/
Текст
İbrahimBOR
2001 yılında Ankara Üniversitesi ilahiyat Fakül
tesi, Din Felsefesi alanında Yüksek Lisans yaptı.
2006 yılında aynı bilim dalında "İlahi Kelam'ın
İmkii.n ve Tabiatı" adlı doktora tezini tamamladı.
Halen Mardin Artuldu Üniversitesi Edebiyat Fa
kültesi, Felsefe Bölümü'nde Ö@"etlm Üyesi olarak
görev yapmaktadır.
ibrahimbor@artuklu.edu.tr
EUs Yayınlan: 53
©Ankara Okulu Basım Yayın San. ve Tic. Ltd. Şti.
Analitik DU Felsefesinde DU Düşünce ve Anlam/İbrahim BOR
Editör
Doç. Dr. Fehrullah Terkan
Ofset Hazırlık
Zeynep Özger
oızgı
Ankara Dizgi Evi
Kapak
Ells
Baskı, Cilt, Kapak Baskısı
Özkan Matbaacılık
Birinci Basım
Eylül2011
ISBN: 978- 975- 8774 - 55 - 5
EUsYaymlan
İstanbul Cad. İstanbul Çarşısı 48/81 Ulus/Ankara
Tel/faks: (0312) 341 06 90
web: www.ankaraokulu.com
e-man: ankaraokulu@ankaraokulu.com
Analitik Dil Felsefesinde
Dil Düşünce
ve
Anlam
İbrahim BOR
Elis Yayınlan
Ankara 2011
İÇİNDEKİLER
ÖN SÖZ
GİR İŞ
............................................... .........................................
7
............................................................................................
.
9
BİRİNCİBÖLÜM
KONUŞMA VE DİL ÜZERİNE
.........................................................
15
1. Konuşma. Dil ve Söz................... . ............................................. 15
2. Dilin Temel Birtmleri ....................................... . ....................... 20
2.1. Kelime Anlamı................................................................... 22
2.2. Cümle Anlamı ............................ . ...................................... 27
2.2.1. Tip (Type)-Tek troken) Anlatımlar ......... . ....... . ....... . . 30
2.2.2. Dizinsel (Indexical) Anlatımlar ................................ 32
3. Konuşmanın Edimsel Boyutu: Sözle Yapılan Edimler .. . ............. 35
4. Dil ve Düşünce.......................... . .... . ....... . . . ........................ . ...... 46
İKİNCİBÖLÜM
ANLAM VE DOGASI . . . .................................. ................................. 57
ı. Zihinsel İçerik ve Dilsel Olgu Arasında Anlam . . ................ . ........ 57
2. Anlam Aktarımı: İletişim ......... . ............... . ............ . . . ......... . ........ 82
ÜÇÜNCÜBÖLÜM
ANLAMI BELiRLEYEN BAZI FAKTÖRLER
......................................
95
ı. Dilsel Uzlaşı, Baglam ve Referansın Belirlenmesi ......... . ..... . . . .... 95
2. Kasıtlılık, Niyet ve Arka plan....... . . . ... . . . . .. . . .. . .... . ........... . .. . ....... 116
SONUÇ ...................................................................................... 133
KAYNAKÇA
.
.. 137
DİZİN
.
. 141
................................................... ......................
...
.................................................. ........ . . ..........................
.
ÖN S Ö Z
Bu çalışma dil felsefesinin belli başlı sorunlanın çogtınlukla ana
litik (dil) felsefe gelenegi içinden gelen düşünürlerin yaklaşımı
çerçevesinde ele almayı hedeflemektedir.
"Dil", "düşünce" ve "anlam" dil felsefesi, dil bilimi, mantık, zi
hin felsefesi gibi birbirine yakın disiplinlerin temel terimlerinden
birkaçıdır. Söz konusu disiplinlerin terimleri işleyiş şekli çogtın
lukla yöntemsel bazı nüanslarla farklılık gösterebilmektedir. Bu
çalışmada üç temel terimin -kısmen zihin felsefesiyle baglantı
lanm da içermek üzere- dil felsefesi agırlıklı açıkl anmalanmn
ve birbirleriyle ilişkilerinin tartışılması hedeflenmektedir. Ancak
bu açıklama ve ilişkilendirme t anımsal bir noktadan degil, daha
çok söz konusu terimierin karmaşık olan dogalarına ilişkin so
runsal boyutlanyla irdelemeyi hedeflemektedir. Böyle bir çalışma
konuyla ilgili sorunların tümünü, hatta çogunu ele alma gibi bir
iddiadan uzak oldugu gibi analitik gelenegin içinde yer alan filo
zofların çogtınun görüşünü ortaya koyma gibi bir iddiayı da ba
rındırmamaktadır. Nitekim her bir sorunun farklı yönleriyle ele
alırup detaylandırılmasımn bagrmsız birer çalışmayı gerektirecegı
açıktır. Analitik (dil) felsefe gelenegi çalışmamn birkaç açıdan sı
nır işaretlerini göstermektedir. Bunların başında konunun hangi
perspektifle işlenecegini belirleyen yöntem gelmektedir. Zira aynı
konu yapısalcılık, post yapısalcılık, yapı bozum, hatta hermenötik
gibi felsefi tasavvurların yaklaşımlanyla ele almak da mümkün
dür. Elbette bu sonuçtan bu düşünce geleneklerinin konuyla ilgili
ortak paydalanmn olmadı@. sonucu da çıkarılamaz. Nitekim fark
lılıkların önemli bir
yönlerinin, de-·
-d_aha çok konuların/ sorunların farklı
açılardan
�ı yöntemlerle ele alınmasıyla
� işareti, konunun tamamen
ilişkili gö ··
ektedir. Diger bir sm
yazarın
bakış açısını ortaya k qymaktan çok belli bir gele
nekteki
.
�ndi
�aklaşımlan ortaya koyma v� tartışmayı ima etmesidir.
Bu sınıtın belirgin çizgileri daha çok frege, Russel, Wittgenstein,
)
j
Dil Düşünce ve Anlam
8
Davidson, Strawson, Alston, Grice, Austln, Searle gibi dil felsefesi
konularını kuramsal düzeyde ele alan iliazotların yaklaşımlarıyla
şekillenmektedir. Nitekim adı geçen isimler analitik gelenek olarak
isimlendirdigimiz hattın da yekpare olmadıguu göstermektedir.
Konu başlıkları ilişkili sorunları ele alma noktasında kendi ba
şına diger başlıklarla karşılaştınldıgında özerk bir görüntü sunsa
da önemli oranda başlıkların birlikte (bir bütünün parçaları kadar
olmasa da) ortaya koymayı hedefledigi bir bütünü temsil ettikleri
de göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle anlamın neligi konu
su gibi başlıklarda zaman zaman Gazali ve Kadı Abdulcebbar gibi
İslam düşünürlerinin yaklaşımları, İsliim. Kelam düşüncesinde or
taya çıkan bazı sorunlara ilişkin tartışmalarla baglantılı olarak,
bir tür karşılaştırma düzeyinde ele alındı. Bunlara yer verilmesi,
ilk bakışta kitabın başlıgından bir tür sapma olarak düşünülebi
lir. Ancak bu tür karşılaştırmaların farklı düşünce geleneklerinin
benzer veya farklı sorunlara ne tür çözümler ürettigini anlama
noktasında olumlu katkı sunacagı göz önünde bulundurulabilir.
Söz gelimi dilin düşünceyi temsil ettigi, düşüncenin de dış dün
yayı yansıttıgı şeklindeki Aristocu (zihinsel/kavramsal) yaklaşım,
Orta Çag Hıristiyan düşünürlerin İlahi sözü açıklama ve yorumla
mayla ilgili bazı sorunlarının çözümünde anahtar bir rol oynadıgı
gibi -daha önce- İslam kelam düşüncesinde de aynı yaklaşım bazı
farklılıklarla benzer şekilde kullanılmıştır.
Çalışmada analitik, degerlendirmeci-eleştirel bir tutum takip
edilerek yazarın tartışmalara katılma çabası olmakla birlikte ko
nuların söz konusu gelenek içinde tanıtıcı niteligi daha agır bas
maktadır. Dil felsefesinin bazı sorunlarının daha tanınır ve tartı
şır hale gelmesine küçük bir katkı sunarsa, bu çalışma hedefine
ulaşmış sayılacaktır.
Çalışmayı Okuyarak önemli katkılarda bulunan dostlanm
Ömer Faruk Yekdeş ve Selim Tema Gürel'e teşekkür borçluyum.
Elis Yayınları ekibinin eseri basımda gösterdikleri titiz çalışmala
nndan dolayı ayrıca teşekkür borçluyum.
İbrahim BOR
Mardin 2010
GİRİŞ
En geniş anlamda "dil felsefesi" dili konu edinen felsefe dalıdır.
Naif anlamda aslında felsefe bütünüyle dil ile ilgilidir. Özellikle
analitik felsefe, önemli oranda dil ile ifade edileni anlama, çö
zümleme ve açıklama çabasıdır. Diger yandan bilgi felsefesi, dil
bilimi, mantık, zihin felsefesi, hermenötik, hatta matematik gibi
disiplinler, dili konu edinme noktasında, dil felsefesiyle ortak iliş
ki içindedir. Ancak bu alanlardan her biri dil olgusunun farklı
yönlerine agırlık vermekte veya farklı yöntemlerle ele almaktadır.
Daha dar anlamda, dil felsefesinin konu edindigi temel sorun
"anlam"dır. Dil felsefesi, "anlamın dogası", dahası "dilsel anla
mın dogası", bu baglarnda "kelime anlamı", "cümle anlamı", "dil
referans" ayırımı, "anlamın kökeni" gibi konulan ele alır. Özellikle
analitik dil felsefesinin bunu yaygın bir şekilde analitik bir yön
temle ele alındıgı söylenebilir. Ancak elbette William Alston'un da
dikkat çektigi gibi dil felsefesini sadece analitik yöntemi kullanan
filozofların yaptıgı şekliyle belli kavramlan dille açıklıga kavuş
turma yöntemi olarak ele almak ve kavramsal çözümlemelerle sı
nırlamak da yanlış olacaktır. Felsefenin (analitik felsefe için daha
çok geçerli olsa da) dil ile sıkı bagı, Wittgenstein'in "dilin bittigi
yerde felsefe sorunlan başlar" dedigi düzeyde felsefe sorunlarının
dile bagımlı oldugu anlamına gelmez. Böyle bir yaklaşım anla
mın, dolayısıyla dil ile ifade edilen düşüncelerin dile indirgenmesi
gibi bir sorunla sonuçlanma riski vardır.
Charles W. Morris'le birlikte bu alanlar; "sentaks", "seman
tik" ve "pragmatik" sınıflamasıyla, dil felsefesinin üç temel ala
nı olar
·
maya başlandı. 1 Nitekim bu üç kısım zamanla
elsefesi veya di
"liminde bagımsız farklı çalışma alanlarını
oluşturmaya başlamış
N. Kretzmann. "History of Sem
The Macmlllan Company & Free
tik-. Encyclopedia of Philosophy (New York:
·
ess, 1967). C.5, s.395
Dil Düşünce ve Anlam
10
Dil felsefesine "semantik" açıdan bakıldığında üç tür kuram
dan söz edilebilir.
Referansçı, zihinselci (idealist} ve davranışçı
kuramlar. Referansçı kurarnların dayandığı temel öngörü dilin,
dil dışı şeyler hakkında kullanılıyor olmasıdır. Dil ancak düzenli
bir dünyanın varlığını temsil etmekle anlamlılık kazanabilmek
tedir. Zihinselci/idealist kuramlar, anlamı zihinsel bir içerik
olarak temellendirmeyi hedeflerken; davranışçı yaklaşımlarda
ise dilsel bir edimin muhatap(lard)da oluşturduğu etki ve buna
bağlı olarak verilen tepkiler/davranışlar anlamlılığın ölçütünü
oluşturur.2 Zihinselci/idealist kurarnlarda ide-zihin ilişkisi ön
celenirken, davranışçı kurarnlarda söz -davranış ilişkisi öne çı
kar. Bu bağlamda ilkinde bireysel olanın ön plana çıktığı yerde
ikincisinde toplumsal kullanım belirleyici olmaktadır. Zihinselci
görüş için semantik anlamda önemli olan olgu kelimenin/dilsel
birimin, ideye eşlik etmesidir. Ancak bunun nasıl sağlandığı açık
değildir. Buna karşın davranışçı görüş, dilin görülebilir, tecrübe
ye açık olan yönüyle ilgilenir. Olgusal yönüyle konuşma, fıziksel
bir bağlamda gerçekleşmekte ve bu fıziksel ortam konuşanların
anlatımlan üzerinde etkide bulunmaktadır. Anlam, dile getiri
len iletişim durumlannın toplumsal düzeyde ortaya çıkan olgu
sal özelliklerinde ortaya çıkmaktadır. L. Bloomfield'in özetiediği
şekliyle "dilsel formun anlamı", söyleyellin içinde konuştuğu ve
dinleyene, iletilen mesajın oluşturduğu şartlarda ortaya çıkar. C.
Morris gibi düşünürler ise daha dar bir alanla sınıriayarak anla
mı, dile getirilene karşı ortaya çıkan tepkimelerle sınırlar. Özetle,
davranışçılıkta anlamın neliği, söylenene bir tür karşılık olarak
ortaya çıkan davranışta aranır.3
Söz konusu üç genel kuramın dışında anlamı kendi başına
bir gerçeklik alanı olarak kabul eden gerçekçi kurarnlardan söz
edilebilir. Bu kurarnlarda öne çıkan nokta, anlamın hem zilJ.in
lerden hem de salt dilsel inşalardan farklı ve bağımsız
bıt' ger
çeklik alanı oluşturmasıdır. Kökleri Platon'a kadar götürülebilen
bu yaklaşımın önemli temsilcilerinden biri Alman matematikçi
ve filozof-Gotlop Frege'dir. Ona göre anlam, "üçüncü alan" olarak
2
3
William Alston. Philosophy ofLangucıge (Princeton Hall, 1962). s.16-20.
William Alston, "Meaning", Encyclopedia ofPhilosophy (New York: The Macınil
lan Company & Free Press, 1997), C.9, s. 234.
ll
Girtş
isimlendirilen, zihinden bağımsız bir gerçeklik alanına tekabül
eder. Bu alan, anlamı psikolojik ögelere indirgemekten koru
manın, dolaysıyla anlam nesnelliğini savunmanın güvencesini
oluşturmaktadır. 4
Değindiğimiz gibi dil felsefesinin merkezinde "anlam soru
nu" yer almaktadır. "Anlam" kelimesinin farklı kullanımlan göz
önünde bulundurulduğunda, dil felsefesinin, bunlardan dil
sel ifadelere ait olanını konu edindiği açıktır. Sözgelimi "hayat
bana anlamsız geliyor" ifadesinde geçen "anlamsız" kelimesiyle
aniatılmak istenen bir şeyi değerlendirme ve önem atfetmedir.
Dolayısıyla anlam burada önem verme ve değerlendirme ile eş
anlamlı olmaktadır (Değerlendirme). "Bunun anlamı nedir?"
sorusunda geçen "anlam" bir açıklama yapma isteğini ortaya
koymaktadır( açıklama yapma). "Yaptığın ne anlama geliyor?" so
rusunda ise bir şeyin nedeni sorulduğundan, 'neden bunu yaptın'
ifadesiyle eş anlamlıdır(neden). Benzer şekilde, "yüzünde anlam
sız bir ifade vardı" cümlesinde de "anlam" kelimesiyle aniatılmak
istenen, yüz ifadesinin altındaki görünüş ve duruştur(görünüş).
Bunlara "anlam"ın başka kullanımlan da eklenebilir. Bu tür
örneklerden de anlaşıldığı gibi, anlamın farklı kullanımlan söz
konusudur. Ancak "adalet herkese hak ettiğinin karşılığını ver
mek anlamına geliyor' önermesindeki kullanımında 'anlamına
gelmek', dilsel bir ifade veya kelimeyle ne kast edildiğini ve neyin
aniatılmak istendiğiili vurgulamaktadır. Bu örnekte olduğu gibi
dil felsefesinin yaptığı daha çok dilsel öğelerin anlamlılığını ele
almaktır.
Bu bağlamda dil felsefesi açısından, ses ve harf gibi salt fi
ziksel öğelerden oluşan kelimeler nasıl oluyor da fızıksel olanın
- ··
tesine taşınabiliyor? Dilsel olanla zihinsel olanın ilişkisi nasıl
gerç
yen ba
eşmektedir? Diğer bir değişle dil-anlam ilişkisini belirle
edir? Sorulannın cevaplanması anlamın neliği veya na
sıl oluştu u noktasında önem
arz
etmektedir.
Daha ö elde anlam (kelime, cümle, özne-yüklem, özel isimler
belirleyici ·
deler vb. yönleriyle) yukanda değindiğimiz, dil felse-
1
4 Alston, "Mtanlng",
s.234 vd .
)
Dil Düşünce ve Anlam
12
fesinin bir dalı olan semantigin konusudur. Semantik, temelde
dil yoluyla iletilen içerigin ne olduguyla ilgilenir. Anlamla bag
lamsal faktörler arasındaki ilişkiye dair sorunlar da pragmatigin
konusunu oluşturur. Bu açıdan bakıldıgında cümlenin formel
yapısıyla ilgilenen teoriler, dilsel anlamla ilgili teorilerden ayırt
edilmelidir. 5
Semantigin temel sorunlarından biri dogrudan anlamın doga
sına yönelik(ontolojik)tir. Çogunlukla dünya hakkında olan söz
ve düşüncelerimizi, bildirimsel ve betimsel ifadelerle dile getiririz.
Dünya hakkında oluşlan bir referans ve gerçeklik alanıyla ilişkili
olduklannı gösterir. Cümle, olgu durumuna baglı olarak dogru
veya yanlış olur, diger bir ifadeyle dogruluk degeri kazanır. Dog
ruluk degeri bu anlamda referans için geçerli olmaktadır. Dolayı
sıyla semantik bir kuramda bir ifadenin anlamını belirleyen ko
şullara dogruluk açısından baktıgımızda; dil, zihin ve bunlardan
bagımsız olan bir dış gerçeklik sürekli ilişki içinde olmaktadır.
Bu çalışmada da bu üçlü ilişkinin bir tür detaylandınlmasının
öne çıktıgını söyleyebiliriz. 6
X'in, Y'yi -epistemolojik veya antolajik anlamda- öneelemesi
ne bakıldıgında bu ayınınlar biraz daha netleşecektir. Sözgelimi
zihinsel öncelikte dilin, düşünceyle ifade edilebilir oldugu, dilin
düşünceyi açıklayıp onu dile getirebildigi noktalan öne çıkar.
(Buna Searle, Grice gibi düşünürler örnek verilebilir. ) Dilin ön
celenmesi ise anlamı, dilin kullanımıyla açıklamayı ifade eder.
(Wittgenstein ve Dummet bunun örnegini oluşturur.) Dil-zihin
arasında bir öncelik sonralık öngörmeyen yaklaşım ise ikisinin
yani dil ve düşüncenin birbirini açıkladıgı savına dayanır. (D.
Davidson'un teorisi bu görüşe odaklanır.)
Dile dayalı anlamın dogasını açıklamayı hedefleyen bu ku
ramlan özetleyecek olursak; referansçı yaklaşımda anlam, dil ve
dil dışı bir dünya ile açıklanırken, idealist kuramda bir fıkir veya
düşüncenin ifadesi olarak ele alınmaktadır. Davranışçı yakla
şımda ise anlam, toplum içinde ortaya çıkan davranışlara yan
sıyan karşılıklar/tepkiler veya bunlara yönelik yönelimler olarak
5
6
N. Kretzmann. "History of Semantik", s.396.
Alston, PhUosophy of Language, s. 90-92.
Giriş
13
yorumlanmaktadır. Gerçekçi yaklaşım bunlardan daha köklü bir
şekilde farklı olarak (dil, zihin ve dünyadan) bagımsız bir alanı
temsil etmektedir. Her bir kurama yöneltilebilecek eleştiriler gibi
her kuramın nerdeyse anlamın bir boyutunu açıklaması veya
öneelemesi gibi önemli işlevlerinden de söz edilebilir. Ancak bu
durum her kuramın aynı düzeyde geçerli ve yeterli oldugu anla
mına gelmemektedir. Referansçı yaklaşımın belirgin sorunu her
kelime veya cümleye karşılık gelen bir şeyin veya şeylerin bulun
masının zorlugunda ortaya çıkar. idealist yaklaşım, idelerin sub
jektifligt sorunuyla yüz yüze kalırken, ide-kelime uygunlugunun
nasıl gerçekleştigini açıklamada da yetersiz kalmaktadır. Davra
nışçılıkta aynı ifadelere ve aynı anlama karşılık farklı tepkime
lerin söz konusu olabilmesi veya hiçbir karşılıgm bulunmaması
durumları kuramın geçerliligini zora sokmaktadır. Gerçekçilige
yöneltilecek temel eleştiri ise zihinden ve dış dünyadan bagımsız
bir gerçekligtn salt soyut bir alan olarak nasıl temellendirilecegi
etrafında yogunlaşmaktadır. Kurarnların ortak özelligi bir yerden
sonra nerdeyse farklı şekillerde indirgemecilikle sonuçlanmala
ndır. Daha kapsamlı bir kuramın geliştirilmesi veya kurarnların
bir araya getirilmesiyle anlama ilişkin daha çok şey söylenebilir
mi? Böyle bir yaklaşım da eklektizmin karşılaşacagı sorunlarla
yüzleşrnek durumundadır. Alston bu kurarnları geleneksel yak
laşımlar olarak niteler ve hepsinin ortak temel açmazlarını da
anlamın dogasına yönelik açıklama girişimleri olmalarına da
yandırır. Alston'a göre bu kurarnların bir eksikligi de indirgeme
ci olmalarıdır. Zira anlamın ne tür bir şey oldugu yanıltıcı bir
sorgulamadır. Bunun yerine anlamın nasıl ortaya çıktıgxnı bil
mek ve hangi koşullarda gerçekleştigini anlamak daha önemlidir.
Alston'a göre bu noktada anlamın kullanımla açıklandıgx modem
analizlere bakmak daha isabetli olacaktır. 7
Wittgenstein'ın "anlama bakma kullanıma bak" sözü anlamın
ancak dil içindeki kullanımla şekillendigini açıklayan pragmatist
yaklaşımı ifade eder. Bu da dil felsefesinin sentaks ve semantikle
birlikte üçüncü alanını meydana getirmektedir. Kullanırncı yak
laşımların zihinselci ve referansçı yaklaşımla benzerlikleri bulun7
Alston, agm. s. 234-236 vd.
Dil Düşünce ve Anlam
14
makla birlikte, anlamı bir varlık alanı olarak görmemeleri, ayrıl
dıkları temel noktaları oluşturmaktadır. Kullanırnın bizi bir tür
anlam/anlama çeşitliliğine götürür. Bu açıdan bakıldıgında an
lamın yerini nerdeyse yorumun aldıgı post yapısaıcı yaklaşımları
da köken olarak kullanırncı yaklaşırnlara kadar geri götürmek
mümkün görünmektedir. Kullanırncı yaklaşımlarda anlamın ne
ligi veya nasıl bir şey olduguna ilişkin antolajik bir açıklama gi
rişimi ön plana çıkmadıgmdan bir tür indirgemecilik sorunuyla
ugraşmaları da söz konusu degildir.
Pragmatist teorilerde daha özel olarak üzerinde durulabilecek
yaklaşımların başında söz edimleri gelmektedir. Söz edimi kura
mında asıl edim söyleme (lucotion/ utterence) degil, söylemenin
eyleme dönük anlamsal yönü olan "edim söz edimi ( illucotion)dir".
Sözün ortaya çıkardıgi etki de "etki söz" (perlucotion)ü oluşturur.
Bu yönüyle sözün geniş bir kullanımı ortaya çıkmaktadır. Bu
kullanımda dilin temel birimi olarak kelime yerine cümle öne çık
maktadır. Zira bir kelimeyi söylemek bir şey söylemek için yeterli
olmamaktadır. Kelime ancak cümle içinde anlam kazanabilmek
tedir. Kelime tek başına kullanıldıgında da bu bir cümle anlamını
içermektedir. "Kitap" kelimesi kullanıldıgı baglama göre ya "kita
bı ver" veya kitabın konusu, önemi vb. bir cümleye çevrilebilecek
bir içerige sahip olmaktadır. Kullanım, anlamın ne oldugunu ve
nesnelliğini açıklamakta yetersiz kaldıgından, kullanırncı teoriler
ancak anlamın neliğine ilişkin tutarlı bir açıklamanın söz konusu
oldugu yerde geçerli bir açıklamaya sahip olabilir. Anlamı sadece
kullanımla açıklamak oldukça göreceli ve Alston'un iddiasının
aksine başka türlü bir indirgemeciligi beraberinde getirir. Söz ge
limi anlamın yerine yorumun geçmesi bu tür bir indirgemeciligin
taşıdıgı risklerden biri olarak ortaya çıkmaktadır.
BİRİN Cİ BÖLÜM
KONUŞMA ve DİL ÜZERİNE
ı.
Konuşma, Dil ve Söz
Konunun anlaşılması, örgüsünü oluşturan kavram ve terimierin
anlaşılması ve bunların birbiriyle ilişkisinin açıklıga kavuşturul
masıyla mümkün olabilir. İlk olarak konuyla ilgili temel bazı so
runların anlaşılmasında anahtar rol oynadıgını düşündügümüz
dil, konuşma ve sözün bazı ayrırolarına deginmek yerinde ola
caktır.
Konuşma, dille karşılaştınldıginda bir yeti olup insan olma
nın özsel bir niteligini oluştururken dil, kendisi üzerinden ko
nuşmanın gerçekleştigi en gelişkin iletişim aracıdır. Bunun ya
nında dil, düşüneeye basit bir aracı olmanın ötesinde düşün
cenin kendisiyle üretildigi ve geliştirildigi, onsuz olamayan bir
yeti olarak da degerlendirilmelidir. Konuşma her bireyin tek tek
gerçekleştirdigi bir edim iken dil konuşmaya imkan tanıyan, ko
nuşma edimlerinin gerçekleştigi iletişim ortamıdır. Konuşma-dil
aynınma dikkat çeken Gilbert Ryle'a göre dil: "kelime, yapılar,
[ses) tonları, klişe lfadelerin vb. bir stogu, bir fon ve toplamıdır."
Konuşma ise herhangi bir dil içerisinde gerçekleştirilen bireysel
bir etkinliktir. Bu durumda, bir dilde bir şeyler söylemek o dili
bilmeyi gerektiriDekle birlikte, söyleme edimi o dilin zorunlu bir
parçası olmamaktadır. 1 Konuşma, aslında dil üzerinde birden
fazla etkinligin gerçekleştirilmesidir. Wayne Davis'in dikkat çek
tigi gibi kişi agzını açmakla:
Belirli şekillerde bazı dilsel araçlan hareket ettinnekte, belli bazı
sesler üretmekte, belli bazı kelimeler dile getirmekte, bu kelime
lerle bazı şeylere niyetlenip, bazı şeylere referansta bulunmakta,
belli düşünceler ifade etmekte ve bazı şeyleri ima etmektedir; bir
Gllbert Reyle,"Use, Usage and Meaning", 11ıe Tiıeory of Meaning, ed. G. H.R.
Parkinson (Oxford: Oxfrod, University Press, 1982). s.l09-116.
Dil Düşünce ve Anlam
16
ifade kurmakta, bir emir vermekte ya da bir soru sormaktadır.
Dilsel kurallara uymakta ya da onlan ihlal etmektedir. Bilgilen
dirmektc ya da çıkıp huzursuz etmektedir. Bir muhatapla ya ileti
şim kurabilmektc ya da bunda başansız olmaktadır.2
Konuşma-dil aynınma dikkat çekenlerden biri de Ferdinand
de Saussure'dır. Saussure, dil yetisinin birbirine sıkı sıkıya baglı
ve birbirini gerektiren iki ögesinden bahseder. Bunlardan birin
cil olanı toplumsal ve tümüyle zihinsel nitelikli olan dildir. Diger
öge, ikincil derecede öneme sahip, bireysel nitelikli olan ve sesle
rneyi de içeren konuşma/sözdür. Bireyler arası anlaşmanın ger
çekieşebilmesi ve konuşmanın beklenen sonuçlan verebilmesi
için dil gerekli oldugu gibi dilin yaşayabilmesi için de konuşma/
söz zorunludur. Konuşma/söz, dilin aksine toplumsal bir şey
içermeyen, tamamen bireysel ve anlık onlandır.3 Saussere'ün dil
ve konuşma arasına kesinlik düzeyinde çizdigi bu sınır sorgu
lanmaya açık görünmektedir. Her şeyden önce toplumsal olanın
bireysel olandan, bireysel olanın toplumsal olandan bütünüyle
bagimsız oldugunu kanıtlamak kolay olmadıgı gibi buna ilişkin
herhangi bir ölçüt ortaya koymak da olası görünmemektedir. Bi
reyin elinde şekillenen konuşma/söz toplumsal kabuller, yorum
lar, önyargılardan bütünüyle bagimsız olamaz. Zira bireyin niyet
ve yönelimlerini somutlaştırdıgı konuşma edimini içinde gerçek
leştirdigi dil, toplum tarafından tarihsel bir süreç içinde önemli
oranda içerik kazanmaktadır. Ancak Saussere ile paylaşılabile
cek nokta, bireyin toplumsal olanı aşma potansiyeline sahip ol
dugu noktası olabilir.
Bu açıdan bakıldıgında dil, toplumsal sözleşmeye dayalı
uzlaşımsal bir kurum olmasına karşın konuşma/ söz, zaman
zaman bu uzlaşım sınırlarını aşma imkılıuna açık, daha çok
bireysel kasıtlann öne çıktıgı bir edim olmaktadır. Dilsel ortam
özellikle cümle kurma yoluyla konuşana adeta sonsuz bir kulla
nım alanı ve imkanı sunmaktadır. Chomsky, bundan hareketle
2
3
Wayne A. Davis, Meaning, Expressian and 11ıought (Cambridge: Cambridge,
University Press, 2003), s.ı4.
Saussure'den yaptıgtmız bu genel aktanmlar için bkz. Saussure, Genel DUbUim
Dersleri, Tre. Varda Berker (İstanbul: Multılingual, 1998). s.39-50. Çevirenln
'gösterge' kelimesine karşılık 'Işaret' kelimesini tercih ettik.
Konuşma ve Dil Üzerine
17
dilin en önemli özeliğinin, sınırlı sayıda kelimeler yoluyla, hatta
dinieyenin ilk kez dinlediği ve birbirine hiç benzemeyen sınırsız
sayıda cümleler kurabilmeye olanak tanıması olduğuna dikkat
çeker.4
Konuşma ve sözün çoğunlukla eş anlamlı olar�k kullanılma
sı aralarındaki bazı küçük farklann göz ardı edilmesine neden
olmuştur. Konuşma temelde konuşan varlıkların bir yetisi ve bu
yetiyle dili kullanma fıil ve becerisi olarak tanımlanabilir. Söz
ise dile yakın bir anlama sahip olmakla birlikte, tamamen dile
indirgenemeyen, konuşan öznenin dile getirdiği her türden an
lamlı dilsel birimler şeklinde tanımlanabilir. Konuşma (kelam)
Arapça dilbiliminde en geniş anlamıyla "anlam ifade eden lafız"
olarak tanımlanmaktadır.5 Bu tanım, konuşmanın/sözün 'an
lam' ve 'lafız' gibi iki temel öğeden oluştuğunu göstermektedir. 6
Diğer bir ifadeyle bir lafza kelam (söz) demenin birinci şartı
arilam ifade etmesidir. Böyle bir ayrım temel alındığında lafız,
anlamın ortaya çıkması ve iletilmesinde araçsal bir rol üstlen
mektedir. Zira bu özellikleriyle anlam, başkalannın erişimine
kapalı, tecrübe edilemeyen bir alanı oluştururken lafız, anla
mın kelime ve diğer dilsel öğeler aracılığıyla somutlaşmasını ve
başkalannın paylaşımına açık hale gelmesini sağlamaktadır.
Dilsel olan söz algısal olmasıyla, yani görsel ve işitsel özellik
ler taşımasıyla tecrübeye açık iken anlam, doğrudan tecrübe
yoluyla başkalarının erişimine kapalıdır. 7 Bu yönleriyle lafız ve
6
Bkz. Chomsky. Dil ve Zihin. tre. Ahmet Kocaman (Ankara: Ayraç.. 2001). s. 151.
Bkz. . Lisan'u!Arab, C.12. s. 532; Kadı Abdülcebbar, EI-Muğn� C.VU, s. 62/291A.
Konuşma, gündelik dilde daha çok yazılı olana karşıt anlamda kullanılsa da,
7
burada geniş anlamıyla ve felsefi bir içerikle kullanılacaktır. Bu anlamda kla
sik yaklaşımı takip ederek, konuşmanın yazılı, sözlü ve zihinsel olanından söz
edilebilir. Kelamın karşılıgı olarak Türkçede genelde "söz" kullanılmaktadır.
