
zeyinde petrol bulacağını söylemiş, Crim 30 Aralık' ta gerçek
ten de orada petrol bulmuştu. Yirmi yedi gün sonra kuzey
den yirmi mil ileride sondajalar üçüncü petrol yatağını bul
dular. Petrol yukarı fışkırırken, manzarayı seyreden çiftçiler
ve kasaba halkından oluşan 18.000 kişilik seyirci grubu da te
zahürat yapıyordu. Bu kuyulardan günde toplam 20.000 va
rilden fazla petrol çıkarılıyordu. Çam ağaayla kaplı tepelerin
binlerce metre altında, 72 kın uzunluğunda ve 19 kın genişli
ğinde, yaklaşık 57.000 hektarlık kara bir dev, koskoca bir pet
rol okyanusu uzanıyordu. İlerleyen yıllarda 6 milyar varil
petrol verecekti.
Doğu Teksas neredeyse bir gecede değişmişti. Kilgore 700
kişilik çok sakin bir kasabayken ilk ayda 1 0.000 nüfuslu canlı
bir şehre dönüştü. Bütün bölge servet avalanrun Kabe' si ha
line geldi. Petrol hariç her şeyin fiyatı tavan yaptı. Bir varil
petrol sadece 10 sentken, dört litre suyun fiyatı 1 dolardı. Bir
israf çılgınlığında 31.000 kuyu açılmıştı, 1931 Ağustos'u itiba
riyle günde bir milyon varil petrol çıkarılıyordu: Bu miktar o
zamanlar dünyanın kullanabileceği petrolden yaklaşık yirmi
altı kat daha fazlaydı. Eyalet valisi Ross Sterling bu kuyuların
kapatılmasını emrederek, Teksas Ulusal Muhafızlardan 1 .300
süvariyi gönderdi.
Çapulcu petrolcüler yasaları çiğneyip yasa dışı üretilmiş
"sıcak petrol" satıyor, bazen de ahlaksız petrol arayıaları
başka petrolcülerin borularına gizlice bağlantı yapıp petrol
çalıyordu. Diğer becerikli petrolcüler tesisatlarına bir "ters"
327
Baş Belası icatlar
vana monte ettiler; askerler yasayı uygulamak için vanayı
"kapahp" kilit vurmaya geldiklerinde, aslında vanayı açıyor
lardı. Uyanık bir adam da petrol kulesinin üzerine tuğladan
bir bina dikti ve orayı evi olarak kaydettirdi. Ne zaman yet
kililer gelse, taşınabilir basamakları yukarı çekiveriyordu.
Suç, şiddet ve ayyaşlık norm haline gelmişti ve yöre polisinin
elinden bir şey gelmiyordu. Neticede Kilgore belediye başka
nı Teksas Muhafızlarının en meşhuru "Yalnız Kurt" Gonza
ullas'ı işe aldı. Yakışıklı (Daniel Craig'e benzerdi), güçlü kuv
vetli Gonzaullas, üzerinde sedef kabzalı iki silah ve kafasın
da kovboyların taktığı büyük beyaz şapkadan olduğu halde,
belediye başkanıyla görüşmek için kara bir aygırın üstünde
Kilgore' a girdi. Gonzaullas gizlice başka muhafızları topladı
ve ilk gecesinde 300 "kötü adamı" tuzağa düşürdü. Adamla
rı Main Caddesi'nden yürütüp Kilgore hapishanesi henüz
bitmediği için Baptist kilisesine soktu ve hepsini uzun, ağır
bir zincire vurdu. Bir ay içinde günde yaklaşık 100 kişiyi tu
tukladı. Nihayet hemen hemen bütün çapulcular ve haydut
lar kasabadan süratle atıldı.
1930'ların ortalarında Piyasa Talep Yasası, istimlak Yasa
sı, Rafineri Kontrol ve ihale Kanun Tasarısı ile diğer mevzu
atlar yürürlüğe girmiş ve büyük şirketler gelmeye başlamıştı.
Petrolden gelen para sayesinde yöre halkı Rusk County, East
London'da bütün Teksas'taki en modem devlet okullarından
birini yaphrdı. Ne var ki 19 Mart 1937'de öğleden sonra saat
3'te, çocuklar okuldan çıkıp eve gitmeye hazırlanır, daha kü
çükler de okul otobüslerinde ağabey ve ablalarının gelmesini
beklerken, bir sanayi zanaatları öğretmeni sınıfındaki zımpa
ra makinesini açh. Bir kıvılam okulun alhndaki borulardan
sızıp bodrumda hapsolmuş kokusuz doğalgazı tutuşturdu.
Okul infilak etti; 7 km uzaktan bile duyulan patlama 298 ço
cuk ve öğretmeni kelimenin tam anlamıyla havaya uçurdu.
328
İnsanı Mutlu Eden Petrol
Cesetlerden bazıları hiç bulunamadı. Petrol sanayinin tehli
keleri artık yavaş yavaş ortaya çıkıyordu.
ABD bu olayın sonucunda bütün doğalgazlara belirleyici
bir koku verilmesini şart koşunca çürümüş lahana gibi kokan
merkaptan maddesi doğalgaza ilave edildi. Aynca petrol
üreticilerini belli kotalarla sınırladı; gerekli bir adımdı, ancak
bu adım son derece tehlikeli bir sembolik mirasla atılmıştı.
insanların petrol tedarikinin, sadece devlet ve üreticilerin ge
çici heveslerine dayandığına inanmaları için geçmişten gelen
sağlam gerekçeleri var. Uygun görürlerse, vanayı kapatıp
açar, fiyatları değiştirir, benzin istasyonlarındaki kuyrukları
kısaltıp uzatabilirler. Bir zamanlar durum buysa da, dünya
daki petrol rezervleri şimdi artık tamamen farklı bir neden
den dolayı baskı altında.
PETROL POLİTİKALARI
ikinci Dünya Savaşı, Amerikalı yazar James Howard Kunst
ler'in dediği gibi, "petrolle ve petrol uğruna yapılmıştı".9 Ve
şunu da ilave edebiliriz ki, petrolden mahrum bırakma saye
sinde kazanıldı. Ada imparatorluğu Japonya Hollanda'run
hAkim olduğu Endonezya'daki petrol sahalarına erişmeye ça
lışıyordu ve ABD donanmasının Japon petrol tankerlerini he
def almasıyla bütün yakıt operasyonu yakıtsız kaldı ve Ja
ponya'yı Hiroşima ve Nagazaki'nin bombalanmasından da
ha kötü etkiledi. Aynı şekilde Almanya'nın Bakü'nün petroi
yataklarından yararlanma teşebbüsleri de 1943'te Stalingard
açmazıyla sonuçlandı ki bu durum Nazi Almanya'sının mo
ralini bozmakla kalmadı, kömürden pahalıya elde edilen sen
tetik yakıtlara da mecbur bıraktı. Petrolün ve tarihin bu ikili
dansı yirminci yüzyıl boyunca devam etti ki bu dönemde ço
ğu zaman Birleşik Devletler lider petrol üreticisi ve ihracatçı·
sıydı.
32�
Baş Belası icatlar
1950'lerdeki barış şartlan petrol furyasıyla birleşmiş, geçi
ci bir istikrar ve refah yanılsaması yaratmışh. Bu balayı döne
minde birçok esef verici karar alındı. Hammadde olarak ucuz
petrolün bol miktarda bulunması nedeniyle, dünyadaki çoğu
ülke plastik, sentetik elyaf ve suni gübrelere geçiş yaph. Pet
rol esaslı ucuz boyayla boyanmış, içi hafif, petrol esaslı akse
suarla donahlmış otomobillerin geniş çapta yaygınlaşmasıy
la birlikte, yaşam tarzları geri dönülmez biçimde değişti.
Özellikle Birleşik Devletler' de ve daha az oranda Britanya' da
insanların büyüyen banliyölere akın etmesiyle beraber, şehir
merkezleri en fakir insanlar hariç boşaldı. Bu insanların evle
ri büyük oranda petrol esaslı malzemelerden yapılmışh,
emekten tasarruf sağlayan çamaşır makinesi, buzdolabı gibi
son model aletleri vardı, bu aletlerin hepsi de petrol ekono
misine bağlıydı. İnsanların işe veya okula gitmek, hatta gaze
te veya bir poşet sebze meyve almak için arabalarına ihtiyaç
ları vardı, hpkı gazetecilerin ve bakkalların mallarını onlara
gönderecek kamyonlara ihtiyaç duyduğu gibi. Herkesin pet
role ihtiyaa vardı. Ve kimse de petrol olmasa neler olabilece
ğini merak etmiyordu.
Petrol çoğunlukla nispeten kolay elde edilebildiği için mü
kemmel bir yakıt kaynağı olmuştur. Kolay tutuşmasına rağ
men, bilhassa toksik değildir. Randımanlı ve sessiz yanar ve
kimyasal açıdan dengeli bir sıvı olduğu için taşıması ve uzun
süre depolaması kolaydır. Pek tabii, petrolü odun ve balina
yağına tercih ettik.
Yaşam biçimimizi böylesine dönüştürmüş olan bu madde
tam olarak nedir? Basitçe ifade edecek olursak, petrol güneş
ışığının bitki yaşamı üstündeki ürünüdür: Eski bir enerji kay
nağının, milyonlarca yıl boyunca, yer alhnda yüksek sıcaklık
larda, muazzam basınçlarda ve çok derinlerde bir diğerine
dönüşmesidir. Petrolün su yosunlarından kaynaklandığı dü330
. insanı Mutlu Eden Petrol
şünülüyor, su yosunlan bundan 300 milyon yıl öncesinden
30 milyon yıl öncesine kadar süren bir dönemde sıcak bir böl
gede tarih öncesi göllerde serpildi. Yerkabuğunun hareketle
riyle toprağın alhna sürüklenen bu küçücük bitkiler yerden
2.000-4 .500 m aşağılarda öyle sıcaklıklara maruz kaldılar ki
pişip hidrokarbona doymuş bir tortuya dönüştüler.
Ara sıra bu başlangıçtan beri var olan çorba havuzunun
parçalan, toprak erozyonu ve tektonik plakların oynamasıy
la birlikte yüzeye veya yüzeyin yakınına sızabilirler. Ancak
bu çok nadir olur. 1859' dan bu yana çıkarılan petrolün çoğu
toprak alhndaki sonlu, görece dar bir rezervden gelmektedir.
Okyanuslarımızın aksine, bu rezervler gezenirnizi sarmaz;
bir avuç dolusu küçük bölgede toplanmışhr, muhtemelen ka
dim ırmakların koylara akhğı veya yağmurun deniz suyu
nun tuz yoğunluğunu etkileyip de su yosunlarının gelişebil
diği bölgelerde. Bu temel jeolojinin, kara alhn peşinde heves
le koşan erken dönem petrol arayıcılarının göz ardı ettiği ba
zı önemli içerimleri vardır. Dünyadaki petrol kuyuları geze
genin içindeki başka bir yerlerde bulunan daha derinlerdeki
bir yakıt kaynağı tarafından "ağzına kadar doldurulmaya
cak" . 2.000-4.500 metredeki "petrol penceresi" içinde yeni
kayda değer cepler bulmamız da olası değil. Muhtemelen
dünyadaki petrolün çoğunu çıkardık, tükettik ve daha fazla
sını bulamayacağız.
Bu meseleden ileri gelen, panik ve kayıtsızlık karışımı bir
ruh hali İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan ve özellikle de
1970'lerden bu yana küresel politikanın yol gösterici gücü ol
muştur. Bu ikinci dönemde Birleşik Devletler'in petrol üreti
mi gitgide azalmaya başladı. Aynı zamanda petrol kullanımı
hala arhyor, gitgide daha büyük miktarlarda ithal edilmesi
gerekiyordu. Daha önceden Suudi Arabistan 1967' deki Alh
Gün Savaşı'nda lsrail'i destekleyenlere karşı bir petrol ambar-
331
Baş Belası icatlar
gosu uygulamaya kalktığında bu girişim işe yaramamıştı.
Amerika'run, kendi ülkesindeki ve Avrupa'daki herkesi, çer
cuklan okula götürecek ve mallan alacak kadar petrolü oldu
ğuna ikna edecek ve yaptırımları alt edecek kadar petrolü
vardı. Gel gör ki 1970'lerde hayati bir değişim meydana geldi
ve dünyadaki üretim fazlasının kontrolü Ortadoğu'ya geçti.
1973'te Sovyetler Birliği'nin desteklediği Mısır ve Suriye
kuvvetleri İsrail'e en kutsal günleri Yom Kippur'da saldırdı
ğında bunun sonuçlan belliydi. Bu çok basiretsiz bir stratejiy
di. Çoğu zaman İsrail'deki trafik kaotiktir; ancak Yom Kip
pur' da insanlar genelde araba kullanmaz ve neredeyse herkes
sinagoga gider, hal böyle olunca İsrail'in büyük ölçüde vatan
daşlardan oluşan ordusunu hızla seferber etmesi çok kolay ol
du. Birleşik Devletler ile müttefikleri İsrail'i daha etkili
biçimde destekleyeceğini ilan edince, Suudilerin başkanlığın
daki Petrol İhraç Eden Ülkeler örgütü (OPEC) kendi fiyatları
nı % 100 artırmak için Ortadoğu' daki Batılı petrol şirketleri
üzerinde baskı kurdu. Onlar reddedince de OPEC'in Arap
üyeleri kendi fiyatlarını belirlemek üzere karteli serbest bırak
tıklarını ilan etti. Kısmen Amerika'run finanse ettiği İsrail Mı
sır kuvvetlerini geri püskürtünce, Arap petrol bakanlan Birle
şik Devletler'e petrol satışında toplu bir ambargo ve Batı Av
rupa'ya satışlarda 70 sent zam uygulayacaklarını duyurdu.
Bir varil petrolün fiyatı dörde katlandı. Benzin istasyonların
da az kalsın isyan çıkacaktı. Daily Express'teki bir "Giles" ka
rikatüründe, arabası araba yolunda paslanmaya terk edilmiş
şişman bir kadın, kaldırımda istemeye istemeye yürüyen yine
çok şişman bir çocuğun elinden tutmuş, "İşte bu; bir adım,
sonra bir tane daha," diye mırıldanıyordu. "Pis Araplar!"
Şok dalgalan Batı ekonomilerinin bütün seviyelerinde his
sedildi. Yiyecek ve malların fiyatları, yapımlarında olduğu
kadar dağıtımlarında da petrol kullanıldığı için tavan yaptı.
332
İnsanı Mutlu Eden Petrol
Amerikan borsası bir ayda % 15 kadar değer kaybetti. Ameri
kan otomobil ticaretinin "Büyük Üçlüsü" -General Motors,
Ford ve Chrysler- hiçbir zaman tam olarak atlatamadıkları
bir darbe yediler. Faiz oranları fırladı ve piyasalarda büyük
daralmalar başladı.
Bu aşamada birkaç ses petrolle ilişkimizi yeniden gözden
geçirmemiz için baskı yapmaya başlamıştı. Başkan Jimmy
Carter hidroelektrik güç vergisini artırmanın yanı sıra alter
natif yakıt araştırması için de kaynak ayırdı. 1950'ler gibi er
ken bir dönemde jeolog M. King Hubbert gibi uzmanlar dün
yadaki petrol tavan yaptıktan sonra inişe geçmeye başladığı
anda ekonomik ve politik gerilimlerin artacağını göstermişti:
Hubbert bunun 1990 ve 2000 arasında olmasını bekliyordu.10
Fevkalade öngörülü bir tespitti, ancak o zamanlar çok az in
san onu ciddiye aldı. Çok daha yakın zamanlarda, Shell'den
emekli araştırma şefi Colin J. Campbell ve Princeton'dan
Kenneth Deffeyes dahil diğerleri zirveyi 2007 ve 2010 arasın
da bir yere koydular.11 Bu teorilere göre, eğer dünya tarihini
bir saatlik bir süre olarak görürsek, petrole olan bağımlılığı
mız
milisaniyeden daha kısa bir süreye karşılık gelecektir.
�iz bu mesajları önemsemedik. Alaska ve Kuzey Deni
zi'nde petrol bulunması aldatıa bir görüntü yaratarak, dün
yanın bir bölgesinde petrol kurumaya başladığında, başka
bir bölgesindeki musluğun öylece açılabileceği hayaline güç
verdi. 1979'da İran' da katı bir İslami rejim başa geçip de ihra
cat için günde 50 milyon varil petrol üretmeyi kestiğinde bu
basit iyimserlik inanılmaz sarsıldı. Dünya petrol rezervlerin
deki bu %5'lik düşüş benzin istasyonlarındaki sahnelerin tek
rarlanmasına yol açtı ve enflasyon tekrar fırladı. Bu esnada
Irak'ın laik başkanı Saddam Hüseyin İran'ın, kendi sınırları
içindeki Şii isyanına destek vermesinden dolayı intikam ama
oyla İran'ın petrol limanlarına saldırdı. İran da Irak'ın boru
333
Baş Belası icatlar
hatlarından biri hariç hepsini kapatarak yanıt verdi, küresel
pazarlardan dünya petrolünün %8 kadarını da çekti. Fiyatta
ki artışlar piyasalarda daha çok daralma demekti.
Bu ikinci istikrarsızlık döneminde birileri alternatifler ara
mamız, bu birdenbire parlayan maddeye köle gibi bağımlı ol
madan toplumumuzun ayakta kalabilmesinin yollarını araş
tırmamız gerekip gerekmediğini merak etmiş olabilir. Fakat
belki de yazar Erik Davis'in "mutabakat transı" dediği şey
yüzünden suçlanamayız.1� Yaratmış olduğumuz dünya bir
yağ tabakasının su üzerinde durması gibi petrol üzerinde du
ruyor. Petrol ve petrol ürünlerinin olmadığı bir dünya hayal
etmek... Pekala, yakın zamana dek böyle bir şey tasavvur et
mek mümkün değildi.
1980'lerde trans durumunun devam etmesinin nedeni de
Suudi petrol sahalarının, Kuzey Denizi'ndekilerle birlikte,
Irak ve lran'dan kaynaklanan kayıpları telafi etmek için üre
timlerini artırmasıydı. 1991'de Saddam Hüseyin Kuveyt'i iş
gal edince de aynı şeyler oldu: görünüşte Kuveyt' in Irak top
raklarında açmış olduğu petrol işletmeleri için Kuveyt' ten in
tikam alınıyordu. Dünyada kısa süren bir darboğaz ve akar
yakıt istasyonlarında bir panik rüzgarı yaşandı, sonra Suudi
ler kıtlığı gidermek için devreye girdiler. Avrupa ve Ameri
ka' da bol petrol, küresel köyü besledi. Ulaşımın da çok ucuz
olması sayesinde, ihtiyaç duyduğumuz şeylerin gelişmekte
olan ülkelerde imal edilip yetiştirilmesinin maliyetini karşıla
yabiliyorduk ki oralarda işgücü de ucuzdu. Sanki ne zaman
bir petrol kaynağının ne kadar istikrarsız olduğuna dair ikaz
alsak ona olan bağımlılığımızı artırıyor gibiydik.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk başlarında İslam dün
yasının bazı bölgelerinden Batı'ya doğru açıkça artan bir düş
manlığa karşı sanki uyan çanlarını duymaya başlamış gibiy
dik. Çin'in petrol talebi arttıkça, fiyatlar da yükselmeye de
vam etti. 2004'te Shell hissedarlarına kendi rezervlerini tah334
insanı Mutlu Eden Petrol
min ederken petrol miktarını yaklaşık %20 kadar abarttığını
itiraf ettiğinde bir skandal patlak verdi. Bu esnada Suudi
Arabistan'dan üretimin artmadığına dair raporlar geliyordu
çünkü artamıyordu. Devasa El-Gevar petrol sahası kuruyor
gibiydi, gitgide azalan petrolü çıkarmak için giderek daha
çok miktarda deniz suyu gerekiyordu. 2004'te petrol fiyatı
varil başına 50 dolan buldu. Bu bölümü yazmaya başladı
ğımda, 2008'in başlarında, daha yeni 100 dolara çıkmıştı.
Şimdilerde, 2009'un ortalarında, küresel ekonomi zayıflar ve
azalan talep en son ekonomik daralmaya sebep olurken fiya
tı varil başına yaklaşık 40 dolar.
Birçok kişiye göre bu tatsız gelişmeler 1 1 Eylül'ün ardın
dan yaşanan olaylarla yakından ilişkili. Ortadoğu'nun kesin
likle petrolden dolayı politik bir parlama noktası olması ve
öyle kalması tesadüf değil. Dünyanın çoğunun, çok az insa
nın sahip olduğu ve kontrol ettiği bir şeye ihtiyacı var ve bu
asli dengesizliğin şu anki küresel kaygı havasında payı var.
Amerika'nın en büyük korkusu, El-Kaide'nin ABD toprakla
rında tekrar terör eylemi yapması değil, Suudi hanedanını
devirerek petrol musluğunu temelli kapatması. Afganis
tan' daki savaş petrole dayanan bir alt plan içeriyor, çünkü
Amerika bu ülkenin, sorunlu Ortadoğu'yu temelli atlayarak,
petrol yönünden zengin Orta Asya rezervlerini Hint Okya
nusu'na bağlayan bir boru hattı bölgesi olmasını umut edi
yordu. Benzer şekilde Irak da Amerika'nın tam da yakıtının
geleceği bir bölgede bir Amerikan karakolu civanndaydı.
Bütün Ortadoğu kaygılı. Arabistan genelde ekonomik ge
lişmeye müsait olmayan, kuru, sıcak bir bölge ve bu çok
önemli "ihracat ürünü" olmazsa, Dubai ve Bahreyn gibi var
lıklı mega şehirler çürümeye terk edilmiş ticaret merkezleri
haline gelirler. Bölgeye aniden akan petrol zenginliği bir kül
tür karmaşasının yanında her şeyin sona erebileceği korkusu335
Baş Belası icatlar
nu da getirdi. Bu önemli psikolojik faktörler bölgedeki muh
telif politik gerilimleri besliyor ve körüklüyor: İsrail devleti
nin varlığı, Filistinlilerin yerlerinden edilmesi, Suudi haneda
nının
yozlaşması. Usama bin Ladin'in desteklediği, İslam di
ninin kab bir şekli olan Vahabiliğin Suudi Arabistan' da güç
lü bir kalesi var, özellikle de oradaki halk mevcut koşulların
devam edemeyeceğinin farkında olduğu için bu böyle. Ne
petrol devam edebilir ne de petrolün sağladığı bol gelirler.
Ne de klimalı alışveriş merkezleri, mimari açıdan gösterişli
binalar, çok sayıda yabana işçi, doğal olarak bir çöl bölgesi
nin destekleyemeyeceği aşın miktardaki nüfus devam edebi
lir. Bazı insanlar ortaçağ din erkine dönmek istedikleri için
onları pek suçlayamazsınız. Bu, gelecekten çok daha emni
yetli görünüyor olsa gerek.
ALTERNATIF YAKITLAR
Onuncu bölümde hpta kaydedilen bazı olağanüstü ilerleme
leri ve bunların ne kadanrun tesadüf eseri bulunduğunu ele
alıyorum. Bu kitapta tanımlanan yenilik ve icatların çoğu ay
nı özelliğe sahip; çok çalışma ve yarahalığın ürünü, evet, an
cak başka bir şey daha var: tuhaf bir olay, eşzamanlılık, doğ
ru yönde esen bir rüzgar. Bu büyük ölçüde bizim avantajımı
za olmuştur, ancak aynı zamanda belli bir kayıtsızlık tohumu
da ekmiştir. Her şey daima yolunda gidecektir, çünkü hep
böyle olmuştur. Bir şey çıkagelecektir. Bu eğilim, giderek aza
lan petrol rezervlerimizi göz önüne aldığımızda bilhassa dik
kat çekicidir.
Geçenlerde yaphğım bir uçak yolculuğu sırasında, iki
meslektaşımla bir tarhşmaya girdim. İkisi de zeki, kültürlü
olan bu kişilerin yorumlan mevcut havayı özetliyordu. "Her
zaman daha çok petrol buluyorlar," dedi bir tanesi. "Biraz
daha bulacaklardır." Solumdaki hanım farklı görüşteydi.
336
insanı Mutlu Eden Petrol
"Petrolün yerine geçebilecek çok sayıda teknoloji var," dedi.
"Tek yapmaları gereken bu teknolojilere biraz daha para ya
hrmak" Daha bilgili olması gereken insanlar tarafından sık
sık dile getirilen bu iki bakış açısı da ne yazık ki yanlış.
"Onların" -dünyanın daima iyi durumda olacağını garan
tileyen efsanevi kişilerin- daha çok petrol bulmaları mümkün
değildir, çünkü jeoloji bilimine göre petrol sınırlı bir kaynak
hr. Kuşkusuz daha derin seviyelerde petrol rezervleri olabilir.
Muazzam miktarlarda yüksek basınçlı suyla "ölü" kuyuları
püskürtmek veya Alberta'run katranlı kumlarını petrol bul
mak amaayla rafine etmek mümkündür. Fakat burada karşı
mıza EROEI (Yahnlan Enerjiye Karşı Elde Edilen Enerji) ilke
si çıkıyor. Bu petrolü ortaya çıkarmak kullanımından elde
edeceğimizden daha fazla para ve enerji gerektirecektir.
önerilen birtakım alternatif enerji kaynaklan var, ancak
mesele bir düğmeye basıp eldeki parasal kaynakları mevcut
teknolojilerin bu sorunu çözmek için uygulanmasını sağla
mak üzere kullanmak meselesi değil. Çoğu o kadar kullanış
lı değil, kullanışlı olsalar bile, petrolle beslenen bir dünyaya
öylesine bağımlılar ki eğer hemen başlamazsak onlardan ya
rarlanabilecek rezervlerimiz kalmayacak.
Doğalgazı ele alalım. Petrol gibi doğalgaz da toprak alhn
da belli ısı ve basınç şartlarında oluşur. Randımanlı ve temiz
yanar, normal hava sıcaklığında borular içinde nakledilebilir
ve topraktan çıkarmak için enerji gerekmez. Ancak doğalgaz
da tükeniyor, Birleşik Devletler'de yılda %5 oranında. Ve
doğalgaz kullanan elektrik tesislerine büyük oranda yahrım
yapmış bir ülke açısından bu büyük bir sıkınb. Önemli bir
teknolojik ilerleme olmadığı müddetçe, doğalgaz sadece çıka
rıldığı kıtada kullanılabilir. Doğalgaz özel boru hatlarında,
normal hava sıcaklığında, çok düşük enerji maliyetleriyle ta
şınabilir. Ancak doğalgazı denizaşırı ülkelerden elde edebil337
Baş Belası icatlar
mek için, onu sıvılaştırmak, basınçlı düşük sıcaklıklardaki
özel konteynerlere doldurmak, özel liman tesislerinde bo
şaltmak ve sonra tekrar gaz haline dönüştürmek gerekir. Bu
işlem büyük miktarda enerji gerektirir. Bu enerji bol miktar
daki ucuz petrolle sağlanabilir ama bu ucuz petrol tükendi
ğinde o kadar da rahat elde edilemeyebilir. Ve yakın geçmiş
te görmüş olduğumuz gibi, gaz boru hatları savunmasızdır;
hem politik güçlere -başka bir ülkedeki vanalar kapatılabilir
hem de terörist eylemlere karşı. Ocak 2009' da Avrupa' da ha
valar çok soğukken, Macaristan, Slovakya, Bulgaristan ve Ro
manya gerçekten kötü etkilenmişti ve Almanya, Fransa ve
İtalya azalan yakıt kaynaklan yüzünden zor durumdaydı.
Avrupa Birliği doğalgazının yaklaşık %25'ini, Ukrayna'dan
geçen boru hath vasıtasıyla Rusya' dan alır, bu yüzden dev
Rus şirketi Gazprom'un Ukrayna'yla olan anlaşmazlığı yü
zünden kaynaklarını kapatması karan çok ciddi bir karardı.
Rusya Başkanı Vladimir Putin de açıkçası sorunu çözmek için
hiç acele etmiyordu, çünkü Ukrayna hükümetinin, Batı Avru
pa' ya gönderdikleri doğalgazdan çaldıklarını iddia ediyordu.
Daha da kötüleşen bir senaryoda, Ukraynalılar bu durumun
gene Rusya'nın doğalgazı bir silah olarak kullanan bir zorba
olduğunu gösterdiğini söylemeye başladılar.
Anlaşmazlığın kökeninde kısmen kar sorunu vardı. Rusya
doğalgazının değerinin daha fazla olduğunu iddia ederken,
Ukrayna da aldıkları transit ücretinin yeterli olmadığını öne
sürüyor. Ancak bu enerji kaynaklan kesintisi sadece ticari bir
anlaşmazlıktan kaynaklanmıyordu. Rusya Ukrayna'yı, yakın
geçmişte Gürcistan' da meydana gelen ayaklanmalarda asile
re silah temin etmekle suçlamıştır ve aynca Ukrayna' daki
ağır politik istikrarsızlık da Rusya hükümetini çok kaygılan
dırıyor. Şimdilik her an bozulabilecek bir çözüme ulaşılmış
tır. Ancak esasen Avrupa enerji kaynaklarını çeşitlendirene
338
İnsanı Mutlu Eden Petrol
dek, daima Rusya ile bir zamanlar Sovyetler Birliği içinde
olan ülkeler arasındaki çekişmelerin potansiyel kurbanı ola
cakhr.
Hidroelektrik güç
Hidroelektrik santral imgesi ne kadar da güzel ve çarpıadır:
doğanın gücü, temiz ve dingin, hem bizim yararımıza hem
de gezegenin ebedi esenliği için kullanılıyor. Hidroelektrik
güç Sanayi Devrimi'nin ilk fabrikalarını çalıştırmış ve
1870'den bu yana elektrik kaynağı ihtiyacını karşılamıştır.
Dev gibi barajlar ve tesisler kurulduğunda, bir jeneratöre güç
veren türbinleri döndürecek su akışının kullanılması çevreyi
kirletici zararlı madde veya sera gazlarına yol açmaz. Günü
müzde hidroelektrik güç dünyadaki elektriğin %19'unu sağ
lıyor ve bunun çoğu Çin, Kanada ve Brezilya' da üretiliyor.
Bu imge etkileyici olmasına rağmen, su gücü asla genelge
çer bir enerji kaynağı olmanın yanına bile yaklaşamayacaktır
ve çevreye verdiği zarar da genelde oldukça fazladır. Dahası
barajlarda büyük miktarlarda beton kullanılması gerekir ve
bu malzemeler ile bu malzemeleri enerji üretim bölgesine ta
şımak için gereken ağır nakliyenin kayda değer bir karbon
ayak izi vardır. Barajlar ancak suyun çok yüksekten aktığı bir
avuç bölgede yapılabilir. Çoğu ülkede -Britanya da onlar ara
sındadır- bu bölgelerin çoğunluğundan çoktan istifade edil
miştir, bu yüzden şu anda toplam enerji tüketiminin beşte bi
rinden az olan İngiltere'deki· hidroelektrik gücünü artırma
mız mümkün değildir. Bu bölgelerin çoğu da uzun süredir
kullanılmaktadır, erozyon ve alüvyon yüzünden en sonunda
oraları işletmek mümkün olmayacaktır. En iyi durum senar
yosuna göre, bütün eski tesisleri kurtarsak ve dünyadaki kul
lanılmamış bütün bölgelerde santral inşa etsek bile, bu işi
muazzam miktarlarda parçaları imal etmek ve yollamak ve
339
Baş Belası icatlar
işgücünü transfer etmek için gereken ucuz petrol olmadan
başaramayız.
Rüzgir gücü
1929' da ölen Ohio, Clevelandlı Charles Francis Brush kullanı
labilir elektriğin üretiminde rüzgardan faydalanmayı başa
ran büyük ihtimalle ilk kişiydi. Daha çok kendi kendini yetiş
tirmiş biri olan Brush elektrik ark ışığını icat etti ve elektriği
ticari olarak üretmek için dinamo teknolojisinin geliştirilme
sinde öncü oldu. Bu süreçte hahn sayılır bir servet yaptı. Ay
nca ürettiği elektriği depolamak amaayla kurşun-asitli batar
ya yapmak için oldukça etkili bir yöntem buldu. 1887-1 888 kı
şında Brush ilk otomatik çalışan rüzgar türbinini yaph. Ol
dukça büyük arka bahçesinde inşa ettiği yel değirmeni 1 5 m
genişliğindeydi ve sedir ağaandan yapılma 144 tane hareket
li kanadı vardı. Şaşırha gelebilir ama türbin sağlamdı, yirmi
yıl boyunca çalışh. Brush türbini, köşkünün kilerinde bulu
nan, elektriğin depolandığı bataryaları şarj etmek için kullan
dı. Yel değirmeni yavaş döndüğü için, yalnızca 12 kilovat ci
varında elektrik üretiyordu, ancak yine de bütün ev halkına
yetiyordu.
Brush'ın yaşadığı yerde rüzgar zayıftı, bu biraz sorun teş
kil ediyordu tabii. Fakat son birkaç yıldır, rüzgar hızının da
ha yüksek veya sabit olduğu birçok ülke, rüzgarı potansiyel
olarak son derece değerli kabul etmiştir. Britanya rüzgarlı bir
adadır, İskoçya' da yerden 50 m yüksekte denizden karaya
doğru esen rüzgarın hızı saatte yaklaşık 27 km' dir ve kara
dan denize doğru da saatte 40 km' den fazla olabilir, yani Bri
tanya potansiyel enerji üretimi yönünden Avrupa' daki en iyi
kaynaklardan birine sahiptir. Dev bir rüzgar türbininden el
de edilen maksimum verim rüzgar hızının küpüyle artar. Ya
ni rüzgarın hızı iki katına çıkarsa, verim yaklaşık sekiz kat ar340
İnsanı Mutlu Eden Petrol
tar. Üstelik rüzgar hızı yükseklik arttıkça artmaya meyillidir:
Ortalama olarak, yer seviyesinden yukarıda, kanatları 50
m' den 100 m'ye yükseltmek aşağı yukarı enerjide %40 artış
sağlar.
Bunların hepsi iyi hoş da büyük problemler var. Büyük
makinelerin yapımı zordur ve güçlü rüzgarlar alhnda muaz
zam kuvvetlerle karşı karşıya kalırlar. Bir de rüzgar çok hız
lıysa, örneğin saatte yaklaşık 70 km'den fazlaysa türbin daya
namaz ve elektrik üretimi durur. Tayfın diğer ucunda ise Bir
leşik Krallık' ıı:ı en rüzgarlı bölgelerinde dahi hiç rüzgarın es
mediği günler olacakhr. Günümüzde en büyük rüzgar tür
binleri yaklaşık 2-3 megavatlık enerji üretir. Belki açık deniz
de deniz yatağında tespit edilmiş, hatta daha çok elektrik
üreten daha büyük türbinler yapmak mümkün olabilir, ama
türbinleri suyun alhnda sabitlemek, özellikle de aşındırıcı de
niz suyu alhnda, önemli teknik problemleri beraberinde geti
rir; doğrusunu isterseniz bazı bilim insanları bunun uygula
nabilir olduğundan dahi şüphe ediyorlar. n Öyle ki şu an için
Birleşik Krallık yönetimi sahil tesislerini geliştirmeye odak
lanrnışhr; tabii civardaki sakinler çevrelerinin değiştirilme
sinden her zaman hoşlanmazlar. Toplam sahil rüzgar kayna
ğımızın teorik olarak yaklaşık 1 10 gigavat olduğu hesaplanı
yor ve 2010' -da yaklaşık 3.200 rüzgar türbini vasıtasıyla top
lam 6,5 gigavat kapasitelik rüzgar gücümüz olması bekleni
yor. Ancak rüzgarın hepsi kullanılamayacağı için, örneğin
rüzgar hızı çok fazla olabilir veya bazı makineler her zaman
çalışmayabilir, toplam kapasitenin yalnızca %30'undan fay
dalanabileceği hesaplanıyor. Bu da takriben 2 gigavata karşı
lık gelir ki bu rakam Birleşik Krallık'ın şu anki toplam ihtiya
anın yaklaşık %5'idir.
Hal böyle olunca bol bulunan bu güç kaynağını kullan
mak beraberinde ciddi problemler getiriyor. Rüzgar türbinle341
Baş Belası lcatlar
rinin yapımı son derece masraflı ve kurulması da zor. İmalat
larında büyük miktarlarda karbon açığa çıkar; kablolama ter
tibah karmaşık ve pahalıdır ve ürettikleri elektriğin depolan
ması için çok büyük bataryalar gereklidir. Açık denizde rüz
gar türbini kurmak pratik olmayabilir; gemilere bir tehdit teş
kil edebilirler ve radar profilleri de sahillerimize gelen düş
man uçaklarını gölgeleyebilir. Hem karada hem denizde tür
binler ciddi çevre problemleri ortaya koyuyorlar. Örneğin ço
ğu insan türbinlerin ıssız güzelliklerde kurulmasını istemi
yor, ki en çok oralarda yararlı olabilirler. Ancak belki de en
büyük sorun ürettikleri gücün süreksiz olması: Rüzgar iyi ol
duğunda yüksek verim var ve sıcak havada da hiç verim yok.
Dolayısıyla türbinleri kabloyla ulusal şebekeye bağlamak bü
yük bir zorluk teşkil ediyor, çünkü ani güç dalgalarının şebe
keyi "çelmeleme" riski var.
Dalga ve gelgit gücü
Gelgit önemli miktarda enerji üretmek için kullanılabilir. Bu
yeni bir fikir değildir: On ikinci yüzyılın başlarında bile Brit
tany sahillerindeki mısır öğütme değirmenleri gelgitten güç
alıyordu. Gelgit enerjisinden, sular yükseldiğinde deniz su
yunu koy veya lagüne boşaltarak yararlanılabilir; sular alçal
dığında da su akışı bir çarkı döndürmek için kullanılabilir.
1920'lerde Fransa' da çeşitli deneyler yapıldı ama elektrik üre
ten ilk tesis ancak 1967'de La Rance'de kuruldu. Rance lrma
ğı'run Manş Denizi'yle birleştiği ırmak ağzında son derece
yüksek, 13,5 rn'ye kadar çıkan gelgitler var. Fransızlar ağızda
boydan boya bir baraj inşa edip denizi ayırdılar. Su barajda
ki bent kapaklarından geçip nehir ağzını doldurarak türbin
lere güç veriyor. Bent kapaklan kapatıldığında gelgit hazne
sinin içinde 18 milyar litre su birikiyor. Sular çekilirken, ka
paklar tekrar açılıyor ve sular türbinlerden denize dökülü342
İnsanı Mutlu Eden Petrol
yor. La Rance' deki türbinler elektriği suyun hem yükselmesi
hem de alçalmasıyla oluşturabiliyor, yaklaşık 240 megavat
üretiyorlar.
B ritanya' da uzun bir sahil şeridi ve büyük gelgitler var, o
yüzden gelgit gücü potansiyeli yüksek. Yine de benzer bir
sistemin çalışabileceği çok fazla yer yok. Bir tanesi, denizin
yaklaşık 13 m yükseldiği Severn Ağzı: 1950'den bu yana ka
ğıt üzerinde çeşitli teklifler yapıldı ve yapılacak bir baraj ln
giltere' nin enerji ihtiyaanın %6'sıru karşılayabilecek olması
na rağmen, yapımı on yıldan fazla sürecek ve deniz ve sahil
şeridi çevresinde muazzam bir tahribata yol açabilir.
Diğer tasarılar arasında, dalgalar hareket ettirdikçe elek
trik üreten, denize demirlenmiş yüzer şamandıralar var. Bir
tanesi, Sir Christopher Cockerell'in patentini aldığı Cockerell
Salı' dır. Sal esasen hidrolik bir pistonla birbirine bağlı iki yü
zer şamandıradan ibaret. İlk sal iyi çalışmamasına rağmen,
üzerinde epeyce değişiklik yapıldı. Teorik olarak 2 m yüksek
liğindeki dalgaların üstünde duran, 20 m uzunluğunda, 8 m
genişliğindeki bir sal yaklaşık 35 kilovatlık elektrik üretebilir.
6 m'lik dalgalar 1,6 megavat üretebilir. Daha çok şamandıra
nın birbirine bağlanmasıyla çok büyük miktarda elektrik
meydana getirilebilir. Ancak okyanus ortamı oldukça aşındı
nadır, fırtınalar tesisleri tahrip edebilecek kadar enerji açığa
çıkarabilir ve bu süreksiz enerji kaynağını herhangi bir kab
lolama yöntemiyle karaya getirmek çok pahalıdır. Aynca bu
tesisler gemiler için büyük bir tehdit oluştururlar ve tabii ge
milerde de bu tesisler için.
Biyoküile yakıh
Biyokütle ısı enerjisi üretmek ve
sonra
bir türbin vasıtasıyla
bu enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmek için kullanılabilir.
Biyokütle normalde tarım ve orman sanayiinin odun yan
343
Baş Belası icatlar
ürünleri, evsel atık veya odun kırıntısı ve talaş gibi işlenmiş
yakıtlar olabilir. Biyokütleyi atık gömme sahasında toprağa
gömmektense enerji üretmek için kullanmak yeğdir. Nispe
ten etkin bir işlemdir çünkü biyokütlenin yakılmasından çı
kan kül gübre yapmak için kullanılabilir.
Biyokütle yeterince kullanılmıyor. Birleşik Kralhk'ın saz
üretiminin belki üçte biri (yılda 8 ton) ülkenin şu anki elektrik
ihtiyacının yaklaşık %3' ünü karşılayacak enerjiyi üretmek
için kullanılabilir. Tavuk, inek ve domuz dışkısı, yani şu an
da büyük oranda israf edilen bütün kaynaklar bu şekilde ya
kılabilir (ortalama bir ineğin yılda 20 ton dışkılaması entere
sandır). Yine küller de gübre için kullanılabilir. Günümüzde
büyükbaş hayvan dışkısının çoğu tarlalara doğrudan gübre
olarak atılıyor ki bunun ırmakları kirletme riski var. Gübre
olarak kullanıldığında, dışkı metan gazı da üretiyor ki bu da
sera etkisiyle küresel ısınmaya katkıda bulunuyor.
Hızla büyüyen enerji üreten ürünler potansiyeli daha da
büyüktür. Örneğin uzun ömürlü ot miscanthus değerli bir
enerji kaynağı olabilir, koru üretimindeki söğüt dallan gibi.14
Biyoyakıt sadece %25 verimle yandığında dahi, beş yüz hek
tarlık çiftlik alanı 1 megavatlık sürekli elektrik üretebilir. Bir
leşik Kralhk'ın toplam enerji ihtiyacının yaklaşık %5-6'sının
350.000 hektarlık alandan sağlanabileceği tahmin ediliyor ve
santralde daha iyi kimya ve gelişmiş çiftçilik uygulanırsa ve
rim daha da büyük olabilir. tleri teknolojilerden biri olan
"gazlaştırma'da, odun kırıntıları hava akımında ısıtılıp kar
bon monoksit, metan ve hidrojen üretilir. Bu gazlar havayla
karışınca odun kırıntılarından daha yüksek bir sıcaklıkta ya
nar, böylece daha çok enerji çıkarırlar. Birleşik Krallık'ta bi
yokütle elde etmek için kullanılabilecek yaklaşık 1 milyon
hektar var, ancak şu anda 2.000 hektardan daha az alanda
enerji üreten ürünler ekilip biçilmektedir.
344
insanı Mutlu Eden Petrol
Biyodizel
Bavyeralı mucit Rudolf Diesel biyodizeli ta 1900' de potansi
yel bir enerji kaynağı saymışh. O yıl Paris'teki dünya fuarın
da Diesel makinesinin fıshk yağıyla çalışabildiğini gösterdi
ve daha sonralan Henry Ford da Model T'nin mısırdan elde
edilen alkolle çalışabileceğini ummuştu. Ancak mineral yağ
lar çok kolay elde edildikleri için çok az insan sebze yağları
nı ciddiye alıyordu. Sonra 1970 ve 1980'lerde biyoyakıt kul
lanma fikri Birleşik Devletler' de tekrar gündeme geldi, bu
nun nedeni de büyük oranda, kükürt dioksit, karbon monok
sit, azot oksit ve ozon gibi emisyon gazlarının daha dikkatli
düzenlenmesini şart koşan Temiz Hava Yasası'ydı. Daha ön
ce görmüş olduğumuz gibi, Ortadoğu'daki sorunlar ve yük
selen petrol fiyatları biyodizel kullanımına biraz daha hız
verdi.
Biyodizel nispeten çevre dostudur, çünkü biyolojik olarak
çözünebilirdir ve fosil yakıtlardan daha az emisyon üretir; ör
neğin yakıtlarda kullanımı halinde karbondioksit üretimi
yaklaşık %80'lere kadar azalır. Motoru yağlamaya yardımcı
olur, dolayısıyla motor aşınmasını azalhr ve motorda çok az
bir değişiklik yaparak hemen her dizelde kullanılabilir. Fakat
biyodizel azot oksit üretimini arhnr ve bunun çözünürlük
özelliği de yakıt filtrelerinin tortularla hkanmasına yol açabi
lir. Aynca yakıt ekonomisindeki ve gücündeki azalmayla da
bir bağlanhsı vardır ve üretimi sıradan dizelden daha pahalı
dır.
Güneş enerjisi
Güneş enerjisi açıkçası Birleşik Krallık'taki hava şartlan nede
niyle sınırlı bir kaynakhr ancak küresel düzeyde önemli fır
satlar sunar. Işığı elektrik enerjisine dönüştürebilen güneş pi
li (PV) panelleri pahalıdır ve imalatları sırasında önemli rnik345
Baş Belası icatlar
tarda karbon salınımı olur. Fakat güneş ışığının elektriğe d�
nüştürülmesi için hareketli parça gerekmez ve PV paneli ses
sizdir ve çevreyi kirletmez. Paneller çoğunlukla bükülmez,
dörtgen biçiminde ve 1-2 m genişliğindedir. Bazıları esnektir
ve uzunlukları 7 m, hatta daha fazla olabilir. 2004'ten bu ya
na PV panellerinin üretimi, yenilenebilir enerji kaynağına
olan bu yeni talebi karşılayabilmek için dünya çapında yılda
%20-30 artmıştır. Bununla beraber PV birimleri halen olduk
ça randımansızdır, aldıkları ışık enerjisinin sadE:.:e %7-lS'ini
elektriğe dönüştürürler. Londra'daki lmperial College camla
ra monte edilen saydam güneş panelleriyle deneyler yapıyor.
Bunlar ofis ve ticari binalarda iyi bir enerji kaynağı olabilirler,
özellikle de güç üretiminin verimi iyileştirilebilirse.
Kuzey Afrika' daki güneş Güney Avrupa' dakinden iki kat
daha güçlü olduğu için, en azından teorik olarak bütün Av
rupa'ya güç vermek için oradaki güneş ışığının sadece %0,3'ü
yeterlidir. Avrupa Komisyonu Enerji Enstitüsü'nden Amulf
Jaeger-Waldau'ya göre, Sahra Çölü'nde İrlanda büyüklüğün
de bir alana devasa bir tesis kurmak Avrupa'nın petrole olan
bağımlılığına uygun bir çözüm getirebilir.15 Bu tesisin 2050
itibariyle 100 gigavat üretilebileceği iddia edilmiştir, ama bu
tarih büyük ihtimalle gezegeni küresel ısınmanın yıkıcı etki
lerinden kurtarmak için çok geç bir tarih olacakhr. Tabii ki
böyle bir tesis kurmak son derece pahalıya çıkacak ve üreti
len enerjiyi ihtiyaç duyulan bölgelere nakletmede dikkat edil
mesi gereken teknik problemler olacakhr. Keza böyle bir te
sis sabotaj veya terörizme karşı da büyük olasılıkla son dere
ce savunm asız olacaktır.
Güneş enerjisi ayrıca çatılarda yer alan panellerdeki suyu
veya borulardaki petrolü ısıtmak için de kullanılabilir. İspan
ya' daki Granada'da, deniz seviyesinden yaklaşık 1 .000 m yu
karıdaki bir platoda, Avrupa' daki ilk ticari parabolik güneş
346
İnsanı Mutlu Eden Petrol
termal tesisi Andasol güneş santrali var. Burası bir güneş pi
li tesisi değil ama bir termal depolama sistemi kullanıyor, gü
neşten gelen odaklanmış ısıyı emip sodyum ve potasyum nit
rata dönüştürüyor. Bu tuzun bulunduğu tanklar devasa bü
yüklükte: yükseklikleri 14 m ve çaplan 36 m. Güneş ışınlan
parabolik aynalarla yoğunlaştırıldığında, çok yüksek sıcak
lıklar, örneğin yaklaşık 400 ·c elde edilebilir. Eriyen tuz bu
ısıyı geceleyin veya hava kapalı olduğunda çalışan bir türbi
ne veriyor. Tesis oldukça büyük, yüzey alanı 51 hektar. An
dasol tesisi İspanya'run ulusal şebekesine elektrik veriyor ve
hatırı sayılır bir maliyetle de olsa, 200.000 bin kişiye enerji
sağlama potansiyeli olduğu söyleniyor.
Hidrojen
Kasım 2007' de New Scientist' te yayımlanan kısa bir makalede,
Britanya'run Kuzey Denizi'ndeki bir deniz fenerinin temiz,
ucuz ve bol bulunan bir güç kaynağıyla aydınlahldığı yazıl
mışh. Mühendislik firması CPI'run önayak olduğu bir kon
sorsiyum, uzak ve zor konumu yüzünden sık sık güç kesinti
lerine maruz kalan South Gare deniz fenerine bir hidrojen
hücresi kurmuştu. Bu makale bir güç kaynağı olarak hidroje
nin yararlarına övgüler düzen birçok makaleden biriydi. Bir
diğeri 2006'da, Arizona Devlet Üniversitesi'nden kimyaa
Don Gervasio'nun yaphğı, hidrojeni depolayıp salma esasıy
la çalışan bir prototip dizüstü pilinin reklamını yapmışh.16
Hidrojeni kuşatan iyimserliğin bir kısmı yerindedir. Hid
rojen sürekli etrafımızdadır ve yanmasıyla ortaya çıkan tek
yan ürün su buharıdır. Hidrojeni enerji kaynağına dönüştü
ren
teknolojiyi herhangi bir öğrenci rahatlıkla anlayabilir. Ba
sitçe ifade edecek olursak, hidrojen su buharı ve elektrik üret
mek için oksijenle birleştirilir, sonra da iş yapmak için bun
lardan yararlanılabilir. Bununla birlikte birçok insanın, ener347
Baş Belası icatlar
ji sorunlarına cevap bulduğumuza inanma eğilimine karşı
konulmalıdır. Hidrojen gerçekte bir yakıt değildir, daha çok
bir enerji oluşturma vasıtasıdır. Bizzat hidrojeni imal etmek
için aslında başka bir güç kaynağına ihtiyacınız vardır ve
şu
anki koşullarda bu güçten, aldığınızdan daha fazlasını koy
manız gerekir. Bir kez daha EROEI söz konusu.
Hidrojen evrendeki bütün maddelerin yaklaşık %73'ünü
oluşturur. Ancak dünyada genelde diğer elementlere bağlı
dır: suda olduğu gibi. Hidrojen suya elektrik akımı verilerek
sudan "ayrıştırılabilir" ama bu elektriği elde etmek için bir
enerji kaynağına ihtiyaç vardır. Doğalgaza kızgın su vererek
de elde edilebilir, ancak bu işlemde ısı için bir yakıt kaynağı
ve bol miktarda gaz rezervi gereklidir.
Buna ilaveten depolama ve nakliyat söz konusu olduğun
da, hidrojen petrole nispeten zayıftır. Yoğunluğu düşüktür
ve çok yer kaplar, o yüzden hidrojenle çalışan araba kullan
maya kalktığımızda, yakıt depoları araan çoğunu kaplaya
caktır. Hidrojeni çok yüksek basınçlarda depolayarak gazın
kapladığı alanı azaltmak mümkündür, ama bunun sonuçları
çok tehlikeli olabilir. Ayrıca hidrojeni zapt etmek çok zordur
ve bir hayli aşındırıcıdır, ki bunların hepsi de depolama ve
nakliyeyi daha karmaşık ve masraflı kılar. Mevcut petrol ve
gaz boru hatlarımızda taşınamaz çünkü bu hatlar çok dardır
ve gazla temas ettiklerinde aşınırlar.
Hidrojenin bir enerji kaynağı olarak asıl avantajı, örneğin
otomobilde kullanıldığı takdirde, enerjinin kullanıldığı yer
lerde, yani caddelerde karbondioksit üretimi olmamasıdır.
Hidrojen imalatında kayda değer miktarlarda karbondioksit
ortaya çıkar; şu var ki hidrojen gazı, salınan karbondioksitin
yakalanıp tecrit edilebileceği merkezi tesislerde üretilebilir,
böylece yollardaki sıradan otomobil motorlarından çıkan eg
zoz gazı gibi atmosfere boşalmaz.
348
İnsanı Mutlu Eden Petrol
Karbon yakalama
Birleşik Krallık'ta halen enerjinin %25'inin, çevreyi
en
çok
kirleten güç kaynağı olan kömürün kullanımıyla sağlanması
ürkütücüdür. Daha da kötüsü, Birleşik Devletler enerjisinin
yaklaşık %50'sini, Hindistan % 70'ini ve Çin de %80'ini bu
kaynaktan elde ediyor. Yukarıda tanımlananlar gibi alterna
tif yakıt kaynaklarına halen acilen ihtiyaç olmakla birlikte,
çok yararlı olabilecek bir teknoloji de karbon yakalamadır.
Karbon ayırması olarak da bilinen karbon yakalama şu
anda fiilen araştırılan bir işlemdir.17 Araştırılan seçenekler
arasında, deniz yatakları altındaki büyük mağaralara, örne
ğin boşalhlmış petrol yatakları veya kömür madenlerine kar
bondioksit pompalamak ve karbondioksiti karbonat formun
da gözenekli kayalar içinde depolamak da vardır. Birleşik
Krallık'ın etrafında yaklaşık kırk yıllık karbondioksit ernisyo
numuzu depolamaya yetecek jeolojik yerler olduğu hesap
lanmıştır. Başka bir alternatif de gazı ince mineral parçaakla
nndan oluşan sıvı harçla birleştiren bir endüstriyel işlemle
karbondioksiti karbonat olarak ayrıştırmaktır; bu yöntem
karbondioksitin halihazırda salındığı imalatçılarda uygula
nabilir. Bu işlemin araştırılması halen nispeten erken bir aşa
madadır.
Ancak hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, karbondiok
siti ayrıştırmak amaayla yakalamak enerji gerektirir ki bu da
açıkçası daha az randımanlı bir santral demektir. Eğer katı
halinde ayrıştırılırsa, karbondioksitin gaza dönüşmesi gere
kir, işte o zaman, örneğin bir çözücü maddeyle yakalanabilir.
Daha sonra, depolanacağı yere nakledilebilmesi amaayla
karbondioksiti salmak için daha fazla enerji gerekir. Şu
ana
dek tam anlamıyla çözülememiş bir mesele de karbondioksi
ti nihai depolama yerine taşıyacak boru hatlarının kullanı
mıyla ilgilidir. Örneğin bir boru hattı deniz yatağındaysa (ve
349
Baş Belası icatlar
depolamanın alhndaki büyük mağaralarda yapılması planla
nıyorsa), bir gaz sızınhsı ne gibi problemlere yol açabilir? O
bölge asitli hale gelir ki bu da deniz yaşamını etkileyebilir.
Derin okyanw•ta asit hızla seyreleceği için bu o kadar sorun
olmayabilir. An_cak İngiltere'nin etrafındaki sular nispeten
sığdır (örneğin Doğu Anglia sahilinin açığındaki Viking pet
rol sahasının derinliği sadece 30 m'dir). Bununla birlikte ora
daki güçlü gelgitler herhangi bir taşmayı çok çabuk dağıtabi
lir. Bu gibi belirsizlikler şu anda bu meselenin etrafında dola
nan tipik problemler.
Karbon yakalama konusunu işlerken, "gezegen mühen
disliği" denilen alana duyulan son ilgi dalgasına da kısaca
değinsem iyi olur. Genel olarak iki strateji ileri sürülüyor. Bir
tanesi sadece karbon ayrıştırmasıyla değil, etrafımızdaki ha
vadan CO/nin çıkarılmasıyla da -atmosferi "temizlemek'le
de- ilgili. Bu tip öneriler hayal ürünü gibi görünebilir ama
bilhassa bu ikisi şu an bilfiil araştırılıyor. Bir tanesi, bitkilerin
yapraklan vasıtasıyla karbondioksiti absorbe etmesini taklit
ediyor. Makine Mühendisleri Odası (iME) kısa süre önce oto
yollara araç emisyonlarını etkili biçimde absorbe edebilecek
yapay ağaçlar dikilebileceğini öne sürdü. Tek bir merkezi ko
londa sıralanan bu "ağaçların" her birinde, iki dikey direk
arasında gerili şerit şeklinde "yapraklar" olacak. Görünüşleri
devasa sinekliklere benzeyecek ve boylan iki katlı otobüsün
yaklaşık iki katı olacak. Bu "ağaçların" bir tanesinin yılda
aşağı yukarı 3.650 ton C02 işleyebildiği (aynı yaprak alanına
sahip gerçek bir ağaç yılda 0,03 ton civarında C02 işler) iddi
a edildiği için, iME yaklaşık 100.000 tanesinin Birleşik Kral
lık'taki ulaşım kaynaklı C02 salımının tümünü ve sanayi ile
ev kaynaklı C02 salımının büyük kısmını yakalamaya yetece
ğini
hesaplıyor. Ancak bu yapay yaprakların absorbe ettiği
C02'nin etkin biçimde nasıl aynştınlıp çıkarılacağı ya da bu
350
insanı Mutlu Eden Petrol
ağaçların imalahnın enerji ve karbon verimliliğinin ne kadar
olacağı halen belli değil.
Diğer gezegen mühendisliği stratejisi dünyaya ulaşan gü
neş ışığı miktarını, güneş ışınlarının bir kısmını uzaya yansı
tarak azaltmakla ilgili. önerilen yöntemler arasında, bize ula
şan güneş ışığı miktarını azaltmak için dünya yüzeyinde yan
sıtıa malzemeler kullanmak, hemen üzerimizdeki bulut olu
şumunu artırmak, düşük seviyedeki atmosfere ayresol enjek
te etmek veya dünya çevresindeki yörüngeye kalkan veya ay
na yerleştirmek de var. Ancak güneş radyasyonunu azaltma
yöntemleri, yeni bir teknoloji uygulamanın bilinmeyen risk
lerine çok iyi bir örnek teşkil ediyor, çünkü bilim insanları
bunun sonuçlarının belirsiz olduğu ve ciddi risklerinin olabi
leceği hususunda büyük oranda hemfikirler. Yani şu an için
çeşitli karbon yakalama yöntemlerine odaklanmamız kuvvet
le muhtemel. Fakat gezegenimizde ormanların halen hızla
tahrip edildiğini de akıldan çıkarmamalıyız, bunun küresel
gaz yayılımına katkısı yılda yaklaşık %16, yılda aşağı yukarı
1,5 gigaton karbon. Doğanın kendi karbon yakalama yöntem
leri bizim dünyanın zarar görmesi pahasına göz ardı ettiği
miz bir şey.
Jeotermal enerji
Güneş yüzeyinden bile daha yüksek sıcaklıklar toprağın al
tından 6.400 km aşağıda sürekli üretiliyor. Bu esasen bütün
kayalarda meydana gelen bir süreç olan, radyoaktif parçacık
ların yavaş bozunumu sonucu gerçekleşiyor. Dünyanın bir
kaç farklı katmanı vardır. Merkezinde kah bir demir çekirdek
vardır; dış çekirdek ise magma denilen ergimiş çok sıcak ka
yadan ibarettir. Çekirdeğin etrafında da yaklaşık 3.000
km'lik, magma ve kayadan oluşmuş kabuk mevcuttur. En
dıştaki tabaka yerkabuğudur, yerkabuğu okyanuslar alhnda
351
Baş Belası icatlar
çoğu yerde aşağı yukarı 8 km ve karada da 56 km' ye kadar çı
kabilir. Yeralhnın derinlerinde oluşan yoğun ısının bir kısmı
dünyanın tektonik plakalanrun karşılaşhğı yerlerde kullanı
labilir.
Dünyanın merkezi ısısı tarihin başlangıcından bu yana in
sanlar tarafından kullanılmışhr. Üçüncü yüzyılda Çinliler Li
san' da içinde sıcak su olan taştan bir havuz yaphlar ki bu su
yun ısısı halen 43 santigrattır. Romalılar jeotermal enerjiden
hamamlarda yer altı ısıtmasında yararlandılar ve West Co
untry' deki kötü havadan kurtulma ayrıcalığı için giriş ücreti
talep ettiler. Jeotermal enerji 1892'de Idaho'daki Boise kasa
basını ısıtmak için kullanıldı ve İzlandalılar da seksen yıldır
ısıtma için benzer kaynaklan kullanıyorlar. Jeotermal enerji
bugüne dek volkanik bölgelerle kısıtlı olmasına rağmen, gü
nümüzde bazı insanlar yerkabuğuna delikler açıp, yüzeyin
altındaki sıcak kayaların etrafındaki boşluklara su pompala
yarak bundan istifade etmeye çalışıyorlar ki daha sonra bu
bir enerji kaynağı olarak kullanılıyor. Jeotermal enerji bazı
yerlerde ısıtma sistemleri vasıtasıyla sıcak suyu devir daim
ettirmek veya yüzeysel bir ısı kaynağı üzerindeki binaları
ısıtmak için kullanılıyor. Elektrik üretimi çok yüksek sıcaklık
ta buhar veya su (150-300 derece civarında) kullanır, bunlar
genelde yerden bir mil gibi aşağıdaki jeotermal havzalardan
yüzeydeki güç türbinlerine pompalanırlar. Hampstead He
ath'in yakınında bir ev alan oldukça umutlu bir komşum, ye
ni inşa edilmiş ve döşenmiş evlerinin alhnı, bu bedava ısı
kaynağından yararlanmak ümidiyle oldukça pahalıya deldir
di. Delmeye başladıklarından bu yana bölgede hiç sallanh
hissetmedim; tabii şimdilik.
Jeotermal elektrik kapasitesinin yaklaşık 10 gigavah dün
yada çeşitli yerlerde tesis edilmiştir ki bu bir ihtimal küresel
elektrik ihtiyacırun %0,3'ünü karşılamaya yeter. İzlanda,
352
İnsanı Mutlu Eden Petrol
Kenya ve Filipinler toplam enerjilerinin %15' inden fazlasını
jeotermal kaynaklardan elde ediyorlar. En çok jeotermal
enerji Birleşik Devletler' de üretiliyor, ancak miktarı çok az;
ABD'de ihtiyaç duyulan toplam elektriğin %0,S'inden az.
Dört eyalette jeotermal santraller var: Califomia (ülkenin jeo
termal elektriğinin %90'ıru üretiyor), Nevada, Hawaii ve
Utah.
Nükleer güç bir seçenek midir?
Petrolün tükenmekte olduğunu ve tüm yenilenebilir enerji
kaynaklarının dünyanın elli yıl içindeki ihtiyaçlarını karşıla
yamayabileceğini göz önüne aldığımızda, şu soruyu sormak
zorundayız; bizi kötü bir gelecek mi bekliyor? Sanayi devri
minden önceki yaşam tarzımıza dönmek zorunda mı kalaca
ğız? Evlerimize yakın yerlerde çalışacak, yiyecek kaynakları
na yakın yerlerde yaşayacak, giysilerimiz, binalarımız, mad
di kültürümüz için doğal malzemelere bağımlı olacak ve rüz
gar, güneş ve sudan üretebileceğimiz küçücük güç miktarla
rına mı bel bağlayacağız?