Ancak söz daha çok Arapçada 'kavl'in karşılıgı olarak kabul edilebilir. Bu an
lamda kelam söz aynınma dikkat çeken Sibeveyhi, "kendisiyle bir şeyin an
latıldıgı (unsur) söz (kauOdegil, kelamdır" demektedir. Bu durumda kelamın
sözü de kapsayan daha geniş bir anlama sahip oldugu kelime anlamıyla da
desteklenebillr. "Lafız" ise sözün dile getiriliş biçimini oluşturmaktadır. İbn-i
Manzur Kur'an'a "kelam" dendigi halde söz anlamında "kavl" denmedigine de
dikkat çeker. Bkz. İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, Beyrut, 1956, C.Vll., s. 523.
Lafız, kelime anlamıyla bir şeyi dışarı atmak anlamına gelir. Sözlerin dışarı
çıkanlmasıyla olan illşklsinden hareketle, dille bir şeyi ifade etmek anlamına
taşınmıştır. (Bkz. Lisanu'l Arab, C. VII., s.46).
Bu aynm için bkz. F. R. Palmer, Semantik, Yeni Bir AnlambUim Denemesı. tre.
4
5
Dil Düşı1nce ve Anlam
18
anlam birliktellgi veya ilişkisi -bazı açılardan- ruh beden iliş
kisine benzetilebilir. Descartesçı anlamda iki bagımsız töz olan
ruh ve beden gibi farklı ontolojik gerçeklige sahip iki ögenin,
yine Descartesçı yaklaşımla ilişkisel birliktellgi söz konusudur.
Tıpkı ruh ve beden olmadan insan tanımından söz edilmeyecegi
gibi, anlam ve lafız bir araya gelmeden de konuşma veya sözden
de bahsedilemez. Sözü. oluşturan bu iki boyut birbirine indirge
nemezken, aralannda gerektirmeye dayalı ilişkisel bir bagdan
söz etmek mü.mkü.ndü.r. Klasik yaklaşıma göre anlam, sözlin
özsel niteligini oluştururken, lafız da ilintisel ve araçsal olanı
karşılamaktadır.8 Lafız gösteren, işaret eden, delalet eden her
hangi dilsel bir ögeyi karşılarken, Manlam" gösterilen, işaret edi
len Mzihinsel içerigi" oluşturmaktadır. Bu durumda lafız, dilsel
bir öge oldugu gibi anlam taşıyan ve anlamı ileten bir öge olma
özelligine de sahip olmaktadır. Anlam içermeyen söz sadece
boş ses veya işaretlerden ibaret olmaktadır. Ancak dil felsefesi
çalışmalannın felsefi düşü.ncede merkezi bir rol oynadıgı son
dönemlerde belirgin olan yaklaşım, dilin anlam veya düşü.nce
için salt araçsal olanın ötesinde bir işieve sahip oldugu göriişü.
dür. Buna göre dil olmaksızın dü.şü.ncenin var olması olanaksız
oldugundan dil, aynı zamanda düşünceyi üretme, geliştirme,
zenginleştirme gibi temel işlevlere de sahiptir. Bu konuya dil
düşü.nce ilişkisi başlıgı altında tekrar dönecegiz.
Yukanda ele alınan, konuşma/söz ve dil ayrımlan Austin'in
fonetilc fatik ve retik aynmlanyla karşılaştınldıgında biraz daha
,
açıklık kazanacaktır. Söz söylemeyi onu aşan bir edirole açık
layan Austin, dili üç kategoriye ayırmaktadır. Bunlardan sözü
söylemenin belli bir sesle gerçekleşmesi 'fonetik'le isimlendirilir
ken, dilsel olanın kelime vb. ögelerle icra edilmesinejatilc denir.
Fatilc, söyleme ediminin bir gramer yapısına uygun olarak, belli
sözcüklerle ve belirli bir ses tonuyla icra edilmesidir. Retilc ise,
sözün algısal bir içerik (sense) ve bu içerige dönük referansı
8
Ramazan Ertürk (Ankara: Kltablyat. 2001), s. l 7 .
Klasik yaklaşımla, İslam Düşünceslnde. özelllkle kelam ekallerinde "Halk'ul
Kur·an· tartışmalan çerçevesinde ele alınan ve kökleıi Aıistocu anlam lafız
ayrımiarına kadar geli giden anlayışa Işaret ederken, Batı Felsefesinde de yine
Aıisto'dan başlayıp. ortaçagda Boelthus"la zirveye çıkan. anlamı konuşmanın
asıl unsuru olarak benimseyen görüşlere işaret edilmektedir.
19
Konuşma ve Dil Üzerine
içeren bir kullanımla belli bir anlam
( meaning)
ifade etmesidir.
Bunları kabaca 'ses', 'söz' ve 'anlam' olarak isimlendirrnek de
mümkündür.9
Konuşma,
lafız ve söyleme ayrımıarına
lllşkın sernantık
bazı analizleri İslam düşünce tarihinde Gazali'de görmekteyiz.
Kitabü'l İktisafta "asıl ketarn mananın kendisidir"ıo tanımını
el-Ma'rifetu'l-Akliyye adlı eserinde kelam (söz) ve
yapan Gazali,
söylemenin ilişki ve aynmlarına ilişkin daha detaylı açıklama
lar yapmaktadır. İnsanın konuşma ve söz yetisini nutuk
nutku)
(en
yetisiyle açıklayan Gazali'ye göre kavrama ve düşünme
yetisi olan
nutuk;
ibare, işaret, ses ya da harf türünden fıziksel
özellikleri öne çıkan dilsel bir yapıda değildir. Bunun yerine akıl
yetisiyle ilinttli, tüm biçim ve şekülerden bagımsız ve soyut olan
fıkretme, konuşma, tasavvur ve algılama yetisidir. Dolayısıyla
bir kimse-cenin örneginde oldugu gibi- bilfiil konuşan olmadı
gı halde,
düşünen-konuşan
(en-natık) olarak nitelendirtlebilir. ı ı
Bu durumda 'en-nutk'un mahiyeti: zihnin
olan formlan
(suret)
(nefts) ,
bilgi konusu
tasavvur etmesi ve herhangi bir dildeki ifa
deleri işitip algılayabilmesidir. ı2
Nutuk,
konuşmanın (kelam) ve
söylemenin dayanagıdır. Bu anlamda "nutuk kelama dönüşrnek
için bir çıkış ve harekete, kelam da lafza dönüşrnek için ibare
ve [sözsel) bir düzenege ihtiyaç duymaktadır."ı3 Bu açıklamalar,
Gazali'nin nutku salt bir konuşma yetisi olmanın ötesinde, ko
nuşma yetisi için zorunlu olan ve düşünsel niteligi öne çıkan bir
yeti olarak degerlendirdigini göstermektedir.
Gazali, konuşma, söz ve nutuk ilişkisini kısaca şu sözlerle
açıklar: "Söyleme dillerde dolaşan tam söz iken, kelama [tam)
söyleme denemez, zira işitenlerin onu kavrayabilecegi şekilde
9
10
ll
12
13
J. L. Austln. How to Do Things with Words (Oxford: Oxford U niversity Press.
1 980) . s. l -2 .
Gazall. El-İktisat. s. 7 6
Gazali. El-Ma 'rifetu 'l-Akltyye, s. 5 1 . Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta
nutk'un salt akıl ya da duşunce karşılıgi olarak kullanılmadıgi. bunlara ek ola
rak konuşmaya dökU!ebilen. lbarelerle bitışebilen bir nitellge sahip oldugudur.
Deyim yerindeyse. konuşmayı da Içeren duşlinme yetısldlr.
El-Ma'rifetu'l-Akliyye, s . 54. Sesi n söz ve lafızların oluşumundakl etklleıi Için
aynca bkz. Saussure, Genel DilbUim Dersleri. ss. 208-230.
El-Ma'rifetu'l-Akliyye. s . 77
DU Düşünce ve Anlam
20
ortaya çıkmamış olabilir." Sonuç olarak, "neftste yerleşik. kav
ranan
(me.fhum)
anlama nutuk denir. Bilfiil tam düzenli olan
nutka da kelam denir."14 Bu ifadeler de Gazali'nin düşünme ye
tisini, konuşmanın zorunlu önkoşulu şeklinde ele aldıgını gös
termektedir. Konuşma ediminin/sözün gerçekleşmesi düşünce
düzeyinde hem bir yeti olarak var olmasını hem de konuşma
içerigini şekillendiren bir kurallar dizisinin varlıgını öngörmek
tedir. Gazali, Aristo'dan itibaren devam ede gelen ve anlamın
zihinsel oldugunu savunan yaklaşımı paylaşarak, lafız olarak
isimlendirilen dilsel birimlerin, zihinsel olan kavramlan ortaya
çıkarıp tanınır kılmak ve iletmek gibi araçsal bir role sahip ol
dugu vurgusunu yineler. Ona göre "nefsin, kelami kavramlan,
başkalannın anlaması için
(faide)
ibarelerle ortaya çıkarmasına
söz denir."15 Buna göre konuşma ve düşünce dil yoluyla dış
sal/fiziksel bir gerçeklik kazansa da bu onların dile bagımlı ol
dukları anlamına gelmemektedir. Anlam, konuşana ait lafızdan
bagımsız, zihinsel
( nefsij
bir içerige denk gelirken lafız, dilsel
bir olgu olup, zihinsel nitelikli olan anlamla birleşerek, konuş
ma/söz
(keldm)
niteligi kazanır. Konuşma ve konuşmanın özsel
niteligini oluşturan anlam, söze bagımlı olmadıgı gibi başka
larının bunu işitip kavraması da zorunlu degildir. Lafız ortaya
çıkmak için sese, harekete ve bunlan gerçekleştirecek organla
ra muhtaçtır. Zihinsel
(RuhdnQ
olan anlam ibarelerle birleşti
ginde düşünce olurken bu ibareterin dille söylenınesi de sözü
oluşturur. 16 Bu yönüyle anlam, kavramsal ve zihinsel nitelikli
iken lafız yani söylemeye ilişkin tüm birimler dilsel özellikler ta
şımaktadır. Bu yaklaşımda ses, lafız için aracı oldugu gibi lafız
söze, söz de düşünme edimine aracılık etrrlektedir.
2. Dilin Temel Birimleri
Dilin temel birimleri olarak kelime ve cümleler üzerinde dura
cagız. Kelime ve cümleleri temel birimler olarak kabul etmek,
bunların ifade, terim, deyim, baglaç, edat gibi dilin anlamlı di14
15
16
Age, s.86.
Age. s.90.
Age. s.85.
Konuşma ve Dil Üzerine
21
ger birtmlerinden ayırınayı da gerektirir. Çünkü bu tür bir ay
nın
temel alındığında bu öğeler anlamlı olsalar da temel olma
yan dilsel birimler olarak değerlendirilmelidir . Bununla birlikte
"kelime"yi temel birim olarak düşünmenin bazı açılardan yetersiz
olması, bunun yerine daha kapsamlı terimleri kullanmaya da yol
açmıştır. Örneğin Saussure , 'işitim imgesi'ni kelimeyi de içeren
bir genişlikte kullanırken, klasik Müslüman/ Arap dilcilerinin
"lafız" terimini tercih etmeleri de aynı gerekçeyle bağlantılı gö
rünmektedir. Diğer yandan , kelime ile karşılaştınldığında cümle
nin, önerme gibi düşünce içeriklerini iletebilmesi, onu kelimeyle
karşılaştınldığında deyim yerindeyse daha ayncalıklı temel bir
öğe haline getirmektedir. Dil için kelime ve cümle iki temel öğe
olmakla birlikte, bunlara ilişkin bir araştırma diğer dilsel öğeleri
de kapsayacaktır.
Ryle, kelimeleri dilin temel yapı taşlan olarak kabul ederken,
cümleleri konuşmanın anlık birimleri olarak ele alır. Onlar bir
defa kullanılıp adeta yok olmaktadırlar. Bu yönüyle kelimelerin
tarihinden söz etmek mümkünken , cümleler için bunu söylemek
zordur. 1 7 Arıcak bu düzeyde keskin bir aynma gitmek abartılı bir
yaklaşım olacaktır. Zira bir dildeki cümleler o dildeki kelimelerin,
yine söz konusu dildeki gramer kurallanna göre belli bir düzenek
içinde kullanılmasıyla oluşmaktadırlar. Bir kelimeyi kullanmak,
bu anlamda o dili kullanmak için yeterli değildir. Kelimelerin bir
leşik yapılar halinde kullanılması da o dilin bir parçasını oluş
turur. Dolayısıyla dilin uzlaşımsal , sosyal bir sistem olduğu da
göz önüne alındığında, bir dilde kelime ve yapılar hangi anlamda
kullanılıyorsa o şekilde işlev görürler. 1 8 Bu durumda cümleleri de
bir dilin içinde kabul etmekte bir sakınca olmamalıdır. Nitekim
Findly'e göre dar anlamda bir dil kelimelerden oluşurken, geniş
anlamda o dilin mümkün tüm cümlelerini de kapsar. 19 Şimdi di
lin temel birtmleri olan kelime ve cümleleri biraz daha detaylı
olarak ele alabiijriz.
17
18
19
Bkz. Ry1e. a.g.m. s. l l l .
Bkz. Wayne A . Davlss. Meaning. Expressian and Thought. s. 1 53.
Bkz. Flndly. -use. Usage and Meanlng". The Theory of Meaning. ed. G . H . R.
Parkinson. s. 1 6
DU Düşünce ve Anlam
22
2.1. KeHme Anlamı
Dilbilimde kelimenin, dilin
anlamlı en
küçük bilimi oldugu genel
kabul görmüş gibidir. Dilden söz eden birçok düşünür kelimeden
hareketle dili tanımlamıştır. Russell, kelimeden wtarthte bıraktıgı
olaganüstü hayranlıkla" bahsederken20 Locke, söz-anlam ilişki
sini tamamen kelime-anlam ilişkisi üzelinden açıklamaktadır.2ı
Saussure'un wişaretler sistemi"
de, işaret eden
rilen)
(gösteren)
(gösterge)
olarak tanımladıgı dil
çogunlukla kelime, işaret edilen
(göste
de kavramı karşılamaktadır.22
Kelimeleri meydana getiren ses ve harfler kendi başlarına an
lam ifade etmeyen fiziksel ögelerden oluşur. Kendi başlarına fiziksel
birer nesne olan kelimeler, söz konusu ses veya harllelin düzen
li bir form oluştunnasıyla anlamlı birimler haline gelirler. Kelime,
dilde çogunlukla bir şeyin anlamını vermek üzere kullanılan bir
tür işaret veya sembol görevini görür. Ancak kelime, anlam ifade
eden bir tür işaret ya da sembol gibi olsa da onu başka işaret ve
sembollerden ayıran bazı özellikleıi vardır. O herşeyden önce dile
ait bir işaret veya semboldür. Matematiksel semboller, trafik işa
retleri, tabela, amblem, bayrak gibi birçok işaret ve sembol, anlam
ifade etmeleline karşın kelime veya herhangi bir dilsel öge olarak
tanımlanamailar. Bu baglarnda tüm işaret ve semboller gibi kelime
de kendisinin dışında bir şeye işaret etmekte veya başka bir şe
yin yeline konmaktadır. Bu yeline kondugu şey, zihin dışında bir
gerçekl@ olan dış
kavram gibi
bir nesne olarak düşünülebilecegi gibi, ide veya
zihinsel bir içerik olarak da varsayılabilir. Bu kabuller
aslında dil-nesne ilişkisini açıklamada iki temel göıiişü de yansıt
maktadır. Birinci göıiiş nesnelci göıiişü temsil ederken, kelime
nesne arasında zihindeki kavramların aracılıgına başvuran ikinci
görüş de zihinselci/kavramsalcı yaklaşımı temsil etmektedir.23
20
21
22
23
Bertrand Russell, An lnquiry into Mewıing and 'lhıth (London: Routledge,
ı 995), s. 23.
Locke'un b u yaklaşımı, anlamı ileten birimin cümle olması nedeniyle cümleyi
Ilk anlamda anlamlı temel birim olarak alan düşünürlerce eleştırtlmlştir. Bkz.
Landasman. Charles Landsman, "Locke"s Theory of Meanlng· , Journal of the
History ofPhilosop/ıy, 14 ( 1 976) ı . W. A. Dawls. age, s. 1 80.
Bkz. Saussure, age, s. 1 08- 1 09.
Bkz. Palmer. Semantik, s. 38. Krş. John Hospers, An Introduction to philosop·
hical Analysis, tarthslz. s. 3-4.
23
Konuşma ve Dil Üzerine
Nesnelci kurarnlarda kelime, nesnenin yennı tutmaktadır.
Kelimeyi bir şeylerin yerine kullanılan bir resim gibi algılayan bu
yaklaşıma göre kelimenin karşısında nesne veya nesnenin yerini
tutan bir şeyler vardır. Kelimeler bu anlamda şeyler için adeta bir
etiket görevi görmektedir. Etiket, kendi başına olmasa da göster
digi şey açısından dalaylı bir öneme sahiptir. Oysa Palmer'in de
degindigi gibi şeyler çogunlukla dünyada tek tek etiketlenecek
şekilde mevcut degillerdir. Öyle ki ancak belirli bir işaret zami
riyle ya da göstermekle dogrudan tekil şeylere işaret edebiliriz.
Bu anlamda kelimeler tek tek varlıklara işaret etmekten çok tür
ve niteliklere işaret eden daha genel ve tümel işaretler şeklinde
düşünülebilir. Bu yönüyle nesnelere işaret eden
(ostensive)
keli
meleri mantıksal olanlanndan ayıran Russell, nesnelere ilişkin
(object words)
kelimeleri özel isimler ve cins isimlerle sınırlan
dırmaktadır. Cins isimlere ilişkin olarak ömegin, dış dünyadaki
köpekle 'köpek' kelimesi arasında -mantıksal açıdan- mutlak bir
statü farkı yoktur. Russel'e göre köpek kelimesi Mdilsel bir ifa
de sınıfına", köpek de Mdört ayaklılar" sınıfına ait olup, her iki
si de genel veya türsel niteliklidir. Köpek kelimesi bu anlamda
tümel olup bir cinsi göstermektedir. Tümellerin varlıgı ise an
cak tekil örneklerinde gerçekleşir. Bir sınıfı belirten köpek ke
limesi, tıpkı köpek aileleri gibi bir aile oluşturmakta ve bunlar
memeliler, hayvanlar, canlılar şeklinde daha üst tümellere dog
ru genişlemektedir.24 Bu ortak isimlendirme veya tümellik de
-Russell'ın da kabul ettigi gibi- ya şeylerin benzerliginden kay
naklanan bir yolla
(gerçekçilik),
pılan zihinsel bir soyutlamayla
ya tek tek şeylerden hareketle ya
(kavramsalcılık)
veya sadece şey
ler için ortak bir isimlendirme dışında bir anlamının olmadıgına
dair
(adcılık)
yollardan biriyle açıklanmaktadır. Kanımca nesnelci
yaklaşım için en tutarlı yol, gerçekçi bir yolla kelime nesne ilişki
sini açıklamak olmalıdır. Bununla birlikte adcılık bir tarafa bıra
kıldıgında gerçekçiçiligin, kavramsalcılıgı dışlaması zorunlu bir
sonuç gibi durmamaktadır. Burada temel fark kelimenin/dilin
gerçeklikle ilişkisirlin kavramlar aracılıgiyla kurulmasıdır. Ancak
kavramın bir dış gerçekligi temsil ettigi düşünüldügünde, ilişki
24
Russel, age, s. 24-25. Kelimelerin tümel bir anlama sahip olmalan özel adlar
Için geçerli degildir.
24
DU Düşünce ue Anlam
tamamen zihinde biten bir süreç olmaktan çıkmaktadır. Dolayı
sıyla ilişki dil-zihin-dünya üçlüsü içinde düşünülebilir.
Austin, kelimeleri -Russell'ın yaptıgı gibi- genel anlamlar ifade
eden türsel açıklamayı eleştirerek, bunun yerine 'benzerlik" teri
mini kullanmanın daha açıklayıcı olacagını savunur. Buna göre,
farklı şeyler için gerçekte aynı isim kullanılıyor degildir. 'Yeşil'
ve 'yeşil' eşit degil iki benzer semboldür, çünkü sadece 'bu' ve
'şu' işaret sıfatlanyla gösterilen şeyler eşit olabilir. Bu durumda
ancak analoji yoluyla kelimelerin, onları gösteren şeylerin yeri
ne kullanıldıgından bahsedilebilir.25 Austin'in yaklaşımında da
Russell'ın türsel yaklaşımını andıran bir analoji söz konusudur.
Austin'de "bu", "şu" zamirieri türsel nitelik arzetmektedir. Bu ve
şu zamirierinin gösterdigi nesne/ olgu/ olay /kişi vb. her seferinde
degişse de zamirierin işlev ve anlamlannda bir degişme olmaz.
Endeksli anlatımlar başlıgında benzer yaklaşırnlara daha yakın
dan bakacagız.
Yukandaki açıklamalar göz önüne alındıgında, referansçı
yaklaşım olarak da isimlendirilen nesnelci görüş ancak sınırlı
bir şekilde kabul edilebilir. Zira kelimelere isirolerin yanında
sıfatlar, fiiller, zamirler, zarflar hatta edat ve bagtaçlar da eklen
diginde, teori temelde isimlerle sınırlı göründügü gibi, sadece
isim-nesne ilişkisini açıklama kuramı olarak da kuşatıcı olma
maktadır. Sadece kelime-nesne ilişkisi açısından bakıldıgında,
kelimenin karşılıgı her zaman bir nesne olmayabilecegi gibi ke
limelerin de sadece bir kısmı gerçek nesnelere karşılık gelmek
tedir. Kaf Dagı gibi kurgusal varlıklann, 'aşk' 'nefret' 'sevgi' gibi
soyut kelimelerin tam karşılıklarını bir nesne olarak düşünmek
tartışma götürür niteliktedir. Bununla birlikte, soyut nesnele
rin zarf ya da sıfatıann -geniş anlamda- karşılıklanndan söz
etmek mümkün olsa da Russell'ın mantıksal kelimeler olarak
adlandırdıgı 've' 'veya' 'gibi' 'daha' vb. baglaç ve edatların dış
dünyada herhangi bir varlıgından bahsedilemez. Alston'ın de
gindigi gibi 'dır', 'nın', 'e ragmen' gibi kelime (ya da kelime birim
lerinin) referans ya da işaret ettigi herhangi bir şey yoktur. An25
J. L. Austın. PhUosophical Papers. ed. J. O. Unnson & G. J. Wamock (Oxford:
Oxford . University Press. 1 989). s. 38.
Konuşma ve Dil Üzerine
25
cak örneğin 'nın' eki, 'araba(nın) tekerleği' tamlamasında oldu
ğu gibi, bir iyelik/tamlama ilişkisi içinde anlam kazanabilir.26
Diğer yandan kelimelerin, şeylerin yerine kullanılması sosyal
bir tercih ve uzlaşımsal bir belirlenime dayanmaktadır. Dolayı
sıyla kelimelerle şeyler ya da bunların anlamlan arasında doğal
bir ilişkiden bahsedilmeyeceği gibi, kelimelerin bir şeyin yerine,
Hospers'in ifadesiyle 'dogru olarak' konması da söz konusu de
ğildir. Dili kullanma açısından doğruluk ve yanlışlık, hangi keli
menin hangi nesne yerine konulduğu ilişkisinde değil. bunların
kullanımında ortaya çıkar. Bu anlamda Kelimeler keşfedilen de
ğil. bir dili ve onun kullanımı bilmekle öğrenilen öğeler olarak
düşünülebilir.27 Konuya dilin uzlaşımsal boyutunu ele alırken
yeniden döneceğiz.
Bu durumda kelimelerin nesne yerine kullanılması ancak
zihinsel dolayımiarnayla mümkün görünmektedir. Nesnelci gö
rüşte eksik olan ancak sernantık açıdan bir o kadar da zorunlu
olan öğelerden biri, insan zihninin nesneyle olan ilişkisi ya da
zihnin dil ile nesne arasında kurduğu bağın göz ardı edilmesidir.
Dili işaret edenle işaret edilenden oluşan bir işaretler sistemi ola
rak gören Saussure'a göre işaret eden kelimeyi, işaret edilen de
kavramı göstermektedir.28 Dolayısıyla kelime dış şeylerden çok
zihinsel nesneler olan kavrarnlara karşılık gelmektedir. Agaç ke
limesi bir ağacı değil, onun zihinsel karşılığı olan ağaç kavramını
göstermektedir. Saussure'a göre zihinsel olan sadece kavramlar
değil, aynı zamanda kelimelerin kendileridir. Kavram bütünüyle
zihinsel nitelikler taşırken, işitim imgesi (kelime vb.) de -kısmen
zihinsel özelliklere sahiptir. İçimizden okuduğumuz bir şiir ya
da dilimizi hiç aynatmadan kendi kendimize bir şeyler söyleme-
26
27
28
Konuyla Ilgili daha geniş dej!erlendlnne ve eleştrtlre Için bkz. Palmer. Seman·
tik. s. 3 1 -36; Denkel. Anlamın Kökenlert, s. 1 8vd; William G. Lycan. Philosophy
of LangUD!Je. a Contemporary Introductiorıs (London: Routledge. 2000), s. 4-6.
Bemard Hanison. Introduction to the PhUosophy ofLangUD!Je (London: Macmll
lan. 1 990), s. 22-23. Bkz. Alston. ""Ibe Quest for Meanlng", Mirıd. 72 ( 1 963) . s.
79: krş. Alston. PhUosophy ofLangUD!Je (London: Prentlce-Hall. 1 964). s. 1 4.
John Hospers. age. s. 5.
Lafız/kelime yeline "lşltlm lmgesl"nl kullanan Saussure"da bu çoj!unlukla keli
meyle karşılandıgı halde sadece kelime yertne kullanılmamaktadır. Bu nedenle
biz de kelimeyi de kapsayan lafız sözcüj!ünü tercih ettik.
Dil Düşünce ve Anlam
26
miz bunun göstergesidir. Salt fıziksel olan öge sadece sestir.29
Saussure'ün bu yaklaşımı da göz önünde bulunduruldugunda,
özellikle iletişim açısından kelime (ya da anlamlı herhangi dilsel
bir birim) ile nesne ilişkisini saglayan zihinsel bagm varlıgı, -an
lamın zihinden bagımsız bir gerçekligi kabul edilsin veya edilme
sin- kaçınılmaz görünmektedir. Bu nokta zihinselci yaklaşımların
kelimeyi nesneden çok kavram veya ide yerine kullanmalarının
haklı gerekçesini oluşturmaktadır. Zira bizim varlıga erişimimiz
ancak sahip oldugumuz kavramlar yoluyla mümkün olmakta
dır. Nesneleri dogrudan degil inanç, düşünce, bilgi içerikleri olan
kavramlar yoluyla tanımaktayız. Dolayısıyla zihinlerin olmadıgı
bir dünyada anlamdan da bahsedilemez. Kanımca bu aşamada
sakınılması gereken nokta salt nesnelci veya zihinselci indirge
mecilige düşmek olmalıdır.
Bu anlamda Denkel'i takip ederek anlamlılıgın üç özelliginin
birbirini kaçınılmaz olarak gerektirdigi söylenebilir.
İlki.
anlamlı
her dilsel birimin30 zihinlerdeki düşüneeye denk gelen bir içerige
sahip olmasıdır. Diger bir ifadeyle, anlamlı bir öge. içerigi belir
lenebilir bir düşüncedir. Denkel. bunu
rak tanımlar.
İkincisi.,
anlamın öznel niteliği ola
anlamlı her ögenin anlamının. bir nesne,
olay ya da niteligi karşılamasıdır. Bu da
anlamın nesnel niteliğini
oluşturmaktadır. Nesnel nitelik b azarı bir özel isimde oldugu gibi
anlamı aşıp salt nesnenin kendisi olabildigi gibi bazan da dolaylı
referansta oldugu gibi nesnenin yerini tutan anlamın kendisinde
son bulabilir. Bu anlamda her anlamlı ögenin karşılıgı dışsal bir
nesne olmayabilir.
Üçüncü olarak
,
anlamlı her dilsel ögenin bir
düşünce ve/veya evrenin bir bölümüyle ilişkisidir. Bu da ilk iki
özelligin nasıl bagdaştınldıgını tanımlayan
ilişkisel boyuttur. 3 1
Dilin temel ögesi kelime olsa da iletişim ancak cümlelerle ger
çekleşmektedir . Bu anlamda Frege, Austin, Davidson, Alston gibi
birçok düşünür kelimenin ancak cümle içinde anlam kazana
bilecegini savunmaktadır. Bu nedenle bazı düşünürler cümleyi
anlama sahip olan birinci öge olarak kabul etmişlerdir.
29
30
31
Saussure'ün gorüşlert lçln bkz . . age. s. 4 1 . 1 09.
Denkel. anlamlı dilsel birtml 'söylenim' olarak lsimlendlrtr.
Denkel. Anlamın Kökenlert. s . 1 6.
27
Konuşma ve Dil Üzerine
2.2. Cümle Anlamı
Cümlenin kelimelerden oluştuğu göz önüne alındığında, cümle
anlamının da onu meydana getiren kelimelerin anlamlarından
oluştuğu düşünülebilir. Ancak bu doğru olsa da fazlasıyla genel
bir iddiadır. Zira cümle sadece kelimelerin bir araya gelmesinden
oluşan bir yapı olmadığı gibi, cümlenin anlamını bilmek için de
sadece kelimelerin anlamını bilmek yeterli değildir. Cümle anla
mının, kelimelerin anlamlanndan oluştuğu yeterli bir açıklama
olsaydı, Davidson'un değindiği gibi bir sözlükten kelimelerin an
lamlarına bakarak söz konusu cümlenin anlamı bilinebilirdi.32
Oysa kelime-cümle ilişkisinin çok daha karmaşık olduğu açıktır.
Cümle, onu oluşturan kelimelerle anlam kazandığı kadar, keli
me de belli bir cümle yapısı içinde istenilen anlamı vermektedir.
Austin'e göre, bir kelime ya da kelime öbeğinin/grubunun
se)
(phra
anlamını bilmek, onlardan meydana gelen cümlenin anlamını
da bilmek demektir. Dolayısıyla anlama sahip olan ilk dilsel öğe
nin cümle olduğu söylenebilir.33 Alston da cümle anlamını bil
menin asıl olduğuna değinirken, bir kelimenin anlamının cümle
içinde kullanımıyla bilinebileceğine vurgu yapar.34 Bir kelimenin
hangi anlama geldiği, cümle içinde kullanılmasıyla anlaşılabile
ceği doğrudur. Ancak kelimelerin
çoğunlukla
tek başına zihni
mizdeki tümel kavramlan karşılayabilme nitelikleri göz önüne
alındığında, bu durum kelimelerin de çoğunlukla tek başına an
lam ifade ettiği gerçeğini göz ardı etmeyi gerektirmemelidir.
Cümle kurulumunun içsel düzeneğini oluşturan sentaks,
cümlenin neden sadece kelimelerin bir araya gelmesiyle oluşma
dığının nedeni daha iyi açıklar. Sentaks, kelimelerin cümle için
de doğru bir şekilde yer almasının formunu oluşturur. Kelimeler,
cümlelerde herhangi bir şekilde bir araya gelmezler. Harfler, ke
limeleri oluştururken belli bir düzenek içinde yer aldıklan gibi
kelimeler de cümlede bir araya geldiklerinde cümle düzeneğine
uyarlar. Wittgenstein, cümlelerin (anlam kapaldığı olanlar dahil)
belli bir düzeneğe sahip olmalanndan dolayı beklenmedik an32
33
34
Bkz. Davidson. '"Truth and Meanlng-. Meaning and Reference, ed. A. N. Moore
(Oxford : Oxford, University Press. 1 993). s. 95.
J. L. Austın. Philosophical Papers, s. 56.
Alston. agm. s. 82.
28
Dil Düşünce ve Anlam
larnlara sahip olamayacaklanna dikk at çeker.35 Bazen iki cümle
nin kelimeleri aynı olmasına ragmen ortaya çıkan anlam, birbiri
nin tam tersi olabilir. MAhmet, Ali'ye kızdı" ile MAli, Ahmet'e kızdı"
cümlelerinin her ikisinde de kelimeler ortak olmasına ragmen,
sadece kelimelerin yer degiştirmesiyle anlam tamamen farklılaş
maktadır. Bu tür örnekler kelimelerin cümle içinde mantıksal ve
gramatik konum ve işlevlerinin oldugunu gösterir. Bu anlamda
cümle düzenegt anlamında sentaks, bir cümleyi anlamlı kılma
nın ilk şartını oluşturmaktadır. Bununla birlikte anlamlı ifadeler
oluşturmak için sentaks tek başına yeterli degildir. Sentaksın
temel görevi cümleyi anlamsızlıktan korumak olsa da36 bunun
her zaman gerçekleştini söylemek zordur. Mü çgen kareyi sever"
cümlesi, gramer kurallanna uygun olmasına ragmen,
bir cümle olarak
anlamlı
degerlendirtlemez. Russell, bu sorunun çözümü
için anlamsızlıgı giderecek bir sentaksın oluşturulmasını önerir.