Bu değişikliklerin bazıları o kadar da kötü olmayabilir. Ja
mes Howard Kunstler'in apokaliptik kitabı The Long Emer
'
gency de ortaya koyduğu gibi, sosyal yaşamımızı petrol eko
nomisi erozyona uğratmışhr.18 Amerika' da ve daha az bir
oranda Avrupa' da büyük şirketler gelişmekte olan ülkeler
den ucuz mallar getirtmek için sahn alma güçlerinden fayda
lanırken küçük işletmeler bath. Bu işletmelerle birlikte, top
lumlarını en çok önemseyen meclis üyesi, okul müdürü ve
sulh hakimi gibi insanlar da gitti. On sterline DVD oynaha
alabilmek ve yıl boyunca çilek yiyebilmek gibi göz alıa haz
lar karşılığında, arkamıza yaslandık ve ülkelerimiz bağımlı
lıklarını zaten inişe geçmiş bir yakıt kaynağına mühürleyerek
alışveriş merkezlerine dönüşürken seyrettik.
353
Baş Belası icatlar
Görünen o ki şimdilerde yitirdiklerimize özlem duyuyo
ruz. Yakın zamanda en popüler BBC dizilerimizden Cranford
ile Lark Rise to Candleford etkilerini petrolün olmadığı bir çağ
da yaşayan, küçük, yakın, basit toplulukların tasvirine borç
lu gibi. Eğer herhangi bir değişim dizisi ne kadar rahatsızlık
verici olsa da, bizi farklı değerlerle güdülenen daha basit, aşı
rılığın olmadığı, daha uyumlu ve daha sorumlu bir yaşam
tarzına sevk edebiliyorsa o zaman memnuniyetle kabul edil
melidir. Mesaj açıkhr: Hareket tarzımızı değiştirmemiz gere
kecek.
Otomobil hariç her tür enerji ihtiyacı için bir çözüm daha
var veya en azından çözümün bir bölümü. Ben bu yazıyı ya
zarken, Britanya' da nükleer gücün yeniden yürürlüğe kon
ması jçin zemin hazırlanmış gibi görünüyor; hükümet yeni
bir reaktör oluşumu için yasal şartlan bildiren resmi raporu
yayınladı. Başlangıçta ortaya çıkan sorunlar var; özellikle atık
yönetimi masraflarını kimin karşılayacağı ve reaktörlerin
kullanım ömürlerinin sonunda söküm bedelini kimin ödeye
ceği hususunda anlaşmazlıklar söz konusu. Her şeye karşın
çoğu kısmı mevcut nükleer santral bölgelerinde yapılacak in
şaahn 2013'te başlaması muhtemel görünüyor.
Değişiklikler yapılması gerekecek. Toplumda radikal bir
ölçek küçültme işlemi yapılması gerekebilir. Ancak nükleer
güç sayesinde bu süreç en azından ısı ve ışığın yararlarını
kaybetmeden gerçekleşebilir. Nükleer fisyon yöntemiyle çok
makul bir maliyette, çok fazla güç elde edilebilir, öyle ki di
ğer "alternatif" enerji kaynakları hani neredeyse alternatif ol
maktan çıkabilirler. Bu öylesine bariz bir noktadır ki Gaia te
orisini ortaya atan James Lovelock ve Greenpeace'in kurucu
ortaklarından Patrick Moore gibi önde gelen çevreciler bile
destek vermiştir.
354
insanı Mutlu Eden Petrol
Astronom Patrick Moore'un durumu biraz enteresan, çün
kü kurulmasına yardıma olduğu örgüt halen nükleer enerji
ye karşı çıkıyor. Greenpeace hükümetin ülkenin nükleer güç
kapasitesini revizyondan geçirmek için yaphğı planlara karşı
dava açh. Halk müzakeresinin önemli sorularla çarpıtıldığını
öne sürüyor. Nükleer sanayinin güvenlik sicilinin hala bozuk
olduğuna, santrallerin terörist saldırıların ana hedefleri ola
cağına ve ahk giderme için net çözümler olmadığına dikkat
çekiyor.
Nükleer güç atık oluşturur. Reaktör ısı üretir ki ısı da tür
binleri tahrik etmek için buhar üretir. Ozon veya karbondiok
sit gibi çevreyi kirletici yan ürünler olmaz. Bir reaktör inşa
ederken bunlar kesinlikle ortaya çıkar, ancak muhtemelen
gelecekte karbon ve diğer gaz emisyonlarının azalmasını sağ
layabilecek potansiyel yararlarıyla etkisiz hale getirilecek
miktarlarda. Aşağı yukarı iki yılda bir uranyum tanecikleri
içeren yakıt çubuklarının değiştirilmesi gerekir ve bu çubuk
lar uzun süre oldukça radyoaktif vaziyette kalırlar. Ancak
muhtelif çözümler var. Kullanılmış yakıt çubuklan daha kul
lanışlı uranyum elde etmek için "geri kazanılabilir." Uk san
tral 1957' de faaliyete geçtiğinden bu yana, ortaya çıkan top
lam nükleer atık miktarı yaklaşık 9.000 tondur. Fin nükleer
şirketi Posiva, çubukların dökme demire yerleştirilip bakır
kaba konduğu, sonra da yumuşak balçıkla doldurulmuş ku
yuya gömüldüğü bir imha etme yöntemi buldu ki metalürji
mühendisleri bu yöntemin milyonlarca yıl onları güvende tu
tacağını tahmin ediyorlar. Çemobil gibi facialar nükleer güç
üzerinde heyula gibi duruyorlar, fakat bu reaktör özel bir tür
dü, güvenlik özelliklerinin olmaması gibi kötü bir ünü vardı.
Her ne kadar eski Sovyetler Birliği'nde halen aktif olan bir
avuç model bir tehdit oluştursa da, hiçbir yeni reaktör bu şe
kilde yapılmayacak. Tıpkı kamu binalarının terörist saldırısı
355
Baş Belası icatlar
riskine karşı önlem alma ihtiyacını göz önünde bulundurma
ları gibi, çok kısa bir süre sonra reaktörlerin bombalı saldırı
lara veya kaçırılmış uçaklara karşı dayanıklı olacak şekilde
inşa edilmeleri mümkün olacak.
Nükleer atıkların sebep olduğu tehlikeleri diğer enerji
kaynaklan bağlamında incelemek de önemli bir meseledir.
Birçok insan, nükleer atıkların sebep olduğu potansiyel prob
lemlerin fosil yakıt atıklarının yarattığı sorunların yanına bi
le yaklaşmadığına dikkat çekmiştir. WHO'nun bildirdiğine
göre, her yıl yaklaşık üç milyon insan araç ve endüstriyel gaz
emisyonlarının neden olduğu dışarıdaki hava kirliliği yüzün
den ölüyor. Bina içinde kullanılan katı yakıtlar bir buçuk mil
yon ölümden sorumludur. Bu istatistiklerin nasıl elde edildi
ği ise maalesef şüphelidir; elbette, doğru tahminleri elde et
mek olağanüstü zor ve ortalıkta birçok söylentiye dayalı ra
kam dolaşıyor. Ne var ki
Pittsburgh Post-Gazette'den Don Ho
pey de dahil olmak üzere, çeşitli gazetecilerin, fosil yakıt atık
larının yalnız ABD' de 20.000 insanın ölümüne neden olduğu
iddiası doğru gibi geliyor.19 Şu da akıldan çıkarılmamalıdır ki
bilimciler bir santralde yakılan kömürün çoğunlukla uran
yum ve toryum20 gibi radyoaktif maddeler salabileceğini
uzun süre önce kabul etmişlerdir, bunlar aynı elektrik gücün
deki bir nükleer santralden 100 kat kadar fazla radyasyon
üretebilir.21 Ohio State Üniversitesi'nden Gordon Aubrecht'in
tahminlerine göre, 1982' de ABD' de yakılan kömürler atmos
fere Three Mile Adası kazasından 155 kat fazla radyoaktivite
salmıştır.22 Dahası kömür yakmanın atmosfere berilyum, ar
senik, kadmiyum, krom ve nikel gibi radyoaktif olmayan fa
kat tehlikeli elementleri saldığını da unutmamalıyız.
Nükleer güce dair sorunlardan biri, bu gücün üzerindeki
son derece olumsuz baskının, 1960'lardan bu yana kullandı
ğımız teknolojiyi geliştirmek için nispeten çok az araştırma
356
insanı Mutlu Eden Petrol
yapıldığı anlamına gelmesidir. Bu durum sürekli kullanılan
makine sanayi gibi diğer teknolojilerle bariz bir tezat oluştu
rur,
bu sanayilerde daima yenilik yapılır çünkü endüstri ka
muoyunca iyi bilinir ve geniş ölçüde kabul görmüştür.
Başka bir nükleer güç kaynağı daha var. Yıldızlar ve güne
şimiz gücünü nükleer füzyondan alır. Güneşin merkezinde
hidrojen atomları füzyonla helyuma dönüşür ve bu reaksi
yon ekzotermiktir, yani ısı üretir; gezegenimizdeki bütün
canlıları hayatta tutan ısıyı. Hidrojen izotoplarını kullanmak
daha etkili olduğu için, bilimciler şimdilerde hidrojenin iki
izotopu döteryum ile trityumu kaynaştırmaya çalışıyorlar.
Kaynaştırılmış hidrojen protonları daha sonra iki nötronlu iki
protonlu çekirdeği -helyum- oluşturacak şekilde ayrılırlar.
Füzyon tepkimesinden aşın enerji çıkar. Ancak füzyonun
meydana gelebilmesi için, son derece yüksek sıcaklıklar, ör
neğin 100 milyon Kelvin dereceden fazlası gerekir. Bu sıcak
lıklarda döteryum-trityum gaz karışımı plazma (elektrik
yüklü sıcak gaz) haline gelir. Plazmanın içinde, atomu oluş
turan öğelerin ayrılmasıyla elektronlar atom çekirdeğinden
sıyrılır, dolayısıyla pozitif bir elektrik yükü alırlar ve bunlara
"iyon" denir. Pozitif yüklü iyonların kaynaşabilmesi için, sı
caklıkları (veya enerjileri) elektrik yükünün neden olduğu
karşılıklı doğal itme gücünü aşmalıdır.
Sorunlardan biri de plazmaları kontrol etmek; plazmayı
gerekli olan son derece yüksek sıcaklıklara dek ısıtmak ve
füzyon tepkimesinin olabileceği şekilde bu halde hapsetmek.
Bilinen kapların hepsi de kesinlikle yanar. Aşırı sıcak plaz
mayı tutmak için en umut verici iki yöntemden biri onu güç
lü bir manyetik alanla kuşatmak, diğeri de lazer kullanmak.
Britanyalı bilimcilerin genelde en uygun gördükleri yöntem
Tokomak. "Tokomak" kelimesi Rusça toroidal'naya kamera v
magnitnykh katushkakh ten geliyor ve manyetik bobinleri olan
'
Baş Belası icatlar
bir halka şeklinde bölme anlamına geliyor. Bu makinede,
plazma halka şeklindeki kapta ısıhlır ve güçlü manyetik alan
onu kabın çeperleıinden uzak tutar. Plazmayı ısıtmak için
yaklaşık 5 milyon amper gibi muazzam miktarda elektrik ge
reklidir. Daha fazla ısıtmak için döteryum ve trityum iyon
ışınlan plazmaya enjekte edilir. Isı ve manyetik alanlan mey
dana getirmek için muazzam miktarda güç gerekse de füz
yon işlemi çok daha fazlasını oluşturur. Uluslararası bir işbir
liğiyle en son test edilmekte olan makine, Fransa' daki Cade
rache'deki ITER' dir. Bu makine plazmayı, protonların çarpı
şıp kaynaşması için gereken sıcaklığa getirmek için gereken
gücün on kahna yaklaşan 500 megavah üretebiliyor olmalı.
Füzyonun iyi tarafı bol bulunan lityum, döteryum ve trit
yuma çok az miktarlarda ihtiyaç duymasıdır. Sera gazlan or
taya çıkmaz. Santral işlem sırasında radyoaktif hale gelir,
ama sonraki parçalanma yaklaşık elli yıl süren nispeten hızlı
bir süreçtir, fizyonun ortaya çıkardığı radyoaktif ahğın bo
zulmasından çok daha kısa sürer. İşlem güvenlidir, çünkü
proton füzyonunu oluşturmak için gereken şartlardan her
hangi bir sapma olursa plazma yüksek sıcaklığını hızla kay
beder. Bunların hepsi de inarulmayacak kadar iyi görünüyor.
Ancak bu işlemin mühendisliği ve fiziği son derece karmaşık
ve bizim bir füzyon makinesinden kullarulabilir bir güç elde
etmemiz en az otuz kırk yıl süreceğe benziyor. O yüzden şu
an için nükleer fizyon meselesi ve bununla alakalı ahk üreti
mi ve oldukça sınırlı miktardaki uranyum kullanımı bekle
mek zorunda.
Bu yüzden bu noktada, Liverpool Manchester demiryolu
nun açılışı sırasında aramızdan zamansız ayrılan parlamento
üyesi William Huskisson'ı anmamız yerinde olur. Bu olay bu
kitabın anlatmak istediklerinin çoğunu özetliyor, yani her ya-
358
İnsanı Mutlu Eden Petrol
rahrn ve icat ediminin içinde aynca felakete sürükleme po
tansiyeli de vardır. Bu nokta enerji meselesiyle çok yakından
alakalıdır. Nükleer gücün kullanılması örneğin, Çemobil'de
ki patlama otuz bir kişinin, daha sonraki radyasyon zehirlen
mesinden de birkaç bin kişinin ölümüne sebep olmuştur. An
cak her yaraba düşüncenin olumsuz bir yönü olabileceğini
kabul ettiğimizde, o zaman bu bir matematik meselesi haline
gelir. Sadece 2007' de, Çin' de kömür endüstrisinden ölenlerin
sayısı 3.786'ydı. Kömür çıkarılan diğer tüm yerleri, çevre kir
liliğinden ölümleri, karbondioksit yayılımının olası sonuçla
rını
ve kaç yıldır kömür çıkarmakta olduğumuzu hesaba kat
hğıruzda, nükleer güç oldukça açık bir biçimde güvenli görü
nüyor. Peki, öyleyse bu konu neden daha geniş çapta bilinmi
yor? Neden olgulardan çok korku bizi yönlendiriyor? Enerji
sorununun başka bir yönü bu soruya bir yanıt verebilir.
DECIŞEN GEZEGEN
Üstgeçitleri ve alışveriş merkezleriyle biraz zevksiz bir şehir
olan Auckland' da, bir grup erkek haftada bir ragbi oynamak
için toplanıyor. Bu maçlar, çoğu düşük gelirli bu kişilerin
stres atmasını ve sosyalleşmesini sağlıyor. Aynca birbirleriy
le iletişime girmek için de uygun bir fırsat buluyorlar çünkü
bu adamlar Yeni Zelanda'dan en son gelen göçmenler. Pasi
fik Okyanusu açıklarındaki alh mercanadası ve dokuz ada
dan ibaret Tuvalu'nun yerlileri. Birbirlerinden büyük mesafe
lerle ayrılan Tuvalu'nun ada halklanrun birbirleriyle çok az
etkileşime girme fırsah olmuş. Auckland'da birlikte doya do
ya eğlenerek. hayati bağlan ve bu arada yeni ve beklerunedik
gerilimleri de keşfediyorlar. Şu var ki Yeni Zelanda önümüz
deki otuz yıl boyunca Tuvalu' dan göç kabul etmeye devam
ederse bu gerilimlerin bazıları artabilir. Yeni Zelanda'nın ise
359
Baş Belası icatlar
fazla seçeneği yok. Tuvalu bir Pasifik komşusu ve acil bir du
rumla karşı karşıya.
Eylül 2003'te Tuvalu Başbakanı Saufatu Sapo'aga Birleş
miş Milletler Genel Kurulu 58. oturumunda şu kehanet gibi
sözlerini söyledi: "İklim değişikliğinden kaynaklanan olum
suzluklar nedeniyle daima korku içindeyiz. Bir mercanadası
halkı için, deniz seviyesi yükseldiğinde daha şiddetli hava
olaylan gitgide büyüyen bir tehdit olarak belirmeye başlar."
Tuvalu'nun zor durumu ve aynı zamanda 2003'te Kyoto
Protokolü'nü onaylamayı reddettiği için Avustralya hükü
metini dava etme teşebbüsü de kamuoyunca iyi biliniyor. Ga
zetelerin pazar ekleri için, adanın aşınan kıyı şeridinin, sele
kapılan yapraklı kulübelerinin, tuzlu suyun sızmasıyla bozu
lan hindistancevizi ağaçlarının ve taro bitkilerinin resimleri
bir armağan adeta. Tabii Auckland göçmenlerinin resimleri
de insanların yol açtığı iklim değişikliği sefaletlerini kusur
suz bir şekilde sergiliyor: Soylu kabile insanları beton yığını
na tıkıştırıldı. Gezegenimiz sera gazlarının atmosferde aşın
birikmesi yüzünden ısınıyor. Bu ısınma fosil yakıtlarına aşırı
düşkünlüğümüzün direkt bir sonucu. Buzullar eriyor, deniz
ler yükseliyor ve Tuvalulular taşınmak zorunda kalıyorlar.
Bu durum iklim değişikliğinin medya versiyonu.
Ancak herkes bu tabloyu bütünüyle kabul etmiyor. Auck
land Üniversitesi'nden coğrafya uzmanı Paul Kench Tuva
lu'nun göründüğünden daha dirençli olduğunu düşünüyor.
Bunun gibi mercanadası grupları, denizlerin yükseldiği baş
ka dönemlerde sürüklenen başka adaların kalıntılarından
oluşuyor. Bu yerler sular altında kalmaktan çok yeniden bir
araya geliyorlar. 2005'te Geology'de yayımlanan bir makale
sinde Kench, Maldivler'in 2005'teki tsunaminin nasıl üstesin
den geldiğine dikkat çekti. Maldivler'in topraklarının yakla
şık %9'u dev dalgalarla sürüklendi, ancak çok daha fazlası
adaların uzak köşelerinde birikti.
360
lnsaru Mutlu Eden Petrol
Aynca Tuvalu'daki büyük gelgit sızınhsının ne kadarının
direkt iklim değişikliğinden kaynaklandığı tam olarak belli
değildir. Bu küçük takımada ülkesinin yollarına kısa süre ön
ce
çakıl dökülmesi yeralh su düzeyinin yükselip alçalmasını
engellemiş, suyun dışa, yukarıya ve kıyı şeridinin üzerine
doğru çıkmasına yol açmıştır. Kocaman çukurların açılıp da
doldurulmaması gibi telafi edilmesi mümkün olmayan çok
sayıda zarar ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Tuvalu'yu üs
olarak kullanan ABD ordusunca verilmiştir.
Gene iklim değişikliğinin, deniz seviyesinin yükselmesin
deki tek etken olup olmadığı veya eşit oranda yükselip yük
selmedikleri tam olarak belirlenememiştir. Alaska ve Japon
ya gibi dünyanın bazı bölgelerinde, kıtaların alhndaki tekto
nik tabakalarda meydana gelen değişiklikler o kadar bariz ki
bizzat toprak seviyesi yükselip alçalıyor ve halen deniz sevi
yesini ölçmede ana araç olan gelgit ölçülerine güvenilmesi
mümkün değil. İsveç ve Finlandiya arasındaki Bothnia Kör
fezi gibi diğer bölgelerde, buzulların erimesi sonucu yüzyıl
lardır tutulan toprağın serbest kalması da yılda 10 milimetre
lik bir arhşa sebep oluyor. Aynı zamanda küresel düzeyde,
deniz seviyelerinde görülen toplam arhş ile bizim sıcaklık
artması veya gezegenimizin buzullarının erimesi sonucu ok
yanusların genişlemesi gibi ayn ayn faktörlerden beklediği
miz etkiler arasında bir uyuşmazlık söz konusu.
Bu bilgilerin hiçbiri çok gizli değil, konuyla ilgilenen her
kesin görebileceği şekilde ortada duruyor. Ancak haberin
mesajla gönderildiği ve hikayelerin en yalın, en sade ve en
çarpıcı öğelerine indirgenmek zorunda olduğu günümüzün
hiper hızlı dünyasında, bu tarz belirsizlikler ancak birkaç ha
ber başlığında yer alma şansı yakalıyor. Sele kapılan adalar
ise öyle değil. Yani birkaç sayfa öncesine dönersek, temiz, gü
venli, sıkıcı nükleer santrallere göre tehlikeli nükleer santral-
361
Baş Belası icatlar
ler medyada çok daha fazla yer buluyor. Ve elbette, eriyen
buzullar da öyle: İkliın değişikliğiyle ilgili haber yapmak i!"
teyen gazeteci veya TV belgesel ekibi için başka bir simge di
yebiliriz. Bu resimlere bakhğımızda anlaşılabilir bir suçluluk
la karışık şok hissi yaşıyoruz. Bay Al Gore gerçekten haklı
mıydı acaba? Sadece Sainsbury's'e arabayla gidere� gerçek
ten bunu biz mi yaptık diye endişeleniyoruz. Kutup buzulla
rının düzenli bir
genleşme ve büzülme döngüsüne girebildik
leri olgusunu göz ardı ediyor olabiliriz. Büyük buzul parçala
n her zaman denize düşüyor, düşmüştür, fakat gitgide geli
şen uydu görüntüleme sayesinde sürecin daha çok farkında
olmamız mümkündür.
Hiç şüphe yok ki gezegenimiz şu anda iklimsel bir dönü
şümden geçiyor ve bunun çok büyük olasılıkla birçok insan
açısından felakete yol açan sonuçlan olacak. Ancak halka da
sunulduğu gibi, küresel ısınma ve insanların sebep olduğu
sera gazlan meselesi hemen her zaman bir noktada bağlanı
yor. Biri diğerini yarahyor ve bu konuda hiç şüphe yok. An
cak bilim kuşkucudur ve kanıtlan ölçüp biçer ya da öyle yap
ması beklenir.
Bilim camiası içinde birkaç ses, iklim değişikliği, insanla
rın
sebep olduğu sera gazlan ve bu ikisi arasındaki ilişkiye
dair daha dengeli bir görüşü savunmuştur. Örneğin daha ön
celeri de iklimimizin periyodik ısınma ve soğuma döngüleri
ne girdiği öne sürülmüştür. Dengeli bir iklim kavramı bir ok
simoron olabilir. Küresel sıcaklıklar önceleri şu andakinden
daha yüksek olmuştur. Örneğin bundan 8.000 yıl kadar önce
Holosen Maksimum sırasında. Bu dönemde kutup ayılan
açıkça görüldüğü gibi hayatta kaldılar. Bu dalgalanmada ön
plandaki karbondioksit de dahil olmak üzere sera gazlarının
rolü ve sürece katkılan karmaşıktır. 1940 ve 1970 arasında sı
caklıkta küresel düzeyde bir düşüş yaşanıyordu, aynı anda
362
İnsanı Mutlu Eden Petrol
insanların ürettiği karbondioksit çıkbsı da tavan yapmışb.
Diğer taraftan aşağı yukan 433-488 milyon yıl önce, Ordoviz
yen döneminde karbondioksit seviyeleri günümüzdekinden
çok daha yüksekti ve dünya buna rağmen buzul çağındaydı.
Belki de karbondioksitle küresel ısınma arasındaki neden
sel ilişki hakkında daha mesafeli olmamız gerekiyordur. Ku
tup paleoklimatolojisti ve Ottawa Üniversitesi'nde Dünya Bi
limleri Profesörü olan Dr. lan Clark, şu anki sıcaklığın artma
eğiliminde olduğundan veya bizim faaliyetlerimizin atmos
ferdeki karbondioksit miktarını arbrdığından emin. Bununla
birlikte, karbondioksit emisyonunun sıcaklığı arbrrnasından
ziyade.sıcaklık arbşının karbondioksit emisyonuna yol açıyor
olabileceği kanaatinde. Kutuptan çıkarılan buz örnekleri ısı
daki arbş ile gaz seviyelerindeki yükseliş arasında
en
az 800
yıllık bir boşluk olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni okya
nusların muazzam miktarda karbondioksit tutması olabilir ki
bu da yüksek sıcaklık dönemlerinde salınır. Ancak okyanus
lar öylesine büyük ve derindir ki ısınmanın gaz salıa etkisi
ne kavuşması yüzyıllar alır.
Bilim bize, eğer kara ve denizler sera gazlarının birikmesi
yüzünden ısınıyorsa, o zaman dünya atmosferinin en alt kat
manı ve bizim yaklaşık 10 km üstümüzde yer alan troposfe
rin de paralel bir yükseliş yaşaması gerektiğini söyler. Ancak
bu kesin olarak tespit edilememiştir: Aslında gezegen yüzeyi
atmosferden daha çok ısınıyor olabilir. Dolayısıyla ısınmanın
gerçekten de söylendiği biçimde gerçekleşip gerçekleşmedi
ğine dair temel öncül üzerinde biraz ihtilaf var. Uzun süredir
birtakım bilimciler, tablonun büyüyen şehir ve nüfuslarının
aşın miktarda ısı üretmesi anlamına gelen "şehir ısı adası"
(UHI) denen şeyin etkisiyle çarpıtılmış olabileceğini öne sü
rüyorlar.23
363
Baş Belası icatlar
Bu olağandışı fikrin yakın tarihine bakmamızda fayda
var. 2003'te ABD Ulusal İklim Veri Merkezi'nden Thomas C.
Peterson, UHI teorisini reddeden bir rapor yayımladı ve bu
nun ardından gelen sonuçlar da Birleşmiş Milletler İklim De
ğişikliğiyle İlgili Hükümetler Arası Heyet'in (IPCC) resmi
görüşüne dahil oldu. Daha sonra iklim şüphecilerinin web si
tesi http: // www.climateaudit.org'un kurucusu Kanadalı jeolog
Steven Mclntyre, Peterson'ın bulgularına birkaç nedenden
ötürü, özellikle de verilerinin kullanıldığı birkaç hava istas
yon unun niteliği ve yeri bakımından karşı çıkh ve şehir ısısı
nın yükselmesinde 0,7 derecelik bir fark buldu. Daha sonra
Britanya'daki Hadley Hava Tahmin ve Araştırmaları Merke
zi'nden Dr. David Parker rüzgarsız ve rüzgarlı gecelerdeki sı
caklık farklarını gözden geçirdi. Şehrin ısısının çoğu kuvvet
li rüzgarlarla yayıldığından, eğer UHI varsa rüzgarsız gece
lerde sıcaklığın daha çok yükselmesi beklenir. Parker böyle
bir bağlantı bulamayınca, bu etkinin çok önemli olmadığını
öne sürdü. Buna karşılık ılımlı şüpheci iklimbilimci Roger A.
Pielke 2007'de minimum sıcaklıkların alındıkları yükseklikle
re ve rüzgar hızına oldukça duyarlı olduğunu gösteren bir
çalışma yaptı.
Ben burada konunun çok küçük bir bölümü üzerindeki
akademik gelgitleri özetledim, çünkü bazı bilimciler arasında
çetin tartışmaların devam ettiğini göstermek istiyorum. Ba
zen halkın izlenimi çok farklıdır, sadece birkaç tane karşı çı
kan kişi olduğu halde, insanların sebep olduğu iklim değişik
liği meselesi üzerinde fikir birliği var. Şüphecilerin savların
da kuşkusuz birtakım eksiklikler var, insanların sebep oldu
ğu iklim değişikliği fikrini tümüyle destekleyenlerinkinde
yetersizlikler olduğu gibi. Buna karşı çıkanlardan bazıları ko
nuştukları alana pek hakim değil veya bilimci akranlarının
incelediği literatürde çok az eser yayınlamışlar. Bazıları fosil
364
İnsanı Mutlu Eden Petrol
yakıtları sanayisinden yarar sağlıyor. Gelgelelim bunlann
hiçbiri bilimin kanıtlar ile kanıtlarla ilgili müzakereler üze
rinde temellenmesi ve halka bu şekilde sunulması gerektiği
gerçeğini -hakikat değil araşhrma olarak- değiştiremez.
Halkın katılımı arlık bilim ve teknolojinin tarihinde hiç ol
madığı kadar önemli. Bütün sanayileşmiş ülkelerin liderleri
nin dahil olduğu gitgide artan görüşmelere rağmen, 2012' den
sonra zararlı gaz emisyonlarının ne kadarını azaltmamız ge
rektiğine dair henüz bir anlaşmaya vanlamamışhr. Kuşkusuz
bu noktada halkın tavnrun ve görüşlerinin çok daha etkili ol
ması gerekir. Politikaalanrnız üzerinde etkili olmamız gere
kecek, çünkü çok dikkatle yapılan bilimsel değerlendirmeler
doğruysa, sera gazlarını kontrol etmek için acilen daha fazla
şey yapmamız gerekiyor. Avustralya'daki Milletler Toplulu
ğu Bilim ve Araşhrma Ôrgütü'nden Dr. Michael Raupach ve
meslektaşlarına göre, küresel gaz emisyonları yılda %3 kadar
artmaya devam ediyor.24 Bu rakam IPCC'nin, şu anda dünya
da fosil yakıt kullanımına dair en kötümser değerlendirme
sinde dahi öngörülenden daha hızlı bir oran. Ve bu sınırlı
tahmin de 2100 itibariyle, küresel sıcaklık ortalamasında yak
laşık 4 derecelik (2,4-6,4 °C) muazzam bir arhş25 olacağını ön
görüyor ki çok az insan bunun sonuçlarının çok ürkütücü
olacağından şüphe ediyor.
Ancak medyanın bazen yanlış bir fikir birliğini ambalajla
ma ve satma tarzı bilhassa tehlikeli. İddia daha sesli dile ge
tirildikçe, resimler daha ürkütücü oldukça, ihtilaf daha bü
yük, ilgi daha fazla oluyor. Bu bizim kanıtlan iyi anlamamızı
engelliyor. 2002-2003 yıllarındaki SARS salgınını ve bu sırada
Asyalıları işlerine yüzlerine maskelerle giderken gösteren fo
toğraflan bir düşünün. Etki ürkütücü ama bu etki ikiyüzlü
lükle sağlanmışh, çünkü bu rüzgarlı ve tozlu bölgelere gitmiş
olan herhangi bir kişi insanların genelde yüz maskesi taktığı365
Baş Belası icatlar
ru
bilir. Veya Daily Mail' in, kabakulak. kızamık ve kızamıkçık
üçlü aşısının sözde yan etkileri hakkındaki haberlerini bir dü
şünün ki şimdi karma aşıyla bunların bir alakası olmadığın
dan neredeyse eminiz. Bir dereceye kadar, aynı şey iklim de
ğişikliğinde de olabilir. Hortumdan tutun da, kasırgalara ve
şiddetli sellere kadar bütün ekstrem hava koşullan artık in
sanların yol açtığı küresel ısınmanın bir sonucuymuş gibi su
nulma eğiliminde. Esasen herhangi bir kuvvetli rüzgar "ka
sırga" olarak etiketlenebiliyor, çünkü bu güçlü bir kelime ve
geri dönüşü olmayan bir felaketi ima ediyor. Oysaki iklimbi
limin dengeli bir okuması bizi asıl tablonun muazzam kar
maşık olduğunu idrak etmeye zorluyor. Bu alandaki tanın
mış uzmanlar dahi bulut örtüsü üzerindeki güneş lekesi etki
si gibi faktörlerin veya okyanus akıntılarındaki değişiklikle
rin hemen hemen hiç anlaşılamadığını kabul ediyorlar. Lon
dra Üniversitesi'nden Canlılar Coğrafyası Profesörü Philip
Stott'ın sözleriyle iklim, "karmaşık, bağlaşık, doğrusal olma
yan, kaotik'tir. Atmosferin yaklaşık %0,03'ünü oluşturan gaz
emisyonlarımızın bu sistemin tetiği üzerinde bazı somut etki
leri olabilir ama tek faktör bunlar değil ve bunları değiştirme
nin iklimi değiştirip değiştirmeyeceği şüphelidir.
Daha dengeli ve haliyle daha seyrek duyulan birçok ses
bu değişimi durdurmak veya tersine çevirmek için pahalıya
mal olan beyhude çabalar göstermek yerine, değişen dünya
ya uyum sağlama çağrısında bulunuyorlar. Eğer deniz sevi
yeleri yükseliyorsa, o halde savunma duvarı inşa etmemiz,
insanları başka yerlere yerleştirmemiz ve şehirlerin, taşkınla
rı
içine çekecek bataklık arazilerin üzerine doğru yayılmasını
önlememiz gerekiyor. Eğer petrol tükeniyorsa, alternatif
enerjiye para yatırmalı ancak aynı zamanda günümüzün aşı
n tüketimci dünyasının birçok özelliğinden de vazgeçilmesi
gerektiğini kabul etmeliyiz. Ne yaparsak yapalım, kesinlikle
366
lnsaru Mutlu Eden Petrol
hareket tarzımızı değiştirmeliyiz. İnsanların sebep olduğu se
ra gazlarının sıcaklıkta yol açtığı son artışı göz önüne aldığı
mızda, petrolün kıt olduğu bir dünyada sanayi düşüşe geç
tikçe eğilim tersine çevrilebilir; ancak sorun şu ki o zamana
kadar bu gezegende değerli olan çoğu şeyi kurtarmak için
büyük ihtimalle çok geç olacak. Ancak sıcaklık başka neden
lerden dolayı yükseliyorsa, o zaman buzları çözülen kuzey
bölgelerinde yiyecek yetiştirerek buna uyum sağlamalıyız.
Eğer sıcaklıklar artıyor ve yakıt kaynaklan daha da azalıyor
sa, ısınmak ve soğumak için rüzgar ve güneş ışığını kullanan
binalar inşa etmeliyiz.
Tarihe baktığımızda, bu kitapta da gösterdiğim gibi, in
sanlar bunu hep yapmışlardır. Sıcaklıktaki değişiklikler bizi
ağaçlardan yere inmeye zorladı. Daha sonra yine aynı deği
şiklikler bizi çiftçilik yapmaya zorladı. Her icat edimi içinde,
görmüş olduğumuz yıkım potansiyeli de yatar ve karbon ya
kıtları kullanımımız da bir istisna değildir. Fakat tersi de doğ
rudur. Nasıl ki Tuvalu halkı yeni fırsatlar ve zorluklar bulu
yorsa, gezenin tümünün de kendini yenilemek için bir şansı
olabilir.
367
Onuncu Bölüm
KELİN İLACI OLSA...
Britanya eczanelerinde bir kilo verme ilacı satılmaya başladı
ğında insanlar çok heyecanlanmıştı. Başkentteki bütün ecza
neler çok geçmeden ellerinde Alli (veya Orlistat) ilaa olduğu
nu gösteren levhalar astı. Bu ilaan besin yağının özümsen
mesini bloke ederek kilo kontrolüne yardıma olduğu iddia
ediliyordu. Nispeten pahalı olmasına rağmen, birkaç ay ilaç
almak çorbayla idare etmekten veya parkta koşarken nefes
nefese kalmaktan daha az aa vericiydi. Şu var ki bu ürünle
rin bazılarının yanındaki broşürü okursanız satın almadan
önce duraksayabilirsiniz. Alli'nin listelenen yan etkileri ara
sında "gaz çıkarma, yağlı damlalarla birlikte gaz çıkarma, ani
bağırsak hareketleri, büyük veya yağlı dışkı" var. Yellenme
ve yağlı ishali daha olumlu gösterme çabası içindeki imalat
çılar şunu eklemişler: "Birçok kullama bize bu etkilerin kap
süllerin işe yaradığını gösteren bir işaret olduğunu ve daha
sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinmelerine yardıma oldu
ğunu söylemiştir." Başka bir deyişle, ilaan yan etkileri o ka
dar fena ki insanları başka yollarla tedavi olmaya zorluyor.
Alli'yi yan etkileri en az cazip ilaç diye yaftalamak haksız
lık olur. Akne ilaa Acculane bazı vakalarda göz nezlesine,
görme rahatsızlıklarına ve kusmaya neden olabilir. Huzur
suz Ayak Sendromu (tıp fakültesindeyken bu konuyu gördü369
Baş Belası icatlar
ğümüzü hiç hahrlamıyorum) ilaa Requip uzuvlardaki seğir
meleri yok eder, ama bu sinir bozucu sendromun yerine san
rı, hareket etme ve yürümede güçlük, nefes almada zorluk,
göğüs ağnsı ve karşı konulmaz ani bir uyuma dürtüsü vere
bilir. Dahası hastalar ilaa kullanırlarken, yeni veya artan bir
kumar oynama dürtüsü veya cinsel ya da başka ani dürtüler
hissederlerse, doktorlarına bildirmeleri hususunda uyarılı
yor. Bu ilaçların tedavi etmesi beklenen hastalıkların mutedil
doğası göz önüne alındığında, insan buna değip değmeyece
ğini merak ediyor.
Teknolojinin tehlikelerini işleyen bir kitaba şifa sanatlarını
dahil etmek tuhaf gelebilir. Ancak benim amaam teknolojiyi
mahkum etmek veya değerini düşürmek değil. Tıp insanların
çok büyük bir başarısıdır, sadece kendi türümüze değil baş
ka canlılara da, hatta bitkilere bile yardımcı olur. Gelgelelim
benim bu kitaptaki amacım görünüşte en değerli fikirlerin bi
le bilgelik ve basiretle ele alınması gerektiğine dikkat çeke
rek, insan yaratıcılığının çeşitli yönlerine dikkatle odaklan
mak. Belli bir mesafeden hp göz alıcı bir mücevher gibi görü
nebilirken, yakından bakhğınızda şüphesiz üzerinde ciddi
bir leke görürsünüz.
Tıbbın etrafındaki bu anlam karmaşası özellikle üç faktör
den kaynaklanıyor. Evvela, MÖ üçüncü binyıldan on doku
zuncu yüzyılın sonuna kadar dünyada süregelen güçlü tıbbi
geleneklere karşın, hp tarihi çoğunlukla körü körüne birta
kım (acı verici) denemelerden ibarettir ve acıları dindirmesi
insanların yaratıcılığından çok genelde şansla alakalı olmuş
tur. İkinci olarak, tıbbın en büyük başarılarının birçoğu söz
de medeniyetlerimizin yarattığı sorunları onarmak için orta
ya çıkmışhr; örneğin savaşlar, tarıma bağımlılıktan ileri gelen
kötü beslenme ve kent nüfuslarının aşın artmasından ileri ge
len salgınlar gibi. Üçüncü olarak, tıbbın şüpheye mahal ver-
370
Kelin Hacı Olsa...
meyen başarılan hem doktorlarda hem hastalarında doktcr
run
her şeye kadir olduğu yanılsamasını yaratabilir ki bu da
bakım kalitesini azalhr, bizim ağrı, yaşlanma ve ölüm gibi
faktörlerle başa çıkma yeterliliğimizi azalhr, yaşam tarzı se
çimlerine dair halkta sıkınhnın yayılmasına yol açar ve top
lumların sorumluluğu nasıl alabilecekleri hakkında tarhşma
yapılmasını engeller.
ŞİFANIN HIZLI TARİHİ, MÖ 2500-MS 1922
Ruhsal şifa: antik dünyada tıp
Tıp tarihini iki saate sıkışhracak olursak, ancak son iki daki
kasında yani yaklaşık 100 yıl içinde doktorlar insanları ger
çek anlamda iyileştirebilmişlerdir. Bu mesleğin en eski kay
nakları kararlı bir şekilde muhafaza ediliyordu. MÔ ikinci
bin yılın ortasında Babil' de çıkarılan Hammurabi Kanunları
doktorlar için davranış kuralları ve tedavi ettikleri insanlara
ilişkin bir ödül ve cezalandırma cetveli içeriyordu. Bronz bir
neşterle bir efendinin hayatını kurtaran bir doktor on gümüş
miskal alırdı: cömert, hem de beklenmedik bir ödül. Eğer ki
bir efendinin hayatını kaybetmesine neden olduysa eli kesi
lirdi. Bir köleyi bilmeyerek hizmetleri sonucu öldürdüyse ye
rine başka bir köle vermek zorundaydı.
Bu metinler tıbbi sınıfların üç bölümden ibaret olduğunu
gösterir. Kahinler genellikle, kurban edilmiş kuşların ciğerle
rini inceleyerek hastalığın ruhani kökenlerini tahmin etmek
te uzmanlaşmışh. Rahipler cincilik ve şeytan çıkartma işi ya
pıyordu; çoğu illetin kötü ruhların işi olduğuna inanıldığı
için bu gerekliydi. Statülerinin yüksek mi yoksa düşük mü
olduğunu bilecek durumda olmadığımız üçüncü sınıf ise, re
çete yazıp basit ameliyatlar yapıyordu. Gel gör ki Hammura
bi Kanunlarına göre kifayetsiz doktorlar para cezasına çarp371
Baş Belası icatlar
tınlması ve bir hayat kurtarmayı başarmış bir kişiye de astro
nomik bir ödül verilmesi, hbbın Babillilere pek faydası do
kunmadığı izlenimini uyandırıyor. Babilliler kendilerini be
ceriksiz doktorlardan korumak için ilk belirtilen yasa madde
lerini kullandılar.
Bu dernek değildir ki ilk doktorlar hiç çaba göstermediler.
Hastalığın teşhis ve tedavisi esasen tinsel bir iş olsa da eski
Babillilerin güçlü, bilim-öncesi bir gözlem gelenekleri vardı.
Kırk tablete çivi yazısıyla özenle kazınmış "Tıbbi Teşhis ve
Tahmin İncelemesi" aralarında tüberküloz ve kötü beslenme
yi tanıdığımız rahatsızlıkların bir listesidir. Merak eksikliği
söz konusu değildi, fakat medeniyetin şafağında bile tüm bu
entelektüel enerjinin bizim tam da bilmeyerek sebep olmaya
başladığımız sorunlara çözüm bulmak için kullanılması dik
kate değerdir: şehirlerde yaşamanın sonucu ortaya çıkan sal
gın hastalıklar ve tarıma geçilmesinden kaynaklanan beslen
me yetersizlikleri. Babilli doktorlar sıkınhlan ister gidermiş
ister gidermemiş olsun, bunu bir gelişme olarak görmek zor:
bu daha çok kasten açılmış yaralara yara bandı yapışhrmak
gibiydi.
MÔ 1600 dolaylarına tarihlenen, antik Mısır'a ait Edwin
·
Smith papirüsü kırk sekiz hastalık ile bunlan tedavi etme
yöntemlerini anlahyor. Başka papirüsler hamilelik, doğum
ve doğum kontrolüyle ilgili nasihatler içeriyor. Örneğin do
ğum kontrolünde timsah dışkısı tavsiye ediliyordu. Bu arada
Regent's Park'taki Royal College Ebe ve Kadın Doğum Uz
manları tarih koleksiyonuna yolunuz düşerse, bu dışkı ovül
leri karşısında irkilebilirsiniz: tenis topunun iki kah büyüklü
ğündeler. Swnu denilen doktorlar hap, iksir, losyon ve fitil
olarak verilebilen kaz yağı, öküz dalağı, kaplumbağa safrası,
sarımsak, afyon ve kenevir de dahil olmak üzere çeşitli mal
zemeleri kullanır, hatta bunları bir tüp vasıtasıyla idrar yolu372
Kelin llao Olsa...
na bile üfleyebilir, daha ayrınhlı bir ilaç repertuarından ya
rarlanabilirdi.
Babilliler doktorlarına dair günümüze bir kayıt bırakma
dığı halde, Mısırlılar bazı doktorlara yüksek statü verdiler.
Kayıtlarda Kralın Rektumunun Koruyucusu olarak tanınan
lri'nin ve Firavun Zozer'in yardıması Imhotep'in adı geçer.
Aynca ünlü bir astrolog, rahip ve piramitlerin mimarı olan
Irnhotep öylesine güçlü bir figürdü ki, ilahlaşhrıldı, tapınak
ları şifayla ilişkilendirildi.
Kutsal gelenek, hastaların yarı tanrı Asclepios'un tapınak
larında geceyi geçirdikleri antik Yunan' da da sürdürüldü.
Belki de atalarımız iyi bir gece uykusunun iyileştirici özellik
leri hakkında biraz farkındalık sahibiydi ancak bu uygulama
nın mistik bir yönü de vardı: Tanrının hastalara sağalha rü
yalar gördürmesi bekleniyordu ki bunların mesajını bir tapı
nak rahibi yorumlayabilirdi. Bunun çok az bile olsa yaran
vardı; sonuçta hastaları dinlemek bir reçeteye bir şeyler çizik
tirmek kadar yararlı olabilir. Asclepion tapınaklarında yar
dım aldıklarını düşünenler bazen yardımsever ilaha bir anıt
dikerlerdi. Bunlardan birinde şöyle yazıyor: "Lampsakos'lu
Hermodikes felçliydi. Uykusunda tanrı onu iyileştirdi."
Yemin ve övünç: klasik dünyadaki hp
Yunanlılar aynca Hipokrat (MÖ 460-377 dolayları) ve onun
izinden gidenler sayesinde bilimsel bir gelenek meydana ge
tirdi. Hipokrat'ın yolundan giden doktorlar rüya kehanetçile
rini küçümsediler ve semptom gözlemine ve doğal ilaçlarla
tedaviye dayanan ampirik bir şifa bilimini savundular. Hi
pokrat' ın vatandaşı Homer'le ortak bir noktası var: Ona atfe
dilen eserler de gerçekte uzun bir zaman diliminde birtakım
insanlarca yazıldı, ancak buna rağmen bizim "Hipokrat kül
liyatı" dediğimiz şey tutarlı bir görüş sunar.
373
Baş Belası icatlar
Hipokrat görüşüne göre sağlık ve hastalık vücut içindeki
dört kilit elementin değişen dengesine bağlıydı; bunların her
biri vücut sıvıları, somut fiziksel fenomenler, renkler, mev
simler ve mizaçlarla ilişkiliydi. Bu dört element salgılardı. Bi
rincisi kan, vücudu ısıtan ve ıslatan hayat kaynağıydı. San
safra sindirime yardımcı oluyor ve vücudu ısıbp kurutuyor
du. Balgam gibi bütün renksiz salgılar vücudu soğutup ısla
hyor, yağlayıcı ve soğutucu işlev görüyorlardı. Bu arada ka
ra safra koyu rengini diğer vücut salgılarına veriyor ve vücu
du soğutup kurutuyordu. Bu ustaca bir sınıflandırma sistemi
ama tümüyle yararsız.
Bu dört elementin dengesi vücut şeklini, mizacı ve kişinin
mustarip olduğu hastalık türünü belirliyordu. Örneğin çok
fazla kan vücudu aşın ısıhyor ve ateşini çıkarıyordu. Kan al
ma, egzersiz ve beslenme değişikliğiyle tedavi edilebilirdi.
İklim bir elementin bollaşmasına veya kıtlaşmasına sebep ol
duğunda belli hastalıklar yaygınlaşıyordu: Soğuk, nemli kış
zamanı balgam, halsizlik, bazı beyin hastalık.lan, sindirim sis
temi veya akciğerle; ılık. nemli bahar da kan ve vücut sıcaklı
ğıyla ilişkilendiriliyordu.
Birçok gözlenebilir fenomeni kapsamlı bir plan içinde
bağlayan, vücut sıvılarına dayalı bu yapı doktorların tedavi
edemediği insanları rahatlatmış olmalıdır. Hipokrat yemini
bp mesleğinin bu rahatlatma ve moral verme yönüne, tedavi
potansiyelinden daha çok vurgu yapar. Bu yemin esasen bir
şeyleri yapmamakla ilgilidir: Zarar vermemek, intihara yar
dımcı olmamak, kürtaj yapmamak. sırlan açıklamamak ve
gücünü kötüye kullanmamak. Belki de Hamrnurabi Kanun
ları gibi, doktorların tedavi etmek için çok az şey yapabile
ceklerinin hatta büyük zarar verme potansiyelleri olduğunun
kabul edildiğini gösteriyordu. İşte bu nedenle halka kendile374
Kelin İlacı Olsa ...
rini şerefli ve dürüst insanlar olarak sunmaları önemliydi.
Halen dünyada birçok tıp öğrencisi mezun olurken Hipokrat
yemininin modern bir formunu söylüyor.
Hipokrat'ın bu değerlerinin kaç tanesi tarihte bir sonra ge
len figür için bir önem arz ediyordu acaba? Eğer Galen (MS
129-216) gerçekten bir şeyden dolayı ünlüyse, o da kendi öne
minin fazlasıyla farkında olmasıydı. "Trajan'ın İtalya' da baş
tan aşağı köprü ve yollar inşa ederek Roma İmparatorluğu
için yaphğını" demiştir bu Latin doktor, "Ben tek başıma, hb
bm hakiki yolunu açığa çıkararak yaphm." Galen imparator
ların doktoru olarak çalışmasının yanı sıra, maymun, koyun,
domuz ve keçileri kesip üzerlerinde yararlı incelemeler yap
tı. Ancak Hipokrat'ın yolundan giden ataları gibi onların
eserlerini gönülsüzce kabul eden Galen de içinde bulunduğu
kültürden ötürü insan vücudunu kesip biçmeye karşıydı, bu
nedenle tıp bilimine katkısı sınırlı olmuştur. Çiçero gibi Ro
malı yazarlar sağlığa karşı dobra, samimi bir yaklaşımı sür
dürdüler; tıbbı güçsüz Yunanlıların bir lüksü ve doktorları da
lahana çorbası ve egzersizin yararlarını öven, sıhhatin düş
manları olarak gördüler. Belki de bir parça haklılardı.
Sorumluluk devrediliyor:
Hıristiyan ve İslam dünyalarında tıp
Ve dikkat edin, eli kurumuş bir adam vardı. Ve onlar
[Farisiler] ona Sebt günlerinde şifa vermek yasaya uy
gun mudur? diye sordular. Onu suçlayabilirlerdi. O da
onlara şöyle cevap verdi: Aranızda bir koyunu olup da
koyunu sebt gününde çukura düşse, onu tutup da çu
kurdan çıkarmayacak biri var mıdır? Sonra adama eli
ni uzat dedi. Adam elini uzattı ve eli tıpkı diğeri gibi
sağlamdı. (Matta 12: 10-13)
375
Baş Belası icatlar
İncil' de İsa Peygamber'le ilgili yirmi sekiz ayn şifa olayı
vardır. Ölüleri diriltmekten, el kuruması, bedende su toplan
ması ve epilepsi gibi daha hafif rahatsızlıkları iyileştirmeye
kadar Yeni Ahit' teki mucizeler İsa'nın eski bir Yahudi gelene
ği olan şifaya saygı içindeki yerini sağlamlaştırdı. Bu da Hı
ristiyanlığın ilk dönemlerinde bazı tarikatların İsa'nın misyo
nunu şifacılık yaparak devam ettirmelerine sebep oldu; yine
de mucize dolabına erişemedikleri farz edilmiş olsa gerek.
Farklı farklı Hıristiyan azizler çeşitli organ ve hastalıkların
sorumluluğuyla ilişkilendirildi: Temi'li Aziz Valentine epilep
siden, Aziz Blaise boğaz ağrısından, Aziz Fiacre zührevi has
talıktan sorumluydu. Eski Asclepion tapınakları Hıristiyan
hac bölgeleri olarak düzenlendi ve hastalar şifa bulmak umu
duyla duvarlarına dokunmak, civarında uyumak, sularından
içmek veya hatıra eşyalarından satın almak için yaptıkları yol
culuklara hatırı sayılır miktarda zaman, para ve umut harcadı.
Bizzat bu durum çoğu doktorun tedavisinin ne kadar yararsız
olduğunu bize anlatır. Bu esnada dindar elit kesim bedeni
ölümsüz ruhu sarmalayan bayağı bir örtü gibi görüyordu. Ha
kiki bir Hıristiyan'ın vücudunu tedavi ederek vücuduyla çok
ilgilenmesi doğru değildi; aslında tam tersini yapmak erdem
li bir davranıştı.' Ortadoğulu bilginler çığır açarken, bilimsel
gelişmelerin manastırların kapalı dünyasına hapsedilmesiyle
birlikte, Avrupa tıbbın "karanlık çağına" girdi.
Razi olarak da bilinen Muhammed ibn el-Zekeriya el-Ra
zi (865-925) kariyerinin ilk dönemlerinde Bağdat'taki önde
gelen bir bimaristanda (hastane) tıp icra etti. Bu tarz yerlerde
yürütülen faaliyetleri yeni İslam dini teşvik ediyordu. Her
şeye kadir ve merhametli Allah' a inanmak, eski nesillerin
dediği gibi cinlerin yani kötü ruhların hastalığa sebep olama
yacağı anlamına geliyordu. Peygamber Allah'ın yarattığı her
zorluğun bir çaresi olduğunu buyurmuştu ve bu nedenle tıb-
376
Kelin tlaa Olsa...
bi müdahale dini açıdan tasdik ediliyordu. Buna ilaveten �e
kAt yani hayırseverlik İslam dininin ana ilkelerinden biriydi,
hem fakirin hem de zenginin yardım alabileceğini öngörü
yordu.
Razi tıbbın yararları kadar zararlı yönleriyle de ilgili yazı
lı materyal bırakmışhr, eserlerinden ikisinin adı Doktorların
Maksadındaki Hatalar, Ateşli Hastaların Zamanından Ônce Bağır
saklarını Temizlemek ile emsalsiz Cahil Doktorların, Sıradan in
sanların ve Şehirlerdeki Kadınların Belli Hastalıkları Tedavi Etme
de Bilim Adamlarından Neden Daha Başarılı Oldukları ve Doktor
ların Buna Karşın ileri Sürdüğü Mazeretler'dir. Galen gibi mağ
rur olmayan ve dikkatli bir gözlemci olan Razi özenle hazır
lanmış vaka kayıtları bırakh; incelediği çeşitli hastalıkların
sadece semptomlarını ve nasıl tedavi ettiğini değil, aynı za
manda hastalarının yaş, cinsiyet ve mesleklerini de kaydet
mişti. Boğaz ağrısını sirke gargarası ve şişmiş testisleri de
(görünüşe göre kendisininki) bağırsakları temizleyerek teda
vi ettiğini yazmış. Üstelik farklı cilt kızarıklıkları arasında
ayırım yapan ilk doktor oydu, çiçek hastalığı, kızamık ve di
ğerlerini ayn ayrı tedavi ediyordu ki önceden bunların hep
sinin tek bir hastalık olduğu düşünülüyordu. Sırların Sırrı
adlı eseri, daha sonraki doktorlara arıtma, damıtma ve yak
ma işlemlerini tanımlayan, temel bir kimya uygulama el kita
bı niteliğindeydi.2
Bütün İslam dünyasında -Bağdat, Şam, Kahire ve Kordo
ba' da- hastaneler çok gelişti. On ikinci yüzyıl itibariyle, Bere
ketli Hilal' deki belli başlı bütün şehirler hbbi tedavi, araştır
ma ve eğitim merkezleri olmakla iftihar ediyordu. Doktorlar
hasta iyileştirme ve hastane yönetmenin de ötesinde yurttaş
lık vazifeleri olan halkın tanıdığı şahsiyetlerdi. Musa ibn
Meymun gibi bazıları Yahudi'ydi ve Müslüman hükümdar
lar onlara adil davranıyordu. 1283'te Kahire' de inşa edilen El
377
Baş Belası icatlar
Mansur Kalavun'un hastanesi fiziksel ve zihinsel hastalıklar
için ayn koğuşları, bir ameliyathanesi, eczanesi, kütüphane
si, konferans salonları ve camisinin yanında Hıristiyanlar için
de var olan ibadet tesisleriyle övünç duyulan bir yerdi.
Ortadoğu'ya giden Avrupalı gezginler bakım standartlarına
hayran kalıyordu; özellikle de akıl hastalarına gösterilen in
sani davranışa. Ancak bakım kalitesi yeni seviyelere ulaşsa
da İslam hbbı çoğu hastalığın etkili tedavisini bulmada kesin
likle daha iyi değildi.
Yoksullar bezdiriyor: ortaçağda hp
Kadınların tedavisini tam olarak yapabilmek için bazı
kadınların soğuk bazı kadınların ateşli olduğu dikkate
alınmalıdır. Hangisi olduklanru · tespit etmek için şu
testi uygulamalıyız. Bir sargı bezini filiskin veya defne
yağına ve başka bir sıcak yağa bulayıp, gece kadın yat
madan eWel vajinasına küçük parmak büyüklüğünde
bir tane yerleştirmeli ve dayanıklı bir iplikle de uyluk
lara sarmalıyız. Bu ip içeri çekilirse, bu durum kadının
frijit olduğunu gösterir. Eğer dışarı ahlırsa o zaman ka
dın ateşli demektir. İki durumda da yardıma ihtiyacı
vardır.
Bazı feministler Trotula'nın erkek dünyasında kadın başa
rısının
bir adacığı olduğunu iddia eder.3 Bazı rivayetlere gö
re Trotula, on birinci yüzyılda güney İtalya'daki ünlü Salemo
hp okulunda eğitim görmüş bir kadın doktordur. Yakın za
manda, ona atfedilen, Trotula olarak bilinen eserin, üç farklı
yazar tarafından yazıldığı ve bunlardan biri veya ikisinin ka
dın olma ihtimali olduğu öne sürülmüştür. Trotula çocuk do
ğururken acı çekmenin Tanrı buyruğu olduğuna dair döne
_min yaygın görüşüne karşı çıkar ve acının giderilmesi için
378
Kelin tıaa Olsa...
uyuşturucu ilaç verilmesini önerir. Belki de bu konudaki ki
şisel deneyimi bunu anlamasını sağlamış olabilir. Trotula
kim (veya kimler) olursa olsun, Trotula efsanesi bu dönemde
Güney Avrupa' da ortaya
çıkan güçlü hp geleneği olmasaydı
nesilden nesile aktarılamazdı.
İslam hastaneleri, onların fikirlerini Bah'ya taşımış olan
haçlıları etkilemiş olabilir. Ancak Roy Porter'ın az ve öz kita
bı
Blood and
Guts'da işaret ettiği gibi, Avrupa hbbının yükse
lişi muhtemelen diğer üç oluşumla daha çok ilişkiliydi: şehir
ler, üniversiteler ve hıyarcıklı veba.4 Bilim manashrlarda or
taya çıkıp yeni kurulmuş üniversitelere geçince, Salemo gibi
şehirler yeni bir hp geleneğinin merkezleri haline geldi. Kla
sik dünyaya ve Arap dünyasına kısmen ticaretin tetiklediği
bir ilgi doğdu, hp biliminin eski eserleri topyekftn tercüme
edilmeye, düzenlenmeye ve üzerlerinde yeniden çalışılmaya
başlandı. Doktorların eğitimi sözlü imtihanlar dahil yedi yıl
lık uzun bir süreç haline geldi ve hp bir "zanaattan" çok bir
"bilim" olarak görüldü. Hakiki doktor hastalıkların ardında
ki nedenleri anlayan kişiydi; hastalıkları ilaçlarla veya ameli
yatlarla iyileştirenler aşağı zanaatkarlardı. Doktorlar meslek
lerini ve itibarlarını korumak için on üçüncü yüzyıldan itiba
ren loncalarda toplanmaya başladılar.
Büyük şehirler birçok şifaayı çekiyordu. On beşinci yüz
yılın başında Floransa için, sadece saygın hp okulunun me
zunları değil, Romalı çıkıkçıları ve göz hastalıkları, fıhk ve
böbrek taşlarının tedavisinde uzmanlaşmış hekim aileleri de
bir iftihar kaynağıydı. Uzmanlar yararları şüpheli bitki çözel
tisi vermelerinin yanında, kan alıyor, sülük yapışhrıyor, lav
man uyguluyor ve pansuman yapıyordu: sonuncusu belki de
halk sağlığına en somut katkıyı sağlamıştır. O zaman itibariy
le, de Mondeville ve de Chauliac gibi Fransız cerrahlar, Eski
Yunan düşüncesi "ıslak şifa", yani irin oluşmasına göz yum379
Baş Belası icatlar
manın yararlı olduğu fikrine karşı çıktılar ve yaraların irini
nin çekilip temiz havada kurutulmaya bırakılmasını önerdi
ler. Gelgelelim abes tedaviler halen çok revaçtaydı; örneğin
de Chauliac bile, epilepsi tedavisinde üç ay boyunca hastanın
kendi kanıyla Üç Bilge Adam'ın isimlerini yazmasını ve her
gün üçer defa Pater Nosters ve Ave Marias'ı ezberden oku
masını salık veriyordu.
Şehirlerin önemi arttıkça yönetici sınıfın, daha az şanslı
vatandaşların geçimini karşılama gereksinimi de su yüzüne
çıkh. Uzak kırsaldaki köylüler göz ardı edilebilirdi; ancak şe
hirlerde varlıklı kesim pis kokulu, sıracalı büyük halk kitlele
riyle dip dibe yaşıyordu. Bu nedenle düşkünler evi ve imaret
hane yaptırarak yoksulların her tür ihtiyacını karşılamak, bir
bireyin yurttaşlık ve Hıristiyanlık vazifelerine eklendi. İlk
başlarda hacılar ve en muhtaçlara yiyecek ve barınak sağla
mak için tesis edilmiş olan bu küçük zaruret kurumları tıbbi
bir işlev de görmeye başladı, çünkü burada kalanların çoğu
nun sağlığı iyi değildi. Bakım işi keşiş ve rahibelere geçti ki
bunların çoğu hasta bakmayı ve özellikle onlara ahrete say
gın bir geçiş sunmayı dini bir vazife olarak görüyordu. Fakat
on üçüncü yüzyıl boyunca Fransa ve İtalya' da, yeni oluşmuş
loncalarıyla desteklenen, daha önceleri tarikatlarca icra edi
len işlevleri üzerine alan bu yoksul evleri doktor ve eczaala
rıyla birlikte gitgide tıbbi kurumlar haline geldiler. Aynı an
da Haçlı Seferleri sırasında oluşturulmuş dinsel cemaatler ba
rış zamanında Polonya' dan İspanya' ya kadar, en sonunda da
Yeni Dünya' da ilk hastaneleri kurdular.
Hastanelerin kurulmasına, insanların bu hastaneleri işlet
melerine ve halk sağlığına olan ilginin doğmasına neden olan
şey Hıristiyan hayırseverliğinden çok zaruretti. Su kaynakla
rı insan dışkısıyla kirlendiği ve hayvanlar evlerin yanında tu
tulduğundan yaşam şartlan gitgide daha sıkışık bir hal aldı380
Kelin liao Olsa ...
ğı için artan şehir nüfusunun hijyenin kötüleşmesinde payı
oldu. Uluslararası ticaret, örneğin Afrika ve Asya'yla olan,
ticaret ölümcül bakterilerin her iki yöne gidip gelmesini sağ
ladı. Hastalıkların yaygınlaşması Avrupalı yetkilileri yeni bir
yaklaşım benimsemeye zorladı. On ikinci yüzyıldan itibaren
cüzzamlı hastaların ayn yerlerde barındırılması ve gömül
mesi koşulu getirildi. Cüzzamlı hastaların tedavi edilmek ye
rine aslında kapahlıp temel bakımının sağlandığı hastaneler
bütün Avrupa' da yayıldı, bazıları daha sonralan Londra' da
ki St-Giles-in-the-Fields gibi hastanelerin temelini oluşturdu.
Bir kez daha hbbın, yarahcılığm yaşamı iyileştirici bir hareke
ti olarak değil de insanoğlunun yarahmında suç ortağı oldu
ğu sorunlara (çoğu zaman yetersiz) bir çözüm olarak ortaya
çıkhğmı görüyoruz.