Bunun sınırlannı Msentaktik imkan" olarak belirleyen Russell'a
göre,
sentaktik imkan,
mantıksal imkandan daha dar ancak fi
ziksel imkandan daha geniş sınırlara sahiptir. Buna göre, Mbu
hem kırmızı hem mavidir" ifadesinde oldugu gibi, mantıksal ola
rak imkansız oldugu halde, sentaktik olarak mümkün olan bir
çok ifadeden söz edebilirtz.37 Ancak Russell'ın bu önerisinin tek
başına
anlamltlık
için yeni bir çözüm oluşturması pek mümkün
görünmemektedir. Zira
anlamlılık cümlelertn
bir dil grameri çer
çevesinde taşıdıgı anlamı aşma potansiyeli taşır.38 Belirli bir cüm
lenin hangi anlamda kullanıldıgı sentaks yoluyla ancak sınırlı bir
şekilde açıklanabilir. Diger bir degişle, sentaks her zaman he
deflenen semantigi veremeyebilir. Geçen örneklerde oldugu gibi
anlamsız cümle kurulumlannın yanında anlamlı oldugu halde,
gramere baglı olarak ortaya çıkan anlamdan farklı cümleleri de
sıklıkla kullanmaktayız. Örnegin Myagmur yagıyor" ifadesinde
cümle, gramer açısından bildirim formunda iken cümleyle anıa
tılmak istenen; diger bir ifadeyle cümlenin kastedilen anlamı bir
istek, temenni veya rica olabilir. Bu örnekler sentaksın anlamlı
lık için önemli faktörlerden sadece biri oldugunu göstermektedir.
35
36
37
38
Wlttgensteln. lnııesttgation, s. 44.
Bkz. Davidson. agm, s. 96.
Russell, An lnqutry, s. 1 70.
Denkel'ln konu lle Ilgili yaklaşımlan Için bkz. Denkel. Anlamın Kökenleri. s. 84 .
29
Konuşma ve Dil Üzerine
Bundan hareketle, anlamlılıga katkı yapan temel faktörleri yine
Denkel'e dayanarak, şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi,
cümlenin sentaks açısından kabul edilebilir olma
sıdır. Bu anlam için zorunlu olsa da yetersiz ilk şarttır.
İkincisi,
sernanlik açıdan kabul edilebilir cümle olmasıdır. Bu aşamada
kategori yanlışlarında oldugu gibi hala anlamlı olmayan bazı öge
lerden söz edilebilir.
Üçüncüsü,
cümlenin uygun bir baglarnda
kullanılmasıdır. Bu düzey Denkel'e göre sadece anlamlı cümleleri
kapsar. Burada anlam dogru ya da yanlış olmanın şartlarını da
taşır.
Dördüncüsü,
bir önermenin belli bir güçle kullarulmasıdır.
Denkel sözedimleri kuramını göz önünde bulundurarak gücü,
yetlilik
ni
anlamında kullanmaktadır. Bu aşama, konuşan öznenin
kasıt ve niyetleri yoluyla anlama katkısı olarak degerlendirilebi
lir. Söz ediınieri kuramını ele alırken, son iki aşamaya daha fazla
yer verecegiz.
Diger yandan, sentaks cümlenin dogru ya da yanlışlıgıyla de
gil, sadece oluşumuyla ilgilenir. 39 Bu durumda dogru olma ile
anlamlı olmanın da birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Dogru
luk ve yanlışlık anlam ve düşünce içerigi açısından bakıldıgında
önermelere ilişkindir. Önermelerin dogru ve yanlışlıgı ise ilişkili
olduklan olgu ve gerçeklige baglıdır. Önermeleri dile getiren cüm
lelerin buna baglı olarak dogru, yanlış veya anlamsız olarak nite
lenmeleri de dile getirdikleri önermelerin dogru ve yanlışlıklanna
baglı olarak degişmektedir. Bu baglarnda dogruluk ve yanlışlık,
Russell'ın belirttigi gibi cümlenin işaret ettigi anlamın -ne keli
me ne de tasavvur olmayan- bir şeylerle ilişkisine baglıdır.40 "Kar
beyazdır" ifadesini dogru kılan koşullar. ifadenin dile getirdlgi
anlamdan bagtınsız bir gerçeklik alanıyla ilgilidir. "Kar beyaz
dır' önermesini dogrulayan fiziksel bir olgu iken, önermeyi dile
getiren ifade kendi başına dilsel oldugu kadar, zihinsel nitelik
ler veya bagıntılar da içermektedir . 4 1 Dogruluk, öznenin zihinsel
olan inanç, tasdik vb . içsel durumlanından bagımsız oldugu gibi
dilsel ifadenin kendisinden de bagımsızdır. Konuşanın zihinsel
39
40
41
Bkz. Russell. age, s. ı 96.
Russell. age. s. 1 72 , 1 76.
Benzer tartışmalar Için bkz. Russell, age. s. 1 76- 1 77.
30
Dil Düşünce ve Anlam
durumu burada dogruluga degil, anlama katkı yapan bir etken
olarak degerlendirilebilir. Kann beyazlıgıyla ne aniatılmak isten
digi, anlamı belirlemede göz ardı edilmemesi gereken
öznel boyu
tu oluşturmaktadır. Öznellik, sözü dile getiren bireylerin inanç,
kasıt, talep, niyet gibi zihinsel tutumlarının, bir ifadenin dogru
luk degerini olmasa da anlamını belirleyebilecegi veya en azından
yönlendirebilecegi savunulabilir.
Dogruluk-anlam ayrımı, hem anlam-referans ayrımı hem de
cümle türlertyle baglantılı olarak açıklanabilir. Cümlelertn sade
ce bir kısmı dogru ve yanlış olarak nitelendirilebilir . Buna kar
şılık, kurdugumuz cümlelerin çogunlugu, -özellikle gündelik dil
de- dogruluk ve yanlışlık degeriert taşımazlar. Birinci Cümle tür
leri,
bildirimsel
olarak isimlendirilirken, söze dayalı eylem alanı
oluşturan ikincilere de
edimsel ifadeler
denir. Birinciler dogru ve
yanlışa konu olurken, ikinciler bunun yerine, Austin'in ifadesiyle
başarılı ya da başarısız olarak nitelenirler.
Russell'ın dikkat çektigi gibi bildigirniz şeylerin çok azı bildi
rimseldir. Bunlar da çogunlukla muhatabın bilmesini istedigirniz
şeylerdir. Oysa konuşmalarımızda, söylediklerimizin sadece neye
işaret ettigi ya da ne anlama geldigiyle yetinmeyiz, çogunlukla
söylediklerimizle bir şeyler yapılmasını isteriz . 42 Bu yönüyle cüm
leler bildirimsel
istek
hayret/nida
( indicative) olabildigi gibi soru,
(exlamatory) ya da emir şeklinde de
olabilir.43 İkinci
(optative) ,
kısım cümle türleri, Austin tarafından söz ediınieri ismiyle ayrı
bir kurarn haline getirilmiş, Searle ve Staıwson gibi düşünürler
tarafından da geliştirilmiştir. Önemini göz önünde bulundura
rak, ayrı bir başlık halinde ele almayı uygun gördük. Söz ediınieri
konusuna geçmeden önce, cümle/kelime türleriyle ilişkili olarak;
"tip"-"tek" anlatımlar ve "dizinsel ifadeler" üzerinde kısaca dur
makta fayda vardır .
2.2.1. Tip (Type)-Tek (Token) Anlatımlar
İlk bakışta kavram ile kavramı dile getiren kelime ayrımı ya
da önerme ile önermeyi ifade eden cümle ayrımı gibi görün-
42
43
Bkz. Russell. age. s. 1 27.
Russell. age, s . 30.
Konuşma ve Dil Üzerine
31
se de, temelde 'tip'-'tek' aynmı dilin kendi içindeki aynınlara
dayanmaktadır.44 Dtger bir deyişle söyleme edimlertyle ilgtli ay
nmlardır. Dummefa göre 'tip'-'tek' ilişkisinin en iyi örnegini bir
kelime ile bu kelimenin -farklı kimselerce- dile get1rtlmesi oluş
turmaktadır. Farklı bireyler tarafından dile getirilen kelime aynı
kalmaya devam ettiginden bir "tip"i temsil etmektedir. Bu yönüyle
"tip", dil içinde türsel bir benzerlik ve genellerneye denk gelmek
tedir. Herhangi bir türden farklılıgı dilsel kullanım içinde gerçek
leşmesidir. Aynı/benzer tipin farklı kimselerce dile get1rtlmesi de
"tek"li örnegini oluşturmktadır. Ancak buradaki benzerlik basit
bir ses benzerligi olarak algılanmamalıdır. Çocuk da benzerlik
leri bilir ancak anlam ayrımını yapamaz. 45 Basit bir örnek vere
cek olursak; "agaç" kelimesi bir 'tip'i gösterirken, agaç kelime
sinin A. B, C, şahısları tarafından -farklı ya da aynı zaman ve
mekanlarda- dile gettrtlmesi 'tek'li anlatım örneklerini oluşturur.
Tip anlatımlar
bir kelime ya da cümlenin standart, uzlaşımsal
ve degtşmez olan, Grice'ın yaklaşımıyla ifade edilirse, zamansız
ve sürekli olan anlamı karşılarken,46
' tek li anlatımlar aynı
'tip'in
belirli bir zamanda, belirli şartlarda, belirli bir kimse tarafından
dile getirilmesiyle ilgilidirler. 'Tip'-'tek' aynınma sıklıkla müraca
at eden Swinburne'e göre tip cümleler, kişinin baglama ilişkin
bilgisinden bagımsız ve uzlaşımsal nitelikli iken, tekli cümleler
belli bir durumda söylenen (baglamsal) cümlelerdirY Şartların
baglayıcılıgından dolayı kapalılıgın giderilmesi için tekli anlatım
ların baglamlarını bilmek -tip cümlelere kıyasla- daha öncelik
lidir.
Kelimelerin anlamı baglamdan bagımsız olarak, normal
şartlarda tip cümlenin anlamını desteklerken, tekli cümle olarak
kullanıldıgında, belli bir baglamda, olası en yakın anlamlardan
birini kazanır.48 Örnegin "yazıyorum" gibi bir tipli ifade, tekli bir
44
45
46
47
48
"Type" ve "token" teıimleıinln felsefi tennlnolojlde 'Iürkçe'dekl karşılıklarına
rastlamadıgım Için olabilecek en yakın anlam olarak 'tıp' lle 'tek'! kullanmayı
tercih ettim.
Bkz. Michael Dummet. Origins of Analyttcal Philosophy (Cambıidge: Harvard,
University, Press. , 1 984). s. 48.
Bkz. Paul Gıice. Studies in the Way of the Words (Cambıidge: Harvard. Univer
sity Press. 1 987). s. 87.
Richard Swlnbume. Reııelation. From Metaphor to Analogy (Oxford: Ciarendon
Press. 1 992). s . 1 3. 1 5. 1 9 .
Age. s. 1 3- 1 5. 1 9.
32
Dil Düşünce ve Anlam
anlatım olarak, benim tarafıından, sözgelimi 5 Ekim'de, saat
l l : 30'da dile gettrilmekle, baglama bagımlı bir anlam k azanm ak
tadır. Bu açıklamalardan da anlaşılacagı gibi, her tip cümlenin
dile getirtlişi yeni bir tekli cümlenin dile getirtlişi anlamına gel
mektedir. Bu yönüyle aynı 'tip'in farklı 'tek'lerinin farklı öner
meleri dile getirdlgi de söylenebilir.49 Öyle ki Swinbume'e göre
"asıl dogruluk taşıyıcıları tekli cümlelerdir."50 Dogruluk ve yan
lışlıklan belli şartlara baglı olarak belirlenen tekli anlatımların
dogruluk degerierini belirleyen de dünyanın şu üç durumudur:
a) cümlenin içinde söylendigt dilsel uzalışı, b) Referans baglamı;
kim, kime, ne zaman türünden referans anlatımlarının belirledigi
tekiller, zaman-mekan gibi söyleme şartlan ve c) Dünyanın diger
özellikleri. s ı
Tip-tek anlatımlan, özellikle bir cümle veya ifadenin ne za
man standart/uzlaşımsal anlamıyla dile getirildigi, ne zaman
uzlaşımsal olandan ayrılarak konuşanın farklı bir kasıtla kullan
dıgını anlama noktasında yapılmış önemli bir ayrım gibi görün
mektedir.
2.2.2. Dizinsel (IndexicaQ Anlatımlar
Dizinsel anlatımlar da tip-tek anlatımlar gibi -normal ifadelerden
farklı olarak- açıklanmalan gereken anlatımlardır. Dizinsel anla
tımların belki de en belirgin özellikleri, baglam ve referans yoluy
la belirlenmeleri ve söz konusu degişkenlere göre anlam farklılık
larına ugramalandır. H. Deutsch, dizinsel bir anlatımı: "Kaplamı
(extentionaQ ,
49
50
51
kullanıldıgı baglam özelliklerinin farklılıgına göre
Aynı cümle tlplertnl dile getiren tekli cümlelerle farklı önennelerin dile getiıi
lebillrligı ile ilgili olarak bkz. j. Collins, "Expresslons, Sentence. Propostlons",
Erkenntnls, 59 (2003), s. 236-237.
Swtnbume, age, s. 13. Burada Swtnbume'nün Ifade ve önenne arasında yap
tıgı aynının detaylarına girmeden. kısaca bazı noktalara degtnmekte fayda
vardır: "Ifade" Swtnbume'nün yaklaşımında mutlak bir anlamı, zamansız bir
şekilde yüklenirken, önermey! dile getiren cümlenin sınırlan zaman, söyleyen
ve muhatap gibi belli koşullar tarafından belirlenir. Bu yönüyle Ifade, adeta tip
anlama denk gelirken, önenne daha çok teki karşılar gibidir. i fade'nin anla
mı mutlak. önennenln anlamı ise degışebilmektedir. Ömegtn. "ben hastayım",
"sen hastasın" "o hasta" anlatımlarının üçü de "ben"e (konuşan özneye) refe
ransta bulundugunda aynı ifadeyi dile getirmekle birlikte farklı önenne lçertk
lertne sahiptir. Dikkat çeldel olan , Swtnbume'nün klasik anlamda önenne Için
kabul edilen gelen bazı nltellklert lfadeye yüklemesidlr. Bkz. Age. s. 1 2 - 1 3 .
Age, s. 1 2 .
Konuşma ve
Dil
Üzeline
33
degişiklik gösteren, aksi halde rijit (rigid) olan" anlatımlar şek
linde betimler.52 Daha kısa tanımlardan biri, "farklı baglamlarda,
farklı tekilleri belirleme aracılan"53 şeklindedir. Bu baglamda,
'ben', 'sen', 'o', 'şimdi', 'bugün', 'yarın', 'bu', 'şu' gibi zamirler, za
man belirteçleri/zarflan ve işaret zamirleri; Russell'ın "ben mer
kezli tekiller"
(egocentric particular) , Quine'nın "tipografık özdeş
(typographic id.entity) anlatımlar", Hans Reinbach'ın "tekli dö
nüşlü kilemeler" (token- rejlexi.ve words) dedigi, C. S. Peirce'ın ise
"dizinsel"ler (indexi.cals) olarak isimlendirdigi anlatım örneklerini
lik
oluştururlar.54 Tüm kelimeler gibi dizinseller de kendilerini aşan
bir şeyi gösterir, başka şey(ler)e referansta bulunurlar. Ancak
dizinselleri daha özel kılan -daha önce de deginildigi gibi- refe
ranslannın söyleme koşullarına ve konuşana göre degişmesidir.
Bu yönlert dikkate alındıgında, baglarnın ve referans belirlenimi
nin en açık görüldügü anlatımlar , dizinsel kelimeleri barındıran
ifadeler olmaktadır. 'Ben'in anlamı söylendigi her seferinde aynı
kalınakla birlikte, referansı söyleyen özneye göre her seferinde
degişmektedir. Dummet'ın dedigi gibi " 'ben' başkasına degil, sa
dece bana verilmiş bir ayncalıga sahiptir."55 'O' zamiri kullanıldı
gı her seferinde farklı kimselere referansta bulundugu gibi, farklı
kimseler de 'O' zamiri ile aynı kimseye referansta bulunabilirler.
Bu ayrım, anlatırnın içlemsel niteligtyle aynı kaldıgı halde, kap
lamının kişinden kişiye degiştiginin örnegini de oluşturmaktadır.
Bu noktada -Strawson'un dikkat çektigi gibi-, Quin'cı naminalist
52
53
54
55
Harry Deutch, "lndeıdcals", A Campanian to Metaphysics, ed. Jaogwan Kim
and Emest Sosa [London: Blackwell, 1 999) , s. 237. Swlnbume'nün tanımıyla
"Rigld gösterge· [rlgld deslgnator). bir referans anlatımının. bir tekilin varlıgı
boyunca [başka) nitelikler kazanma ya da kaybetmesinden bagımsız olarak,
söz konusu teklle referansta bulunmasıdır. Bunu bir referans anlatımının tüm
mümkün dünyalarda aynı şeyi göstermesi şeklinde anlamak mümkündür. Bu
anlatımiann tipik örnekleri özel islmlerdlr. [Bkz. Swlnbume, Revelation. s. 1 0 . )
Swlnbume, Revelation. s. 1 0 .
B kz . Russell, An lnquiry s. 1 08: Richard M . Gale. "lndeıdcal Slgns, Egocent
ne Partlculars. and Token-Refleıdve Words". Encyclopedia of Philosophy, C . 7
[ 1 997), s. 1 5 1 ; Hllary Putnam. "The Meanlng o f Meanlng", Proplems i n Mlnd.
Readings in Contempomry Philosophy of Mind [Içinde) . 1 999, s. 283-284. Rus
sell, dizinsel anlatımlan, referanslan konuşana baglı olarak deglştlglnden do
layı "ben merkezli tekiller" olarak lslmlendlrlr. Aynca 'bu' [this) Işaret ettigl
herşeyi kendisi olarak gösterdlgi Için tüm dizinselleri de 'bu' zamlrlne Indirger.
Buna göre 'bu' Işaret zamtrl bir mantıksal özel Isim olmaktadır. Kullanıldıgı
cümleyi özel hale getirdlginden aynı referansla o cümle artık tekrarlanamaz.
Dummet. Oıigins s. 1 40.
34
Dil Düşünce ve Anlam
yaklaşımın sakıncalanna bir örnek üzerinden dikkat çekmekte
fayda vardır. Söz gelimi. 'ben hastayım' ifadesinden hareketle
uben"' ve uhasta olan" ifadelerinin anlam. referans ve dogruluk
degerierine bakalım. UBen hastayım" ifadesinde, Quincı tutuma
göre, 'ben'in yerine hasta olanın adı da konsa,
'ben hastayım'ın
yerine geçmeyecek, diger bir degişle eşanlamlı olmayacaktır. Sa
dece anlam. hatta sadece kelime anlamı- açısından bakıldıgın
da bu sonuç dogru görünmektedir. Oysa baglam ve referans göz
önünde bulunduruldugunda kastedilen kişinin, yani uben" ve
uhasta olanın" aynı kişi oldugu konusunda bir sorun çıkmamak
tadır. Bu durumda anlam özdeşliginin korunması sadece bu an
latımların kaplamsal (extensional) yönleriyle degn, aynı zaman
da referanslarını göz önünde bulunduran içlemsel (intensional)
yönleriyle mümkün olmaktadır. Aksi halde bu tür anlatımiann
başkalarına aktanlma veya tekrar edilme imkanından söz et
rnek mümkün olmayacaktır. Bu da belli bir düzeyde öznelciligi
ve solipsizmi dogurucaktır. Oysa 'ben'in tüm dizinsel ayncalı
gına ragmen, Dummet'ın dedigi gibi, ubu (öznellik) iletilmezligi
anlamına gelmez. Benim ne düşündügümü bilemezsin ama ne
dedigimi bilebtlirsin."56 UYann hastaneye gidecegim" cümlesinin
dogruıugu, sadece öznenin uben" ve zamanın da uyann" olması
halinde geçerli olabilir. Ancak aynı anlamsal içerik aynı dogru
luk degeri ve referansla, başkasının 'ben'i kastetmesi ve bu gün
(yarının eşdegeri) bir cümleyi kurarak, Mo bu gün hastaneye gi
decek" demesiyle de dile getirilebilir. Aynı şey 'ben hastayım' gibi
daha öznel olan bir tecrübeyi ifade eden bir cümle ömegi için
de söylenebilir: 'ben hastayım' ifadesinin içerigine denk düşen
tecrübe, söyleyen kişiye özel olmasına karşın, -analojik bir yolla
da olsa- başkasının söyleyen kişiyi anlaması mümkün oldugu
gibi farklı öznelerin zihinsel içeriklerini birbirlerini anlayacaklan
ifadeler kurarak aktarmalan da mümkündür. Öyle görülüyor ki
ancak bu asgari koşullann yerine gelmesi durumunda farklı öz
neler tarafından, farklı baglamlarda, farklı zaman ve rnektmlarda
dile getirilen öznel, zihinsel içeriklerin bireyler arası paylaşımın-
56
Dummet. age, a.y. ; bkz. Russell, age. s. 1 1 3- 1 1 4 . . Russell'ın dizinsel anla
tımlan öznel yolla açıklamada aşınya gitmesi noktalanyla Ilgili R. M. Gale'ln
eleştirileri için bkz. Agm. s. 53-54 .
Konuşma ve
Dil
Üzerine
35
dan söz edilebilir. Aksi halde konuşmanın, dolayısıyla anlam ve
anlamanın sınırlan oldukça daraltılmış olacaktır.
3.
Konuşmanın Edimsel Boyutu: Sözle Yapılan Edimler
Mantıkçı ve dilciler cümlelerden bahsederken, bunların bir kıs
mının bildirimsel/tasviri; diğ;er bir kısmının da soru, emir, talep
gibi yargı bildirmeyen cümle türlerinden oluştuğ;u ayarımından
hareket ederler. Ryle, gündelik hayatta insanların cümleler kur
malarından çok onların, özür dileme, şikayette bulunma, soru
sorma, söz verme, taleplerde bulunma, emir verme gibi (söze da
yalı) edirolerinden söz ettiğ;imizi belirtir. Austin, söz konusu ay
nmın önemine dikkat çekerek, bunu bir kurarn haline getirmiş,
bu kurarn sonralan Searle ve Strawson gibi filozoflar tarafından
geliştirilmiştir. 57
Sözle yapılan bir edimin kısa, ancak genel bir tanımı 'bir şey
söylemenin sadece bir söz değ;il aynı zamanda bir başka eylem
olduğ;u' şeklinde yapılabilir. Söze dayalı edirolerin insan hayatı
na yön veren belirleyici konumuna dikkat çekmek isteyen Walt
terstroff, insanın sözlü eylemleri için Mbir cümleyi ifade etmekle
bunun başka bir edimi gerektirmesi nasıl oluyor?" sorusundan
daha temel bir soru olamayacağ;ını söyler. Mars'tan gelen varlık
lar farz edelim, belki insanlar hakkında onlara en ilginç göıüne
cek şey, insaniann bir şeyler söylernelerinin arkasından o sözlerle
meydana gelen edimler olacaktır. Evlenme, boşanma vb. akitler,
hatta banş veya savaş ilanı, toplumda yapılan onlarca akitler,
57
Bkz. Austin, . J. L. Austln, How to Do Things with Words, s. 1 ; Bkz. Ryle. agm,
s. l 1 O. Söz Edlml kuramının dl�er kurarnlar Içindeki yeri ve ayncalı� Için bkz.
H. Herman, 11ıree Levels of Meanlng- The Journal of PhUosophy C.65. No. l 9
(Ekim 1 968), s. 96-97. Herman'ın da vardı� sonuçlar göz önüne alınarak sa
dece do� ve yanlışa konu olan olguların (do� olarak) dile getır1lebll1rllglnl
savunan anlam kuramiarını aşarak, dllln kullanım alanının genişligini göster
miş olması söz edlml kuramının önemil bir başansı olarak de�erlendlr1leblllr.
Bu ayrım İslam mantıkçılan ve dllcller1nde ihbar-Inşa aynmıyla ortaya kon
muştur. i hbar bildirimsel lfadeleri dile getirirken. lnşai Ifadelerle daha çok ey
leme dönük sözleri dile getirilmektedir. Birineller olaylan. olgulan oldu�u gibi
tasvir etmeye dayalı nlteleytcl lfaderden olusur. İkinciler Ise emir, nehiy. sual,
talep, rica gibi edimsel lfaleri blldlr1r.(ilglll tanımlar ve tertmlerin tarihsel geli
şim ve kullanımı Için bkz. Tahsin Görgün, "haber". İslam Ansiklopedisi (Içinde),
C. 1 4 . s.339-340; İsmail Durmuş, "İnşa.", age. C . 22, s. 335 . )
36
Dil Düşünce ve Anlam
anlaşmalar vb. söze dayalı edimler bu ömegin insan yaşamında
ki karşılıgını ve önemini göstermek için yeterli olsa gerek. 58
Austin cümleleri bildirimsel ve edimsel olmak üzere iki sınıf
ta inceler.59 Bildirimsel cümleler çogunlukla olgu ve durumlan
oldugu gibi betimler ya da bildirirler. Bu tür anlatımlar aynı za
manda ya 'dogru'luk veya 'yanlış'lık degerierine sahiptirler. Oysa
bazı ifadeler herhangi bir şeyi betimlemedigi gibi 'dogru· veya
'yanlış' olarak da degerlendirilemezler. Austin'in edimsel dedigi
ifadeler daha çok bir faaliyete ilişkin olan ikinci tür anlatımlardır.
Bir söz ediminde bulunmak ifadenin salt dile getirilen boyutunu
aşan bir edim olarak karşımıza çıkmaktadır. Konuşarak yapılan
ediınierde bir sözü söylemek herhangi bir şeyi betimleyip. tasvir
etmekten çok bizzat o edimin kendisi olmaktadır. Bu anlatımlar
'dogru· veya 'yanlış' yerine başarılı ya da başarısız ; uygun ya da
uygun olmayan (happy/unhappy) şeklinde deger kazanırlar. Ör
negin,
evienirken Nkabul ediyorum" şeklindeki sözlü onayı veya
Nsana bu kitabı hediye ediyorum" sözü, Nyagmur yagıyor" bildi
riminde oldugu gibi herhangi bir betimlemede bulunmadıgı gibi
dogru ve yanlış olarak da degerlendirilemez. 60 N Söz veriyorum" bir
şeyi betimlemek degildir. Çünkü böyle bir söz dogru ve yanlışa
konu olmadıgı gibi, Nsöz veriyorum" ifadesini dile getirmek, sö
zün ötesinde söz verme fiilinin kendisi olmaktadır. Bununla aynı
zamanda söz veren özneye sözünü yerine getirme gibi sorum
luluklar da yüklemektedir.6 1 Bu da normatıf boyutuyla sözün
hayattaki etkilerine ve etik sonuçlarına dikkatimizi çekmektedir.
Burada karşı karşıya oldugumuz sorulardan biri şudur: sözlü bir
edim nasıl oluyor da ikinci bir edimi gerektirmekte ve beraberin
de önemli bazı yükümlükler ve normativ degerler getirmektedir?
58
59
60
61
Bu örnek Için bkz. N. Wolterstoıff. agm. s. 464. Evlenme. boşanma vb. akltler.
hatta banş veya savaş Ilanı vb. turden edimler bu ömejtln dayandıjtı gerçekilgi
göstermektedir.
Tii m lfadelelin betımsel (descrtptıve) olmadıltından hareketle Austın "descrtp
tıon'" yeline "constatıve" telimini tercih eder.
Bkz. J. L. Austın. age. s. 1 -2. 5 vd. Edimsel (icrai/lnşıü) lfadelert de çogu za
man betımsel Ifadelerle yaptıjtımızdan. bu ayrım her zaman çok net olmayabi
lir. Bunun farkında olan Austın. bir uzlaşıma gider. Buna göre ıcraata lllşkin
bir Ifade eger başanlıysa/uygunsa. bunun betımsel Ifadesi de dojtru kabul
edilebilir. (Bkz. S. 1 3 - 1 6)
Austın, age. s . 5-6, 54.
Konuşma ve Dil Üzerine
37
Searle, bu sorunun cevabını konuşmanın arkasındaki kurum
sal yapı ve dayandıgı oluşturucu kurallar düzenegiyle açıklar.
Searle'e göre Mbir dili konuşmak demek, kurala dayalı son derece
karmaşık bir davranış girişiminde bulunmak demektir." Bunun
açılımı da Mbir dili konuşmak, söz edimlerinde bulunmak; yani
bildirimde bulunmak, emir vermek, soru sormak, söz vermek vb.
ile referans ve yüklernede bulunmak gibi biraz daha soyut edim
lerde bulunmak demektir. "62
Dünyadaki olguların önemli bir kısmı kaba olgulardan mey
dana gelmekte ve bunların bilgisi de olgulara ilişkin gerçek bir
bilgi olarak kabul görmektedir . Olgulara ilişkin bilginin örnegt
olarak gösterilen doga bilimlerinin başlangıç ilkesi de gözleme
dayalı deney olarak kabul edilmektedir. Searle, yukandaki iddi
asını temellendirirken, görünüşte olgu dile getiren önermelerin
büyük bölümünün aslında bu resmin parçası olan kavramlar
dan oluşmadıgı varsayımından hareket eder. Sözgelimi estetik
ve etik gibi (G .E. Moore gibi düşünürlerin duyguyla açıkladıgı)
alanlarındaki bildirimsel cümlelerle dile getirilen önermeler doga
bilimlerinin yöntemiyle açıklanamayan önerme örneklerini içe
ren bilgi türünün sadece bir kısmıdır. Günlük yaşamda örnegin,
'X takımı maçı kazandı' 'Kasparov satrançta dünya şampiyonu
oldu', 'bütçe yasası meclisten geçti' veya 'X şahsı hırsızlıktan
yakalandı' sözleri de birer olgu ifadeleridir. Hatta bunların dile
getirdlgi olguların fiziksel ve duygusal yönlerinden de söz edilebi
lir, ancak hala bunların tümünü aşan bazı özellikleri bulunmak
tadır. Bu da söz konusu olguların arkasında belli kurumların
varsayılmasıdır. Bunlar birer olgu olsalar da dogadaki fıziksel ol
guların aksine varoluşlarını arkalarındaki toplumsal kurumlara
borçludurlar. 63 Söz konusu 'kurumlar' oluşturucu
(constitutive)
kurallar sistemine dayanır. Her kurumsal olgu da 'B baglamın
da X, Y sayılır' biçimindeki bir kural ya da kurallar sistemiyle
temellendirilir. Searle'ün verdigi örnek üzerinden devam edecek
olursak, futbol oyunu oluşturulmuş belirli kurallardan oluşan
kurumsal bir sistem özelligi sergilemektedir. Nitekim oyuncu sa62
63
John R. Searle. Söz Edimlerl. çev. R. Levent Aysever. (Ankara: Ayraç, 2000) , s.
83 .
Bkz., age, s. 1 24- 1 25.
Dil Düşünce ve Anlam
38
yısı, hakem, gol, offsayt, taç, penaltı, kırmızı kart gibi futbol ku
rallannı kaldırdıgimızda, ortada futbol diye bir oyun da kalma
yacaktır. Pozitivist bir bakış açısıyla futbol oyununu sadece kaba
olgularla degerlendirirsek, yukandaki kurallara dayanan bütün
kavramlar ve bu kavramlan kullanarak yaptıgirniZ tüm bildirim
ler havada kalacaktır. Benzer şekilde para diye bir kurum olmaz
sa cebimizde sadece kagıt parçalan taşımış oluruz. Sonuç olarak
kurumsal olgular sadece onlann altındaki oluşturucu kurallara
dayanılarak açıklanabilir. 64
Kurallar da kaba olgular ve kurumsal olgulara paralel ola
rak, düzenleyici
ayrılır:
( regulative) ve oluşturucu kurallar
Düzenleyici kurallar, davranışlardan sonra
olarak ikiye
işlev gören
kurallardır. Dolayısıyla bunlar, kurallardan önce veya onlardan
bagimsız olarak var olan davranış biçimlerini düzenler.
Oluşturu
cu kurallar ise sadece davranış biçimlerini düzenlemekle kalmaz,
yeni davranış biçimlerini de inşa eder veya tanımlarlar. Diger
bir deyişle, varlıgı mantıksal olarak kurallann varlıgına baglı bir
etkinlik alanı oluştururlar.65 Düzenleyici kurallar davranışiann
varlıgını öngörürken oluşturucu kurallar -her zaman olmasa da
davranışların varlıgını önceler. Düzenleyici kurallar, 'X yap' ya
da 'Y ise X yap' şeklinde formüle edilebilirken, oluşturucu ku
ralların bir kısmı bu şekilde olmakla birlikte, önemli bir kısmı
MX, Y sayılır" ya da MB baglamında X, Y sayılır" şeklinde formüle
edilebilirler. MGol kaydetmek nasıl oluyor?" ya da Msöz vermek
nasıl oluyor da bir yükümlülük oluşturuyor?" diye sordugumuz
da, oluşturucu kurallar geregi 'X, Y sayılır' yollu bir kuraldan
hareketle cevaplandınlabilir.66 Bu formül söz vermeye uygulan
dıgında, belli şartlarda belli tür ifadeleri kullanınakla kişinin Msöz
verme" edimini gerçekleştirmiş oldugu kabul edilir. Tıpkı golün
olması ve geçerliligi için futbol oyununda söz konusu oluşturucu
kurallara müracaat edildigi gibi, söz verme kurallarının geregi
olarak da konuşanın söz verme yükümlülügü altına girmiş ol
dugu kabul edilir. Sonuç olarak dil. belli kurallan olan (bu ku-
64
65
66
Bkz. Age. s. 1 25- 1 26.
Age, s. 105.
Age, s. 1 07.
39
Konuşma ve Dil Üzerine
rallann doğası ve neliği ayn bir tartışma konusudur}, uzlaşıma
dayalı, toplumsal bir kurum olarak düşünüldüğende; bu kurum
üzelinden konuşan birey, söz verme niyetiyle belli türden kelime
leri kullanarak, söz verme şartlannı yeline getirmiş, böylece belli
yükümlülükler üstlenmiş olur . 67
Yukandaki açıklamalar bize konuşarak yapılan edimleri açık
lamaktan çok onların neye göre ve hangi temelde açıklanabile
ceği konusunda belli bir
ifadeyle bir
fıkir vermektedir. Bir sözün, diğer bir
söyleme edimiTlin
onu aşan bir
edimsöze
(konuşarak
yapılan eyleme) dönüşmesi bu açıklamalara göre dilin kurumsal
(uzlaşımsal) bir sistem olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak
dilin, kurallı uzlaşımsal bir kurum olmasının konuşma için zo
runlu koşul olması aynı zamanda yeterli koşul olması anlamı
na gelmekte midir? Kanımca bu sorunun cevabının ilk aşaması,
Strawson ve Woltterstroff gibi düşünürlelin dikkat çektiği gibi bu
kurallann geçerli ve etkin olmasını içeren, öznenin kasıt ve niyet
lelinin de söz konusu kurallara eklenmesi olabilir . Diğer yandan
sözün sorumluluklar yükleyen normatıf yönü sadece kurallarla
açıklanamaz. Zira Woltersttrotrun da dikkat çektiği gibi bir söz
edimini icra etmek, bireyler arası ahlaki ilişkiler doğurmakta ve
böylece normatif bir boyuta sahip olmaktadır. 68
Şimdi doğrudan Msöz edimleri" kuramı çerçevesinde, konu
şarak yapılan edimlerden neyin anlaşıldığıila daha yakından
bakabiliriz. Türkçe'de Msöz edimi" olarak kullanımı yaygınlaşan
konuşarak yapılan bir eylem üç ayn edirnden oluşur: Birinci
si sözü söylemenin kendisidir . Söyleme edimi
( locutionary acts)
olarak adlandınlan bu dilsel birim Austin'de kabaca bir cümleyi
söylemeye denk düşer. Kısacası söyleme ediini belirli bir anlamı
da olabilen sözdür. 69 İkincisi, söyleme edimine ek olarak bir şey
söylemekle bir (başka) edirnde bulunmayı içeren
mi (illocutionary
67
68
69
Edimsöz edi
acts)dir. Bununla birlikte bir şey söylemek her
Searle'ün örnek olarak verdlgl söz verme ediıninin -özel şartlar dışında- dl�er
ediıniere uygulanabilirilgi ve Ilişkili kurallar Için bkz. ss. 1 30- 1 38. Austln de
bunlan edimsel lfadelelin asgaıi şartlan olarak kabul eder. Bkz. Austın. age,
s. 8, ı ı .
Bkz. Nicholas Wolterstorff. Divine Discourse, s . 84-85; krş. "Why Animal Don't
Speak?" Faith and Phtlosophy. 4 ( 1 987) , s. 472-475.
Austln, age, s. 94 .
40
Dil Düşünce ve Anlam
zaman bir edimsöz ediminde bulunmak olmayabilir. Ü çüncüsü
de etkisöz ediini
(Perlocutionary
acts)dir. Etkisöz edimi, söyleme
edimiyle gerçekleştirilen edimsöz ediininin dinieyenin veya dinle
yenin dışındakilerin duygu, düşünce veya davranışlan üzerinde
icra ettiği etkileri ifade etmek için kullanılır.70
Edimsöz edimlertyle emreder, sözverir, özür diler, teşekkür
eder, sorar, talep eder, bildirimlerde bulunuruz. Bunlar muha
tablanmızda itaat etme/etmeme, hoşnutluk oluşturma, cevap
verme, tepki verme, ikna olma veya öğrenme gibi birçok fark
lı etkisöz edimlertyle karşılık bulur. Birinciler, sözü kullanarak
meydana getirdiğimiz eylem türleri, ikinciler de sözlü olarak veya
davranış yoluyla söylenen sözün etkisiyle ortaya çıkan sonuçlar
dır. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak:
MDışan çık!" emir kipini söz edirolert öğelerine ayırdığımızda;
A-Mdışan çık" sözü, söyleme edimini
( locution/ utterance) ,
B-Memrediyorum/emretti" edimsöz edimini
(fllocution) ,
C(a) - 'kovdu' ya da C(b) - 'uyardı' da etkisöz edimini
tion)
(perlocu
oluşturmaktadır. Austin'in ifadesiyle, Martık bir cüml�yi ya
da dili kullanmanın üç ayrı boyutuna ya d� anlamına sahifiiz . " 7 1
Burada söyleme edimi il e söyleme edimi yoluyla kastedilen içe
riğin birbirinden farklı olabileceğine dikkat çekmek yerinde ola
caktır . Söyleme edimi semantik açıdan cümlenin ifade biçimine
karşılık gelirken, edimsöz edimi çoğunlukla anlama denk düşer.
Bu açıdan bakıldığında kelime-kavram veya cümle-anlam ikili
ği, söyleme edimi ile edimsöz ediininin semantik karşılığı gibi de
durmaktadır.
Searle, bazı küçük ayrımlarla birlikte, söz konusu üç edimi
benzer şekilde açıklar. Onun aynınma göre söyleme edimi,
terance/ locutianary act)
( ut
kabaca kelimeleri söylemektir . Searle,
söz edimlerinin öğelerini Austin'de olduğu şekliyle adlandınr.
Söz edimlerinin asıl öğesi olan edimsöz içeriği olan önerme edi
mini ek olarak öne çıkanr. Bu edirole Searle'e göre kısaca re
ferans ve yüklernede bulunuruz. Söz ediminin üçüncü öğesi,
70
71
Bkz. Austın. age, s. lO ı .
Austın, age, s . ı ı ı . Benzer örnekler Için bkz. Austın. age, s . ı 02 .
Konuşma ve Dil Üzerine
41
Austin'in ikincisiyle aynı ad ve niteliklere sahip edimsöz edi
minde bulunmaktır. Bununla da soru sorar, emreder, rica eder,
bildirimlerde vb. bulunuruz. Searle'e göre her edimsöz ediminde
bulunmak aynı zamanda birinci ve ikinci ögeyi de içerir. Yani
bir edimsöz ediminde bulunmak, bir önerme edimi ile bir söyle
me ediminde de bulunmaktır. Ancak bu durum söyleme edimi
ile önerme ediminin tam olarak (her zaman) edimsöz edimini
içerdigi anlamına gelmez. 72 Bunun nedeni edimsöz edimleri
nin niyete dayanmalan ve çogunlukla uzlaşımı gerektirmeleri
dir. Her edimsöz ediminin referans ve yüklernede bulunmakla
baglantılı önermesel bir içerigi vardır. (Austin bunu gelenek
sel anlamda bir cümlenin anlamıyla ifade ediyordu) . Searle'de
önermenin kendisi bir edim degildir, ancak bildirimde bildiri
len , yargıda kesinlenen, soruda sorulan şey (in içerigi)dir. Do
layısıyla bir önerme her zaman ancak bir edimsöz edimi içinde
dile getirilebilir. Bu açıklamalan şöyle bir örnekle desteklemek
mümkündür: a) 'Ali araba kullanır' b) 'Ali araba kullan! ' c) 'Ali
araba kullanır mı?' d) 'keşke Ali araba kullansa! ' Bu dört ayn
sözlü anlatım örneklerinde bildirim, emir , soru ve dilerne gibi
dört ayn edimsöz edimi dile getirilirken, hepsinde ortak bir refe
rans ve yüklernede bulunulmaktadır. Hepsinde Ali'ye referansta
bulunulmakta, 'araba kullanır' da yüklem olarak kullanılmak
tadır. Böylece referansta bulunma ve yükleme hepsinde ortak
olan
önermesel içeriği oluşturmaktadır.
Önerme edimi ve edimsöz edimleri yerine getirilirken, sıray
la belli türden dilbilgisel biçimlere denk gelen anlatımlar da dile
getirilir. Sözgelimi, edimsöz edimine karşılık gelen ayıncı dilbilgi
sel biçim tam bir cümledir. Önerme için geçerli dilbilgisel biçim
cümlenin bölümlerinden oluşurken, yükleme edimine karşılık
da dilbilgisel yüklem kullanılır . Referans edimi ise, özel adlar,
zamirler ve ad öbekleri ile karşılık bulur. Edimsöz edimi ile öner
me edimleri karakteristik olarak, bir cümle şeklinde, belli bag
lamlarda, belli koşullar altında ve belli yönelimlerle/niyetle dile
getirilirler. 73
72
73
Age, s. 93-94
Bkz. aye. s. 94-95
DU Düşünce ue Anlam
42
Söz ediini kuramının tamamlayıcı önemli bir dördüncü öge
si de
edimsöz gücü (perlucotionary foreel
dür. Edimsöz gücü bir
cümlenin hangi edimsöz ediininin kastedilerek söylendigini be
lirler. Diger bir deyişle edimsöz gücü belli bir önermesel içertgin
farklı bir güçle (kasıt ve niyetle) söylenmesidir. Deyim yerindeyse
sözün gücünü belirlemenin ölçütüdür ve dile getirilecek meraının
hangi dilsel biçim
{fonn)
içinde ortaya kondugunun göstergesidir.
Bu sözsel biçimler soru, emir, dilek, şart vb. yapılardan oluşur.
"Odadan çık" emri, görünürde sadece bir emir edimi olmasına
karşın: bu edimin rica, emir, talep veya öfkeyi içertp içermedi
gi, ifade biçimi olan sözsel güçle de baglantılıdır. Bu ayrımlar
ediinsözün hangi formda söylendigini gösterir. F edimsöz, (p) de
edimsöz gücünü gösterecek olsa, edimsözel güç: "F (p)" şeklin
de formüle edilebilir.74 Örnegin, Searle'ün MMeaning and Speech
Acts" adlı makalesinde ele aldıgı 'iyi' kavramından hareketle Mbu
iyi arabadır" sözünde geçen 'iyi' betimlemesinin bir 'öneri'mi, bir
'takdir'mi, yoksa bir 'tebrik'mi oldugunu belirlemenin yolu bu
formülü uygulama ile anlaşılabilir. 75
Söz edimlerinin kısımlan göz önüne alındıgında söylemeden
(lucotion)
kastın ediinsözde
(illucotion)
bulunmak oldugu anla
şılmaktadır. Woltterstorff, söz edimindeki unsurların birbirine
irca edilmeyecegine deginerek, Mkonuşma ya da hitap
(discourse)
dendiğinde zihnimde edimsöz edimi canlanır" demektedir. Dola
yısıyla edimsözü göz ardı etmek, Mkonuşmanın tam (da) kalbin
de olanı ihmal etmek olacaktır."76 Özetle, söylemekten
kasıt, söylenen şeyin içertginin
miyle (illucotionary force) ,
cotionary) oluşturmasıdır.
(illucution)
(lucotion)
belli bir söyleme biçi
muhatabta belli türden etkiler
(perlu
Bir edimsözde bulunmak için söyleme
edimi zorunludur, ancak her söyleme edimi zorunlu olarak edim
söz edimi, yani söyleyerek bir şeylerin yapılmasını içermeyebilir.
Bazen bir sözü öylesine söylemek ya da sadece aktarmak için de
dile getirebiliriz. Böyle durumlarda söyledigirniz sözler çogunluk74
75
76
Bkz. Searle. lntentıonalıty. s. 6.
Bkz. Searle. 'Meaning and Speech Acts', The Philosophical Review, 7 1 . ( 1 962),
s. 424-426
Age, s. 75-76. Wolterstorlfun Söz Edlmlert kuramma Ilişkin degerlendlrme ve
eleştlrtlertyle birlikte kendisinin önerdıgı "Normatıf Konuşma Teorisi" Için bkz.
age. özellikle ss. 75-87.
Konuşma ve Dil Üzerine
43
la edtmsözel bir boyut kazanmaz,
çünkü onunla soru sorma,
talep etme, bilgi verme, emretme gibi edimsel bir sonucu hedefli
yor değiliz. Austin'in de dikkat çektiği gibi konuşarak tera edilen
yüzlerce edirnden söz edilebilir. Ancak bunlan tek tek sıralamak
yerine bellt gruplar halinde sınıflandırarak açıklamak pratik bir
önem arz etmektedir. Burada Searle'ün sınıflamasına dikkat çek
mekle yetineceğiz .
Searle, edimsözlert beş ayrı kategoriye ayınr:
I.
Kesirıleyici/yargı bildiren
edimsöz edimlert
(assertive) :
Şeylerin nasıllığını bildiren, doğru ve yanlışa konu olan
edtmsöz kategorisinden oluşur. 77
II.
Buyruk
edimsöz edimlert
(directivnes) :
Bir şeyler yaptır
mak için kullandığımiZ edimsözler bu kategoriye girer.
Emir edimi bu sınıfın en belirgin örneğidir.
III.
Yükümleyici/ icrai edtmsöz
edimlert
(Commissivnes) :
Bun
lan bentmseme yoluyla bir şeyler yapan taraf biziz. Bazı
edimsözlerle kendimiz bir şeyler yapanz . Söz verme bu
tür edimsözlerin en belirgin örneğini oluşturur.
IV.
İlan edici
edimsöz edirolert
(declaratives) :
Sözlerimizle
dünyayı değiştirmeye neden olduğumuz edtmsözlerdir.
V.
Açıklayıcı
edimsöz edirolert
(expressive):
Kendi düşünce
duygu ve inançlanmızı açıkladığımız edtmsöz çeşitleri de
bu kategori altında değerlendtrtlir. 78
Bu sınıflama doğrultusunda edimsöz-dünya ilişkisine bak
tığımızda da farklı işleyiş yönlertyle karşılaşınz. Buyruk edim
sözlertyle birlikte yükümleyici edtmsöz edimlerinin uyum yönü
dünyadan söze doğrudur. Bunlarda dünya söze tabi olur, söz
olayı/eylemi dolayısıyla dünyayı önceler. Deyim yerindeyse bu
tür edimsözler yoluyla sözün var ettiği bir dünyadan bahsedi
yoruz demektir. Söz verme ve emretmede olduğu gibi söze bağlı
ortaya çıkan bir eylem alanı ve ilişkiler ağı söz konusu olmak-
77
78
Searle. blldlrlmsel/keslnleyicl olanlan da edimsôzler Içinde de�erlendlrlr. Zira
'y�ur yagıyor' gibi bir Ifade bir olguyu betlmlemekle birlikte muhataba bilgi
vermek. uyarmak. tavsiye etmek gibi bir amaçla kullanıldı�ında bir edlmsöz
olarak de�erlendirlllr.
Bkz. Searle. Intentionality, s. 1 66.
Dil Düşünce ve Anlam
44
tadır. Sözün oluşturdugu bu evrenin aynı zamanda baglı oldu
gu kurallan ve kurumsal bir yapısı da ortaya çıkmaktadır. Bu
baglarnda Msöz vermek" o sözü yerine getirmenin şartlarını da
içerir. MEmretmek", beraberinde emri yerine getirmenin şartlarını
da taşır. Kişi söz verirken, kurumsallaşmış bir yapıdan hareket
etmektedir. Söz verdigi halde, Msöz verdim ama buna uymam ge
rekmiyor" şeklindeki zihinsel bir tutum, söz vermenin tarumıy
la çelişecektir. Burada elbette bu yapının salt dilsel bir kuruma
baglı olarak gerçekleştigi sonucu ortaya çıkmaz. Dilsel-kurumsal
yapı onun altında yatan normatif degerler alanıyla ilişkilendiri
lerek açıklanabilir. Diger yandan dil-kültür ilişkisi baglamında
bunun karşılıklı bir etkileşim işlevine sahip oldugu da göz ardı
edilemez. Ancak anlamın dilsel olanı önceledigini varsaymak, zi
hinsel/niyetsel olanın dilsel olana anlam yüklernesiyle eş anlamlı
olacaktır.
Buyruk ve görev edimsöz edimlerinin aksine bildirim, açıkla
ma, ilan gibi edimsöz örneklerinde uyum yönü sözden, dünyaya
dogrudur. Burada dünya söze degil, söz dünyaya uymakta; dil
var olanı tasvir etmektedir. Bilimsel dilin daha çok bildirimsel ve
betimleyici olması bunun açık bir ömegidir. Dogru bildirim için
dünyayı degil inancımızı, bazan da buna ilişkin sözümüzü degiş
tirmemiz gerekebilir. 79 Bildirtmlerde sözün dogruluk degerini re
feransta bulundugu şeye göre degerlendirmemizin nedeni budur.
Elbette olgular sadece bilimin konusu olmakla sınırlı degillerdir.
Ne de bilim varlıga ait tüm önermeleri dile getirme iddiasında bu
lunabilir. Bu tür bir iddia sanat, din gibi çok geniş bir düşünce
ve eylem alanına sınır çizmek olur.80 Açıklayıcı edimsözlerin re
feranslan ise kendilerine dönük olup, teşekkür, özür gibi sadece
içsel bir durum dile getirirler. Bu nedenle açıklayıcı edimsözleri,
uyum yönü ve tasarım boyutuna sahip degillerdir. 8 1 Oysa degin
digtmiz gibi emir ve söz verme gibi edimlerde dünya (olgular 1
olaylar/durumlar) söze tabi olmakta ve ona göre degişmektedir.
Bu açıdan bakıldıgmda insanın oluşturdugu tüm kurumların ve
79
80
81
Bkz. IntentiDnality. s. 7. 1 7 ı .
Sözlin Insana açtıgı -nerdeyse- sının bellrlenerneyecek bir düşı1nce ve eylem
alanını pozitivist bilgi/anlam anlayışının. billnrnsel olanla sırurlandınnasının ne
düzeyde zihinsel bir kısıtlama ömegl oldugu açıklama lhtayacından uzaktır.
Age. s . 1 75- 1 76 . . 7.
Konuşma ve Dil Üzerine
45
bunlann toplarnından oluşan kültür ve medeniyet varlık alanla
nnın , sözle ortaya çıkan bir varlık alanı ve söz evreni oldugunu
söylemek abartılı olmayacaktır. Bu durum aslında bir kültür var
lığı olarak insanın söz üzerinden var olduğu ve varlık alanlannı
sözle genişletip geliştirdiğinin varoluşsal hatta ontolojik bir kaydı
olmaktadır. 82 Varlık, söze konu olmadıkça düşünce ve kültürün
konusu olamaz. İnsanın tüm düşünsel , kültürel ürünleri bir yer
de sözün eseri olmaktadır. İnsana ait bu ürünler; sanat, bilim ,
felsefe, siyaset, ticaret gibi insani, kültürel kurumlara bakıldı
ğında söz, insan tanımının özsel bir niteliğine dönüşmektedir.
İnsan da bu tanımdan hareketle -nerdeyse- sözün var ettiği ey
lemlerin bütününü temsil etmektedir. İnsanın özsel niteliği olan
söz, onun var olmasının tüm imkanlannı potansiyel bir varlık
alanı olarak banndırmaktadır. Gerçekliğe çıkan varlık boyutlan
da insanın var olma evreninin sınırlannı sürekli geliştirmekte ve
genişletmektedir. Bu yönüyle söz devingen yapısıyla adeta sürek
li yeni varlık alanlan açmaktadır.83
Edimsözler bu özelliklerini nasıl edinmekte, söz eyleme nasıl
dönüşmektedir? Bu sorunun cevabının bir kısmını dilin uzlaşım
sal boyutunu ele alırken vermeye çalışacağız.
Sorunun geri ka
lan kısmı için de "konuşmanın doğası" başlığında niyet ve kasıt
larla ilgili açıklamalann cevap teşkil edeceğini umuyoruz. Ancak
hedeflenen cevaplar sadece söz edimi kurarnı bağlamında değil,
daha genel bir düzeyde, söz ve anlarnın mahiyetini açıklamaya
yönelik olacaktır. Bu aşamada edimsözlerden bahsetmenin cüm
lenin ayn bir anlarnından bahsetmek olmadığını hatıriatmakta
fayda vardır. Söz ediroleri sadece cümle anlamının başka işlev
lerine dikkatimizi çekmektedir. Temelde bu işlevler anlam üze
rinden gerçekleşmektedir. Searle'ün değindiği gibi anlarnla edim
söz ayn ayn değildir, sadece farklı açıklardan bakınca karşımıza
farklı işlevler şeklinde çıkmaktadır.
82
83
Burada sözü metafortk olmasa da en geniş (yazınsal. sanatsal vb.) anlamıyla
kullandıgtmızı bellrtellm.
Söze lllşkin bu açıklamalar çalışmanın analitik sınırlarını aşarak, varoluşsal
boyuta taşımış oldu. Bu bir yerde söz edimi kuramının. sözü getırdigl zorunlu
duraklardan bırt gibi göninmektedlr.
Dil Düşünce ve Anlam
46
4.
Dil ve Düşünce
Dil ile düşünce arasında ne tür bir ilişkiden söz edilebilir? Bir
birinden bagımsız iki yeti olarak mı düşünülmeli? Yoksa dü
şüncenin asıl, dilin ona bagımlı araçsal bir degere sahip oldugu
mu kabul edilmelidir? Dil olmaksızın düşünden söz edilebilir
mi? Eger dil ile düşünce birbirinden bagımsız iki yeti ise birbir
lerini önceliklerneleri söz konusu mudur?84 Bu sorulann cevap
larını dil ve düşüneeye ilişkin birer tanımdan hareketle vermeye
çalışacagız .
Düşünce, en genel anlamıyla tüm zihinsel faaliyetler için
kullanılabilir. Wayne Dawis, filozoflar , dilciler ve psikologlar
arasında düşüncenin Mher türden bilinçli zihinsel durumlar
için kullanıldıgı"nı belirtir. 85 Necati Öner'in yaptıgı bir tanımla
konuyu biraz daha açacak olursak düşünce , "İnsanın hüküm
verme , akıl yürütme , seçme , açıklama yapma, mukayese etme ,
tanımlama gibi fiilieri gerçekleştirme yetisidir . "86 Dil için de
Swinbume'ün şu tanımı dikkat çekicidir: "Dil en geniş anlamda
şeylerin belli bir şekilde oldugunu iddia eden
(claims
that things
are so) , şeylerin öyle olup olmadıgını soran ya da şeylerin -belli
bir şekilde- olmasını gerektiren( requests jor things to be so) , bir
yolla iletişim için araçsal olan herhangi bir sistemdir. "87 Burada
tüm düşünce türlerinde ortak olması itibariyle
bilinçlilik,
dü
şüncenin özsel bir niteligi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dawis,
" eger tümüyle bilincinde degilsek, herhangi bir düşünce sahi
bi degilizdir"88 derken , Swinbume de "zihinsel durumlar olarak
düşüncenin bilişsel olmayan kısırnlara sahip olmadıgı"na89 vur
gu yapar.
84
85
86
87
88
89
Burada dlll özelllkle konuşmayı da kapsayan -saussur'cu anlamda- tüm bir
dil yetlsl olarak göz önüne almakta fayda vardır.
Wayne Dawıs. age. s. 300.
Necati , Ö ner. ·on ve Düşünce", Dil Üzerine (Ankara: 1 994), s. 52.
Swlnbume, The Eoolution of the Soul (Oxford : Ciarendon Press. ı 987). s . 206.
Bu tanımı tercih etmemezln nedeni. dil/konuşma lle varlık lllşklslne dogrudan
vurgu yapmasıyla birlikte. konuşmanın edimsel yönüne de dikkat çekmesldlr.
Dawls. age, s. 303.
Swlnbume, Eoolutlon. s. 8 1 . Bilincin birineli öjle oluşunu-hayvaniara atfedlle
cek bir düzeyi de Içerecek şekilde- düşüncenin mahlyet ve düzeyiert arasında
herhangi bir aynm yapmaksızın benimsernek gerekir.
Konuşma ve
Dil
Üzerine
47
Bu tanımlardan sonra dil-düşünce ilişkisi ile ilgili olarak dili /
konuşmayı düşüneeye dayandıran düşünceci yaklaşımlar,90 dü
şünceyi dilsel tutumlar ve dilin kullanımıyla açıklayan yaklaşım
lar ve düşünce ile dil arasında paralellik ve benzerlikler kuran
görüşler şeklinde üç temel yaklaşımdan söz etmek mümkündür.
Aslında sonuncu yaklaşım çogu zaman ilk iki görüşü savunan
Iann -en azından ılımlılarının- benimsedlgi orta bir yol gibi de
degerlendirilebilir. Düşünceciler, düşüncenin dili önceledigini
ve dilden bagımsız oldugunu savunurken, dilin önceligını savu
nanlar da düşüncenin dilden bagımsız olmadıgını, dil olmaksızın
düşüncenin gelişemeyecegini ve tanınamayacagını iddia ederler.
Daha önce ele aldıgımız yaklaşımlardan anlamın zihinselligini
savunanlar, birinciler için belirgin bir örnek oluştururken, dilin
sosyal boyutunu ve kullanımı anlam için tek/en geçerli yol ola
rak görenler de ikinci görüşü savunanlara örnek verilebilir.
Düşüneeel görüşü savunmamakla birlikte Swinburne , dü
şünce için her zaman imaj , resim veya kelime gibi bir ifadenin
zorunlu olmadıgını, mükemmel olmasa da kelimelere dökülme
yen düşünceden de söz edilebilecegtni savunur. Bu yaklaşım,
düşüncenin zorunlu olarak dili gerektirmedlgi anlamına gelir. 9 1
Bazı düşünürler d e satranç gibi sözsüz düşünce örneklerini gös
tererek tüm düşünce ve zihinsel durumlann özde dilsel olmadı
gını ileri sürerler.92
İkinci görüşü temsil edenlerden Wittgenstein , "dil ve düşün
cenin aynı şey oldugunu düşünmenin bir yanılgı olacagını" kabul
etmekle birlikte, dil ve dilsel kullanunın, düşünceyi ve düşün
ce içerigi olan önermeleri önceledigi görüşünü savunmaktadır.93
Wittgenstein'a göre önerme ve önermelere ilişkin dogruluk ve
yanlışlık gibi degerler tamamen dilsel oldugundan, "önermeyi be
lirleyen cümle formu ve dil oyunudur. Dogru ve yanlış da tıpkı
90
91
92
93
Düşünceciler tablr1 Peacocke'a aittir. Bkz. Chrtstopher Peacocke. "Concept
Without Words", Language. Thought and Logic (Essays in Honotu of Michael
Durrunet}. ed. Richard G. Heck (Oxford: Oxford University Press. 1 997). s. 1 1 3.
Swlnbume, Eoolution. s . 76-77.
Bkz. Chrlstopher Peacocke. ·concept Wıthout Words", s. 85.
Bkz. Wittgenstein. Investigations, s. 1 6. Frege ve yeni Fregecller dCışünceyi
çogunlukla önenne karşılıgı olarak kullanmaktadırlar. Yukanda bildirimsel
cümlelerln bir düşünce içerdigi yaklaşımı da bunu göstermektedir.
Dil DCışünce ve Anlam
48
şah çekrnek gibi bu oyunun bir parçasıdır. " Daha açık bir ifa
deyle önermelere dogruluk ve yanlışlık atfetmek, Mdogrulugu ve
yanlışlıgı yüklemledigimiz şeye önerme diyoruz demekten başka
bir şey degildir. "94 Dummet, düşünce ve onun dogası hakkın
da ilk tatmin edici tıkirierin Frege tarafından ortaya kondugu
nu söyler. Çalışmalannda düşünceyi ele alırken, dolaylı olarak
dil üzerinde de duran Frege'de öne çıkan daha çok dil-düşünce
paralelligidir.95 Düşünceyi zihinsel
(özneO
bir süreç ya da içerik
şeklinde tanımlamaktan sakınan Frege'ye göre düşünce adeta
zihnin önünde keşfedilmeyi bekleyen bir nesne gibidir, dolayısıy
la da nesneldir. Frege, düşüncenin kendisini zihinsel bir edim ya
da süreç olarak benimsernemekle birlikte, düşünceyi kavrama
nın zihinsel bir işieve sahip oldugunu kabul eder.96
Wittgenstein'cı görüşleri paylaşan Dummet, düşüneeel yak
laşımlan on temel noktada eleştirerek, dil olmadan düşünce
den söz edilemeyecegini savunur. Dummet, dilin sosyal boyu
tunun , anlamın nesnelligini savunmak için yeterli oldugunu ve
Frege'ci ideal bir gerçeklik alanı kabul etmeye gerek olmadıgını
savunur. 97 Dummet, Frege ve ondan önce Balzano ve Husserle'in
düşünce ve bileşenlerini zihinsel içerikler şeklinde kabul etme
lerinin , düşünceyi zihinsel tasavvur ve algı izlenimlerinde n;hyır
mak
anlamında önemli bir gerekçeye dayandıgını kabul eder.
Ancak bunun zihinsel olanın öznel olmadıgı veya düşüncenin
nesnel oldugunu savunmak anlamına gelemeyecegini ve böyle
bir şeyi iddia etmek için yeterli gerekçelere sahip olmadıgımızı
da savunur. Dummet'ın eleştirileri temelde düşünce içerikleri
olan kavramlann , tekilleşmesinin
( indiuidualisation)
ancak dille
mümkün oldugu , kavramsal içeriklerin sadece dil yoluyla akta94
95
96
97
Wlttgenstein. age. s. 53 . Wıttgensteln'da da Frege'de oldugu gibi düşünce asla
zihinsel bir tutum ya da içerik degildir. Ancak Frege bununla anlamın/düşün
cenin gerçekilgi ve objektifligini savunmayı hedeflerken. Wlttgensteln bununla
düşünce ve anlarnın tamamen hayat formu (baj!larnı) Içinde kullanıma dayalı.
dilsel nitelikli oldugunu ve ej!er belli bir nesnellikten söz edllecekse ancak bu
bagtarnda geçerli olabllecegtnl savunmaktadır.
Dummet, Orlgins, s. 25, 1 2 7 .
Dummet, age, s. 1 27, 1 36.
Tleszen, Dummet'ın Wlttgenstelncı yaklaşırnma degtnlrken, "Dummetçı çö·
zümlemenln temelde Wlttgenstein'a bir dönüş" oldugunu söyler. Bkz. Richard
Tleszen, "lntutlunlsm, Meanlng Theory and Cognitlon", History and Philosophy
ofLogiL:, 2 1 (2000), s. 1 88.
Konuşma ve Dil Üzerine
49
nlabileceği ve haklı çıkanınların
Uustifıcations)
dille gerçekleş
tirilebileceği noktalannda yoğunlaşır. Düşüneeel görüşleri eleş
tirirken bunlara ek olarak Dummet, cümle yapısının düşünce
yapısına temel teşkil ettiği ve dilsel olmayan davranışiann an
cak dil yoluyla açıklanabildiğini belirtir.98 Bu eleştiriler yoluyla
Dummet'ın vardığı sonuç, düşüneeel teorilerin savunulamaz
olduğudur. Oysa bu itirazların çoğunun düşüneeel teorisyenler
tarafından kabul edilebilecek görüşler olduğu da pekala söy
lenebilir. Düşüncenin kavramsal aynmı ve aktanlabilmesinin
-araçsal düzeyde de olsa-
dili zorunlu kıldığı düşüncecilerin
de savunduğu temel noktalardır. Çoğu zaman bu yaklaşımlar
arasında bir vurgu ve öncelik sonralık farkı varmış gibi görün
mektedir.