Cüzzam on dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren bir
tehdit olmaktan çıkh. Cüzzamın kökünü kurutan ise hbbi ku
rumların yaphğı kan alma, bağırsak boşaltma ve hokus pokus
tedavileri değildi; muhtemelen biz cüzzam basiline karşı da
ha iyi bir immünolojik direnç geliştirmiştik.. Ancak büyük ih
timalle İncil'in ortaya çıkhğı zamanlardan bu yana görülen
hıyarcıklı veba ("gizli yerlerinde basurayla" yakalanmış olan
Filistinliler,)5 ilk kez 1347 yılında açıkça belgelenmiştir. Köke
ninin, Kırım' da İtalyan tüccarlarla savaşan Tatar kabilelerinin
kullandığı biyolojik silah olduğu söylenir. İtalyanları Caffa
(günümüzdeki Feodosya) şehrinde kuşatan Tatarlar hastalık
yüzünden geri çekilmek zorunda kaldılar, ama ayrılırlarken,
(söylentilere göre) şehir surları üzerinden ölülerini manaruk
la athlar ve bu çürümekte olan cesetler İtalyanlara çarpıp par
çalanınca İtalyanlara veba bulaşh. Uluslararası ticaret, orta
çağ ve Rönesans'ın bu sözde zaferi hastalık taşıyarak ölüm
yaydı: Tatarlar Çin ile kurdukları irtibatlar nedeniyle enfeksi
yona maruz kalmışh; hastalık kapmış tüccarlar gemilerle Ce
nova'ya döndüklerinde Avrupa da hastalandı.
381
Baş Belası icatlar
Tann'nın gazabı ve Yahudi entrikası olarak görülen hıyar
cıklı veba, doktorlara halk sağlığı temsilcileri olarak yeni bir
rol verdi. Doktorlar, aromatik bitkiler içeren hortumu olan,
deriden yapılma tuhaf görünümlü bir kostümle korunarak
hastalıklı bölgelerde gezinip keskin kokulu iksirler veriyor,
odaların buharla dezenfekte edilmesini emrediyor ve muhte
melen gezinirlerken vebayı daha da yayıyorlardı. Dürüst ol
mak gerekirse, özgecilikleri yüzünden birçoğu hastalığa ye
nik düşecekti. Karantina önlemleri bütün İtalya ve Fransa' da6
mecbur kılındı ve ilk veba dalgası hafifledikten sonra bile tıb
bi otorite mekanizmaları var olmaya devam etti. Milano' da
1410 yılında kurulan ilk kalıcı "Sağlık İdaresi" bir doktor, bir
cerrah ile iki mezar kazıcıdan ibaretti (dikkatinizi çektiyse
idarenin %50'sini mezar kazıcılar oluşturuyordu, bu da tıb
bın Azrail'i savuşturmada ne kadar etkili olduğunu gösterir).
Bütün Avrupa'da genelde doktorları danışman olarak kulla
nan ve yönetici güç olarak yöredeki soylulara bel bağlayan
benzer kuruluşlar salgın hastalıklar sırasında sınırların dü
zenlenmesini, mezarlıkların, sağlığa zararlı sanayilerin ve
kimsesizler yurtlarının günlük idaresini üstlendi. İşlevsel ola
rak hastalıkların tedavisi söz konusu olduğunda halen yarar
sız olan tıp günlük yaşama yavaşça sızmaya başladı. Ortaça
ğın sonlarında, ilk başlarda hijyen çocuk doğumuna ve çocuk
yetiştirmede en iyi uygulamalara ön ayak olan ebeler daha
sonralan geleneksel düzenin ajanları haline geldiler ve evlilik
dışı doğumları rapor edip, evli olmayan annelere babanın is
mini vermesi için baskı yaptılar.
Vebanın önüne geçmek için alınan detaylı önlemlere ve
kökenleri hakkında ortaya ahlan çeşitli teorilere rağmen, hiç
kimse vebanın farelerdeki pireyle taşındığından ve fareler
enfekte olduktan sonra altı gün içinde öldüklerinden dolayı
insanların pirelerin bir sonraki yemeği için ideal hale geldi
ğinden şüphelenmedi. Gübre yığınları, çürüyen cesetler ile
382
Kelin llao Olsa...
tabakhane ve kasapların ahklan hastalık kaynaklan olarak
teşhis edildi; ancak bakteri veya çürüme süreçleri bilgisiyle
değil, kötü kokuların kötü buharlara yol açhğı ve bunun da
havayı zehirlediği düşünülüyordu.
Perde çekmek
Hıristiyan tarihinde Tours Konseyi adı sevilmeyen mevzuatla
eş anlamlıdır. Bu Fransız şehrinde 567 yılında kilise geceyi ka
rısıyla yatakta geçiren rahiplerin bir yıl boyunca aforoz edile
ceğini emretti ve üstelik keşişlerin artık bir yatakta iki kişi yat
maları da yasaklanmışh. 755'te Konsey takvim yılının Paskal
ya' da başlamasını önerdi, ki bu öneriye şiddetle karşı çıkıldı.
1163'te de Konsey inanışa ters düşen Katar mezhebinin bütün
mallarından mahrum bırakılmasını emrettiği gibi, ölmüş haç
lıların uzuvlanrun kasıtlı olarak kesilmesini de veto etti.
Sırf Katolik Kilisesi bedenlerin parçalanmasını yasakladı
diye Bah hbbı Reform hareketine kadar eli kolu bağlı durma
dı. Ortaçağ boyunca, Bahlı doktorlar, halk önünde ceset kesip
biçmiş olan antik Yunan Herophilus ve Erasistratus'un7 eser
lerini kendi dillerinde okuyabiliyorlardı. Bu sayede örneğin
onikiparmak bağırsağını tanımlayıp, sinir sisteminin beyne
ulaşan köklerinin izini sürdüler. Öldürülmüş haçlıları mem
leketlerine geri götürmek amaayla vücutları kesilip kaynatıl
mak ve geriye sadece kemikleri bırakılmak suretiyle, bu bil
gilere ilaveler yapıldı, ta ki Tours Konseyi yasaklayana dek.
Üstelik doktorların devlet içinde görev almasıyla birlikte, va
zifeleri arasına cinayet kurbanlarının otopsilerini yapmak da
dahil oldu, ki bu kisve alhnda şüphesiz anatomik incelemeler
yapıldı.
Kayıtlara geçen ilk insan vücudu kesimi Ocak 1315'te Bo
lonya' da eksiksiz bir anatomi rehberinin yazan olan Mondi
no de Luzzi tarafından yapıldı.8 Luzzi kitabında bir kadın vü-
383
Baş Belası icatlar
cudunu parçalarına ayırarak bu sayede rahmin anatomisini
incelediğini anlahr. 1375'te Montpellier'de yapılan bir parça
lara ayırma işlemi müstehcen ilan edildi ve birkaç yıl boyun
ca bu tarz işlemlere izin verilmedi. Bununla birlikte, sonuçta
anatominin incelenmesi bir doktorun eğitiminde hayati hale
geldi ve Protestanlığın ilk kıpırhlarından yaklaşık otuz yıl
önce, Papa IV. Sixtus'un idam edilmiş suçluların vücutlarının
parçalanmasına izin vermesiyle en sonunda bu işlem için res
mi izin alındı. Bu işlemler çoğu kez halka açık salonları olan
etkileyici amfilerde, hbbın kilisenin hukuki koluyla olan iş
birliğini gösterme amaa da dahil olmak üzere kısmen eğitim
amaçlı kısmen de bir huşu duygusu uyandırmak için yapılır
dı. Son derece ritüelleştirilmiş olan bu işlem bir anatomi reh
berinden makamla okuyan özel giysili bir doktor tarafından
yönetilirdi, bir cerrah cesedi yarar ve bir asistan da özellikle
ri bir işaret değneğiyle gösterirdi.
Bu şekilde yürütülen ceset kesme uygulamaları, on alhncı
yüzyıl Avrupa'sının gelenek ve kurumlara karşı çıkan ikli
minde, bilginler Galen ve Hipokrat'ı sorgulamaya başlana
dek önceki nesillerin hatalarını tekrarlamaya devam etti.
1561'de Falloppio kafatası, kulak ve kadın üreme organları
nın çizimlerini yayımladı. Konumu ve amaanı bugüne dek
bazı erkeklerin keşfedemediği klitorisi keşfeden Falloppio
yumurtalıklardan rahme giden kanalları da (günümüzde
onun ismini taşıyan: fallop boruları) tanımladı, ancak bunlar
vasıtasıyla hepimizin bir zamanlar döllenmiş yumurtalar ola
rak dölyatağına geçtiğimizi anlayamadı.
Anatomide kaydedilen ilerlemeler İngiliz doktor William
Harvey'in kan dolaşımı hakkındaki harikulade eserini yaz
masına katkıda bulundu.9 Bin yıldan uzun bir süre boyunca
hAkim olan görüş, kanı karaciğerin yaphğı ve sonra bütün
damarlar vasıtasıyla, selin tarlada yayılması gibi, kanı "yıka384
Kelin llaa Olsa...
dığı" yönündeydi. Damarların çeperleri içindeki nabız abşıy
la kanı taşıdığı düşünülüyordu.
Padua' da kabldığı, Hieronymus Fabricius'un ceset kesme
işlemlerinden etkilenen Harvey kalbin kasılmalar vasıtasıyla
kanı vücutta dolaştıran bir kas olduğunu fark etti. Kalbin bir
saat içinde pompaladığı kan miktarının vücudun içindeki
kan miktarından fazla olduğunun farkına vardı. Bir günde
bu organın içinden yüzlerce litre kan geçiyordu; vücudun ab
sorbe edebileceğinden çok daha fazlaydı, yani aslında karaci
ğerin üretebileceğinden. Böylece
Exercitatio anatomica de motu
cordis et sanguinis (1628) adlı eserinde "hayvan vücudundaki
kanın bir çember içinde dolandığı ve durmaksızın hareket
halinde" olduğu sonucuna vardı.
Harvey'nin ardından, yetenekli genç doktorlar kalp, akci
ğer ve solunumu incelediler. Bu doktorların çalışmaları, ken
dilerine "doğal feylesof" diyenlerin ve doktorların toplandık
ları bir kuruluş olan Royal Society'nin (1660) kurulmasıyla
aynı zamana rastladı. Royal Society içinde, Richard Lower fi
zikçi Robert Hooke'la güçlerini birleştirdi; atardamar ve top
lardamar kanı arasındaki farkları araşhrıp, ilk kan naklini
yaphlar.
Hooke, Boyle ve Descartes gibi erken dönem bilimciler ta
rafından açıklanan doğal felsefe vücudun bir makine gibi ol
duğu görüşünü destekleyerek, hp üzerinde esaslı bir etkide
bulundu. Bilginler buhar, element ve öz hakkında belli belir_.
siz bahisleri olan Hipokratik yapıya isyan ederek vücut yapı
larını incelemek için çaba ve uzmanlıklarını ortaya koydular.
Bulduklarını her parçası bir amaca sahip olan makineleşmiş
bir sistemin içinde, çoğunlukla mühendislik veya hidrolikte
ki bir analojiyle açıkladılar. Mikroskop ve termometre gibi
yeni aletler sayesinde kas hareketleri, bez salgıları, kalp hare
keti ve solunumun detaylı okumalarını yaptılar. İtalya' da
385
Baş Belası icatlar
Galvani ve Volta gibi adamlar elektrik akımının uygulanma
sıyla kasların hareket ettirilebileceğini gösterdi. İsveçli radi
kal Doktor Theophrastus Philippus Aureolus Bombastus von
Hohenheim -kısaca Paracelsus- gibi diğerleri vücudu fizik
selden çok kimyasal yönlerden analiz etti. Paracelsus bütün
vücut süreçlerinin bir gazın fermantasyonu veya hareketi ne
deniyle kimyasal olduğunu ileri sürdü.
Ölçüm ve analiz yoluyla reel bilimin uygulanması önemli
yararlar sağladı. Ne var ki fikirler tarihinde sıkça görüldüğü
gibi, her yarar bir bedel karşılığında elde ediliyordu. Tıpla
doğa bilimlerinin evliliği doktorların hastalardan çok hasta
lıklarla ilgilendiği bir kültür yarattı. Bu eğilim on sekizinci
yüzyıl anatomisti Giovanni Battista Morgagni'nin çalışma
sında özetlenmiştir. 79 yaşında yayınladığı dev eseri De sedi
bus et causis morborum da 700 otopsinin bulguları yer alıyor,
'
özellikle ölüm nedenlerinin organlarda nasıl görülebileceği
tarif ediliyordu. Çalışması özellikle de kalp hastalıklarının
anlaşılması ve tedavi edilmesi yönünden paha biçilmezdi,
ancak tıbbın eski, Hipokratik bakım rolünün gerilemesinde
bir payı oldu. Morgagni'nin takipçilerinden olan on sekizinci
yüzyıl patologu François Xavier Bichat, aşağıdaki yorumu
yaptı; sözleri, kendi sözlerinin altında gösterilmiş olan Hi
pokrat' ın sözleriyle keskin bir tezat oluşturuyordu:
Yirmi yıl boyunca hastaların başucunda durup sabah
tan akşama kadar not alabilirsiniz ancak elde edeceği
niz tek şey semptom karmaşası olacaktır...
Hastayı muayene ettiğinizde, bütün ayrıntıları sorun...
Bichat kendisinden önceki Morgagni gibi, ister ölü ister
diri olsun, vücudun fiziksel olarak gözlenmesinin ve ölçümü
nün hakikate giden yol olduğuna inandı. Bir zamanlar hasta386
Kelin llao Olsa...
lann dostu, teşhisinde "insanı bütün halde" değerlendirmek
için eğitilmiş olan doktor arhk insanları değil hastalıkları in
celeyen bir bilimci haline geldi.
Hasta bakımında devrim
Tahminler değişiyor, ancak Fransız Devrimi'nde 18.000 ila
40.000 arasında insan hayatını kaybetmiştir. Yönetici sınıfla
rın iktidarına karşı yapılan bir hareket olmasına karşın, kötü
şöhretli "Terör Dönemi" sırasında giyotinde öldürülenlerin
yalnızca %8'i soyluydu. %6'sı ruhban sınıfındandı ki bunlar
dan bazıları rahiplikten feragat edip zoraki evlilikleri kabul
ederek giyotinden kurtuldu. Daha sonra da sivil otoriteler
Notre Dame Katedrali'nde "Akıl Tanrıçası" için yapılan töre
ni yönetirken yanlarında hazır bulundular. Bu arada giyotin,
Kral XVI. Louis ve Marie Antoinette gibi yaldızlı kurbanları
da aldığı halde, hayatlarını kaybedenlerin %70'i tahıl stokla
makla ve askerlikten kaçmakla suçlanan yoksul işçiler ve
köylülerdi.
Bu idam aracını icat edenler ikisi de doktor olan, Paris mil
letvekili Joseph Ignace Guillotin ile Cerrahlık Akademisi Sek
reteri Antoine Louis'ydi. Devrimin başlarında resmi infazcı
Sanson kılıcın, yetkililerin istediği sayıda hayata son verme
de çok etkisiz kaldığını savundu. Guillotin Louis'ye danışh, o
da Alman bir mühendisi davet etti. Mühendisten on üçüncü
yüzyıldan kalma çizimlerde tasvir edilenlere benzer bir ma
kine yapması istendi. Mühendis yakınlardaki bir hastaneden
aldığı cesetleri kullanarak prototipini mükemmel hale getirdi
ve makine tamamlandığında, Guillotin Kurucu Meclisi bu
nun en insani idam aracı olduğu hususunda ikna etmeye ça
lışh.
Doktorlar kafa kesme sanahnı geliştirdikçe, kana bulan
mış devrim de hbbi bakımın iyileştirilmesine katkıda bulun387
Baş Belası icatlar
du. 1 789'd a özgürlük, eşitlik ve kardeşlik adına Bastil hapis
hanesine hücum edenler hastalığı yozlaşmış, adaletsiz bir
topluma özgü bir şey olarak kabul ettiler. 1792'de Fransa' da
yeni kurulmuş Ulusal Meclis ruhban sınıfının yerine, ruhlara
değil vücutlara bakan profesyoneller getirileceğine dair cesur
açıklamalarda bulundu. Kamulaştınlmış kilise fonları hasta
ların bakımına kanalize edilecekti. Tıp çalışanları tutumlu ya
şam ve geleneksel hijyeni teşvik edecekti.
Devrimden sonraki yıllarda Paris, düşkünler evi, eski cüz
zam tedavi merkezleri ve dini barınaklarıyla hbbi bakımda
rakipsiz hale geldi. Merkezi kontrol alhnda olan Sfilpetriere
ve Hôtel de Dieu gibi büyük kamu hastaneleri arhk hastala
rın daha az acı çekerek ölmek için gittikleri yerler olmaktan
çıktı. Steteskopu icat eden ve kaderin garip bir cilvesi olarak
çoğu hastası gibi tüberkülozdan ölen Rene Theophile Hya
cinthe Laennec gibi doktorlar hastaların yeni toplanma alanı
na geldiler. Birleşik Devletler' den ve Britanya' dan doktor
akın edip oradan stetoskopla ve bbbı bilim
olarak uygulama şevkiyle geri döndüler. Semptomları önem
semeyip belirtilere bakmak, hastanın kendini nasıl hissettiğine
adayları Paris'e
dair sözlerini değil de doktorun gözlemlerini dikkate almak
yaygın bir uygulama haline geldi.
Fransız Devrimi'nin ardından gerilen krallar ve yönetici
elit sınıf vicdanlarını yokladı. Hastane yaphnp hastanelere
bağışta bulunmak hakim sınıfın ve diğer varlıklı kesimin suç
luluk duygularını yatıştırmasının muhteşem bir yolu haline
geldi. Viyana' daki Allgemeine I<rankenhaus, Moskova' daki
Obuchov Hastanesi ve Bedin' deki Charite yöneticilerin halk
larına bakma ve bunu yaparken görülme kaygılarını yansıtı
yordu. Britanya' da harekete geçenler ise zenginler oldu, on
sekizinci yüzyılda Londra'da beş büyük hastane yaphrdılar.
İçlerinde benim eğitim gördüğüm Londra Hastanesi de vardı.
388
Kelin llaa Olsa ...
Fakat Paris tesis yapma sevdasına kapılmışken, bazı eski
radikal devrimciler hastalık ve ölüm merkezleri olan bütün
hastanelerin yakılıp yıkılması çağrısında bulunuyordu. Hak
lı oldukları noktalar vardı. Bir sonraki yüzyılın hastaneleri
de, çoğunlukla kan alma, bağırsakları boşaltma ve çoğu ölü
me sebep olan uzuv kesmeden biraz daha fazlasını sunduk
ları halde, ölümcül enfeksiyonlara eğilimli olmaya devam
edecekti. Paralı olanlar evlerinde kaldı, kendi doktorları tara
fından tedavi edildi ki onların da ilaç cephanesi daha etkili
değildi, sadece afyon ve alkol avantajları vardı. On yedinci ve
on sekizinci yüzyıl ilaç kitaplarında insan kafatası özütü, yer
solucanı yağı, örümcek ağı, tespihböceği, çördük otu, enge
rek yılanı ve mercan gibi şeyler vardı ki bunların hiçbirinin
muhtemelen tedavi edici bir niteliği filan yoktu. Çördük otu
hariç; günümüzdeki araştırmalar bu bitkinin penisilin küfü
için iyi bir kaynak olduğunu gösteriyor.
On sekizinci yüzyıl tıbbının bu oldukça kasvetli inceleme
sinde, Muhterem Edmund Stone'un 1763'te, söğüt ağacının
kabuğunun ateşi hafiflettiğini keşfetmesinden söz etmeden
geçmemeliyiz. Oysaki Royal Society bu keşfi görmezden gel
meyi tercih etti ve on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar bu
kabuğun aktif bileşeni salisinin ağn kesici ve ateş dürücü
özellikleri araştırılmadı. Günümüzde salisinin türevini aspi
rin adıyla tanıyoruz.
Stone'un çağdaşı William Withering daha şanslıydı. Ayak
şişkinliğinden mustarip insanların, dul bir hanımın özel bitki
çaylarının peşine düştüğünü duyan Withering araştırmaları
sonucu çayın yapraklan digitalis ilaaru sağlayan yüksükotu
içerdiğini keşfetti. Botanikçi Withering astım ve karın şişkin
liğinden mustarip elli yaşındaki bir yapı ustasına bundan bi
raz verdiğinde çarpıa sonuçlar elde etti. Sekiz yıl sonra
1783'te, yüksükotu kalp ödeminin tedavisinde etkili bir teda389
Baş Belası icatlar
vi olarak ilaç kitaplarında yer almaya başladı. Yüksükohı
güçten düşmekte olan bir kalbin atışını güçlendirir ve kan
akışını hızlandırarak alt uzuvlardaki sıvı birikmesini azalhr;
günümüzde halen kullanılmaktadır. Ancak yüksükohı ve as
pirin günümüzde yeni ürünler olarak piyasaya sürülecek ol
salardı, güvenlik kısıtlamaları ve ilaç mevzuatı ikisi için de
ruhsat alınmasını imkansız kılabilirdi. Yıllardır son derece
faydalı olmalarına rağmen, potansiyel yan etkileri açısından
reçetede dahi yer almalarına izin vermek muhtemelen çok
riskli görülebilirdi.
On dokuzuncu yüzyıl yaklaşırken, ışık kırıntıları hüküm
sürmekte olan kasvetin içinde belirmeye başladı. Etkisiz te
daviler karşısında devam eden hastalık ve rahatsızlıklarla
kaynayan hastaneler, bazı doktorları hastalarının neden iyi
leşmediğini etraflıca düşünmeye zorladı. Cerrahinin yan ürü
nü olarak bakteri bilimi ortaya çıktı ve uyuşhırucu olarak
kloroformun ilk etkin kullanımı sayesinde yeni bir seviyeye
taşındı . .Kloroform ilk defa 1847' de doğum sanasıru dindir
mek için kullanıldığında, bazı insanlar Tann' nın kadınların
aa içinde doğum yapmasını istediği gerekçesiyle buna karşı
çıktı. Bu tarz argümanlar Kraliçe Victoria 1853'te Prens Leo
pold'u dünyaya getirirken kloroform maskesinden faydalan
dığında çabucak bir kenara atıldı. Ne var ki anestezi cerrahi
nin çok ilerlemesini sağladığı halde, ilk başlarda yaran sınır
lı oldu, çünkü artık cerrahların aayı en aza indirmek için
ameliyatlarını çabucak yapmaları gerekmiyordu. Dokuların
daha uzun süre açıkta kalması ölümcül enfeksiyonların yer
leşmesine daha çok fırsat sağladı.
Hastanelerin bu kadar ölümcül yerler olması Viyana' daki
Allgemeines Krankenhaus' da çalışan Doktor Ignaz Semmel
weiss'in kafasını meşgul ediyor, doğum yaptıktan sonra ölen
kadınların sayısı karşısında dehşete düşüyordu. Kadınların
390
Kelin Hacı Olsa ...
doğumdan sonraki yüksek ateşi yüzünden bu hastalığa "lo
ğusa humması" dendi, ancak semptomlar, genelde rahim ve
ya vajinanın şiddetli enfeksiyonunun bir sonucu olan kan ze
hirlenmesinden kaynaklanıyordu. Uzun süren bir doğum,
doğumdan önce vajinanın tekrar tekrar incelenmesi, zor bir
doğum veya doktorun forseps kullanması enfeksiyonun sık
görülen nedenleriydi ve antibiyotik çağından önce loğusa
humması genelde ölümcüldü.
1848' de Semmelweiss erkek
doktorların işlettiği ilk doğum kliniğindeki ölüm oranının
ebelerin işlettiği ikinci kliniktekinden daha yüksek olduğunu
fark etti. Bunun nedeninin erkek çalışanların morgdan, ger
çekteyse hastanenin her yerinden doğum koğuşlarına elleri
üzerinde enfeksiyon taşıması olduğu sonucuna vardı. Ora
dan başka bir yere gitmeyen ebeler taşımıyorlardı. Bu neden
le Semrnelweiss el yıkamayı ve aletlerin sterilize edilmesini
salık verdi; fakat yetkeci meslektaşları açısından doktorların
enfeksiyon yayabileceği fikri son derece nahoştu, bu yüzden
onunla dalga geçerek işinden ayrılmak zorunda bıraktılar ve
en sonunda da onu akıl hastanesine kapathlar. Semmelwe
iss'ın ölümü, ikinci bölümde bahsi geçen Vavilov'un ölümü
kadar ironikti. Tımarhanenin gardiyanlarına aklının başında
olduğunu söyleyip karşı çıktığında çok kötü dayak yedi, üze
rine bir deli gömleği giydirilerek karanlık bir hücreye yerleş
tirildi; iki hafta sonra da açık yaralarının neden olduğu kan
zehirlenmesi yüzünden öldü.
Fransız kimyager Louis Pasteur (1822-1895) ise eleştiriden
yılmadı. Pasteur'ün yaptığı ayrıntılı deneyler kurtçukların
kendiliğinden oluşan üremenin bir sonucu olmadığını,
çürü
yen maddelerden beslenen sineklerin larvaları olduğunu
gösterdi. Bunu kanıtlamak için tartışmalı alanlarda dolandı
çünkü on dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sında şehirler salgın
hastalıklarla uğraşıyordu. Pasteur mikroskobik canlı organiz-
391
Baş Belası icatlar
malann enfeksiyonlara neden olduğu fikrini bulmadı ama
zekice yapılmış halka açık deneylerle bu fikri yaygınlaştırdı.
Pasteur belli organizmalarla belli hastalıklar arasındaki
bağlan tanımladı. Bu süreci Berlin'de yaşayan, Koch'un Ko
yutları olarak bilinen bir bakteriyoloji öğretisi oluşturan Ro
bert Koch devam ettirdi. Bir organizmanın belli bir hastalığa
sebep olduğunun kanıtlanması için, dört koyutun da sağlan
ması gerekir: Organizma her hastalık vakasında bulunur; or
ganizma kültür içinde yetiştirilebilir; bir hayvana organizma
aşılandığında hastalık ortaya çıkar ve organizma böyle bir
hayvandan geri alınıp tekrar saf kültür içinde yetiştirilebilir.
Bu koyutları rehber alan Koch ve öğrencileri tifo, difteri, cüz
zam, tetanos, boğmaca ve menenjit mikroplarını tanımlamak
ta başarılı oldu.
Sonunda zafer: çağdaşlığın eşiğindeki hp
Frengi Fransız, İspanyol, Polonyalı, Rus, Portekiz, Kastilyalı,
İngiliz ve Hıristiyan Hastalığı diye çeşitli adlar altında da bi
linir. On üçüncü yüzyılda Hull'da bir salgın olduğuna dair
tartışmalı iddialar olsa da, ilk bariz salgın 1493'te, Fransız bir
likleri İspanya işgali altındaki Naploli'ye saldırdığı zaman
görüldü. Zafer kazanmış askerler eve döndüklerinde, bazıla
rı üreme organlarında yaralar olduğunu gördü. Sonra acı ve
ren kızarıklıklar ve yaralar oluştu, en sonunda et ve kemiği
yiyip bitiren sızıntılı apse musibeti peyda oldu. Ardından de
lilik, sonra da ölüm. Rivayetlerde yanı başlarındaki komşula
rı suçlamaya eğilimi vardı. Bu nedenle Avrupa' da hastalığa
ilişkin bir takma isim bolluğu söz konusudur, ancak bu has
talığın kökeni belirsizdir. Bazı insanlar bu hastalığın İspanyol
askerleriyle birlikte Yeni Dünya'dan geldiğini, bazıları da ön
ceden var olan zührevi hastalıklardan mutasyona uğramış
bir Avrupa süper mikrobu olduğunu söylüyor. Kökeni her ne
392
Kelin llaa Olsa...
olursa olsun, hastalık çok feciydi ve ava veya Karayipler'den
gelme gayak odunu kullanılarak yapılan tedavi de nadiren
işe
yarıyordu. Başka hastalıkların semptomlarına benzerliği
nedeniyle Büyük Taklitçi diye de bilinen frengi çok çeşitli
yollardan vücuttaki her organı etkileyebilen bir hastalıktır.
Ben tıp fakültesine girdiğimde nispeten nadir görülen bir
hastalık olmasına rağmen, bazı öğretmenlerimiz hala, "fren
giyi öğrendiniz mi tıbbı öğrendiniz demektir" derdi. Bugün
lerde aynı söz diyabet veya AIDS için söylenebilir, frenginin
kökü büyük ölçüde kurutuldu ama bu iki hastalık kendileri
ni birçok farklı yollardan gösteriyorlar.
1905'te frengiye neden olan
spirochaete Treponema palli
du m u tanımlayanlar mikrobiyolog Fritz Schaudinn10 ile der
'
matolog Erich Hoffman oldu. Kan tarama testleri daha sonra
geliştirildi ve bir tedavi üstünde çalışmak da Nobel ödüllü
Alman kimyager Paul Ehrlich'e nasip oldu. Ortaçağda arse
nik esaslı tedavinin ara sıra uygulandığını fark eden Ehrlich
bu elementin 600' den fazla birleşimini sentezledi, hastalığın
son aşamalarındaki hastalarda test etti. Sonuçlar muhteşem
di: 1910 itibariyle yaklaşık 10.000 frengi hastası Salvarsan
adıyla bilinen bileşim no 606'yla tedavi olmuştu. Bu ilaan ba
şarısı yirminci yüzyılın başında tıp mesleğine büyük bir ivme
kazandırdı.
Araştırmaalar çoğunlukla ölümcül olan diyabet hastalı
ğında pankreas hormonu insülinin rolünü keşfettiklerinde
tıbbın itibarı daha da arttı. İki Kanadalı bilimci, Fred Banting
ile asistanı Charles Best patronları 1 922' de tatilde balık tut
maya gittiğinde laboratuvara bakıyorlardı. Banting ile Best
diyabetli köpekleri pankreas özütleriyle tedavi ettikten sonra
bulgularını Toronto General Hastanesi'ne götürdüler. Hasta
nede on dört yaşında bir çocuk ölüm döşeğindeydi. Ôzüte in
sülin adı verildi, çünkü kökleri pankreasın bir bölümündeki
393
Baş Belası lcatlar
Langerhan Adaaklan'na (islet) dayanıyordu. Çocuğa insülin
enjekte edildikten birkaç dakika sonra çocuğun şeker seviye
si düştü ve ölümden döndü.11 Banting Nobel ödülünü kazan
dı ancak asistanı Charles Best'in dikkate alınmamasına o ka
dar kızmışh ki ödül parasının yansını ona verdi.
Bu dönemde, yüzyıllar boyunca süren sınırlı tedavilerden
sonra bp yeni bir çağa girdi. Enfeksiyon süreçlerinin anlaşıl
ması sonucu hijyen iyileştirildi, ameliyat sonrası ile anne ve
yeni doğan bebeklerin yaşama oranlan da bu sayede arttı.
Aspirin ve digoksin ateşi düşürüyor, hafif ağrı ve aalan gi
deriyor ve kalp hastalıklarının semptomlarını hafifletiyordu.
Bulaşıa hastalıklara karşı çeşitli bağışıklık kazandırma form
ları vardı ve frengi ve diyabetin etkileri insan zekasıyla iyileş
tirilmişti. En sonunda Galen'in küstahça böbürlenmeleri, hat
ta Asclepion doktorunun yan ilahı konumu doğrulanmış gi
biydi.
ÇATIŞMA YÜZÜNDEN
Son 200 yılda meydana gelen tarihi olaylar içinde, tarihin pa
radoks ve ironilerini belki de en iyi Kırım Savaşı (1853-1856)
anlahr. Fransız imparatoru III. Napolyon donanma güçleri
nin de desteğiyle, Rusya'run kutsal topraklarda uzun süredir
devam eden Hıristiyanlığın koruyucusu rolünü Fransızlara
devretmesi için Osmanlı Türklerine baskı yaph. Beytülla
him'deki Kutsal Doğum Kilisesi'nin anahtarlarının, Ortodoks
patriğinin güvenli korumasından alınıp da Katolik Fransız el
lerine verilmesinin özellikle sembolik bir anlamı vardı. Rus
ya ilk başta bu teolojik tahkire diplomasiyle, daha sonra da
Osmanlı İmparatorluğu'nda Ortodoks Hıristiyanlanrun ço
ğunlukta olduğu bah sınırlarını ele geçirerek yanıt verdi.
1853'te Çar I. Nikolay'ın Türkiye sahilleri açığındaki Osman
lı gemilerine saldırmasıyla birlikte mesele doruk noktasına
394
Kelin llaa Olsa ...
ulaşh, Britanya ve Fransa Türklerin yardımına koştu. Haçlı
Seferleri'nin tekrar başlaması gibiydi, tabii bu kez Haçlılar
Müslüman topraklarında birbirlerine saldırıyorlardı.
Kökleri kadim tarihe uzanan bu savaş nispeten modern
bir çahşmaydı. Savaş olaylan telgraf teknolojisinin kullanıl
masıyla derhal Avrupa ve Yeni Dünya halklarına iletiliyor
du. Demiryollan ilk kez askerlerin toplu taşıması için kulla
nılıyordu. Kısmen iki dik başlı aristokrat, Lord Cardigan ile
kayınbiraderi Lucan kontu arasındaki anlaşmazlığın neden
olduğu Hafif Süvari Tugayı Saldırısı gibi felaketler rütbelerin
parayla alımp sahlması politikasının yeniden gözden geçiril
mesine yol açh.
20.000 kişinin hayatını kaybettiği bu savaşın belki de en
büyük ironisi tıbbi bakıma olan katkısıdır. Hastalara bakmak
Katolikliğin ayrılmaz bir parçasıydı ama Protestan Avrupa
geride kalmışh. Dickens'ın tasvirlerinden, on dokuzuncu
yüzyıl başlarında Britanya' da hemşirelerin nasıl görüldüğü
ne dair bir fikir ediniyoruz. "Ne zaman yanında dursanız
burnunuza içki kokusu gelen" Sairey Gamp ile Martin Chuzz
lewit'teki pasaklı Betsy Prig caniliğin sınırlarında dolaşan,
düşmanca davranan zalim kadınlardı. İmtiyazların sorumlu
luk getirdiği kavramının yeniden canlanması ile kadınların
eğitilmesinin önemli olduğu kavramı durumun değişmesin
de etkili oldu: Sonuç olarak 1840'larda hemşirelik soylu genç
hanımlar için değerli bir uğraş olarak görülmeye başlandı.
Sosyal reformcu kuveykır Elizabeth Fry, Düsseldorf yakınla
rında bir qiteryen papazın işlettiği tanınmış bir enstitüyü zi
yaret ettikten sonra İngiliz hemşirelerinin eğitim standartları
nı tespit etti.
Kırım Savaşı sayesinde hemşirelik herkese açık bir meslek
haline gelmiş ve bu harekete nüfuzlu bir çevresi olan Floren
ce
Nightingale öncülük etmiştir. Yaralı İngiliz askerlerinin
dehşet verici tedavi haberleri askeri yetkililere ulaşmadan
395
Baş Belası icatlar
önce Florence Düsseldorf'ta ve Paris'te de bir tarikatla çalış
mıştı. Yüksek rütbeli bir aile dostu Florence'ten yardım etme
sini isteyince, Florence lstanbul'un Üsküdar semtindeki Seli
miye Kışlası' na otuz sekiz hemşireyi götürdü. Hemşireler sa
dece altı ayda yaralı askerlerin ölüm oranını %40'dan %2'ye
düşürdüler. Gergin aile ocağından bütün halka kadar haber
lere aç kitlede, "lambalı hanım" haberleri halkta askerlerimi
zin tedavisine karşı büyük bir öfke ve onlara bakan "melek
lere" karşı da büyük bir hayranlık uyandırdı. tıki 1860' da
Londra'daki St. Thomas's Hastanesi'ne olmak üzere hemşire
lerin resmi eğitimini finanse etmek üzere bağışlar aktı. Nigh
tingale adı verilen okullar imparatorluğun her köşesine hij
yen, disiplin ve temiz hava inananı taşıdı.
Savaş diğer bütün alanlardan daha çok tıpta ilerlemeyle
sonuçlanrnışhr.12 Barut ve kurşun yaraların ciddiyetini ve
karmaşıklığını artırdığı için, Avrupa'nın savaş alanları cerra
hi teknikleri daha ileri seviyelere geçmeye zorlayan bir tecrü
be sahası oldu. Cerrahlar uzuv kesme becerilerini geliştirerek
etten çok kemiği çıkarmayı öğrendiler. Böylece sağlıklı cilt
kesilmiş uzvun üzerinde gelişebiliyor ve yapay uzuv için iyi
bir temel oluşturuyordu. Fransız Ambroise Pare ve İngiliz
Richard Wiseman gibi önde gelen ve becerilerini savaşta mü
kemmelleştirmiş olan cerrahların statüleri yükseldi. On seki
zinci yüzyılın başlarında, bütün büyük Britanya donanma
araçlarının kendi cerrahları vardı. Cerrahların kabul görme
leri kendilerini kan alan sokak berberlerinden ayırmalarını ve
kendi profesyonel kurumlarını kurmalarını mümkün kıldı ki
bu kurumlar on dokuzuncu yüzyıl ortasında gönülsüzce de
olsa tıp mesleğine kabul edildi.
Cerrahide ilerlemeler sağlandıkça hijyen de iyileşti: Lis
ter' in anti bakteriyel uygulamalarının ilk kez Fransa-Prusya
savaşında tam o_larak test edilebildiği söylenir. Alman askeri
396
Kelin ilacı Olsa...
doktorlar Londra doğumlu bu Hıristiyan tarikab üyesinin,
yaralan fenik asitle temizleme hususundaki nasihatini dinle
diler ve onun iyi bilinen bulgulanru göz ardı eden Fransızlar
dan çok daha az kayıp yaşadılar. Bir sonraki yüzyılda, iki
dünya savaşı sırasında bazı askerlerin yüzlerine aldıkları
korkunç yaralar yüzünden kaybettikleri saygınlıklanru ve
yaşam kalitesini tekrar kazanma ihtiyaa, Sir Harold Gillies
ile kuzeni Archibald Hector Mclndoe'yi plastik cerrahi ve es
tetik ameliyata yönlendirdi. Bu iki savaş arasında yaşanan İs
panya İç Savaşı, ilk kez on yedinci yüzyılda Hooke ve Lo
wer'in denediği kan nakillerinin mükemmelleştirildiği bir fır
sat sağladı.
Halen haklı olarak dünyanın gıpta ettiği yer olarak görü
len İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri de savaş nedeniyle orta
ya çıkh. On dokuzuncu yüzyıl sona ererken, ordu devletimizi
Boer Savaşı'na çağrılan askerlerin insanı şok eden sağlık du
rumları hakkında uyarrnışh. Bu da kamu sağlığına ve özellik
le de yetersiz beslenmeleri, kötü çalışma koşullan ve sıkışık
ortamlarda yaşamaları güçsüz düşmelerine, hatta ölümcül
hastalıklara yenilemelerine yol açan sanayi yoksulları üzerine
eğilinmesini sağladı. Yeni birleşmiş Almanya' da da benzer bir
farkındalık, Şansölye von Bismarck'ın 1880'de ilk kez devlete
bağlı sağlık sigortası sistemini kurarak, sağlık hizmetlerini bir
devlet vazifesine dönüştürmesine sebep oldu. 191l'de Libe
rallerin lideri David Lloyd George Britanya için benzer bir
planı uygulamaya koydu: Vergilerle desteklenen "heyet dok
torları" -bunlar modem pratisyen hekimlerin öncelleridir- ai
le sağlığından sorumlu oldu. Ancak Ulusal Sağlık Hizmetle
ri'ni nihayet hayata geçiren ise iki dünya savaşı oldu.
Bu iki savaş sırasında, cephelerden çok sayıda yaralının
geri dönmesi devleti ülkenin farklı sağlık kaynaklanru askeri
hizmet vermeye mecbur kılmaya zorladı. Profesyoneller ya
ralıları tedavi edip merkezi bir misyonun parçası olarak çalı-
397
Baş Belası icatlar
şarak muazzam tecrübe kazandılar. İkinci Dünya Sava
şı'ndan sonra, Britanya'daki 1 .143 gönüllü hastane ile 1 .545
belediye hastanesinin çoğunun, devlet desteklemeye devam
etmezse iflas edecekleri anlaşıldı. Bu uzakta beliren tehdit ve
aynca komünist ülkelerin yaklaşık 200 milyon vatandaşına
bedava sağlık hizmetleri sunmasıyla ahlan adımlar karşısın
da, sağlık hizmetlerinin devlete bağlanması yerinde bir uygu
lama gibi göründü.
İlk olarak ortaçağda kalabalık şehirlerimiz ve işlek ticaret
limanlarımız vebaya yenik düştüğünde gerçekleşen devletle
hbbın evliliği de ölümcül yavrular doğurdu. Hem faşist hem
de komünist ülkeler sağlık hizmetlerini vatandaşlarının önün
de bir havuç gibi sallandırıp dikkatlerini özgürlüklerin gaspı
ve insan hakları ihlalleri üzerinde toplanmalarını engellediler.
Almanya'daki Nazi yönetimi vatandaşlarına bedava tedavi
imkanını veren, kamu sağlık hizmetlerinin bir yapısını oluştu
ran ilk yönetimlerden biri olsa da, toplumu "iyileştirmeyi" is
teyen doktor ve bilimcilerinin çoğu, akli dengesi bozuk, en
gelli ve alkoliklerin zorla kısırlaşhrılmasına kahldılar. Devle
te sadık doktorlar, Yahudi, Slav ve Çingenelerin genetik yön
den aşağı olduklarını ve Arilerin biyolojik açıdan üstün ol
duklarını "kanıtlayarak", o dönemin ırkçılığını ve kitle katli
amını sahte bilimle rasyonelleştirdiler. Auschwitz toplama
kampında korkunç deneyler yapan Dr. Josef Mengele Hipok
rat tarzı şifaanın tam tersiydi. Yine, işgal edilen Mançur
ya' daki Pingfan' da Japon araşhrma merkezini yönetenler de
öyleydi. Dr. Shiro Ishii'nin liderliğinde ve hükümetin deste
ğiyle bu birim, dünya nüfusunu ortadan kaldıracak kadar şar
bon, tifo ve hıyaraklı veba mikrobu üreterek bu enfeksiyonla
rı yöre halkı üstünde test etti.
Karanlık ve tatsız mesajın ortaya çıktığını görebiliriz. Tıp
sorunları çözebiliyordu elbette, ama ilk başta bu sorunların
398
Kelin Uaa Olsa...
bazılarını insanoğlu yaratmışh. Buna bir örnek, İmparatorluk
Çağı'nda zirvesine ulaşmış bir disiplin olan tropikal hp ola
bilir. Somerset Maugham' ın 1934 tarihli romanı Renkli Peçe bu
dönemin değerlerini trajik bir aşk hikayesinde özetler. Ro
man kahramanı Çin'in uzak bir eyaletinde kolera salgınıyla
mücadele eden bir bakteriyologtur. Eşinin ihanetine uğramış
olan Walter Fane, bir yandan milliyetçi haydut çeteleri "Ya
banaları İstemiyoruz" sloganları atarken, şehrin hijyen şart
larını iyileştirmek için mücadele eder. Süregelen karmaşa Fa
ne ve karısı Kitty'yi işbirliği yapmaya, birbirlerine saygı duy
maya ve en sonunda sevmeye zorlar ta ki mutlu gelecekleri
kendilerini mücadele etmeye adadıkları salgınla sekteye uğ
rahlana dek.
Kipling sömürgeciliğin görevinin "açlığın ağzını iyice dol
durmak ve hastalıkların önüne geçmek" olduğunu yazdığın
da, bir lider olarak çoğunluğun hislerine tercüman olmuştu.
Fransa' daki sömürge hp hizmetlerinin kurucusu, faşist sem
patizanı General Hubert Lyautey açısından ise şöyle demek
yeterliydi: "La seule excuse de la colonisation, c'est la medi
cine." İmparatorluk çağı, DDT'yi geliştirmekten tutun da sıt
ma sivrisinekleriyle mücadele etmeye kadar, dünyadaki sı
cak bölgelerin ölümcül sıtma, sarıhumma, uyku hastalığı ve
kolera ile savaşmasında yardımcı olmuştur.
Fakat emperyalizm aynı zamanda bazı sağlık sorunlarına
da yol açtı. Yabana toprakların işgal edilmesinin ardından
insanların· kitleler halinde taşınmaları iletişim ağlarını iyileş
tirdi. İnsanlar yayıldıkça hastalıklar da yayıldı. Bu arada bü
yük çiftliklerde ve fabrikalarda çalışma fırsatları tarım nüfu
sunu kendilerini besleyebilecek topraklardan çıkararak küre
sel ekonominin zaruretleriyle boğuşan daha rizikolu bir mev
cudiyetin içine sürükledi. Sömürge topraklan aynca yerli
halkın hiç bağışıklığının olmadığı Bah enfeksiyonlarıyla da
399
Baş Belası icatlar
boğuşmak zorunda kaldı. Yirminci yüzyılın başlarında Mala
kula'da bir Katolik misyoneri antropolog Bernard Deacon' a
şöyle dedi: "Biz onları medenileştirmiyoruz, frengi veriyoruz."
Bu işin matematiği anlamlıdır. Hastane, ameliyat ve hij
yen, kan nakli, tropikal tıp ve devletin müdahalesinin artma
sı sayesinde kurtulan veya iyileşen hayat sayısı hakikaten
fevkaladedir. Ancak bu rakamdan savaş ve emperyalizm yü
zünden hayahnı kaybedenlerin sayısını çıkardığımızda so
nuç o kadar etkileyici değildir. Kuşkusuz tıp kendi içinde
"kötü bir fikir" değildir, ama hastalıklarla boğuşan şehirlerin
sebep olduğu can kaybım, tanına aşın bağımlı yetersiz besle
nen nüfusu ve ticaret rüzgarlarıyla çıkagelen hastalıkları he
saba katın, o zaman daha çok insanoğlunun kendini mahvet
me eğilimlerine karşı bir frenmiş gibi görünür. Biz yirminci
yüzyıla girdiğimizde, bu fren artan bir etkinlikle çalışmaya
başladı, ancak ileride göreceğimiz gibi, bunun itibarı sadece
kısmen icatçı, yaratıa insanlara aittir.
TESADÜFEN TEDAVİ BULMAK
Aralık 1940'ta polis memuru Albert Alexander Oxford'da va
zifesini yaparken yanağını bir gül çalılığına çizdirdi. Bu
önemsiz çizik Noel' de de iyileşmeyince Alexander kan zehir
lenmesi teşhisiyle Radcliffe Hastanesi'ne yatırıldı. Şubat
1941'de enfeksiyon nedeniyle sol gözünün alınması gerekti;
diğer gözü de tehdit altındaydı, sağ kolu irinle şişmişti ve
kendi balgamında boğuluyordu. 12 Şubat'ta memur Alexan
der' a damardan günümüz standartlarına göre çok küçük bir
doz sayılabilecek 200 miligram penisilin verildi. Yirmi dört
saat içinde Alexander'ın ateşi düştü, iştahı yerine geldi ve en
feksiyonu iyileşmeye başladı. Ancak doktorların elindeki pe
nisilin dayanıksızdı ve savaş zamanıydı, laboratuvarlara kı400
Kelin İlao Olsa...
sıtlarnalar getirilmişti. Alexander'ın idrarından çok az mik
tarda penisilin çekilip tekrar kullanılabildi ve beşinci gün iti
bariyle penisilin bitmişti. Memur Alexander 15 Mart'ta haya
bru
kaybetti.
Polis memuru Alexander'ın akıbeti tuhaf görünebilir ama
bu tarz hayati tehlike oluşturan kan zehirlenmesi bir zaman
lar olağandı. Penisilinin keşfi, Alexander Fleming'in Lon
dra'daki St. Mary Hastanesi'nde bulunan laboratuvarında çe
şitli bakteri türlerini gözlemlediği 1928'e tarihlenir. Bazı pet
ri kaplanru yıkamadan tatile
çıkan
Fleming döndüğünde
üzerlerinde bilinmeyen bir küf büyüdüğünü gördü. Fleming
bu küfün etrafındaki mikroorganizmaların gelişmesini diz
ginlediğini fark etti. Diğer bilimciler onun bulgularım tekrar
layamadılar, bu nedenle araştırmalar geçici olarak durdu.
Fleming bunu şans eseri keşfetmişti. Fleming' in kabı üzerin
deki küf -Penicillium
notatum- havanın kısa bir süre mevsim
normallerinin üstünde soğumasından dolayı büyümüştü ve
meydana geldikleri sporlar da normal atmosferde bulunmu
yordu, nadirdiler ve bitişikteki mantar uzmarunın laboratu
varından sürüklenmişlerdi.
Fleming'in keşfi rafa kaldırıldı ta ki 1940'da Oxford'ta pa
toloji profesörü Howard Florey ile Nazi Almanya'sından
mülteci olarak gelmiş biyokimyacı Ernst Chain, streptococ
cusla enfekte olmuş fareler üzerinde test yapana dek. Büyük
ilaç şirketlerinin ilgi göstereceğinden çok umutlulardı. Fakat
Britanya savaştaydı ve Dunkirk'te büyük bedeller ödeyeceği
muazzam bir yenilgiden yeni kaçmışh. Muharebede penisilin
gibi bir ilaan yararlı olma ihtimaline rağmen, araştırma için
çok az para vardı. En iyi Ealing komedilerindeki sahnelere
benzer bir şekilde, Florey ve Chain insanlar üzerinde test et
mek üzere, ilacı kendileri üretmeye karar verdiler ve lazımlık
ile süt sürahileri kuşanmış hp öğrencilerini organize ettiler.
401
Baş Belası icatlar
Takvimler Şubat 1941'i gösterdiğinde, ellerinde talihsiz polis
memuru Alexander üzerinde ancak deneme yapabilecek ka
dar penisilin birikmişti.
Savaştan sonra 1945'te Florey, Chain ve Fleming, tüberkü
loz, menenjit ve birçok ölümcül enfeksiyona karşı insanlığın
savunmasını güçlendiren çalışmaları nedeniyle, tamamen
hak ettikleri bir Nobel ödülünü paylaştılar. Ne kadar devrim
niteliğinde olsa da bu keşif bütünüyle bilimle alakalı değildi.
Bir uzmanın daha ilk ilkelerde antibiyotikle karşılaşması
muhtemel değildir. Onlarca yıllık araştırmadan sonra günü
müzde dahi yeni antibiyotik bulmak halen nispeten belirsiz
bir süreçtir. Dünyaya bilimsel usa vurmanın bir zaferi olarak
sunulan bu büyük keşif bir bakıma işi şansa bırakmamanın
ve sağlıklı işbirliğiyle birleşmiş yaratıcılığın iyi bir örneğiydi.
Yazar ve doktor James Le Fanu yirminci yüzyılın tıpta "çı
ğır açan belli başlı bazı buluşlarının" bilimsel araştırmalarda
çok güzel rastlantıların ürünü olduğunu ileri sürer.13 Tıbba
karşı fazla eleştireldir ama haklı olduğu noktalar da var. Ör
neğin adrenal hormonlarının yapısını anlamamızı sağlayan
şey İkinci Dünya Savaşı sırasında askeri istihbaratın yaptığı
entrikalardı. ABD yetkilileri yüksek irtifalarda performansla
rına katkıda bulunması için Luftwaffe pilotlarına adrenal be
zi özütleri enjekte edildiğini öğrendi. Bu nedenle hormon
araştırmalarına para akıtıldı ki bunun sonucunda Minnesota
lı iki doktor birçok tedavide devrim yaratacak az miktarda
sentetik bir bileşim elde etti.
Bu öykü, 1928'de Dr. Philip Showalter Hench romatizma!
eklem iltihabı olan bir meslektaşını tedavi ederken başladı.
Prestijli Mayo Kliniği'ne sarılık hastalığı teşhisiyle Hench'in
hastası olarak kabul edilen bu doktor rengi sanlaştıkça eklem
iltihabının iyileştiğini fark etti. Sanlık gittikten aylar sonra da
el ve ayaklarındaki rahatlık devam etti. Sonraki yıllarda
402
Kelin llaa Olsa...
Hench benzer bir fenomeni başka hastalarda da gözlemledi.
Eklem iltihabı şişkinliği kadınlar hamileyken de azalıyor, bu
da bu etkinin sanlık yüzünden değil de hormona! durumda
ki bir değişiklikten kaynaklandığını akla getiriyordu. Aynca
eklem iltihabı insanlar sarılık hastası veya hamileyken düze
len tek hastalık da değildi; saman nezlesi, astım ve nörolojik
rahatsızlık miyastenya gravis de iyileşme eğiliminde oluyor
du. Hench tüm bunlara sebep olan, zor ele geçen X maddesi
ni yalıtmaya çalışması gerektiğini düşündü.
Şans eseri arkadaşı ve meslektaşı Edward Kendall aynı
koridordaki başka bir laboratuvarda hormon yetersizlikleri
üzerinde çalışıyordu. Hench X Maddesi üzerinde düşünüp
taşınırken, Kendall da birtakım enteresan kimyasalları -insan
hormonlarını- yalıttı ve onları A, B, E ve F bileşimleri olarak
isimlendirdi. İki adam notlarını karşılaştırdı ve her şey o nok
tada sona erdi. Zaten Hench İkinci Dünya Savaşı'nda hizmet
etmesi için çağrıldığından araştırmaları da askıya alındı. İşte
bu sıralarda Almanya'nın, Arjantin' de sığırlardan elde edilen
adrenal bezlerinden çok miktarda satın aldığına dair söylen
tiler duyulmaya başladı. Kanada araştırmaları bu özütlerin
oksijen yokluğundan kaynaklanan gerginlikleri azaltabilece
ğini gösterdiğinden, bu askeri istihbarat endişe uyandırdı.
ABD büyük bir araştırma programı başlattı ki bu program
Luftwaffe söylentisi sona erdikten sonra da devam etti. 1948'
-
de bu araştırmacılar Kendall' ın E Bileşiminin birkaç gramını
sentezlediler ve Hench de çılgınca bir girişimde bulunarak
eklem iltihabından sakat kalmış bazı hastalara uygun dozlar
da verdi. Sonuç olağanüstüydü ve kortizonun keşfine yaptık
ları katkıdan ötürü 1950' de Hench ve Kendall Nobel ödülünü
kazandılar.
Böbreküstü bezlerinin ürettiği kortizon romatizma! eklem
iltihabının semptomlarını hafifletti ancak yan etkileri olduk403
Baş Belası icatlar
ça çoktu ve alternatifleri araşhnlıyordu. Kortizonun keşfedil
mesi sayesinde aslımdan tutun da göz nezlesi ve deri veremi
ne kadar birçok hastalığın tedavisinde ilerlemeler sağlandı.
Çeşitli iltihabi hastalıkların tedavisinde steroidlerin kullanıl
ması tıpta bir dönüm noktasıydı. Yıllarca süren bilime daya
lı araşhrmalan bir kenara koyarsak, steroit savunucuları, vü
cudun iltihaba verdiği tepkileri veya doğal olarak meydana
gelen bir hormonun bunları kontrol altında tuttuğu mekaniz
mayı tam olarak anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Mesele
şuydu: Steroitler birçok hastalıkta insanlara yardıma oluyor
du. Antibiyotiğin keşfinde olduğu gibi bu ilerlemenin ilk il
kelerden yola çıkılarak yapılması zor olacaktı. Hench sanlık
ve eklem iltihabı hastası olan doktorla ilk görüşmesini yaptı
ğı sıralarda, eklem iltihabının nedeninin enfeksiyon olduğu
düşünülüyordu. Hench'in, hormonların rolünü göz önüne
alması için teorik bir dayanağı yoktu. Eğer olsaydı bile, sen
tezlenmiş bileşimler; bazı asılsız savaş söylentileri veya aynı
hastanede konuyla ilgili araştırmalar yapan bir arkadaşı ol
masaydı yoluna çıkmayabilirdi.
Yirminci yüzyılın ilk üçte ikilik bölümü tıpta birtakım şa
şıma ilerlemelere tanık oldu. Bazıları benim ana hatlarıyla
anlattığım bu ikisine bağlanıyordu. Steroitler bağışıklık siste
mini koruyucu ilaçlara ilham verdi ki bu ilaçlar cerrahi ve
mikro cerrahideki tekniklerin gelişmesiyle birleşince 1960'
-
larda ilk etkili organ nakillerinin yolu açılmış oldu. Antibiyo
tikler ilk antidepresanlardan imipramine'in yanında, ilk kan
ser ilaçlarından birkaçına da temel oldu. Genel açıdan ele ala
cak olursak, hormonların sentezlenmesi tansiyonu düşürme
ye ve inmeleri önlemeye yarayan beta engelleyicilerin elde
edilebilmesini sağladı. Bu arada, kortizon keşifleri tetikledi
ve vücudun hasara karşı tepkilerinin anlaşılması anti hista
minlerin keşfini sağladı ki bir tanesinin, gene çok tuhaf bir
404
Kelin İlaa Olsa...
şans eseri, şizofreninin semptomlarını rahatlattığı keşfedildi.
Yeni ilaç tedavilerinin ardı ardına bulunması teknolojide
kaydedilen somut ilerlemelerle tamamlandı: diyaliz makine
si, kalp baypas pompalan, ameliyat mikroskobu, laporoskop,
vücudun en uzak köşelerine erişimi sağlayan ameliyat son
dalan. Aynı zamanda gelişmiş mühendislik teknikleri, yapay
kalça ve kalp pili gibi esas gelişmeler yanında, ultrason, bilgi
sayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme gibi
güçlü teşhis araçlarını da sağladı. Bunların hepsi de son dere
ce değerlidir ve muazzam bilimsel ve mühendislik ilerleme
ler sonucunda yapılmışlardır. Ancak bazen doktorları hasta
dan ziyade gitgide daha çok testlerin sonuçlarına bakmaya
teşvik etme gibi bir dezavantajları vardı.
Antibiyotik, bağışıklık sistemini koruyucu ilaçlar, hor
monlar, kanser ilaçlan, akıl hastalıklarının üzücü semptomla
rını
hafifletici tedaviler olmasa daha iyi durumda olacağımı
zı iddia etmek saçma olur ama bir dereceye kadar, birçoğunu
tesadüfen bulmuş olan insanoğlu belki de daha uzun bir sa
vaşta zafer kazanma umudunun daha az olduğu bir dizi sa
vaşı kazanıyor. Aynca şansımızın tükenme riski de var. Tali
himizi ustalık sanma meyli içinde, hem hp mesleği hem de
tedavi ettikleri hastalar potansiyel olarak sağlıksız bir hale
yönlendirilebilir.
Kırk yıldan uzun bir süre önce, çok genç bir cerrahken, us
talık hissimizin doğurabileceği ruh halini bizzat gördüm ve
yaşadım. Birçok gelişmiş ameliyatta uzman olan bir yönetici
miz vardı. Bu hekim yurt dışında tanınan ünlü bir otoriteydi,
yirmi yıldan daha kısa bir süre önce
(NHS kurulmadan önce)
cerrahlar sırf onunla çalışma ayrıcalığına kavuşabilmek adı
na, onun yanında maaş almadan çalışmayı kabul etmekle kal
mıyor, bir de üstüne ona para veriyorlardı.
Öylesine hünerli
ve seçkin bir cerrahh ki yapmaya hazır olmadığı sadece bir-
405
Baş Belası icatlar
kaç ameliyat vardı. Ara sıra, ilerlemiş göğüs kanseri olan ka
dınlan kısırlaşhrma (yumurtalıklarını alma) ameliyabnda
böbreküstü bezlerini de alırdı. Bu ameliyat bazı göğüs tümör
lerinin hormona bağlı olduğu inanana dayanıyordu; doğal
olarak bütün steroit hormonları azaltılırsa, kanser ilerlemeye
cekti. Bu kahramanca ameliyabn yapılmasını destekleyen sa
dece birkaç adet araştırma vardı. Ziyaretine gelip ameliyatı
na tanıklık eden yabana meslektaşları yöneticimizi bir kahra
man olarak görüyordu, ama ameliyat olmayı kabul eden has
tanın daha büyük bir kahramanlık yaptığını söylemek her
halde daha doğru olur.
Kariyerimin bu ilk yıllarında, bu ameliyatlardan birine ilk
kez yardıma olduktan hemen sonra, yöneticimle hastanın ha
yati fonksiyonlarını desteklemesi için bundan böyle ne kadar
kortizona ihtiyaa olduğuyla ilgili ameliyathanede kısa bir gö
rüşme yaptık. Anestezi uzmanı ameliyathanede bir doz ver
mişti, ama şefim hastaya gece boyunca daha fazla doz verme
mi kabul etmedi. Edindiği engin tecrübeye göre bunun olduk
ça gereksiz olduğunu ve ilaç israfı olacağını iddia etti. Bu du
rumdaki bir kadının kan dolaşımında yeterli steroit olmazsa
tehlikeli ölçülerdeki düşük tansiyonu yüzünden güçten düşe
rek şoka girebileceğinden endişeleniyordum. Ancak aynı za
manda bu uzman doktorla daha fazla tartışmamın meslek ha
yatımın sona ermesi anlamına gelebileceğini de biliyordum.
(Günümüzde bu güçten düşme riski yüzünden, hastaların
böbreküstü bezlerinin alınmasından sonra daima yoğun ba
kım ünitesinde gözetim albnda tutulduğunu belirteyim, ama
o sıralar hastalar normal bir cerrahi koğuşta bakılırlardı.)
Gece yansı kontrollerimi yaparken, ameliyat olmuş hasta
mızın
tansiyonunun tehlikeli ölçüde düştüğünü fark ettim.
Uzman yardıması doktoru aradım, o da geç saatte rahatsız
ettiğim için söylendi.
406
Kelin llao Olsa...
"Kortizon vermezsek," dedim. "Bayan Smith ölebilir.'
"Pek!la, bana bu konuda bilgi verme, kortizon verirsen de
ilaç çizelgesine bir şey yazma," dedi.
Tabii ki ben titreye titreye gayri meşru ve de kayıt dışı iğ
neyi yaptıktan dakikalar sonra hastanın tansiyonu yükseldi ve
hastanın bütün hayati fonksiyonları çarpıcı biçimde düzeldi.
Ertesi sabah şef koğuşta teftişe çıkh. Bayan Smith'in yata
ğının başucunda dikilip çizelgelerini inceledikten sonra, bana
döndü ve şöyle dedi: "Gördün mü Winston, dün o kadar tan
tana yaphn. Ben sana demedim mi fazla kortizon hastalanın
için gereksiz diye."
TIBBIN DOLABI BOŞ
Yirminci yüzyılın ikinci yansında hp bir ikilemle karşı karşı
ya kaldı. Daha iyi tedaviler bilim açısından büyük ödüllerle
sonuçlanıyordu. İki dünya savaşı arasındaki yıllarda doktor
ların kullanabileceği tedavi sayısı birkaç düzine iken, Harold
Wilson ("[teknolojik] devrimin beyaz ısısı"ru önceden bildi
ren kişi) iş başına geldiği sıralarda yaklaşık 2.000' i bulmuştu.