Bununla birlikte Dummet'ın itirazlannda dilin, kavrama sa
hip olmayı öncelediği örneğinde olduğu gibi, kolayca savunula
mayacak noktalar da bulunmaktadır. Kişi her zaman kelimeyle/
ifadeyle bir şeyin kavramına sahip olmayabileceği gibi, kavramına
sahip olduğu halde dile getiremediği düşünceler de olabilir. Özet
le, kelime olmadan da kavrama sahip olm'a şartlan yerine gelmiş
olabilir. Peacocke'un değindiği gibi Mkavram edinimi tarihsel ola
rak kişinin ifadeyi anlamasından bağımsızdır. "99 Çocukların dili
öğrenme süreçleri ya da dilsizlerin düşünsel aktiviteleri de kavra
mın bir tür önceliğini göstermektedir. Bununla birlikte kelimele
rin/isimierin kavramı öncelediği bazı durumlar da vardır. Bu tür
kavramlar adeta varlıklannı isimlerinden alırlar . Sözgelimi hafta
nın günlerini birbirinden ayırmamız öncelikle bunlan isimlerinin
sırasıyla bilmemizi gerektirir, dolayısıyla isimlerini edinmeden,
günlere ilişkin kavrarnlara net olarak sahip olamayız. 1 00
Düşüncecilerin çoğunlukla göz ardı edemeyecekleri temel
nokta Peacocke'un -yaklaşık olarak- sorduğu şu sorularda sak
lıdır: Kavramsal içerik, dil çerçevesinde açıklanmadığı takdirde
kavramsal olanı olmayandan ayırmanın ne önemi olacaktır? Bu
durumda bu tür kavrarnlara sahip olmayı gerektiren ne olabilir?
98
Söz konusu Itirazlar ve Peacocke'un de�erlendlnnelert Için bkz. Peacocke,
"Concept Wlthout Words", s. 6-32
99 Peacocke, age, s. 9.
1 00 Krş. Peacocke. ag� s . 1 0 .
Dil Düşünce ve Anlam
50
Dilsel ayınının olmaması durumunda bir kişinin sahip oldugu
kavramı içeren zihinsel bir tutuma başkasının sahip olması ne
den gerekli olsun? 1 0 1
Kanımca düşüncenin, zorunlu olarak dili gerektirmedlgi ve
bazı açılardan onu önceledigt , ancak düşüncenin aynşması, or
taya çıkması ve sürekli gelişimi için dilin kaçınılmaz oldugu gö
rüşü savunulabilecek ortayol gibi görünmektedir. Aslında hiç
bir varlıksal düzey - dilin kendi gerçekligi dışında- dilsel olana
indirgenemez. Bu durumda dilin salt bir araç olmasından öte ,
dil-düşünce ilişkisinde karşılıklı bir gerektirmeden söz etmek
de mümkün olur. Düşüncenin , dil olmaksızın var olamayacagı
veya düşüncenin dilden tamamen bagımsız oldugunu savunan
görüşler de uç yaklaşımlar olarak kabul edilebilir. Bu durum
da şu sonuca ulaşabiliriz : Düşünce özsel olarak dile bagımlı
olmamakla birlikte kavramlarla tanınma ve aynşma ihtiyacın
dan dolayı dil yoluyla temsil edilmekte ve dilin betimsel gücüne
dayanmaktadır. Peacocke , içerikli tüm düşünce durumlannın
bir dile sahip olmayı gerektirmedlgi noktasında 1 02 haklı olsa da
bu sav dile gelen tüm içeriklertn kavramsal ve önermesel nite
likli oldugu görüşüyle tamamlanmalıdır. Dolayısıyla düşünce ,
dili öncelese de kavramsal içerigin dogasına ilişkin bir açıkla
ma iddiasının , dili zikretmeksizin açıklanamayacagı görüşü dil
düşünce ilişkisindeki dengeyi daha iyi yansıtmaktadır. Sonuç
olarak düşüneeye öncelik verilse de dil ile düşünce arasında bir
tür gerektirmenin oldugu açıkça görülmektedir. Bu gerektirme
dili salt bir iletişim aracı olmanın ötesinde düşünceyi gelişti
ren/ üreten bir boyuta da taşımaktadır. Bu anlamda düşünce
karmaşıklıgının kelime karmaşıklıgıyla geliştigine dikkat çeken
Swinbume , "dilsiz düşünceden bahsetsek bile bu oldukça basit
kalırdı" demektedir. 1 03
Donald Davidson, "düşünceyle nitelernek neden dili gerektir
sin" sorusunu cevaplarken, bunun başlıca nedenini konuşma
olmaksızın düşünceler arası aynmı iyi yapma imkanımızın ol-
1 0 1 Age, s. 32 .
1 02 Bkz. Peacocke. agm. s. 1 1 2 .
1 03 Swinbume. Eoolution, s. 69.
Konuşma ve Dil Üzerine
51
mamasıyla açıklar. Dolayısıyla, "bu aynmı yapmada dilin açık
layıcı gücü kullanılır. " 1 04 Konuşma olmaksızın düşüneeye hangi
anlamı verecegimizi bilemeyiz. Bu açıklamalann ışıgında, düşün
cenin dili gerektirmesinin temelinde kavram /düşünce aynştır
masının geldigi söylenebilir. Bir ilke düzeyinde ele alındıgmda,
Peacocke'un ifadesiyle "aynştırma ilkesi" olarak isimlendirilebilir.
Aynştınna ilkesi,
bir kavram içerigini bir başka kavram/ düşünce
içertginden aynştırmayı , dolayısıyla başkalan için tanınır kılma
yı gerektirir. Bir şeyin 'bu' degil de 'şu' oldugunu benimsernek
ancak o iki düşünceyi aynştırabilmekle mümkün olabilir. Do
layısıyla bu ilkeyi göz ardı etmek içeriklerin iletilmezligini kabul
etmek olur. 1 05 Frege de dilin kavramsaliaştırma için kaçımlmaz
lıgını şu cümle ile dile getirir: "Hiç kimse [dilsel ayrım) kuralla
nndan tümüyle kaçınamaz; çün kü bir dil yoluyla olmaksızın, bir
şeyi asla digertnden [ayırarak) anlayamayız . " 1 06 Dilsel anlatımdan
mahrum kaldıgında düşüncenin biçimlenmemiş , aynmsız bir yı
gm olarak kalacagına dikkat çeken Saussure , düşüncenin tanın
ması için dilin kaçınılmazlıgı konusunda adeta bir mütabakatın
olduguna dikkat çeker:
Filozoflar da, dilbilimciler de göstergelerin yardımı olmadan iki
kavramı açık seçik ve sürekli bir biçimde birbirinden ayırmaımza
olanak bulunmad1gt görüşünde her zaman birleşmişlerdir. Tek
başına düşünce hiçbir zorunlu sınıra rastlanmayan bir bulutsu
yu andınr. Önceden oluşup yerleşmiş kavram yoktur; dilin ortaya
çıkmasından önce hiçbir şey belirgin değ;ildir. 1 07
Düşüncenin dile olan bu ihtiyacı, Davidson'u "düşünce, dile
sahip olanlara mahsustur" 1 08 sonucuna götürmüştür. Dil ile dü
şüncenin birbirine indirgenemez olmalarının sonucu olarak, dü
şüncenin dile zorunlu olarak bagımlı oldugu kabul edilmese de
dil ile düşünce arasında -hepsi varlıksal olmasa da -yapısal bazı
benzeriikierin öne çıktıg1 da göz ardı edilemez. Bu paralellikten
1 04 Donald Davidson. "Thought and Talk". The Nature ofMind, ed. D. M. Rosenthal
(Oxford : Oxford University Press, 1 99 1 ) . s. 367.
1 05 Krş. Peacocke. age, s. 1 6- 1 7 .
1 06 Frege, "On Concept and Object", Phllosophical Writirıgs, s. 45. Aynca bkz. s.
42-55.
1 07 Saussure. age, s. 1 67.
1 08 Davidson, agm, s. 369.
52
Dil Düşünce ve Anlam
hareketle bazen konuşma için "sesli düşünme" , düşünme için de
"sessiz konuşma" tanımlan yapılmıştır. ı 09
Bu yaklaşım bazı dil felsefecilelini -dil ile düşüncenin ya da
zihinsel durumlarla dilsel yapının karşılıklı benzeriikieline da
yanarak- dil ve düşüncenin bir digelinin terimleriyle açıklana
bilecegi ve çözümlenebilecegi sonucuna götürmüş tür. 1 1 0Bu pa
ralelligi Wayne Davis ve Gilbert Harman gibi düşünürler ileri
düzeyde detayiandırma yoluna gitmişlerdir. Davis'in degindigi
düşünce-cümle benzerliklerinden birkaçını şöyle sıralayabiliriz:
1 - İkisi de temsilidir
(representative) ,
"gök mavidir" önermesi
1 09 Bkz. Peacocke. age, s. 85, 86; Davidson, agm, s. 363. W. P. Alston, "Aune on
Tought and Language", Noûs, 3 ( 1 969) , s. 1 70- 1 7 1 . DU lle duşuncenin
blrbırtnl gerektlrdlgt ve aralannd a belli turden parallellklerln bulundugtı yak
laşımını Farabi ve Gazall gibi İslam duşı1nı1rlerlnde de görmek mumkundı1r.
"En-Nutk" tabirinin hem duşunce hem de konuşma yetısl Için kullanılması
-genel arılamda- bu benzerilgi en ıyı bir şekilde yansıtmaktadır. Fıiriibl. In
sanın bir şeyi kavrama yetlsine en-Nutk denildlgt gibi, dllln nazım ve lbareye
sahip olmasına da nutuk dendlgtnl vurgular. İnsan-ı natık dendlgtnde; "Insan
konuşandır" arılamının yanında, Insanın tasdik edip blldlgt şeylerin idrilk ve
kavrayışını da Içermektedir. (Farabl, El-Medinetü'I-Fadıla. tre. Nafiz Danışman,
Maartf, İstanbul, 1 956. s.23/96), Reyle ve Peacocke gibi duşunurlerin "duşı1n
ce duşunmeyle birlikte kelimeleri de gerektirir" lfadelerine benzer olarak Fara
bi de "zlhln dı1şı1nı1rken, akli olana delalet eden manalann da uyarılmaya [dile
gelmeyel hazır olmalan gerekir ki bu arılamlann her blrt kendi durumu üzere
kavransın" demektedir (s.25). Farabi'nin bu Ifadelerle, kavramlan somutlaş
tırma ve ayrımlamanın dilin temel Işleviert arasında oldugtına vurgu yaptıgı
görulmektedlr. Konuşmanın temel Işlevinin duşüneeye biçim verip onu somut
laştırmak oldugtına vurgu yapan Gazall'ye göre de duşı1nce özsel olarak dile
bagimlı olmayıp, temelde Insanın soyut arılama yetlsl ve bunian Içsel olarak
kavramiaştırma yetenegtdlr. (bkz. Gazall. EI-Ma'rifetü'I-Akliyye, s . 7 7 , 5 1 ; krş.
Tre. s. 53, 42.). Daha önce deglndlgtmlz gibi konuşma ve söz ayrımını yapan
Gazall'ye göre, duşunme aynı zamanda konuşma ve sözün dayanagmı oluştur
maktadır. Düşünmenin mahiyeti bilgi konusu olan şeylerin blçlmlertnl tasav
vur etme (buna kavramsaUaştınna da deneblllr) ve hangi dil ve Ifadeyle olursa
olsun. nefsln akıldan geçen şeyiert başkasına duyurabilme yetısldlr (Age, s.
54, tre. 42-43 . ) . Gazall'nin bu son nitelemesi duşı1nmeyl en-nutk'un karşılı
gı olarak kullanmasından kaynaklanmaktadır. Farabi'de de gördugllmuz gibi
en-Nutk'un karşılıgı olarak duşunme, adeta kavrainsallaştırma ve dil ile Ifade
etmeyi de bertlgln bir nitelik olarak Içermektedir. Gazall'nin akıl ve nutuk ay
rımı bunu daha fazla açıklamaktadır. Buna göre nefsln bilinenierin suretleri
ne (kavramlara) yönelmesine akıl denlrken, bu kavramlan Ifade etmeye güç
yetırdegtnde de duşı1nce (nutk) adını alır (s. 68/47) . Dilin dogru kullanımıyla
nahlv llgilenirken, zihnin dogru Işlemesinin kurallanyla da mantık llgilenir. Bu
anlamda mantıkla nahlv arasında tıpkı duşı1nce lle dil arasında oldugu turden
benzerilkler vardır ancak karşılıklı Içerme yoktur. (Farabl, s.23/97).
1 1 0 Bkz. Peacocke, age, a.y . . Davidson. agm, s . 365; Qulne, " Mlnd and Verbal
Dlsposltıons", s. 88.
Konuşma ve Dil Üzerine
53
hem cümle hem de düşüncenin tasanınını içerir. Düşünce , dış
gerçekligin tas anınını (temsilini) oluştururken, dilin (cümle ör
nekliginde) de düşünceyi tasanmladıgı varsayılmaktadır. Burada
kelime
-+
kavram
-+
nesne ya da nesne
-+
kavram
-+
kelime dog
rultusunda işleyen bir temsilden bahsedebiliriz. 2- Her ikisi de
dogruluk degerine sahiptir. Düşünce içerigi açısından, cümle de
anlamı açısından dogruluk degerine sahiptir. Ayrıca cümlelerin
kullanıldıgı dildeki (gramatik vb . açılardan) dogru ya da yanlış
kullanımlarından da söz edilir. 3- Her ikisi de yapısal nitelikli
dir. Düşünce ve dil bileşik yapılara sahiptirler. Cümle bileşenle
ri kelimelerden oluşurken, kavramlar da düşünce bileşenlerini
oluşturur. Birincilerde isim , sıfat, fiil türünden kelimeler, ikin
cilerde özne ve yükleme ilişkin kavramlar öne çıkar. 4- İkisi de
sistematik-üretici birer yapıya sahiptir. Aynı bileşenler farklı iliş
kilerle bir araya gelirken , farklı bileşenler de aynı ilişki içinde bir
araya gelebilmektedir. Bu yapısallık dil için sınırlı kaynaklardan
sınırsız sayıda cümleler oluşturmayı mümkün kılar. 5- Eşbiçim
seldirler. Bu noktada
düşünmefiili (thinking) , cümleyi söylemeye
benzetilebilir . 1 1 1
Dili , ana hatlanyla temsil karakteri teorisiyle açıklama girişi
minde bulunan Gilbert Harman , düşüneeye
kullanımını da
dışsal dil olarak niteler. 1 1 2
içsel dil derken
dilin
Buna göre dışsal cüm
leler, içsel cümlelerin tasanınsal karakterini oluştururlar. Zihin
sel durumlar, mantıksal ilişki bagıntılan içeren bir yapıya sahip
tirler. Bu açıdan bakıldıgında bir dili ögrenmek kelimelerle dü
şünmeyi ögrenmek anlamına gelir. 'Ve' 'veya' , 'ise' gibi mantıksal
ögeler de bu yapının elemanlan içinde yer alır. Bir cümlenin sen
taktik yapısının temsil durumu da zihinsel durumun temsiliye
tiyle orantılıdır. MX zekidir" dilsel ifadesi buna ilişkin inanç. talep ,
arzu , umut, korku vb. zihinsel tutumla aynı türden bir temsile
sahiptir. Burada zihinsel durumun temsil karakteri, düşünce di
linin temsil karakterinden edinilmektedir. "X'in zeki oldugu inan
cı ona uygun bir cümle ömeginin oluşturulması ve inançlanmız
lll
Bkz. Wayne Dawıs. age. s. 332-333: krş. Gllbert Harman. Thougltıs (New York:
Pıinceton University Press, 1 974), s. 56.
1 12 Bkz. Gllbert Harman. Thoughts. s. 54.
�
54
Dil Düşünce ve Anlam
arasına onun yerleştirilmesidir . " 1 1 3 İletişirnde kullanılan cümleler
de aynı yolla elde edilen söyleme ve yazmaya ilişkin örnekleri
dir. Hannan'a göre "emir, tehdit. söz verme gibi degişik edimsöz
ediınieri dış dilin aynı cümle örneklerini içerdigi gibi inanç, talep,
umut gibi degişik zihinsel dururnlar da düşünce diline benzer
cümle örnekleri" 1 14 olarak degerlendirilebilir. Burada episternolo
jinin bazı sorunlarına dikka.t çekrnek de gerekebilir. Söz konusu
yapısal benzerliklerde , zihinsel yapıların diger bir ifadeyle zihne
ait kavramsal /mantıksal yapıların mı belirleyici olmakta, yoksa
zihin dışı gerçekilgin resrn edilmesinde oldugu gibi dil de bu zi
hinsel yapıyı mı temsil etmektedir? Dahası dilin sosyo-kültürel
faktörlerin etkisinde şekillendigi iddiası bu yapısallıkta belirleyici
faktörlerin dilin kendisi oldugunu mu iddia edecektir? Bu sorula
ra verilecek cevaplar gerçekçilik (realisrn) , deneycilik(ernprisirn) ,
idecilik(idealisrn) , görüngücülük(fenornenoloji) gibi felsefi akımia
nn iddialarını ortaya koymakla verilebilir. Burada böyle bir giri
şimde bulunmanın çalışmalanın sınırlarını aştıgı açıktır. Ancak
şu kadarı söylenebilir: dil-zihin-varlık arasında yapısal paralel
likler kurmak daha çok gerçekçi bir yaklaşımı savunrnakla müm
kün olabilir. Bilgimizin kaynagını dış gerçeklikten çok mantıksal
yapılarla açıklayan görüngücülükte tasarım, deneyciligin idelere
dayalı açıklarnalarında oldugu gibi zihinde son bulacaktır. Di
ger bir deyişle, zihinsel tasarımı oluşturan zihinden bagırnsız bir
gerçeklik yerine, tasarımın nedenini zihinsel /kavramsal yapılar
oluşturacaktır. Zihinden bagırnsız gerçeklik iddiası ancak zihnin
söz konusu varlık düzenini tasarırnlarken, dilin de benzer şekil
de zihinsel yapıların düzenini tasarırnladıgı bir yaklaşım için söz
konusu olabilir.
Bu benzerlikler dil ile düşünce arasında tam /karşılıklı bir
uyum oldugu yanılgısına da düşülrnernelidir. Zira ikisi arasında
benzerlik ve paralellikler kadar aynrn ve farklılıklardan da söz
edilebilir. Örnegin söz söyleme veya yazma, düşüncenin değil , di
lin edirn ve özellikleridir. Cümleler hakkında kapalı, çok anlamlı
veya eş anlamlılıktan söz edilse de aynı nitelerneler düşünceler
ı ı3 Hannan . age, s. 57. aynca bkz. s. 55-57.
1 1 4 Age, s. 58, 67.
Konuşma ve Dil Üzeline
55
için aynı şekilde geçerli olamaz. Aynı düşünce farklı cümleler
le dile getirilirken, kapalı bir cümle de birden fazla düşünce ile
açıklanabilir. 1 1 5 Belki en temel farklılık dogruluk degerierinde or
taya çıkmaktadır. MCümleler anlamlarına uzlaşımsal ya da şartlı
bir yolla olumsal olarak sahipken , düşünceler içeriklerine özsel
olarak sahiptir. " 1 1 6 Ö rnegin Myagmur yagıyor" cümlesiyle M şemsi
yeni almalısın" şeklindeki bir uyan kastedilebilir, ancak �agmur
yagıyor" cümlesinin içerigt (önermesel içerik anlamında) sadece
yagmurun yagması olabilir, MSinemaya gidemeyiz" ya da Mşemsi
yeni almalısın" gibi başka bir anlam olamaz. M. Luntly, cümlele
rin kendi başına degil, ancak dolaylı olarak dogru ve yanlış olduk
larına deginir. Dogruluk degeri hem düşünce içerikleri hem de
cümleler için geçerli olsa da cümlelerin söz dizimi yoluyla temsil
ettikleri düşünce ile sadece uzlaşımsal bir bagı vardır. Bu öner
ınelerin dogrudan cümlelerin de dolaylı dogru veya yanlış olarak
nitelenebilecegini gösterir. 1 1 7 Söz konusu ayrımlar degişmeyen
düşünce/önerme içeriklerini farklı dillerde veya farklı anlatım
biçimleriyle dile getirebilmenin açıklamasını da oluşturmaktadır.
Bu da her iki alanın birbirine indirgenemeyecekleri anlamına ge
lir. Ancak bu indirgenemezlik görüldügü gibi, sıkı bir ilişki ve
bazı açılardan benzerlikler taşımalarını dışlamamaktadır.
1 1 5 Bkz. Dawls. age. s. 334-335.
1 1 6 Age, s. 336.
1 1 7 Michael Luntly. Contemporary Phiolsophy ofThought (Oxford: Blackwell, 1 999).
s. 306.
�'
�
. .
İKİNCİ BÖLÜM
DOGASI
ANLAM VE
ı.
Zihinsel İçerik ve Dilsel Olgu Arasmda Anlam
Anlam dilin gramatik ve uzlaşıınsal kurallan içinde ortaya çıkan
sadece dilsel bir olgu mudur? Yoksa bunu aşan bir gerçekliğe mi
sahiptir? Anlamın kaynağı zihinsel tuturnlanrnız olan inanç , ni
yet ve kasıtlanrnız, dolayısıyla düşüncelerirnizle mi özdeştir? Bu
içsel faktörlerden bağımsız dışsal bazı öğeler olmaksızın objektif
bir anlamdan söz edilemez mi? Bu vb. sorular konunun açık
lanmasında göz önünde bulundurulacak sorulardan bir kaçını
oluşturmaktadır.
Anlarnın içsel/zihinsel içerik olarak alınması, Aristo'ya kadar
geri giden bir geçmişe sahiptir. Aristo yazıyı seste/ dilde olanla
rın,
dilde olanlan da ruhta/zihinde olaniann işaret ve sirngeleri
olarak kabul etmektedir. 1 Buna göre dil doğrudan zihinsel olan
anlama delalet etmektedir. Plotinus'la birlikte dil genel olarak 'zi
hinsel' , 'sözlü' ve 'yazılı' olmak üzere üç düzeyde ele alınmıştır.
Anlamı zihinsel içeriklerle açıklama aynı zamanda teolojik bazı
sorunların çözümünde de önemli bir işlev gördüğünden ortaçağ
boyunca bu yaklaşırnın etkisi devarn ettirmiştir. Bu ayrıma göre
zihinsel anlam sözlü ve yazılı düzeyleri öncelediği gibi varlığını
bunlara borçlu da değildir. Hatta zihinsel anlam boyutu olmak
sızın dilin diğer düzeylerinin gerçekliğinden de söz edilemez.
Benzer şekilde anlam, öznenin niyet, kasıt ve inançlanyla şekil
lendiğinden, diğer dil düzeylerinin aksine tümüyle uzlaşırnsal ve
toplumsal kurallarla da açıklanamaz. 2
Daha önce yaptığımız ayrımlarda anlam ve lafzın konuşma
nın/sözün iki asıl öğesi olduğuna değindik. Anlam birincil öğe
l
2
Artstoteles. Yon.ım Üzerine. tre. Saffet Babür (Ankara: i mge. 2002) . s. 7.
Konuyla Ilgili daha geniş bir tartışma Için bkz. E. J. Ashworth. "Locke on Lan
guage". Canadian Jmıtfıal of PhUosophy. I ( 1 984). s. 240-244: bkz. Kretzman.
"History of Semantıcs". s. 362 .
58
Dil Düşünce ve Anlam
olarak kabul edildigtnde lafız, araçsal bir işieve sahip olurken,
aksi söz konusu oldugunda anlamı dilsel olan belirlemektedir.
Birinci iddia anlamı zihinsel içeriklerle açıklayan zihinselci/ni
yetçi yaklaşımın temel görüşünü yansıtırken, ikinci iddia anlamı
salt dilsel olanla sınırlayan ya da anlam için zihinsel olanın öte
sinde dış bazı faktörlere başvuran yaklaşımların görüşünü temsil
etmektedir.
Bundan sonra konuşmanın/ sözün birincil ögesi olan anlamı,
zihinsel ya da düşünsel içeriklerin karşılıgı olarak benimseyen
yaklaşımları "zihinselci anlam kuramları" olarak adlandıracagız.
Bu açıdan bakıldıgında söz gelimi John Locke'u zihinselcigin en
önemli temsilcisi olarak görmek mümkün iken, Grice'ın yaklaşı
mının, daha çok niyet türünden zihinsel tutumları öne çıkaran,
bir anlamda zihinselciligin daha özel bir ömegini teşkil eden ni
yetselliği temsil ettigi söylenebilir.
Yukarıdaki açıklamalar ışıgında zihinselci kuramlar, aynı
zamanda geleneksel yaklaşımlar olarak da degerlendirtlebilir.3
Geleneksel görüşü savunanlara göre anlam; düşünce, fikir , ide ,
kavram vb. zihinsel içeriklere denk düşer. Bu yönüyle bakildıgm
da kavram veya idelerin herhangi bir yolla kabul edilmesi zihin
sel nesneleri benimsernek anlamına gelmektedir.4 Zihinselciligin
en önemli temsilcilerinden biri, epistemolojinin oldugu kadar se
mantigtn de kurucuları arasında kabul edilen Locke'tur. Locke ,
tüm zihinsel içerikleri "ide" terimiyle ifade eder. " İ de" Locke'da
tasavvur, hayal, kavram gibi tüm zihinsel nesnelerin yerine
kullanılmaktadır. 5 Ancak bu zihinsel içerikler öznenin dışında
kalanların erişim ve tecrübelerine tamamen kapalı oldugundan,
bunların başka özneler tarafından anlaşılması ancak dil yoluyla
3
4
5
Hllary Putnam. geleneksel kuramın "bir telimin anlamını kavram olarak al
makla. anlamın zihinsel oldugunu lma ettlglne" degtnmekle zthinselci kuramı
geleneksel kuram olarak tanımlar. Bkz. Hllary Putnam. "Meaning and Refe
rans". s. l 50 · 1 6 l .
Bkz. Alexander Peter. Ideas. Qualities and Corpuscles. s. 236.
Locke"ta epistemolojl-semantlk ilişikisi için bkz. Norman Kretzman. -rtıe Main
Thesis of Locke"s Sernantıc Theory". s. 1 75 vd . Locke"un "lde" teriminin kapsa
mını çok geniş tuttugu gerekçesiyle maruz kaldıgı eleştiriler Için bkz. Charles
Landsman. "Locke"s Theory of Meaning·. Journal of the History of Philosophy.
1 4 ( 1 976) I . s.32.
Anlam ve Dogası
59
mümkün olmaktadır.6 Bu anlamda Locke için kelimelere olan ih
tiyaç temelde düşünce ve zihinsel içerigin görünmez olmasından
kaynaklanmaktadır. Zira idelerin kendiliginden ortaya çıkmalan
söz konusu degildir. Konuyla ilgili olarak Locke şunları söyler:
MDüşünce iletimi olmadan toplumsallıgın kolaylık ve üstün
lükleri de olmayacagından, insanların düşüncelerini oluşturan
o görünmeyen ideleri başkalarının da bilmelerini saglayarak,
kimi duyulur işaretler bulmalan gerekirdi" . Bu amaç için en uy
gun olan da düzenli seslerden ibaret olan sözcüklerdir. Aslın
da Locke'a göre insanın sosyal bir varlık olmasının geregi olarak
Tanrı tarafından kendisine verilen bir yeti olan dil, sözcük de
nilen düzenli sesler çıkarmaktan ibarettir. Locke'ta anlam-lafız
ilişkisi ide-kelime ilişkisi şeklinde öne çıkar. Kelimeleri anlam
sız seslerden ayıran, kişinin onları Mkendi içsel işaretleri olarak
kullanabilmesi" , diger bir deyişle M zihnindeki idelerinin işaretleri
yapabilmesidir . " Locke'un bu yaklaşımı, kelimeler için kullandı
gı, uhiç kimse dolaysız olarak kendi idelerinden başka şeylerin
işaretleri olarak kullanamaz"7 ifadesiyle yan yana getirildiginde ,
onun anlamın zihinselligini önemli oranda öznelci bir boyuta
taşıdıgı görülmektedir. Bu durumda erişilmez olan zihinsel an
lamın diger bireylere iletilmesi ve anlamın paylaşılır olması na
sıl mümkün olmaktadır? Zira anlamı sadece zihinsel içeriklerle
açıkladıgımızda dilin başlıca işlevi , insan düşüncesine kaynaklık
etmekle sınırlanmış olacaktır. Oysa dilin başat görevlerinden bir
digeri, Locke'un da sıklıkla vurguladıgı gibi iletişime -üst düzey
de- imkan saglamasıdır. Bu sorunun cevabı Locke'un yukanda
ki cümlesinde geçen udolaysız olarak" ifadesinden hareketle ele
alındıgında, dalaylı olarak iletişim imkanından söz edilebilece
gi açıga çıkmış olur. Locke , söz konusu öznelciligi aşmak için
idelerin dalaylı yolla iki türlü kullanımının kaçınılmaz oldugu
na vurgu yapar. Birinci yol idelerimizi başkalannın idelerine bir
benzerlik içinde kullanmamızdır. Burada idelerin özdeşliginden
çok benzerligi söz konusudur. Zira hiç kimsede, başka zihinde
ukendi zihnindekilerle aynı olan idelerin bulunmasını saglama
6
7
John Locke. İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme. s. 239 (III. ı. II).
Locke. age. s. 242 . (
11. I).
1
Dil Düşünce ve Anlam
60
gücü yoktur. "8 İ kinci kullanım yolu da ideleri sanki nesnelerin
yerine geçiyormuş gibi kullanrnarnızdır. Öyle ki onlan zihindeki
idelerden çok sanki nesnelermiş gibi varsayanz. Her iki yolda
da idelerin dogrudan değil , dalaylı bir yolla ilişkisi söz konusu
dur. Locke bu dolayırnlarnayı aynı zamanda Midelerin gizli refe
ransı" olarak nitelendirtr.9 Dalaylı yolla da olsa, Locke'un anlam
için nesnel bir boyut kabul etmesi dilin iletişimi rnünıkün kılan
j
·�
yönünü temeliendirmesi için gereklidir. Locke'a göre insanlar,
Mgerçekte var olan şeyler hakkında konuştuklannda anlaşmak
istiyorlarsa, idelerini sözünü etmek istedikleri şeylere belli bir
ölçüde uydurmalan gerekir. Yoksa onların dili Babillerinkine dö
ner ve onlan kendilerinden başka anlayan bulunmayacağından" ,
iletişim imkansız olacaktır. 10 Anlarn-lafız ilişkisi, konuşanın (K) ,
dinieyende (D) kendi zihnindeki ( idelere) benzer düşünceler üret
rnesi şeklinde değerlendirildiğinde , Lockeçu kurarn sernantık an
lamda nedensel bir ilişkiyi yansıtmaktadır. Bu nedensellik K'nın
D'de (x) türünden dilsel bir ifadeyle (a) türünden belli bir anlamı
meydana getirme ilişkisi olarak düşünülebilir. B u açıdan bakıl
dığında tüm zihinselci kurarnlarda belli düzeyde konuşanın niyet
ve kasıtlannın belirleyici rolünden söz edilebilir. Nitekim dilsel
iletişiinin olduğu her yerde kaçınılmaz olarak niyet(lilik)ten de
bahsetmek gerekir.
İ slam düşüncesinde de Ehl-i Sünnet kelarncılan, İ lahi kelarn'ın
doğasına ilişkin sorunlarla yüzleşirken, çözümü zihinsel anlam
yaklaşırnma benzer görüşleri geliştirmekte bulrnuslardır. Kelarn
cılann bu çabalan temelde teolojik içerikli olsa da konuşmanın
doğası ve anlam üzerine felsefi önemi sahip açıklamalar da ba- ;
nndırdırrnaktadır. Konuşma edimini kelarn-ı nefsi ve kelarn-ı
lafzi şeklinde iki yönlü kabul eden Ehl-i Sünnet kelarncılan i bi
rincisiyle Tann'nın kelarnının anlam, ilim ve ezeliliği gibi yön
lerini açıklamaya çalışırken, ikinci yönüyle de� beşeri düzlernde
gerçekleşen formunu açıklamayı hedefliyorlardı . Ancak burada
söz konusu ikiliğin birbirinden bağımsız iki kelam olarak mı .�le,
alınması gerektiği yoksa aynı kelarnın birbirini tamamlayan iki
8
9
lO
Age, s. 244 (III. II. 8).
Age, s. 243 (III. II. 6. 71 (III. II, 5).
Locke, age, s. 264 (IV. 26, 27).
Anlam ve Do�ası
61
düzeyi m i oldu�u noktası konuyla ilgili sorunlardan birini oluş
turmaktadır.
Kelam-ı nefsi'nin, Mnefiste krum olan mana" şeklindeki tanı
mı üzerinde kelamcıların ço�unlu�unun uzlaştı�ı söylenebilir. 1 1
Kelam-ı nefsi, konuşanın kasıt, niyet ve taleplerini öne çıkaran
zihinsel (nefsi) anlamı karşılarken, kelam-ı lafzi ses , harf ve lafız
olarak somutlaşan tüm dilsel ö�eleri ve bunların fıziksel yönlerini
tanımlamak için kullanılmaktadır. Kelam-ı Nefsi'yi aynı zamanda
gerçek (hakiki) kelam olarak tanımlayan kelamcıların bu tanı
mı dikkatle seçtikleri anlaşılmaktadır. İ lk bakışta gerçek kelam
tanımlamasının zihinsel anlam düzeyini, dilsel (ldfzij olandan
ayırmak için yapıldı�ı anlaşılmaktadır. Zira lafzi kelam, zihinsel
olan mananın (kelam) anlaşılması ve iletilmesi için bir araçtan
ibarettir. Bakillani, kelam-ı nefsiyi tanımladıktan sonra onun so
mutlaşan düzeyi için şunları söyler: MNefsi olan bu kelam: yazı .
ses, remz, işaret vb. şekillerde ortaya çıkar. " 1 2
Gazali de dahil olmak üzere Ehl-i Sünnet kelamcıları anlam
lafız ilişkisini M delil" , Mmedlül" aynmıyla ele almışlardır. Bu yakla
şıma göre asıl kelam, zihinsel içerik olarak tanımlanabilecek an
lamdır. Bir şeyi dile getirmekten kasıt onun arkasındaki kasıt ve
niyete dolayısıyla anlama yapılan referansta bulunmaktır. Dile
getirilen lafız, delil olarak isimlendirilirken, söz konusu delilin
delalette bulundu� anlam da medlul olarak adlandınlır. Öme
�in. 'kalk' emri, zorunlu olarak bir medlülü gerektirir. Burada
Mmedlül mana" delaletin kendisi olmadı�ı gibi, delalette bulun
ma yönelimi (iradetu'd-delalet) de de�ildir. 'Kalk' emrinde oldu�u
gibi Mkonuşmayı oluşturan emir lafzının [gerçekte) delalet etti
�i. nefiste yerleşik olan bir taleptir . " 1 3 Bu yaklaşıma göre medlül
mana konuşanın ( mütekellim) tecrübeye açık olmayan niyet ve
kasıtlarına dayanmaktadır. Anlam. zihinsel yönelimin (iradenin)
kendisiyle özdeş olmayınca, lafzi delalet her zaman medlülü gös
termeyebilir. Söz gelimi, kişi karşısındakine kesin bir emir ver
di�i halde, aleyhine olan bir durumdan dolayı bu emrtn yerine
l l
12
13
Bkz. Gazall, el·İktisat, s. 76; Baklllanl. el·İnsaaf, s. 1 58; İci. el-Mevakif, s. 294;
Cuueyni el-İrşiıd. s. 1 08.
Baklllanl . El-İnsaf, s. 1 58.
Bkz . . Gazal
l-İktisat, s. 77.
�
Dil Düşünce ve Anlam
62
gelmesini istemeyebilir. Bu durumda 'kalk' emrinde , emredenin
zihninde kesin olan anlam , (medlül) gerçekte muhatabın kalk
masım istememe şeklinde olacaktır. Ehl-i Sünnet kelamcılannın
varmak istedigi sonuç medlülün, daha açık bir ifadeyle anlamın
delile (lafza) indirgenemeyecegidir. Zira delil ile medlül farklı nite
liklere sahiptir. Ateşin kendisi yakıcı iken ona dehilet eden 'ateş'
kelimesinin böyle bir niteligi yoktur. 1 4 Delil farklı şekillerde ola
bilen, farklı dillerde ifade edilebilen degişken, fıziksel özellikleri
olan (dilsel) niteliklere sahip olmasına karşın medlul, kalıcı ve
zihinsel olan, bu özelliklerinden dolayı da paylaşılabilen ve daha
nesnel olan anlam boyutudur.
Gazali'nin verdigi ateş ömeginin sınırlı bir çözümlemesi yapıl
dıginda, aslında anlamın salt zihinsel olanla sınırlı olmadıgı so
nucu da ortaya çıkmaktadır. Medlul. bu yönüyle anlama karşılık
degil , anlamla ilişkili dış gerçeklige denk düşmektedir. Anlam ,
ancak zihnin referansla ilişki kurmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu
baglarnda Ehl-i Sünnet kelamcılarının zihinsel anlam açıklama
sında zimni olarak sürekli zihinsel olanın kendisine referansta
bulundugu, dışsal bir gerçekligi benimsediklerini görmek zor de
gildir. Zihinsel olan anlam zihinde başlayıp biten bir şey degil ,
zihinsel içertgi aşan dışsal bir gerçeklige referansta bulunmakla,
tamamlanmaktadır. Öncelik zihinsel olan niyet ve kasıtlara ve
rilse de söz konusu niyetler gerçeklige delaleti etmesi ölçüsünde
geçerli ve anlamlı kabul edilmektedir. Bu sonuç Ehl-i Sünnetin
varmak istedigi teolojik sonuçlar için de kaçınılmaz görünmek
tedir. Zira ne Tann hakkındaki önemınelerin ne de ilahi kelamın
içertginin öznel olan zihinsel içerikler üzerine temellendirilmesi
kelamcılar için saglıklı bir yol almayacaktır.
Sorunu aynı paralelde tartışan ancak bazı detaylarda seman
tik açılımlar yapan düşünürlerden biri Fahreddin Razi'dir. An
lamın, ilim ve iradeye indirgenmeyecegini savunan Razi'ye göre ,
lafız bir manayı / medlülü gösterir, bu da nefısteki bir talep , arzu
ya da ihtiyacın dışa vurumudur. 1 5 'Zeyd kalktı' şeklindeki bir
yargı, Razi'ye göre ilim , irade ve güç
ı4
15
Gazall. age. s. 78.
Fahreddln Razi. Hallru'ul Kur'an. s. 5 1 / l
(kudret)
cinsinden olmayan
Anlam ve Do�ası
63
zihinsel bir içerigi ve akli bir tsnadı gerekttrir. 16 Buna göre zihin
sel içerikler genel anlamda inanç ve bilgiden ayn tutulmalıdır.
Bu aynm temelde Razi'nin bilgiye getirdlgi tanımdan kaynaklan
maktadır.
Bilgi kesinlik ve dogrulukla ilgtl1 iken, zihinsel içe
rik ve yargıların hepsinde bu kesinlik her zaman aranmamalı
dır. Zihin, yargıları dogru veya yanlış olarak bir araya getirirken,
yanlış terkipler yanlış yargılarla sonuçlanacagından, yanlış bir
yargıdan dogru bir inanç ya da bilginin oluşması beklenemez. 1 7
Bu açıklamalar Razi'nin epistemoloji ile sernanttk arasında kur
dugu ilişkiyi dolayısıyla aralarındaki ince aynınlara dikkat çek
tigini de göstermektedir. Razi,
dogruluk, kesinlik, bilgi, inanç
ve yargı gibi epistemik terimleri sernanttk düzeydeki anlam ve
ona 1ltşktn yargılardan ayırmaktadır. Razi, genel anlamda Ehl-i
Sünnetin yaklaşımını savunmakla birlikte konuya hem sernanttk
çözümlemeler getirmekte hem de bazı noktalarda eleştiriler geti
rerek Muteztle'nin tutarlı oldugu noktalara da dikkat çekmekte
dir. Razi'nin bu açıklamalarında temel eleştirisinin, Mu'tezile'nin
(özellikle Kadı Abdulcebbar örneginde) epistemolojiyi seman
tlkle karıştırdıgı noktasında yogunlaştıgı anlaşılmaktadır. Zira
Kadı Abdulcebbar, niyet ve kasıt gibi zihinsel tçeriklerin bilgi ve
inanç gibi eptstemik içeriklerden ayn düşünülmeyecegini iddia
etmektedir. 1 8
Gazali ve Razi örneklerinden anlaşıldıgı kadarıyla Ehl-1 Sün
net kelamcılarının delil olarak tanımladıkları dilin sözel boyutu ,
konuşanın kasıt ve niyetleriyle belirlenmekte ve niyet gibi zihin
sel içeriklere dayalı anlam olarak tanımlanan "medlul mana" da
buna denk düşmektedir. Kasıt, niyet, talep, arzu gibi zihinsel
(kalbi/nefsi) durumlar bilgi ve iradeden kaynaklanmalda birlikte
bunlara indirgenmemektedir.
Yukarıdaki açıklamalar ışıgında, kelamcıların "nefiste krum
(belirginleşmiş/ kesin) olan mana" şeklinde yaptıkları tanımın,
anlamı kasıtlılık/niyetlUik temelinde açıklamaya izin verdigi
görülmektedir. Adudu'din el- İ ci'ye göre , bir şeyi (delili) dile ge16
ı7
18
Razi. age. s. 54 /4.
RAz i . age, s. 55.
Bkz. Kadı Abdulcebbar. ei·Muğn� s. 22.
Dtl Düşünce ve Anlam
64
tirrnekten kasıt, konuşanın nefsinde şekillenmekle başka an
lamlardan ayırt edilmiş olan belli türden kasıt, talep, arzu ya
da niyetten ibaret olan 'medlul'ü göstermektir. l9 Medlul olarak
tanımlanan kasıtlılık durumları kavram ya da düşünce içertgine
eşlik etmekle birlikte bilgi, dilerne
( irade)
veya doWtırlan bun
lara delalette bulunmaktan da farklıdır. Cüveyni'nin şu sözleri
buna açıklık getirmektedir: MKişi ernrettlginde nefsinde ona uy
mayı -vlcdanen- zorunlu olarak bulur. Nefsinde buldugtl şey,
dilerne degil, ibarenin (delil) gösterdigi şeydir (medluQ ".2 0 MYap"
emri, zihinde talep veya arzu içerebilecegi gibi bir zorunluluk da
içerebilir. Zihinde de bunlardan herhangi blrt bulunabilir. Abdul
melik el-Cüveyni'ye göre bunlardan kesin olanı zihinde belirlen
miş
(ne.ftste kdim)
olanıdır. ibare ve göstergeler ise buna delalet
etmektedir. 2 1 Hatırlanacagı gibi Saussure'da da dilsel yetinin iki
ögesinden birincisi olan 'dil', toplumsal olmasıyla birincil ögeyi
oluştururken, bireysel ve zihinsel özellikler taşıyan konuşma/söz
ise ikincil/arizi bir öneme sahipti. Ehl-i Sünnet Kelfuncılarının
yaklaşımında ise adeta roller yer degiştirmekte ve konuşanın ka
sıt ve niyetlerinin merkezde yer aldıgı zihinsel nitelikli konuşma
veya anlam birincil düzeyde önem kazanmaktadır. Toplumsal ni
telikler taşıyan dolayısıyla uzlaşımsal olan dilsel boyut toplum
lara, zaman ve mekana göre degişiklikler göstermektedir. Lafız
denilen bu dilsel boyut -geleneksel yaklaşımda oldugu gibi- arizi
ve araçsal bir degere sahip olmaktadır.
Bu baglarnda Ehl-i Sünnetin, anlamı, konuşanın niyet ve
kasıtlarıyla belirlenen zihinsel içerikle özdeş oldugunu temel
lendirmede başvurdukları bir analojiyi degerlendirmek, konuyu
daha anlaşılır kılacaktır. Gazali'nin, kelfun-ı nefsiyi kanıtlamak
için verdigi bu örnege göre bir hizmetçi efendisini, kendisine ezi
yet ettigi için şikayette bulunmakta, efendi de dövme gerekçesi
olarak hizmetçinin emrtni yerine getlrmedlgini ileri sürmektedir.
Sonuç olarak hizmetçinin sahibi yargıcın karşısında iddiasını
dowulamak için hizmetçiye emretmesi gerekmektedir . Hizmetçi
emri dinlemedigi takdirde sahibi iddiayı kazanacak, aksi halde
19
20
21
İci, El·Mevdkıj. s. 294 .
Cuveynl. Kltabu'l İrşıid. s. 1 09.
Cuveynl. age, s . ı ı o.
Anlam ve Dogası
65
de ciddi bir yaptınmla karşılaşacaktır. Bu durumda 'otur' emri
karşısında emri veren efendinin içinden geçenin asıl kasıt olma
yacağını anlamak zor olmayacaktır. Dahası emri verenin burada
içinden geçen kastı/ talebi emrirı dinlenmemesi olmalıdır.22 Bu
analojiden Gazali'nin çıkardıgı başlıca sonuç zihinsel (nefsi) em
rirı, dile getirilen lafzi emirden farklı olabilecegidir. Lafızla dile ge
tirilenden farklı olan bu anlam asıl olan ve emri verenin zihninde
sabit olan anlamdır.
Ancak yüzeysel bir bakışla da analoji ve varılan sonuçların
anlambilim açısından tartışmaya açık birçok noktayı barındır
dıgı fark edilebilir. Analoji aynı zamanda içinde itiraza açık en
zayıf noktayı da barındırmaktadır. Bu da konuşanın kastı olarak
öne çıkan emrin içeriginin sadece zihinsel (nefsi) içerikle sınırlan
mayacagı noktasıdır. Zira sadece örnekten hareket edildigmde
bile içerigi belirleyen birçok dış faktörden söz etmek mümkün
olmaktadır. Baglarnın önemli oranda emrin içerigini belirledi
gl ve bunun oradaki diger kişiler tarafından anlaşılmasının da
zor olmadıgı açıktır. Bu anlamda analojiden hareketle zihinsel
olarak nitelenen anlamın, aslında önemli oranda sosyal bir be
lirlenim altında oluştugu da görülmektedir. Bu yönüyle konu,
baglarnın anlamı belirledigi itirazına açık bulunmaktadır. Ancak
baglam ve sosyal uzlaşının da kastedilen anlamı belirlemede tek
başına yeterli faktörler oldugu söylenemez. Nitekim, konuşan her
zaman toplumsal uzlaşıyı aşacak bir kasıt ve niyetle sözcükler
söyleyebilir veya cümleler kurabilir. Tüm belirleyici etkeniere
ragmen söylenen söz -örnekte verilen emir gibi- farklı bir an
lamda kullanılmış olabilir ve bu tür bir anlam , muhatabın onu
anlamasından bagımsız bir içerige sahip olabilir. Bu durumda
da bizi daha önemli bir sorun beklemektedir. Bu aynı zaman
da kelam-ı nefsiye ve yukarıdaki analojiye yöneltilecek diger bir
itirazdır. İ lirazı şu soroyla ifade edebiliriz: Konuşanın kastı sos
yal şartları ve tüm baglamları tamamen aşacak bir şekilde , her
zaman farklı anlaşılabilecek zihinsel bir öznellige sahipse böyle
bir anlama erişim her zaman risk altında olmayacak mıdır? An
lam önemli oranda öznel ve içsel olarak kabul edildiginde. dilin
22
Ö rnegln detaylan Için bkz. Gazall. Kitabu"! İktisad. s. 74.
Dil Düşünce ve Anlam
66
temel işlevlerinin başında gelen iletişimin -en azından- saglıklı
bir imkarn tehlikeye ginneyecek midir? Gazali'nin yaptıgı şekliy
le anlam nefiste mevcut/saklı bir içerik olarak tanımlandıgında,
muhatap tarafından anlaşılmasının imkarıı ve bunun ölçütü ne
olacaktır? Bu sorular bizi dil-anlam ilişkisinde anlamı belirleyen
etkenierin niyet ve inanç gibi içsel bilinç durumlan mı yoksa sos
yal ve fiziksel/dilsel dış faktörler mi oldugu sorunuyla yeniden
yüzleştirecektir. Bu noktada kanımca temel sorun, anlamı bu
etkenlerden biriyle açıklamak veya bu belirleyici faktörlerden bi
rine indirgemek gibi görünmektedir. Ehl-i Sünnet'in haklı oldugu
nokta, anlamın zihinsel boyutunun varlıgını savunmasıdır. Diger
yandan anlamın bütünüyle zihinsel içeriklerden oluştugu iddiası
ise anlamı açıklamada özellikle dilin ve dil dışı faktörlerin rolünü
bütünüyle göz ardı etmek gibi bir indirgecikle sonuçlanacaktır.
Konuya diger bir açıdan bakıldıgında daha önce dikkat çekti
girniz şu soru da sorulmalıdır. Ehl-i Sünnet birbirinden farklı iki
kelam mı benimsemekte , yoksa aynı kelamın iki düzeyinden mi
bahsetmektedir? Kanımca bunu Paul Grice'ın, konuşanın anla
mı (speaker meaning) ile kelime anlamı ( words meaning) arasın
da yaptıgı ayrımla karşılaştınldıgında, kelam-ı nefsi'nin, kelam-ı
lruzi yoluyla gerçekleşen ve birbirini tamamlayan iki düzeyi ol
dugunu söylemek, iki kelamı savunmaktan daha geçerli bir yol
gibi görünmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için Grice'ın
kuramma biraz daha yakından bakmakta fayda vardır.
Grice. Locke'un nedensellik kuramını daha da ileri götüre
rek onu , Denkel'in tabiriyle nedensel kurarnların en üst örne
gi haline getirmiştir. Grice'ta konuşanın anlamı/kastı , (speaker
meaning) sernanttk gayeligi belirleyen niyetin, dil ve anlamın
merkezine yerleştirilmesine dayalı bir süreçten oluşur. Ancak bu
süreç Denkel'in niyet çözümlemesi adını verdigi23 karmaşık bir
niyetler dizisinden oluşmaktadır. Ö ncelikle Mdogal olan" ve Mdogal
olmayan" anlam/iletişim ayrımlanndan yola çıkan Grice'a göre
konuşanın anlamı/kastı, doğal olmayan insan iletişimine kay
naklık eden anlamlılık türüdür. Bu yapayhgın koşulu, konuşan
(K) 'nin (a) anlamını kastederek ilettigi önermenin , söz konusu
23
Krş. , Denkel, Anlam ve Nedensellik. s. 36.
Anlam ve Do�ası
67
(a) anlamım mantıksal olarak içermemesidir.24 Buna göre konu
şanın anlaını/kastı, (X)'i dogal olmayan bir yolla, dile getirmekle
bazı şeyler anıatmasına dayanır. Bunun açılımı (K) konuşanın,
(D) dinleyende, (E) etkisini oluşturmak için (N) niyetine ek ola
rak. dinieyenin bu niyeti kavradıgı inancına dayanan ikinci bir
(N2) niyeti ile (X)'i ifade etmesidir. 25 Bu niyetler ilişkisi temelde
K ile D'nin ortak rasyonel bir (anlama/anlaşma) zeminde bulun
maları varsayımıarına dayanır. K, D'nin kendi niyetini kavradıgı
inancına sahip oldugu gibi, D de K'nın kendisine bu inançla (X) 'i
ilettigi inancına sahiptir. Buna göre K bildirimde bulundugu za
man D, K'mn bununla neyi bildirmek istedigi (niyetinin) inancı
na sahiptir. Aynı şekilde K, 'emir' formunda emretme ediminde
bulunurken, D'nin buna uyacagı öngörüsüyle emrettigi gibi, D
de K'nın bu niyetle kendisine emrettigi inancına sahiptir. Ancak
bu nedensel iletişim zincirinde, dinieyenin konuşaula aynı inancı
paylaşınası ya da söylenenin beklenen etkiyi göstermesi zorunlu
degildir.2 6 Diger bir ifadeyle istenen sonuçlara ulaşmak iletişime
dayalı anlam aktarırnın zorunlu bir parçası olmamaktadır.
Grice, kelime ya da cümle gibi bir ifadenin anlamıyla (sen
tence meaning/ word meaning) söz konusu ifade (kelime/ cümle)
ile kastedilen anlamın aynı şey olmadıgına da dikkat çeker.27 Bu
ayrım söz ediroleri kuramında yaklaşık olarak söyleme edimi
ile edimsöz edimi aynınma denk gelmektedir. Ancak söz edimi
kuramında dilin kurumsallıgı ve uzlaşımsal yönü öne çıkarken,
Grice'ın nedensel anlam kuraınında agırlık merkezini konuşanın
kasıt ve niyetleri oluşturmaktadır. Bu durumda herhangi dogal
bir dildeki kelimenin/cümlenin açıkça veya ima yoluyla dile ge
tirdigi anlam, onları dile getiren konuşmacımn niyet ve kasıtla
nna baglı degildir. Aksine bu anlam türü daha çok, dili önceden
kullananiann belirledigi uzlaşımsal kullanım ve dilsel kurallarla
şekillenmiştir.28 Bu baglarnda söz konusu aynınlara bakıldıgın
da kelime anlamı uzlaşımsalken, konuşanın anlamı her zaman
24
25
26
27
28
Grtce. Studies in the Way of Words (Cambrtdge: Haıvard University Press.
1 99 1 ) . s. 1 1 7: krş. Arda Denkel. Anlamın Kökenleri. s. 20 1 .
Paul Grtce. age. s . 1 22 - 1 23.
Age. s. 1 23 - 1 24.
Paul Grtce. age. s. ı I 7vd.
Bkz .• Davis, age, s. 24.
Dil Düşünce ve Anlam
68
böyle degildir. Bazen da bunu aşma egilimtndedir. Zira kelime
anlamı toplumsal iletişime olanak saglayan deyim yerindeyse
standart anlamla özdeştir. Ancak konuşanın niyeti her zaman
bu standartla uyumlu olmayabilir, ondan ayrılabilir ve yeni an
lamlar içerebilir. Anlaşıldıgı kadarıyla Grice'ta sentaks kurallan
ve uzlaşımsal olanla şekillen anlam , dilsel olan anlamdır. Böylece
konuşanın kasıt ve niyetleri standartiaşmış dil üzerinde birden
fazla ve farklı yollarla gerçekleşebilmektedir. MKelime anlamı" ile
Mkonuşanın anlamı" aynınma dikkat çeken Grice'a göre konu
şan, söyleme ediminin uzlaşımsal şartlarını yerine getirmekle,
uzlaşımsal anlamı da konuşanın anlamının bir parçası haline
getirmektedir.29 Bu yönüyle Grice'ın kuramı, temelde kullanıma
dayalı pragmatist bir yaklaşım olsa da anlamı konuşanın kasdı
na dayandırmakla, uzlaşım dışı olan veya uzlaşımı aşan lfadelere
de imkan verdigi gibi dilin tarihsel kökeniyle ilgili olarak, uzlaşım
dışı olandan uzlaşımlıga dogru genişlemege de imkan tanımak
tadır. Bu noktada anlamı sadece dilsel kullanım ve kurallarla
tanımlayan yaklaşımlardan aynlabilmektedir. 30
Locke , Grice ve Ehl-i Sünnet kelamcılannın örnekliklerinde
ele aldıgımız zihtnselci yaklaşımlarda öne çıkan başlıca özellik
lerden biri, konuşmanın iki bileşeninden özsel olan anlamın zi
hinsel karakterli olmasıdır. İ kincisi söz konusu zihinsel anlamın
-dogal olarak- lafzi/ sözel olanı öncelemesidir. Konu dil-düşünce
ilişkisi baglamında ele alındıgında, bu ayrım düşüncenin dili ön
celemesi ve dilden bagımsız olmasıyla eşdeger bir yaklaşımı yan
sıtmaktadır. Ü çüncü ortak özellik lafzın, anlamın iletilmesinde
araçsal bir rol oynamasıdır. Buna göre anlam , temelde konuşa
nın kasıt. niyet ve talepleri dogrultusunda uzlaşımsal olan dil
üzerinden gerçekleşmektedir.
Anlam düşünce, ide veya kavram gibi bir zihinsel içerik ola
rak benimsendiginde , başkalarının bu içsel içeriklere ertşim
imkanından söz edilebilir mi? Bu mümkünse söz konusu ertşim
nasıl gerçekleşmektedir? Anlam, salt öznel /psikolojik niteliklerle
sınırlanabilir mi? Ayrıca dilsel olana salt araçsal bir rol yükle29
30
Bkz. Paul Grice, age. s. 1 1 8- 1 22 .
B kz . Arda Denkel . AnlamUl Kökenleri. s. 99.
Anlam ve Do�ası
69
rnek, dilin anlamı belirleyici rolü olan kural ve kullanımını göz
ardı etmeye ek olarak dilin düşünceyi üreten ve geliştiren yönü
nü de dışlamak anlamına gelmeyecek midir? Bu gibi soruların
zihinselci yaklaşımı savunanlarca cevaplandırılması gerekecek
tir. Hem söz konusu soruların cevaplarına ulaşmak hem de an
lamın zihinsel olup olmadığı en azından böyle bir niteliğinden
söz etmenin imkanı noktasını açıklığa kavuşturmak için konu
yu yukarıda ele aldığımız yaklaşımların karşısında yer alan belli
başlı görüşlerin eleştiri ve değerlendirmeleri doğrultusunda ele
almakta fayda vardır.
Zihinsel anlam görüşü , yakın d Öne mlerde başta Wittgen
stein'la başlayan ve takipçileriyle farklı boyutlar kazanan kulla
nımcı/ pragmatist yaklaşımlar başta !lllll ak üzere anlamı dilsel
kurallar, eğilim veya davranışlarla aç ıkl:ayanlar ya da salt uzla
9iı
şım gibi dilin sosyal yönünü öne çıkar
lar gibi birçok yaklaşım
_
tarafından değişik eleştirilere m aruz kliımıştır. Omeğin, bu yak
laşımlardan Merleau Ponty ve Wittgensteincı yaklaşım temelde
anlamın, dil kurallarına ve bu kurallar çerçevesinde kullanıma
dayalı olduğunu savunur. M. Ponty'e göre içsel/zihinsel anlam,
"bizim düşüncelertınizi dışa vurmadan, kendi kendimize söyle
memizden başka bir şey değildir. "31 Wittgenstein'a göre de öznel
olan düşünce ve niyetler dilsel kural ve kullanıma uygulandığı
oranda geçerli ve anlaşılır olabilir. Aslında dilsel kural ve kulla
nım, kasıtları ileten araçsal işleviyle tanımlandığında, buna zi
hinselci yaklaşımların itiraz etmeyeceği söylenebilir. Ancak görül
düğü kadarıyla Wittgenstein'da anlam ve anlama hiçbir şekilde
zihinsel bir süreçle açıklanamaz. Konuşanın kasıt ve niyetlerini
önemli oranda dışlayan görüşlerinde M. Ponty, kasıtlılığı/anlamı
kendisinin "dilsel tortu" olarak isimlendirdiği kültürel miras veya
dilsel birikimle açıklarken Wittgenstein,
tıyı
dilin kullanımı ve yaşan
öne çıkarır. öyle ki kelimeler de 'gülüş', 'ağlayış' veya diğer
bazı "fiziksel işaretler" gibi olup bunların anlamlarını belirleyen
sadece bağlam ve dilsel kullanımdır. 32 Bu yaklaşımlan paylaşan
31
32
Davtt Haigt. 'Th e Source of Unguistic Meaning". Phik:ısophy and Phenomenok:ı
gical Research. 37 ( 1 976) 2. s. 240.
Wlttgensteln ve M . Ponty'nın konuyla Ilgili yaklaşımlan Için bkz. Davtt Halgt.
agm, s. 240-244.
70
Dil Düşünce ve Anlam
David Haight, konu ile ilgili şunlan söyler: MKonuşma öncesi bir
ön anlamlılıktan bahsetmek, öncelikle konuşabilmeyi gerektirir.
Bu da ancak toplumsal olan bir dili ögrenmekle mümkündür. "33
Burada zihinsel anlamın önceliginin aksine lafzın anlamı öncele
dlgi hatta onu belirledigi anlaşılmaktadır.
Lockeçu ve Grtceçı zihinselcilige karşı Wittgenstein'la birlikte
Ryle'dan gelen itirazın merkezinde , anlamın, konuşanın düşün
cesi olmadıgı gibi anlamanın da dinieyenin konuşan karşısında
ürettigi bir düşünce olmadıgı görüşü yer almaktadır. Buna göre
zihinsel bir anlam ve ya anlama sürecinden bahsedilemez. Bu
nun aksine anlam ve anlama belli bir deneysel (dilsel) ortam
da söylenenin karşısında bir
eğilim geliştirmektir.
Dolayısıyla
anlamlı olanı anlamsız olandan ayıran, bireysel egilimin belir
ledigi, ifadenin kullanım şekli ve baglam farklılıgıdır. Bu egilim
de temelde bir dili , onun kurallarını ve kullanımını edinmekle
elde edilir. 34 Öyle anlaşılıyor ki , Wittgenstein'da anlam, zaman
zaman dilin kurallannı da aşacak bir düzeyde kullanıma bagımlı
görülmektedir. Zira bir kelimenin başansı her zaman kurallarla
sınırlı degildir. Kurallar yol göstericidir, ancak dil oyunu tanım
lamasında önemli olan oyunu nasıl oynadıgımızdır.35 Dolayısıyla
kelime-anlam ilişkisini belirleyen kull anımdır.36 Wittgenstein'a
göre bir kelimeyi onlarca farklı şekillerde kullanabiliyoruz. Bu
kullanımda nesne ve onun özellikleri belirleyici olmadıgı gibi ki
şinin düşünce ve duygulannın harekete geçmesiyle de ilgisi yok
tur. Gerçekte farklı yönlertyle şeylere bakmak, tecrübe etmek,
kelimelerin farklı kullanımlannı bilmeye baglıdır.37 Zira Mbir dil
oyunu kuralının oyunda çok degişik rolleri olabilir. "38 Dil ve dilin
kullanımı, anlamı ve düşünceyi önceledigi gibi kavram ve öner
melerle birlikte dogruluk ve yanlışlık degeriert de oyun ve kulla
nım içinde anlam kazanırlar. Wittgeinstein'e göre önerme kavra
mına sahip olmak Moyun" kavramına sahip olmak gibidir. Öner
ınelerin dogruluk veya yanlışlık gibi degerlerle nitelenmeleri de
33
34
35
36
37
38
Davtt Ha1ght. agm. s. 240.
Denkel, Anlamın Kökenleri. s. 14. 4 1 . 44·45.
Bkz. Wıttgenstein. PhUosophical Investigatltms. s. 39·40. 34.
Age. s. 1 5 .
Philosophical Investigations. s. 1 7.
Age. s.26.
Anlam ve Do�ası
71
önermeye dilde dogruluk fonksiyonu uygulamamızla ilgili (dilsel)
bir şeydir. Ö nerme için dogruluk kavramına müracaat etmemiz
aslında dogru ve yanlış olarak nitelediğimiz şeye önerme demek
ten başka bir şey değildir. Ö nermeyi belirleyen cümle formu ve
dil oyunudur. Santrançta şah çekmek nasıl oyunun bir parçası
ise , dogruluk ve yanlışlık da oyunun bir parçasıdır.39 Bu nokta
da anlamın kendisi zihinsel bir içerik ya da nesne değil , dogru
kullanıma dayanan bir durum olmaktadır. Bir ifadenin anlamı
nı bilmek, inanç türünden bir tutum oluştursa da bu zihinsel
bir süreçle değil insanın içinde bulunduğu durum ve şartlarla
açıklanabilir. Bu durum, Wittgeinstein'cı tanımlamayla "tecrübe
durumu" olarak da adlandınlabilir. Özetle, anlam ve anlama zi
hinsel süreç değil, insanın içinde bulunduğu şart ve durumların
oluşturduğu bir tecrübe, eğilim ve davranıştır.40
Bu özellikleriyle Wittgenseteincı yaklaşımın, kural ve kulla
nıma dayalı özellikleri yanında bir anlamda bunlardan türetilen
davranışçı/eğilirnci özellikler taşıdığı da görülmektedir. Aslında
davranışcılık Denkel'in dikkat çektiği gibi, zihinselci iddiada an
lamın erişilmezliğine karşı anlamın erişilebilirliğini savunmak
için geliştirildi . 4 1 Buna göre anlam , söylenenler karşısında belli
türden tepki ve davranışlarda bulunmak ya da davranış eğilim
leri göstermektir. Oysa bu yaklaşımda eğilimin kendisinin de eri
şilmez olduğu göz ardı edilmektedir.42 Burada Wittgenstein'a so
rulacak soru , normalde fıziksel, cansız nesneler olan kelimelerin
anlam gibi zahinsel bir içeriği nasıl kazandıklandır. Zira dilin ku-
39
40
41
42
Age. s. 52-53. Locke da dilsel önenne ve dogruluk lle zihinsel önenne ve dogru
luk aynmlannı yapar. İdelertn birbirtyle ya da şeylerle Ilişkisine dayanan öner
meler lle bunlara tekabul eden dogruluk degeriert zihinsel olanı oluştururken.
dilsel olanın dışında bir referansa sahip olmayanlar da dilsel önenneler olarak
tanımlarıır . Kısacası dilsel önenneler cumlelerle Ilgili Iken gerçek dogruluk da
"dogrulugun şeylere uygun ideler lızertne olmasıdır." Ancak Locke, zihinsel
olanların da kaçınılmaz olarak dile getırtldlklertnden böyle bir aynının zorluk
larının da farkındadır. Bkz. Locke , İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, s. 332333. (IV. V. 6, 7, 8,) Bu aynında Wittgenstein'ın önenne ve dogruıuga Ilişkin
tanımının daha çok sözsel önenne/dogrulukla liglll cumlelere denk duştuglı
söylenebilir.
Philosophical Inııestigatlons, s. 58, 6 1 : aynca bkz. Arda Denkel. Anlamın Kö
kenleri. s. 74-75: 79-80.
Bkz. Denkel. age, s. 1 80.
. Denkel, Anlamuı Kökenleri. s . 80.