Ne yazık ki hbbın yeteneği bu ölçekte devam etmedi. Gelişti
rilen birçok ilaç yukarıda sözü geçen büyük keşiflerin yan
ürünleriydi. Bir dereceye kadar dozaj ve özümsemeyle oyna
ma ve yan etkileri azaltmanın ötesinde, ilaç biliminin bir sü
reliğine ilave edebileceği sınırlı bir miktar vardı; bunun nede
ni de, görmüş olduğumuz gibi, büyük keşiflerin genelde bi
limsel araşhrmayla değil de şans eseri ortaya çıkmasıydı. "Çı
ğır açan buluşlar" ilan edilmeye devam edildi, bunun nedeni
kısmen ilaç sanayinin seri üretimle ortaya çıkardığı ilaç sayı
sıydı. Amacım hiçbir şekilde sanayiyi eleştirmek değil ki bu
sanayi halkın iyi bildiği birkaç istisna dışında, araşhrmalan
ru
ve işini büyük ölçüde, gittikçe yükselen ahlak standartla
rıyla yürütüyor. Ancak herhangi bir hastalık için ilaç yazma
407
Baş ·Belası Icatlar
eğilimi diğer hastalıklar için beklenmeyen yararlı etkiler do
ğurma olasılıklanru da artırdı.
Bununla beraber 1970'lere gelindiğinde, hem yeni ilaç sa
yısında hem de bu ilaçların genel kullanıma geçme hızların
da bariz bir azalma göze çarpıyordu. 1940'larda, Poulenc şir
keti antihistamin klorpromazini sentezledikten aylar sonra,
Parisli iki psikiyatrist şizofren hastalarını bu ilaçla tedavi et
meye başladı. Yirmi yıl sonra artık uzun ve masraflı bir dene
me ve inceleme süreci olmadan ilaçlan klinik kullanım için
pazarlamak mümkün değildi. Politikada böyle radikal bir de
ğişiklik yapılmasının nedeni büyük ölçüde Thalidomide
skandalıydı. 1950'lerin sonlarında ve 1960'ların başlarında
sabah bulantısı veya uykusuzluğa karşı, görünüşe göre za
rarsız bir hap almış olan hamile kadınlar uzuv ve iç organla
rında ciddi sorunlar olan bebekler doğurdular.
Bu nedenle yeni ilaç akışı 1960'ların başlarında yılda yet
mişken, 1971'e gelindiğinde yılda otuzdan daha aza düştü.
Başlarda yaptığımız gibi vücut süreçleri bilgilerimizi esas
alarak ilaç tasarlamak için teşebbüslerde bulunuldu ve bun
ların sonucunda, diğer birçok şey yanında, hepatit B ve HIV
kombine ilaç tedavisi de dahil olmak üzere, gerçekten değer
li aşılar ortaya çıktı. Ancak günümüzde en çok satan ilaçların
çoğu bu altın çağın başlangıcında geliştirilen antibiyotik ve il
tihap ilaçlarının türevleridir. İlaç bilimi, bir dereceye kadar,
olası biyolojik yararlarını görmek amaayla milyonlarca kim
yasal bileşimi elemek için yeni teknolojileri kullanarak, önce
ki çağların "iç ve gör" yaklaşımına dönmeye başladı. Bu ne
denle yeni ilaçlan daha akıla tasarlamayı öğrenmeye başla
mamız nispeten yenidir, X-ışını kristalografisi, nükleer man
yetik rezonans spektroskobi, moleküler biyoloji ve bağışıklık
teknolojilerindeki ilerlemeler bilimin tedavi bilimini geliştir
mek için uygulanma şekline önemli örneklerdir.
408
Kelin llao Olsa...
Tıp mesleği kahramansı Asdepion statüsünü korumak
için stratejiler geliştirdi. Misyonunu hastalıkları bilimle yen
me olarak gören tıp, hastalıklı insanlara çoğunlukla sanki la
boratuvarda bir sorunmuş gibi yaklaşan yeni bir tür hp ada
mını
teşvik etmeye meyilliydi. "Klinik bilimi" çağında ve
üniversitelerin Araştırma Değerlendirme Çalışmalarıyla do
lup taşhğı bir dönemde, araşhrma tedaviye göre gitgide da
ha çok önem kazanıyordu. Bu eğilimi ilk eleştirenlerden biri,
"teşhis açgözlülüğü günahı" dediği şeye şiddetle karşı çıkan
Maurice Pappworth oldu.14 1930'larda Liverpool'da mezun
olan Pappworth'a Yahudi olduğu için hiçbir zaman uzman
doktor olamayacağı söylenmişti. Orduya girip savaşta yar
baylığa yükseldikten sonra, Londra' da bir öğretim görevi için
başvurdu. Reddedilince özel öğretime döndü, tıp mezunları
nı
zor bir sınav olan Royal College Doktor Üyeliği (MRCP) sı
navına hazırlamaya başladı. O zaman için bu sınavdan geç
me oranı yaklaşık %7'ydi, fakat Pappworth'un klinik eğitimi
o kadar iyiydi ki başarılı olan adayların %50' sinin ondan ders
alınış olmasında şaşılacak bir şey yoktu.
1950 ve 1960'larda Pappworth öğrencilerinin tanık olduk
larını söyledikleri görünüşe göre etik olmayan deneyler yü
zünden gitgide daha çok endişelenmeye başlamışh. Etik açı
dan şüpheli araştırmalardan çok sayıda örnek topladı ve en
sonunda bunları Human Guinea Pigs 15 (insan Denekler) adlı
kitabında yayımladı. Kitapta toplamda 205 deney anlahlıyor
du; çocuklar, zihinsel engelliler ve mahkumlar üzerinde yü
rütülen deney örnekleri bunlara dahildi. Kitapta Britanya'nın
önde gelen araştırma hastanelerinden, Royal Postgraduate
Tıp Fakültesi bünyesindeki, ilk kalp kataterizasyonları ve ka
raciğer biyopsilerinden bazılarının yapıldığı Hammersmith
Hastanesi bilhassa eleştiriliyordu. Ben de daha sonradan ora
da araşhrm.ıa olarak çalışmışhm. Kıdemli meslektaşlarım
409
Baş Belası icatlar
Pappworth'u öfkeyle kınadılar, egemen çevreler onu tümüy
le aforoz etti. (Pek gıpta edilmeyen bir rekoru vardı: Eleştiri
den nefret eden meslektaşlarıyla ters düştüğü için, ancak elli
yedi yıl sonra Royal College Doktor Üyeliği seçimine girebil
di.) Ancak eleştirilerinin çok olumlu bir etkisi oldu; Papp
worth'un kitabı yayımlandıktan aylar sonra Hammersmith,
klinik yönetimini iyileştirmek ve tüm araşhrmalarda hasta
dan uygun onayın alınmasını sağlamak için mükemmel etik
inceleme komiteleri kurdu.
Pappworth'un temel argümanı tıbbın aa dindirme görevi
ni unutuyor olduğuydu. Hiç şüphe yok ki cesurca yaphğı
eleştirileri Hammersmith ve başka yerlerde çok yararlı oldu,
fakat bu zamanında yapılan düzeltici argümanın bile birta
kım bedelleri oldu, çünkü daha sonraları Hammersmith'te
yapılan araşhrmalar muhtemelen klinik açıdan bir daha o ka
dar yenilikçi olmadı çünkü odak noktası, etik açıdan bir şekil
de sorgulanabilir olduğu düşünülen klinik deneylerden çok
laboratuvar esaslı araşhrmalara yönelme eğiliminde oldu. Bu
hastane temel araşhrmalar açısından halen çok önemli bir
merkezdir, ama bu daha nadir faaliyetin her zaman çabucak
birçok hastanın yararına dönüşüp dönüşmediği belki de tar
hşmalıdır.
Pappworth' a göre, doktorların araşhrmalara körü körüne
bağlılıklarının korkunç bir örneği 1932 ve 1972 yılları arasın
da yapılan, kötü şöhretli Tuskegee Çalışması'ydı. Birleşik
Devletler'de yapılan bu deneylerde kontrol olarak kullanılan,
temel sosyal haklardan yoksun siyah erkekler frengi tedavi
sinden (penisilin) mahrum bırakılmakla kalmadı, kendilerin
de hastalık olduğu bilgisi bile verilmedi. Bu adamların çoğu
boşu boşuna öldü ve çoğunun eşleri veya partnerleri de has
talığa yakalandı. Bilgi gizlenmesi sonucunda, bazı çocuklar
da doğuştan frengi görüldü ve hayatta kalanlar da ömür bo
yu sakat kaldılar.
410
Kelin Uaa Olsa...
1970 ve 1980'lerde yavaş yavaş klinik biliminin her zaman
kendinden bekleneni yapmadığı açığa çıkmaya başladı. Bri
tanya' da klinik bilimi için milli yol gösterici, 1970' de majeste
leri kraliçe tarafından tantanayla açılan, Northwick Park'taki
masraflı Klinik Araştırmalar Enstitüsü oldu. Maalesef yalnız
ca on altı yıl sonra,16 Müdür Sir Christopher Booth "psikiyat
ri, dermatoloji, alerjik astım, anestezi ve bulaşıa hastalık"
araştırmalarındaki ünlerini öven bir makale yayımladıktan
sadece birkaç ay sonra1' kapatıldı.
Kaçınılmaz olarak, tıbbın bazı dalları gelişmekte olan tıp
teknolojisinden gerçek bir itki kazandı. Birçok harika iş yapıl
dı ve halen yapılıyor. Örneğin artık erken doğan bebekler için
hayati bir fonksiyonu yerine getirmesi amacıyla tasarlanmış
muazzam bir monitör, kuvöz, gelişmiş solunum aygıtları ve
sensör düzeni var. Günümüzde 500 gramın biraz altında olan
minicik bir bebeğin yaşama şansı az da olsa var, ben kadın
doğum ihtisasımı yaparken bu mümkün değildi. Ancak bu
çocukların yaşam kalitesi, eğer hayatta kalır ve çocukluğa
adım atarlarsa (çoğunda beyin hasarı oluyor) çoğu zaman
tartışmalı bir mesele. Yirmi altı haftadan önce doğan bebek
lerin yalnızca %20'sinin -bu sıralarda genelde 500 gramdan
fazla oluyorlar- uzun dönemli sağlık sorunları olmuyor ve
hayatta kalan bu bebeklerin en az yarısında önemli veya cid
di sakatlık kalıyor.
Bununla beraber tıbbi uygulamanın diğer bazı bölgelerin
de, teknolojiye yoğunlaşmanın sonuçlan daha az barizdir.
Çoğumuz hastanenin tedavi edemediği bir hastalıktan hasta
nelerde hayatımızı kaybedeceğiz; keskin tungsten şeritli lam
balar altında, sonda, damlalık seti ve bip bip sesi çıkaran ma
kinelerle kuşatılmış ve bunlara rahatsız bir şekilde bağlanmış
halde, bir de hastanede ortaya çıkan bakteriler yüzünden öl
me riski mevcutken. Bu insanlık dışı, kişiliksiz, onursuz ve
411
Baş Belası icatlar
berbat bir son. Bu Shostakovich'in kendi ölümünü tasvir etti
ği son senfonisinin final bölümünde betimlenen rahatsız edi
ci bir açmazdır.
Aynca bu tarz ölümcül hastalık bakımı son derece pahalı.
1976 itibariyle Birleşik Devletler'deki tüm tıbbi masrafların
yaklaşık yansı ömürlerinin son altmış gününü yaşayan has
taların bakımına aitti. Hiç şüphe yok ki hızlı müdahale belki
de kardiyopulmener resüsitasyon ve yoğun bakımla birlikte,
kan pıhtılaşmasından sonra birçok insanın hayatını kurtar
mıştır; fakat bu aynı zamanda tüm kalp krizi ve inme hasta
larını yoğun bakım ünitelerinin insanı sersemleten ortamına
yerleştirmenin yaygın bir uygulama olduğu anlamına da ge
lir ki buralarda bazen ilgili teknoloji gereksiz yere müdahale
cidir ve iyileşmelerine yardımcı olmayabilir, hatta ara sıra da
güçleştirebilir. Amerika'da yoğun bakım ünitelerinde yatmış
ağır kanser hastası 150 kişi üzerinde yapılan bir çalışma, bu
radan çıkan hastaların dörtte üçünden fazlasının taburcu ol
duktan sonra üç ay içinde öldüklerini göstermiştir. Tabii ki
hastalar ve sevdikleri için zaman kazanmak son derece de
ğerli olabilir ama yoğun bakım ünitelerinin bu amaçla kulla
nılması sorgulanabilir.
Böyle önemli ve reklamı iyi yapılan ilerlemeler kaydeden
· tıp bir şeyler yapma ve yaparken görülme mecburiyetinden
mustarip gibidir. Bu eğilim tıbbi bakımın büyük oranda si
gorta sistemiyle karşılandığı Amerika' da özellikle belirgin
dir. Bir hastayı yalnızca biraz dinlenmesi uyarısıyla gönder
mek hastanın yaptığı yatırıma karşılık adil bir geri dönüş gi
bi görünmeyebilir: Bu nedenle gitgide karmaşıklaşan ve pa
halılaşan hastanelerde yığınla test, tarama ve tartışmalı teda
viler sunulmaktadır.
Tartışmalı
Limits to Medicine (Tıbbın Sınırları) adlı kitabın
da Amerikalı filozof Ivan Illich 1934 tarihinde yapılan, New
412
Kelin tlaa Olsa...
York'taki devlet okullarına giden on bir yaşındaki 1 .000 öğ
rencinin muayene edildiği bir çalışmadan bahseder.18 Öğren
cilerin yansından fazlasının (610) bademcikleri alınmıştır.
Kalan %39 bir grup doktor tarafından muayene edilir, dok
torlar %45'ini bademcik ameliyatı yapılması için ayınr. Ame
liyat yapılmayacaklann %55'i de çiçeği bumunda bir grup
doktor tarafından muayene edilir ve onlar da %46' sını ameli
yat yapılması için ayınr. Deney böylece devam eder gider ta
ki en sonunda neredeyse bütün çocuklara ameliyat tavsiye
edilene kadar. Bu arada, deney bağımsız bir klinikte yapıldığı
için ameliyat isteğinin arkasında finansal etmenler olamazdı.
Peki, ne vardı? Illich bunun muktedir görülme arzusu oldu
ğunu öne sürdü.
Illich tıp mesleğine öylesine düşmandı ki yüz kanserini te
davi ettirmedi ve en sonunda hayatını kaybetti. Alıntılar sun
duğu çalışmalan seçerken de büyük olasılıkla önyargılı dav
ranmıştı. Ancak demek istediği tümden göz ardı edilemez.
Ona göre tıbbın en büyük suçu insanoğluna kendi ölümlülü
ğünden kaçmayı öğretmesiydi. Doktorlann beden üzerinde
sınırsız güç iddia ederek bizi ruhsal açıdan hasta ettiğini öne
sürdü. Gereksiz bademcik ameliyatıyla ilgili eleştirileri ak
lımdan çıkmıyor. Bu tarz şeylerin yalnızca her şeyin aşın tıb
bileştirildiği Birleşik Devletler' de olabileceğini iddia ederek
göz ardı edebilecek olmamıza rağmen, cerrahlık eğitimimin
ilk yıllannda, ayakta tedavi bölümündeki (genellikle başka
bir doktorun yaptığı) gelişigüzel muayene ve incelemeden
sonralOO'e yakın küçük çocukta bademcik ameliyatı yapmış
olduğumu unutamam. Artık bu ameliyatlann bir kısmının
hatta çoğunun tamamen gereksiz olduğundan neredeyse
eminim. O zamanlar "ruhsal açıdan hasta" olduğumu sanmı
yorum, ancak şimdi küçük hastalanmın moda kurbaru ol
duklannı düşünüyorum. Kuşkusuz bu bademcik arneliyatla413
Baş Belası icatlar
n büyük oranda, tekrarlayan boğaz ağrılarını tedavi etmenin
başka bir yolunu düşünemediğimizden ve muhtemelen mü
dahale dışında sunabileceğimiz başka bir şeyler olmadığını
kabul etmek istemediğimizden yapılıyor. Bu çocukların anne
babalarına, çocuklarının tedavi olmadan da tümüyle iyileşe
bileceklerini söylemeye daha hazırlıklı olmalıydık.
Daha "gelişmiş" toplumlarda yaşayan birçoğumuz fizik
sel mükemmellik gibi beyhude bir takıntıyla gitgide daha çok
baştan çıkıyoruz. Ulusal Sağlık Hizmetleri'nde halkın yararı
na hizmet etmesi için halk fonlarıyla eğitim gören bazı dok
torlar, kabarık bir banka hesabı olanlara güzellik vaadinde
bulunan kazançlı güzellik ve kozmetik cerrahi endüstrisine
çekiliyorlar. Ücret karşılığında artık yaşlanma belirtilerinden
kurtulabilir veya (gözlük takmaktansa) görüşünüzü keskin
leştirebilirsiniz; karnınız veya uyluklarınızdan yağ aldırabi
lir, dudaklarınızı dolgunlaştırtabilir, kelleşen kafanıza kalıcı
olarak sahici gibi görünen saç ektirebilirsiniz. Ancak sanki
kaderin garip bir cilvesi gibi, sunulan tedaviler nadiren mü
kemmel; tanıdıklarınızdan kimlerin estetik ameliyat geçirdi
ğini neredeyse her zaman anlayabilirsiniz.
Korkarım benim alanım olan üreme ve kısırlık tıbbı bu açı
dan çok kötü. Kısırlık bazı insanlarda hakikaten yıkıcı bir
üzüntüye sebep oluyor. Birkaç tane jinekolojik kanser kliniği
ni yönetmiş biri olarak, kısırlık kliniklerine gelenlerin yaşadı
ğı sıkıntı ve aanın genelde çok daha derin ve yıpratıcı oldu
ğunu söyleyebilirim. Bunun nedenleri karmaşıktır, fakat kan
ser hastalarım her zaman iyileşeceklerine inanma eğilimin
deydi; birçok kısır insan ise hiçbir umutlan olmadığını hisse
diyordu. Kısır çiftlerin önemli bir bölümü o kadar kötü etki
leniyorlar ki işe gitme, sosyalleşme, sevişme isteklerini kay
bediyor ve gitgide daha çok bunalıma girerek, etraflarındaki
insanlardan uzaklaşıyorlar. Birçok kısır kadın ve erkek o ka414
Kelin llaa Olsa...
dar çok aa çekiyor ki ne kadar beyhude olursa olsun, çocuk
sahibi olmak için çalmadık kapı bırakmıyorlar.
Tüp bebek harika bir icathr ve bu işlem sayesinde dünya
ya normalde gelmesi mümkün olmayan yaklaşık bir milyon
bebek gelmiştir. Ancak tüp bebek doğumu benim tıbbi uygu
lamanın belirsizliği hakkındaki endişeme uç bir örnek olarak
verilebilir. Kısırlıktan şikayetçi insanlar arhk tüp bebek kli
niklerinde kuyruk olabiliyor ve klinik geçmişleri hakkında
çok sınırlı bir görüşme ve gayet baştan savma bir fiziksel mu
ayeneden sonra, mekanik olarak birkaç temel testten geçirili
yorlar: Kısırlığın altında yatan nedeni teşhis etmek için değil
de tüp bebek uygulamasına uygun olup olmadıklarını bazı
sınırlı yönlerden değerlendirmek için. Londra' daki ünlü bir
üniversite hastanesinde çalışan bir uzman doktor tüp bebek
amacıyla kliniğine gelmiş kısır kadınları muayene etmenin
bir anlamı olmadığını, çünkü onlara tüp bebek teklif edilece
ğini açıkça itiraf etmiştir. Can sıkıcı bulduğum şey ise bunla
rı gururla dile getirmiş olmasıdır; sonuçta, bu iş para getiri
yor! Fakat kısırlık bir hastalık değildir; sadece yolunda gitme
yen bir şeylerin belirtisidir. Siz veya ben göğsümüzde ağrı şi
kayetiyle doktora gitsek ve baypas ameliyatı olmak istesek
doktor bize gülerdi. Göğüs ağrısı anjin yüzünden olabilir ve
dolayısıyla kalp hastalığının belirtisi olabilir ancak aynı şekil
de zatürree de olabilir; bu durumda muhtemelen ihtiyacımız
olan bir antibiyotiktir. Aynı şekilde göğüs ağrısının nedeni
sindirim güçlüğü de olabilir, bu durumda da bir mide asidi
giderici işimizi görür. Safrakesesi taşından da kaynaklanabi
lir, o zaman da safra kesesinin alınması önerilebilir. Veya ağ
rının nedeni kırık bir kaburga kemiği, vira! bir enfeksiyon,
omurga hastalıkları, kalbin etrafındaki dokuların iltihaplan
ması, akciğer kanseri veya bir uçuk olabilir. Çoğu kez ağrı
göğsün berelenrnesinden de kaynaklanabilir.
415
Baş Belası lcatlar
Fakat bir tüp bebek kliniğinde bir tüp bebek isteyen bir
hasta hemen hemen kesinlikle bunu alacakb.r, sadece ve sade
ce bunu: tüp bebeği. Ve bu tedavi hamilelikle sonuçlanmazsa
hemen hemen kesin olarak başka bir tüp bebek denemesi da
ha teklif edilecektir ve aynı sonuç tekrarlansa dahi, o ve part
nerinin neden çocuk sahibi olamadıkları büyük ihtimalle
halen tümüyle karanlıkta kalacakhr. Birçok hasta açısından
da kısırlığın nedeninin belirlenememesi sorunun en bunalho
yönlerinden biridir.
Tüp bebek üzerinde bu kadar yoğunlaşılmasının daha bü
yük sonuçlan var. Bu durum üreme hbbında uzmanlaşan bir
çok doktorun iyi eğitim almadığı anlamına geliyor, çünkü
tüp bebek aşina oldukları ve gerçekten anladıkları tek tedavi
biçimi. Aynca Britanya' da bu alanda iyi araşhrma kıtlığı ol
duğu anlamına da geliyor. Kısa süre önce Britanya'da bu uz
manlık dalında üst düzey akademik görevlere birilerini bul
mak zordu çünkü çok az iyi aday yetişiyordu. Ne var ki baş
ka bir mesele daha var: Bu mesele bence gelişmiş ülkelerde
tüp bebeğin hbbi uygulamada giderek artan vakaların bir ör
neği olmasının nedenidir. Maalesef tüp bebek ilk kez uygu
lanmaya başlandığında, kısırlık ciddi bir klinik problem ola
rak tanınmıyor ve nispeten az finanse ediliyordu. Böylece tüp
bebek uygulamasında yer alan birçok öncü k.Arlı kliniklerde
özel uygulamalar yapmaya yöneldi. Günümüzde bu klinikle
rin çok büyük ciroları var, genelde muazzam k.Arlar elde edi
yorlar; bazılarının yıllık geliri milyonlarla ölçülüyor. Ulusla
rarası bir sağlık hizmetleri şirketi kısa süre önce Londra' daki
özel bir tüp bebek kliniği için teklif verdi, miktar açıklanma
dı ki kesinlikle 100 milyon dolardan fazlaydı. Avustralya'da
ki bir kliniğin de geçen yıl yaklaşık 200 milyon dolara bir sağ
lık hizmetleri konsorsiyumuna sahldığıru duydum.
416
Kelin llao Olsa ...
Devlet Sağlık Hizmetlerinde işlerin daha iyi olduğunu dü
şünebilirsiniz. Ancak her zaman finansal baskı altında olan
NHS de aynı şeyi yapmıştır. Devlet hastanesi tesislerindeki
tüp bebek klinikleri NHS "iç pazarında" çalışıyor ve hastane
tesisleri onlara hasta gönderen öncelikli sağlık hizmetleri te
sislerine anlaşma temelinde hizmetlerini satıyorlar. İstenen
fiyatlar sunulan hizmetin gerçekte ne kadara mal olduğunun
tam bir analizinden çok hastane yöneticilerinin pazarın kaldı
rabileceğini düşündüğü fiyatlara dayanıyor. Daha açık ifade
edecek olursak, özel sektörün NHS'nin bu hizmetleri fiyat
landırması üzerinde çok etkisi var. Bu da tabii ki birçok NHS
tesisinin üreme tıbbından azımsanmayacak karlar elde ettiği
anlamına geliyor. Eskiden çalıştığım tesisteki tüp bebek klini
ğinin, hastane yöneticilerine en az 1-2 milyon sterlinlik gelir
sağladığını düşünüyorum. Kuşkusuz bu para herhangi bir
kişinin cebine gitmiyor; övgüye değer bir biçimde, birçok
hastalıktan mustarip NHS hastalannın ihtiyaçlanru karşıla
mak için kullanılıyor. Ancak bu rakamlar Devlet Sağlık Hiz
metleri bünyesinde kapsamlı, doğru bir muhasebe sistemi te
sis edememiş olmamazın bir işaretidir. NHS son derece paha
lı olsa da birçok tıbbi ve cerrahi alandaki farklı tedavilerin
gerçekte ne kadara mal olduğunu halen bilmiyoruz.
Özel sektörde, hastaların azımsanmayacak ücretleri öde
meye hazır olmalan ile çaresizlikleri çok sağlıksız bir bileşim
oluşturuyor. Maalesef bu bağımsız kliniklere giden birçok kı
sır kadın -bu meseleyi her gün bana gelen çok sayıda e-pos
tadan biliyorum- başan ihtimali neredeyse sıfır olsa dahi, tüp
bebek uygulamasına ikna edilmeye ya da kendilerini ikna et
meye dünden hazırlar. Bu durum, her ne kadar göze öyle gö
rünse de, genellikle doktorların kötü niyetli sömürülerinden
kaynaklanmıyor. Ancak etkisi aynı. Bu umutsuz tedavileri
yapan pratisyen doktorlar muhtemelen muazzam bir vurgun
417
Baş Belası icatlar
yapmaya çalışmıyorlar, aslında ihtiyaçları yok, çünkü yete
rince zenginler; çalışhklan yerlerde bekleme odaları dolup
taşıyor. Hayır; bu hastaların geri çevrilmemelerinin nedeni
doktorun yetersiz olduğunu ve klinik başarı sağlayamadığını
kabul etmesinin çok zor olması.
Öyle ki "umut vermek"
için
tedavi sunulur.19 Şok edici olansa, bu hastalara "umut verir
ken" mesleğimin kendisine "umut vermesinin" gerekli oldu
ğunu duyumsamasıdır. Tıbbi bakım sistemimiz yenilmezlik
hislerimizi güçlendirmemize katkıda bulunmuştur ve hasta
nın olduğu kadar doktorun da başarısızlığı kabullenmesi ay
nı şekilde zor hale geliyor.
Belirtmiş olduğum gibi, tüp bebek tedavisi uç ama çok şey
anlatan bir örnektir. Bu "iyileştirici" uygulamaların gitgide
yaygınlaşması nedeniyle, her şeyin bir çözümü olduğuna ve
ya olması gerektiğine, hiçbir şeyi sineye çekmek zorunda ol
madığımıza inanmaya başladık. Bu bizi gerçeklikten yalıhr.
Eğer beyaz önlüklü sihirbazların her kusur ve felaketi gider
diği bir hayal dünyasında yaşarsak, kronik ağrı veya ölümcül
derecede hasta çocuklar gibi çözümsüz, kaçınılmaz, yaygın
görülen zorlukların nasıl üstesinden gelebiliriz? Doğa ve do
ğanın değişmez zaruretleri karşısında bizi daha cesur ve güç
lü kılmaktan uzak olan hp bizi daha korkak yapmışhr. Ve
hiçbir şey de bizi hp mesleğinin şu anki tedavi etmekten çok
müdahale etmek takınhsından daha çok korkutmuyor.
KLiNiK DENETİMİ
Ne gariptir ki sağlık hizmetlerinin kaynaklan kötü yönetildi
ği halde, bürokrasi ve detaycı yönetim giderek NHS'nin ver
diği tıbbi bakım hizmetlerinin giderek karmaşıklaşan yasal
düzenlemeler yüzünden aksamasına yol açmışhr. Bu mesele
yi Profesör Raymond Tallis,
Hippocratic Oaths (Hipokrat Ye
minleri) kitabında zekice açımlamışhr.20 Bu mevzuahn bir
418
Kelin llaa Olsa...
kısmı; birçok yaşlı hastasına ölümcül iğneler yapan pratisyen
doktor Harold Shipman'ın işlediği toplu cinayetler, Alder
Hey "skandalı" ile Bristol'daki Kraliyet Hastanesi'nde kalp
ameliyatı olan küçük çocukların ölüm oranlarını "gizleme"
çabalarına karşı politikacıların verdiği tepki sonucu ortaya
çıkmıştır.21 Manchester'daki Alder Hay Hastanesi'nde ölüm
nedenini belirlemek için bebekler üzerinde birtakım otopsiler
yapılmıştı. Ne yazık ki otopsi yapılan organlardan çoğu, ör
neğin beyin, kalp, karaciğer ve böbrekler yakınlarına haber
verilmeden ve dolayısıyla izinleri alınmadan daha fazla pato
lojik inceleme yapılması amaayla alıkonulmuştu. Bu da bazı
definlerin, ailelerin gözbebeği çocuklarının organlarının ek
sik olduğunu bilmeden yapıldığı anlamına geliyordu.
Açıkçası otopsi için gerekli izni almayan bu patologların
davranışlarını hoş görmüyorum, aynı şekilde elbette Dr.
Shipman'ın şok edici suçlarını da. Gel gör ki hükümetin tep
kisi orantısız olduğu kadar, aceleyle ve düşüncesizce verilmiş
gibi görünüyordu. Artık genelde gereksiz yere bürokratik
olan hantal bir klinik denetimimiz var. Bu da doktor ve hem
şirelerin doldurması ger..!ken kağıt yığınını büyük ölçüde ar
bnyor ve onların hastalara ayırdıkları zamandan çalarak, ge
nelde iyi tıbba ket vuran bir dengesizlik yaratıyor.
Devlet Sağlık Hizmetleri bürokrasisinin bir meseleyi ele
alma şekline eskiden çalıştığım bir hastaneden örnek verebi
lirim. Hastanedeki en seçkin cerrah olan tanınmış bir hekime,
doğurganlık çağındaki bir kadın karın bölgesinde giderek
şiddetlenen, normal yaşamını, hatta doğru dürüst uyumasını
bile engelleyen bir ağrı yüzünden başvurmuştu. Tetkikler so
nucunda birçok kan damarıyla alakalı iyi huylu bir tümör ol
duğu ortaya çıktı; çeşitli testler, kanser olmamasına rağmen,
cerrahi müdahalenin kadının semptomlarını tedavi etmenin
tek yol olduğunu doğruladı. Fakat cerrah ameliyatın tehlike
li olacağını fark etti. Tümör birçok hayati yapıya yakın bir
419
Baş Belası lcatlar
bölgede gelişmişti ve etrafındaki büyük kan damarlan ciddi
bir tehlike arz ediyordu.
Cerrah durumu hastaya ve kocasına açıkça anlattı. Ameli
yat önemli anatomik yapılan tehlikeye atıyordu ve kan da
marlan kapatılamazsa ölümcül bir kanama riski de vardı.
Doktor aslında bu ameliyahn az çok deneysel olduğunu ve
ameliyata başlamadan durumu nasıl ele alacağını ve tümö
rün etrafındaki dokulan tam olarak nasıl halledeceğini kesti
remediğini söyledi. Ancak tümörün alınmasının, kadının ağ
rılardan kurtulup normal bir yaşam sürmesini sağlama olası
lığının çok yüksek olduğuna inanıyordu. Meseleyi hasta ve
kocasıyla dikkatle, birçok defa görüştüler ve kan koca ikisi de
riskin bilincinde olarak, deneme niteliğindeki karın ameliya
hna zorlanmadan onay verdiler.
Birkaç gün sonra karın ameliyatı yapıldı ve tümör hasta
nın
hayati organlarına hiç zarar vermeden çıkanldı. Maalesef
kanama başladı ve o kadar fazla ve hızlıydı ki bu cesur kadın
hayatını kaybetti. Vicdanlı hekim hastanın ölümü karşısında
yıkıldı fakat doğru karan almış olduğunu hissediyordu. Ka
dırun kocası son derece destekleyici davrandı; gerçekten de
meslektaşım cerraha gösterdiği özen ve verdiği bilgilerin ni
teliği nedeniyle çokça teşekkür etti. İronik bir biçimde, eşinin
kaybı yüzünden derin bir üzüntü içinde olmasına rağmen,
doktoru teselli etmeye çalıştı.
Hastanın ölümünden bir gün sonra meslektaşım yeni
NHS klinik denetim prosedürleriyle belirlenmiş bir makam
olan Tıp Direktörlüğü'ne çağrıldı. Tıp Direktörü vakarun yö
netilme biçimini eleştirdi. Hiç cerrahi tecrübesi olmamasına
rağmen (aslında bütün tıp deneyimi haftada iki klinikle sınır
lıydı) cerraha ihmalkAr davrandığı izlenimini uyandırdığını
söyledi ve onu görevden uzaklaştırdı. Standart NHS denetim
prosedürüne göre, cerrahın adına konuşacak yasal temsilciyi
420
Kelin llao Olsa...
dinlemeden derhal görevden uzaklaşhnlmasında ısrar edebi
lirdi. Benim edindiğim tecrübeye göre, bazen NHS'nin geli
şen bürokrasisini destekleyen görevlere getirilen profesyo
neller işleri prosedürü takip etmek olan ve iyi hbbın ve özel
likle de iyi cerrahinin bazen en iyi tedavileri başarmak için
doğaçlama yapan yetenekli insanları gerektirdiğini görünü
şünü her zaman takdir etmeyebilen kişiler. Günümüzde olsa,
Florey ve Chain'in içinde penisilin tuzu olan idrarla dolu la
zımlık kullanmasına modem NHS' de müsamaha edilmeye
cek olması enteresandır.
Kocanın ve birçok tecrübeli uzman hekimin sürekli itiraz
larını dile getirmeleri sonucunda bu cerrah görevine iade
edildi. Fakat bu iyi ve özenli cerrah bu işten çok zarar gör
müştü ve bu hastanedeki endişeli meslektaşların cerrahiyi sa
vunmacı bir şekilde yönetmesi daha sonra hasta bakımını ve
ya cerrahi teknikleri iyileştirme hususunda kesinlikle yararlı
olmadı.
ÖNLEM: SON SICINAK
Bir gün televizyonda şöyle bir haber izledim: Beş yaşında, ki
losu da gayet makul 21 kg olan küçük bir erkek çocuğun an
nesi, yerel sağlık yetkilisinden yakın zamanda yapılan bir ta
rama programı sırasında bu çocuğun kilosunun kendi yaş
grubu ve boyuna göre olması gerekenden 500 gr fazla bulun
duğunu bildiren bir yazı almış. Bu yazıda bu durumda çocu
ğun ileride diyabet ve kanser hastası olma riski bulunduğu
yazılıymış.
Son aylarda birçok benzer öykü haber oldu. Konseyin biri
seyyar burger ve kebap sahalarını, eğer normalde yağ ağır
lıklı menülerine en az bir sağlıklı yemek seçeneği eklemezler
se, ruhsatlarını iptal etmekle tehdit etti. Başka bir yerde, pata
tes kızartması lokantalarından, çok delikli tuzlukları yerine,
421
Baş Belası icatlar
tansiyonu yükselten bu baharattan müşterilerin az bir miktar
almalarını sağlayacak standart bir sağlığa yararlı gereç kul
lanmaları istendi. Bazı medya kesimleri bu öyküleri çok bü
yütür, bunlarda Büyük Birader'in müdahaleci parmaklarını
görür ki bu, günlük yaşamın ufak aynnhlan üzerinde devlet
kontrolüne yönelik yeni bir tehlikeli eğilimdir. Aslında halk
sağlığı çok uzun zamandır yönetimleri ilgilendiriyor: On do
kuzuncu yüzyılda şehirlerin iç kısımlarındaki pis yaşam ko
şullan kanalizasyonların yapılmasına yol açh; yirminci yüz
yılda iki dünya savaşında silah alhna alınanların sağlık du
rumlarının kötülüğü hükümetleri sağlık hizmetlerinde daha
büyük bir rol oynaması gerektiğine ikna etti. Tartışmalı da ol
sa, herhangi bir toplumda yaşamak bir haklar ve sorumluluk
lar karışımıdır ve Birleşik Krallık vatandaşlan olarak tadını
çıkardığımız bedava sağlık hizmetleri ancak hepimiz sıhhati
mizle ilgili biraz sorumluluk alırsak devam edebilir.
Ancak bu konseyler tek başlarına hareket etmiyor: İlk baş
ta doktorların oluşturduğu rehberleri temel alarak tebliğ ya
pıyorlar. Tıbbi araşhrmalar sonucu insanlara kilo vermeleri,
yağlı yiyecekleri kesmeleri veya tuzu azaltmaları tavsiye edi
liyor ki bu hbbi araşhrmalar obezite ve bazı kanser türleri ve
ya inme arasında bir bağlanh kurmuştur. Bu aşikar bir nokta
gibi görünebilir ama Hipokrat veya Razi gibi insanlar bunla
rı duymuş olsa muhtemelen hayret ederlerdi. Ne zamandan
bu yana doktorların hastaları tedavi etmek yerine, sağlıklı in
sanlara neler yapacaklanru söylediklerini bilmek isteyebilir
lerdi.
Belki de, 1976'da Birmingham Üniversitesi'nden Profesör
Thomas McKeown son 100 yılda insan sağlığında kaydedilen
muazzam iyileşmenin, hp bilimindeki ilerlemeden çok sosyal
şartların iyileşmesinden kaynaklandığını iddia ettiğinden bu
yanadır.22 Bu fikir sağlık hizmetleri masrafları için gitgide da422
Kelin İlao Olsa...
ha çok fatura ödeyen Batılı devletlerde popüler hale geldi.
Tedaviden ziyade önleme ağırlık ver. Bu düşünce şekline gô
re sağlık masrafları azalır. Aradan pek de uzun süre geçme
den, birçok kanserin, başka şeylerin yanı sıra yeme alışkan
lıkları ve çevreyle direkt bağlantılı olduğunu öne süren iki
büyük çalışma ortaya çıktı. İlk Birmingham raporu gibi, bu
iki çalışma da biraz hatalıydı; ancak hepsi birlikte, tıbbın has
taların yanı sıra sağlıklı insanların davranışlanru da etkileye
bildiği ve insanların yedikleri yemekte, soluduk.lan havada
ve sürdürmekten başka pek seçeneklerinin olmadığı yaşam
tarzlarında dört bir yandan pusuda bekleyen, görünmeyen
tehditlerle karşı karşıya olduklarını tasavvur ettikleri bir or
tam yarattı.
Birmingham çalışması kısmen hatalıydı, çünkü temel öl
çüt olarak tüberküloz istatistiklerini almıştı. Tüberküloz va
kalanrun 1838 ve 1945 arasında yani tedavinin ortaya çıkma
sından önce daha keskin bir şekilde azaldığı not düşülerek
yaşam standartlarının bu iyileşmede ilaçlardan daha büyük
bir rolü olduğu sonucuna varıldı. Yaşam standartlarının ke
sinlikle bir rolü vardı; ancak hastalığa yakalanmış olanları
enfeksiyon süreçlerinin tıbbi açıdan anlaşılmasıyla ortaya çı
kan bir yenilikle sanatoryumlarda izole etmek de aynı şekil
de etkiliydi.
Kanserlerin 370'ini beslenmeye bağlayan çalışmayı Ox
ford Üniversitesi'nde seçkin bir tıp profesörü olan Sir Ric
hard Doll yapmıştı.23 Bulguları iki bilimcinin bulgularından
etkilenmişti: tıki 1950'lerde sigarayla kanser arasındaki bağ
lantıyı kesin olarak kanıtlayan, sabık iş arkadaşı Sir Austin
Bradford Hill ve ikincisi de kalp hastalıklarının artmasının
beslenmedeki yağ miktarıyla ilişkili olduğu sonucuna varan,
Minnesota Üniversitesi'nden Ancel Keys'di.24 Bu ikinci teori
aslında 1957' de ilk ortaya atıldığında reddedilmişti: Ameri423
Baş Belası icatlar
kan Tıp Kurumu gibi seçkin kurumlar yiyecek tüketim kalıp
lan dengeli olduğu halde, hastalanan insan sayısının sabit bi
çimde artıyor gibi göründüğüne dikkat çekti . Dahası çoğu
kalpte veya atardamarlarda kan pıhtılaşması vakasında
ölümcül öğenin atardamarların kolesterolle kaplanması de
ğil, kan pıhtısı olduğunu da ileri sürdüler. Bununla birlikte
Keys'in teorisi altmışlarda ana akım haline geldi, çünkü pıh
tılaşma ilaçlan her zaman işe yaramıyordu ve başka güveni
lir alternatifler de olmayınca onun teorisi ayakta kaldı.
Biri Birleşik Devletler'de, diğeri dört Avrupa ülkesinde
yapılan iki büyük çalışma da insanlar davranış kalıplarını de
ğiştirip, yağlı yiyeceklerden sakındığı ve ılımlı egzersiz yap
tıklarında kalp hastalıkları oranında ufak düşüşler olduğunu
gösterdi.25 Özet olarak, değişiklik yapmayan her bin kişiden
kırk biri kan pıhtılaşmasından öldü. Yağsız, dünya nimetle
rinden elini eteğini çekmiş bir yaşam tarzını benimseyenler
de rakam binde kırktı. Makul görünüyor gerçekten. İnsan vü
cudu iklim ve beslenmede çok büyük değişikliklere dayana
bilecek yapıdadır. İnsanlar Kuzey Kutbu'ndan Gobi Çölü'ne
kadar her ortamda hayatta kalır ve yaşamaya devam ederler,
bu nedenle beslenmede görülen ufak tefek değişikliklerin, ör
neğin son elli yıldır Batı'da görülen değişiklikler gibi kalp
hastalıkları ve kanser gibi belli başı ölümcül hastalıklardan
sorumlu olması mümkün değildir.
Gelgelelim kalp hastalıkları ile beslenme arasındaki bağ
lantı halkın imgelemine işlenmişti. Medya bombardımanı po
püler kalp krizi dehşetini ve damar sorunlarının beslenmey
le önlenebileceğine dair yaygın inana sağlamlaştırdı. Yemek
bir tehdit haline geldi, doktorların insanlara ne yemeleri ge
rektiğini söylemek gibi bir görevleri oldu ve bu iki algı Sir
Richard Doll'un kanser çalışmasına da taşındı.
424
Kelin tlaa Olsa...
Bu raporun da bazı kusurları vardı. Batı' daki beslenme ve
hastalık kalıplarının Hindistan' dakilerle karşılaştırıldığı bu
çalışmada, Batı' daki belirli kanser türlerinin yaygın olarak
görülmesinde et ve süt ürünlerinin bir rol oynaması gerekti
ği sonucuna varılıyor. Ancak bulgular tutarlı değil. Örneğin
Monnonları ve Yedinci Gün Adventistleri'ni ele alalım, ikisi
de benzer şekilde dengeli yaşamlar süren Batılı mezhepler
ama sadece biri etten uzak duruyor. Eğer etle beslenme kan
serle bağlantılıysa, Yedinci Gün Adventistlerinde Monnonla
rınkinden daha düşük oranlar görmeyi bekleriz ama bunu
gösteren bir kanıt yok. Görünen o ki "Batılı olmak" et yemek
ten daha güçlü bir kanser yapıa etki. Buna rağmen, Doll'un
çalışması ömrü gitgide artan bir nüfusta kanserle yaş arasın
daki bağlantıyı göz ardı ettiği için, geniş ölçüde kabul gördü.
2009 yılında en küçük markete bile gitseniz, etkileyici bir
"organik" ürünler reyonuyla karşılarsınız. Üçüncü bölümde
bahsetmiş olduğum gibi, yiyeceklerimizin saflığının bozul
duğundan endişelenilmesi buna gerekçe gösterilebilir. Ne
var ki bu aşırı da olabilir. insan yapımı böcek ilaçlan korku
su, günlük beslenmemizde doğal olarak var olan böcek öldü
rücülerin miktarını ve bunların hangi dereceye kadar kanse
rojen olabilecekleri olgusunu göz ardı eder. California Üni
versitesi' nden Dr. Bruce Ames'in tahminine göre, yiyecekle
rimizde kansere sebep olan maddelerin yaklaşık %99,9'u yi
yeceğin kendisinden ve sadece %0,0l'i üzerlerine sıkılan
maddelerden kaynaklanıyor. Benzer şeyler nükleer santral
ler, yüksek gerilim hattı direği ve cep telefonu direklerinden
çıkan "zararlı" ışınım hakkında da söylenebilir, hiçbiri tehli
keli iyonlaştırıcı radyasyon değil ki bunun çoğu dünyanın
kendisinden çıkıyor zaten. (Maruz kalmamızın başka en ola
sı tek yolu tekrar tekrar röntgen çektirmek.)
425
Baş Belası icatlar
Tıbbın toplumla ilişkisinde, bazı durumlarda görünüşe
göre araşhrmaların istikrarsız yorumlamalarına dayanan bir
değişiklik meydana geldi. Eskiden biz hastayken doktor tav
siyesi istiyorduk, oysa arhk bu tavsiye tam da yaşadığımız
hayatlara rehberlik etmeye meyilli. Bu nasihatlerin hepsi de
aşın değil. Sigaradan uzak durma tavsiyesi yirminci yüzyıl
halk sağlığında kaydedilmiş belki de en değerli ilerlemeydi.
İkinci Dünya Savaşı'na kadar geniş ölçüde sağlıklı diye rekla
mı yapılan sigara arhk haklı olarak gerçek bir katil gibi görü
lüyor (ve bu alanda Richard Doll ile meslektaşları önemli epi
demiyolojik araşhrma çalışmaları yapmışhr). Aynca doğum
öncesi bakım, aşı programlan ve HIV'in yayılmasını önlemek
için yapılmış bazı müdahalelerin gayet önemli olduğu da hiç
şüphesiz doğrudur. Fakat diğer halk sağlığı kampanyalarının
o kadar değerli olup olmadıkları o kadar açık değildir.
Örneğin ben bunları yazarken, Royal College Kadın Do
ğum Uzmanları ve Ebelerinin kıdemli üyeleri tarafından yü
rütülen ve kısırlık ile kırk yaşından sonra hamile kalan ka
dınların yüksek risk alhnda olması yüzünden çocuk doğur
mayı ertelememelerini kadınlara tavsiye eden gülünç bir
kampanya vardı. Bu tarz bir tavsiyenin ciddi bir değeri var
mı? heri yaşta bebek sahibi olmanın ilave hbbi riski gerçekten
çok azdır. Düşük yapma olasılığının daha yüksek olduğu ve
bebek açısından risklerin biraz daha arthğı doğrudur, ama
ben bu iyi niyetli tavsiyenin olumlu bir etkisinin olup olma
dığından çok şüpheliyim. Kesinlikle olumsuz bir etkisi var,
hali vakti yerinde kadınların doğru erkekle karşılaşana kadar
doğurganlıklarını koruma gibi boşuna bir çaba içinde, yu
murtalarını dondurmak için özel kliniklere akın etmelerinin
açıkça göstermiş olduğu gibi. Çok az uzman yumurta don
durmanın son derece etkisiz ve aynca çok pahalı olduğuna
dikkat çekiyor. Aynca çocuk açısından, kırk üç veya kırk dört
426
Kelin llaa Olsa...
yaşındaki doğal" bir gebelikten çok daha büyük riskler taşı
/1
yor olabilir, çünkü fetüsün gelişimi esnasında donma süreci
nin genlerin
/1
açılına" şeklini bozup bozmadığını belirlemek
için insanlar veya hayvanlar üzerinde yeterli araşhrma yapıl
mamışhr.
Aynca örneğin halkın onca parasının klamidya taraması
na harcaması konusunda da şüpheci olmalıyız. Bu mikroor
ganizma hakikaten çok yaygındır ve cinsel temasla yayılır.
Aynca enfekte olmuş bazı (hepsi değil) insanların genital böl
gesinde az bir iltihaba sebep olabilir. Ancak klamidya enfek
siyonunun gerçekten kısırlığa sebep olduğuna dair, özellikle
fallop borularında bkanmaya yol açan iltihap hakkındaki ka
nıtlar o kadar iyi değildir. Yılda klamidya taramasına harca
nan 80 milyon sterlinin üreme fonksiyonunu korumada ya
rarlı bir rol oynadığını açıkça gösteren bir çalışma benim bil
diğim kadarıyla yok. Fakat halkın parasını israf etmek dışın
da bu devlet kampanyasının, kendilerine hastalık bulaşhr
dıkları için suçlu hisseden ve çocuk sahibi olamamalarına
kendi davranışlarının yol açbğına inanan birçok endişeli, kı
sır kadının öz saygısı üzerinde çok ciddi bir etkisi olmuştur.
Obeziteye karşı yürütülen kampanyalar iyi niyetli ama in
sanların kilo vermelerinde etkili olup olmadıkları veya uzun
dönemde halk sağlığını iyileşip iyileştirmedikleri belli değil.
Bazı okullarda belirli yiyecekler giderek daha çok sağlıksız
olarak etiketlenip yasaklanıyor; sadece okulda satışı değil öğ
rencilerin okula getirmeleri de yasaklanıyor. Tıbbi tavsiye
üzerine, imalatçılar ürettikleri gıdalardan tuz, yağ ve şekeri
çıkarıyor ve diğerlerini de balık yağı ve vitaminlerle dolduru
yorlar. Çoğumuz bir ileri yaş sorunundan dolayı öleceğiz; bu
gerçeğe karşın, her hafta birazcık bira veya bir bardak bur
gonya şarabının sonuçlan hakkında çelişkili iddialarla kuşa
blmış halde, tükettiğimiz ekmek. tereyağı veya reçelin niceli-
427
Baş Belası icatlar
ği ve niteliğini dert ediniyoruz. Her şeyi göze alıp da bir iki
kadeh atmak için birahaneye gidecek olursak, doktorların ta
limatlarıyla kapalı mekanlarda sigara içilmesi yasaklandığı
için sigaralarını dışarıda içen bir grubun arasından geçmek
zorunda kalabiliriz. Tıp nice savaşı kazanmıştır, en başta
ölümcül enfeksiyonlara karşı olan savaşı; bu öyle bir savaş ki
son elli yılda ölüm oranlarını düşürmüştür. Ne var ki son
kampanyası bir parça tartışmalıdır: hastalan tedavi etmekle
ve yaşlılara bakmakla daha az, sağlıklı insanları neredeyse ta
ciz etmekle daha çok alakalı etkinliği de kanıtlanmamıştır.
Eskiden Lord Evans'ın ekibinde öğrenciydim, ki o günler
de "ekip" değil de "firma" denirdi. Son derece zeki olan Lord
Evans müthiş bir teşhis mütehassısı ve kraliçenin doktoruy
du. Ondan epey korkardık çünkü çok seçkin biriydi ama as
lında kibar ve anlayışlıydı, en iyi anlamda iyi bir eski moda
doktordu. Bir yaz kraliyet ailesinin konuğu olarak Balmo
ral' da tatil yapıyordu. O yokken, ateşi olan 27 yaşında bir ha
malı hastaneye kabul ettik. Geçmişini iyice sorguladığımız ve
kapsamlı şekilde muayene ettiğimiz halde, adamın neden
yüksek ve istikrarsız bir ateşi olduğunu anlayamadık; üç haf
ta boyunca bilinen her laboratuvar testini hastamızda uygu
ladık, fakat yine de kesin bir teşhis koyamadık. Olumlu bir
sonuç alamayınca, testleri tekrar ettik. Bazı meraklı özenti
doktorlar nadir görülen bir kanseri olduğu görüşünü belirtti
ler, aramızda daha bilgili olanlar lenfoması olduğunu iddia
ettiler, komplo teorileriyle ilgilenenler koğuş teftişlerinden
önce mahsus sıcak çay içip ateşini çıkararak hasta numarası
yaptığını öne sürdüler, bazıları (adam Wapping'in doğusuna
hiç gitmemiş olsa da) bunun nadir görülen tropik bir hastalık
olduğunu söyledi ve ragbi oyunculan da muhtemelen garip
bir zührevi enfeksiyon kaptığını belli belirsiz fısıldadılar ki
adam evli değildi ve hiç kimseyle daha önce hiç cinsel ilişki
ye girmediğini iddia ediyordu.
428
Kelin llaa Olsa...
Lord Evans İskoçya'dan döndükten sonraki gün koğuşu
na ağır ağır yürürken, biz özenli yardımalan da yarını daire
halinde girişte ihtiyatla bekliyorduk. Büyük klinik muamma
dan söz edip hastaya uygun bir teşhis koymakta başarısız ol
duğumuzu söyledikten sonra, Lord Evans kafasını salladı,
hastanın yatağının ucuna doğru dolanıp derece karbru eline
aldı ve uzun uzun bakh. En sonunda karakteristik homurtu
suyla sadece dört kelime söyledi, yüksek sesle ve ağır ağır.
"Bu adamın ateşi var," dedi ve kam yatak demirine sağlam
bir şekilde astı. Sonra çok yavaş, sessizce yatağın başucuna
yürüdü ve hastanın arkasından iki elinin tersini adamın boy
nuna yerleştirdi. "Bu adamın bezeleri var," dedi. Yatağın
ayakucuna doğru acele etmeden yürüdü, arkasını dönerek
nefesini tutup bekleşen bizlere baktı. Bir an durdu. Sonra:
"Bu adamda beze humması var" diye kati bir dille belirtti ve
hiç telaş etmeden diğer yatağın yanına doğru gitti.
Horace Evans'la her zaman tarhşabilirdiniz. Tecrübeli uz
man asistanı bunu kabul etmedi. "Fakat efendim," diye itiraz
etti, "Paul Bunnell testini üç kez yaptık ve hepsi de negatif
çıktı, kan filmlerinde de devir daim eden mono nükleosid
çıkmadı, ki onu da tekrarladık."
"Laboratuvar hatalı," dedi Tanrı. "Testleri tekrar yapın.'
Ardından kısa bir tartışma yaşandı, ancak kimsede bu hoş
fakat görünüşe göre uzun zamandır bu Alemin kralı yaşlı lor
du alt edecek yürek yoktu. Öyle ki hiç istemeye istemeye baş
ka bir kan örneği daha aldılar.
İki gün sonra test sonucu geldi. Beze humması.
Bugüne kadar bunu nasıl becerdiğini anlayabilmiş deği
lim, boyundaki şiş bezelerin nedeni en az 200 hastalık olabi
lir ve çoğuna da ateş eşlik eder. Ancak görünen o ki ateş gra
fiğinin şekli, ateşin çıkma ve düşmesinin kesin yapısı ve boy
nundaki hafif lastiksi bezelerin nadir görülen katılığı Horace
Evans'ın teşhis koymasına yetmişti.
429
Baş Belası icatlar
Lord Evans genelde hastalarının ona anlattıklarını zor
dinlerdi, ama bu vakada bize hastaya
bakmanın
değerini gös
termek istedi. Günümüz doktorlarından birinin bu teşhisi ya
pabileceğinden gerçekten şüpheliyim, çünkü geleceğin dok
torlarını eğittiğimiz birçok tıp fakültesinde ve üniversite has
tanesinde hepsi de "bilimci". Bir meslek olarak gitgide daha
çok laboratuvar testlerine ve bilgisayara bel bağlıyoruz, has
talarımızla gitgide daha az konuşuyoruz ve hastalan muaye
ne etmeyi veya hissettiklerine anlayış göstermeyi büyük öl
çüde unuttuk. Tıp o kadar makineleşiyor ki daha önemsiz
olan anemnez alma ve son zamanlarda bazı ameliyatları yap
mak için bile robotları kullanmaya başladık, ki bu bizi tedavi
etmemiz gereken insanlardan ayırır ve hem doktor hem de
hastayı yabanalaştırma riski vardır.
Dürüst olmak gerekirse, gerçek bir değişiklik şimdi mey
dana geliyor gibi; en azından eğitimde. Birçok tıp fakültesin
de öğrenciler hastayla iletişimin gerçekten önemli bir anah
tar, iki yollu süreç olduğunu ve bu iletişimin dinlemeyi ve
hastanın tıbbi problemi hakkında nasıl hissettiğini, en yakın
lan ve sevdikleri üzerindeki etkisini daha iyi anlamayı gerek
tirdiğini idrak etmeleri hususunda daha aktif olarak teşvik
ediliyor. Fakat uzmanlaştıktan sonra, genç doktorlar üzerin
deki baskı o kadar büyük oluyor ki tıbbi bakımın bu önemli
yönü bir yana atılıyor. Devlet Sağlık Hizmetleri denetim sis
temleri, hedefleri, bürokrasisi, evrak işleri ve sınırlı kadro
suyla, sağlık hizmetlerinin bu en önemli yönünü kolayca sön
dürüyor.
GENLER, İLAÇLAR VE PARA: KARAR ZAMANI
Tıbbın en son odak noktası (çılgınlığı demeye cüret edebilir
miyim?) genom. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, hasta
bir insanın genlerinin nasıl dizildiğinin anlaşılması tedavide
430
Kelin llao Olsa...
devrim yapacakmış ve sunabileceklerimizi iyileştirecekmiş
gibi bir inanış var. Eğer birazcık şüpheci görünüyorsam, ku
suruma bakmayın. Bu aşamada halk sağlığını genom bilgisi
sayesinde iyileştirme potansiyeli şüphesiz var: Neredeyse ke
sinlikle bazı kanserlerin tedavisinde yararlı olacaktır ve kişi
nin veya organizmanın genetik yapısına göre ilaç belirleme
mizi mümkün kılarak ilaç tedavilerini muhtemelen iyileştire
bilir. Bazı kalp hastalıklarında, körlüğün bazı türlerinde ve
muhtemelen diyabette teşhisi geliştirebilir. Kadın doğum uz
manlarının, neredeyse kesinlikle genetik hastalıklardan mus
tarip fetüsleri belirlemelerine katkıda bulunup, bulma ve yok
etme görevlerinde yardıma olacaktır.
Ancak tıpkı kalp hastalıklarıyla çok yağlı beslenme arasın
daki farazi bağlar gibi, belirli hastalıklarda ONA' daki varyas
yonlarla alakalı yüksek risk algılanması nedeniyle davranış
larda yapılacak değişikliklerin istatiksel olarak geçerli bir
fark yaratacağını hiç kimse gösterememiştir. Bu bilginin
önemli derecede yararlı olduğu gösterilebilse bile, yaygın öl
çüde faydalanılabilmesi için genetik hizmetlerine devasa bir
yatırım yapılması gerekecek. Merkezi genetik laboratuvarla
rının
tesis edilmesi gerekecek; her patoloji servisinin gen di
zilimlerini tanımlamak için karmaşık gereçlere ihtiyacı ola
cak; temel bakımdakiler de dahil olmak üzere, bütün doktor
ve hemşirelerin esaslı bir eğitimden geçirilmesi zorunlu hale
gelecek; çeşitli testlerin geçerliliğinin karmaşık değerlendir
melerinin yapılması gerekecek ve karmaşık klinik deneyler
zaruri olacak. Ancak hepsinden önemlisi, bilinen herhangi
bir devlet hizmetindeki en karmaşık hesaplama sistemi ön
şart
olacak ve güvenliğinin sağlanması gerekecek. Devlet
Sağlık }iizmetlerinin basit bir tıbbi kayıt tutma için mülti mil
yar sterlinlik sistem tesis etme teşebbüsüyle alakalı şu anki sı
kıntılar göz önüne alındığında, bu çok güç bir iş olabilir.
431
Baş Belası lcatlar
Buna karşın, elbette, insanların gitgide etkinleşen tıptan
yararlanmaya devam edeceklerine dair beklentileri de artı
yor. Fakat NSH'nin hızla artan masrafları konusu yadsınıyor.
Bu masrafların düşmesi mümkün değil gibi görünüyor; haki
katen de, örneğin yaşlı hastaların sayısında, hastanede yatan
hastaların masraflarındaki arhşa ve teşhis ve genetik tıbbı gi
bi alanlardaki potansiyel gelişmelere bakarak tedaviyle ilgili
niyetlerimizin sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamalı
yız. Asla yapmadığımız şey ise tıbbi bakımdaki bu iyileştir
meleri nasıl ödeyeceğimiz hakkında halkla olgun bir şekilde
müzakere etmek.
Halkın bilgisinin olmadığı konulara bir örnek de ilaç şir
ketlerinin karşı karşıya kaldığı masraflardır. Büyük ilaç şir
ketleri genelde basında kötü yer alır ve bir bakarız ki kanser
hastalarına verilen yeni ilaçların maliyetleri ivmelenerek artı
yor, çünkü sağlık sektöründe sınırlı hizmet vermek aleniyet
kazanmıştır. Ancak çoğu insanın piyasaya yeni ilaç sürmenin
ne kadara mal olduğu hakkında pek bilgisi yok. On yıl gibi
süren bir araştırmadan sonra, ki bu belki 5.000 bileşiği tara
mayı ve katı mevzuatlara göre kapsamlı testler yapmayı içe
rir, genellikle tek bir ilacı piyasaya sürmek aşağı yukarı beş
yüz milyon dolara mal olur. Bir şirketin yeni ilaçlar geliştir
mesine değecek, fikri haklar olan patent şaşırtıcı derecede kı
sa dönemler için bahşedilir ve ilaç şirketlerinin patent süresi
sona ermeden önce geliştirme masraflarını karşılamasını çok
zorlaştırır.
Doktorların çoğunluğu gibi ben de NHS'ye inanıyor ve bu
sistemin İngiltere' de kurulmuş olmasıyla gurur duyuyorum.
Eğer insan hayatını korumanın, ahlaki sistemimizin temel bir
ilkesi olduğunu kabul ediyorsak, o zaman özelleştirilmiş tıb
bın özünde adil olmayabileceği fikri gelir. Herkesin eşit ya
rarlanabildiği bedava bir sağlık hizmetleri sistemi Britan-
432
Kelin llaa Olsa...
ya'run en güçlü hedeflerinden biridir. Ancak kuşkusuz sağlık
hizmetleri bedava değildir; masrafları hepimizin katkıda bu
lunduğu vergi sisteminden karşılanır.
Bütün partiler NHS'nin kendilerine ait olduğunu iddia
ediyor ve yine hepsi bunu seçmenleri çekmek için kullanıyor.
Kuşkusuz inana ne olursa olsun bütün politikacıların sağlık
hizmetlerinin herhangi bir partinin oyuncağı olmadığım ve
NHS yapı ve politikasının iktidarda kim varsa onun isteğine
göre veya politik menfaatlerden ötürü defalarca değiştirilme
mesi gerektiğini kabul etmesinin zamanı gelmiştir.
NHS'nin
mevcut yönetim sisteminin dışına çıkarılması ve bütün poli
tik çıkarların temsil edildiği bir kurum tarafından bağımsız
olarak yönetilmesine dair çok güçlü bir görüş ortaya konabi
lir. Parlamento yapı devrine karar verdiğinde, gereken finan
sın elde edilebileceği kaynaklar üzerinde biraz mutabakat ge
rekebilir. NHS'nin bağımsızlaşması aynca muhasebe sistemi
ni ve yönetimin sürekliliğini de iyileştirebilir. Son yıllardaki
sabit ve masraflı yönetim ile yönetici değişiklikleri bu kuru
ma çok zarar vermiştir ve görünüşe göre Birleşik Krallık'taki
sağlık hizmetlerine büyük bir katkısı olmamışhr.
Partiler, hastalan karar almaya dahil ederek onları "güç
lendirmek" istediklerini iddia ediyorlar ama bu belirsiz, iyi
niyetli arzu asıl meseleyi gözden kaçırıyor gibi sanki. Belki de
tarihimiz hakkında iyice düşünmemiz gerekiyor. Birçok has
talığı, örneğin -yüz yıl içinde değilse bile altmış yıl içinde te
mel tedavisi çok az değişen- beze hummasını halen iyileşti
remediğirnizi kabul etmenin zamanı gelmedi mi? Ve bu şekil
de, mümkündür ki hastalarımız
üzerinde yığınla (giderek kar
maşıklaşan ve pahalılaşan) testler yaparak, bir çeşit teşhis
kutsal kasesinin peşinde koşmaya daha az ve konuşarak ve
dinleyerek neler hissettiklerini ve onlara nasıl yardıma olabi
leceğimizi keşfetmeye daha çok zaman ayırırsak kendilerini
daha iyi hissedebilirler.