�
Dil Düşünce ve Arılam
72
rallan ve kullanımı santranç oyununa benzetilmekte ve dili dog
ru kullanmanın ön şarq, bu kurallann bilinmesine baglanmak
tadır. Oysa santranç taşlannın ve onlann kurallanyla birlikte ifa
de ettikleri anlamın yine kendileri ve kullanımlanyla açıklanması
sadece bir kısır döngüyle sonuçlanabtlir. Öte yandan kural ve
kullanım dilin işlevini bir yere kadar açıklayıcı olsa da bu durum
ne anlamın nesnel boyutunu ne de anlama eşlik eden zihinsel
kasıtlılık boyutunu dışlamayı gerektirir. Aksine dilsel kullanırnın
gerçeklikle ilişki içinde , konuşaniann kasıt ve niyetlerinin ortaya
çıktıgı zemin olarak açıklanması sadece kurallarla açıklamaktan
daha kuşatıcı bir iddia olacaktır.
Dil-zihin ilişkisini açıklığ;a kavuşturmada yukandaki açık
lamalara paralel olan ancak daha doğ;alcı bir yaklaşımı da W.
V. Quine , savunmaktadır. Quine'a göre dil, zihinle açıklanabilir
ancak dil gibi bir yeti olmadan zihin açıklanamaz. Dilin, insanın
iç dünyasının dışa vurumu olmasını ve dilsel malzemeyle kendi
liğ;inden ve önceden kestirilmeyen anlamiann iletilmesini dil ye
tisinin ayıncı özellikleri olarak kabul etmekle43 birlikte Quine'nın
dil-zihin ilişkisi bakındaki açıklamalan tamamen davranışsal ve
temayüllere dayalı doğ;alcı nitelikler taşımaktadır. Buna göre in
sanın dilsel yetilerle karşılık vermesi, hayvaniann tepkisel dav
ranışlanyla karşılaştınldığ;ında türsel değ;il , sadece bir derece
aynınma karşılık gelir. Bu anlamda Quine dili, "sözlü davranış
lara yönelik bir temayüller sistemi" olarak tanımlar. 44 Quine'nı
bekleyen sorun, zihinsel anlam dışladığ;ında konuşmanın sadece
yapay kelimelere dönüşüp dönüşmeyeceğ;ini belirlemenin nasıl
mümkün olacağ;ıdır. Quine , buna cevap olarak, yukandaki yak
laşırnlara benzer şekilde dilin toplumsal / uzlaşımsal yönünü öne
çıkarır. Ona göre dile getirme ya da tepkimeler toplumda rastgele
tanımlanmamaktadır. Dolayısıyla temayüllere dayalı davranış
sallığ;ın da ölçütleri olacaktır. Ömeğ;in bir onama durumunda,
istenen şartlannın var olması halinde cümlenin onama bekleyen
içeriğ;ine dönük bir temayül de ortaya çıkacaktır. Bu açıklama
lardan Quine'nın ulaştığ;ı sonuç, zihinsel durumlan içeren tüm
43
44
Qulne. agm s. 82-83
W. V. Qulne, "Mind and Verbal Dlsposltlon" , Meaning and Referans, s . 80-83
Anlam ve Doğ:ası
73
iddialann, dilsel davranışlara dönük temayüller şeklinde deger
lendiıilmesi gerektigidir.45 Maddenin çözünürlügünde oldugu
gibi temayülü fıziksel maddelere kadar genelleyen Quine , davra
nışsal temayülleri de psikolojik durumlara dayalı bir mekanizma
şeklinde betimler. Zihin, davranış ve psikoloji üçlüsünü dogalcı
bir çizgide buluşturan Quine , zihni davranışsal -önemli oranda
dile dayalı ( verbaO- egilimlerle açıklarken bu egilimleri de psi
kolojik durumlara indirgemektedir. Psikolojik durumlan da son
aşamada sinirsel, anatomik ve organik olan bedensel durumlarla
açıklamaktadır. 4 6
Burada zihin felsefesi yapmak ya da dilsel ve zihinsel edimle
rin tabiatçı açıklanmasına cevap vermek konumuzun sınırlarını
aşmaktadır. Ancak böyle bir yaklaşımın, anlamı dilsel kural ya
da egilimlerin dışında düşünce, inanç ve niyet türünden zihin
sel tutumlarla açıklamayı dışlayacagına dikkat çekmek yerinde
olacaktır. Bu yaklaşımlarda Toplumsal olan bireysel olana, uzla
şımsal olan niyet ve kasıtlara -en azından- öncelik arz etmekte
dir. Burada sorulması gereken soru , dilsel kuralların, uzlaşım ve
kullanırnın sözü ve anlamı tamamen dilsel temayüllere indirgeme
sonucunu zorunlu kılıp kılmadıgıdır. Diger bir deyişle dili egilim
lerle açıklamanının sınınnın ne oldugudur. Bu noktada -deyim
yerindeyse- zihinselcilikle, dilselciligi karşı karşıya getiren sorun
birbirini tamamlayıcı olarak da açıklanabilecek bu boyutlann
birbirine indirgenmesi gibi görünmektedir. Şimdi sorunun İ slam
düşüncesinde teolojik bazı sorunlarla ilişkili olarak nasıl tartışıl
dıgını bakalım .
Dili , kullanırola tanımlayan yaklaşımların zihinselcilige yap
tıgı itirazların bir benzerini İ slam düşüncesinde dinin temel id
dialarını akılcı bir zeminde açıklama çabalanyla bilinen Mutezile
kelamcılarının, Ehl-i Sünnet kelamcılarına karşı ileri sürdükleri
ni görüyoruz. Ehl-i Sünnet kelamcılarının yaklaşımlarının aksine
Mutezile kelamcılan bu noktada anlamın dilsel olanın (ses, söz,
gramer, sentaks vb. ) dışında bir yerde aranmaması gerekligini
savunurlar. Onlar, dilin kurallarını ve sosyal/uzlaşımsal özellik45
46
-----
Agm . 88
Agm . s. 88-89.
DU Düşünce ve Anlam
74
lerine dayalı kullanımını anlam için tek geçerli ölçüt olarak kabul
ettiklerinden, Ehl-1 Sünnet kelfuncılannın, kelam-ı lafzi olarak
tanımladıklan dilsel /sözsel boyut, adeta Mu'tezile'nin tüm kelam
tanımını kapsamaktadır. Buna göre anlam, dilin kendi kuralla
n
ve uzlaşımsal kullanımıyla gerçekleştigine göre aynca zihinsel
(nefsi) olan bir kelfundan/anlamdan söz edilemez. Bu açıklama
tarzı bir açıdan Aristo'dan beri gelen; özellikle Batı Ortaçagında
kalın çizgilerle belirginleşen geleneksel yaklaşıma aykın , yeni bir
görüş ileri sürmek anlamına da geliyordu. Zira geleneksel yak
laşıma göre anlam , dilsel/ lafzi olanı öncelernekte ve lafız bu iç
sel/zihinsel anlamın iletilmesi için sadece araçsal bir önem arz
etmektedir. Mu'tezile , bu yaklaşımı adeta tersine çevirerek, an
lamın ancak dilin (gramer) kurallanna ve toplumsal uzlaşıma
dayalı olarak açıklanabilecegini savunur. Mutezili düşünürler zi
hinsel anlama karşı çıkarken, en başta dilin tanımında içkin gör
dükleri bazı özelliklerinden hareket etmekteydiler. Buna göre dil ,
düzenli harf ve seslerden oluşan, belli bir anlam/fayda (müfıd)
saglayan, saglam duyularla algılanan , belli bir yerde meydana
gelen bir fiildir.4' Söz (keldm) tanımında ses , lafız ve anlamın bir
likte ele alınması gerekligini savunan48 Kadı Abdülcebbar'a göre
kişinin konuşma niteligine sahip olması ancak sözün işitilen,
algısal yönüyle bilinebilir.49 Dil , belli bir gramer yapısına baglı
kurallardan oluşan düzenli bir sistemdir. Harf ve sesler ancak
bu düzenekte anlamlı birimler haline gelirler. Aksi halde ömegin,
zeyd ismini oluşturan z-e-y-d harfleri, d-z-y-e şeklinde anlamsız
bir dizili şe de sahip olabilirdi. 50
Şüphesiz, Kadı'nın bu görüşünü paylaşarak, anlamlı lfade
lerin ancak dilin kurallan ve gramer yapısı içinde gerçekleşti
gl söylenebilir. Ancak daha önce degindigimiz gibi gramer ku
rallarına uydugu halde, yanlış anlamlar ifade edebilen ya da
herhangi bir anlam ifade etmeyen cümleler kurmak da pekala
47
48
49
50
Bkz. Kadı Abdülcebbar. El-Muğni, C.VI I , s. 84. Mu'tezlle'nln yaklaşımını Kadı
Abdülcebbar'ın EI-Muğni adlı eseri çerçevesinde degerlendirecegiz. Kadı'nın
Mu'tezlli düşüncenin zirvesi olarak kabul edilmesi bu tercih Için yeterli bir
gerekçe olarak dejlerlendlrileblllr.
Kadı Abdülcebbar, age. s. 22.
Age. s. 63.
Kadı Abdülcebbar, age, s. 1 6. 1 8 .
Anlam ve Dogası
75
mümkündür. "Kırmızının tadı ekşidir" cümlesinde kırmızı ve tadı
ayrı ayrı anlamamıza karşın referanslardaki yanlış bir ilişkilen
dirme cümleyi anlamsız hale getinnektedir. "Dikdörtgen üçge
ni seviyor" cümlesinde de gramere aykırı bir diziliş olmamakla
birlikte kategorik ilişkilendinne yaniışından dolayı herhangi bir
anlam ifade ettigi söylenemez. Mutezile bu sorunun çözümünü,
tıpkı Wittgenstein (onun takipçileri) ve Dummet gibi düşünürle
rin, anlamın gerçeklik/referans boyutu ve zihinsel yönüne karşı
dilin toplumsal uzlaşıma dayalı özelliginde arayacaktır. Bu du
rumda -dil kurallanna ek olarak- dilin anlamlı (müfıd) oluşunu
saglayan ibarelerin uzlaşımla (uadı') belli anlamlar için önceden
belirlenmiş olması gerekir. Dilin bu yönü , Kadı'ya göre toplum
sal anlaşma ve iletişim için kaçınılmazdır.51 Anlamı ve kasılları
bilmek salt söz ve isimleri bilmekten öte , temelde bu dilsel bi
rimlerin hangi anlam için konulmuş oldugunu (uadı1 önceden
bilmekle ilgilidir. 52 Dolayısıyla dilsel uzlaşım ve kullanılan dilsel
ortam anlamı öncelernekte ve belirlemektedir. Dilin toplumsal ve
uzlaşımsal yönü anlamın bilinmesi için zorunludur. Zira bunu
bilmemek, konuşanın maksadına erişimi engeller ve gerçek an
lamın ne oldugunu bilmeye ve anlaşmaya engel teşkil eder. 53 So
nuç olarak, Kadı'ya göre , "bir anlama gelmek üzere -uzlaşımsal
olarak- konmuş olan (uad1 söz, ortaya çıkışında tertip üzere ol
mayı gerektirdiginden, böyle bir anlam zihinsel (nefsij olamaz. "54
Anlam lafızla gerçekleştigine göre , zihinde harfiere karşılık gelen
bir kelamdan bahsedilemez. İ fadelere dönüşmeden önce anlamın
nefıste düzenege (tertibe) sahip oldugu iddiası bir çelişkidir. Bu
ancak kişinin kendi kendisine konuşması olarak düşünülebilir. 55
Bu açıklamalardan da anlaşılacagı gibi Mutezile , anlamı dilin
uzlaşıma dayalı ve yapısal kurallan ile bunların toplumsal iş
leviyle açıklamaktadır. Bunlara ek olarak bu dilsel özellikleri de
tamamen tabiatçı-tecrübeci bir temelde kabul etmektedir. Dil de
tıpkı renk ve degişik olgular gibi algısal olan, görme ve işitmey
le anlaşılabilen bir gerçeklige sahiptir. Algının konusu olan da
51
52
53
54
55
�
Kadı Abdülcebbar. age. s . 6 . 8.
EI·Mıiğnl s . 1 7 .
Age. s. 1 0 1 . 10 2 .
Age. s. 63.
Age. s. 1 6. 1 8 .
76
Dil Düşünce ve Anlam
sadece ses degil, aynı zamanda sözsel olan diger tüm anlamlılık
birimleridir. Zira anlam zihinde haps olunan bir şey olmayacagı
gibi , anlaşılması da ancak dile getirilmesiyle mümkün olabilir.56
Bu halde anlam zihinsel içerikli degilse , temelde fıziksel/algısal
şeyler olan kelimeler nasıl oluyor da anlam yüklü olabiliyor? Bu
soru diger dilselci anlayışlar gibi Mu'tezile'nin de cevaplaması ge
reken sorulann başında gelecektir. Çünkü Alston'ın haklı olarak
dikkat çekttgi gibi dil felsefesinin cevaplamaya çalıştıgı en temel
soru , fızıksel ögelerin nasıl anlamlı içerikler halini aldıgıdır.57
Diger yandan dilin toplumsal, dolayısıyla uzlaşımsal niteligi bi
reyler arası iletişimi saglamak için zorunlu bir koşuldur. Ancak
her bireyin elindeki dilsel malzemeleri anlamlı bir şekilde kullan
masının kaynagını oluşturan şeyin ne oldugu sorusunun sadece
bu nitelikten hareketle cevaplanması zor görünmektedir. Zira dili
kullanınada bireylerin niyetlerinin belirli bir rolü, hatta bazen
toplumsal olanı aşan bir tarafı olabilmektedir. Mutezile'ye göre
bu yönüyle anlama kaynaklık eden bilgi ve bu bilginin istençli
kullarumıdır. Ne anlam ne de anlama tıpkı Wittgenstein'cı yakla
şımda oldugu gibi zihinsel içeriklerle açıklanabildiginden, içsel/
zihinsel anlam denilen şey bilgi ve dilernenin (irade) dışında bir
şey degildir. Kadı Abdülcebbar'a göre fikir-ibare ilişkisi ne zo
runlu (a priori) ne de tecrübi herhangi bir yolla karutlanabilir.
Ehl-i Sünnet'in Mkişi ancak delalet üzere düşünür, ilkin nefiste
düşünmeden onlan ifade edemez"58 iddiasına karşı Kadı, sözün
fikir veya düşüneeye delaletinin bilgi ve dilemeye delalet etmek
ten başka bir anlamının olmadıgını savunur. Buna göre ömegin,
Mbir şehre gidiyorum" ifadesi içimde irade ettiğim bir durumu bi
liyorum anlamına gelir. 59
Burada Kadı Abdülcebbar'ın kavram, ide, düşünce gibi zihinsel
içerikleri ara aşama olarak benimseme yerine anlamın dogasını
dogrudan bilgiye dayandırdıgt anlaşılmaktadır. Diger bir ifadeyle
semantigi, epistemolojik bir temelde açıklama girişimi söz konu
sudur. Daha açık bir ifadeyle dilsel/ sözsel delalet, zihinsel bir an56
57
58
59
Bkz. age. s. 1 4. 1 6. 1 8 . 1 93.
Bkz. Alston, Philosophy of Languagae. s . 3 vd .
Kadı, age. s. 1 7- 1 8 .
Age, Aynı yer.
Anlam ve Dogası
77
lamdan ziyade dogrudan bilgi içerigine referansta bulunmaktadır.
Kadı'nın yaklaşımının anlamın nesnelligi açısından önemli ögeler
taşıdıgi söylenebilir. Öncelikle dilin sosyal/uzlaşımsal boyutunun
anlam aktarımıru saglayarak, dilin temel gayelerinden biri olan ile
tişime imkan tanımaktadır. İkinci olarak, anlamın kaynagı ide gibi
(Lockeçu anlamda) öznel içerikler yerine, aktarılabilen ve iletişime
imkan taruyan bilgi ile açıklanmaktadır. Bilgi gerçeklikle ilişkisi
oranında nesnel ve başkalan tarafından paylaşılabilen özellikleriy
le aktarıma açık olmaktadır. Kadının bir taraftan anlamı -göreceli
olabilen- uzlaşıma dayalı dilsel boyutla açıklarken diger taraftan
bilgi gibi kesinlik niteligi aranan bilgiyle temellendirme çabası bir
çelişki gibi görünmektedir. Sözgelimi Wittgenstein'ın dogruluk,
yanlışlık degerleri, kavram ve önerme gibi bilgi ve referansla açık
lanması beklenen epistemik ögeleri dil oyunu analojisi içinde -gö
receli bir zeminde- açıklama çabası dilin kullanımı ve uzlaşıma
dayalı perspketlf noktasında kendi içinde tutarlı görünmektedir.
Kadı ise anlamı göreceli bir alandan kesin(leyici) bir arka plana ta
şımaktadır. Bu tutum Kadı'nın dil kullanımı ve kullanımına dayalı
anlam ve anlamın nihai referansını birbirinden ayn degerlendirdi
gini göstermektedir. Birincisi anlam paylaşımı ve iletişim imkanı
için zorunlu göıiilürken. ikincisi bireyin öznel olan zihinsel içerik
leri yerine anlam için daha nesnel bir zemin oluşturacak olan bilgi
içerigiyle açıklamayı öngörmektedir. Burada yüzleşilmesi gereken
sorun, semantigi epistemolojiye indirgeme sorunu olacaktır. Bir
ifadenin anlamlı olması her zaman bilgi degeri taşıdıgi anlamına
gelir mi? Anlamsızlık dogrulukla, özdeş olabilir mi? (Dile dayalı
anlamın aynı zamanda niyet, kasıt, yönelim gibi zihinsel içeriklerle
şekillendigi göz önüne alındıgında dil/anlam aynı zamanda dünya
görüşü, hayata farkli. kültürel pencerelerden bakmanın yoludur.
Bunlar aynı zamanda dil ve anlam alanını bilgi alanından ayıran
olgulardır.)
Kanımca Mı..ı tezili yaklaşım için örnek aldıgımız Kadı'nın temel
sıkıntısı konuşanın anlama katkısını göz ardı etmesidir. Anlam
her zaman bilgi · ile özdeş olmayabilecegi gibi anlamayla erişilen
de her zaman b!r bilgi içerigi olmayabilir. Diger yandan, konuşa
nın kasıt ve niyetlerinin anlamı belirlemede belirgin bir role sahip
DU Düşünce ve Anlam
78
oldugunu kabul etmekle birlikte, -bunu iddia etmenin- anlamın
nesnelligi için bir sakınca teşkil etmedigi de pekala savunula
bilir. Bu sorunu sonraki başlıklar içinde açıklıga kavuşturmayı
hedefliyoruz. Şunu da belirtelim ki Mutezile'nin (bizim için Kadı
ömeginde) , bir açıdan anlam nesnelligini savundugu kabul edil
se de bunu temellendirmede yeterli gerekçelere sahip oldugunu
söylemek zor görünmektedir. Ö zellikle dilsel olanın referansta
bulundugu gerçeklik alanıyla ilişkisi üzerinde yeterince durduk
lan söylenemez. Geliştirdikleri tez temelde kullanırncı teorilerde
oldugu gibi dilsel olanla sınırlı kalmakta ve bu da sonuçta dön
gülere yol açmaktadır.
Anlamı bilgi içerigi olarak temellendiren benzer bir yaklaşımı,
anlamın nesnelligini savunmak için Frege'nin ileri sürdügünü
görmekteyiz. Frege, aynı zamanda anlamı her hangi türden zi
hinsel nesneler yerine kullanmayı öznelcilik ve psikolojizm ola
rak kabul etmektedir. Zihinselci yaklaşımlarda anlam zihinsel
içerikli iken Frege'de bu bilgi içerigidir. Frege bu içerigi çogun
lukla Mdüşünce" ile ifade eder.60
Frege'nin kalın çizgilerle ayırdıgı anlam, referans aynmında
bilgi içerigi anlamın referansta bulundugu şeyi ayırt edip belir
lernemizi saglamaktadır. Anlam bu durumda referans (nesnesi
ne) ilişkin dogru bilgi içerigi olmaktadır.61 Bilgi içertgi referansın
farklı yönlerini dogru betimlemelerle dile getirilebilir. Hatta bazen
bunun aynı referansı niteledigi bile anlaşılmayabilir. Frege bu
anlamda referansın bütünüyle kuşatılmasının insan kavrayışı
için imkansızlıgına deginir. Öyle ki bu durum insan için daha
çok bir ideal gibi durmaktadır.62
Bilgi içerigi Frege için Denkel'in vurguladıgı gibi ifadenin refe
ransta bulundugu şeye bir götürüş yolu , bir yöneliş biçimidir.63
Bu durumda dogal olarak aynı referansın birden fazla anlamı
söz konusu olabilir. Çünkü herkes bilgi içerigine göre referansta
bulunacaktır. Ö megin iki kaşifın farklı yollarla keşfettikleri ve
60
61
62
63
Bkz .. Frege. "On Sense and Reference". Meaning and Reference (Içinde) . ed.
A.W. Moore (Oxford: OUP .. 1 993). s. 27 vd .
Bkz . . Arda Denkel. "Frege"nln Dil Felsefesi" , Felsefe Araştınnalan. s.32.
Bkz. Arda Denkel. agm, s.34, : Frege. · On Sense and Meaning", s . 29.
Denkel, age. a.y.
Anlam ve Do�ası
79
MAlfa" ile MAtep" isimleıini verdikleıi aynı dagı düşünelim. Bu
rada sernanttk açıdan Alfa, Atep ile eşit degildir. Çünkü WAlfa"
ile MAtep"in anlamları farklıdır. Zira Alfa ve Atep'in her biri ayn
bir düşüncenin bir parçasıdır. Dolayısıyla burada aynı referansın
farklı anlamlarından bahsetmiş oluyoruz. Zira referansta bulu
nulan dag aynı olmakla birlikte farklı zihinsel içeriklelin kay
naklık ettigt farklı anlamlarla söz konusu referansa yönelimde
bulunulmaktadır. Ö zellikle her zihnin detaylarda şekillendirece
gi öznel nitelemeler bu ayrımı daha fazla tutarlı ve geçerli hale
getirmektedir . Bu örnek dogruıtusunda, Frege'ye göre aynı şey
faklı yollarla belirlenebilir. Bu durumda her belirlenimin kendine
has bir ismi ve her ismin de farklı bir anlamı olmaktadır. Eger
ismin anlamı özneise onun oluşturdugu (veya karşılık geldigt)
önerme , dolayısıyla düşünce de öznel olacaktır. 64 Benzer şekilde,
aynı anlamın birden fazla anlatımı da söz konusu olabilir. Ma
tematikten hareketle anlam ve bilgiyi temellendirmeye çalıştıgı
anlaşılan Frege'nin örneklelinde sıklıkla yansıttıgı gibi sözgelimi,
2+2=4, 2 . 2=4, ya da 5- 1 =4 hep aynı anlamın farklı ifadeleıidir.65
Bu açıdan bakıldıgında Frege'de referanstan anlama, anlamdan
anlatıma dogru birçokluk görülmektedir. Referansın tekligi onun
nesnelliginden kaynaklanmaktadır. Aynı dogrultuda anlam da
nesneldir. Bunun aksini savunmak Frege'ye göre psikolojizmi
savunmaktır. Anlamın özneler arası paylaşılabilen bir şey olması
onun nesnel ve reel bir şey olmasını gerektirir. Frege, anlamın
nesnelligini savunurken Dummet'ın kendisini MFrege mitolojisi"
ile itharn ettigi Müçüncü bir gerçeklik alanı" kabul eder. Buna
göre düşünce ve bileşenielinden ibaret olan anlam, zamansız ve
degişmez olan , aynı zamanda varlıgı/ gerçekligi için başkalarının
kavrama veya ifade etmesinden bagımsız, "üçüncü bir alandır . " 66
64
65
66
Frege. "Letter to Jourdain". Meaning and Reference. s. 44. Anlam ve referans
aynmında Frege"nln meşhur olmuş örnejli. Ikisinin de Venüs"e referansta bu
lundujlu "sabah yıldızı" ve "akşam yıldızı" Isimlerinin. anlam farklılıklanyla
birlikte aynı referansa tekabül etmelertdir. Bkz. "On Sense and Reference". s.
28.
Fregenin verdliı! matematiksel fonksiyon örnekiert Için bkz. "Functlon and
Concept". Translations .from the Philosophical Writings of Gottlob F'rege. ed. Pe
ter Geach & Max Black (New Jersey: Barnes & Noble Books. 1 988). s. 29.
Michael Dummet. Orlgins of AnaUtycal Plıilosophy (Cambridge: Harvard Uni
v
Press. 1 994). s. 22.
�
80
Dil Düşünce ve Anlam
Frege'de anlam kullanırncı kurarnlarda olduğu gibi dilsel bir
öge olmadıgı gibi anlamın zihinselligini savunan yaklaşımlarda
olduğu gibi salt zihinsel nitelikli bir içerik de degildir. Bu noktada
Frege'nin kaygısı anlamı psikolojik bir boyuta indirgemekten ko
rumaktır. Anlam, kişilerin onu anlamasından ve zihinsel içerik
lerden bagımsız gerçekligi olan nesnel bir şeydir. Anlamın özneler
arası paylaşıma imkan vermesinin nedeni bu nesnelligidir. Bu
noktada Frege'nin önemli oranda Plıitoncu ideler teorisine dönüş
yaptıgı anlaşılmaktadır. Bu aşamada şu sorulabilir: Bilgi içerigi
ile açıklanan anlamın zihinlerden bagımsız olması, konuşanın
kasıt ve niyetlerini içeren zihinsel tutumlann/içeriklerin ona eş
lik etmesine engel midir? Kanımca bu noktada anlamın zihin
sel olanla özdeş görülmesi ile zihinsel bir yönünün savunulması
veya zihinsel ilişkiye sahip olmasının birbirinden ayırt edilmesi
gerekmektedir. Anlam nesnel bir gerçeklik alanı olarak düşünüi
se bile zihinsel içeriklerin söz konusu anlama eşlik etmesinde bir
sakınca olmamalıdır.
Sözün anlamı ile anlamın dogrulugu daha öz bir ifadeyle an
lam ile dogruluk arasındaki fark konuyu açıklamaya yardımcı
olabilir. Söz gelimi, Myagmur yagıyor" önermesinin zihinden ba
gımsız bir gerçekligi vardır. Söz konusu önermenin dogrulugu da
zihnin onu anlamasından bagımsız olgusal gerçeklikle ilgilidir.
Ancak nerdeyse hiçbir konuşmada niyet. kasıt ve inançların rolü
de görmezlikten gelinemez. Bu durum edimsel ifadelerde oldugu
kadar, olgusal durumlan dile getirmede de geçerlidir. MYagmur
yagıyor" gibi bildirimsel bir ifadenin, Frege'nin iddiasında oldugu
gibi nesnel bir gerçeklik alanı olarak kabul edilmesi yahut Put
nam gibi düşünürlerin iddiasında oldugu gibi böyle bir ifadenin
dogrulugunun zihinsel herhangi bir durumla ilgisi olmayıp. dış
bazı faktörlerle açıklanması halinde67 de kişinin söz konusu du
ruma ilişkin inanç , tasdik, kabul ya da ret gibi içsel tutumlarını
da içerecektir. Diger yandan, Myagmur yagıyor" gibi bir ifadeyle
her zaman bir olguyu bildirmek istemiyor olabiliriz. Ö megin bu
67
Hllaıy Putnam "Meanlng of Meanlng·· ve "Meanlng and Reference" makalen
temelde bu sorunu ele almaktadır. Putnam. anlamın zlnlnsel biT IçeTik olma·
dığ;ını aksine. dışsal (temelde fiziksel/sosyal) bazı şartların anlam Için ölçü
olarak alınması gercktlginl savunur.
Anlam ve Dogası
Bl
ifadeyi kullanan biri bununla evde kalmak istedigini, ya da pik
nige gidemeyecegini yahut şemsiyesiili yanına almak istedigtni
kastedebilir. MYagmur yagıyor" ifadesinin bir cümle olarak dog
rudan bildirdigi anlam, yukanda Griceçı yaklaşımda vurgulanan
dilsel (kelime/cümle) anlama karşılık gelmektedir. Konuşanın
bununla piknigin ertelendigini, ya da dışarı çıkınayıp televizyon
izlemeyi tercih etmeyi kastetmesi, yine Grice'ın yaklaşımıyla kar
şılaştınldıgında, Mkonuşanın anlamı" olarak tanımlanan niyete
dayalı zihinsel anlamı karşılamaktadır. Burada birincisi, dogru
dan, anlaşılır ve açık olmasına karşın aktanlmak istenen (ile
tişimsel) anlam degildir. Cuveyni'ye ait yukanda degindigimiz
örnekte, Myap" emrinin hem emir, hem talep içerdigi, bunlardan
nefiste yerleşik olanın kesin ve asıl anlam oldugu iddiası da bu
ayrımla ilişkilendirilebilir. Bu yaklaşımda (K) konuşanın , (x) kas
tını (c) cümlesiyle dile getirerek, dinieyende meydana getirmek is
tedigi (e) etkisi anlamı belirlemede (konuşanın) katkısı olmakta
dır. Bu katkı aslında dilin salt olgulan tasvir eden bir araç olma
dıgının göstergesidir. Aynı zamanda birey ve toplumların inanç
ve bakışlannın şekillendirdigi bir anlam ve anlamlandırmanın da
dilin işlevleri arasında yer aldıgı ortaya çıkmaktadır. Dil yoluyla
bir tür dünya algısı, bakış açısı ortaya çıkmakta, bu da bireysel
ve toplumsal olarak, dolayısıyla kültürel farklılıklar olarak şekillenınektedir.
•
Konuşma elbette tamamen konuşanın niyet ya da kasıtlanyla
tanımlanamaz. Konuşanın kastı, anlamın belirleyici ögelerinden
sadece biri olarak degerlendirilebilir. Ancak şimdiye kadar yaptı
gımız ayrımların hedeflerinden biri de anlamın salt dilsel olarak
düşünülmesinin de yeterli olmayacagıdır. Anlam sadece dilsel
yapı ve sistem içinde yani dille sınırlı olarak da açıklanamaz.
Denkel'in verdigi örnekten hareketle, Mbu oda sıcaktır" dedigim
halde ellerimi oguşturup, tltriyorsam, anlam dilsel olanın tam
tersi demektlr.68 Bu sonuç, Grice gibi konuşanın kastını öne çı
karan çagdaş felsefecilerin ve Ehl-i Sünnet kelamcılan gibi dü
şünürlerin, konuşanın kastının, her zaman söylenen ifade ile ör
tüşmedigi iddialarının gerekçesiyle uyumlu görünmektedir. Bu
68
Örnek Için bkz. Denkel, age. s. 1 4 .
�
82
Dil Düşünce ve Anlam
durumda önerme, kavram, düşünce, niyet, talep , arzu gibi içsel
kasıtlılık edimlerinin/tutumlannın birbiriyle ve anlarola olan ay
nmlannın daha dikkatlice yapılması gerektigi anlaşılmaktadır.
Anlam, dogNdan kavram, önerme , düşünce ya da Frege'nin id
dia ettigi gibi tamamen bilgi içerigi olmamakla birlikte bunlar
olmaksızın da anlamdan bahsedilemez . İnanç ve düşüncelerin
diger yandan, anlam olmaktan öte -ilerde detaylıca ele alacagi
mız- anlamın dayandıgı ve sözün arka planını belirleyen zihinsel
içerikler olarak düşünülmesi daha tutarlı görünmektedir. Özne
nin kasıt ve niyetleriyle "anlam"a yaptıgı katkının, bilgi için her
zaman geçerli olmadıgı düşünüldügünde, bilginin anlarola karşı
laştınldıginda nesnelligt ve kesinliginden bahsetmek daha geçerli
bir degerlendirme olacaktır.
2. Anlam Aktanmı: İletişim
Anlam gibi iletişim de sadece dilsel olanla sınırlı degildir. Jest.
mimik ve hemen hemen diger tüm davranışlanmız, ya kendi
başına ya da söze eşlik ederek anlam ifade ettikleri gibi , birer
iletişim aracı, yani mesaj veren birer ileti olarak da kullanılabil
mektedir. Ancak kendimizi baştan beri dilsel olanla sınırlandır
dıgımız için, iletişimin dile dayalı anlam aktanını üzerinde dura
cagız. Dil, iletlşimin tek aracı olmasa da en gelişkin ve en yaygın
aracı (şüphesiz o salt araç olmanın ötesinde bir işlev ve dogaya
da sahip) olarak kabul edilebilir. Dilsel iletişimin temeli: konu
şan bir öznenin, dil gibi sosyal-kurumsal bir sistemi kullanarak,
kasıt ve niyetlerini , kendisini anlama potansiyel ve imkiiiuna sa
hip başka bir muhataba veya muhataplara aktarabilmesidir. Bu
tanıma göre konuşan (K) , dinleyen/muhatab (D) , iletilen mesaj
(M) ve iletilen mesajı taşıyan herhangi cümle vb . (C) türünden
dilsel bir anlatım, iletişimi gerçekleştirmenin başlıca ögelerini/
koşullarını oluştururlar. Tanımdan çıkaracagımız bir diger sonuç
da bir şeyin iletişim aracı olması için sadece anlamlı olmasının
yeterli olmadıgıdır. Grice'ın yaptıgı 'dogal olan anlam'la 'dogal
olmayan anlam' aynmı bunu açıklamayı hedeflemektedir. Buna
göre iletişim , dogal anlama niyetin eklenmesiyle, dogal olmayan
anlam üzerinden gerçekleşmektedir. Grice'ın anlam/ iletişim teo-
Anlam ve Dogası
83
risi konuşanın niyetini belli bir anlatım yoluyla muhatapta belli
türden anlam ve etkileri meydana getiren nedensel/ teleolojik bir
yapıyı göstermektedir. Konuşan, dinleyenin kendi niyetini bildigi
inancına sahip oldugu gibi dinleyen de konuş anın sözü hangi
niyetle ilettigini bilmekte ve konuş anın da bu niyete sahip oldu
gu inancını taşımaktadır.69 Buna göre Helişimin başanlı olması
nın belirgin koşulu da konuşanın kastını dinleyene (söz konusu
kasıt olarak) iletebilmesi ve dinieyenin de kastedilene istenen
şekilde erişebilmesidir. 70 Ancak başan şartı muhatabın verecegt
tepkileri içennek zorunda degildir. Muhatabın verecegı karşılık
daha çok Helişimin sonuçlarıyla ilişkili olarak degerlendirilebJlir.