433
Baş Belası icatlar
Öyle görünüyor ki herkes için bedava sağlık hizmetleri
sağlamak arzusuna karşın yükselen sağlık masraflarım nasıl
dengeleyeceğimiz hususunda politikacılarımızın seve seve
bir müzakereye ön ayak olmaları hemen hemen hiç olası de
ğil. Oysa beklentileri daha iyi yönetmemiz gerekiyorsa hem
halka açık hem de halka birlikte daha etkili tartışmalar yapıl
ması gerekecek. Eğer politikaalar gelecek için gündemi plan
lamaya hazır değillerse, belki de biz doktorlar hastalarımıza
bu önemli alana halkın kahlmasını sağlamayı borçluyuz.
434
On Birinci Bölüm
GENETİK: EROTİK SANAT MI YOKSA
MÜSTEHCEN BÜYÜ MÜ?
Ekvator Afrika' sında dikkate değer özellikleri olan, san çiçekli,
kısa bir çalı yetişir. Bu bölgede oturan Fang halkı bu bitkinin
kökenlerini anlatır. Efsaneye göre atalan Bitama bir ağaan te
pesinden meyve toplarken yaratıa Tanrı Zame ona vurur. Bita
ma yere düşer ve ölür, bunun üzerine tanrısı onun el ve ayak
parmaklarını kesip toprağa diker. Bunlar filizlenir ve eboka ça
lısı haline gelirler. Bitama'nın dul kalan kansı eşini aramaya
geldiğinde, Zame ona bitkinin köklerini yemesini emreder. Ka
dın kökleri yediğinde ölüleri görebilme yeteneği kazanır.
Eboka çalısı tüketimi Fang halkı arasında sömürge baskı
sına tepki olarak ortaya çıkan dini bir hareket olan Bwiti tari
katının temel bir uygulamasıdır. Bwiti üyeleri atalarıyla dü
zenli temas kurarak etnik kimliklerini güçlendirirler. Bu te
mas halüsinojenik ve coşku verici özellikleri olan ebokadan
bol miktarda yiyerek gerçekleştirirler.
Batılı bilimciler bu çalılıkla uzun zamandır ilgileniyorlar.
Aktif bileşeni ibogain ilk olarak 1901'de ayrıştırıldı ve 1930'
lara gelindiğinde Fransız eczanelerinde satılıyordu. 1962'de
eskiden eroin bağımlısı olan Howard Lotsof bağımlılığı yen
mek için ibogain vermeyi içeren bir ABD patenti aldı. Günü435
Baş Belası icatlar
müzde de birtakım özel klinikler ve kişisel gelişim grupları
halen ibogain tedavisi uyguluyorlar. İbogainin sinir taşıyıa
lanna müdahale ederek, serotonin veya dopaminin etkileri
ni engellediği ve böylece kullanıalann ilaçla bağlanhlı, zevk
veren duyumları tecrübe etmelerine son verdiği düşünülü
yor.1
Fang halkı açısından ibogain, halen atalarıyla temas kur
manın yolu. Şimdi arhk yerleşik çiftçiler olmalarına rağmen,
bu kabile eskiden gezgindi; bu, kültürel yönden süreklilik ve
geleneğe dair endişe yaratan bir yaşam tarzıdır. Eğer bir top
rak parçasında kimliğinizin görünen bir kanıh bulunamazsa,
bu başka bir yerde aranmalıdır ve Fang halkı bu amaa önem
li kabile liderlerinin kemiklerini ağaç kabuğundan yapılma
silindirik kutularda taşıyarak gerçekleştiriyordu. Atalarıyla
bu derece yakın temas içinde kalmak Fang halkına zamanda
hatta mekanda bir süreklilik sağlıyor ve bu, sanatlarının do
ğasında da vurgulanıyor. Fanglar kendilerini korumak için
iri başlı, uzun gövdeli ve kısa uzuvlu tahta ata heykellerine
adaklar sunuyorlar. Bu kıvrımlı, fetüs benzeri heykeller ata
larının sürekli tekrar yarahldıklanna dair inançlarım ifade
ediyor; her yeni doğan bebek yepyeni bir birey değil, sadece
daha önce yaşamış bir Fang'ın yeni bir vücuda bürünmüş ha
li; bu sonsuz bir döngü. Dedikleri gibi: Kemiklerimiz ataları
mızın kemikleridir.
Geçmişimizi farklı bir yoldan sorgulayarak, bunu gelece
ğimizi şekillendirmek için kullanabiliriz. Ben bu bölümü ya
zarken, bilimsel başarıda büyük oranda keşfedilmemiş yeni
bir kıta gibi görünen bir yerde duruyoruz. Her ay uzmanlar
göğüs kanserinden Alzheimer'e ve çoklu sertleşime kadar
birçok hastalıkla ilişkili genleri tanımlıyorlar. Kök hücrelerin
manipülasyonundaki ilerlemeler yedek organlan yetiştirme
nin ve çok hasar görmüş dokuların tamir olmasının mümkün
olabileceğine işaret ediyor. Artık endişeli anne babalar çocuk-
436
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
lannda kalıtsal hastalıklar olmamasını garantilemek için kar
maşık testlerden yararlanabilirler. Yüz kızartıcı bir reklam
gösterisi ortasında, sahte bir bilimci birkaç insan klonu üret
tiğini ve başka bir biyolog da kendisini klonladığını iddia
ediyor. Birkaç bilimcinin test tüpünde "sentetik" yaşam ya
ratmak için genetik bilimini kullanmaya başlamış olması da
merak uyandırıyor.
Bunların hiçbiri, eğer Fanglann şairane ifadesini kullana
cak olurs�k kemiklerimizin atalarımızın kemikleri olduğu
anlayışı olmasaydı mümkün olmazdı. İlk olarak ürün ve hay
van yetiştiricilerinin göz attığı, Vavilov (ikinci bölüme bakın)
gibi birçok bilimcinin dikkatini çekmiş, daha sonra Cambrid
ge' deki iki araştırmacının DNA'run güzel sarmal yapısını
keşfetmesini sağlamış ve şimdi de İnsan Genomu Projesi'nin
insan çeşitliliği yol haritasına girmiş bu bilgi insanoğlunun
kaydettiği en önemli gelişmelerden biri olabilir. Eğitimli ve
saygın seslere kulak verilecek olursa, mantıken en tehlikelisi
dir. Ancak gerçekten öyle mi? Milyonlaı:ca yıllık icat ve keşif
tarihimizden, bu keşfin mahvımıza değil de yararımıza kul
lanılmasını sağlayacak dersler çıkarılabilir miyiz?
BAHÇIVANLARIN SORGU ZAMANI
Eski Ahit'i bilenler Yaradılış Kitabı'ndaki Yakup ve Lavan
hakkındaki öyküyü de bilirler. Rahatsız edici aile ilişkilerinin
yanı sıra, genetik manipülasyonundan söz eden bence en es
ki yapıttır. Lavan'ın iki kızıyla ardı adına evlenen çoban Ya
kup on dört yıl hizmet ettikten sonra azat edilmek ister. Sa
dık hizmetine karşılık kendi sürüsünü kurmak için birkaç
hayvan talep eder: sadece istenmeyen kara kuzularla lekeli,
alacalı ve çizgili hayvanları. Böylece yoluna devam ettiğinde
hırsızlık suçlaması söz konusu olmayacaktır. Kayınpederi
Lavan kabul eder; ama bütün kara, lekeli, alacalı ve
çizgili
437
Baş Belası icatlar
hayvanları geceleyin sürüden çıkararak Yakup'a hile yapar.
Cesareti kınlmayan Yakup kuzulama mevsimini bekler; La
van'ın bembeyaz sürüsü beklendiği gibi kara, lekeli, alacalı
ve çizgili yavrular doğurur. Yakup en sağlıklı olanları alır ve
sürünün geri kalanından çitle ayırarak en güçlü, semiz, ener
jik yavruları doğurmalarını sağlama alır.2 Aynca İncil' de Ya
kup koyunlarına su içerken veya çiftleşirken siyah-beyaz be
nekli çubuklar gösterir; bu tutum, gebe kalma sırasındaki tec
rübelerin çocuklarımızın özelliklerini etkilediği şeklindeki
eski görüşe uygundur.3 Sonuçta kocaman bir sürü kazanan
Yakup genetik mühendisliği sayesinde zengin olur.
Kalıtım kavramı insanlar için hep gözle görünen bir şey
olmuştur: Çocuklar büyüyüp de ailelerine benzediklerinde,
hayvanların özellikleri diğer nesillere aktarıldıklarında kalı
tım aşikardır. Örneğin on ikinci yüzyılda mükemmel yarış
atını elde etmek için, yöre kısraklarını Arap aygırlarıyla çift
leştiren İngiliz at yetiştiricileri için bariz bir şeydi. Aynı şekil
de 1541' de bir buçuk metreden kısa atların umumi arazide ot
lamasını yasaklayan, böylece sadece büyük hayvanların çift
leşmesine şans veren VIII. Henry için de belli bir durumdu ki
günümüz standartlarına göre bile bir buçuk metrelik at sahi
den küçüktür. On sekizinci yüzyılda İngiliz domuz yetiştiri
cileri dişi domuzlarını Çin' den getirilen kocaman yaban do
muzlarıyla çiftleştirmeye meraklıydı, çünkü zamanın "Kü
çük Buz Çağı" sırasında sevilen bir lezzet olan daha yağlı
pastırma elde ediliyordu.
Bu ilkel kalıtım anlayışı yaygın olsa da, mekanizmasını
açıklığa kavuşturmak on dokuzuncu yüzyılda Avusturya
Macaristan' da yaşayan, nispeten az
tanınan
bir keşişe nasip
oldu. Bir önceki yüzyıl boyunca konuya olan ilgi artmıştı,
özellikle de Herefordshire bahçecisi Thomas Andrew
438
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
I<night'ın4 ilgisi. I<night kendisine yaklaşık 10.000 dönümlük
bir arazi miras kaldığı için şanslıydı ve Vavilov gibi o da ka
lıtımla çok ilgileniyordu. Benekli keçi veya çok semiz domuz
lar yerine, sıradan bezelyenin araştırmalarında daha değerli
olduğunu keşfetti. Her ne kadar sıradan olsa da pazar rosto
larına eşlik eden bu alelade sebze ölçü, şekil ve renk yönün
den muazzam çeşitliliktedir. Bu nedenle, bol miktardaki bu
alt türlerin üyelerini melezlemek genetikle ilgilenenlere paha
biçilmez içgörüler sağlamışhr. I<night bu sayede ilginç feno
menler gözlemiştir. Benzer olmayan iki bezelye soyunun dö
lü ortaya çıktığında, genelde oldukça benzer görünüyorlardı.
Gelgelelim bu melezler diğer melezlerle çiftleştirildiğinde, bir
sonraki nesilde çok farklı özellikler ortaya çıkıyordu.
John Goss 1824' de Kraliyet Bahçecilik Topluluğuna, ken
dine ait başatlık teorisini özetleyen bir çalışma sunduğunda
bu gözlemden yararlanmıştı.5 Goss Dartmoor'un kıyısındaki
bahçelerinde şunu fark etmişti: Bir soyun belli özellikleri di
ğer soyun özelliklerine baskın çıkabiliyordu, buna rağmen
görünüşe göre etkisiz olan diğer özellikler dölde yine de yer
almaya devam ediyordu. Bu şekilde san çiçekli bir bezelye
beyaz çiçekli bir bezelyeyle melezlendiğinde, güçlü olan san
çiçeği döller kalıbın yoluyla alıyordu. Ancak daha sonra
meydana gelen bu döl, eş seçimine bağlı olarak, beyaz çiçek
li bir soy üretmeye devam edebiliyordu. Goss kendisinin
izinden giden manastır bahçıvanı Mendel'in aksine, kalıtım
daki önemli matematiksel bağlantılarla ilgijerunemiş, bezel
yeleri yenilebilirlik özellikleri nedeniyle yetiştirmeyi tercih
etmiş gibidir. "Birkaç tane dışında, bu bezelyenin yenilip ye
nilemediğini denemedim," diye yazmıştır.
Gregor Mendel bu tarz gözlemlerin farkındaydı ve bunlar
kafasını meşgul ediyordu. Tarih Mendel'i, ücra Orta Avrupa
arka planında, bağlarına bakarken genetiğin ana ilkelerini te439
Baş Belası icatlar
sadüfen bulmuş basit bir rahip gibi suruna eğilimindedir. Bu
büyüleyici tablo Mendel'e, çağına veya ülkesine prim ver
mez. Mendel 1843'te Bmo' da (günümüzde Çek Cumhuriye
ti'nin sınırlan içinde) doğdu ve yoksulluktan ötürü, bilimci
olmak isteyen birçok kişinin yaptığı gibi, eğitim almak için
manastır hayatına yöneldi. Viyana Üniversitesi'ne gitti, ora
da zamanın önde gelen birçok bilimcisinin altında çalıştı.
Sonra St. Thomas'ın Augustinius manastırına döndü ve
1867' de başrahip oldu; orada bölgenin muhafazakar yetkilile
riyle mücadele ederek birçok zafer kazandı ve besteci Leos
Janacek'in hamisi oldu. Münzevi bir bahçıvanla uzaktan ya
kından alakası olmayan Mende! entelektüel açıdan meraklı
bir Avrupa'nın kalbinde yaşayan görgülü, çevresi geniş bir
bilimciydi.
Birtakım şeyleri idrak etmesi de yine aynı şekilde şans ese
ri olmamıştı. Deneysel teknikler ve istatiksel analizde sağlam
bir temeli olan Mendel sekiz yıllık bir dönemde yirmi iki çeşit
bezelyede, çiçeklerin rengi, tohumların görünüşü ve bitkilerin
boyu da dahil olmak üzere, yedi nitelik üzerinde yoğunlaştı.
Zorlu bir işti, ancak bilimde sık sık olduğu gibi, şans Men
del'in yüzüne güldü. Mendel'in incelediği bezelye bitkisinin
yedi kromozomu vardır. İncelemeye karar verdiği yedi özel
lik farklı farklı kromozomlardaki genler (veya tek bir kromo
zomun iki ayn ucunda yer alan iki gen) tarafından belirlen
mişti. Dolayısıyla her niteliğin kalıbın modeli diğerlerinden
oldukça bağımsızdı ve ortaya çıkarmak normalde olabilece
ğinden daha kolaydı. Maalesef Mendel'in çalışmalarının çoğu
günümüze kalmamıştır, ölümünden sonra titiz bir meslektaşı
yazılı kayıtlarının çoğunu yakmıştır. Bereket versin ki Bmo
Tabiat Bilimleri Kurumuna 1866'da sunmuş olduğu "Bitki
Melezlemesindeki Deneyler'' metni günümüze kalmıştır.
440
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
Goss'un güçlü ve zayıf özellikler hakkındaki gözlemleri
nin üzerine eklemeler yaparak geliştiren Mendel, özelliklerin
aktarılmasını açıklamak için "baskın" ve "çekinik" terimleri
ni de icat etti. Ancak bunları yalnızca not etmekten hoşnut
değildi. Üstün matematik yeteneği sayesinde bu nesiller ara
sı değişikliklerin oranhlarına dair önemli bir şey gözlemledi.
İki farklı bezelye bitkisi melezlendiğinde, örneğin baskın
özellikli döl olan yuvarlak tohumlar, çekinik özellikli olan
buruşuk tohumlardan sayıca, 3'e 1 oranında fazlaydı. Eğer iki
baskın özellikli bir bitki; yuvarlak tohum ve yeşil tohum zar
fı gibi, iki çekinik özellikli; örneğin buruşuk tohum ve san to
hum zarfı melezlenirse, bütün döllerin yuvarlak tohumları ve
yeşil tohum zarfları oluyordu. Eğer bunlardan ikisi daha son
ra melezlenirse, kesin bir tertip gözlenebiliyordu. Her on altı
dölde, ortalama dokuzunun yuvarlak tohumu ve yeşil tohum
zarfı, üçünün buruşuk tohumu ve yeşil tohum zarfı, üçünün
yuvarlak tohumu ve sarı tohum zarfı ve birinin de buruşuk
tohumu ve sarı tohum zarfı oluyordu. Mendel aynı zamanda
son derece önemli bir şey fark etti: Özellikler harmanlanmı
yordu. Tohumlar ya buruşuktu ya değildi, tohum zarfları ya
yeşildi ya da sarıydı.
Bunların hiçbiri şu anda çok olağanüstü görünmeyebilir
ama bu bulgular yıllarca sabırla çalışmanın sonucu elde edil
mişlerdi. İlk olarak Mendel üreme organlan büyük ölçüde ör
tülü olduğu için kazara çapraz döllenme riskini büyük ölçü
de azaltan bir bitki olan Pisum sativum'u seçti. İkinci olarak,
incelediği bitkilerin asıl soy olduklarını tespit etmek için bir
kaç yıl uğraştı.6 İncelemek istediği özel bir niteliği sergileyen
bütün asıl soy bitkilerinden, bütün olgunlaşmamış polen ta
şıyıa erkek organlan çıkararak herhangi bir çapraz döllen
menin kontrolü altında olmasını sağladı. Her özelliğin sonuç
larını titizlikle kaydettiği için araştırmaları on binlerce bitkiyi
içeriyordu.
441
Baş Belası icatlar
Mendel her karakteristiğin bitki içindeki bir faktör tarafın
dan yaratıldığını fark etti. Her bitki üreme eyleminde karışh
nlıp tekrar birleştirilmeleri gereken bu faktörlerden bir set
içeriyordu. Böylece bir bitki dölünün ilişkili karakteristiği dı
şa vurmak için sadece bir baskın faktörü kalıtım yoluyfa al
ması gerekirken, dölünün çekinik bir özelliği dışa vurması
için iki çekinik faktör gerekiyorsa, neden 3:1 oranının geçerli
olduğunu anlamak kolaydı.
Uzun lafın kısası Mendel çok ama çok uzun zaman önce
genlerin işleyiş prensiplerini açıklamışh. Bu entelektüel açı
dan dikkate değer bir başarıydı, ama daha da dikkate değer
olan ise bu çalışmanın sessizlikle karşılanmış olmasıydı. Söy
lentilere bakılacak olursa, Charles Darwin'in elinde bu çalış
manın bir kopyası vardı ama anlaşılan hiç okumarnışh. Seçkin
İsviçreli botanikçi Carl Nageli, Mendel'in deneylerinin büyük
ihtimalle yanlış olduğunu söyledi. Mendel'in araşhrrnalan
hak ettiği takdiri ancak otuz dört yıl sonra elde etti.
Bu esnada Basel Üniversitesi'nden İsviçreli biyolog Jo
hann Friedrich Miescher akyuvarların bileşimiyle ilgilenme
ye başladı.' Akyuvarları ilk başlarda yakındaki bir hastanede
yatan hastaların cerahatli bandajlarından elde ediyordu, ama
daha sonra daha kolay elde edilebilen alabalık erbezlerinden
yararlanmaya başladı. 1869' da Miescher bütün canlı hücrele
rin çekirdeğinin içinde bulunan bir bileşimi izole ettiğini du
yurdu. Bu bileşim fosforca zengindi ve çok büyük molekül
lerden oluşuyordu. Bir öğrencisinin önerisine istinaden buna,
"nükleik asit" ismini verdi.
Doktorlar artık yavaş yavaş Darwin'in teorilerinin heyecan
verici içerimlerini muayenehanelerine almaya başlamışlardı.
Çok rağbet gören biri olan İngiliz Doktor Sir Archibald Ed
ward Garrod. idrar rengiyle şaşılacak derecede ilgileniyordu.
İdrarı koyu kırmızı olan hastalarında hernatoporfirinüri has442
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
talığı olduğunu tespit etti. Daha sonra 1897' de renk değiştirdi;
bir kenara bırakıldıklarında kararan, kendi deyişiyle "hasta
lıklarını ilan eden" idrar yapan insanlarla ilgilenmeye başladı.
Hastalıklanna "alkaptonüri"8 adını verdiği bu insanlann sağ
lık durumları genelde iyiydi, fakat alkaptonürinin genelde ar
teritten mustarip erkek kardeş ve birinci derece kuzenlerin ol
duğu ailelerde meydana çıkbğıru fark etti.9 Hastalık, hasta ol
mayan anne babaların çocuklarında ortaya çıkbğı için -bunlar
her vakada birinci derece kuzenlerdi- Garrod alkaptonüriye
yatkınlığın Mendel' in kırk yıl önce tanımlamış olduğu bir çe
kinik özellik olabileceğini anladı. Ancak kati deneyi yürütme
nin biraz problemli olabileceğini sezen Garrod Cambridge'de
ki William Bateson' a (ikinci bölüm) şöyle yazdı: "Evlilik ça
ğındaki alkaptonüri hastalarını evlenmeleri amaayla birbirle
riyle taruşbrmanın bir yolunu göremiyorum."
Bazı bilimciler bir kalıhm anlayışı geliştirir, bazıları da bir
DNA idrakine doğru el yordamıyla ilerlerken tarafların kar
şılaşması uzun zaman aldı. Hücre içindeki kromozomlar üze
rindeki genlerin bütün insan vücudunu çalışhrdığı söylene
bilecek çok amaçlı moleküller olan proteinlerin kaynağı oldu
ğu ortaya çıkh. Ancak tam da proteinlerin önemini anlamaya
başladığımız için, Miescher'in nükleik asidinin önemini göz
ardı etme eğilimindeydik. Nükleik asidin kimyasal yapısı çok
basit görünüyordu: yaşam için gerekli proteinlerin karmaşık
dizilirniyle bir ilgisi olamayacak kadar basit. Genlerin prote
inlerden ibaret olduğu ve Miescher'in nükleik asidinin sade
ce
yapışhna olarak iş gördüğü farz edildi.
1944'te Amerikalı bilimci Oswald Avery bu maddenin
(deoksiriboz nükleik asit yani DNA adı verilmesi gayet uy
gundu) daha önemli olduğunu buldu. Kendisinden önceki ve
sonraki nice seçkin bilimci gibi, Avery de hiçbir zaman çok
hak ettiği Nobel ödülünü kazanamadı ama bakteriler arasın-
443
Baş Belası icatlar
da aktarılan genetik bilginin kimyasını incelemek için önem
li bir deney planladı. Bu bilgiyi proteinleri ayrıştıran bir en
zimle aktarmayı hedefleyen Avery bu sayede genetik "mesa
jın" ne ölçüde başarılı iletildiğini değerlendirdi. Proteinler
denklemden çıkarıldığında bile, genlerin yine de bu işin üste
sinden geldiklerini keşfetti. Yalnızca, DNA hedeflendiğinde
bakteriler yüklerini iletemiyorlardı. Bunun yapıştırıcıdan faz
lası olduğu çok açıktı; aslında genetik bilginin asıl özü olma
lıydı. Avery'nin fevkalade bir özelliği az rastlanır tevazusuy
du; ondan önce ve sonra gelen bütün genetikçilerde olmayan
bir özellik. 1943'te şöyle yazmıştı:
Eğer haklıysak ve kuşkusuz bu henüz kanıtlanmadı, o
zaman bu demektir ki nükleik asitler hücrelerin biyo
kimyasal faaliyetlerini ve kendine has özelliklerini be
lirlemede yalnızca yapısal açıdan önemli değil, aynı za
manda fonksiyonel olarak da aktif olan maddeler ve bi
linen bir kimyasal madde vasıtasıyla hücrelerdeki ön
görülebilir ve kalıtsal değişiklikleri tetiklemek müm
kün. Bu uzun zamandır genetikçilerin hayalini kurdu
ğu bir şey.
Şimdi arhk DNA'nın yapısını ve çalışma şeklini keşfetme
yarışı başlamıştı. Cambridge'in Eagle adlı pabında "hayahn
sırrını" keşfetmelerini gürültüyle kutlayan Cambridge bilim
cileri Crick ile Watson'ın öyküsü iyi bilinir. Yine de okuyucu
lara şunu hatırlatmakta yarar var, Londra'daki King's Colle
ge'dan X-ışını kristalografisti Rosalind Franklin'in harikula
de eseri olmasaydı bunu başaramazlardı. Crick ve W atson' a
özellikle DNA molekülünün yapısını açığa çıkaran bir ens
tantane gösterildiği ve bunu Franklin'in kesin onayını alma
dan kullandıklarına dair halen süregelen bir ihtilaf var. Bu
444
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
ikisi 25 Nisan 1953'te bilimsel süreli yayın Nature'da10 sonuç
larını yayımladıklarında, Rosalind Franklin'in katkısını be
lirtmişlerdi. Şu var ki Franklin Nobel Ödülünü paylaşmadı
ve 1958' de kanserden öldüğünde, keşifteki büyük rolünden
haberi yoktu. Birtakım kişilik çatışmaları ve King' s ile Cam
bridge arasında bilimsel normla ilgili bazı çetrefilli meseleler
söz konusu olmasına rağmen, Crick ile Watson'ın Franklin'i
ödül hususunda kandırdıklarına dair bir kanıt yok ve birçok
insan bunun sadece olayların beklenmedik bir yönde geliş
mesinden kaynaklandığına inanıyor. Fakat Franklin birçok
keşfin büyük oranda unutulmuş veya bilinmeyen yaratı.alan
olduğunu bize hatırlatma görevi görüyor. İlk çiftçiler ve yazı
nın önemini ilk kavrayan yazmanlar gibi bazı insanların
şanssızlığı bizim onları kaydedecek veya kurtaracak araçlara
kavuşmadan önce adlarından söz ettirmiş olmalarıydı. Bazı
ları da şans, doğum ve bizim türümüze mahsus acayip dav
ranışlar gibi etkenler dolayısıyla tablonun dışına atılırlar.
MİNYATÜR MUCİZE
Yahudilikte günlük yaşamın birçok ayrıntısı bir dua, şükran
veya ayinle kutsanır. Benim dindaşlarım nesiller boyu her
tecrübeyi Tanrı' ya bağlamaya o kadar meraklı olmuşlardır ki
meyve yeme, güzel kokulu bitkileri koklama, boranı işitme
ve denizi görme durumlarında söylenebilecek belli şükran
sözleri vardır. En çok sevilenlerden bir tanesi, Yahudi olma
yan bir kral görüldüğünde veya bilge bir adamla karşılaşıldı
ğında edilen hayır duasıdır: "Haşmetini senin soyuna vermiş
Tann'mız seni kutsasın." Bu dua adeta DNA, gen ve kromo
zomlar, enzim ve proteinler için bir şükran duasıymış gibi
görünür.
DNA'run işleyiş prensizplerine biraz değinmeksizin bu şa
şırtıa keşfi tam olarak anlatmak mümkün olmaz, ama bunu
445
Baş Belası icatlar
yapmadan önce önemini görebilmek için bir adım geriye git
mek yararlı olur. Kafanızda bir hücre canlandırın. Hücre ister
bir filden ister bir İlgiliz'den gelsin, içindekiler aşağı yukarı
aynı olacaktır. Ancak şimdilik insana ait olduğunu farz edin.
Bu minik şeyin çekirdeğinin içinde, dolanmış ve kromozom
lara sarılmış halde uzun DNA bölümleri görürsünüz. Daha
yakından incelediğinizde, her bölümün içinde molekül grup
larından ibaret binlerce alt bölüm olduğu açığa çıkar. Bunlar
uzatıldıklarında yaklaşık 25 mm gelirler. Ancak çapı en fazla
0,00067 mm olan bir hücrenin merkezine sıkıştınlmışlardır.
Bu iyice sıkıştırılmış bilgi birimi birçok şeyin yanı sıra, uzuv
ların oluşumunu, merkezi sinir sisteminin işleyişlerini, vücu
dun metabolizmasını, beynin ince nöral ağlarının gelişimini,
üretim sistemindeki hücreleri; gerçekte, organizmanın tümü
nün gelişimini ve organizmayı öldürebilecek bazı hastalıkla
ra yatkınlıkları belirler. Bilinen evrendeki en karmaşık mad
dedir ve eğer bu evrenin müthiş çetrefilliği içinde nefesinizi
kesebilecek bir şey varsa, o da DNA molekülüdür.
DNA'nın işleyişini ele alırken, aklıma kuantum fizikçisi
nin şu iğneleri sözleri geldi: "Basit olduğunu düşünüyorsan,
o zaman anlamamışsın demektir." Ancak, göreli bir doğru
lukla olsa da, bu molekülün işini nasıl yaptığını tanımlamak
mümkün olmalıdır. Kafanızda konuyla ilgili handiyse bütün
popüler kitaplarda resimlenen klasik sarmal merdiveni can
landırın. Bu sarmal merdivenin iki tırabzanı şeker deoksiri
boz dizileridir. Merdivenin basamakları, çiftler halinde top
lanmış ve değişik sıralarda düzenlenmiş dört farklı nükleik
asit molekülü yani "nükleotit" -adenin (A), guanin (G), sito
zin (C) ve timin (T)- çubuklarından oluşur. "Baz çifti" denen
bu basamaklar yaşamın kimya dilinin dört harfli alfabesine
eşdeğerdir ve bilgi kopyalama işi için idealdir. İngilizcede ke446
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
sin tanımlann nispeten öz ifade edilmesini sağlayan yirmi al
h harf vardır. Ancak elde sadece, çeşitli kombinasyonlarda
tekrarlanan dört harf olunca, kesinlik kazandırmak için daha
çok basamak gerekiyor, ki işte bu nedenle insan vücudunda
ki her hücre, çeşitli kombinasyonlarda aşağı yukarı 3 milyar
baz çifti banndıran bir DNA mesajı içeriyor.
Hücreler çoğalırken DNA içerisinde karmaşık bir kimya
sal bale meydana gelir. Merdiven boyunca koreografisi yapı
lan enzimler, merdiveni bir arada tutan hidrojen bağlarını ko
parır. Merdiven ortadan ayrılır ve baz basamaklarıyla her bir
"hrabzan" arlık yeni bir DNA molekülü, yeni bir merdiven
oluşumu için bir şablon görevi görür. Bu da ancak tek bir şe
kilde meydana gelebilir. Süreç fermuar dişlerinin birbirine
geçmesine veya bir anahtarın çıkıntılarının kilide uymasına
benzetilebilir: Nükleotit molekülleri ancak önceden belirlen
miş bir modelde çiftleşebilir, adenin daima timinle, guanin de
sitozinle eşleşir. Hücre içindeki müsait kimyasallardan yapıl
ma "serbest" nükleotitler artık hızla içeri girip ayn dizilerin
yanında doğru şekilde sıralanabilirler.
Bu moleküler merdivenin yaşam için gereken binlerce
proteini yaratma şekli biraz daha karmaşıkhr. Bütün protein
ler yirmi farklı aminoasidin kokteylleridir. Proteinleri oluş
turmak için DNA'nın dört nükleotidi üçlü gruplar -örneğin
adenin, guanin, sitozin- halinde çalışır, her üçlü tek bir ami
noasit yapar. Dört tane nükleotit olduğu için, toplamda alt
mış dört kombinasyon mümkü�dür (dört üssü üç), ki sadece
yirmi aminoasit olduğu göz önüne alınırsa, bu sayı yeter de
artar bile. Protein oluşturmak için DNA'nın bir bölümü açığa
çıkarak, "haberci RNA" veya kısaca mRNA olarak bilinen
kendinin hafifçe değiştirilmiş, paralel bir formunu yapar. Bu
mRNA çekirdekten çıkıp hücre yapısına girer ve orada çok
447
Baş Belası lcatlar
küçük protein üretme bölgeleri olan ribozomlar tarafından
özümsenir. Ribozomlar mRNA'daki şifreli bilgiyi "okurlar"
ve etraflarındaki gerekli aminoasitleri çekerek proteinleri
yapmaya başlarlar.
DNA'run işleyişi için çok kullanılan ama halen uygun olan
başka bir metafor da Encyclopa?dia Britannica gibi büyük, bir
çok cildi olan referans kitaplarıdır. Tek bir hücrenin içindeki
ONA "basamaklarının" bu okkalı ciltlerden birinin formahn
da normal 12 puntoyla basıldığını düşünelim, bu durumda
bütün bilgileri anlatmak için 300 cilde ihtiyacınız olacak. Bir
cildin bir kromozomu temsil ettiği söylenebilir. Ciltlerin için
deki maddeler genlerdir. Demek ki tek bir gen ansiklopedi
nin tek bir maddesi olarak görülebilir, örneğin "Risorgirnen
to döneminde Napoli" veya "Sanayiler: Çıkarma ve İşleme"
gibi. Napoli hakkındaki maddenin epeyce kısa, "Sanayi"
hakkındakinin de oldukça uzun olacağını düşünüyorum. Bu
maddelerden veya genlerden bazıları bir ömürde bir kez
"okunabilir'; örneğin gelişim aşamasında özel bir anda, belki
döllenme veya embriyodaki organ oluşumu sırasında. Diğer
leri belki de her gün okunabilir; örneğin alyuvar yaparken
veya sindirim sırasında.
Her ne kadar benim Hammersmith'teki araşhrma ekibi
min bazı üyeleri, sütunlar halinde yazılmış bu harflerin bin
lercesini gösteren bilgisayar ekranlarına saatlerce bakmaktan
memnun görünse de, çoğu insan için bu "maddelere" bak
mak çok sıkıadır: örneğin sıra sıra AAG CCG ACG CCT: ya
takta okumak için ideal değil ve kesinlikle Strictly Come Dan
cing de değil. Fakat tek bir harf yanlış yazıldığında dahi ara
sıra vuku bulabilecek sonuçlan bir düşünün. Ansiklopedile
rin aksine, kromozomlar genler arasında bol miktarda an
lamsız yazı "paragrafları" içerir. �u paragraflara bazen "çöp
ONA" denir. Çok fazla miktarda çöp ONA olduğu için bu ya448
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
zım hatalarının çoğu sorun yaratmaz, çünkü bunlar "çöp
DNA"ya denk gelir. Ancak bir yanlış yazım, bir milyonda tek
bir harf dahi olsa bir gende vuku bulursa, sonuçlan ölümcül
olabilir. Bu kitapta da yanlış yazımlar olabilir ve birine denk
gelirseniz, İngilizce bilginizi kullanarak ve cümlenin gelişin
den ne demek istediğimi neredeyse kesinlikle çıkarabilirsi
niz. Ne var ki genelde insan vücudundaki hücreler bu şekil
de akıl yürütemez ve yanlış yazımı telafi edemez.
GEN BULMAK, TEDAVİ ARAMAK
"Mavi gözlü çocuk" deyimini gıpta edilen, hatta belki de hak
etmediği bir ilgi gören gözde bir kişiyi tarif etmek için kulla
runz.
Peki, neden göz rengi gibi biyolojik bir özellik bu kadar
önemlidir? Bunun nispeten nadir görülmesiyle bir alakası
olabilir. Yakın tarihli bir çalışmada mavi gözün aşağı yukarı
8.000 yıl önce Karadeniz yakınında yaşayan bir kişinin genin
deki bir mutasyondan türediği öne sürülüyor. Bu çalışmayı
hazırlayan ekibin başındaki Kopenhag Üniversitesi'nden Dr.
Hans Eiberg bunun failinin OCA2 denen bir gen olduğuna
inanıyor ki bu gen mavi gözleri daha yaygın olan kahveren
giyi oluşturmaktan sorumlu mekanizmayı devre dışı bıraktı
ğı için "yapmaz" . 11 Bu mutasyon aslında ONA yazısındaki bir
değişikliğin, "yanlış yazım"ın sonucunda meydana gelir ve
bu mutasyonun tek bir nükleotitteki bir yanlış yazımdan -bu
özel geni yapan 344.000 harfin içinden tek bir harftir- kay
naklanmış olabileceği düşünülüyor. Bu mutasyonun neden
bu kadar değerli hale geldiği ise bir yorum meselesidir. Mavi
göz gibi bir tuhaflık doğası gereği keskin görüş, zeka veya
sağlıklı olmaya bağlanamazken, aşağı yukan tavus kuşunun
kuyruğunun yararsız olduğu halde dişi tavus kuşlanrun eşle
rini seçmede bir altın standart haline gelmesine benzer şekil449
Baş Belası icatlar
de iyi genlerin göstergesi oldu. Belki de mavi göz açık tenli
lere sonradan eklenen bir şeydi ki onlar Kuzey ve Orta Avru
pa'run nispeten zayıf güneş ışığından D vitaminini çekmeye
daha iyi adapte olmuşlardı.
Nedenleri ne olursa olsun, mavi göz rengi hiç şüphesiz ha
len çok değerlidir. Son yıllarda insanların göz renklerini
renkli kontak lens kullanarak geçici olarak değiştirmesi
mümkün hale geldi. Bu ürünlerin reklamlarında göz renkle
rini kahverengiden maviye veya yeşile değiştiren insanlar
gösteriliyor; hiçbir zaman tersi olmuyor. Daha yakın zaman
da ise insanlar göz renklerini isteğe göre değiştirmenin daha
kalıcı olan bir yolundan bahsetmeye başladılar: kendileri için
olmasa bile çocukları için.
Bazı bulvar gazetelerinde ve bazen de kitapçı dükkanla
rında, uygun olmadığı halde bilim bölümünde sergilenen ki
taplardan birinde, yaygın bir söylence okuyabilirsiniz. Bu ye
ni bir öykü türüdür; kahramanca bir geçmişe karşı gelecek
hakkında bir söylence. Bu öyküde müstakbel anne baba tüp
bebek için bir kliniğe giderler. Embriyoları taranır ve genetik
profilleri detaylı bir dosyaya yüklenir. Daha sonra anne baba
dünyaya getirmek istedikleri embriyoları seçme aşamasına
gelirler. Seksenlerinde Alzheimer riski olan ama aynı zaman
da dahi olma şansı yüksek olanı mı istiyoriar? Yoksa kıvrak,
güzel ve atletik ancak maalesef pek zeki ol�ayaru mı? Peki,
şu yetenekli, mavi gözlü, depresyona eğilimli piyanocu mu?
Ya da son derece sıradan, alelade, muhtemelen eceliyle öle
cek kahverengi gözlü çocuk mu? Bebeklerinin nasıl olmasını
isterler?
Bu söylence, Watson ve Crick'in keşfinden bu yana gene
tik biliminde atılan adımlarla ve biz bilimcilerin genetiği tarif
ederken yararlandığımız abartıyla besleniyor. Bilim karma450
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
şıktır ama belki de topu topu belli başlı üç ilerlemeyle özetle
nebilir. 1960'larda DNA'ya, kendisini tamir etmesinde ve
kopyalamasında yardım eden birçok uzman enzimin hizmet
ettiği açığa çıktı. Enzimlerin fonksiyonlarından birisi, virüsle
rin genlerini küçücük parçalara doğrayıp kendilerini yeni
hücrelere sokmalarına engel olarak virüsleri etkisiz hale ge
tirmektir. 1972' de iki Califomialı bilimci bu doğrayıcı enzim
lerden (kısıtlama enzimi adı verildi) birini, bir bakteri hücre
sinden DNA'nın bir bölümünü kesmek ve bu bölümü başka
bir bakterinin DNA'sına dahil etmek için kullandı. Kitap ana
lojfmize dönecek olursak, 300 ciltlik ansiklopedinin sayfaları
nı kesip başka bir yere yapıştırmak mümkün hale geldi.
Bakteriler üreme şekilleri nedeniyle de bir sonraki ilerle
mede hayati önem taşıyorlardı. Eşeysiz olmalarına rağmen
bakteriler yine de kendi genlerinin dışında bulunan ve iletile
bilen DNA parçacığı vasıtasıyla genetik bilgiyi paylaşırlar.
İlk kez 1973'de bilimciler bu DNA parçacıklarını (plazmit
olarak biliniyor) kesip açarak ve içlerine insan DNA'sı dizile
ri koyarak ayrıştırma aracını mükemmelleştirdiler. Bakterile
re tekrar iliştirilecek olan bu diziler daha sonra ne zaman bir
plazmit paylaşma döngüsü olsa kopyalanacaktı. Aslında in
san DNA'sının mini dizilimlerinin fotokopilerini binlePC:e kez
çekmenin bir yolunu bulmuştuk.
Daha sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden iki bi
limci bazı virüslerin, proteinleri bir geri sanma gönderen çok
özel bir enzim üretebildiğini keşfetti. Yukarıda görmüş oldu
ğumuz gibi, bir hücrenin çekirdeği içindeki DNA harfleri di
zilimi, protein yapım fabrikası ribozoma talimatlarını iletme
si için haberci RNA'yı hücre çekirdeği dışına gönderir. Belli
bir tümöre neden olan virüsün içindeki enzimin her nasılsa
süreci tersine çevirme becerisi vardı. mRNA'ya maruz kaldı
ğında mRNA'yı onu oluşturan DNA dizilimine tekrar dönüş451
Baş Belası lcatlar
türdü. Bu da demekti ki münferit bir harf dizisini bulmak için
300 kitap cildimizin altını üstüne getirmek yerine, aradığımız
şeyi uzmanlaşmış proteinlerden oluşan çok daha küçük bir
havuzdan seçebilecektik. Bunları "ters transkriptaz" olarak
bilinen geri sanın enzimiyle karıştırarak, kendilerini oluştu
ran genleri bulabilirdik. Bu gelişmenin örneğin diyabetle ve
ya orak hücre anemisiyle ilişkili genleri tespit etmede önemli
olduğu ortaya çıktı.
1980'lerde birkaç bilimci bu bilgi birikiminin meyvelerini
üreme tıbbına tercüme etmeye başlamıştı. Bu konu hakkında
daha çok bilgi sahibi olmak isteyenler benim
A Child Against
All Odds (Tüm İhtimallere Karşı Bir Çocuk) adlı kitabımı oku
yabilirler
.12
Bu bilgiler bizim hastalıklara yakalanmamızı önlemek için
bir gereçle donanmamıza yardıma oldu. Bazı genlerin sade
ce yetişkin insanlarda veya doğmamış fetüslerde değil, döl
lenmiş yumurtalarda da birçok rahatsızlıktan sorumlu oldu
ğunu belirlemek mümkündü. Bu bilgi sayesinde hemofili,
kas distrofisi ve kistik fibroz gibi ömrü kısaltan ve tedavisi
mümkün olmayan sorunları olan çocuklarımızın doğumunu
önleyebildik.
Halkın bu gelişmelerden doğan iyimserliğinin havası,
1990'dan itibaren ilk olarak Birleşik Devletler'deki Enerji ve
Ulusal Sağlık Enstitüleri Bakanlığı ve Londra'da Wellcome
Vakfı tarafından finanse edilen İnsan Genomu Projesi' yle
(İGP) desteklendi. İGP'nin misyonu insan DNA'sını oluştu
ran ve bütün genleri tanımlayan baz çiftlerinin bütün sırası
nın şifresini çözmekti.
İlk
başlarda insanların en az 100.000
geni olduğu düşünülüyordu ama aslında yaklaşık sadece
25.000 olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bazı alanların
halen keşfedilmesi gerekse de proje insan genomunu harita
landırma hedefini 2003'te tamamladı.
452
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
Bilimciler İGP'nin bulgularını kullanarak dünya çapında
medyanın dikkatini çektiler. 2007'de Guardian bir zafer eda
sıyla bilimcilerin "milyonları etkileyen hastalıkların gizlerini
çözdüklerini" duyurdu.13 Makalede Wekome Vakfının finan
se ettiği bir araşhrma programının 17.000 kişinin DNA'sını
inceledikleri yazılıydı. Wellcome Vakfı İnsan Genetiği Mer
kezi Yöneticisi ve Oxford Üniversitesi İstatistik Profesörü Pe
ter Donnelly'nin koordine ettiği elli araşhrma grubu, çift ku
tuplu rahatsızlık, Crohn hastalığı, tip 1 ve 2 diyabet, romatiz
ma! eklem iltihabı ve yüksek tansiyon gibi yaygın görülen so
runlar için yirmi dört tane yeni genetik bağlanh tanımlamış,
bu hastalıkları kapsadığı bilinen gen sayısını iki kahna çıkar
mışh.
Bu tarz haberler, yeni bilgilerin sınırlamaları ne olursa ol
sun gazetelere hep manşetten girer. Bunun nedeni bu hasta
lıkların tedavisinin bulunmuş olması değildir; yalnızca ilişki
li olan daha fazla gen keşfediliyor. Bazı yönlerden, tedavi ola
sılığı bulduğumuz her yeni genle birlikte daha da uzaklaşır,
çünkü çok sayıdaki hastalık onlarca genin ortaklaşa hareketi
ne bağlı olabilir. Bir proteini kodlayan her gen için, açıp ka
patarak (OCA2 geninin kahverengi gözlü bebeklerde yaphğı
gibi) veya çıkhlannı arhrıp azaltarak, bu hareketi düzenleyen
başka genler vardır. Profesör Donnelly şu noktaya dikkat
çekmiştir: "Çalışmamız bu hastalıkların altında yatan genleri
tanımlayarak, bilimcilerin bu hastalıkların nasıl meydana
geldiklerini, kimlerin en fazla risk altında olduklarını daha
iyi anlamasını ve zamanla daha etkili, daha kişisel tedavileri
bulmalarını sağlayabilir." Umudumuz kesinlikle bu yönde,
fakat gerçekte doğruluğunun kanıtlanması için beklememiz
gerekecek. Guardian yazarının söylediği gibi, bu tarz keşifler
tedavilerin "yolunu açıyor" ama yolun olağanüstü ölçüde
453
Baş Belası icatlar
uzun olduğunu ve bilinmeyen bir araziden geçtiğini gazete
ciler her zaman tam olarak açıklamıyorlar.
1881'de Londralı bir göz hekimi çocukların gözlerini mu
ayene ederken farkında olmadan önemli bir genetik hastalık
tanımladı. Birkaç Yahudi hastasının retinasında karakteristik
bir kırmızı leke tanımlayan Warren Tay bir çeşit ölümsüzlük
kazandı, çünkü ismi tanımlanmasına yardıma olduğu hasta
lıkta yaşıyor: Tay-Sachs hastalığı. Korkunç bir miras. HEXA
genindeki bir mutasyon yüzünden vücut lipitleri ayrıştır
maktan sorumlu hexosaminadase A enziminden yetersiz se
viyede üretiyor. Lipitler beyinde biriktikçe, bebekler yaklaşık
altı aylıkken korkunç semptomlar tecrübe etmeye başlıyor,
anne babaların ise ellerinden bir şey gelmiyor. Çocuklar kas
zayıflığı yüzünden dik oturamıyor; gitgide ilerleyen körlük,
felç ve amansız mental bozulma yaşıyorlar. Bu çocukların ço
ğu dört yaşına girmeden ölüyor.
Tay-Sachs çekinik bir hastalık. Anne baba sağlıklı olsa da
hastalığa neden olan mutasyonu taşıyorlar, dolayısıyla bir
çocuğun bu hastalığa yakalanma olasılığı dörtte bir. Bazı ai
leler çok şanssız olabilir: Olasılık sadece dörtte bir olabilir,
ama rastgeleliğin doğası bazı vakalarda her hamileliğin etki
lendiği anlamına gelir. Tay-Sachs'ın, küçük Ortodoks Yahudi
toplumlarında akraba evliliğinden kaynaklandığı düşünülü
yor. Ancak başka birkaç ortamda da meydana geldiği oluyor,
örneğin Louisiana'daki Cajun Toplulukları ile Kanada'daki
Quebecois'te: bunların ikisinin de kökenleri kuşkusuz on al
bna ve on yedinci yüzyıl Fransa'sına dayanıyor. İnsanlar
Tay-Sachs'ı Yahudi hastalığı olarak etiketlemeye o kadar me
raklılardı ki bu hastalığın Kuzey Amerika' da ortaya çıkması,
seyahat eden Yahudi kürk tüccarlarının. müşterilerinin eşleri
ve kızlarıyla gayri meşru ilişkilere girdiği varsayımıyla açık
lanıyordu. Bu "kürk tüccarı" varsayımı bir kenara bırakılmış454
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
tır, hastalığın Cajun ve Quebec türlerinin izi görünürde bir
Yahudi bağlanhsı olmayan iki Fransız ailesine kadar sürüldü.
Tay-Sachs'ın neden bu üç topluluk içinde ortaya çıkhğıru ise
bilmiyoruz.
Yaygın eğitim, tarama ve danışma hizmetleri bu üç grup
içindeki Tay-Sachs vakalanru çarpıa ölçüde azaltmasına rağ
men, bu hastalığı tedavi edemeyeceğimizi biliyoruz. İnançlı
Yahudiler için, Dor Yeshorim örgütü bir çeşit anonim tarama
sunuyor, böylece bir tarafa kesin bir Tay-Sachs damgası vur
madan endişeli çiftlere evlenme ve çocuk sahibi olma riskleri
anlahlabilecek. Bu girişim beyin omurilik sıvısına eksik enzi
mi enjekte ederek genetik bir tedavi uygulamaya çalışmak gi
bi oldukça yararsız girişimlerden çok daha faydalı olmuştur.
Tay-Sachs tek bir gendeki mutasyonun yol açhğı hastalık
lara çok tipik bir örnektir. Tek bir genin kusurlarından kay
naklanan yaklaşık 6.000 hastalık var. Bunların çoğu, bebek ve
çocukların ölümüne neden olan ciddi hastalıklar. Bunun
ne
deni temel vücut fonksiyonu rahatsızlıklarına sebep olmaları
ve dolayısıyla kendilerim erken yaşlarda göstermeleridir.
Teknik dille ifade edecek olursak, genler erkenden kendileri
ni "dışa vururlar". Ve büyük çoğunluğu da çekiniktir. Baskın
olsalar, hızla ortadan kalkarlardı, çünkü herhangi bir taşıyıa
çocuk sahibi olacak kadar büyümeden hastalanırdı. Bu
ne
denle çok az baskın genetik bozuklu!< ileri yaşlarda ortaya
çıkma eğilimindedir. Buna bir örnek Huntington hastalığıdır,
yaklaşık otuz ila kırk beş yaş arasındaki yetişkinleri etkiler, ki
bu kişiler o zamana kadar çocuk sahibi olmuş ve bilmeden
hastalıklarını bir sonraki nesle geçirmiş olabilirler.
Genetik bozukluğun üçüncü bir kategorisi de vardır; "cin
siyetle bağlanhlı" denen gen kusurları. Bunlara X kromozo
mu -"dişi" kromozomu- üzerindeki genlerdeki mutasyonlar
sebep olur. Her kadında iki X kromozomu olduğu için, bu
455
Baş Belası icatlar
kromozomlardan birinin bir mutasyon taşıması doğrudan
doğruya sorun teşkil etmez: İkinci normal kromozom bunu
telafi eder. Bu nedenle X kromozomlarından birinde bir mu
tasyon olan bir kadın bir erkek çocuk doğurana kadar genel
de sorun yaşamaz. Erkeklerde sadece bir X kromozomu var
dır, dolayısıyla erkek çocuk annesinden "yanlış" olan kromo
zomu aldığında, mutasyonun sebep olduğu hastalıktan mus
tarip olacaktır. İki X kromozomundan birisi kalıtsal olarak
alınacağı için, bir erkek çocuğun etkilenme olasılığı %50'dir.
Bu hastalıkların içinde en kötü şöhretlisi hemofilidir: Kraliçe
Victoria ve birkaç kadın akrabası taşıyıcıydı ve Çar 11. Niko
lay'ın oğlu Çareviç'e geçti.14
Aşağı yukarı 300 tane cinsiyetle bağlantılı hastalık var, en
yaygın olanı Duchenne kas distrofisidir.
Duchenne kas distrofisi, geninde distrofiye yol açan kusur
olan erkek çocuklarda felce sebep olur. Distrofin bir protein
dir ve aslında kastaki toplam proteinin yaklaşık yalnızca
%0,002'sini oluştursa da içindeki bir kusur ölüm cezası anla
mına gelebilir. Bu çocuklarda yavaşça ilerleyen kas felci gö
rülür: Bu durum ilk başta yürümelerini zorlaştırır ve çoğu ye
tişkin olduklarında tekerlekli sandalyeye mahkum olurlar
ama hastalıkları kötüleştikçe nefes almada gittikçe daha da
zorlanırlar. Kısa ömürlerinin sonunda göğüslerindeki kaslar
çalışmaz, eğer göğüs enfeksiyonundan ölmezlerse çoğunluk
la boğularak ölme riskleri vardır.
Duchenne kas distrofisini benim büyük kahramanlarım
dan biri olan, Oxford Üniversitesi'nden Profesör Kay Davies
kapsamlı olarak incelemiştir.15 Onun çalışması etkili bir teda
viye çok daha yaklaşmamızı sağlıyor: gen kusurlarının sebep
olduğu hastalıklarda pek rastlanmayan bir haşan. Distrofin
üreten gen, gen bozukluklarının ONA analizinde yaşanan bir
probleme ilginç bir örnektir. Bu gen vücuttaki en büyük gen456
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
!erden biridir; 2,3 milyon baz çifti uzunluğundadır ve farklı
ailelerde genelde farklı mutasyonlar vardır. Meydana gelebi
lecek yaklaşık 500 yanlış yazım var, herhangi biri proteinde
bir kusura yol açabilir ve mutasyonlardaki bu çeşitlilik de
hastalıkların şiddetinin kişiden kişiye değişebileceği anlamı
na gelir. Aynca bu durum hastalığın teşhisini ve şiddetinin
tahminini biraz daha karmaşıklaşhnr.
Duchenne kas distrofisi olan insanlar için bir ümit olabilir.
Doktor
Qi Long Lu ile Terrence Partridge Hammersmith
Hastanesi'nde benim de çalışhğım Imperial College'ta fareler
üzerinde test edilen bir "gen yamasıyla" deney yaptılar. Bu
deneyde ribozomlara genetik malzemeden küçük parçalar
enjekte ediliyor, böylece ribozomlar mutasyona duyarsız ka
lıyor ve böylece sağlam protein üretiyorlar. "Yama" farelerde
test edildiğinde, distrofin üretimini başarıyla düzenleyerek
kas fonksiyonunu iyileştirdi.
Uzun bir süre genetikteki heyecan verici keşiflerin çok sı
nırlı bir pratik değeri olacakmış gibi görünüyordu. Ancak
son zamanlarda bazı dikkate değer başarılar kaydedildi. As
hanti de Silva'nın doğuştan nadir görülen bir hastalığı vardı,
genleri adenosit diminaz (ADA) denilen bir enzimi yapamı
yordu. Bu yüzden kanında, bakteri ve virüslerle savaşan t
hücresi yoktu. Bağışıklık sistemi ciddi biçimde tehlike altında
olduğu için, Ashanti steril koşullar alhnda yaşamaya mah
kumdu. Sıkı bir sterilizasyon olmazsa, en ufak bir enfeksiyon
bile örneğin sizde veya bende birazak boğaz ağrısı veya si
vilceye yol açabilecek bir şey ölümcül olabilirdi.
Gen terapisinden önce ADA eksikliğinin tedavisi çocukla
ra enzimin sentetik bir formunu enjekte ederek yapılıyordu.
Ancak bu tedavi çok masraflı olmasının ve doğal olarak üre
tilen enzim kadar etkili olmamasının yanı sıra, etkisi zaman
içinde yok olur. Dört yaşına geldiğinde Ashanti'nin hastalığı
457
Baş Belası icatlar
kötüleşmişti. Çaresiz anne babası 1990' da, o sıralar Los Ange
les' teki Çocuk Hastanesinde çalışan, Southern California Tıp
Fakültesi'nden genetikçi William French Anderson'a başvur
du. Anderson insanlar üzerindeki ilk gen terapisi deneyleri
için izin almaya çalışıyordu. Yukarıda bahsedilen bazı tek
nikleri kullanan bu ekip ADA geninin fonksiyonel kopyaları
nı
Ashanti'nin kan hücrelerine ekledi ve kopyaları sonra tek
rar vücuduna koydu. Ashanti'nin vücudu bunları reddetme
di, hpkı başka bir kişiden organ nakledildiğinde olduğu gibi.
Çünkü vücudu hücreleri kendisinin olarak tanımışh. Alh ay
içinde Ashanti'nin t-hücresi sayısı çok arth. İki yıl içinde, alh
yaşındaki normal bir çocuk gibi arhk okula gidiyordu.
Bu tedavide mutlak bir başarı söz konusu değildi. Etik ne
denlerden ötürü Ashanti gen terapisi denemesi sırasında sen
tetik ADA'yı enjeksiyon halinde almaya devam etti ve enjek
siyon kesildiğinde hastalığı kötüleşti. Bu nedenle, halen dü
şük de olsa düzenli olarak alıyor. Ancak doktorlar öğrendik
leri dersleri bir sonraki safhaya taşıdılar. 2002'de yeni bir tek
nik deneyerek, vücudu kendi ADA kaynaklarını oluşturması
için teşvik etmek amaayla değiştirilmiş kök hücreler kullan
dılar. Bu terapi enzimin sentetik versiyonuyla tedavi edilme
miş çocuklarda denendi ve sonuç pozitif oldu. İlk tedavi edi
len çocuk iki yaşındaki Filistinli bir kız olan Salsabil' di. Salsa
bil' in hayab şimdi o kadar normal ki suçiçeğini bile yardım
almadan atlatmayı başardı. Daha önceleri bu virüs onu öldü
rebilirdi.
O halde ara sıra gen bilgimiz tedaviye dönüştürülebilir.
Bunu yapmanın üç temel yolu var: kusurlu genlerin yerine
çalışan kopyaları koymak; diğer genlerin faaliyetlerini engel
leyebilen değiştirilmiş genler yerleştirmek; öz yıkım meka
nizmalarını başlatabilen "intihar genlerini" kullanmak veya
tehlikeli hücreleri saldınlara karşı daha savunmasız kılmak.
458
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
Bu teknikler arasında fark yoktur, hepsi de heyecan verici
olasılıklar içerir.
Gen terapisinin ortaya athğı bazı olasılıklar hakikaten ola
ğanüstü. New York'taki Rochester Tıp Merkezi Üniversite
si'nden bir ekip gen nakliyle ölü kemik dokularını canlandır
manın bir yolunu buldu. Kemik kanserinin tedavisinde nor
malde hastalıklı doku çıkarılıp, yerine bir ölü bedenden nakil
yapılır. Fakat içimizdeki kemikler gerçekten yaşar ve nefes
alır; içlerinde sürekli olarak ince çatlaklar oluşup, tamir için
yeni doku örülür. Ölü kemikler bunu yapamaz; bu yüzden
nakil parçaların raf ömrü kısadır, ufalanmaya başladıkların
da yeni bir nakil gerekir.
Profesör Edward Schwarz'ın önderliğindeki Rochester
ekibi farelerde tamir proteinlerinin üretimini sağlayan gen
lerden iki tanesini tanımladı.16 Sonra zararsız bir virüs tasar
layıp bu virüsün DNA'sıru gerekli genlerin DNA'sına tuttur
dular. Virüs içeren macunun dondurularak kurutulması için
bir teknik geliştirdiler. Bu macun daha sonra ameliyat sıra
sında bir nakil kemiğe direkt olarak sürüldü. Virüs kemiğin
etrafındaki dokuya bulaşarak tamir proteinlerini açtı, etkin
biçimde ölü maddeyi canlı, kendi kendini düzenleyen bir do
kuya dönüştürdü. Bu teknik sanki bilim kurgu gibi görünü
�
yor ve şimdiye kadar sadece farelerde denendi. İnsanlarda
görülen birçok hastalık söz konusu olduğunda, bunların ço
ğu hala uzak ve hatta bilimkurgu alemlerine daha yakın.
YENi SİMYACILAR HALA İKSİR ARIYOR
Yıllar içinde bisiklet sporu kadar değişen çok az spor vardır.
Yeni malzemeler sayesinde daha güçlü, hafif bisikletler yapıl
dı. Tıptaki ilerlemeler sporcuların vücutlarını beslenme, izo
tonik içecekler ve özel eğitim sistemleriyle güçlendirmelerini
mümkün kıldı. O yüzden
1903' teki ilk Tour de France yan459
Baş Belası icatlar
şında birincinin hızı saatte ortalama 25 km'nin biraz üzerin
de olduğu halde, günümüzde başarılı bisikletçilerin 4.000
km'nin en iyi kısmında saatte 40 km hızla gitmesine pek şa
şırmıyoruz.
Bisiklet sporunun değişmeyen bir yönü varsa o da ilaçlar
dır. Paris-Roubaix yarışı yaklaşık 280 km'lik engebeli ve par
ke taşlı yollarda bir
gün içinde tamamlanan klasik yarışma
lardan biridir; kazanana bir plakaya monte edilmiş kaldırım
taşıyla birlikte hatırı sayılır miktarda para da verilir. (Görü
nüşe göre altın kaplama kaldırım taşını hakkaniyetsizce alan
bu yarışın organizatörleridir.) Nisan 1903'te kocaman bıyıklı,
geniş göğsüne ünlü kırmızı mavi çizgili yeleğini geçirmiş
Hippolyte Aucouturier bu yarışı 100
m
farkla kazandı. Böyle
ce temmuz ayında yapılacak bir sonraki Tour de France'ın fa
vorisi oldu. Fakat Aucouturier ilk etapta daha 320 km gitmiş
ti ki kamına giren kramplar yüzünden durdu, hıçkırarak yo
lun yan tarafına çöktü. Görünen o ki saatlerce selede oturma
nın ağrısını gidermek için şarap içmiş ve eter koklamıştı.
Henri Pelissier 1923 Tour de France'ın şampiyonu oldu.
Birkaç yıl sonra en iyi dönemlerini geride bıraktığı için hayal
kırıklığı ve hüsrana uğrayan bu son derece saldırgan sporcu
kansı Leonie'ye çok eziyet etmeye başladı. Kansı en sonunda
dayanamayarak 1933'de kendini vurdu. Bu olaydan üç yıl
sonra Pelissier sevgilisi Camille Tharault'ı mutfak bıçağıyla
tehdit ederek yüzünü parçaladı. Sevgilisi, Leonie'nin kendini
vurduğu silahı kaparak beş el ateş etti. Bir kurşun Henri'nin
şahdamanna isabet edince Henri kanamadan öldü. Henri
manşetlere ilk kez çıkmıyordu. Daha önce 1924'de, Henri
Pelissier ve kardeşi Francis Tour de France sırasında bir Fran
sız gazetecisine röportaj verdiklerinde bu spor dalı skandalla
sarsılmıştı.
"Tour de France'ın nasıl bir şey olduğunu bilemezsiniz,"
demişti Henri. "Bu bir zulüm. Daha da kötüsü, Cross yolun460
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
da sadece 14 ve bizimkinde de 15 istasyon var, baştan sona
eziyet çekiyoruz. Nasıl dayanabildiğimizi öğrenmek istiyor
musunuz? işte (çantasından bir ilaç şişesi çıkardığı yazılmış
h) "bu kokain, gözlerimiz için. Bu da kloroform, dişeUeriıniz
için.'
"Doğrusu şu ki," dedi Francis, "Dinamit üstünde yol alı
yoruz."
Henri Pelissier gün boyunca bisiklete bindikten sonra kA
ğıt gibi bembeyaz olduğundan ve ishalden iliğinin kemiğinin
kuruduğundan bahsediyordu. "Geceleyin," dedi, "Uyuyamı
yoruz. Sanki St. Vitus's Dansını yaparmış gibi seğiriyor, dans
ediyor ve oynuyoruz...
"
14 Temmuz 1967'de Yorkshire Post Britanya'run en ünlü bi
sikletçisi Tommy Simpson'ın öldüğünü duyurdu. Gazete
Tommy'nin Tour de France sırasında, deniz seviyesinden
1.800 m yukarda olan Ventoux Dağı'nda yol alırken hipeter
miden öldüğünü yazmışh. Zirveye çıktıktan birkaç metre
sonra gidonun üzerine yığılıvermiş ve bisikletten düşmüştü.
Bisikletine tekrar binmesine yardım etmişler ama sonra he
men yine yıkılmışh. Hipetermi geçirsin geçirmesin. onun ölü
müne yol açan ani kalp durmasının nedeni uyana olarak
kullandığı çok miktardaki amfetarnindi. İngiliz takımının ge.ri kalan dört üyesi Tour'a devam etmeye karar verince takım
kaptanı Alec Taylor şöyle dedi: "Tommy'yi çok iyi tanırdım,
eminim o da böyle yapmamızı isterdi."
Kanıtlar dopingin günümüzde de devam ettiğini gösteri
yor, hatta daha da etkili bir şekilde. Kuşkusuz ilaçlan tespit
edebilme becerisi de aynı şekilde gelişmiştir ve bu kısmen ge
netikteki ilerlemeler sayesinde gerçekleşmiştir. 1998'deki To
ur de France sırasında, Belçika Fransa sırunndaki gümrük
memurları Festina takımının masaj terapisti Willi Voet'i dur
durdu. Voet'in eşyaları arasında 400 ampul eritropoetin
461
Baş Belası icatlar
(EPO) çıkh. EPO ilk olarak 1985'te vücudun alyuvar üretimi
ni arhrmaya çalışan bir Amerikan şirketi tarafından ayrışhnl
mışh. Böbrek yetmezliğinin veya HIV tedavilerinin sebep ol
duğu ağır anemide etkili olan fakat masraflı bir tedavide kul
lanılır. EPO enjeksiyonunun, kişi anemi hastası olsun olma
sın, alyuvar sayısını arhrdığı ortaya çıkh. Sağlıklı bireylerde
daha çok alyuvar oksijen kapasitesini ve bu da dayanıklılığı
artırır. Zaferlerin saniyelerin kesirleri içinde elde edildiği bi
siklet sporu gibi sporlarda, EPO kullanımı avantaj sağlayabi
lir.
Bu tarz tedaviler risklidir. Alyuvar sayısını artırmak kanı
yoğunlaştırıp pıhh olasılığını arhrabilir, özellikle de dar da
marlarda. Ve kanın yoğunluğu artarsa da, kalp kanı etkin bir
şekilde pompalayamayabilir. Ardından kalp krizi ve ölüm
gelebilir, doksanların başlarında bu ilaçtan alan birkaç Hol
landalı bisikletçinin başına geldiği gibi. Peki, ya vücudun
kendisinin fazladan EPO üretmesi ve süreci kendi dahili me
kanizmaları vasıtasıyla düzenlemesi sağlanabilirse? Genleri
mizin dayanıklılığımızı artıracak şekilde değiştirilebildiğini
farz edin. İlle de prestijli bisiklet yarışlarını kazanmak için
değil, günlük yaşamla daha iyi başa çıkabilmek veya örneğin
yaşlanmanın etkilerini azaltmak için?
Bu mümkün olabilir. 1997'de Chicago Üniversitesi'nden
Profesör Jeffrey Leiden ile meslektaşları, fare ve maymunlara
fazladan bir EPO geni içeren bir virüs enjekte ettiler.11 Yine vi
rüs hücrelerin çekirdeğine giriş yapmak için kullanılan bir çe
şit Truva atı gibiydi, DNA'sı EPO geninden gelen ilgili
DNA'yla birlikte genomun içine dahil edildi. Tek bir işlem
den sonra hem maymun hem de farelerde devir daim eden
alyuvar sayısı birden fırladı. EPO gen terapisi maymunların
bisiklete binmelerini ilerletmemiş olabilir, ama bu tedaviyi
alan maymunların dört yıl sonra alyuvar sayılan hala fazlay462
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
dı. Bu da insanların bir defalığına veya çok seyrek tedavi ola
rak kuvvetlerini artırma olasılığını artırır. Aynca gen terapi
sini bir tedavi aracı olarak kullanmakla güçlenmek için kul
lanmak arasındaki belirsiz çizgiyi de gösterir.
Methuselah Kuruluşu'nun başkanı ve baş bilim uzmanı
Dr. Aubrey de Grey'in öne sürdükleri daha da ekstremdir. Bu
kuruluş epeyce muammalı. Azımsanmayacak miktarda bir
çok bağış sözü almakla övünen bu kuruluş, görünüşe göre
aslında çoğunlukla sonsuza dek yaşamak isteyen bireylerden
gelen çok küçük bağışlarla finanse edilmektedir. Belki de
böyle ihtirasları olan kişiler için küçük bağışlar en iyi strateji
dir. De Grey'in mezun olduğu bölüm biyoloji değil de bilgi
sayar bi1imleri olduğu halde, yaşlanma araştırmaları alanın
da Cambridge Üniversitesi'nde doktora yapmıştır. Sonsuz
yaşamın mümkün olduğunu ve gelecekte de çocuk sahibi ol
mak isteyenlerin, ölerek çocuklarına yer vermek isteyen baş
ka birilerini bulması gerekeceğini öne sürmüştür. Bunun gibi
yorumları ve neredeyse göbeğine kadar gelen uzun, kırmı
zımsı, dağınık sakallı çarpıcı görünümüyle Dr. de Grey gaze
teciler için adeta bir armağan gibidir; üniversitede görünüşe
göre sürekli bir makamı olmamasına rağmen, çoğu onu
"Cambridge Üniversitesi" yaşlılık sorunları uzmanı veya ge
netikçisi olarak tanıtır.
Şu var ki kendisi birçok raporun yazarı: Neredeyse bütün
biyolojik araştırma raporlarının kayıtlı olduğu Washington,
PubMed' deki tıp indeksinde ben doksan tane saydım. Yayın
sayısı tek başına yayınların yeterliliklerinin veya kusurlarının
göstergesi değil elbette. Benim tahminime göre bu raporların
hiçbiri kendisine ait ciddi bir araştırmanın ürünü değil, hiçbi
ri de Grey'in insan hayatını uzatabileceğine dair yeni bir de
neysel kanıt sunmuyor; sadece inceleme veya mantıklı görü
nen fikirlerin açıklamaları gibiler ve çoğu da de Grey'in baş
463
Baş Belası lcatlar
editör olduğu kendi dergisinde yayımlanıyor. De Grey ayn
ca New York Bilim Akademisi Yıllığı'nda yayımlanan bir ra
porun eş yazan, adı birkaç saygın araştırmacının yanında gö
rünüyor. Daha önce de tarbşmalı şahsiyetler bir alanda tanın
mış bir statüsü olan insanların eş yazarlığından yararlanmış
hr. Tamamlanmı ş bir çalışma raporundan çok bir görüş bildi
risi sayılabilecek bu çalışmada de Grey ile diğer yazarlar ya
şamı uzatmak için birkaç ilgi çekici teknik anlatmışlar.18 Tek
niklerden biri mitokondri DNA'sını çekirdeğin içine taşımak
ki orada zamanın tahribabndan ve birikip mutasyona sebep
olan yüklü moleküller olan serbest radikallerin faaliyetlerin
den uzakta olacaklar. Diğer öneriler arasında, hücrelerin için
de ve dışında birikerek Alzheimer hastalannın beyinlerini b
kayan amiloyit gibi plaklann oluşumuna yol açan "çöp"
maddenin çıkanlması var. Ancak de Grey'in bu alandaki di
ğer çalışmalan sahte bilim� olarak tanımlaması dikkate de
ğerdir fakat kendisinin insanlann birkaç yüzyıl yaşayabilece
ği iddialan da bana sahte bilim gibi geliyor.
De Grey kesinlikle tartışmalı bir figürdür. Ancak Yıllık'ta
ki bu çalışmada yer alan bazı diğer eş yazarlar genler ve yaş
lanma arasındaki bağlantıyla ilgili sağlam araşbrmalar yap
mışlardır. Bunlardan biri San Antonio'daki Teksas Üniversi
tesi'nde aynı departmanda yıllar önce ikimizin de profesör
olduğu, şu anda Southem Illinois Üniversitesi'nde çalışan
saygın Andrzej Bartke'dir. Profesör Bartke farelerin, daha az
büyüme hormonu üretecek ve insüline daha az duyarlı ola
cak şekilde genetiklerini değiştirdi ve bu farelerin ömürleri
normal laboratuvar farelerinden %66 daha uzun.20 Bu sizin
veya benim 130 yaşına kadar yaşamamıza eşdeğerdir.
Yuvarlak kurt, fare ve meyve sinekleri gibi farklı türler
üzerinde yapılan araştırmalarda amaç çok küçük renetik de
ğişikliklerin ömrü ne kadar uzatabileceğini keşfetmek olmuş-
464
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
tur.
Bununla bağlanhlı aşağı yukarı yüz kadar gen tarumlan
mışhr. Bazıları, Andrzej Bartke'nin farelerinde olduğu gibi
değiştirildiklerinde, insüline karşı duyarlılığı azaltarak
işlev
görürler. Diğerleri hücreleri serbest radikallerin bereleme,
elektron çıkarma etkilerine karşı korurlar. Bazıları da düşük
kalorili bir beslenmenin etkilerini taklit ediyorlar ki bu tarz
bir beslenme halen tam olarak anlaşılamayan nedenlerden
ötürü zaman, stres, ısı ve toksin gibi faktörlerin hücrelerimiz
deki ONA üzerinde yol açhğı zararı azalhyor. Bunlardan hiç
biri şu ana dek insan denekler üzerinde denenmemiştir. An
cak benzer genetik değişikliklerin fare ve meyve sineği gibi
farklı türlerde bağlanhlı sonuçlara yol açması biraz yararlı
olabileceklerini düşündürtüyor.
·
"Sonsuza dek yaşamanın" başka bir yolu ise kişinin ken
disini klonlatmasıdır. Ocak 2008'de Samuel Wood isimli bir
bilimci bunu başardığını ilan ettiğinde de dünya basını vakit
kaybetmeden yorumlarda bulundu. California' daki Stema
gern adlı bir kök hücre şirketinde çalışan Dr. Wood tüp bebek
tedavisi gören kadınların bağışladığı döllenmemiş yumurta
ları kullandı. Çekirdeklerini çıkardı, onların yerine kendi de
ri hücrelerinden birinin çekirdeğini yerleştirdi. Ufak bir elek
trik yüküyle hücre bölünmesi hızla başlatıldı ve en azından
üç embriyo toplam
beş
gün yaşadı.21 Dr. Wood, daha sonra
onları büyütmeye devam etmek etik olmayacağı için yok et
tiğini söyledi.
Kök hücre araşhrmalanrun potansiyeli hususunda merak
lı fakat ernbriyo hücrelerini elde etmenin yasal, etik ve teknik
zorlukları konusunda endişeli olanlar Dr. Wood'un çalışma
sını hoşgörüyle karşıladılar. Diğerleri içinse bu ahlaki bir re
zaletti. Tıbbi tedavide önemli bir gelişme için kullanma husu
sunda ciddi bir olasılık yoksa, gönüllülerden yumurta almayı
haklı çıkarmak zordur. Ancak "ahlaki rezalet" çok çeşitli tür-
465
Baş Belası icatlar
de yeniliklere tepki vermek için tarih boyunca var olmuş olan
bir dayanaktır. Osmanlı padişahları baskı makinelerini ilk
duyduklarında, bunları kullanacak olanların idam edileceği
ni buyurdular. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda, bu
harlı ve benzinli araçlar saatte 30 km' den hızlı yol aldıkların
da, taşıdıkları insanları vücuduna ne olacağına dair tıbbi dü
şünceler dile getirildi. Bir icadın sonuçlarından korkmak icat
etmek kadar insani görünüyor. Her neslin payına düşen han
gi korkularının gerçek olduğunu ve nedenini düşünmektir.
TEHLiKELi TEDAVILER
1 Temmuz 2007'de Jolee Mohr'un bir kotranın güvertesinde
çekilmiş fotoğrafı, adeta bir sağlık ve güzellik resmi gibi.
Otuz beş yaşında, beş yaşında bir kız çocuğunun annesiydi
ve romatizma! eklem iltihabı olmasına rağmen dolu dolu ya
şamış, aktif bir kadındı. Fotoğraf çekildikten birkaç saat son
ra, Jolee Mohr'un sağ dizine gen yüklü bir virüs enjekte edil
di ve bu olaydan birkaç gün sonra Jolee öldü.
Jolee'nin ailesinin avukatlarına göre, doktoru Jolee'yi bir
gen terapisi deneyinde yer alması için teşvik etmişti. Avukat
lar doktorun Jolee'ye terapiyi, terapinin güvenliğini belirle
yecek bir deneyden çok potansiyel bir tedavi gibi tanıttığını
iddia ediyorlar. Jolee'nin ölümü, hayatı tehdit edici hastalık
lar dışındaki hastalıklar için gen terapisinin etik olup olmadı
ğı sorusunu akıllara getirdi. Jolee öldüğünde Birleşik Devlet
ler'de yürütülen aşağı yukarı 130 ruhsatlı gen terapisi deneyi
vardı, bunların çoğunluğu kanser gibi ölümcül hastalıklar
içindi. Şu var ki on kadarında da daha hafif olan veya Jolee
Mohr'un durumunda olduğu gibi mevcut tedavilerle kontrol
altında tutulan hastalıklar hedeflenmişti.
Ancak gen terapisi ilk kez kötü haber olmuyordu. Eylül
1999' da on sekiz yaşındaki Jesse Gelsinger deneysel gen tera-
466
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
pisinden sonra hayatını kaybetti. Jesse' de ornitin transkarba
milaz eksikliği denen nadir görülen bir hastalık vardı; bu has
talık vücutta amonyak birikmesine yol açar, ağır vakalarda,
özellikle bebeklerde, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanır. An
cak }esse zinde, aktif ve sportifti, sıkı diyetinden sapmadığı
müddetçe, her gün çok sayıda hap alması gerektiği halde
hastalığından ötürü büyük bir tehlike altında değildi. Dr. Jim
Wilson'ın deneysel gen tedavisine girecek olan bir gönüllü
çekilince, boşalan yerin Jesse'ye teklif edilmesi Jesse'nin şans
sızlığı oldu. Jesse'nin deneye neye dayanarak dahil edildiği
ni hiç anlamıyorum: O zaman dahi gen terapisinin riskli ola
bileceği belliydi ve Jesse'nin daha iyiye gitmek için bu teda
viye özellikle ihtiyaa yoktu.
Birçok kişinin dediğine göre, Dr. Jim Wilson başarılı bir
gen terapisi uygulayan ilkler arasında yer alabilmek için hay
li zorlu bir yarışta hedefe kilitlenmiş, hırslı bir doktordur. Ka
muoyunda bu kadar iyi bilinen bir alanda ödüllerin büyük
olması muhtemeldi. Yani öyle görünüyor ki Jim Wilson'ın,
hastanın klinik deneye alınmadan önce bilgilendirilerek ona
yının alınmasının pek ciddiye alınmadığı bir deneyde yer al
ması da yine Jesse'nin talihsizliğiydi. Görünüşe göre ne Jesse
ne de anne babası riskleri tam olarak anlamış değildi, ne de
bu yöntemle tedavi edilen birkaç maymunun kısa süre sonra
öldüğü onlara bildirilmişti. Jesse deneyde yer almaya razı ol
du, çünkü bu hastalık yüzünden bebeklerin öldüğünü bili
yordu ve bu konudaki bilgi birikimine katkıda bulunmak için
kendi payına düşeni yapmak istedi.
]esse korkunç şekilde öldü. DNA'yı hücrelerine taşımak
için tasarlanmış adenovirüsten özellikle yüksek dozda veril
mişti. Ateşi 40 dereceye çıktı ve sanlık oldu; damarlarındaki
kan derece derece tıkandı ve akciğerleri ile böbrekleri iflas
edip, bütün hayati organlan durma noktasına gelirken }esse
467
Baş Belası icatlar
azar azar şişerek su topladı. Dört gün sonra da öldü. Birçok
insana Jesse'nin durumunda, araşhnnaaların zafer uğruna
ölüm kalım risklerini göze almaya hazır oldukları düşüncesi
cazip gelebilir. Ancak araşhrmaalann zaferi için söz konusu
olan Jesse'nin ölüm kalımıydı.
X-SCID de cinsiyetle ilişkili başka bir nadir görülen gen
kusurudur, buna özel bir proteinin oluşumunu engelleyen
IL2RG genindeki mutasyonlar neden olur. Erkek bebeklerde
görülen ciddi bir hastalıkhr, yeteciiz bir bağışıklık sistemine
sebep olur. Bu çocuklar enfeksiyonlara öyle yatkındırlar ki
mikropsuz bir ortamda yaşamak zorundadırlar ve insanlarla
normal bir ilişki kuramazlar. Kandaki akyuvarlar normal
protein olmadan uygun bir şekilde gelişemez ve dolayısıyla
vücudu koruyamaz. Bu bebeklerin geleceği, en hafif deyimiy
le çok karanlıkhr; tabii eğer bizzat riskli, pahalı bir tedavi
olan ilik nakli olabilecek kadar şanslı değillerse.
Bu ''baloncuk içindeki çocuk" hastalığına gen terapisi, ilk
kez 2002'de Fransa' da on bir bebeğe uygulandı. Birkaç yıl
içinde bu çocuklardan dördünde lösemi ortaya çıkh ve biri
öldü.
Öyle
görünüyor ki düzeltilmiş geni hücrelere naklet
mek için kullanılan virüs hastanın DNA'sırun farklı bölgele
rine rastgele dahil olmuştu, öyle ki bazı vakalarda genin bir
çok kopyası bebeklerin genomuna girmişti. Ve en az bir va
k.ada, bu dahil olma kanser kontrol eden bir gende vuku bul
muş, fonksiyonunu bozmuştu. Bu da çocuğun lösemiye ya
kalanma riskini arhnnış olabilirdi.
Bu uyan niteliğindeki sonuç Londra'daki Great Ormond
Street Çocuk Hastanesi'ndeki doktorları benzer bir tedaviyi
denemekten alıkoymadı. Şimdiye kadar X-SCID'si olan on
çocuk orada tedavi edildi ve görünüşe göre hepsinde de te
davinin sonucu olumlu oldu: Bir çocukta lösemi ortaya çıkh
ama tedavi edildi.
468
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
X-SCID'li bebeklerde gen terapisini denemek ile Jesse Gel
singer'in durumu arasındaki fark çok keskindir. Bu çocuklar
da gen tedavisinin denenmesi makul görünüyor, çünkü bu
tedavi yapılmazsa muhtemelen ölecekler. Bir anne babanın
çocukları üzerinde deneysel bir tedavi uygulanmasına onay
vermesi her zaman zor olsa da, bu anne babaların hepsi de
potansiyel riski biliyordu ve tam anlamıyla bilgilendirildik
ten sonra, çocukları için en iyi olduğuna inandıkları şeye ka
rar verdiler. Sonuç olarak, potansiyel olarak tehlikeli bir viral
hastalık taşıyıcısıyla yapılan bir tedavi söz konusu halde, bu
deneye devam edilmesine izin verme karan etik görünüyor.
Bilimciler "Truva atı" virüslerinden doğabilecek sorunlar
üzerinde çalışıyorlar. Muhtemel bir "araç" da, dünya nüfusu
nun aşağı yukarı %80'inin çok az semptomlarla taşıdığı bir
nezle/ grip/ farenjit virüsü olan AAV'dir. Başka bir teknikte
de virüs hiç kullanılmıyor, bunun yerine yağlı lipit molekül
leri desteleri içine genler yerleştirilip, ultrasonla tetiklenerek
belli bölgelere salıveriliyorlar. Üçüncü ve aynı şekilde deney
sel bir yöntemde "çöp DNA'nın bir parçası kullanılıyor: Çöp
_
DNA'nın rolü halen kısmen anlaşılmışhr ama bildiğimiz bir
şey varsa o da bir hücre gen diziliminin belli parçalan üzeri
ne yönelme becerisi ne sahip olduğudur.
Bu tekniklerin hepsi işe yarayabilir veya hiçbiri bir çözüm
sunmayabilir. Şüphesiz birilerinin bir cevap bulması muhte
meldir, fakat ancak halkın ve devletin gen terapisine olan
yaklaşımları adil· ve açık fikirli olmaya devam ederse. Bunun
sorumluluğu esasen bilimcilerdedir. Sırf "çığır açan buluşu"
ilk yapan kişi olmak adına ihtiyatsızca ilerlemek tedavilerin
geliştirilmesine engel olabilir.
ONA TARAMASI, ONA KANITI: VAAT VE TEHDİT
İnsanın gen dizilimi nihayet ortaya çıkarıldığında, Britanyalı
bilimciler Atlantik'in bu tarafında iyi iş becerildiği için gurur469
Baş Belası icatlar
luydular. İngilizlerin çalışmasını fevkalade bir kurum olan
Welcome Vakfı finanse etmişti. Genomun çıkarıldığı duyuru
sunu, kurumun müdürü Mike Dexter bu gelişmenin "teker
leğin icadından daha önemli olduğunu"22 söyleyerek övgüy
le karşıladı. Dexter şöyle devam etti: "Tekerleği yapan tekno
loji bence arhk geride kalmışhr. Ancak bu şifre insanoğlunun
özüdür ve insanlar var oldukça bu şifre de önemli olacak ve
kullanılacak." Genom tekerlekten daha önemli olabilir, fakat
bu bildiriden neredeyse on yıl sonra, o kadar da devir yapmış
görünmüyor. Bu çalışmada yer alan bilimcilerden John Suls
ton23 belki de düşünmeden büyük konuştu: "İnsanlar bin yıl
yaşayabilir ve biz sadece insanların değil bütün yaşamın bil
gisine ulaşabiliriz." Birilerinin çıkıp da Shakespeare'in oyun
larından birini okuyarak veya Andrew Marwell'in şiirlerine
göz atarak insanın çok iyi anlaşılmasının mümkün olduğunu
öne sürmesi mazur görülebilir.
Bu bilgi elbette önemlidir; ancak bu aşamada genomun çı
karılmasının gezegenimiz üzerindeki birçok organizmaya
yararlı olduğunu iddia etmek güçtür. Bu esnada bilimcilerin
hevesli abartılı konuşmalan saçma beklentilere yol açabilir.
Öyle ki insan genomu projesine çok destek vermiş olan ABD
Başkanı Bili Ointon'ın iyimser bir tahminde bulunmasında
pek şaşacak bir şey yoktur: "Artık çocuklanmızın ileride kan
ser sözünü duyunca akıllarına yalnızca takımyıldız gelmesi
akla yatkın görünüyor." Belki de bu sözler insan doğası hak
kında, insan genomunun çıkarılmasından elde edilen bilgi
lerden daha çok şey söylüyor.
DNA alfabesinin harfleri bize aslında kendimiz hakkında
çok az şey söyler. Evet, dizilimdeki kişiye özgü varyasyonlar
bize eşsiz bir "parmak izi" verebilir ama bu diğer bireylere
benim hakkımda, pasaportumun arkasındaki imzadan biraz
cık daha fazlasını anlabr. Doğru, yazılışın bazı varyasyonlan
470
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
hangi hastalıklara yakalanma olasılığımın ortalamadan daha
fazla olduğu hakkında ipucundan daha fazlasını verebilir ve
ara sıra nadir görülen tek bir gen kusurunda bu ciddi hasta
lıkların birinden hangi semptomların bende görüleceğine da
ir oldukça doğru tahminlerde bulunulmasını sağlayabilir.
Ancak DNA diziliminin çıkarılması genelde bir bireyin sağ
lık durumunu tahmin etmede iyi bir yol değildir, çünkü baş
ka birçok faktör devreye girer. Bende aynı zamanda yüksek
tansiyon, kalp hastalıklarıyla ilişkili varyasyonlar veya or
ganlanmdan birinde ortalamadan daha fazla kanser riski ola
bilir ama bu demek değildir ki bende bu hastalıklar çıkacak;
aynı şekilde "yaşam tarzımda" yapacağım bir değişikliğin de
bu riski nasıl azaltacağı belli değildir.
Gen testi gerçeği daha endişe vericidir. Geçenlerde bir TV
programında, üç ünlü kişi kalp hastalıkları, felç veya Alzhei
mer gibi çeşitli hastalıklardan ölme olasılıklarını öğrenmek
için genetik taramasına girdiler. Program daha çok Londra'da tarama hizmeti veren şirketin uzun uzadıya reklamı gibiy
di. Bir doktor testlerin niteliğini ve bulgularını oldukça anla
şılır biçimde açıklarken, elimde olmadan bu eğilimin bizi ne
relere götüreceğini merak ettim. Şu anda bir İngiliz şirketi
postayla tarama hizmeti veriyor, sadece 500 sterlin karşılığın
da müşterinin Crohn hastalığından, çoklu sertleşim ve göğüs
kanserine dek çeşitli rahatsızlıklara yakalanma olasılığını su
nuyor.
Farklı genlerin ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimi
göz önüne alındığında, bu testlerin yalnızca sınırlı bir değeri
olabilir. Tablonun, bilgi durumumuzla birlikte sürekli olarak
değişiyor olması muhtemel ve bu bilgi interneti veya yazılı
raporları kullanarak etkin biçimde iletilemez. Ben genetik ku
surlar için taramadan geçmek isteyen çiftlerle ilgilendiğimde,
tam bir danışma sürecinden geçiyorlar. Onlara bilginin içe471
Baş Belası icatlar
rimlerine dair eğitimli profesyonellerce detaylı tavsiye ve
açıklama, ayrıca öğrendikleri üzerinde düşünüp taşınmaları
için de zaman veriliyor. Genetik nedenlerle alakalı daha yay
gın sorunlar için tarama teklif edildiğinde, bu sürecin de ay
nı şekilde kapsamlı olması gerekiyor. Eğer bana Alzheimer' a
yakalanma olasılığımın normal bir kişiden "dört kat daha
olası" olduğu söylenirse, bu ne anlama geliyor? önleyici
adımlar atabilir miyim? Çocuk sahibi olabilir miyim? Eşime,
patronuma veya sigorta şirketime söylemeli miyim? Daha iyi
bilgilendirme olmadığı müddetçe, bu tarz posta testleri gönül
rahatlığı vaat ettikleri halde, korku ve belirsizliğe yol açan
mayın tarlaları olabilirler.
Sanırım bazı meslektaşlarımın iyimser beyanları ONA ta
rama hizmetleri sunan şirketlere cesaret verdi. Bu şirketler ço
ğunlukla genomlarının (aslında genomun çok küçük bir bölü
mü) analiz edilmesinden herhangi bir yarar edinmesi olası gö
rünmeyen, son derece sağlıklı insanların korkularını sömüre
rek bir çeşit güvenlik sunuyor gibiler. Bu tarz şirketlerden bi
rinin reklamı şöyle: "ONA taraması: Bilimsel olarak kanıtlan
mış, kesin gerçekler!" "Gen ONA Tarama Analiz servisiyle
amaamız," diye başlayıp şöyle devam ediyor: "Müşterilere
genetik profillerine en uygun olan, sağlık ve hastalık önleme
için genel bir yaşam tarzı planı surunakbr." Reklam ONA ana
lizi sayesinde sağlık veya sağlıksızlığın doğru tahmin edilebil
diğini ima ediyor ama bu orta yaşa kadar kendini gösterme
yecek Huntington hastalığı gibi baskın gen kusuru taşıyan en
der bireyler hariç, doğru değil. Ve bilinen hiçbir "yaşam tarzı
değişikliği" de bu teşhisi değiştirmeyecektir. Bazı kişilerin ge
netik yapılan nedeniyle göğüs kanseri veya kalp hastalıkları
na yakalanma riski büyük olabilir, ama yaşam tarzında yapı
lacak bir değişikliğin büyük bir fark yaratacağına dair kon
trollü bir kanıt henüz tespit edilmemiştir.
472
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
Reklamın devamında DNA'nın yaşamın genetik talimat
elkitabı olduğu ve bizim biyolojik yönden eşsiz bireyler ola
rak yiyecek ve çevreye eşsiz yollardan tepki verdiğimiz belir
tiliyor. Sağlıklı olmak ve performansımızı artırmak için, "bes
lenmemizi ve yaşam tarzımızı bize özgü genetik talimat elki
tabına uydurmamız" gerekiyor. Bu şirket bir DNA örneği al
dıktan sonra müşterinin "genetik skorunu" (bu ne demekse
artık) veren ve "şu önemli temel yaşam elementlerinin: Kalp
sağlığı, B vitamini kullanımı, Detokslama, Antioksidanlar,
Kemik sağlığı, İltihap, lnsülin Direncini" gösteren kişiye öz
gü bir rapor vaat ediyor. Aynca şirket genetik profilinize gö
re biçimlendirilmiş ve optimum sağlığı kazanma ve hastalık
lara karşı savunmaya yönlendirilmiş "kişisel bir beslenme,
besin maddesi, vitamin ve mineral gereksinimleri setini" de
düzenleyecektir. Reklam şu şekilde bitiyor: "Beslenme uz
manlarımız, uygun gördükleri yerde, sağlık ve sıhhati artır
dığı kanıtlanmış kişiye özgü bir nutrasötik rejimi tavsiye ede
cektir." "Nutrasötik" kelimesini sözlüğümde bulamadım.
Bildiğim kadarıyla bu tarz ONA taramasının, ki ucuz değil
dir, herhangi bir sağlık değeri olduğuna dair araştırmalardan
elde edilmiş en ufak bir kanıt dahi yok.
Kuşkusuz biz DNA' daki farklı varyasyonlar ve bu varyas
yonların daha yaygın görülen hastalıklarla ilişkileri hakkında
daha çok bilgi sahibi oldukça, genetik riskleri de daha iyi tah
min edebileceğiz.24 Bazı tahminlere göre, üç ila beş yıl içinde
kişinin bireysel DNA'sının önemli bir miktarını analiz edecek
kadar güçlü olmaları şartıyla, bu ticari testler daha yararlı
olabilir. Ancak yakın tarihli bir makalesinde Jennifer Cou
zin'in dikkat çektiği gibi, en güçlü genetik bağlantıları olan
yaygın görülen hastalıkların birinde bile -göğüs kanseri- bu
testler en iyi ihtimalle %8- 10' a kadar bir risk tanımlayabilir
ler .25 O halde gerçek risk gereksiz tarama ve testlere girmek,
473
Baş Belası icatlar
çok endişelenmek olabilir, hatta yanlış bir pozitif sonuca ba
karak tümör aldırmak için göğüs ameliyahna girmek olabilir;
göğüsten alınan kitleyi bir patolog muayene ettiğinde tümö
rün tümüyle iyi huylu olduğu ortaya çıkabilir.
Genetik bilimine duyulan, kısmen yanlış bilgilendirmeye
dayanan bu heves yaşamlarımızın diğer yönlerine de yayılı
yor. Biraz endişe uyandıran başka bir işlem de, bugünlerde
şüpheli suç mahallinden alınan materyal incelemesinde yay
gın olarak kullanılan genetik parmak izi. Çok ufak ONA izle
ri, bir bardaktaki parmak izi veya iç çamaşırlarındaki sperm
lekesi gibi numuneleri "mükemmel" uyuyormuş gibi görü
nen bir kişinin suçunun "tarhşmasız" kanıhnı sağlamak için
kullanılabilir. Mahkemelerin uyuşmanın olasılıklanna dair
"uzman" bilimcilerin kanıtlanru muhtemelen çok ciddiye
alabilecek olmalan endişe vericidir. Örneğin söz konusu suç
işlendikten uzun süre sonra incelendiklerinde "denşirmiş"
(biraz bozulmuş) olma olasılığı bulunan eser miktardaki
ONA' dan şüphelenilmelidir. Üstelik eser miktardaki
DNA'nın kirlenmesi özel bir "bilgilendirici" dizilim için test
yaparken çok önemli bir sorundur. ONA'yı başarıyla analiz
edebilmek için molekülden oldukça çok miktarda olması ge
rekir. Bu nedenle mevcut kopya sayısının yapay olarak artı
nlması lazım (tekrar tekrar fotokopi çekilmesi), ama bunun
aynı zamanda örneği kirleten DNA'daki bilgiyi de artırması
riski vardır. Dolayısıyla bu tarz kanıtlann güvenilirliğini de
ğerlendirmek büyük oranda mahkemedekilerin bilim ve ma
tematik kültürüne dayanır.
Depolanmış ONA .örneklerine dair bilginin gitgide daha
çok kullanılıyor olabileceği de giderek artan bir endişe konu
sudur. Bu bir vatandaşın mahremiyetinin ihlalidir. Bir süre
dir polis artık bütün şüphelilerin; mahkemede tamamen ma
sum oldukları ortaya çıkıp da hüküm giymeyenler de dahil
474
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
olmak üzere, ONA kayıtlarırun tutulmasını istiyor. Nisan
2004'ten bu yana İngiltere'deki ve Galler'deki polisler onay
almadan, cezası kesinleşmiş veya ikaz edilmiş olup olmama
sına bakmaksızın, herhangi bir kaydedilebilir suç şüphesiyle
tutuklanmış herhangi birinden ONA örnekleri alabiliyorlar.
Şu anda Adli Bilim Servisi bir örneği analiz ediyor ve o birey
100 yaşına gelene kadar başka bir örneği alıkoyuyor.
Burada önemli sivil eşitlik ve özgürlük hakları tehlikede.
Örneğin şu anda depolanan 3 milyon örneğin çoğu Britan
ya'run siyah nüfusundan alınma, aslında tüm siyahi vatan
daşların yaklaşık üçte birinin kayıt altında olduğu söyleni
yor. Eldeki bilginin hata payı, kötüye kullanım ve istismar
riski ve bu bilgilerin tutulmasındaki güvenlik eksikliği endi
şe vericidir. Eğer Britanya Adli Hizmetleri özelleştirilirse
(ciddi olarak öneriliyor) kötüye kullanılan bu bilgi bir kar ka
pısı olabilir. Bu korku tellallığı değil: Çok miktarda kaybolan
"kamu" verisi var. Bu tarz verileri tutmak için sağlam bir ge
rekçe olmalı.
EPIGENETİK: ÇEVRENiN KALITIM
ÜZERiNDEKi ETKiSi
Kalıbm tanımının, yalnızca DNA'run yazılışındaki varyasyon
larla tahmin edilenden çok daha karmaşık olduğu ortaya çıkı
yor. College London Üniversitesi'nde seçkin bir çocuk genetik
çisi olan Marcus Pembrey'nin demiş olduğu gibi: "Tek bildiği
miz insan genomu projesinin tamamlanmasının sadece bir
başlangıç olduğudur. Proje piyanonun notalarını belirlemiştir.
Şimdi arbk müzik terimleri yönünden düşünmeliyiz."lb
1807'nin ikinci yansında ve 1808'in başında İsveç hükü
meti, zayıf kralı iV. Gustav'ın yönetimi altındayken, Rusya
sınırındaki büyük hareketliliğe dair bütün haberleri göz ar
dı etmişti. Rusya'run Finlandiya'yla ilgili ihtiraslarından ha475
Baş Belası icatlar
berdar olduğu St. Petersburg' daki İsveç elçiliğinde alarm
zilleri çalıyordu ki o zamanlar Finlandiya İsveç krallığının
bir parçasıydı. Ne var ki İsveç büyükelçisinin Stockholm'a
gönderdiği mesajlar göz ardı edildi ve Rusya resmi bir savaş
ilanında bulunmadan birliklerini 21 Şubat 1808'de Finlandi
ya'ya soktu. İsveç ile Finlandiya arasındaki 700 yıllık birli
ğin geleceği sallanhdaydı ve sahte sofu, kifayetsiz kral iV.
Gustav bunu savunacak uygun lider değildi; beklendiği gi
bi Avrupa'nın geri kalanı Napolyon'la uğraşırken yan gös
teri gibi yapılan bu savaş İsveç-Finlandiya birliğinin sonunu
getirdi.
Çar 1. Alexander' ın muazzam bir toprak parçası üzerinde
arzulan vardı. Rusya'nın sınırlarını ta Kalix Irmağı'na, Both
nia Körfezi'nin kuzeyine ve günümüzde İsveç-Finlandiya ara
sındaki sınırın bahsına kadar genişletmek istiyordu. Sonraki
yıl Balhk Denizi etrafında çeşitli meydan muharebeleri yapıl
dı. Finlandiya istilaya uğradı ve Stockholm' deki darbe sonu
cunda İsveç kralı kendi halkı tarafından tahttan indirildi.
Bu nispeten az bilinen savaşın ayrıntıları konumuzla çok
alakalı değil ama sonuçları o yörede henüz doğmamış çocuk
lar açısından çok önemli oldu. İsveçli tıp bilimcisi Lars Byg
ren' in yakın zamanda yapmış olduğu bazı kayda değer araş
tırmalar 1809' da olanların o zamanki toplumda neredeyse
kesinlikle sessiz değişikliklere yol açtığını gösterir. O sırada
hayatta olan yöre halkının çoğunun sağlığı bilhassa etkilen
mese de bu sessiz değişiklikler çocuklarından ve torunların
dan bazılarına kalıtım yoluyla geçti. İki nesil sonra bazıları
ömür kısalığı sorunuyla karşı karşıya kalmıştır.
1809'da küçük ôverkalix köyü İsveç'in çoğu gibi, hemen
hemen tamamen tarıma bağımlı fakir bir topluluktu. Bazı yıl
lar ürün hasadı iyi olmamışh, ancak orada savaş olmamasına
rağmen 1809 özellikle yıkıa oldu, çünkü bu kötü hasat zama476
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
runda çatışmaya katılan yağmaa askerler eldeki bütün tahıla
el koydu.
Günümüzde ôverkalix halen nüfusu 2.000 civannda olan
küçük bir yerdir. Kuzey kutup dairesinden kuzeye ve günü
müz Fin sınırından bahya doğru birkaç kilometre ötede, gü
zelim Brannaberget Dağı alhnda ve çam ormanlarının için
den, Balhk'ın kuzeyine doğru akan somonla dolu Kalix Irma
ğı'nın yanında kuruludur. Turistler manzaraya hayran kala
rak, yazın ortasında gece yansı güneşi alhnda güneşlenir, kı
şın kayak yapar ve Kuzey Işıklarının çarpıa görüntülerine
hayret ederler.
ôverkalix'te günümüzde düzgün bir yol olan El O ana yo
lu var ama eski zamanlarda nispeten bağlanhsı yoktu. Göre
ce tecrit edilmişliği ve 200 yıl öncesine giden iyi korunmuş
cemaat kayıtlan burayı Lars Bygren açısından ideal kıldı.
Bygren 1905' ten önce doğan çocukları araşhrmaya karar ve
rerek, Napolyon ve Rusya savaşları zamanında ve izleyen
yıllarda yaşamış anne babalarının ve büyükbabalanrun kim
liğini belirledi.21 Aynca o bölgede bir kıtlık veya yiyecek bol
luğunun ne zaman görülmüş olabileceğini bulmak için de ta
rihi verileri analiz etti; resmi hasat zamanı kayıtlanru, yıllık
yiyecek ve tahıl fiyatlarını, yöre toplumunun toplanh tuta
naklarını ve ünlü bir on dokuzuncu yüzyıl istatistikçisi Jo
hann Hellstenius'ın tahminlerini de inceledi. Ürün kıtlığı so
runu yaygındı, yiyecek yalnızca 1809' da değil, 1800, 1812,
1821, 1829 ve 1831-1836 arasında da çok kıtb. Fakat yiyeceğin
alışılmadık ölçüde bol olduğu özellikle iyi yıllar da vardı;
1799, 1801, 1813-15, 1822, 1825-6, 1828, 1841, 1844 ve 1846.
Yüzyıllardır çocukluğun ilk dönemlerindeki beslenme
şartlarının ileriki yıllarda sağlığı etkileyebileceği tahmin edil
mektedir. Ulster radikali ve Belfast Yoksullar Yurdu Hanım
lar Komitesi Sekreteri Mary M((:racken 1830' da bebeklikte
477
Baş Belası icatlar
uygun beslenmenin ilerisi için önemi hakkında yazdı.
(McCracken çok dişli bir kadındı herhalde; seksen sekiz ya
şındayken Belfast doklarında, köleliğin halen uygulandığı
Birleşik Devletler'e gitmek üzere olan gemilere kölelik karşı
tı broşürler dağıtırken görülüyordu.) Daha önce on yedinci
yüzyılda Francis Bacon hamilelikte beslenmenin etkisi hak
kındaki düşüncelerini yazmıştı:
Hamile kadınların beslenmesinin bebek üzerinde çok
etkili olduğu gözlenmiştir; anne çok ayva ve kişniş yer
se çocuk zeki olur ve diğer yandan anne (çok) soğan
veya fasulye veya böyle gaz yapan yiyecekler yerse ve
ya şarap veya keskin içecekleri ölçüsüzce içerse veya
çok oruç tutarsa veya çok derin düşüncelere dalarsa;
(hepsi de kafaya duman gönderir veya çeker) çocuğun
meczup veya kusurlu hafızalı olması tehlikesi vardır
ve bence aynı şey annenin sık sık aldığı tütün için de
geçerlidir. 28
Bygren anne baba ile büyükanne ve büyükbabaların ço
cuklukta ve bir çocuğun yaşamında yavaş büyüme dönemi
denen ergenlikten hemen önceki dönemde nasıl bir ortamda
olduklarıyla ilgileniyordu. Erkekler üzerinde yoğunlaştığın
da, çok kötü hasatların olduğu dönemlerde bebekliğini ve ço
cukluğun erken dönemlerini yaşayanların daha erken yaşta
ölmeleri olasılığının biraz daha fazla olduğunu buldu; 69,9'la
kıyaslandığında 69,5. Ancak yavaş büyüme dönemleri kıtlık
zamanında geçen büyükbabalann biraz daha kısa ömür sür
meleri olası olduğu halde, çocuklarının ortalamadan daha
uzun yaşamaları olasılığı daha fazlaydı. Yaşlan sekiz ila on
iki arasındayken bolluk zamanında yaşayan, baba soyundan
gelen erkek torunların (oğulların oğulları) kalp hastalıkları
veya diyabetten ölme olasılıkları dört kat daha fazlaydı.29
478
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mil?
Dr. Bygren'in de dikkat çektiği gibi, bu tür bir çalışmada
sorunlar mevcut. Örnek boyutu küçük: Yalnızca 276 torun iz
lenebildi. Aynca yazarların ataların, hatta torunlarının yetiş
kin hayab.nda olanlar hakkında çok az bilgisi vardı. Yiyecek
mevcudiyeti tahminleri de öyle; sadece tahmin. ôverkalix gi
bi dış dünyadan soyutlanmış küçük bir köyde, akraba evlili
ğinin yaygın olması ihtimali yüksek ki bu da diyabet ve kalp
hastalıkları gibi kalıtsal hastalıkların yaygınlığını artırabilir
(veya azaltabilir). Ancak kalıtım modelinin erkek soya doğru
sapıyor gibi olması ilginçtir. Kız torunların hastalıklara yat
kınlığında bir farklılık yoktu ve anne ve büyükannelerinin
zamanında bolluk olması uzun ömür üzerinde çok az etkisi
varmış veya hiç yokmuş gibiydi.
Bu durum bir faktörün, babadan oğla "aktarılan" tek
ONA parçası olan Y kromozomu vasıtasıyla alındığı izleni
mini uyandırıyor. Ve neden sekiz ila on iki yaş arası önemliy
di? Bir olasılık yaşamın bu döneminde ergenlik öncesindeki
çocukların vücutlarının, spermleri haline gelecek öncü hücre
leri yapmaya başlamalarıdır. Bu erbezi aktivitesiyle, Y kro
mozomu üzerindeki genler muhtemelen dış çevre tarafından
programlanabilir. Dolayısıyla DNA'nın "yazısı" değişmediği
halde, DNA'run bilfiil iş gördüğü yöntemin değiştirilmesi
muhtemeldir.
Bu fikirler hayvan araştırmalarıyla doğrulanıyor. Avus
tralya, Sydney' deki Jennifer Cropley ve meslektaşları fareler
de30 oldukça benzer bir mekanizmaya yol açtılar ve hamilelik
teki beslenme biçimlerini değiştirerek yavrularının sonraki
neslin kalıtım yoluyla aldığı bir özellik olan san kürklerinin
rengini değiştirdiler.
Hastalığa yatkınlıkta değişiklikler olması bir yana, ebe
veynlerin içinde yaşadığı ortam davranışları veya muhteme
len beyin fonksiyonunu değiştirebilir mi? İnsanlarda annenin
479
Baş Belası icatlar
çocuklarına davranış şeklinin çocuğun kendi çocuklarına
davranışlarını etkileyeceğine dair bazı kanıtlar var. İstismar
a anne babaların yaklaşık %70'inin bebekken kendileri istis
mar edilmiştir veya istismar edilen bebeklerin yaklaşık üçte
biri istismara olacaktır. Çiçeği burnunda annenin kendi an
nesiyle iyi bir ilişki yaşamış olması yeni doğmuş bebeğine na
sıl davranacağının bir göstergesidir. Kuşkusuz asıl soru bu
nun sadece <?ğrenilmiş davranış olup olmadığıdır. New
York'taki Columbia Üniversitesi'nden Frances Champagne
fare ve sıçanları inceleyerek yavrularını özenle yetiştirenlerle
yetiştirmeyenleri kıyasladı.31 Bazı kemirgenler görünüşe göre
sevecen değildi. Champagne böylece bir batında doğan yav
ruları az ilgilenen ve çok ilgilenen anneler arasında değiş to
kuş etti. Az ilgilenen fare ve sıçanlar koruyucu annelik yap
tıklarında, yavrular aynı özelliği alma eğilimindeydi. Cham
pagne' in bir dizi iyi araştırmada göstermiş olduğu gibi, DNA
değişmemesine rağmen, bazı genlerin çalışma şekli değiŞiyor
ve bu etki bir sonraki nesil tarafından kalıtım yoluyla alını
yor. İyi bakılmayan kemirgen yavrularında, östrojene duyar
lı olan beyindeki bir genin faaliyetinin değiştiği görülüyor.
Bu hayvanlarda beyindeki steroit hormonlarının faaliyeti de
ğişmiş, strese farklı bir tepkileri var, çevrelerini keşfetmeye
daha az eğilimliler, daha korkaklar ve labirentten çıkmaya
çalışırken hafızaları daha zayıf; aynca cinsel olgunluğa eriş
tikten sonra farklı bir cinsel tepki veriyorlar. Tüm bu özellik
ler bir sonraki nesle aktarılma eğiliminde. Bütün memelilerin
fizyolojisinin çok benzer olduğunu göz önüne aldığımızda,
bu mekanizmaların insan gelişiminde etkili olup olmadığı
merak konusu. Frances Champagne'in farelerde gözledikleri
insan deneyimi için bir model midir? Bizim burada gördüğü
müz buzdağının sadece görünen yüzü mü?
480
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
Bu büyük bir buzdağı da olabilir. Bu kitapta insanların ha
vadaki değişikliklere karşı ne kadar savunmasız olduğunu
görüyoruz; özellikle de bu değişiklikler ani olduğunda. 5
Ocak 1998' de muazzam bir buz fırtınası Doğu Ontario'yu vu
rarak, Quebec ve Nova Scotia'ya doğru hızla ilerledi. Yerde
on santim yüksekliğinde su birikmesine sebep olan yağmur
milyonlarca ağacın, 130 yüksek gerilim hattının ve 30.000
elektrik direğinin yere devrilmesine yetecek kadar buzlanma
meydana getirdi. Elektrik tesisatlarında oluşan zarar yüzün
den 4 milyondan fazla insanın elektriği kesildi, bazıları bir
kaç hafta sürdü. Soğuk öyle şiddetliydi ki 30' dan fazla insan
öldü, yaklaşık 1 .000 kişi yaralandı; aşağı yukarı 600.000 insan
evlerini terk etti. Oluşan hasarı tamir etmenin maliyeti 5,4
milyar dolar civarındaydı.
Montreal' deki McGill Üniversitesi'nden Profesör Michael
Meaney ile meslektaşları bu felaket sırasında elektriksiz ka
lan aileleri inceleme fırsah buldu.32 Bazı hamile kadınlar bu
olaylardan çok etkilenmişti ve araşhrmaalar anne o sırada 14
ila 22 haftalık hamileyse bunun bebeğin büyümesinde ve
sonraki gelişiminde bir etkisi olduğunu buldular. 1lginç olan
sa araşhrmacılar doğumdan sonra bu çocukların parmakları
nı
incelediklerinde, anneleri çok stres yaşadığını hisseden be
beklerin anormal, asimetrik parmak izleri olduğunu keşfetti
ler. Ve bu da annelerin kanındaki stres hormonu kortizolde
ki yükselişle alakalı gibidir.
Eğer çocuk ileride hırsız olmayacaksa anormal parmak izi
önemli değildir. Ancak bu küçük fiziksel anormallikler aynı
zamanda anormal beyin gelişimiyle de çok yakından ilişkili
dir. Örneğin böyle tuhaf parmak izi olan insanlarda şizofreni
daha yaygın olarak görülür. Ve Profesör Meaney'nin meslek
taşları daha önce yaptıkları bazı araştırmalarda hamilelikte
bu tür stresin doğumdan sonra çocuklarda görülen entelek-
481
Baş Belası icatlar
tüel zayıflık ve dili kullanma becerisiyle çoğu kez ilişkili ol
duğunu bulmuşhı.33 Bu beceriler yarahcılık için çok önemli
araçlardır.
SENTETİK BiYOLOJİ
İnsanın yaşam yaratabileceği fikri en eski çağlara dek uzanır.
En eski fikirlerden biri golemdir: büyüyle yapay olarak yara
hlmış, kutsal isimleri çağırarak yaşam verilmiş insanımsı bir
yarahk. Aşağı yukarı 1.500 yıl önce Talmud'da, Rabbah'ın bir
insan yarathğı ve Haham Zera'ya yardım etmesi için gönder
diği anlahlır.34 Haham Zera golemle konuşur ama golem ya
nıt vermez, bu noktada Zera goleme şöyle der: "Sen büyücü
lerin bir eserisin; toza dön." Talmud'un başka bir bölümün
de, kilden yapılma, üzerinde "Emet" ("Hakikat') yazılı, ge
nelde alnına yapışhrılmış olan bir tılsım aracılığıyla bir gole
me hayat verildiği geçer. tık harf olan "Aleph" yani "E" çıka
rıldığında, İbranice sözcük "Met" ("Ölüm') kalır elimizde:
yani bir golemle başa çıkmanın yolu alnına yetişmek (devasa
boyum göz önüne alındığında biraz zor) ve Aleph harfini ko
parmakhr.
En ünlü öykü (ki Mary Shelley'nin Frankenstein'ından bir
yüzyıl öncedir) Prag'taki Haham Loew ben Bezalel'in yaptı
ğı golemin öyküsüdür. Prag'taki Altneuschul'ün (eski sina
gog) arkasındaki ortaçağdan kalma mezarlığa, özellikle de
güneş bathktan sonra akşam karanlığında giderseniz tüyle
riniz diken diken olabilir. Mezarlık birbirine çok yakın, görü
nüşe göre tümüyle rastgele ve yamuk yumuk dikilmiş bin
lerce mezar taşıyla dolu; birkaç yıl önce alacakaranlıkta gitti
ğimde, golemin arkamdan çıkıvereceği korkusuyla etrafıma
bakmaya çekindim.
Alman film yönetmeni Paul Wegener 1920'de golem hak
kında ünlü bir dışavurumcu sessiz film yaph.35 Bu filmde, ke482
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
nar mahalledeki Yahudiler İmparator Luhois' in tehdidi alhn
da olduğu için, Haham Loew kilden kocaman bir heykel ya
par. tik başta golem odun biçen ve su çeken pasif, köle gibi
bir yarahkhr. Ne var ki hahamın güzel kızını imparatorun
gösteriş düşkünü habercisi Kont Florian baştan çıkarınca, kı
zın Yahudi sevgilisi goleme Florian'ı öldürmesini emre,der.
Golem Florian'ın cansız bedenini mahallenin en yüksek çah
sından fırlahr fırlatmaz cinnet geçirir, yoluna çıkan her şeyi
yakıp yıkarak hahamın evini ateşe verir. En sonunda golem
mahallenin kocaman kapılarını parçalayıp dış dünyaya kaçar
ve orada kırda masum masum oynayan, eften püften bir şey
ler giydirilmiş, üç yaşında bir kız çocuğu görür. Son sahne si
nemanın en büyük klasik sahnelerinden biridir. Golem na
zikçe eğildiğinde küçük sarışın kız ona elindeki elmayı sunar.
Golem çocuğu alır ve nazikçe kucağında tutar, bunun üzeri
ne kız minik elleriyle "Emet" yazılı hlsımı kavrayıp çekiverir,
golem birden devrilip yere düşer, ölmüştür.
Golem efsaneleri yapay yollarla yarahlmış yaşama duy
duğumuz ilgiyi gösterir. Paul Wegener'in filmi ayrıca gole
min kadındaki üç kilit aşamayı betimlemesi açısından da il
ginçtir. tık başlarda, bilimsel olarak üretilmiş, insanlara yar
dımcı olacak yeni aletin ortaya çıkışıyla birlikte ele avuca sığ
maz bir coşku vardır. Sonra beklenmedik olumsuz taraf, ya
ni bazı insanların kötücül eğilimleri sonucu golemin menfaat
doğrultusunda kullanılmasıyla birlikte, insan yaşamının
se
bepsiz yok edilmesi meydana çıkar. En sonunda da tabii ki
çok geç olarak bu yeniliğin etik içerimleri ve insanlığımız üze
rindeki etkilerini daha iyi anlamamız gelir.
Yakın zamana kadar yapay yaşam yaratma fikri yalnızca
kurmacanın işiydi. Ancak bu yıl içinde, yani 2010' da dünya
da bir yerde bir bilimcinin nihayet bir test tüpünde yaşamı
yarattığını beyan etmesi ihtimali yüksek. Ekim 2007' de başı483
Baş Belası icatlar
ru
DNA araştırmacısı Craig Venter'in çektiği bir grup bilimci
ile California, San Diego' dan Nobel ödüllü Hamilton Smith,
Mycoplasma genitalium bakterisine sentetik bir kromozom en
jekte ederek tarihteki ilk yapay yaşam formunu yaratmayı
planladıklarını bildirdiler. Bunun sonucunda
Mycobacterium
laboratorium ismini vermeyi düşündükleri yapay bir tür mey
dana çıkacağını söylediler. 2008'de de Craig Venter'in ekibi
laboratuvarlarında sentetik bakteri yaphklannı bildirdi.36
Doğal olarak oluşan
Mycoplasma genitalium,
cinsel yolla
aktarılan en yaygın bakterilerden biridir. Klamidya kadar ol
masa da belsoğukluğundan daha yaygındır. Rahim ve fallop
borularının iltihaplanmasına, muhtemelen erkek kısırlığına
da yol açlığı söyleniyor. Venter'in ekibinin yaptığı şey labo
ratuvarlarında dizilimini yaparak, Mikoplazma organizma
sından bütün DNA alfabesini yeniden oluşturmaktı. Mikop
lazma etrafında kendi hücre duvarı olmayan bir organizma
dır ki bu durum bu deneyde küçük bir avantajdı. Herhangi
bir organizmanın genomu ayrınhlı ve idaresi güç olduğun
dan, onu yirmi beş DNA parçası halinde yeniden ürettiler
(uzunluğu toplamda 589.000 baz çifti) ve bu parçaları boş bir
maya hücresinin içinde birbirlerine "yapışhrdılar" . Mayanın
hücre duvarı önce bir kültür tabağında çözüldü, sonra ilave
edilmiş yabana DNA'nın etrafında canlanmaya bırakıldı.
Daha sonra analiz edildiğinde bütün yeni mikoplazma geno
munun mevcut olduğu görüldü. Ancak "yaşamın" tanımla
rından birisi canlı bir organizmanın üreyebilmesi, kendisini
çoğaltabilmesidir. Venter'in yeni bakterisindeki ana sorun bu
yeni "organizmanın" aslında çalışmaması. Hiç yaşam belirti
si göstermiyor, büyümüyor veya bölünmüyor ve herhangi
bir dokuya bulaşmayacak. Yani bunun üzerinde çalışan
laboratuvar personelinin kondom takıp takmama hususunda
endişelenmesine gerek yok.
484
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
DNA'nın "yaşamın planı" olduğu popüler savına karşı
çıkmak meseleyi kesinlikle bir perspektife yerleştirir. Aslında
Craig Venter'in deneyi tümüyle anlamsız görünebilir; ancak
mesele kesinlikle bu değil. Bu tarz deneyler ONA "yapı taşla
rını" yerine oturtmak için gerekli bazı adımları açıklığa ka
vuşturur ve Venter de bu tür yapay bir bakterinin son derece
yararlı olabileceğini umut ediyor. Bazı bakteriler karbondiok
sit kullanır; eğer hızla bölünen organizmalar yarahlırsa, en
düstriyel süreçlerden çıkan yüksek karbon yayılımlanru ab
sorbe etmek mümkün olabilir ki sera gazlarının etkisini azalt
mak istiyorsak bu son derece yararlı bir olasılık.
ONA teknolojisini kullanan özel yapım bakteriler başka
yönlerden yararlı olabilir. İnsanlar yazılı tarihten önce iste
dikleri bir ürünü örneğin alkolü üretmek için mikroorganiz
malar kullanıyorlardı. Şekeri etilalkol ve karbondioksite ay
rıştıran fermantasyon esasen maya kullanarak yapılıyor, fa
kat birçok bakteride benzer bir süreç vardır. Eğer farklı bak
teriler veya mantar kullanılırsa laktik asit de üretilebilir ve
hidrojen üretimi de diğer bileşimlerin, örneğin butrik asitin
fermantasyonundan elde edilebilir.
Bu şekilde biyoyakıtlar imal edilebilir. UCLA' dan James
Liao ile ekibi Escherichia coli bakterisinin genetiğini değiştire
rek biyoyakıt üretme yöntemi geliştirdi. E. Coli (kolibasili) ba
ğırsakta ve vücudun diğer organlarında bulunan çok yaygın
bir bakteridir. Çoğu zaman herhangi bir hastalık sürecine se
bep olmadan konağının içinde mutlu mesut yaşar. Görünen
o ki değiştirilmiş organizmanın etkili bir biyoyakıt sentezcisi
olma potansiyeli var ve kullanımı biyoyakıtların büyük öl
çekte üretimini mümkün kılabilir.37 Bu bakteriler, basit bir
molekül ve içerek eğlendiğimiz alkolün yaygın bir formu
olan etanol üretmez. Bu, yakıt olarak kullanılabildiği halde,
benzin kadar randımanlı değildir ve otomobillerde kullanıla-
485
Baş Belası icatlar
bilmesi için benzinle kanşhnlması gerekir. Suyu emmeye
eğilimli olduğu için paslandıncıdır, motorlara zarar verebilir
ve büyük miktarlarda depolamak zordur. Ancak genetiği de
ğiştirildikten sonra bu bakteriler isobutanol gibi çok daha
yüksek oktanlı daha büyük alkol molekülleri yapabilirler. Bi
yodizel yapmaya yetecek kadar bitki yetiştirmek oldukça çok
tarım kaynağı gerektirdiği ve bu çevre açısından her zaman
istenen bir durum olmadığı için, değiştirilmiş bakterilerin
kullanımı umut vaat ediyor.
"Bu dallanmış zincirli daha yüksek alkolleri bu derece et
kin yapabilme becerisi hayret verici," diyor Dr. Liao. "Etano
lun aksine, organizmalar bu olağan dışı alkolleri üretmeye
alışkın değil ve kolibasili alkollere göz yuman bir konak ol
madığı için bunları yapabiliyor olması daha da şaşırtıa. Bu
sonuçlar bu olağan dışı alkollerin aslında doğada etanol üret
me yeteneği kazanacak şekilde evrilen organizmaların yapa
bileceği kadar etkin olarak üretilebileceği anlamına gelir."
Özel yapım yapay bir bakterinin, örneğin Craig Venter'in
önerdiği gibi veya genetiği değiştirilmiş bir bakterinin biyo
dizel üretmede daha etkin veya daha güvenli bir yöntem sağ
layıp sağlamayacağı ileride görülecektir.
Güvenlik şüphesiz hayati bir meseledir. Açıkçası bir labo
ratuvarda imal edilen herhangi bir organizma, diğer canlı or
ganizmalara bulaşabilecek ve zararlı olabilecek bir patojen
haline gelmemesi için dikkatle tasarlanmalıdır. Ancak bunu
garanti etmenin güçlüğüne dair veya eğer sürekli olarak kop
yalamasına izin verilirse organizmanın mutasyonla ONA' sı
ru
değiştirebileceğine dair bir endişe söz konusu. Ve bunun,
daha önce "görülmemiş" bir bağışıklık sistemi olan bir bakte
ri olacağı göz önüne alınırsa, ona karşı direnç çok düşük ola
bileceği için etkileri de yıkıa olabilir.
Birçok insan en büyük riskin, herhangi yapay bir bakteri
de meydana gelen kazara bir değişiklikten değil de bilerek
486
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
bir insan patojeni yapmak için kullanılan sentetik biyoloji
yöntemlerinden kaynaklanabileceğinden endişeleniyor. Bir
çok hükümet, bizimki gibi demokrasilerdekiler de dahil po
tansiyel bir düşmanın biyolojik silahlan orduya veya halka
karşı kullanması durumunda koruma yollan bulmak adına
dahi olsa, bu tarz silahlarla deney yapıyorlar. Bu tip organiz
maları tamamen savunma amaçlı imal etmek küçük bir adım
olurdu. Bazı kişiler de bu tip organizmaların biyolojik
silah
kullanan teröristlerin ellerinde korkunç bir tehdit haline gele
ceğine dikkat çekmiştir. Fakat Nobel ödülünü kazanmış bi
limci David Baltimore, örneğin ölümcül virüs Ebola'run "ya
pay" bir formunun silah olarak üretilmesi hususunda endişe
lenmenin gerçek tehlikeyi, ki bu tehlike halihazırda mevcut
olan organizmalardan kaynaklanıyor, büyük oranda göz ardı
ettiğini öne sürüyor. Daha kötü bir şeyi sentezleme fikrinin,
örneğin daha ölümcül bir şey yaratmak için Ebola parçacıkla
rı ile diğer virüsleri birleştirmenin, insan yapımı bir virüsün
doğal dünyada hayatta kalabilmesinin ne kadar güç olduğu
gerçeğini hafife aldığını iddia ediyor. Nasıl olsa, konağını çok
çabuk öldüreceği için asla çok fazla yayılamaz, aslında öyle
sine öldürücüdür ki, insan topluluğu içinde, yayılabilecek ka
dar uzun kalması bile olası değildir.
Ancak endişeler devam ediyor. Liao'nun biyoyakıt üreten
organizma vakasında, üniversitenin işlemin patentini alınış
olması anlaşılabilir bir şey. Bütün akademisyenlerin üzerinde
teknolojiden istifade etmenin yollarını bulmak hususunda ol
dukça çok baskı var. Bunun nedeni ille de akademik açgözlü
lük değil; hükümetler bilime yapılan yatırımı ekonominin ge
lişmesinin elzem bir yolu olarak görüyorlar ve üniversiteler
de devamlı para sıkıntısı içinde. UCLA, Liao'nun çalışmasın
da, teknolojinin lisansıru California, Pasadena' da biyoyakıtla
rın
irnalahnı araştıran bir şirket olan Gevo Inc.'a verdi. Böy-
487
Baş Belası icatlar
lece bu teknoloji, bütün teknolojiler gibi gitgide daha çok ti
cari menfaatlerle yönlendirilecektir. Uygulanabilir, yararlı bir
teknoloji olarak yerleşik hale gelmesi için en iyi yol bu olabi
lir. Yani bu teknoloji, bütün teknolojiler gibi artan bir biçim
de ticari menfaatlerle güdülenecek. Fakat bu gibi teknolojile
rin, insan ve çevre güvenliğini korumak için yeterli önlemler
alınmadan çok hızlı ilerleyebilecekleri hususunda endişelen
mek mantıksız değildir. Ve eğer sentetik biyoloji patojenik
organizmalar üretmek için kullanılacak olursa, artık ticari
menfaatin ötesinde, bu tip organizmaların hükümet veya di
ğer örgütler tarafından kullanılmasından endişe etmek de ge
rekecektir.
Sentetik biyolojinin gelişmesi son derece değerli olabilir.
Muhtemelen şu ana kadarki en başarılı proje Califomia'daki
Berkeley Üniversitesi'nden Jay Keasling'in projesidir. Keas
ling değiştirilmiş maya hücreleri kullanarak artemisinin adlı
bir sıtma ilacı geliştirdi.38 WHO'nun hesaplamalarına göre,
her yıl tropikal kuşakta ve astropikada yaklaşık 500 milyon
insan sıtmaya yakalanıyor ve muhtemelen 3 milyonu ölüyor;
çoğu da çocuklar. Artemisinin ve türevleri sıtmaya neden
olan Plasmodium parazitini öldürmede çok etkili ama üreti
mi çok pahalı. Şu ana kadar artemisinin ya pelin ağacından
çıkarılmış ya da kimyasal sentezle imal edilmiştir. Ne var ki
pelin iklim değişikliklerine duyarlı ve ayrıca iki üretim yön
temi de pahalıdır. Jay Keasling ilacı şu anki maliyetinin onda
birine mal edebileceğine inanıyor ki bu Afrika gibi sıtmanın
yaygın olduğu birçok fakir bölgede fiyatının daha uygun ola
cağı anlamına geliyor. İlginç görünen ama şu ana kadar kul
lanılmamış başka bir uygulama da değiştirilmiş bakteriler
den elde edilen son derece güçlü örümcek ipeği iplikleridir.
Califomia Teknoloji Enstitüsü'nden Chris Voigt salmonella
bakterisini (tifo hastalığına neden olan mikrobu) dönüştüre488
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
rek, insanlara nakledilmek üzere kan daman oluşturacak şe
kilde dokunabilecek bir iplik üretmiştir. İplik güçlü olduğu
için, doğal olarak oluşan atardamarlar gibi uzayabilir ve in
san vücudunda herhangi bir ters bağışıklık tepkisine yol aç
maz. Voigt bu tüp sisteminin damar cerrahisindeki yenileme
ler için son derece değerli olabileceğine inanıyor.
Bu yeni bilim alanının potansiyel uygulama aralığı çok ge
niş görünüyor. lmperial College London' da meslektaşlarım
mesane enfeksiyonlarında detektör olarak ve biyolojik olarak
yapılmış bilgisayarlarda kullanmak üzere sentetik biyolojik
aletler üzerinde çalışıyorlar. Çeşitli araştırmaalar da teknolo
jinin, yeni doku yapımında, içme suyunda zehirlerin tespit
edilmesinde, besin üretiminde ve nişasta gibi yararlı bileşim
lerin ucuz yoldan sentezlenmesinde kullanımını araştırıyor
lar. Uzun vadede sentetik biyoloji karbon yakalamada ve ye
ni enerji kaynaklarının imalatında yararlı olabilir ve az yan
etkisi olan birçok yeni ilacın üretiminde de önemli bir yön
tem olma ihtimali yüksektir.
IRK ISLAHI
"Bu görevliler daha iyi olan Muhafızların çocuklarını bir ço
cuk odasına götürecek... Daha aşağı olan Muhafızların çocuk
larından ve diğerlerinin kusurlu çocuklarından sessizce kur
tulunması gerekiyor."39 Böyle söyler Platon, MÔ dördüncü
yüzyılda ideal toplum görüşünü açıklarken. Ve 400 yıl sonra,
Neron zamanında, Seneca bir kez daha ırk ıslahını bebek kat
line gerekçe gösterir: "Zayıfları ve hilkat garibelerini suda bo
ğarız. Yararsız olanları uygun olanlardan ayırmak ihtiras de
ğil mantıktır."40 Neredeyse bütün toplumlar �ski İbraniler
hariç- tarihin bir noktasında ırk ıslahının bir şeklini uygula
mışlardır. "Irk ıslahı" terimi de 1883' de, Charles Darwin'in
489
Baş Belası icatlar
kuzeni olan İngiliz Francis Galton tarafından bulunmuştur.
Gregor Mendel'le aynı yılda doğan Galton, silah yapımcısı ve
banker olan hali vakti yerinde Birmingharnlı bir aileden geli
yordu. Bulduğu "ırk ıslahı" (öjenik) terimi (Yunancada "do
ğumda iyi" anlamına gelir) soyunu güçlendirerek toplumu
iyileştirmenin bir yolu anlamına geliyordu.
Francis Galton bu kitapta bahsedilenlerle özellikle ilgili
dir. Galton her şeyden önce bilime çok güveniyordu ve bili
mi "gelişme" olarak görüyordu. İlk olarak 1865'de, on doku
zuncu yüzyılın ikinci yansında serpilen İngiliz entelektüel
süreli yayınlarının en önemlilerinden biri olan MacMillan 's
Magazine' de daha iyi üreme hakkındaki fikirlerini yayımladı.
Galton çeşitli biyografik ansiklopedilerde "önemli insanla
rın", örneğin seçkin şair, asker, devlet adamı ve bilimcilerin
şecerelerini inceledikten sonra "saygın ailelerin" yetenekli ve
becerikli çocukları olma olasılığının diğerlerinden çok daha
fazla olduğu sonucuna vardı. Öyle görünüyor ki değerlendir
diği başanrun ayrıcalık veya zenginlikle ilişkili olabileceği
Galton'ın aklına gelmemişti; "kuşaklar boyu mantık evlilikle
ri yaparak son derece yetenekli adamlar" yetiştirebileceğimi
ze ikna olmuştu. En sonunda devletin insanları yeteneklerine
göre sınıflandırmasını ve yüksek sınıfları daha çok çocuk sa
hibi olmakla yetkilendirmesini önerdi. Sosyal özlemleri esa
sen genetik hakkındaki görüşlerini etkilemişti. "Kuşkusuz bi
zim sosyal derecemizdeki birçoklarının gıpta edebileceği bir
yaşam sürdük," dedi Galton evliliğinden sonra. "Arkadaşla
rımız
arasında birçok saygın insan vardı." Çoğu kez, Gal
ton'ın çocuksuz evliliğinin kalıbın hakkındaki görüşlerini
formüle etmesinde bir rol oynamış olabileceği öne sürülmüş
tür.
Galton yüksek entelektüel becerileri olan çok bilgili biriydi. İki yaşındayken akıcı bir şekilde okuyabiliyor, beş yaşın-
490
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
dayken Latin ve Yunan edebiyatından hoşlanıyor, yedi yaşı
na geldiğinde de Shakespeare'i zevk için okuyordu. Aynca
iyi bir matematikçiydi, istatistik yöntem ve olasılık ölçümüy
le yakından ilgileniyordu. Tabiatın mı yoksa terbiyenin mi
daha önemli olduğu konusundaki karmaşık anlaşmazlığın,
en iyi ikizleri karşılaşhrarak açığa çıkarılabileceğini düşünü
yordu ve doğumda benzer olup da benzer olmayan çevreler
de yetişenlerin farklılaşıp farklılaşmadıklanru ve doğumda
benzer olmayan ikizlerin benzer çevrelerde yetiştiklerinde
birbirine benzeyip benzemediklerini değerlendirmek istiyor
du. Bu konuda, modern davranış genetiği alanını ve ikiz in
celemelerine dayanan Minnesota'daki Tom Bouchard'ın ça
lışmasını öngörmüş oldu.41
Birleşik Devletler' de, aalı bir geçmişi olan ve baskıa bir
ailede yetişmiş hırslı bir biyolog olan Charles Davenport,
Galton ile öğrencilerinden çok etkilenmişti. 1898' de Washing
ton' daki Carnegie Enstitüsünü, evrim çalışması için Long Is
land'daki Cold Spring Harbor' da bir laboratuvar kurmaya
ikna etti ki bu kurum o zamandan bu yana moleküler gene
tik çalışmalarında dünyanın önde gelen araşbrma merkezle
rinden biri haline gelmiştir. O sırada Davenport Birleşik Dev
letler'in protoplazmasının kontrolsüz şekilde göç almakta ol
ması yüzünden tehdit altında olduğu kanaatindeydi ve bü
tün göçmenlerin, genetik olarak belirlenebileceğini düşündü
ğü, "ahmaklık, sara, meczupluk, suçlu olma, alkolizm ve cin
sel açıdan ahlaksız eğilimleri olma" özellikleri yönünden de
ğerlendirilmek amaayla taranmasını savundu.42 Cinsellik
hakkında sert görüşleri vardı; fahişelerin (veya onun verdiği
isimle dik başlı kızlar) bunu yapmalarının nedeni ekonomik
ihtiyaç değil de bir Mendeki başat karakterinin belirlediği ir
si bir erotizmdi. Uygun olmayanların kısırlaşhrılmasını ge
rekmediği müddetçe savunmadığı için
tam
olarak faşist de491
Baş Belası icatlar
ğildi. Eğer devlet bireyin yaşamına son verebiliyorsa, o za
man kuşkusuz bireyi daha az önemli olan üreme hakkından
yoksun bırakabilirdi; dolayısıyla Davenport devletin zorunlu
kıldığı kısırlaştırmayı desteklemiştir.
Davenport veya aynı şekilde Galton'ın bilimin veya toplu
mun uç noktalarında olan tuhaf figürler oldukları düşünül
memelidir. Onlar oldukça önemli, gelişen bir hareketi temsil
ediyorlardı. 1911 itibariyle, altı Amerikan eyaleti kısırlaştır
ma yasalarını yürürlüğe koymuştu. 1924'te siyahlarla beyaz
ların (ırklar arası evlilik) evlenmesi Virginia' da suçtu ve bu
arada bu yasa, 1967'de Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi
ırklar arası evliliği yasaklayan yasaların anayasaya aykırı ol
duğuna hükmedip, on altı eyaleti benzer yasaları kaldırmala
rı için zorlayana kadar yürürlükte kaldı. Aynca yine "ırksal
hijyen" meselesi de sadece bir Kuzey Amerika fenomeni de
ğildi. On dokuzuncu yüzyıldan sonra epeyce uluslararası ha
le geldi. Hareket İskandinavya, İsviçre, Almanya, Polonya,
Rusya, Fransa ve İtalya' da yaygınlaştı ve 1920 itibariyle Latin
Amerika ve Japonya'da önemli bir hareketti. İngiliz destekçi
leri arasında Rufus Isaacs, Birinci Reading Markisi, İngiltere
Danıştay Başkanı; Winston Churchill; Ripon Piskoposu; Tho
mas Strong; George Bemard Shaw; Beatrice ve Sidney Webb;
William Beveridge; H. G. Wells; Ottoline Morrell; J. B. S. Hal
dane; Julian Huxley ve Havelock Ellis vardı. Birleşik Devlet
ler' de de Alexander Graham Beli, Charles Eliot (Harvard
Üniversitesi Rektörü), John D. Rockefeller, Theodore Roose
velt, Margaret Sanger ve George Eastman ırk ıslahı hareketi
ne kuvvetli destek verdi.
Birkaç ülkede daha olduğu gibi, Kanada'daki ırk ıslahı ha
reketinde de zeka üzerinde güçlü bir vurgu vardı. 1928'de
yürürlüğe giren Kanada Kısırlaştırma Yasası, Stanford-Binet
testini kullanan IQ testiyle belirlenen zihinsel özürlü insanla492
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
n kapsıyordu. Ancak bu test hatırı sayılır bir dil becerisi ge
rektiriyordu ki bu durum sınırlı İngilizcesi olan göçmenler
açısından bir sorun teşkil ediyordu. Sonuç olarak, daha geniş
kapsamlı olan, "zihinsel özürlülerin" üremesine izin verilip
verilmeyeceği sorusu bir yana atılacak olursa yasaya göre kı
sırlaştınlanlardan bazıları adaletsizce sınıflandırılmıştı. Eko
nomi 1930'larda daha da durgunlaştıkça, "kusurlu üreme"
önemli bir politik mesele haline geldi. Birçok insan içinde bu
lundukları durum yüzünden insandan saymadıkları zekası
kıt insanları suçladı. Yasa 1972'ye kadar yürürlükten kaldırıl
madı.
Avustralya' da on dokuzuncu yüzyılın sonunda Abotjin
çocukları ailelerinden alındılar. Abotjinlerin Avrupa' dan ge
lenlere göre fiziksel ve zihinsel açıdan zayıf ve aşağı oldukla
rı düşünülüyordu. Yirminci yüzyılda bütün Avustralya eya
letlerinde yürürlüğe giren yasa, beyaz "koruyuculara" ebe
veynlerinden biri beyaz olan Aborjin çocuklarını on altı veya
yirmi bir yaşına kadar velayetleri altında bulundurma hakkı
nı veriyordu. Polislerin ve sosyal hizmet uzmanlarının melez
çocukları yerleştirme, anne babalarında alma ve kurumlara
gönderme yetkileri vardı. 2002 yapımı Rabbit-Proof Fence adlı
film bu insanlık dışı uygulamanın korkunç sonuçlarını göste
rir.
1934 tarihli İsveç Kısırlaştırma Yasası "sapkınların" ve akıl
hastalarının "gönüllü" kısırlaştırılmasını öngörüyordu. Bu
yasa esasen kadınlan hedefliyordu ve uygulamada "gönül
lü" diye bir şey yoktu: Çoğu durumda muazzam bir baskı
vardı. Bu yasayı Luteryen Kilisesi ve İsveçli meslektaşlarımın
yanı sıra bütün partiler destekledi. 1975'e kadar zihinsel ye
tersizlik İsveç' te uygun onay olmadan kısırlaştırma nedeni
olarak kabul edildi, o zamana kadar 62.000 insan, Nazi Al493
Baş Belası icatlar
manya'sı hariç, diğer Avrupa devletlerinde olduğundan çok
daha fazlası bıçak alhna yatmışh. Zorla kısırlaşhrmanın İkin
ci Dünya Savaşı'ndan sonra çok daha yaygın bir uygulama
haline gelmesi dikkat çekicidir. Ancak 1996'da İsveç hükü
meti gönülsüzce kurbanlara cüzi bir tazminat ödemeye razı
oldu.
Arka arkaya gelen Japon hükümetleri "aşağı" özellikleri
olan anne babaların çocuklarının sayısını sınırlayan ırk ıslahı
politikaları uygulamışhr. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da
yürürlükte kalmaya devam eden Irk Islah Yasası'na göre,
"suç işlemeye genetik yatkınlığı olan" suçlularda, renk körlü
ğü, albinizm veya iktiyoz, şizofreni ve depresyon hastaların
da kısırlaştırma zorla uygulanabiliyordu. Cüzzam önleme
Yasası (1996'ya kadar kaldırılmamıştır) onay olmadan kürtaj
yapmaya izin veriyordu ve cüzamlı hastaların kısırlaşhnlma
sı yaygın bir uygulamaydı. Japon kadınlarıyla Kore erkekle
rinin evlenmesi bilfiil caydırılıyordu. Koreliler 1910 savaşla
rının ardından silah altına alınmış ve bazıları da daha sonra
Japonya' da kalmıştı. Ancak 1942' de bile bir raporda şöyle ya
zılıydı: "Japonya'ya getirilen ve kaha olarak yerleşen Koreli
işçiler aşağı sınıftandır ve dolayısıyla yaradılışları da aşağı
dır ... Japon kadınlarıyla evlenip baba olurlarsa, bu adamlar
kadınlarımızın kalibresini düşürebilir." Kötü şöhretli Japon
fuhuş önlemleri de ırk ıslahı düşüncesinden etkilenmişti: Ja
pon askerleri Japon ırkının saflığını korumak için devlet des
tekli seks yapabilirlerdi. Bu durumu sürdüren yasalar bilfiil
1 945'de yürürlüğe girdi ve günümüzde bile Japon hükümeti
mağdur olan (çoğu Çinli) kadınlardan özür dilemeye veya
tazminat ödemeye gönüllü değildir.
Amerika'da özellikle etkili ve itici bir karakter de Dr.
Harry Laughlin'di. Iowa'da dindar bir ailenin çocuğu olarak
494
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
dünyaya gelen Laughlin ilgisi üremeye yönelmeden önce lise
öğretmeniydi. Laughlin, Cold Spring Harbor'daki Charles
Davenport'la irtibat kurdu ve Davenport 1910' da onu orada
ki yeni Irk Islahı Kayıt Ofisine atadı. Laughlin 1917'de Prin
ceton' da gözebilim alanında doktora yaptı. Ardından Kon
gre'ye 1924 muhafazakar John-Reed
Göç Yasası lehine tanık
lık ederek, Doğu ve Güney Avrupa' dan gelenlerin deli olma
ihtimallerinin yüksek olduğunu iddia etti. Göç ve Vatandaş
lığa Kabul Komitesine ırk ıslahı ajanı olarak atanacak kadar
Dışişleri Bakanını etkiledi.
Laughlin Birleşik Devletler'in tamamında zorunlu kısır
laştırma yasasının yürürlüğe girmesini istiyordu: Onun görü
şüne göre, çoğu eyalet (Califomia hariç) kısırlaştırmayı pek
hevesle uygulamıyor gibiydi ve iyi bir yasaları yoktu: Böyle
ce kendi "model yasasıru"c hazırladı ki bu yasaya göre kim
lerin kısırlaştırılması gerektiğine karar verecek bir Devlet Irk
Islahçısı tespit edilecekti. Zorunlu kısırlaştırma için kriterleri
şöyleydi:
( 1 ) Geri zekalı; (2) Deli (psikopat dahil); (3) Suçlu (ço
cuk suçlu ve dik başlılar dahil); (4) Sara hastası; (5) Ay
yaş (ilaç bağımlısı dahil); (6) Hastalıklı (tüberküloz,
frengi, cüzzam ve kronik enfeksiyon ve yasal olarak
ayrıma tabi tutulabilecek hastalıklar dahil) (7) Kör (cid
di görme bozukluğu olanlar dahil); (8) Sağır (ciddi
duyma bozukluğu olanlar dahil); (9) Şekli bozuk (sa
katlar dahil); ve (10) Muhtaç (öksüz, serseri, evsiz, ava
re ve yoksullar dahil).
Bu çok kısa ırk ıslahı hareketi tanımlamasında Nazi Al
manya'sıru ele almadım; insanlığa karşı işledikleri suçlar tek
rarlarunalanna gerek olmayacak kadar iyi biliniyor. Ancak
495
Baş Belası lcatlar
1933'te Reichstag kısmen Laughlin'in çalışmasına dayanan
(ve mazur gösterilen) irsi Hastalıklı Nesillerin Önlenmesi ya
sasını çıkardı ve zaman içinde Alman hükümeti yaklaşık
350.000 kişiyi kısırlaşhrdı. İnsanın içini ürperten bir belge de
1936' da ırksal temizliği destekleyen "bilimsel" çalışmasından
ötürü Laughlin' e Heidelberg Üniversitesi tarafından verilen
fahri doktorluğun arşivlenmiş fotosudur. Harry Laughlin'in
öyküsünde tuhaf bir ironi var: ömrünün sonuna doğru ken
disinde epilepsi çıkh ki bu hastalık kendi önerdiği yasaya gö
re kendisini kısırlaştırmaya uygun bir aday kılıyordu. Laugh
lin kırk yıllık evlilikten sonra, çocuğu olmadığı için hiç gene
tik miras bırakmadan Missouri' de 1943' de öldü.
Bu kitabın girişinde, el baltasının icadıyla birlikte insanla
rın kendi evrimlerini değiştirdiklerine dikkat çektim; kuşku
suz insan bunu yapan tek türdür. Bu nedenle Harry Laugh
lin'in çalışması ve Cold Spring Harbor'da devam eden ve
genlerin işleyişine dair bilgi birikimimize katkıda bulunan
olağanüstü çalışmayla ilgili başka ironiler de var.
Bu tür bilgiler sayesinde, insanlık artık kendi evrimini ma
nipüle edebileceği başka bir fırsatın eşiğinde duruyor. Gene
tik bilgimiz sadece gen terapisi yapmanın değil, insan geno
munun genetik özelliklerin sonraki nesillere aktarılmasına
olanak sağlayacak şekilde değiştirilmesinin veya "zenginleş
tirilmesinin" şüpheye mahal kalmayacak biçimde mümkün
hale geldiğini göstermektedir. Bilimciler otuz yıl önce trans
genik hayvanları üretebilecek duruma geldiler. Bu gelişme
sayesinde genetik biliminde çok önemli bir ilerleme kayde
dildi, genler ve fonksiyonlarına dair bilgimiz büyük ölçüde
arth.
Genetik manipülasyon becerimiz şu anda çok yetersiz
olmasına rağmen, kendi türümüzde kullarulabilecek şekilde
"güvenli" kılma potansiyeliyle birlikte gelecekte neredeyse
kesinlikle geliştirilecektir.
496
Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa Müstehcen Büyü mü?
Eninde sonunda insanlar zekayı geliştirmeyi, fiziksel kuv
veti arhrmayı, ömrü uzatmayı, fiziksel görünümü değiştir
meyi veya bizim neslimizde ve çevremizde "arzu edilir" ola
rak gördüğümüz diğer özellikleri torunlarımıza vermeyi ma
kul görebilirler. Ne var ki Harry Laughlin, Frances Galton,
Trofim Lysenko ve onlara benzeyen diğer birçok kimsenin ta
rihi bize güven vermiyor.
Mesele yalnızca kaçınılmaz olarak hatalar meydana gele
cek olması veya torunlanmız üzerinde zorla yapacağımız de
ğişikliklerin kaha, geri döndürülemez olacak olması değil.
Aynca ciddi bir mesele olmasına rağmen, çeşitli topluluklar
da şu anda var olan eşitsizlikleri arhrma meselesi de değil.
Bir tür esasen genomuyla belirlenir. Türümüz
homo sapiensin
bazı üyelerini değiştirmeye karar verirsek, bunun insanlığa
maliyeti ne olur? Ve büyük ölçüde
insan
yaşamının kutsallı
ğına ve kalitesine dayanan belli başlı ahlaki değerlerimize ne
olur?
497
On İkinci Bölüm
BiLiMCİLER VE HALK:
ON iKİ AFORİZMA VE BİR MANİFESTO
Bilimsel bilginin bazı vaatlerine ve oluşturduğu tehditlerin
birçoğuna değindik. İnsan yaratıcılığının yararları hiç bu ka
dar büyük olmamıştı ve çok azımız yirmi birinci yüzyıl yeri
ne on sekiz, on dokuz veya yirminci yüzyıllarda yaşamayı
tercih ederdik. Geleceğe dair iyimser olmamız için çok neden
var, ancak aynı zamanda zekamız sonucunda insanlığın kar
şı karşıya olduğu tehditlerin muhtemelen hiç bu kadar ciddi
olmadığını da kabul etmeliyiz. Eğer tür olarak yaratıcılığımız
büyük yararlar sağlayacak şekilde devam edecekse ve nere
deyse bütün teknolojilerde saklı olan tehlikelerin en aza in
dirgenmesi gerekiyorsa, hepimizin bilgilerimizi kullarıma
şeklimiz hususunda çok daha dikkatli olmamız gerekecek.
Birçok bilimcinin işlerini yapmasının nedeni elde edecek
leri ve yayımlayacakları bilgilerin diğer insanlara yarar sağ
layabileceğine yürekten inanmalarıdır. Bilimcilik entelektüel
açıdan uyarıcı, hatta zaman zaman heyecanlı olduğu halde
ve nadiren büyük bir ödül kazandıkları ve doyurucu şekilde
takdir edildikleri halde, meslektaşlarımın büyük çoğunluğu
bilimle uğraşarak insanlara yararlı olabileceklerini ümit edi
yor. Topluma faydalı olmak gündemlerinde üst sırada.
499
Baş Belası icatlar
Bilimle uğraşmak her zaman kolay değildir; zihinsel di
siplin ve uzun bir eğitim gerektirir ve genelde de maddi açı
dan doyurucu değildir. Sık sık kimseyle irtibatınızın olmadı
ğı uzun saatler boyunca sıkıa veya sıradan işler yapmanız
gerekir. Araştırma işine girmek demek bir kişinin kendisi ve
ailesi için hatırı sayılır bir emniyetsizliği kabul etmesi demek
tir. Araştırmacıların büyük çoğunluğu zekaları sayesinde ya
şamlarını sürdürür, üstlendikleri her proje için bağış fonu
toplamak zorunda kalırlar. Bu alandaki rekabet git gide kızı
şıyor; artık dünyanın her yerinde bağış almak için başvuru
yapan pek az araştırmacı olumlu yanıt alabiliyor. Bilimsel
araştırma her zaman zahmetlidir ve bazen de yalnızlık geti
rir. Günümüzde bilim çoğunlukla ekipler halinde çalışan bi
limci gruplarıyla yapılsa da, her bilimci entelektüel değerinin
sürekli tetkik altında olduğunu bilir.
Yukarıda özetlenen zorluklardan kaynaklanan gerilimler
ele aldığım bazı tarihi örneklerde görmüş olduğumuz gibi,
entelektüel açıdan saldırgan tutumlara yol açabilir. Üstelik
tıbbın bazı alanlarındaki olası istisnalar hariç, üniversite öğ
rencilerinin öğrendikleri bilimin etik çıkarımları çok az tartı
şılıyor ve fazla öğretilmiyor. Çoğu bilimci genelde esrarlı bir
jargonla dopdolu tuhaf ve karmaşık bir dil konuştukları için,
yaptıkları araştırma etraflarındaki insanlara anlaşılmaz gele
bilir. Bu bazen yaptıklarının ters sonuçlarından tam da en çok
etkilenme ihtimali olan insanlarla iyi bir iletişim kurulmasını
ve yapıa tartışmayı önler. Bunlar eğitim sistemimizde irdele
memiz gereken önemli meselelerdir.
Ancak bilimciler genelde ürettikleri bilgilerin yanlış kulla
nılmasından sorumlu değildirler. Bir dereceye kadar bütün
halk bilimin kullanılma şeklinden sorumludur.1 Bilimsel ge500
Bilimciler ve Halk: On lki Aforizma ve Bir Manifesto
lişmeden yararlanıyorsak bilim hakkında daha çok bilgi sahi
bi olmamız gerektiğini de anlamalıyız ki böylece bilimin kul
lanım şeklinde söz hakkımız olabilir ve yanlış kullanılırsa içe
rimlerinden haberdar olabiliriz. Bilimsel bilgiyi akıllıca kul
lanma yükümlülüğü toplumun geniş kahlımı olmadan sağla
namaz.
Bilgelik bilgi gerektirir. Bu yüzden evvela, mümkün oldu
ğu kadar çok insanın bilimsel kültüre sahip olmasına ivedi
bir ihtiyaç vardır. Bu kültür olmadan vatandaşların akıllıca
kararlar almaları, politik temsilcilerin ve politika belirleyen
lerin iyi seçimler yapmaları çok zor olacaktır. Bilim birçok
yönden kültürün çok önemli bir parçasıdır. Uygar, kültürlü
bir toplumda herkesin bilim hakkında daha çok bilgi sahibi
olma yükümlülüğü vardır ve herkes bilimden haberi olma
masının kabul edilemez olduğunu anlamalıdır.
Öyle ki her toplumun sunduğu bilimsel eğitimin en yük
sek kalitede olmasını sağlaması gerekir. Hükümetlerin de şu
anki trend hakkında düşünüp taşınması ve bilim eğitimine
yatırım yapma kararının sadece ekonomik açıdan değeri ol
masına dayanmasının sağlam bir politika olup olmadığını
sorgulaması gerekir. Daha ziyade bilim eğitimine yahnm
yapmanın hayati olduğunu çünkü çocuklarımızın ve torunla
rımızın daha güvenli ve sağlıklı bir toplumda yaşamalarını
sağlamanın en iyi yolunun bu olduğunu göz önüne almalılar.
Bu kitapta tekrarladığım bir tema da bilim hakkındaki dü
şünce şeklimiz. Çoğumuz yeni bilimsel gelişmeleri medya
dan öğreniyoruz ki kuşkusuz medyanın da kendi gündemi
var. Bu nedenle on iki aforizma öneriyorum: Bilim öğretilir
ve tartışılırken ya da yazılı medyada veya televizyon gibi ya
yın araçlarında sunulurken her zaman bariz olmayan nokta
lar bunlar.
501
Baş Belası icatlar
BİLİM HAKKINDA ON iKi AFORİZMA
•
Yeni bir keşif hemen her zaman derhal veya kısa sürede
fayda sunabildiği gibi abartılı iddialarla duyurulur.
•
Neredeyse bütün teknolojik ilerlemelerin, icat edildikleri
zaman genellikle tam olarak bilinmeyen veya öngörülme
yen endişe verici veya negatif yönleri vardır.
•
Birçok keşfin hatta çoğunun keşif ilk yapıldığı zaman tah
min edilemeyen yararlı uygulamaları vardır.
•
Birçok teknolojik ilerleme dünyada birbiriyle bağlanbsız
yerlerde aşağı yukarı aynı anda ve birbirlerinden bağımsız
olarak yapılır.
•
Sürekli aynı teknolojileri yeniden icat eder ve aynı keşifleri
tekrar yaparız.
•
Birçok bilimsel ilerleme sayısız küçük aşamdan geçerek
gerçekleşir. "Çığır açan buluş" diye bir şey çok nadirdir.
•
Bilimsel bilgi üstsel hızda arbyor olabilir ama bilimsel bil
giden istifade edilmesi çoğu zaman umulandan çok daha
yavaş olur.
•
Birçok gayet önemli keşif ve bazı icatlar güzel rastlantıların
eseridir.
•
"İyi" demokratik devletler bile sık sık bilimsel bilgiyi yan
lış kullanır.
•
Bilimciler de insandır, dolayısıyla daima bütünüyle nesnel
olmayabilirler.
•
Bilimciler gelecek tahmininde başka insanlardan daha iyi
değildirler. Aslında öngörüleri genellikle büyük ölçüde ku
surludur.
•
Bilimcilerin büyük çoğunluğunun bilimle uğraşmasının
nedeni bilginin gelişmesinin herkesçe paylaşılacak yararlar
getirecek olduğuna inanmalandır.
502
Bilimciler ve Halle On İki Aforizma ve Bir Manifesto
Ya bilimcinin rolü? Eğer bilimciler toplumun güvenini
hak edeceklerse, işlerini geniş bir kültürel bağlamda görme
leri gerekir. Halkın endişe, ümit ve fikirlerine kulak verip ya
nıt sunmaları ve bilimlerinin kullanılabileceği yollar üzerin
de etraflıca düşünmeleri gerekir. Toplumun bilimsel bilginin
kullanımı hakkındaki önemli kararlara daha yakından dahil
olması gerektiği için, bilimcilerin bu bilgiyi uygulama şekille
rini ve içerimlerinin neler olabileceğini değerlendirmeleri ge
rekir. Kuşkusuz, bunu yapmak iyi vatandaş olmak demektir.
Böyle bir yaklaşım en iyi, bilimciler ve halk arasında oluşacak
etkili bir sözleşmeyle teşvik edilebilir. Eğer bu ilişki güçlüy
se, o zaman bilimin gitgide daha akıllıca ve en büyük yarar
doğrultusunda kullanılması daha muhtemeldir. Birleşik
Krallık' ta bu sözleşme sürecini başlatmış olduğumuzu belirt
mek isterim ki kanımca geleceğimizi sağlama almanın en iyi
yollarından biri budur.
Bu düşünceleri akılda tutarak, aşağıdaki manifestoyu tek
lif ediyorum. Küstahça görünebilir ama bunu düşünce biçi
minde yararlı bir değişiklik yapılması için bir başlangıç nok
tası olarak öneriyorum. Bu ilkeler benim zannımca bilimci ile
toplum arasında daha iyi ve güvenli bir ilişki sağlanmasında
yardıma olabilir.
BİR BİLİMCİNİN MANİFESTOSU
1 . Çalışmamızı mümkün olduğunca etkin bir biçimde ilet
meye gayret etmeliyiz, çünkü en nihayetinde çalışma top
lum adına yapılıyor ve yine kötü sonuçlan hepimizin ya
şadığı toplumun üyelerini etkileyebilir.2 Sadece meslek
taşlarımız için beyanda bulunduğumuzda veya çalışma
yayımladığımızda açık olmaya çalışmamalıyız, aynı za
manda çalışmamızı halktan bir kişiye anlatırken de aynı
çabayı göstermeliyiz. Ayrıca daha etkin iletişime geçmeyi
503
Baş Belası icatlar
öğrenmenin yaphğımız bilimin kalitesini arhrabileceği ve
bilimi çözmeye çalışhğımız sorunlarla daha alakalı kılabi
leceği hususunda da etraflıca düşünebiliriz.
2. İletişim iki yönlü bir süreçtir. Halkla iyi ilişki sadece bi
limsel bilgiyi açıkça anlatmak değildir. Halkın fikir, soru,
umut ve endişelerini dinlemeyi ve cevap vermeyi de ge
rektirir. Halkla bu tarz ilişkinin iyi vatandaşlık meselesi
olduğunu kabul etmeliyiz. Bazen toplumun çeşitli kesim
leriyle kurulan uygun diyalogun çalışmamızın bazı yön
lerinin bilinmesini sağlayacağını akılda tutmalıyız. Daha
sı bu diyalog çalışmamızdan geliştirilen bir teknolojiyi
halkın ihtiyaçlarıyla daha alakalı kılıp tehlikeli olma ihti
malini azaltabilir.
3. Medya ister yazılı ister yayın veya intemet yoluyla olsun,
halkın bilim hakkında bilgi sahibi olmasında anahtar rol
oynar. Gazetecilerle olan ilişkilerimizde mümkün oldu
ğunca açık, dürüst ve anlaşılabilir olarak çalışmalarımızı
daha etkin biçimde paylaşmamız gerekir. Üzerinde çalış
hğımız şeyin potansiyelini abartarak, alanımızda çalışan
diğer bilimcilerin işlerini küçümseyerek medyayı kötüye
kullanmamızın bilime de zararlı olabileceğini anlamamız
gerekir.
4. Yaphğımız bilimin tümüyle bizim malımız olmadığını ka
bul etmemiz gerekir. Vergi verenler bizim bilim eğitimi
mizin finansına yardım etsin etmesin, eğitim ve araşhr
malarımızın çoğu halk tarafından, araşhrma konseylerin
den veya hayır kurumlarından bağış olarak karşılanıyor.
Araştırma sonuçlarımız kısmen halkın malıdır.
5. Mümkün olan her yerde, her zaman işimizin uygulamala
rından kaynaklanabilecek etik problemleri göz önüne al
malıyız. Bazı bilimciler bilimin ahlaki bir değeri olmadığı
nı iddia etmişlerdir; ancak saf bilgi etik açıdan tarafsız
504
Bilimciler ve Halk: On iki Aforizma ve Bir Manifesto
6.
7.
8.
9.
olabilse de bu bilginin elde edilme ve kullanım şekli bir
çok zor etik meseleyi ilgilendirebilir.
Bilimin "hakikat" değil, hakikatin yalnızca bir versiyonu
olduğunu akılda tutmalıyız. Bilimsel bir deney bir şey
"kanıtlayabilir" ama bir "kanıt" zamanla biz daha iyi bir
anlayış kazandıkça değişebilir. Bir şeyin gerçek olduğunu
sadece iddia etmek birçok insanı söylediğimizin doğrulu
ğuna ikna etmeyecektir. Bazen iki tane iyi yapılmış dene
yin eşit derecede geçerli olan çelişkili sonuçlar verebilece
ğini akılda tutmak gerekir. Bilim mutlak değildir; genelde
belirsizlik hakkındadır.
Biz bilimcilerin keşfettiklerimizden aşın derecede gurur
lanmamız anlaşılabilir ve uygun bir şeydir, ama bu özel
bilginin bazen bir güya her şeye gücü yetme ve küstahça
iddia etme kültürü türetebileceği kolayca unutulabilir. Ki
birden kaçınmalıyız çünkü verilerin yanlış yorumlanma
sına ve meslektaşlarla işbirliği yerine anlaşmazlığa yol
açabilir. Üstelik kibir halkın güvensizliğini artırarak bili
min itibarına zarar verebilir.
Bilimcilere düzenli olarak diğer bilimcilerin çalışmalarını
değerlendirmeleri veya yayımlanmadan önce gözden ge
çirmeleri için çağrı yapılır. Meslektaşların yaptığı bu ince
leme bilimsel çalışmanın kalitesini değerlendirmede ge
nellikle en iyi süreç olsa da kötüye kullanılabilir. Böyle bir
incelemeyi yaparken, adil, dürüst olmaya ve kendi çıkarı
mıza uygun davranmamaya gayret etmeliyiz.
Bilimimizi geniş bir bağlamda görmeye çalışmalı ama ay
nı zamanda kişisel uzmanlık sınırlarımızın da farkında ol
malıyız. Kendi konumuz dışında konuşurken, bir duru
mun olgularını yanlış anlama olasılığımızın fazla olabile
ceğini göz önünde tutmalıyız. Bilimin geleceği hakkında
tahminlerde bulunurken, özellikle de gerçekçi olmayan
505
Baş Belası icatlar
beklentiler yaratmak zararlı olabileceği için özellikle
dikkatli olmalıyız.
10. İster totaliter ister oligarşik ister demokratik seçimle gel
miş olsun, yönetimlerin genelde menfaatleri vardır. Bu
tarz menfaatler her zaman iyi araştırmalara veya bilgi se
merelerinin iyi bir şekilde kullanımına olanak sağlamaz.
Devlet kontrolündeki bilimin kötücül bir etkisi olabilir.
Bu totaliter yönetimlerde kesinlikle doğrudur ama bilimin
yanlış kullanımı bizimkisi de dahil olmak üzere, neredey
se bütün liberal demokrasilerde çok yaygındır.
Bilimcilerin politikaalardan bağımsız olmaları zordur,
çünkü politikacılar sonuçta birçok önemli mali karan ve
rirler. Ancak politikaalarla aramıza biraz mesafe koyma
mız gerekir ve kararlarının hatalı veya tehlikeli olduğunu
düşündüğümüzde de eleştirmekten kaçınmamalıyız.
1 1. Çoğu zaman hükürnetlerin ve üniversitelerin desteklediği
ticari menfaatler eğer teknoloji kamu yararına kullanılı
yorsa göz ardı edilemezler. Fakat bilimciler çıkar çahşma
larının tehlikelerinin bilincinde olmalı ve bir denge kur
malıdır, çünkü ticari menfaatlerin bilimsel girişimler üze
rinde kötü bir etkisi olabilir. Bilim tarihi ticari çıkarların
aşın veya dar görüşlü bir şekilde gözetilmesinin halkın
güveninin kaybedilmesine yol açabileceğini gösterir.
12. Bah dünyasında en iyi temel bilimlerin çoğu üniversite
lerde yapılır. Ancak tarihsel açıdan üniversiteler elit ve gi
zemli kurumlar olmuşlardır ve günümüzde bile zaman
zaman karmaşık ve anlaşılmaz işlerin yapıldığı oldukça
tehdit edici yerler olarak algılanırlar. Üniversitelerde çalı
şan bizler kurumlarımıza açık erişimin olduğu bir yeni
kültürün teşvik edilmesine yardımcı olmaya çalışmalı ve
yapabildiğimiz yerde, toplum hizmeti ve sosyal yardım
gerektiren faaliyetlerin güçlendirilmesine yardım etmeli506
Bilimciler ve Halk: On İki Aforizma ve Bir Manifesto
yiz. Üniversitelerin halkın bilimcilerle olan bağlanhsını
her fırsatta desteklemesini sağlamak için elimizden geleni
yapmalıyız.
13. Okullar gençleri doğal dünyanın ihtişamını görmeye teş
vik etmede en hayati rolü oynuyorlar. Ancak maalesef gü
nümüzde birçok okul, çocukların bilimin harikalarını tak
dir etme hususunda bilfiil heveslerini kırıyor. Çocuklar
için daha pratik ve deneysel çalışmaları teşvik edebilecek
girişimleri desteklemeye çalışmalı ve ilham veren öğret
menler ile öğretimlerini takdir ettiğimizi göstermeliyiz.
Eğer yapabilecek pozisyondaysak, okullar, öğrenciler ve
üniversiteler arasında daha güçlü bağlanh ve işbirlikleri
ni desteklemeliyiz, çünkü bu daha sağlıklı, güvenli bir
toplum yaratmamıza yardıma olabilir.
14. Daha bir nesil önce, uygar bir kişi olmanın göstergesi Sha
kespeare, Milton, Goethe, Tukidides, Rembrandt ve Beet
hoven'in değerini bilmekti. Ancak bilim uğraşı öylesine
yoğunlaşh ve zahmetli oldu ki günümüz bilimcileri kültü
rel mirasımıza aldırmama eğilimindeler. Kendi ilgi alan
larımızı genişleterek bunun üzerinde düşünebilir, böylece
bilimci olmayanların bilimi kültürümüzün bir parçası ola
rak görmelerine yardıma olabiliriz. Shakespeare, Tukidi
des, Goethe ve hatta Milton'ın bizim bilimsel araşhrmala
nmızla direkt bir bağlanhsı olmayabilir ama bu tarz ya
zarların temsil ettiği kültürel değerler evrenseldir ve son
derece önemlidir. Romalı şair ve tiyatro yazarı Publius
Terentius'un sözleri özellikle anlamlıdır: Homo sum: huma
n i nil a me alienu m puto.
''Ben insanım: İnsana özgü hiçbir
şey bana yabana değildir."
507
NOTLAR
Giriş. Zekamıza Fazla mı Güveniyoruz?
1 Hartrnut Thieme, "Lower Palaeolithic hunting spears
from Germany", Nature, 385: 807-10 (1997).
2 Karbon-14'ün nispeten kısa yan ömrü nedeniyle, karbon
14 metodu sadece yaklaşık son 60.000 yıl için uygulana
bilir (yaklaşık olarak modern insanın evrimleşmesinden
bu yana). Eğer bu tarihten önceki bir objenin tarihi belir
lenmek isteniyorsa potasyum veya toryum gibi başka ele
mentler kullanılabilir.
3 Robert Winston, insan Beyni, Say Yayınlan, İstanbul
(2012).
4 Jean Clotte ve Jean Courtin, La Grotte Cosquer, Editions du
Seuil, Paris (1994).
5 L. Bachechi, P.-F. Fahri ve F. Mallegni, "An arrow-caused
lesion in a late Upper Paleolithic human pelvis", Current
Anthropology, 38: 135-40 (1997).
6 Thor Gjerdrum, Philip Walker ve Valerie Andrushko,
"Humeral retroversion: an activity pattem index in pre
historic southem California", American /ournal of Physical
Anthropology, 36 (suppl.): 100-1 (2003).
7 Sir Martin Rees, Our Final Century? Will the Human Race
Suroive the Twenty-ftrst Century? Heinemann, Londra
(2005).
509
Baş Belası icatlar
8 Alec Broers (Lord Broers),
The Triumph of Technology: The
Reith Lectures, BBC Radio 4 (2005).
1. Yarabcılığımızın En Görkemli Cenneti
1 Michael Frank, Daniel Everett, Evalina Fedorenko and
Edward Gibson, "Number as a cognitive technology: evi
dence from Piraha language and cognition", Cognition,
108: 819-24 (2008).
2 Michael Sockol, David Raichlen ve Herman Pontzer,
"Chimpanzee locomotor energetics and the origin of hu
man bipedalism", Proceedings of the National Academy of
Sciences of the USA,
1 34: 12265-9 (2007).
3 Robert Seyfarth ve Dorothy Cheney, "The acoustic featu
res of vervet monkey grunts", fournal of the Acoustical So
ciety of America, 75:
1623-8 (1984).
4 Robin Dunbar, "Psychology: evolution of the social bra
in", Science, 302: 1 160-1 (2003).
5 Patricia M. Greenfield, "Language, tools and brain: the
ontogeny and phylogeny of hierarchically organized se
quential behavior", Behavioral and Brain Sciences, 14: 53195 (1991).
6 Cecilia S. L. Lai, Simon E. Fisher, Jane A. Hurst, Faraneh
Vargha-Khadem ve Anthony P. Monaco, "A forkhead
domain gene is mutated in a severe speech and language
disorder'', Nature, 412: 519-23 (2001).
7 Richard G. Klein, "Whither the Neanderthals?",
Science,
299: 1 525-9 (2003).
8 Wolfgang Enard, Molly Przeworski, Simon E. Fisher, Ce
cilia S. L. Lai, Victor Wiebe, Takashi .Kitano, Anthony P.
Monaco and Svante Paabo, "Molecular evolution of
FOXP2, a gene involved in speech and language", Natu
re, 418: 869-72 (2002).
510
Notlar
9 B. Arensburg, A. M. Tillier, B. Vandermeersch, H. Duday,
L. A. Schepartz and Y. Rak. "A Middle Palaeolithic hu
man hyoid bone", Nature, 338: 758-60 (1989).
10 M. Hauser, N. Chomsky ve W. T. Fitch, "The language fa
culty: what is it, who has it, and how did it evolve?", Sci
ence, 298: 1569-79 (2002).
11 S. Leitner ve C. K. Catchpole, "Female canaries that res
pond and discriminate more between male songs of dif
ferent quality have a larger song control nucleus (HVC)
in the brain", /ournal of Neurobiology, 52: 294-301 (2002).
12 Nancy Mitford ve Osbert Lancaster, Noblesse Oblige: An
Enquiry into the ldentifiable Characteristics of the English
Aristocracy, Penguin Books, Londra (1959).
13 Judg. 12: 5.
14 Seyfarth ve Cheney, "The acoustic features of vervet
monkey grunts".
15 K. Amold ve K. Zuberbühler, "Language evolution:
se
mantic combinations in primate calls", Nature, 441: 303,
publ. online (2006).
16 Juliane Kaminski, Julia Fischer ve Josep Call, "Prospecti
ve object �arch in dogs: mixed evidence for knowledge
of What and Where", Animal Cognition, 1 1 : 1435 (2008).
17 Hauser vdl., "The language faculty".
2. Yok Etme Arzusu
1 William Bateson, Gregor Mendel. Mendel's Principles of He
redity: A Defence, Cambridge Üniversitesi Yayını, Cam
bridge (1902).
2 Jan l\'itkowski, "Stalin's war on genetic science", Nature,
454: 577-9 (2008).
3 David Joravsky, The Lysenko Affair, University of Chicago
Press, Chicago (1970).
511
Baş Belası icatlar
4 Peter Pringle, The Murder of Nikolai Vavilov, Simon &
Schuster, New York (2008).
3. Yıprahcı Bir Varoluş
1 Gen. 3: 17-20.
2 Theya Molleson, "The eloquent bones of Abu Hureyra",
Scientific American, 271: 70-5 (1994).
3 K. N. Schneider, "Dental caries, enamel composition, and
subsistence among prehistoric Amerindians of Ohio",
American /ounıal of Physical Anthropology, 71 : 95-102
(1986).
4 Kim Hill, A. M. Hurtado and R. S. Walker, "High adult
mortality among Hiwi hunter-gatherers: implications for
human evolution", /ournal of Human Evolution, 52: 443-54
(2007).
5 Richard B. Lee and lrven DeVore, Man the Hunter, Aldi
ne, New York (1968).
6 Mark Nathan Cohen, Health and the Rise of Civilization, Ya
le Üniversitesi Baskıs, New Haven (1989).
7 Ofer Bar-Yosef, Avi Gopher, Eitan Tchemov and Mordec
hai E. Kislev, "Netiv Hagdud: an early Neolithic village
site in the Jordan Valley", /ournal of Field Archaeology, 18:
405-4 (1991).
8 D. W. Gaylor, J. A. Axelrad, R. P. Brown, J. A. Cavagna
ro, W. H. Cyr, K. L. Hulebak, R. J. Lorentzen, M. A. Mil
ler, L. T. Mulligan and B. A. Schwetz, "Health risk assess
ment practices in the U.S. Food and Drug Administrati
on", Regulatory Toxicology and Pharmacology, 26: 307-21
(1997).
Hayvan Çiftliği
1 Margaret Jolly, Women of the Place: Kastom, Colonialism and
Gender in Vanuatu (Studies in Anthropology and His
tory), Harwood Acadernic, Newark, NJ (1994).
4.
512
Notlar
2 Matthew Kluger, "Fever revisited", Pediatrics, 90: 846-50
(1992).
3 http: / / www.goveg.com / factoryFarming_pigs_farms.
asp.
4 A. Voss, F. Loeffen, }. Bakker, C. Klaassen ve M. Wuli,
"Methicillin-resistant Staphylococcus aureus in pig far
ming", (2005); N. Nitatpattana, A. Dubot-Peres, M. AI
Gouilh, M. Souris,P. Barbazan, S. Yoksan vdl., "lncidence
of Japanese encephalitis virus genotype, Thailand"
(2008); S. AbuBakar, L. Y. Chang, A. R. Mohd Ali, S. H.
Sharifah, K. Yusoff and Z. Zamrod, "lsolation and mole
cular identification of Nipah virus from pigs" (Dec. 2004);
W. Chen, M. Yan, L. Yang, B. Ding, B. He, Y. Wang vdl.,
"SARS-associated coronavirus transmitted from human
to pig" (2005). Hepsi de Hastalık Kontrol ve önleme Mer
kezinde, Emerging Infectious Diseases (çevrimiçi yayın).
5 Stephen Morse, "Factors in the emergence of infectious
diseases", Emerging Infectious Diseases, 1: 7-15 (1995).
6 http:/ / www.smithfield.com/ about/ advertising.php.
7 M. Shun-Shin, M. Thompson, C. Heneghan, R. Perera, A.
Hamden ve D. Mant, "Neuraminidase inhibitors for tre
atment and prophylaxis of influenza in children: syste
matic review and meta-analysis of randomised control
led trials", British Medical /ournal (çevrimiçi baskı), 10
Ağustos. 2009, 339:b3172.
8 The Times, 1 1 Ağustos 2009.
9 Larry Pope virüsün etten bulaşmadığı iddiasında nere
deyse kesinlikle haklıdır. 14 Mayıs 2009'da da (www .
smithfieldfood.com / media / news.aspx), şirketin Meksi
ka hükümetiyle yapbğı işbirliğini bildirdi: "Meksika hü
kümeti tarafından yürütülen test işleminin sonuçlan
513
Baş Belası icatlar
Granjas Carroll de Mexico'dak.i (GCM) gribin A(HlNl)
insanlarda görülen türü de dahil olmak üzere, hiçbir vi
rüsün domuz sürüsünde mevcut olmadığını doğrulamış
tır." Sonuç olarak "HlNl grip virüsünün insanları etkile
yen alt türünün GCM' den kaynaklanmadığını" iddia
eder. Bu salgının kaynağı ne olursa olsun, domuzların sık
sık birtakım virüslerle enfekte olduğunun belgelendiğini
göz önüne aldığımızda, bu şirketin çiftliklerinin çoğunun
etrafındaki çevreyi temizleyerek sicilini iyileştirmeyi uy
gun görmüş olması yararlıdır.
10 J. A. Hutchings, "Collapse and recovery of marine fis
hes", Nature, 406: 882-5 (2000).
1 1 Isa. 19: 6.
12 R. L. Naylor, R. J. Goldburg, J. H. Primavera, N. Kautsky,
M. C. Beveridge, J. Clay, C. Folke, J. Lubchenco, H. Moo
ney and M. Troell, "Effect of aquaculture on world fish
supplies", Nature, 405 / 6790: 1 017-24 (2000).
13 Philip Lymbery, "in too deep: the welfare of intensively
farmed fish" (2002), Compassion in World Farming için
yapılmış çalışma (www .ciwf.org.uk).
14 Asiditenin ölçümü pH'dır. PH değeri 7.0 olan bir çözelti
pH değeri 8.0 olan bir çözeltiden on kat daha asitlidir.
15 James C. Orr, Victoria J. Fabry, Olivier Aumont, Laurent
Bopp, Scott C. Doney, Richard A. Feely et al., "Anthropo
genic ocean acidification over the twenty-first century
and its impact on calcifying organisms", Nature, 437: 6816 (2005).
16 Uluslararası Meseleler Hakkında Akademiler Arası He
yet, IAP Statement on Ocean Acidification (2009).
17 S. B. Prusiner, "Novel proteinaceous infectious particles
cause scrapie", Science, 216: 136-44 (1982).
514
Notlar
5. Dönüp Dolaşan Acayip Sözler
1 Denise Schmandt-Besserat, How Writing Came About, Te
xas Üniversitesi Yayını, Austin, Tex. (1996).
2 Ronald 5. Stroud, "The art of writing in ancient Greece",
in Wayne M. Senner, ed., The Origins of Writing, Nebras
ka Üniversitesi Yayını, Lincoln, NE (1989).
3 G. Alun Evans, "Evidence for lndo-European language in
the Minoan documents", /ournal of Hellenic Studies, 73: 84103 (1953).
4 Rex E. Wallace, An Introduction to Wall lnscriptions from
Pompeii and Herculaneum, Bolchazy-Carducci ine., W au
conda, lll. (2005).
5 David Keightley, Sources of Shang History: The Oracle-Bone
lnscriptions of Bronze Age China, California Üniversitesi
Yayını, Berkeley (1978).
6 Jack Goody, The Domestication of the Savage Mind (Themes
in the Social Sciences), Cambridge Üniversitesi Yayını,
Cambridge (1977).
7 Robert Winston, Human lnstinct: How our Primeval lmpul
ses Shape our Modern Lives, Bantam Yayını, Londra (2002),
pp. 313ff.
8 Alberto Manguel, The Library at Night, Yale Üniversitesi
Yayını, New Haven (2008).
9 Fernando Baez, A Universal History of the Destruction of Bo
oks, trans. Alfred MacAdam, Atlas & Co., New York
(2008).
10 P. D. G. Thomas, "The beginning of parliamentary repor
ting in newspapers, 1768-1 774", English Historical Review,
74: 623 (1959).
1 1 /ournals of the House of Lords, Lord Lovat hakkında tuta
nak, 20 George il, 529ff. (1747).
12 /ournals of the House of Commons, 38: 745 (1760).
515
Baş Belası icatlar
1 3 P. L. Simrnonds, "Statistics of newspapers in various co
untries", ]ournal of the Statistical Society of London, 4: 1 11-
36 (1841).
14 1. Kershaw, Hitler, the Germans, and the Final Solution, Ya
le Üniversitesi Yayını, New Haven (2008).
15. Welch, "Nazi propaganda and the Volksgemeinschaft:
constructing a people's community", ]ournal of Contempo
rary History, 39: 2 ("Understanding Nazi Germany'), 21338 (2004).
16 }. Curtice, "Was it The Sun that won it again? The influ
ence of newspapers in the 1997 election campaign",
CREST çalışma rapqrlan no. 75 (1999 ), http: / / www .
crest.ox.ac.uk.
Dijital iletişim
1 Stephen van Dulken, Inventing the 1 9th Century, British
6.
Kütüphanesi, Londra (2001).
2 "C" harfi ikinci iğnenin tekrarlı hareketiyle gösteriliyor
du. "}" ve "(l' harfleri de "G" ve "K" harfleriyle temsil
ediliyordu. (Salford Üniversitesi: http: / / www .cntr.sal
ford.ac.uk / comrns /johntawell.php.)
3 O. C. Howes, "Compulsions in depression: stalking by
text message", American ]ournal of Psychiatry, 163: 1642
(2006).
4 O. James ve J. Drennan, "Exploring addictive consumpti
on of mobile phone technology", Proceedings of Australian
and New Zealand Marketing Academy Conference (2005).
5 Orange County Register, 7 Ocak 2009.
6 H. Luntiala, The Last Message, Tammi, Helsinki (2007).
7 J. Sutherland, "Cn u bet?", Guardian, 1 1 Kasım. 2002.
8 John Humphrys, "1 h8 bet msgs: how texting is wrecking
our language", Mail OnLine, 24 Eylül 2007.
516
Notlar
9 Will Self and Lynne Truss, ''The joy of text", Guardian, 5
Temmuz 2008.
10 A Language far Life, Sir Alan Bullock'un başkanlığı altın
da Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından görevlendirilen
Araştırma Kurulunun rap::>ru, Londra (1975).
1 1 George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınlan,
İstanbul (2012).
12 E. Fromm, insandaki Yıkıcılığın Kökenleri, Paye! Yayınlan,
İstanbul (1993).
13 K. Taylor, Cruelty: Human Evil and the Brain, Oxford Üni
versitesi Yayını, Oxford (2009).
14 P. K. Smith, J. Mahdavi, M. Carvalho, S. Fisher, S. Russell
ve N. Tippett, "Cyberbullying: its nature and impact in
secondary school pupils", Child Psychology and Psychiatry,
49: 376-85 (2008).
15 J. F. Chisholm, "Cyberspace violence against girls and
adolescent females", Annals of the New York Academy of
Sciences, 1087: 74-89 (2006).
1 6 Ergen ve Plansız Hamileliği Önleme Kampanyası, araş
tırma 2008: http: / / www .thenationakampaign.org
17 Internet
World
Stats
(http: / / www.intemetworld
stats.com / stats.htm) 2008.
18 Francis Maude MP, Hansard (Commons), col. 756, 12 Kcr
sım 2008.
7.
Doğru Prometheus Ateşi
1 Stella Brewer, The Forest Dwellers, Fontana, Londra (1979).
2 N. Goren-Inbar, N. Alperson, M. E. Kislev, O. Simchoni,
Y. Melamed, A. Ben-Nun and E. Werker, "Evidence of
hominin control of fire at Gesher Benot Ya'aqov, Israel",
Science, 304: 725-7 (2004).
517
Baş Belası icatlar
3 Bu, yaklaşık 1,5 milyon ila 150.000 yıl öncesi arasına ta
rihlenen Alt Paleolitik Çağ sırasında bir taş alet yapım
yöntemine işaret eder. Bu çağın karakteristik aletleri çift
yüzlü el baltaları, baltalar ve diğer temel aletlerdir. Avru
pa Palaeolitik Dönemi'ne ait en eski aletler Homo erectus
fosilleriyle ilişkilendirilen Afrika bölgelerinde bulunmuş
tur.
4 C. K. Brain ve A. Sillent, "Evidence from the Swartkrans
cave for the earliest use of fire", Nature, 336: 464-6 (1988).
5 Lewis Binford, "Were there elephant hunters at Torral
ba?", in Matthew H. Nitecki and Doris V. Nitecki, eds,
The Evolution of Human Hunting, Springer, Chicago (1987).
6 Alfred Reginald Radcliffe-Brown, The Andaman lslanders,
Free Press, New York (repr. 1964).
7 Thucydides, cilt 2, çeviri. Benjamin Jowett, Clarendon
Press, Oxford (1900).
8 "Sir Edward Kelle's Worke", in The Alchemical Works of
Sir Edward Kelley lncluding The Philosopher's Stone. From
Theatrum Chemicum Britannicum, ed. Elias Ashmole. Kes
singer Publishing, Whitefish, Mont. (2006).
9 Charlotte Fell Smith, }olın Dee 1527-1 608, Constable & Co.,
Londra (1909).
10 Richard Feynrnan, "There's plenty of room at the bot
tom", 29 Aralık 1959'da Amerikan Fizik Topluluğunun
yıllık toplanbsında sunulan rapor, www.zyvex.com / na
notech / feynman.html. adresinde görülebilir.
1 1 Jessica Ponti, Enrico Sabbioni, Barbara Munaro, Frances
ca Broggi, Patrick Marmorato, Fabio Franchini, Renato
Colognato and François Rossi, "Genotoxicity and morp
hological transformation induced by cobalt nanoparticles
and cobalt chloride: an in vitro study in Balb / 3T3 mouse
fibroblasts", Mutagenesis, 24: 439-45 (2009).
518
Notlar
12 Paresh Chandra Ray, Hongtao Yu ve Peter P. Fu, "Toxi
city and environrnental risks of nanomaterials: challenges
and future needs", /ournal of Environmental Science and
Health, Part C (2009), atwww.informaworld.com/
smpp / title-content=t713597270 adresinde görülebilir.
13 R. J. Griffitt, J. Luo, J. Gao, J. C. Bonzongo ve D. 5. Barber,
"Effects of partide composition and species on toxicity of
metallic nanomaterials in aquatic organisms", Environ
men tal Toxicology and Chemistry, 27: 1972-8 (2008)
14 D. H. Lin ve B. 5. Xing, "Phytotoxicity of nanoparticles:
inhibition of seed germination and root elongation", En
vironmental Pollution, 150: 243-50 (2007)
8. Düşündürücü, Kükürtlü Ateşler
1 Michael Hunter, "Robert Boyle for the twenty-first cen
tury", Notes and Records of the Royal Society of London, 59:
87-90 (2005). Aynca Michael Hunter'ın Boyle hakkındaki
mükemmel denemesi, "The life and thought of Robert
Boyle'u da tavsiye ederim. http: / / www.bbk.ac.uk/ Boy
le /biog.html.
2 Donald Read, The English Provinces,.1760-90 civarı, Hod
der & 5toughton, Londra (1964).
3 Joseph Priestley, Familiar Letters Addressed to the lnhabi
tants of the Town of Birmingham, by the Revd Mr Madan
(1790-92), mektup 4.6. J. Thompson tarafından basılıp, J.
Johnson tarafından sahldı.
4 Jenny Uglow, The Lunar Men, Faber & Faber, Londra
(2002). Çok tavsiye edilen, sürükleyici bir kitap.
5 Kitabı ciltsiz olarak kısa süre önce basıldı: John Robison,
Proofs of a Conspiracy: Against ali the Religions and Govern
ments of E urope, Carried on in the Secret Meetings of Freema
sons, llluminati and Reading Societies, Forgotten Books
519
Baş Belası icatlar
(2008), Amazon via
www .forgottenbooks.org
sitesinden
temin edilebilir.
6 "The method to soften bones and to cook all kinds of me
at in a short time and still fresh, with a description of the
cooking vessel, its qualities and uses."
7 Heworth'taki 1812 St. Mary's Kilise Avlusu, Durham Ma
deni Müzesi'ndeki Felling Colliery Felaketi Anıh. Müze
de fotoğraf ve ilgili materyaller var.
8 R. G. Carpenter ve A. L. Cochrane, "Death rates of miners
and ex-miners with and without coalworker's pneumo
coniosis in South Wales", British Journal of Industrial Me
dicine, 13: 102 (1956).
9 David Egan, Coal Society: A History of the South Wales Mi
ning Valleys 1840-1980, Gomer Press, Dyfed (1987).
10 Thomas Crump, A Brief History of the Age of Steam, Robin
son, Londra (2007).
11 Resim, Rudolph Ackermann'ın aynı dönemde bashğı
Microcosm of London'da Rowlandson'ın yaphğı bir akva
tinta olarak yer almışhr (1808).
12 Anthony Burton, Richard Trevithick: The Man and his Mac
hines, Aurum Press, Londra (2000).
13 Alexis de Tocqueville, "Memoir on pauperism: does pub
lic charity produce an idle and dependent class of soci
ety?", ilk basım 1835; Cosimo Press tarafından, Alief, Tex.
(2006).
14 Stockholm Uluslar arası Barış Araşbrmalan Enstitüsü,
SIPRI Year Book 2008, Oxford, 2008, ABD Savunma Mer
kezi Bilgilendirmeden alınhlanmışhr.
15 L. Calderon-Garciduenas, M. Franco-Lira, R. Torres
Jard6n, C. Henriquez-Roldan, G. Barragan-Mejfa, G. Va
lencia-Salazar, A. GonzaJ.ez-Maciel, R. Reynoso-Robles,
R. Villarreal-Calder6n and W. Reed, "Pediatric respira520
Notlar
tory and systemic effects of chronic air pollution exposu
re: nose, lung, heart, and brain pathology", Toxicologic
Pathology, 35: 1 54-62 (2007).
insanı Mutlu Eden Petrol
1 Andrew Cook, Reilly: Ace of Spies. The True Story of Sidney
Reilly, Tempus, Stroud (2004).
2 Andrew Lycett, The Man behind James Bond, Tumer, Nash
9.
ville (1996).
3 Thomas Jock Murray, "Dr. Abraham Gesner: the father of
the petroleum industry", /ournal of the Royal Society of Me
dicine, 86/ 1: 43-4 (1993).
4 David Leon Chandler, Henry Flagler: The Astonishing Life
and Times of the Visionary Robber Baron Who Founded Flori
da, Macmillan, New York (2009).
5 Geoffrey Crowther, Traffic in Towns: A Study of the Long
Term Problems of Traffic Urban Areas, Ulaşhrma Bakanının
görevlendirdiği Yürütme Kurulu ve Çalışma Grubunun
raporu, Londra (1963).
6 Talmud Bavli, Tractate Avodah Zarah, 70a.
7 Elizabeth Monroe, Philby of Arabia: St. John Philby, Faber
& Faber, Londra (1973).
8 "The
Ikhwan",
http: / / www.eb.com:180 / cgi-bin / g?
DocF=micro / 287 / 66.html.
9 James Howard Kunstler, The Long Emergency: Surviving
the End of Oil, Climate Change, and Other Converging Catas
trophes of the Twenty-first Century, Grove / Atlantic, New
York (2006).
10 M. King Hubbert, "Nuclear energy and fossil fuels",
Meeting Southem Division of Production, American Pet
roleum Institute, 1956, http: / / www .hubbertpeak.com /
Hubbert/ 1956 / 1956.pdf.
521
Baş Belası icatlar
1 1 Colin J. Campbell, The Coming Oil Crisis, Multi-Science
Publishing Co. & Petroconsultants (1997).
12 Erik Davis, TechGnosis: Myth, Magic and Mysticism in the
Age of Information, Serpent's Tail, Londra (1999 ) .
13 Renewable Energy, Lordlar Kamarası Bilim ve Teknoloji
Hakkında Seçilmiş Kurul raporu, rapor 69 (2006).
14
Non-food Crops, Lordlar Kamarası Bilim ve Teknoloji
Hakkında Seçilmiş Kurul raporu, rapor 5 (2000) .
15 Arnulf Jaeger-Waldau, in J. M. Kroon, G. Dennler, A. Jae
ger-Waldau ve A. Slaoui, eds, Advanced materials and con
cepts for photovoltaics (AMPS), Avrupa Materyal Araşhr
ma Komitesi (E-MRS) Sempozyum Tutanakları, cilt. 215,
Elsevier (2007).
16 J. Bostaph, "Thin film fuel-cells for low-power portable
applications", Proceedings of the 39th Power-sources Confe
rence, Cherry Hill, NJ: 152-5 (2000).
17 Rattan Lal, "Carbon sequestration", Philosophical Transac
tion of the Royal Society, 363: 815-30 (2008).
18 Bkz. not 9.
19 Don Hopey, "State sues utility for US pollution violati
ons", Pittsburgh Post-Gazette, 29 Haziran 2005.
20 J. P. McBride, R. E. Moore, J. P. Witherspoon ve R. E.
Blanco, "Radiological impact of airborne effluents of coat
and nuclear plants", Science, 202: 1045 (1978).
21 Alex Gabbard, "Coal combustion: nuclear resource or
danger?", Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı
www .Mind
fully.org / energy / coal-combustion-waste
ccwljul93.htm. adresinden görülebilir.
22 Gordon J. Aubrecht, Energy: Physical, Environmental, and
Social Implications, 3rd edn, Macmillan USA, New York
(2005).
522
Notlar
23 http: / / www.epa.gov / hiri / .
24 M. R. Raupach, G. Marland, P. Ciais, C. Le Quere, J. G.
Canadell, G. Klepper ve C. B. Field, "Global and regional
drivers of accelerating global C02 emissions", Proceedings
of the National Academy of Sciences, 104: 10288-93 (2007).
25 S. Rahmstorf, A. Cazenave, J. A. Church, J. E. Hansen, R.
F. Keeling, D. E. Parker ve R. C. J. Somerville, "Recent cli
mate observations compared to projections", Science, 316:
709 (2007).
10. Kelin İlacı Olsa...
1 Günümüzde dahi bazı çok dindar insanlar arasında iyi
leştirmenin "Tann'yı oynamak" olduğu ve dolayısıyla
etik açıdan sorgulanabilir olduğuna dair yaygın bir görüş
var. Bu görüş Tann'run verdiği farz edilen insan zekası
nın
kullanılmamasını savunduğu için gülünç görünüyor.
2 Kireçleştirrne bir bileşimi veya elementi gerçekte eritme
den, çözünmesine veya başka maddelerle reaksiyona
geçmesine yol açarak yapılan ısıtma işlemidir.
3 Monica H. Green, çev., The Trotula: A Medieval Compendi
um of Women 's Medicine, Pennsylvania Üniversitesi Yayı
nı, Philadelphia (2002).
4 Roy Porter, Blood and Guts: A Short History of Medicine,
Penguin, Londra (2003).
5 1 Sam. 5: 9. Hıyarcık kelimesinin İbranicesi ophal'dır. İn
cil'in Kral James versiyonunda "emerod" "hemoroittir"
ancak üreme organlan içindeki veya etrafındaki herhan
gi bir kabarb veya yara anlamına gelebilir.
6 Bu tip karantina önlemlerinin kültürel açıdan bazı harika
sonuçları olmuştur. Giovanni Boccaccio'nun Decame
ron'unda, nüfusun yaklaşık dörtte üçünün ölümüne
se-
523
Baş Belası icatlar
bep olan 1348 veba salgınındaki karantina sırasında hika
ye anlatarak oyalanan on Floransa soylusundan söz edilir.
7 Erasistratus (MÔ 304-250) önemli bir Yunan anatomistiy
di. Doktor arkadaşı Herophilus'la birlikte lskenderiye
Anatomi Okulunu kurdu ve kalpteki kapakçık ile atarda
mar ile toplardamar arasındaki yapı farkını tanımladı.
8 Benjamin Lee Gordon, Medieval and Renaissance Medicine,
Philosophical Library, New York (1959).
9 Geoffrey Keynes, The Life of William Harvey, Clarendon
Press, Londra (1966).
10 Schaudinn kendi uzmanlık alanı yüzünden ölen başka
bir doktordur: Ü zerinde çalıştığı numunelerden birinde
ki bağırsak amipli apsesinin bulaşması sonucu otuz beş
yaşında hayatını kaybetti.
11 Robert D. Simoni, Robert L. Hill ve Martha Vaughan,
"The discovery of insulin: the work of Frederick Banting
and Charles Best", /ournal of Biological Chemistry, 26: 15
(2002) (JBC Centennial 1905-2005).
12 Bu bakımdan Londra' daki Lincoln's Inn Fields' de bulunan
Royal College of Surgeons'daki harika Hunterian Müze
si'ni ziyaret etmek çok faydalı olabilir. Burası kurucusu
hakikaten büyük bir cerrah olan John Hunter'in fevkalade
maharetini sergiliyor (on sekizinci yüzyılda kestiği bazı
parçalar ispirtonun içinde korunuyor) ve ben Gillies ile
Mclndoe'nun plastik cerrahi işlerini sergileyen savaş yara
larıyla ilgili bölümü hakikaten etkileyici buluyorum.
13 James Le Fanu, The Rise and Fail of Modern Medicine, Litt
le, Brown, Londra (1999) .
14 Maurice H. Pappworth, Diagnostic Pitfalls: The Sin of Gre
ed. A primer of Medicine, Butterworths, Londra (1978).
15 Maurice Pappworth, Human Guinea Pigs: Experimentation
on Man, Beacon Press, Londra (1968).
524
Notlar
16 Kabul etmek gerekir ki bu kapatmanın birtakım politik
ve finansal nedenleri vardı ama yapması için kurulmuş
olduğu dönüşümse! araşhrrna (yani hastalara gerçek
ten yararlı bir araşhrrna) gerçekte muazzam bir etki
yapmadı.
17 Christopher C. Booth, "Clinical research and the MRC",
Quarterly ]ournal of Medicine, n.s. 59: 435-47 (1986).
18 lvan Illich, Limits to Medicine. Medical Nemesis: The Exprop
riation of Health (Penguin Social Sciences), Penguin, Lon
dra (1991).
19 Alaycı bir ifade gibi gelebilir ama tedavi hizmeti verme
mektense vermenin genelde çok daha kolay olduğuna
dikkat çekmek isterim: Bir doktor tüp bebek tedavisi yap
mayı reddettiğinde çoğu çift bunun nedenine dair uzun
konuşmalar ve açıklamalar bekler.
20 Raymond Tallis, Hippocratic Oaths: Medicine and its Dis
contents, Atlantic Books, Londra (2004).
21 Bristol'da, 1984 ile 1995 arasında, karmaşık kalp ameliya
h olan bebeklerin ölüm oranı ulusal ortalamadan önemli
ölçüde yüksekti. 1999'da bir soruşturma yapıldı, bunda
bir payı olabilecek NHS' de birçok problem olmasına rağ
men, sonuçlarını açıkça yayınlayan hastane kadrosunca
bir örtbas etme girişimi olmadığı açıkh.
22 Thomas McKeown, The Role of Medicine: Dream, Mirage, or
Nemesis ?, Nuffield Provincial Hastaneleri Vakfı, Londra
(1976).
23 Richard Doll ve F. Avery Jones, Occupational Factors in the
Aetiology of Gastric and Duodenal Ulcers, with an Estimate of
their lncidence in the General Population, HMSO, Londra
(1951).
24 A. Keys, J. Brozek, A. Henschel, O. Mickelsen ve H. L.
Taylor.
525
Baş Belası icatlar
"Role of dietary fat in human nutrition, III: Diet and the
epidemiology of coronary heart disease", American four
nal of Public Health (Nation's Health series), 47: 1520-30
(1957).
25 Multiple Risk Factor Intervention Trial Research Group.
"Multiple risk factor intervention trial: risk factor chan
ges and mortality results", fournal of the American Medical
Association, 24: 1465-77 (1982); WHO Avrupa İşbirliği
Grubu, "Multi-factorial trial in prevention of heart disea
se incidence and �ortality results", European Heart four
nal, 4: 141-7 (1983)
11. Genetik: Erotik Sanat mı Yoksa
Müstehcen Büyü mü?
1 Miriam T. Jacobs, Yuan-Wei Zhang, Scott D. Campbell ve
Gary Rudnick, "lbogaine, a noncompetitive inhibitor of
serotonin transport, acts by stabilizing the cytoplasm-fa
cing state of the transporter", fournal of Biological Che
mistry, 282: 29441-7 (2007).
2 Gen. 30: 40.
3 Epigenetik biliminin, bu eski mitlerin rahim içi hayahn
başlangıcındaki deneyimlerle alakalı olarak, düşündüğü
müzden daha çok şey içerdiği izlenimini uyandırması
çok enteresandır.
4 Charles A. Shull ve J. Fisher Stanfield, "Thomas Arıdrew
Knight: in memoriam", Plant Physiology, 14: 1 -8 (Ameri
can Society of Plant Biologists, 1939).
5 Arthur Darbishire, Breeding and the Mendelian Discovery,
Cassell, Londra (1911).
6 Yalnızca kendi kendini döllediğinde aynı özelliklerde
ürün veren bir bitki.
526
Notlar
7 Ulf Lagerkvist, DNA Pioneers and their Legacy, Yale Üni
versitesi Yayını, New Haven (1998).
8 Archibald Edward Garrod, "The Croonian lectures on in
born errors of metabolism. Lecture il: alkaptonuria", Lan
cet, 2: 73-9 (1908).
9 Alexander G. Beam, "Archibald Edward Garrod, the re
luctant geneticist", Genetics, 137: 1 (1995).
10 James Watson and Francis Crick, "Molecular structure of
nucleic acids: a structure for deoxyribose nucleic acid",
Nature, 171 : 737-8 (1953).
1 1 Hans Eiberg, Jesper Troelsen, Mette Nielsen, Annemette
Mikkelsen, Jonas Mengel-From, Klaus W. Kjaer ve Lars
Hansen, "Blue eye color in humans may be caused by a
perfectly associated founder mutation in a regulatory ele
ment located within the HERC2 gene inhibiting OCA2
expression", Human Genetics, 123: 177-87 (2008).
12 Robert Winston, A Child Against All Odds, Bantam Press,
Londra (2006).
13 Alok Jha, "From arthritis to diabetes: scientists unlock ge
netic secrets of diseases afflicting millions", Guardian, 7
Haziran 2007.
14 D. M. Potts ve W. T. W. Potts, Queen Victoria's Gene: Hae
mophilia and the Royal Family, Alan Sutton, Stroud (1995).
15 K. E. Davies, A. Speer, F. Herrmann, A. W. J. Spiegler, S.
McGlade, M. H. Hofker, P. Briand, R. Hanke, M.
Schwartz, V. Steinbicker, R. Szibor, H. Korner, D. Som
mer, P. L. Pearson and Ch. Coutelle, "Human X chromo
some markers and Duchenne muscular dystrophy", Nuc
leic Acids Research, 13: 3419-26 (1985).
16 Hiromu lto, Mette Koefoed, Prarop Tiyapatanaputi, Kirill
Gromov, J. Jeffrey Goater, Jonathan Carmouche, Xinping
Zhang, Paul T. Rubery, Joseph Rabinowitz, R. Jude Sa-
527
Baş Belası lcatlar
mulski, Takashi Nakamura, Kjeld Soballe, Regis J. O'Kee
fe, Brendan F. Boyce and Edward M. Schwarz, "Remode
ling of cortical bone allografts mediated by rAAV
RANKL and VEGF gene therapy", Nature Medicine, 11:
291-7 (2005).
1 7 E. C. Svensson, H. B. Black, D. L. Dugger, S. K. Tripathy,
E. Goldwasser, Z. Hao, L. Chu and J. M. Leiden, "Long
term erythropoietin expression in rodents and non-hu
man primates following intramuscular injection of a rep
lication-defective adenoviral vector",Human Gene The
rapy, 8: 1797-1806 (1997).
18 Aubrey de Grey, Bruce Ames, Julle Andersen, Andrzej
Bartke, Judith Campisi, Christopher Heward, Roger
McCarter and Gregory Stock, "Time to talk SENS: critiqu
ing the immutability of human aging", Annals of the New
York Academy of Science, 959: 452-62 (2002).
19 A. de Grey, L. Gavrilov, S. J. Olshansky, L. S. Coles, R. G.
Cutler, M. Fossel and S. M. Harman, "Antiaging techno
logy and pseudoscience", Science, 296/ 5568: 656 (2002).
20 S. J. Hauck, W. S. Hunter, N. Danilovich, J. J. Kopchick
and A. Bartke, "Reduced levels of thyroid hormones, in
sulin, and glucose, and lower body core temperature in
the growth hormone receptor /binding protein knockout
mouse", Experimental Biology and Medicine, 226: 552-8
(2001).
21 A. J. French, C. A. Adams, L. S. Anderson, J. R. Kitchen,
M. R. Hughes and S. H. Wood, "Development of human
cloned blastocysts following somatic cell nuclear transfer
with adult fibroblasts", Stem Cells, 26: 485-93 (2008).
22 Editorial, British Medical ]ournal, 1 July 2000.
23 http: / / ww w .sanger.ac.uk / HG P / d raft200 0 / futu
re.shtml.
528
Notlar
24 Peter Kraft and David Hunter, "Genetic risk prediction:
are we there yet?", New England Journal of Medicine, 360:
1701-3 (2009).
25 Jennifer Couzin, "DNA test for breast cancer risk draws
criticism", Science, 322: 357 (2008).
26 Marcus Pembrey, "Humcın inheritance, differences and
diseases: putting genes in their place, part I", Paediatric
and Perinatal Epidemiology, 22: 497-504 (2008).
27 Gunnar Kaati, Lars Bygren and S. Edvinsson, "Cardi
ovascular and diabetes mortality determined by nutrition
during parents" and grandparents" slow growth peri
od", European /ournal of Human Genetics, 10: 682-8 (2002).
28 Francis Bacon, Instauratio Magna (1620), in Translations of
the Philosophical Works, ed. James Spedding, Robert Ellis
and Douglas Heath, vol. 5, Longman and Co., Londra
(1858).
29 Gunnar Kaati, Lars Olov Bygren, Marcus Pembrey ve
Michael Sjostrom, ''Transgenerational response to nutriti
on, early life circumstances and longevity", European Jo
urnal of Human Genetics, 15: 784-90 (2007).
30 J. E. Cropley, C. M. Suter, K. B. Beckman and D. 1. Martin,
"Germ-line epigenetic modification of the murine A vy
allele by nutritional supplementation", Proceedings of the
National Academy of Sciences of the USA, 103: 17308-12
(2006).
31 Frances A. Champagne, "Epigenetic mechanisms and the
transgenerational effects of matemal
care",
Frontiers in
Neuroendocrinology, 29: 386-97 (2008).
32 Suzanne King, Adham Mancini-Mari, Alain Brunet, Elai
ne Walker, Michael Meaney and David Laplante, "Prena
tal matemal stress from a natural disaster predicts der529
Baş Belası icatlar
matoglyphic asymmetry in humans", Development and
Psychopathology, 21: 343-53 (2009).
33 David Laplante, Ronald Barr, Alain Brunet, Guillaume
Galbaud du Fort, Michael Meaney and 5uzanne King,
"5tress during pregnancy affects general intellectual and
language functioning in human toddlers", Pediatric Rese
arch, 56: 400-10 (2004).
34 Talmud Babli: 5anhedrin 65b.
35 Bu filmin DVD'si olağan dışı dışavurumcu seti ve oyun
culuk açısından seyretmeye değer www.eurekavide
o.co.uk.
36 Daniel Gibson, Gwynedd Benders, Kevin Axelrod, Jays
hree Zaveri, Mikkel Algire, Monzia Moodie, Michael
Montague, Craig Venter, Hamilton 5mith and Clyde
Hutchison 111, "One-step assembly in yeast of 25 overlap
ping ONA fragments to form a complete synthetic
Mycoplasma genitalium genome", Proceedings of the National
Academy of Sciences of the USA, 105: 20404-9 (2008).
37 5hota Atsumil, Taizo Hanail and James C. Liao, "Non
fermentative pathways for synthesis of branched-chain
higher alcohols as biofuels", Nature, 451: 86-90 (2008).
38 O. K. Ro, E. M. Paradise, M. Ouellet, K. J. Fisher, K. L.
Newman, J. M. Ndungu, K. A. Ho, R. A. Eachus, T. 5.
Ham, J. Kirby, M. C. Chang, 5. T. Withers, Y. 5hiba, R.
5arpong and J. O. Keasling, "Production of the antimala
rial drug precursor artemisinic acid in engineered yeast",
Nature, 440: 940-3 (2006).
39 Plato, The Republic, kitap V, çeviri H. O. P. Lee, Penguin
Classics, Londra (1955).
40 Lucius Annaeus Seneca, De Ira, i. 18.
41 Winston, Human lnstinct.
530
Notlar
42 Charles Benedict Davenport, Heredity in Relation to Euge
nics, H. Holt &ı: Co., New York (191 1 ).
43 Harry Hamilton Laughlin, "Eugenical sterilization in the
United States", Psychopathic Laboratory of the Munici
pal Court, Chicago (1922).
12. Bilimciler ve Halk: On iki Aforizma
ve Bir Manifesto
1 Tek bir "halk" olmadığını bilerek "halk" kelimesini kul
lanıyorum ki sosyal bilimciler bazen "halklar" der. An
cak bu uygun değilmiş gibi göründüğünden bu ifadeden
kaçındım. "Halk" kelimesiyle insan topluluğunun her
kademesini içine alan bir anlamı kastediyorum.
2 Meslektaşlarım her bilimcinin halkla iyi ilişkiler kurabil
me becerisine sahip olmayabileceğini ve zayıf iletişimci
lerin iletişim teşebbüsünde bulunarak yanlış yönlendir
me veya faydadan çok zarar verme ihtimalleri olduğunu
iddia edebilirler. Bütün bilimcilerin çalışmalarını halka
sunmaları gerektiğini öne sürmediğimi vurgulamak iste
rim. Bununla birlikte araşhrma ve sonuçlarının bilim ca
miası içinde sunulma şekli hakkında düşünce biçiminde
açıklık olması iyi bilim için ön şarthr ve bu önemli beceri
de bazen olmuyor veya iyi öğretilmiyor.
531
DİZİN
A
Adem 87
Akciğer 266, 287, 305, 306,
374, 385, 415, 467
Alet 13, 14, 15, 18, 23, 30, 33,
36, 37, 38, 39, 40, 41, 47,
51, 52, 67, 74, 84, 86, 97,
99, 179, 210, 242, 247, 248,
262, 271, 274, 294, 296,
330, 385, 391, 489, 518
1 32, 134, 137, 1 38, 139,
140, 141, 142, 143, 150,
1 55, 156, 1 60, 1 63, 165,
1 69, 173, 1 86, 189, 190,
194, 195, 199, 209, 226,
227, 230, 233, 236, 240,
243, 245, 246, 258, 259,
260, 261, 265, 266, 267,
268, 272, 274, 275, 278,
281, 287, 290, 291, 299,
Alev makinesi 254, 255
300, 301, 310, 315, 320,
Alfabe 160, 164, 166, 167, 168,
327, 328, 329, 330, 331,
169, 170, 171, 172, 174,
337, 341, 349, 350, 351,
1 78, 181, 210, 446, 470, 484
352, 360, 361, 383, 384,
Alkol l00, 222, 345, 389, 486
386, 388, 392, 400, 404,
Almanya 15, 98, 102, 131,
406, 408, 411, 415, 417,
145, 200, 202, 203, 206,
426, 440, 441, 449, 453,
239, 240, 329, 338, 397,
454, 457, 460, 466, 467,
398, 401, 403, 492, 493, 495
475, 477, 483, 491, 500, 517
Altın 20, '21, 26, 43, 46, 59, 67,
68, 74, 75, 77, 79, 83, 85,
88, 90, 92, 105, 107, 110,
1 1 1, 1 1 2, 1 15, 1 16, 121,
Alüminyum 261, 263, 267
Alyuvar 448, 462
Alzheimer 306, 436, 450, 464,
471, 472
533
Baş Belası lcatlar
Ameliyat 145, 148, 371, 378,
379, 390, 394, 400, 405,
406, 413, 414, 420, 430, 459
Amerika Birleşik Devletleri
16, 78, 90, 103, 104, 107,
148, 189, 201, 206, 228,
246, 248, 249, 250, 251,
252, 253, 255, 256, 259,
244, 305, 316, 321, 329,
332, 334, 335, 353, 356,
361, 364, 402, 403, 412,
435, 470, 494, 520
460, 519
Atık 9, 25, 123, 124, 127, 140,
146, 302, 304, 319, 344,
Aminoasit 447, 448
Andaman Adalan 249
Antibiyotik 127, 129, 134,
135, 139, 391, 402, 404,
405, 408, 415
Antikor 123, 124, 149, 264
Araba 79, 108, 116, 118, 119,
174,
276,
319,
330,
218, 251, 263, 273,
282, 286, 289, 318,
320, 321, 322, 324,
332, 348
Arius 186
Arpa 85, 96, 97
Asit yağmuru 304, 305, 306
Aspirin 389, 390, 394
Aşı 24, 25, 126, 131, 148, 366,
392, 408, 426
At 57, 60, 83, 1 10, 1 16, 1 17,
1 1 8, 1 19, 120, 223, 273,
284, 438
Ateş 25, 32, 33, 39, 82, 92, 122,
172, 181, 1 82, 183, 210,
241, 242, 243, 244, 245,
534
269, 275, 278, 280, 282,
284, 287, 289, 290, 297,
300, 305, 306, 307, 318,
324, 377, 378, 389, 429,
354, 355, 356, 358, 383
Atmosfer 142, 274, 360, 363,
401
Atomlar 16, 357
Ava-toplayıa 17, 19, 20, 22,
46, 62, 84, 88, 89
Avustralya 92, 104, 209, 249,
310, 360, 365, 416, 479, 493
Aydınlatma 155, 237, 287,
307, 313, 317
Ayna nöron 39
B
Babil 160, 255, 323, 371, 372,
373
Babun 45, 47
Bacon, Francis 478, 529
Bademcik 413
Bağışıklık sistemi 123, 404,
405, 457, 468, 486
Bakım 26, 133, 243, 371, 378,
380, 386, 388, 406, 412,
418, 426, 431, 432, 524
Dizin
Bakır 100, 1 01, 103, 116, 212,
245, 246, 247, 261, 263,
284, 355
Bereketli Hilal 84, %, 1 1 1,
1 12, 377
Beslenme 14, 67, 69, 1 28, 1 36,
Bakteri 48, 83, 87, 90, 121,
137, 146, 147, 1 50, 242,
1 22, 124, 1 27, 1 30, 134,
369, 370, 372, 374, 397,
145, 149, 1 50, 1 52, 153,
423, 424, 425, 431, 459,
261, 263, 264, 381, 383,
465, 473, 477, 478, 479
390, 392, 396, 399, 401,
Beyin 35, 36, 39, 40, 46, 47, 49,
4 1 1, 443, 444, 451, 457,
52, 129, 144, 145, 146, 204,
484, 485, 486, 488
223, 266, 306, 374, 411,
Balık 87, 1 03, 1 05, 123, 125,
1 36, 137, 1 38, 139, 140,
419, 454, 455, 464, 467,
479, 480, 481
1 41, 1 42, 143, 149, 304,
Bezelye 66, 71, 439, 440, 441
393, 427, 442
Bıçak 23, 116, 138, 246, 494
Balina 56, 1 38, 313, 330
Biftek 218
Balina yağı 330
Bilgisayar 46, 58, 225, 227,
Baltimore, David 24, 487
232, 233, 234, 235, 262,
Banting, Fred 393, 394, 524
263, 405, 448, 463, 489
Barbekü 250
Bilim 9, 10, 18, 27, 48, 49, 50,
Barut 253, 318, 396
65, 67, 70, 73, 78, 79, 81,
Baskı makinesi 48, 158, 178,
98, 128, 143, 221, 262, 267,
1 79, 180, 1 83, 221, 231, 273
269, 271, 272, 325, 341,
Bateson, William 65, 66, 67,
351, 362, 363, 365, 372,
70, 443, 511
379, 386, 388, 398, 402,
BBC 143, 1 49, 206, 354, 510
407, 409, 440, 450, 459,
Bebek 24, 43, 44, 54, 95, 121,
463, 464, 474, 475, 487,
1 73, 287, 394, 408, 411,
489, 490, 492, 496, 499,
415, 416, 417, 418, 419,
500, 501, 502, 503, 504,
426, 436, 450, 453, 454,
505, 506, 507, 526, 531
455, 465, 467, 468, 469,
Bilimci 9, 1 0, 13, 20, 22, 23,
477, 478, 480, 481, 489, 525
26, 27, 31, 48, 49, 50, 52,
Benz, Karl 319
67, 69, 71, 72, 73, 75, 76,
535
Baş Belası icatlar
78, 81, 82, 83, 104, 107,
Biyolojik savaş 264
118, 128, 136, 149, 152,
Biyoyakıt 344, 345, 485, 487
153, 154, 166, 211, 220,
Black, Joseph 201, 271, 272,
242, 254, 259, 260, 262,
291, 292, 300, 528
264, 265, 267, 269, 270,
Blair, Tony 204, 206, 249
272, 275, 276, 278, 289,
Bosna 189, 190
314, 356, 357, 363, 364,
Boulton, Matthew 273, 288,
385, 387, 393, 398, 401,
423, 430, 435, 437, 440,
443, 444, 450, 451, 452,
453, 465, 469, 470, 474,
476, 483, 484, 487, 490,
496, 499, 500, 502, 503,
504, 505, 506, 507, 531
Binford, Lewis 244, 518
Bira 100, 101, 102, 157, 160,
210, 223, 248, 395, 422,
427, 428
Birinci Dünya Savaşı 20, 68,
189, 254, 312, 321, 323
Bisiklet 320, 459, 460, 461,
462
Bissell, George 314
Bitki 13, 22, 30, 66, 67, 68, 69,
70, 72, 73, 76, 82, 84, 86,
291, 293, 294
Boyle, Robert 269, 270, 271,
385, 519
Böcek ilaa 103, 105, 106, 149,
151
Britanya 99, 102, 105, 106,
107, 108, 118, 120, 131,
146, 147, 152, 1 93, 198,
199, 200, 203, 206, 207,
232, 250, 267, 272, 280,
301, 310, 311, 312, 315,
318, 319, 321, 322, 323,
330, 339, 340, 343, 347,
354, 357, 364, 369, 388,
395, 396, 397, 398, 401,
409, 411, 416, 432, 461,
469, 475
87, 90, 91, 92, 96, 103, 104,
British Petrol 312
105, 108, 1 10, 1 1 1, 1 12,
Bronz 115, 1 16, 181, 247, 248,
139, 149, 150, 151, 174,
371
242, 244, 267, 303, 330,
Brueghel, Pieter 137
331, 350, 360, 370, 379,
Buğday 85, 86, 96, 97, 103
382, 389, 435, 440, 441,
Buhar gücü 87, 289
442, 445, 486, 526
Buz çağı 88, 438
536
Dizin
Buzul 41, 83, 84, 360, 361,
362, 363
Çilek 127, 149, 353
Çin 69, 70, 85, 93, 103, 126,
Bwiti 435
129, 137, 140, 164, 1 72,
173, 174, 1 75, 180, 1 85,
c
189, 242, 247, 248, 253,
Campbell, Alastair 204, 205,
288, 303, 334, 339, 349,
352, 359, 381, 399, 438, 494
206, 333, 522, 526
Carter, Jimmy 333
Çivi yazısı 372
Cennet 29, 87, 191, 256, 510
Çocuk 17, 21, 42, 43, 44, 51,
Cep telefonu 157, 214, 215,
54, 59, 60, 89, 93, 94, 95,
216, 218, 221, 223, 224,
225, 226, 263, 425
101, 108, 1 1 3, 128, 131,
132, 134, 1 72, 173, 1 85,
Chomsky, Noam 31, 62, 511
191, 192, 193, 195, 221,
Churchill, Winston 58, 312,
223, 224, 225, 226, 231,
323, 492
Cinsel taciz 226
Clovis 16
Cockerell, Sir Christopher
343
Conrad, Joseph 155, 156, 157,
1 79, 194, 201
Cosquer 18, 509
Crecy 21
234, 235, 241, 256, 274,
279, 285, 286, 300, 305,
306, 320, 328, 332, 378,
382, 393, 409, 410, 411,
41� 41� 41� 41� 41�
419, 426, 427, 436, 438,
443, 449, 450, 452, 454,
455, 456, 457, 458, 463,
Cumae 169
468, 469, 470, 472, 475,
Cüzzam 381, 388, 392, 494,
495
481, 488, 489, 490, 493,
476, 477, 478, 479, 480,
494, 495, 501, 507
ç
Çelik 248, 314
Çiftçilik 17, 85, 90, 91, 93, 96,
98, 108, 112, 121, 123, 185,
245, 321, 344, 367
D
Darwin, Charles 67, 79, 81,
104, 442, 489
Darwin, Erasmus 273
537
Baş Belası icatlar
DDT 104, 1 05, 399
Deli dana hastalığı 9, 144
Demir 21, 100, 189, 210, 229,
245, 248, 251, 272, 281,
284, 290, 296, 297, 298,
299, 315, 316, 317, 343,
351, 358, 395
Demiryolu 210, 229, 296, 298,
315, 316, 317, 358
Demokrasi 81, 193, 198, 205,
206, 221, 487, 506
Deniz 32, 41, 75, 83, 85, 95,
1 03, 1 1 1, 135, 137, 1 38,
140, 142, 143, 1 56, 163,
1 64, 168, 172, 187, 197,
200, 241, 267, 273, 283,
289, 305, 309, 313, 315,
317, 331, 335, 340, 341,
342, 343, 346, 347, 349,
350, 360, 361, 363, 366,
449, 461
Denizalb 277
Descartes, Rene 385
Diesel, Rudolf 345
Dil 30, 31, 36, 37, 42, 50, 52,
Din 1 75, 183, 190, 221, 250,
336
Diocletianus 186
Diyabet 1 1 0, 393, 421, 431,
452, 453, 478, 479
DNA 35, 66, 82, 83, 126, 145,
261, 264, 265, 431, 437,
443, 444, 445, 446, 447,
448, 449, 451, 452, 453,
456, 459, 462, 464, 465,
467, 468, 469, 470, 471,
472, 473, 474, 475, 479,
480, 484, 485, 486, 527,
529, 530
Doğalgaz 325, 329, 337, 338
Doğum 24, 43, 46, 69, 95, 172,
1 73, 1 77, 271, 372, 382,
390, 391, 394, 397, 411,
426, 431, 445, 481, 490, 491
Doğum kontrolü 95, 372
Domuz gribi 130, 131
Dunbar, Robin 46, 49, 50, 510
Dünya Ticaret Merkezi 194,
228
53, 56, 59, 61, 62, 118, 1 19,
E
1 20, 136, 161, 164, 165,
1 66, 1 71, 174, 188, 191,
219, 221, 243, 258, 300,
383, 429, 455, 493, 500
E-posta 161, 224, 226, 227,
235, 417
Ebe 372, 382, 391, 426
Dil kemiği 50, 51
Eboka 435
Dilbilim 31, 32, 1 18, 220
Ebola virüsü 487
538
Dizin
Edison, Thomas 318
Estetik ameliyat 397, 414
Eğitim 71, 125, 163, 192, 193,
Et 14, 19, 29, 36, 40, 87, 93,
236, 269, 321, 377, 378,
103, 1 1 2, 1 28, 129, 130,
384, 388, 395, 414, 416,
132, 138, 139, 141, 144,
430, 431, 440, 455, 459,
146, 147, 250, 392, 396, 425
472, 500, 504, 517
Ehrlich, Paul 393
Etrüskler 160, 164, 168, 169,
170
Ekmek 68, 87, 88, 92, 100,
102, 160, 244, 313, 321, 427
Evcilleştirme 82, 84, 96, 1 1 1,
1 12, 113, 120
Ekosistemler 304
El baltası 14, 21, 23, 47, 496
Elektrik üretimi 341, 352
Elektronik zorbalık 224
Element 246, 255, 256, 259,
261, 265, 348, 356, 374,
385, 473, 509, �27
Elma 65, 70, 271, 483
Emperyalizm 399, 400
Emzirme 95
F
Fabrika 69, 101, 108, 129, 130,
240, 266, 273, 279, 280,
281, 288, 294, 296, 297,
298, 300, 301, 302, 303,
304, 307, 313, 315, 339,
399, 451
Facebook 228
Faks makinesi 211, 213
Endorfin 46
Enerji 1 1, 17, 36, 90, 146, 262,
Falloppio, Gabriele 384
Fang halkı 435, 436
276, 280, 293, 307, 314,
Felluce 322, 323
330, 337, 338, 339, 340,
Fenikeliler 168
341, 342, 343,
344, 345,
346, 347, 348, 349, 351,
352, 353, 354, 355, 356,
357, 359, 366, 372, 452, 489
Engels, Friedrich 79, 239,
278, 279
Feynman, Richard 262, 518
Finlandiya 216, 217, 361, 475,
476
Flerning, Alexander 312, 401,
402
Flojiston 270, 275
Enzim 444, 445, 447, 451, 457
Ford, Henry 320, 345
Epigenetik 81, 82, 526
Fransız Devrimi 73, 183, 274,
Eriha 85, 124
276, 387, 388
539
Baş Belası icatlar
Frengi 89, 392, 393, 394, 400,
481, 483, 485, 487, 489,
490, 491, 493, 494, 495,
410, 495
Fromm, Erich 223, 517
496, 497, 526
Gezegen mühendisliği 350,
G
Galen 375, 377, 384, 394
Galton, Franis 490, 491, 492,
497
Galvani, Luigi 386
Gazete 9, 32, 38, 50, 71, 133,
148, 1 56, 157, 192, 194,
195, 196, 197, 198, 199,
200, 201, 202, 203, 205,
206, 207, 213, 215, 219,
351
Gırtlak 51
Gilead 56
Goebbels, Joseph 202
Golem 482, 483
Goodall, Jane 37, 57
Göçebe 74, 94, 95, 1 1 5, 1 16,
117, 1 1 8, 119, 120, 324
Göğüs kanseri 406, 471, 472,
473
228, 231, 239, 240, 270,
Göz rengi 449, 450
297, 320, 330, 356, 360,
Gramer 54, 58, 62, 216, 273
362, 450, 453, 454, 460,
Greenpeace 354, 355
461, 463, 504
Gutenberg,
Gelgit 179, 342, 343, 350, 361,
364
Genetik 5, 22, 25, 49, 65, 66,
Johannes
157,
158, 1 78, 179, 181, 192, 213
Gübre 71, 123, 129, 132, 330,
344, 382
67, 68, 70, 71, 72, 76, 77,
Güç 10, 11, 14, 15, 1 7, 21, 25,
80, 81, 82, 84, 107, 1 12,
41, 74, 142, 182, 183, 189,
1 22, 134, 148, 149, 150,
1 92, te9, 201, 223, 224,
153, 223, 398, 431, 432,
231, 233, 243, -155, 261,
437, 438, 439, 441, 443,
273, 276, 280, 281, 282,
444, 445, 447, 449, 450,
284, 288, 293, 294, 298,
451, 453, 454, 455, 457,
302, 310, 3 18, 326, 328,
458, 459, 461, 463, 464,
333, 338, 339, 341, 342,
465, 467, 469, 471, 472,
346, 347, 348, 349, 352,
473, 474, 475, 477, 479,
353, 354, 355, 357, 358,
540
Dizin
359, 382, 385, 390, 394,
406, 413, 431, 470, 484, 487
Güneş enerjisi 345, 346
Güneş pili 345, 347
Güneş radyasyonu 351
H
Haçlı seferleri 380,
395
Hafıza 30, 31, 32, 135, 183,
189, 191, 232, 478, 480
Halk sağlığı 129, 130, 301,
379, 380, 382, 422, 426,
427, 431
Hammurabi Kanunları 371,
374
Harmsworth, Alfred 198,
199, 200
Harvey, William 384, 385,
524
Hastalık 19, 22, 25, 89, 95, 97,
1 10, 121, 122, 123, 124,
128, 129, 130, 131, 135,
139, 140, 144, 145, 148,
150, 264, 266, 287, 306,
314, 370, 372, 374, 376,
377, 378, 379, 381, 382,
383, 386, 387, 389, 390,
391, 392, 393, 394, 397,
399, 400, 403, 404, 405,
407, 408, 409, 410, 411,
412, 415, 417, 423, 424,
425, 427, 428, 429, 431,
436, 437, 443, 446, 452,
453, 454, 455, 456, 457,
459, 466, 467, 468, 469,
471, 472, 473, 478, 479,
485, 495, 496, 513
Hastane 69, 100, 103, 133,
134, 145, 156, 317, 376,
377, 378, 379, 380, 381,
387, 388, 389, 390, 391,
393, 396, 398, 400, 401,
404, 409, 410, 411, 412,
415, 417, 419, 421, 428,
430, 432, 442, 457, 458,
468, 525
Hava 17, 24, 84, 111, 126, 129,
142, 155, 200, 207, 228,
230, 236, 247, 254, 256,
257, 264, 270, 271, 273,
274, 275, 276, 277, 284,
286, 288, 290, 302, 303,
304, 305, 312, 313, 317,
318, 326, 328, 335, 336,
337, 338, 342, 344, 345,
347, 350, 352, 356, 360,
364, 366, 380, 383, 396,
401, 423, 452
Havva 88
Hayvan 5, 13, 14, 16, 20, 25,
33, 34, 38, 41, 44, 49, 53,
57, 58, 59, 60, 71, 74, 82,
541
Baş Belası icatlar
84, 85, 86, 87, 92, 93, 96,
Homo erectus 242, 518
97, 105, 107, 1 08, 109, 1 1 1 ,
Hooke, Robert 270, 385, 397
1 12, 1 1 3, 1 15, 1 16, 1 17,
Hormon 402, 403, 404, 405,
1 19, 121, 123, 124, 125,
406, 480
127, 129, 130, 131, 1 33,
Hutterciler 46
134, 1 35, 137, 139, 141,
Huygens, Christiaan 318
142, 143, 145, 146, 147,
Hücre 75, 76, 80, 98, 144, 148,
148, 149, 151, 153, 1 60,
264, 265, 266, 347, 391,
172, 243, 244, 267, 271,
436, 442, 443, 444, 446,
304, 313, 344, 380, 385,
447, 448, 449, 451 , 452,
392, 427, 437, 438, 479,
457, 458, 462, 464, 465,
480, 496, 512
467, 468, 469, 479, 484, 488
Helyum 357
Herodot 1 1 6, 1 1 7, 168
Hükümet 10, 22, 23, 25, 81,
101, 102, 106, 1 07, 127,
Hıristiyanlık 178, 380
146, 147, 1 52, 1 57, 201,
Hırvatistan 189
206, 221, 239, 274, 324,
Hıyarcıklı veba 122, 181, 379,
354, 364, 422, 487, 488,
381, 382, 398
Hidroelektrik 333, 339
494, 501, 506
Hypatia 187
Hidrojen 17, 24, 34, 261, 344,
1
347, 348, 357, 447, 485
Hijyen 134, 382, 394, 396, 399,
400, 492
Hindistan 69, 140, 150, 216,
301, 302, 303, 310, 349,
360, 425
Hipokrat 373, 374, 375, 384,
386, 398, 418, 422
Hitler, Adolf 77, 201, 202,
230, 516
Homeros 167
542
Irak 84, 206, 255, 323, 333,
334, 335
Irk ıslahı 489
Isı 122, 123, 145, 149, 172,
242, 246, 250, 271, 272,
275, 285, 286, 289, 290,
291, 292, 306, 307, 337,
343, 347, 348, 352, 354,
355, 357, 358, 363, 364,
374, 407, 465
Dizin
ı
İçten yanmalı motor 305, 318
İki ayak 36
İki tekerlekli araba 1 16, 1 1 8
İkinci Dünya Savaşı 18, 102,
127, 255, 324, 329, 331,
361, 398, 402, 403, 426, 494
İklim değişikliği 13, 35, 84,
96, 1 1 1, 142, 272, 360, 361,
362, 364, 366, 488
İlaç 101, 103, 105, 1 06, 107,
127, 1 31, 132, 1 34, 1 35,
139, 144, 146, 148, 151,
154, 1 89, 215, 226, 263,
264, 266, 268, 271, 309,
369, 370, 373, 379, 389,
390, 401, 404, 405, 406,
407, 408, 423, 424, 425,
430, 431, 432, 436, 460,
461, 462, 495
tletişim 5, 21 1, 213, 215, 217,
219, 221, 223, 225, 227,
229, 231, 233, 235, 237,
504, 516
lllich, lvan 412, 413, 525
İncil 32, 87, 91, 178, 1 79, 181,
188, 221, 230, 273, 376,
381, 438, 523
İnek 1 12, 124, 144, 146, 147,
149, 232, 344
İnsan Genomu Projesi 437,
452
İnsanımsı 14, 482
lnsülin 393, 394, 464, 465, 473
İnternet 157, 1 95, 207, 217,
227, 229, 230, 232, 233,
235, 236, 504, 517
İpek Yolu 124, 181
İran 68, 69, 189, 230, 246, 250,
310, 311, 312, 324, 333, 334
İskenderiyeli Heron 277
İskitler 115, 116, 1 17, 118, 1 19
İslam 1 10, 183, 324, 333, 334,
336, 375, 376, 377, 378, 379
İspanya 131, 168, 1 76, 18i,
192, 194, 243, 277, 346,
347, 380, 392, 397
İsrail 50, 51, 106, 131, 190,
242, 247, 250, 331, 332, 336
İsrailliler 250
İsveç 107, 361, 386, 475, 476,
493, 494
İşaret Dili 59
İşçi Partisi 203, 204, 205, 206
İşgücü 102, 1 08, 1 93, 334, 340
J
Japonya 69, 92, 180, 216, 329,
361, 492, 494
Jeotermal enerji 351, 352, 353
543
Baş Belası icatlar
K
Kafatası 51, 52, 384, 389
Kalay 116, 180, 247, 293
Kalıhm 65, 66, 70, 72, 73, 78,
82, 438, 439, 440, 442, 443,
475, 476, 479, 480, 490
Kalp hastalıkları 1 1 0, 386,
394, 423, 424, 431, 471,
472, 478, 479
Kan dolaşımı 95, 266, 384,
406
Kan nakli 385, 400
Kanada 92, 1 13, 131, 312, 313,
339, 364, 393, 403, 454, 492
Kanser 1 03, 1 06, 264, 265,
266, 287, 303, 404, 405,
406, 412, 413, 414, 415,
419, 421, 422, 423, 424,
425, 428, 431, 432, 436,
" 445, 459, 466, 468, 470, 471
Kapitalizm 278, 300, 304, 317
Katil balina 56
Katolik Kilisesi 178, 181, 383
Kazaklar 74, 117
Kemik 16, 19, 20, 23, 29, 38,
49, 51, 62, 80, 88, 144, 147,
1 56, 1 72, 173, 244, 277,
383, 436, 437, 459, 473
Kesme 38, 120, 220, 263, 275,
384, 385, 387, 389, 396, 422
Kırım Savaşı 394, 395
Kısırlaştırma 406, 492, 493,
494, 495, 496
Kısırlık 44, 229, 414, 415, 416,
426
Kıtlık 69, 315, 477, 478
Kimlik 56, 235, 435
Kimya 99, 1 03, 104, 259, 271,
302, 304, 344, 377, 444, 446
Kipling, Rudyard 310, 399
Kirlilik 255, 306
Klon 25, 437, 465
Kloroform 390, 461
Kara Ölüm 124
Knossos 1 63, 166, 167
Karbon 16, 17, 142, 248, 266,
Kolera 122, 399
312, 325, 339, 342, 346,
Kolibasili 103, 122, 485, 486
349, 350, 351, 355, 367,
Konuşma 42, 47, 49, 50, 51,
485, 489, 509
Karbon yakalama 349, 350,
351, 489
Karbondioksit 254, 271, 276,
52, 53, 58, 99, 146, 164,
174, 191, 1 97, 219, 220,
470, 525
Kortizon 403, 404, 406, 407
345, 348, 349, 350, 355,
Kök hücre 436, 458, 465
359, 362, 363, 485
Köktencilik 230
544
Dizin
Kömür 240, 241, 244, 248,
207, 209, 210, 211, 212,
251, 271, 272, 273, 280,
224, 250, 269, 272, 274,
281, 282, 283, 284, 286,
275, 278, 283, 288, 317,
287, 288, 289, 293, 296,
346, 366, 381, 388, 396,
297, 300, 304, 318, 329,
397, 401, 409, 415, 416,
349, 356, 359
444, 452, 454, 468, 471,
Kromozom 67, 76, 77, 440,
509, 511, 515, 516, 517,
443, 445, 446, 448, 455,
518, 519, 520, 521, 522,
456, 479, 484
523, 524, 525, 526, 527,
Kuran 188, 191
Kuş 38, 41, 53, 55, 87, 92, 103,
105, 123, 125, 126, 138,
141, 242, 275, 371, 449
Kuş gribi 125, 126
Küresel ısınma 13, 83, 84,
142, 244, 272, 344, 346,
362, 363, 366
L
Lamarck. Jean-Baptiste 73
Larnarkçılık 73, 76, 77, 81
Latince 159, 168, 171, 173, 257
Lavoisier, Antoine 275
Leğen kemiği 19, 35, 43
Levallois 38
Lineer A Yazısı 165, 166
529, 530
Lordlar Kamarası 9, 53, 106,
196, 197, 199, 205, 212, 522
Luther, Martin 181, 192
Lysenko, Trofim 70, 71, 72,
73, 74, 75, 76, 77, 78, 79,
80, 81, 82, 497, 511
M
Madagaskar 41
Madencilik 246, 278, 281,
283, 287, 289, 296, 303
Mağara resmi 18
Maimonides, Moses 188
Malakula 120, 400
Maldivler 360
Manchester 24, 31, 278, 298,
299, 300, 301, 358, 419
Lineer B Yazısı 166, 213
Mancıruk 381
Londra 24, 49, 56, 83, 90, 93,
Mantar 90, 91, 104, 401, 485
98, 99, 100, 101, 133, 144,
155, 189, 197, 200, 206,
Marx, Kari 79, 101, 239, 240,
278, 280, 300, 301
545
Baş Belası icatlar
Matematik 57, 186, 187, 359,
441, 474
Minos yazısı 164
Mit 30, 31, 32, 65, 88, 177, 526
Maugham, Somerset 399
Mormonlar 425
Max Planck 50, 59
Motor 36, 40, 50, 247, 262,
Maya 175, 176, 177, 178, 184,
484
Maymun 39, 40, 44, 45, 47,
58, 60, 61, 148, 375, 462,
467
Mead, Margaret 33
Meksika 69, 84, 85, 130, 131,
132, 305, 306, 324, 513
Melanezya 42
263, 273, 283, 284, 288,
289, 290, 291, 292, 293,
294, 295, 296, 305, 307,
318, 319, 320, 321, 322,
333, 345, 348, 486
Mutasyon 50, 122, 126, 127,
264, 449, 454, 455, 456,
457, 468, 486
Mendel, Gregor 66, 70, 439,
N
440, 441, 442, 443, 490, 511
Mengele, Josef 398
Mercanadası 359, 360
Mesajlaşma 213, 216, 218,
219, 220, 221, 222, 225, 226
Metal 29, 1 19, 158, 160, 213,
245, 246, 247, 248, 256,
257, 258, 260, 261, 262,
268, 281, 282, 291
Metan 286, 287, 344
Mexico City 305, 306
Meyve sinekleri 71, 464
Mızrak 15, 16, 17, 18, 19, 20,
21, 23, 93, 97, 246
Mızrak fırlaha 15, 16, 17, 18,
20, 21, 23
Mikroskop 67, 76, 77, 262,
385
546
Nanoteknoloji 22, 262, 264,
265, 266, 267
Naziler 189, 202
Neanderthal 50, 51
Neft 252
Newcomen motoru 284, 290,
292, 293
Newcomen,
Thomas
278,
283, 288
Nightingale, Florence 395,
396
Nüfus arhşı 95, 97
Nükleer füzyon 145, 357
Nükleer güç 25, 288, 353, 354,
355, 357, 359
Nükleer silah 17
Dizin
ô
o
Obezite 241, 422, 427
Odun 240, 241, 242, 247, 252,
254, 282, 326, 330, 343,
344, 393, 483
Oksijen 36, 140, 270, 274, 275,
285, 305, 319, 347, 403, 462
Okul 31, 41, 46, 48, 98, 99,
108, 163, 192, 193, 198,
Ölüm 16, 20, 80, 81, 104, 124,
125, 131, 1 33, 1 42, 146,
147, 148, 1 83, 1 89, 201,
287, 288, 303, 356, 359,
371, 381, 386, 389, 391,
392, 393, 394, 396, 412,
419, 420, 428, 440, 455,
456, 461, 462, 466, 467,
468, 482, 523, 525
212, 224, 225, 226, 228,
Ömür 1 1 1, 239, 255, 300, 354,
250, 251, 328, 330, 332,
410, 412, 448, 456, 464,
353, 378, 379, 396, 413,
476, 478, 479
427, 458, 507, 524
p
Okuryazarlık 181, 182, 183,
185, 193, 231
Okyanus 56, 96, 136, 137, 138,
140, 142, 143, 298, 327,
331, 335, 343, 350, 351,
359, 361, 363, 366
OPEC 317, 332
Organ nakli 404, 458
Organofosfat 105, 106, 146
Orta Amerika 84, 91, 94, %,
1 12, 164, 1 75, 324
Ortadoğu 69, 206, 228, 310,
332, 335, 345, 376, 378
Orwell, George 221, 517
Osmanlı İmparatorluğu 183,
394
Papua Yeni Gine 92, 95
Paracelsus 386
Parazit 91, 122, 139, 140, 148,
242, 488
Pasifik 42, 92, 120, 121, 184,
359, 360
Paskalya Adası 41
Pasteur, Louis 48, 391, 392
Patates 69, 78, 87, 92, 96, 103,
104, 152, 1 53, 421
Pedofil 235
Peloponez Savaşı 125, 250
Penisilin 35, 127, 389, 400,
401, 402, 410, 421
Petrol 5, 254, 255, 307, 309,
310, 31 1, 312, 313, 314,
547
Baş Belası lcıztlar
31� 31� 31� 31� 31�
Razi 376, 377, 422
321, 323, 324, 325, 326,
Reform 75, 178, 1 79, 181, 280,
327, 328, 329, 330, 331,
332, 333, 334, 335, 336,
337, 338, 339, 340, 341,
383, 395
Resimyazı 161, 1 63, 164, 1 65,
1 66
343, 345, 347, 348, 349,
Robot 22, 39, 262, 430
350, 351, 353, 355, 357,
Rockefeller, John D. 315, 316,
359, 361, 363, 365, 366,
317, 492
Roma 65, 124, 168, 1 69, 170,
367, 521
Piraha halkı 29, 30, 31, 32, 33,
34, 60, 61, 62, 249
Plastik 262, 313, 330, 397, 524
Plazma 263, 357, 358
Priestley, Joseph 272, 273,
274, 275, 519
Primat 38, 44, 46, 47, 53, 54,
55, 59, 60, 120
1 71, 186, 195, 253, 254,
258, 282, 298, 375
Roma İmparatorluğu
186,
254, 282, 375
Rothschild ailesi 317
Royal Society 25, 143, 153,
211, 212, 267, 277, 278,
385, 389, 519, 521, 522
Prion 145, 146, 147
Rönesans 182, 381
Propaganda 1 57, 177, 1 94,
Rum ateşi 252, 253, 313
201, 202, 203, 221, 236, 516
Rusya 66, 67, 68, 69, 78, 80,
Protein 14, 40, 90, 128, 1 36,
83, 1 1 5, 1 17, 189, 230, 301,
1 37, 139, 1 44, 145, 1 46,
310, 311, 338, 339, 394,
263, 443, 444, 445, 447,
475, 476, 477, 492
448, 451, 452, 456, 457,
Rüzgar gücü 340, 341
459, 468, 528
Protestanlık 280, 384
R
Radcliffe-Brown, Alfred 249,
518
Radyoaktivite 16, 356
548
s
Saddam Hüseyin 333, 334
Salgın 83, 96, 121, 125, 126,
129, 130, 131, 1 32, 147,
365, 370, 372, 382, 391,
392, 399, 514, 524
Dizin
Salmonella 122, 488
338, 381, 422, 460, 487,
Sanal zorbalık 224, 225, 228
Sanayi Devrimi 101, 143, 241,
272, 280, 288, 289, 297,
300, 301, 307, 313, 339
490, 494
Simpson, Tommy 461
Simya 161, 163, 164, 165, 166,
253, 256, 257, 258, 259,
Sars 129, 365, 513
260, 261, 270
Savaş 21, 56, 68, 102, 105, 1 15,
Skrapi 144, 145, 146
1 16, 118, 1 19, 123, 133,
Somon 138, 141, 142, 477
145, 187, 189, 196, 200,
Sperm 474, 479
201, 228, 236, 241, 251,
Stalin, Joseph 65, 74, 75, 76,
255, 264, 280, 298, 299,
77, 78, 79, 80, 81, 82, 189,
301, 305, 313, 322, 335,
198, 301, 329, 511
370, 395, 396, 397, 399,
Steroit 404, 406, 480
400, 401, 402, 404, 405,
Su 42, 69, 82, 83, 88, 92, 106,
409, 428, 476, 477, 494, 524
107, 136, 1 37, 139, 140,
Sellers, Peter 54
141, 142, 144, 149, 189,
Sera gazı 339, 358, 360, 362,
217, 229, 230, 247, 248,
363, 365, 367, 485
Shakespeare,
William
252, 255, 256, 259, 263,
24,
117, 257, 470, 491, 507
264, 266, 267, 271, 273,
276, 277, 280, 281, 283,
Shell 317, 324, 333, 334
284, 290, 291, 292, 293,
Shukhov, Vladimir 325
300, 302, 303, 304, 313,
Sırplar 189, 190
325, 327, 330, 331, 334,
Sıtma 104, 122, 147, 148, 154,
335, 337, 339, 341, 342,
265, 399, 488
Sigara 107, 191, 215, 303, 306,
423, 426, 428
Silah 14, 15, 16, 17, 18, 20, 21,
343, 346, 347, 348, 350,
352, 353, 360, 361, 376,
380, 438, 468, 481, 483,
486, 489
22, 27, 36, 116, 118, 206,
Suç 143, 197, 224, 301, 328,
224, 226, 245, 247, 248,
381, 413, 419, 474, 475,
251, 252, 253, 254, 255,
492, 494, 495
267, 277, 313, 318, 328,
Sun 203, 204, 205, 516
549
Baş Belası icatlar
Suudi Arabistan 1 83, 230,
325, 331, 335, 336
Telefon 24, 68, 157, 161, 205,
214, 215, 216, 218, 220,
Sümer 161, 1 63, 164, 167, 168,
221, 223, 224, 225, 226,
170, 1 74, 184, 185, 1 89,
227, 229, 233, 263, 324, 425
247, 255
Televizyon 1 1, 24, 48, 133,
Sümerler 164, 1 84
Süngü 20, 21
1 57, 207, 216, 228, 230,
263, 421, 501
Telgraf 1 �2, 210, 211, 212,
ş
Şempanze 35, 36, 37, 38, 47,
57, 59, 241
229, 297, 324, 395
Termometre 271, 272, 385
Terörizm 126, 236, 346
Tevrat l85, 186, 190, 191
T
Tablet 146, 160, 162, 163, 165,
166, 184, 1 85, 190, 372
Taklit 39, 54, 55, 56, 350, 393,
465
Tanrı 65, 87, 88, 127, 163, 186,
190, 230, 250, 256, 273,
280, 281, 373, 378, 382,
390, 429, 435, 445, 523
Tanın 13, 21, 22, 69, 71, 74,
Tırnar 44, 45, 46, 47
Tıp 21, 51, 67, 106, 125, 132,
145, 185, 264, 272, 276,
317, 336, 369, 370, 371,
373, 374, 375, 376, 378,
379, 382, 385, 386, 388,
392, 393, 394, 396, 398,
399, 400, 401, 402, 404,
405, 407, 409, 411, 412,
413, 418, 420, 422, 423,
75, 76, 81, 82, 84, 86, 87,
424, 428, 430, 432, 458,
88, 89, 90, 91, 92, 93, 94,
459, 463, 476
95, 96, 97, 98, 102, 1 08,
Tifüs 1 04, 124
109, 1 10, 1 1 6, 1 19, 1 23,
Tirnbuktu 1 10
124, 127, 1 37, 146, 158,
Tocqueville, Alexis de 301,
244, 245, 272, 343, 370,
372, 399, 400, 476, 486
520
Tohum 69, 70, 72, 86, 91, 96,
Taş alet 14, 15, 23, 518
9,7, 1 1 1, 146, 151, 260, 336,
Tekerlek 1 16, 1 1 8, 1 19, 166,
440, 441
275, 282, 295, 456, 470
Tokomak 357
550
Dizin
Toksin 107, 152, 153, 465
422, 423, 425, 430, 440,
Trajan 253, 375
442, 449, 451, 453, 456,
Transgenik 496
459, 462, 463, 464, 475,
Trevithick, Robert 295, 296,
480, 481, 487, 488, 492,
520
496, 500, 506, 507, 511,
Tropikal tıp 399, 400
512, 515, 516, 517, 523, 527
Trotula 378, 379, 523
Truva Atı Virüsü 469
Tukidides 250, 251, 507
Tuvalu 359, 360, 361, 367
Tüberküloz 89, 124, 134, 287,
372, 388, 402, 423, 495
Tüp bebek 24, 121, 415, 416,
417, 418, 450, 465, 525
u
v
Vanuatu 42, 120, 512
Vavilov, Nikolai 22, 65, 66,
67, 68, 69, 70, 71, 72, 73,
74, 75, 76, 77, 78, 79, 80,
82, 96, 112, 198, 391, 437,
439, 512
Veba 102, 122, 124, 181, 379,
381, 382, 398, 524
Ukrayna 74, 79, 115, 1 17, 338
Venedik 195
Uranyum 355, 356, 358
Virüs 122, 124, 125, 126, 127,
Uruk 158, 160, 161, 162, 184
129, 130, 131, 1 32, 134,
145, 263, 451, 457, 458,
o
Üniversite 10, 18, 20, 31, 36,
43, 44, 49, 51, 53 60, 65,
68, 69, 70, 71, 94, 95, 110,
123, 130, 131, 136, 145,
459, 462, 466, 467, 468,
469, 487, 513, 514
Voigt, Chris 488, 489
Volta, Alessandro 386
Vücut ateşi 122, 123
164, 170, 1 72, 1 86, 189,
w
1 98, 203, 215, 216, 219,
220, 223, 224, 225, 226,
Waal, Frans de 45
227, 256, 265, 272, 276,
Wakley, Thomas 1 00, 101
289, 290, 347, 356, 360,
Watson, James 444, 445, 450,
363, 366, 379, 409, 415,
527
551
Baş Belası icatlar
Watt, James 48, 272, 273, 276,
230, 231, 232, 233, 236,
278, 288, 289, 290, 291,
237, 251, 277, 311, 316,
292, 293, 294, 295
319, 354, 372, 373, 377,
421, 440, 445, 448, 449,
y
Yağmur ormanı 29
Yahudiler 42, 98, 168, 1 85,
190, 191, 228, 230, 251,
455, 483
Yanma 167, 242, 250, 252,
270, 271, 273, 274, 275,
453, 470, 471, 475, 479,
482, 483, 485, 494, 501, 504
Yeni Zelanda 41, 107, 131,
359
Yenilenebilir enerji 346, 353
Yiyecek 25, 32, 33, 36, 40, 46,
59, 68, 72, 84, 85, 87, 88,
276, 285, 305, 306, 307,
97, 100, 102, 106, 109, 1 12,
318, 319, 347
121, 123, 127, 128, 143,
Yarahalık 13, 24, 26, 28, 34,
144, 147, 151, 158, 161,
39, 52, 61, 87, 221, 336,
189, 241, 243, 245, 249,
370, 381, 402, 482, 499, 510
321, 332, 353, 367, 380,
Yaşlanma 371, 414, 462, 463,
422, 424, 425, 427, 473,
464
Yay 16, 18, 19, 20, 29, 84, 1 16,
212
Yazı 22, 30, 48, 66, 85, 133,
158, 159, 160, 161, 162,
163, 164, 165, 166, 167,
168, 169, 1 70, 1 71, 1 72,
1 73, 1 74, 1 75, 1 76, 1 77,
1 78, 1 79, 1 80, 181, 1 82,
183, 184, 1 85, 186, 187,
190, 191, 1 92, 194, 1 95,
477, 478, 479
Yoksulluk 154, 211, 241, 301,
440
Yugoslavya 189
Yumurtlama 44, 95
Yunanistan 88, 166, 168
Yunus 55
Yüksükotu 389, 390
z
196, 197, 200, 202, 204,
Zorbalık 224, 225, 228
209, 213, 219, 220, 229,
Zulüm 46, 186, 223, 251, 460
552