Muhatabın, konuşanın söylediklerine inanıp inanmaması, kabul
ya da ret etmesi şeklindeki herhangi bir karşı tutum veya cevap
mesajın dogru iletilmesinden ve rnuhatabın bunu dogru anlama
sından bagımsız olarak anlaşılmalıdır.
Yukanda yaptıgımız tanım geregi, muhatabın varlıgı göz
önünde bulunduruldugunda, iletişimin genelde karşılıklı bir ko
nuşma ve anlaşmaya dayalı oldugu kabul edilebilir. Ancak -gü
nümüzde televizyon, radyo vb. görsel-işitsel medya örneklerinde
oldugu gibi- kasıtlı oldugu halde, muhatabın cevap vermedlgi
ama çogunlukla mesajı aldıgı birçok iletişim ömeginden de söz
edilebilir. 7 1
İ letişim ve Helişimin dil ile ilişkisi hakkın da b u kısa açıklama
lardan sonra daha çok Helişimin dogasından, Başka bir deyişle
anlam aktarırnından neyin anlaşılması gerektlgi üzerinde dura
cagız. Bu aşamada bizi ilgilendiren, konuşanın dinleyene ilettigt
mesajın mahiyeti ve bunun nasıl gerçekleştlgtdir. Anlam aktan
mının ya da Helişimin mahiyeti nedir? Nasıl gerçekleşmektedir?
Bu soruların cevaplan üç ilkeden hareketle verilebilir. Bu cevap
lara ulaşınada ve bu üç ilkeyi açıklamada önceki başlıkta ele al-
69
70
71
Grtce'ın görüşleri Için bkz. P. Grice . age. s. 1 1 7- 1 1 8: aynca A. Denkel. An
lam ve NedenseUtk. s . 1 28- 1 29. Çaıtdaş Iletişim kurarnlarmda bireyin merkeze
alınmasında, dolayısıyla öznenin niyetıni ön plana çıkaran yaklaşımlarda Gri
ceçı kuramın etkisinin olduıtu gözlemlenebil!r. Benzer bir deıterlendlrme Için
bkz. Judlth Lazar, İletişim BUimi, tre. Cengiz Anık (Ankara: Vadi, 200 1 ) . s. 50.
Bkz. Wayne Dawis, age, s. 86-87 .
Bkz. Dawis, age s . 9 1 .
�
Dil Düşünce
84
ve
Anlam
dıgımız dil-düşünce ilişkisinin önemli bir alt yapı hazırladıgi söy
lenebilir. Bu ilkelert kısaca şöyle sıralayabiliriz. 1 - Peacocke'un
tanımladıgı ayrıştırma ilkesi,
(discrimination) 2- Searle'ün üzerin
(expressibUity) ve 3- iletilebilirlik
de durdugu aniatılabilirlik ilkesi
ilkesi
( comminucabUitiy) .
Bu
ilkeler
geregi
aktarırnda
Luntley'in tabiriyle Miçerikler"
bulundugumuz
(contents)12
şeylerin,
oldugu, bu içeriklerin
de genel olarak düşünce ve inanç içeriklerinden oluştugu söy
lenebilir. Birinci ilkenin geregi olarak bu içerikler kavramsal ve
önermesel ayrıma imkan tanımalıdır. İkinci ilke tüm bu içerik
lerin, diger bir deyişle düşünce konusu olan her şeyin dogal bir
dil yoluyla anlatılabilecegi varsayımına dayanır. Üçüncü ilke ise
aktarılan
şeylerin
düşünceler /içerikler73
oldugu
kabulünden
hareketle belli bir sınırlama getirir. Bu sınırlama aktarılmayan
şeyler ya da içerikler
var
mıdır? Sorusunun cevabı olarak da dü
şünülebilir.
Aynştırma Ukesi,
dil-daşünce ilişkisinde gördügümüz gibi
düşünce, kavram türünden bir içertgin digerinden ayrışmasını
öngörmektedir. Bu özellik düşüncenin dogası geregi önermesel
ve kavramsal nitelikli olmasının bir sonucudur. Swinbume, bu
noktada düşüneeye baştan itibaren, onu açık olarak dille veya
pratikte (başka yollarla) ifade edebilecek şekilde sahip oldugu
muza dikkat çeker. Bu durum, düşüncenin önermesel mahiyeti
nin sonradan ya da Swinbume'nün ifadesiyle baglamdan dolayı
edinilmiş olmadıgi, aksine bu nitelige özsel olarak sahip oldugu
anlamına gelir. Dolayısıyla düşünceler, duyumların aksine öner
meseldirler. Öyle ki Swinbume'e göre, herhangi bir dilde ifade
edilmedikçe önermesel de olsa düşüneeye düşünce denemez. Bir
düşüncedeki kavram ayrımı, düşünceyi ileten cümledeki kelime
lerin ayıncı özellikleriyle teşhis edilir. Bu durumda önermeler 1
düşünceler -en azından- bazı dillerde bazı cümleler yoluyla ifade
edilebilir olmalıdırlar. 74
72
73
74
Michael Luntly. Contemporaıy Phlolosphy of Thought. s. 303.
Bu tanım Için bkz. Wayne Dawls. s . 344. Frege"de diişıincenln temel lçerlgt
önenne olup. ciimlenln Ifade ettıgı de bir diişiincedlr. Bkz. "On Sens and Refe
rence". s. 28.
EvolutiDn. s. 78-8 1 .
Uılam ve Dogası
85
Ancak bu durumda da tüm düşüncelerimizin önermelerden
ıluşup oluşmadıgı sorunuyla karşı karşıyayız. Önermelerin bil
lirimsel düşünceler oldugu göz önüne alındıgında, bütün dü
füncelerimizin önermelerden oluşmadıgı söylenebilir. Önerme
er, dogru ve yanlış olabilen cümle içerikleriyle temsil edilir. Oysa
;öz edinıleri açısından baktıgımızda cümlelerimizin çogu emir,
;öz verme , rica, soru vb. -konuşarak yapılan- edim sözlerden ( U
u.cotuionary acts) oluşmaktadır ki en azından gündelik konuş
nanın çogunıugu da bunlardan meydana gelmektedir. Frege'nin
törüşü bunların da dalaylı olarak düşünce yerine geçebilecegt
;eklindedir. Searle ise tüm edimsözlerin de önermesel içeriğe
;ahip oldugunu ileri sürer. Searle'e göre her edimsöz ediminirı
·eferans ve yüklernede bulunma anlamında önermesel bir içe
igt vardır. Bir edimsöz ediminde bulunmak, ayıncı olarak bir
;öyleme edimiyle birlikte bir önerme edimillde de bulunmaktır.
)nermelerin kendileri bir edim degildir, bunun yerine bildirimde
ıildirtlen, soruda sorulan, hüküm verınede kesinlenen şeylerin
çertgidir. Searle'e göre bu anlamda bir önerme edimi har zaman
ıncak bir edimsöz edimi içinde dile getirtlir.75 Swinburne de dü
;üncelerin dogrudan oluşlarını ele alırken, uolgu durumuna dö
ıük belli bir tutum içinde oluşurlar, 'şu'dur, 'şu' olabilir ya da
şöyle) olmalıdır şeklindeki bir yolla tanımlanırlar" açıklamasını
•apar. Bu düşünceler de ubildirim ( indicatiue) emir (imperatiue)
·a da soru ( interrogatiue) formuna sahiptirler. "76 Swinburne'nün
ıu açıklamalan söz konusu soromuza da önemli bir cevap oluş
urmaktadır. Kısacası düşüncenin önermesel içerikli olması, her
lüşüncenin önerme bildiren bir cümle formuyla dile getirilmesini
:erektirmez. Dawis'in ifadesiyle ubazı düşünceler önermedir ama
tepsi bildirimsel (declarative) degildir" . 77 Burada yapılan aynm
ıir anlamda önerme ile önermesel içerik aynmıdır. Önerme bir
ümle yoluyla belli bir yargı bildiren bir forma sahipken, öner
nesel içerik söz konusu cümlenin bir şekilde önermeye dönüş
ürolebilir olmasıyla açıklanabilir. Sözgelimi soru sorma, dilekte
ıulunma, bir şeyi isteme, söz verme veya emretme cümle biçim5
6
7
Searle. Söz Edlmleri. s. 93.
Swtnburne. � s. 62.
Wayne Dawts. age. s. 344.
86
Dil Düşünce ve Anlam
leri olarak bir önerme formunda degillerdir. Ancak Searle'ün yak
laşımını paylaşacak olursak, bunların her biri bir özne ve yüklem
barındırdıgından bir şekilde önermeye çevrilebilir birer içerige
sahiptirler.
Normal olarak bir şeyler düşünmekle o düşünceyi dile getir
meyi, şeylere ilişkin inançla onları ifade etmeyi birbirinden ayı
rabiliyoruz. Karın beyazligını düşünmekle "kar beyazdır" cümle
sini söylemek, diger bir ifadeyle önermesini dile getirmek farklı
şeylerdir. 78 Böyle bir ifadeden hareketle üç temel ayrıma gitmek
mümkündür: a) Karın gerçekteki beyazlıgı, b) benim karın be
yazlıgına ilişkin düşüncem veya inancım ve c) karın beyazlıgı ol
gusunun dile getirilmesi. Önerme içeriginin, yani karın beyazlıgı
iddiasının dogrulugu benim zihnimden bagımsızdır. Söz konusu
içerige ilişkin inancım öznel ve içlemsel bir şey iken, önermenin
dogrulugu beni aşan kaplamsal bir şeydir. Kişi yanlış bir inanca
dayanarak da bir önerme ifade edebilir. Bu baglarnda Frege de
içerik ve kaplain ayrımını yaptıgında, içerigi daha çok anlamın
karşılıgı, kaplaını da düşüncenin dogruluk degeriyle, dolayısıy
la referansıyla ilişkili olarak ele almaktadır. 79 Iacona, "sezgisel
olarak düşünce, inanç gibi zihinsel edirolerin yerini tutan lbir
şey olarakl kabul edilmesi"ni, önerme argümanının bilinen en iyi
çizgisi olarak tanımlar.80 "Deniz mavidir" ifadesinden filozofların
genelde önerme derken, atfettikleri ana hatlarıyla dört nitelikten
bahseder. Bunlara Dawis'in degindigi başka özellikleri ekleyerek
özetle aşagıya alalım:8ı
ı.
Dilden bagtmsız olmaları: Ö nermeler herhangi bir dilin
cümleleriyle ifade edilebilirler, ama herhangi bir dile ait
olmayıp, dili öncelerler.
2.
Zihinden bagtmsız olmaları: ' Ü çgenin iki kenarının top
lamı dik açısına eşittir' önermesinin söz konusu teorem
bilinmeden önce de var oldugu kabul edildiginde, hiçbir
78
79
80
81
Andrea Iacona. "Are There Proposltlons?". Erkenntnis. 58 (2003). s. 325.
Bkz. Frege. ·ıııustratlve Extracts from Frege·s Rewlve of Husserle's Phllosoph·
sle der Aritmetik Krttlk" ( 1 884) . Philosophical Writings. s. 80. Aynca bkz. Frege,
"Functlon and Concept", Phik>sophical Writings. s. 30-3 1 .
Iacona. agm. s. 325.
Alıntılar oldugu gibi deg!l. yorumlanarak yapılmıştır.
Anlam ve Dogası
87
zaman düşünülmemiş ve inanç konusu olmamış sayısız
önermelerden söz edilebilir. Birinci ve ikinci özelliklerine
baglı olarak önermeler, soyut kendiliklerdir (entities) . Bel
li bir uzam ve zamandan bagımsız, zorunlu olarak (sayı
lar gibi) vardırlar. Bu özellikleriyle Dawis'in degindigi gibi
önermelerin Mtek"leri olmaz, aksine onlar zihinsel olayla
rm
Mtip"leridirler. Hiçbir anlamda Mgök mavidir"in birden
fazla önermesi yoktur. Hiç düşünülmemiş önerme tipleri
vardır, ama hiç düşünülmemiş önerme tekleri yoktur.82
3.
Dogru veya yanlış olmaları: Cümlelerin dogru v e yanlış ol
maları konuş anın onu kullarımasıyla da ilgili iken, öner
4.
ınelerin dogruluk degeri dilsel olgulardan bagımsızdır.
Ö nermeler cümlenin sentaktik yapısına -bir şekilde- kar
5.
şılık gelen bir yapıya sahiptirler.83
Ö nermeler kavramlardan ya da başka önerme veya dü
6.
Cümlelerin aksine, tasarımsal ve mantıksal niteliklerine
şüncelerden oluşan karmaşık yapıda olabilirler.
özsel olarak sahiptirler. D aha önce degindigmiz gibi cüm
leler tasarımsal veya temsili niteliklerine dolaylı olarak
sahiptiler. Bu dolayımlama, cümlelerin temsil nitelikleri
ni düşünce veya önermelerden edinmeleriyle açıklanabi
lir.
7.
Bir önermenin kaplaını (dogruluk degeri) , bileşenlerinin
referans ya da göstergeleri (denotations) tarafından belir
lenir.
8.
Son olarak, önermeler cümlelerle ifade edilirler. 84 B u özel
lik önermesel ve kavramsal içeriklerden ancak dille birlik
te söz edilebilecegi anlamına gelir. Ö nermeler -açıklanma
noktasında- dile bagımlı olsalar da özsel olarak dilsel de
gillerdir.
Iacona, filozofların yukarıda söz konusu ettigirniz yaklaşım
larını degerlendirirken, cümleden tamamen bagımsız olmaları
ve dogruluk degerierinin mutlaklıgı gibi niteliklerin cümlelerin
kullanıldıgı mümkün dünyalarla sınırlı tutulması gerektigini
82
83
84
Önennenln bu özelilkiert için bakz. Dawis. age. s. 344-345.
Iacona. agm, s. 327-28.
W. Dawis, age. 344-347.
�
BB
Dil Düşünce ve Anlam
savunur.85 Gözden kaçınlmaması gereken sonuçlardan birt de
düşüncenin sınınnın önerme sınırından daha geniş oldu�udur.
Anlamlı her cümle bir düşünce ifade etmese de aynı anlama sa
hip cümleler aynı düşünceyi anlatmaktadırlar. 'X evleniyor' , 'X
evlensin!', 'X evieniyor mu?' , Dawis'e göre , farklı anlamlara sahip
farklı düşüncelerdir. 86
Önermesel forma dönüştürülebilen düşünce ve inanç içerik
lerinin aktanlmasına karşın salt öznel olan duyumsal ve sezgisel
içeriklerin aktanlabilir oldu�u tartışmalıdır. Hem Locke hem de
Frege ideleri öznel ve zihinsel içerikler olarak kabul etse de iki
filozofun vardı�ı sonuçlar farklıdır. Locke'ta anlam ve iletişimin
temel birimini oluşturmasına karşın ide , Frege'de aktanlamaz
olan, bireyin zihinsel süreçlertyle ilişkili öznel içerik olarak ta
nımlanır. Locke da ideleri kavram, fıkir , hayal , tasavvur ve di
�er tüm zihin içerikleri yerine kullanm akta ve öznel olarak kabul
etmektedir. Bu öznelli�in do�al sonucu olarak hiç kimse kendi
idelerini başka birinin ideleri yerine koyamaz. Ancak Locke'un
yaklaşımı bununla sınırlı de�dir. O dile ilişkin açıklamaların
da idelerin aktanlma iınkanı ve başkalan için erişilmez olan bu
içeriklerin tanınır ve paylaşılabilirli�iyle ilgili açıklamalarda bu
lunmaktadır. İdelerin aktarımı ve paylaşımı iki yolla mümkün
olmaktadır. Birincisi, ideleri ya başkalarının idelerinin yerine
kullanmak veya onları nesnelerin yerine geçiyormuş gibi kullan
ma yoludur. Bu yolla her iki şekilde de id.elerin dalaylı kullanımı
söz konusudur. İd eleTimizi do�dan ne başkalarının idelerinin
yerine ne de nesnelerin yerine kullanabiliriz. İkincisi de dilin
sosyal ve uzlaşımsal boyutunun idelerin aktanlması ve payla
şılmasında nesnel bir di�er yönü oluşturmasıdır. Bu anlamda
Locke'ta dilin, -genel anlamda- iki temel işlevi vardır: iletişime
aracılık etmek ve bireylerin kendi düşüncelerini saklamalarını
sa�lamak. 87 Frege'de ise ideler zihinsel ve öznel olup başkala
rına aktanlamazlar.
85
86
87
Age, s.
Age. s.
Düşünce ise do�luk de�ert, dolayısıyla
337.
407.
Locke'un konuyla liglll görüşlerı Için bkz. John Locke,
Arda Denkel. Anlam ı.ıe NedenseUOc, s. 35-36, 47-48.
İnsan Anlığı.
s. 242 vd;
lam ve Dogası
89
eransla ilişkili olup, tümüyle iletilebilendir.88Nesnel olup, ak
llabilme özelligine sahip olan sadece düşüncedir. Düşünce
ı
dilsel ifadesi de cümledir. Diger bir ifadeyle cümlenin içertgt
· düşünceden oluşmaktadır. iletişime konu olup aktarılabilen
rler, onu kavrayabilecek tüm rasyonel varlıklar için aynı olan,
limelerle ifade edilip kavranabilen içertklerdir.89 Anlamı dille
klarnamakla birlikte , düşünce-dil ilişkisi üzerinde yogunlaşan
�ge'de düşünce, cümlenin referansını degtl anlamını oluştur
Lktadır. Düşünce dilden bagımsız olsa da düşünce ve düşünce
eşenlertni cümlelertn anlamlan olarak kavrarız.90 Bu anlam
düşünceyi ileten cümlelerdir. Düşüncelerin dogruluk degeri
, düşüncenin bir parçası olmayıp onların referanslanyla iliş
ldir. Bu baglarnda Frege'de düşünmek ve idelere sahip olmak,
biriyle ilişkili olsa da farklı iki yeti olmaktadır.9 1 Aktarılabilen
şünce nesnel nitelikler taşırken ide , sadece belli bir kimsenin
nenin) sahip olması ve başkasının erişimine kapalı olması an
rıında özneldir.
öyle anlaşılıyor ki, Frege'de ide, kendi başına olmasa da dü
rıceye eşlik ettigt takdirde aktanlabilir olmaktadır.92 Nitekim
.sserl'in görüşlerini degerlendirirken tasarım, kavram, tahay
I ve düşünce ayrımlannın yapılması gerektigtne vurgu yapan
:ge, öznel olanın, ancak kendi nesnel görüntüsüne dönüştü
mesi yoluyla kavranabilecegtne dikkat çeker. Husserl'e göre bir
rıse sadece kendi tasavvurlanna sahip olabilir, hiçbir şekilde
?ka birinin zihinsel tutumlarına sahip olamaz. Sözgelimi kişiel
avvurun öznelligtnden dolayı, kimse kendi kırmızı tasvirinin
?kasınınkiyle ne kadar uyuştugunu bilemez. Ancak düşünce
için -degtntlen gerekçelerden dolayı- aynı şey söylenemez.93
Bkz. Frege. "On Sense and Reference", s. 27.
İlgili bir de�erlendlnne Için bkz. Wolfgang Cari. age. s. 32-36. Bkz. Frege, "On
Sense". s. 28-29.
Bkz. Michael Dummet. age. s. 1 28.
Cari. age. s. 40.
Frege·nın yaklaşımı ve Ilgili bazı de�erlendlrmeler Için bkz. Alaxandre George.
"Has Dummet Oversalted His Frege? Remarks on the Conveyablllty of Tho
ught", Language. Thoulıgt and Logic, ed. Richard G. Heck (Oxford: Oxford Uni
versity Press. 1 997), s. 44-45. 66; Jonathan Sutton, "Are Concepts Mental
RepresentatltonsyDr Abstracta" , PhUoiDsophtcal and Phenomenological Rese·
ardı, LXVIII .• 2004, s. 90-9 1 .
Bkz. Frege, "Illustratıve Extracts". s . 79.
Dil Düşünce ve Anlam
90
Frege'de aktanlamayan içeriklerden biri de salt sezgidir. Buna
karşın anlam, ide ve sezgiden (mekan sezgisi gibi) farklı olarak,
konuşan özneden bagımsız ve nesnel (nitelikli) oldugu için ileti
lebilmektedir. Elbette anlamın aktanlabilir olması, bunun her
kes tarafından aynı derecede anlaşılabildigi anlamına gelmez.
Frege'de anlam/ düşünce konuşanın zihinsel süreçlerinden kök
lü olarak ayrılır. Ö rnegin, Mbeyaz" kavramının algılanmıza konu
olması yönünden öznel, kelimeler yoluyla aktanlıp payiaşılabil
mesinden dolayı da nesnel bir yönünün olması gerekir. Bu du
rumda paylaşılan ve kavranan aynı anlam olmakla birlikte aynı
ide degildir. Ziraatçı, ressam ve seyisin ata ilişkin farklı idelere
sahip olmasında oldugu gibi, aynı anlam için birden fazla ide
söz konusu olabilir.94 Bu yönüyle Frege'nin, anlamı salt dilsel ve
toplumsal/uzlaşımsal kurallarla ve dilin kullanımıyla açıklama
ya çalışan yaklaşımlardan aynldıgı da görülmektedir.
Sonuç olarak, Frege'de ide öznel ve iletilemez olmasına karşın
anlam, nesnel olup cümleler yoluyla iletilebilmekte ve dogruluk
degerini tam bir nesnellige sahip olan referanstan almaktadır.
Locke ise degindigimiz gibi idelerin (dolayısıyla zihinlerin ve onla
rın
tasanmladıgı nesnelerin) benzerliginden hareket etmektedir.
Bu anlamda başkalannın idelerine sahip olmamak, onlann ide
leri hakkında düşüncelere de sahip olmamak anlamına gelmez.
Kişiler idelerin benzerligi üzerinden aktardıklan ortak/benzer
anlamlar üzerinden anlaşabilmektedirler. Aslında bu , Locke'un
ideyi oldukça geniş anlamlarda kullanmasından da kaynaklan
maktadır. Öyle ki ide , öznel tasavvurlar yerine kullanıldıgı gibi
kavram, anlam , bilgi , inanç gibi paylaşılabilen içerikler yerine de
kullanılmaktadır.
Dummet. Frege'yi ide ve algılanmızın iletilemez oldugu nok
tasında eleştirir. Ona göre normalde sahip oldugumuz herhangi
bir algı hakkında bir düşüncemiz de var demektir. Dolayısıyla
idelerin iletilebilir olması , onlar hakkındaki düşüncelerimizin de
iletHebilmesi anlamına gelir. Dummet'a göre bir nesneyi (fıziksel
ya da soyut olsun) düşünebilmek, başkasının da onu düşünebi
lecegi bir yolla iletebilme imkanına sahip olmaktır. Bu yaklaşım
94
Bkz. Frege. "On Sense", s.28; Alaxandre George. a.g.m. s. 54 -56.
Anlam ve Dogası
91
aynı zamanda wbir kimse sadece öznel bir yolla verilmiş tekil (par
ticular) bir şeyi düşünüp ifade edemez" anlamına gelmektedir.95
Bu tartışmaların sonucunda, aynştırma ve iletilebilirlik ilke
lerinin geregi olarak dile getirilip paylaşılabilen içeriklerin kav
ramsal ve önermesel düşünce içerikleri oldugu söylenebilir. Bir
şeyi düşünebilmek, başkalannın da benzer şeyleri düşünme
imkarunı içerdigirıden, analoji yoluyla da olsa farklı zihirı içe
riklerini anlamak, bireyler arası anlaşmanın imkanı anlamına
gelmektedir. Salt sezgisel ve duyumsal içerikler tamamen öznel
ve psikolojik özelliklere sahip olduklarından doğrudan aktarırola
nndan bahsedilemez. Ancak düşüneeye eşlik etmeleri durumun
da bunların da aktanını mümkün olmaktadır. Diger bir deyişle
ancak kavramsal çözümlerneye konu olduklarında içerikler ke
limelerle aktanlabilirler. Bu belki de dilin düşüneeye en büyük
katkı sagladıgı noktadır. Dil, kavramsaliaştırma ve aynştırmayı
saglayarak, düşünceyi tanınır/ somut hale getirir ve paylaşımına
imkan verir. Diger taraftan dille aktanlan içeriklerin kavramsal
ve önermesel oldugunu kabul ettigimizde, her düşüncenin aynı
zamanda bildirimsel (yargılar) oldugunu söylemiş olmuyoruz.
Ö nerme ve önerme içerikleri olarak düşünceler ya bildirimsel
cümleler ya da konuşmanın diger edimsel cümlelerin herhangi
bir formunda dile getirilebilir. Düşüncenin dogasının önermesel
ve kavramsal nitelikli olmasını wbelli bir önermenirı tanımladıgı
bir olgu durumuna ilişkin [zihinsel) bir tutum içermesi"96 şeklirı
de degerlendirmek, konuya biraz daha açıklık kazandıracaktır.
Bu anlamda niyet, kasıt, inanç , arzu vb. zihinsel tutumlanmiZ
da p'yi q'dan ayırması yönüyle önermesel içeriklidirler. Çünkü
belli bir nesneye dönük zihinsel bir tutum, bir şeyirı/kendiligirı,
başka şekilde olmadıgı, ya da başka bir şey/durum olmadıgı şek
lindeki ayrım ve farkındalıklara dayanmaktadır.97
İ letilebilirligin üçüncü ilkesi olan anıatılabilirlik ilkesine gelin
ce özetle, dili en gelişkin iletişim aracı olarak benimsemek, dü
şünce konusu olan her şeyin dile getirilebilir oldugu varsayımını
95
96
97
�
Kanımca Fre
n görüşleri bu tür bir yoruma zaten açıktır. Dummefın görüşler! için bkz. The Origins. s. 1 40- ı 42 .
Swlnbume. Evulotion, s. ı 3 ı .
Krş. Evulotion. s . ı 3 I . 1 35.
92
Dil Düşünce
ve
Anlam
kabul etmektir. Searle bunu, Manlatılmak istenen her şeyin dile
getlrilebilecegi ilkesi" şeklinde tanımlar. Bu ilkenin geregi olarak
konuşan kişinin herhangi bir dilde anlatmak istediğini söyleye
memesi her zaman giderilebilecek olumsal bir durumdur. M Bir dil
bize anlatmak istedikleıimizi söylemek için sınırlı sayıda kelime
ve dizinsel yapı verir; ancak belirli bir dilde ya da her dilde anla
tılabilirlikle ilgili bir üst sınırın, yani belirli bir dilde ya da her dil
de anlatılamaz düşüncelelin olması mutlak dogru degil , olumsal
bir durumdur. "98 Ancak iletişimin başan/yeterlilik şartlannda da
kısaca degindigimiz gibi söz konusu ilke dile getiıilebilen her şe
yin muhataplar tarafından -oldugu gibi- anlaşılabilecegi sonucu
nu dogurmadıgı gibi, dinleyenler üzelinde oluşturulmak istenen
tüm etkilelin oluşturulabilecegi imkanını da içermez. Searle'e
göre bu ilkenin sonuçlarından biıi kişinin anlatmak istedigini
tam anlatamadıgı (dolaylılık, belirsizlik, anlam kapalılıklan gibi)
durumların iletişim için asıl degil, aksine anzi durumlar oldu
gunu göstermektir.99 Düşüncelelin her zaman ya da her dilde
istenen düzeyde dile getirilememesi söz konusu düşünce içelik
lelinin anlatılamayacagı anlamına gelmez. Cümlelelin bütünüyle
düşünceleli kuşatmayacagı baştan kabul edilebilir. Bununla bir
likte bir düşünceyi istenen düzeyde dile gelirememenin farklı ne
denlelinden söz edilebilir. Söylenen cümle ile düşünce içeıigi her
zaman uyuşmayabilecegı gibi cümle anlamı için seçilen kelimeler
her zaman uygun ya da yeterli olmayabilir. Kısacası Miletilen, an
laşılan ve kastedilen zaman zaman farklı olabilir. " 1 00
Düşünce içeıikleıiyle tanımladıgımız anlam aktanmını müm
kün kılan dilin diger bir yönü de sosyal bir kurum olması, kurallı
yapısı ve bu sistem içinde kullanılmasıdır. Wittgenstein ve Durn
ınet gibi takipçilelinin anlam aktanını için mümkün tek yolun
dilin sosyal boyutu oldugu iddialarına daha önce degtndik. Nite
kim Dummet, dilin iletim imkanını bireylelin zihinleriyle sınırlı
olmayan sosyal bir kurum olmasına baglamaktadır. Ancak öyle
anlaşılıyor ki dilin sosyal boyutu , anlamın dil üzelinden aktan
mı ve dilsel kullanım için açıklayıcı olsa da anlamın nesnelligini
98 Age. s.87.
99 Bkz. age. s. 88.
1 00 Swtnbume, EuulotiDn. s. 76: s. 7 1 .
Anlam ve Dogası
93
açıklamada sadece ilgili koşullardan biıi olarak kabul edilebilir.
Diger yandan dilin sosyal yönü, konuşmanın ve düşüncenin ma
hiyetini açıklamada da tek başına yetersiz kalmaktadır. 1 0 1 Çün
kü konuşan özne, kasıt ve niyetleriyle dilin ses ve hareketlerden
oluşan fiziksel boyutuna, belli bir anlamın eşlik etmesini zorunlu
kılmaktadır. Anlamın kendisi elbette bireysel zihinleri aşan bir
dogaya sahiptir, ancak sadece dilin sosyal boyutuyla da sınır
lı degildir. Anlam. aynı zamanda referansta bulundugu olgu ve
gerçeklikle olan ilişkisi içinde nesnel ve payiaşılabilir olmaktadır.
Russell, mantıkta cümle (ya da önermelerin) teknik olarak sanki
şeylermiş gibi alınmasına karşın, aslında kendi başına dile ge
tirilen fiziksel şeyler olarak bunların hapşırma ya da öksürme
den daha fazla ilgi çekici sesler olmadıgını iddia eder. Russell,
bu görüşünde dilsel kuralların önemini göz ardı etmekle aşınlıga
kaçmış görünse de fiziksel olanın ve kullanırnın ötesinde anla
mın önemini vurgulama konusunda dikkat çekici bir noktaya
deginmektedir. Bu anlamda Russell'a göre Mcümleyi ilginç kılan
onun gösterdigl (denote) anlamdır. Daha özel olarak ya bir inancı
açıklama ya bir olguya işaret etme veya bunda başarısız olma
kapasitesidir.
1 0 1 Bkz. Dummet. age. s. 1 54. 1 43.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ANLAMI BELİRLEYEN BAZI FAKTÖRLER
ı.
Dilsel Uzlaşı, BaiJ.am ve Referansıiı BeUrlenmesl
Dile dayalı iletişimin temel hedeflerinden biri referansı belirle
mektir. Dil-referans ilişkisinde dilsel bir ifade ile dil dışı herhan
gi türden bir nesne /olay/olgu vb. belirlenimi söz konusudur.
Dolayısıyla şimdiye kadar Mdilsel anlam" olarak niteledigimiz ,
söylenen (standart-uzlaşımsal) sözün anlamını belirlemek veya
konuşanın , söyledigi sözle neyi kastetttgini anlamak temelde
sözle yapılan referansı bilmeye baglıdır. Dilsel uzlaşı ve baglam
referansın belirleniminde önemli bir role sahip oldugundan, ko
nuyu bir bütünlük ilişkisi içinde ele almak daha uygun olacak
tır. Dilsel uzlaşı ve baglam , referansı belirleyen ortam şeklinde
düşünüldügünde, ikisi birlikte Manlam çevresr olarak isimlen
dirilebilir. Bu tanımlama bütünüyle olmasa da önemli oranda
anlamın belirlendigi ortam yerine kullanabilir. İ lk olarak -dil
sel uzlaşı çerçevesinde- uzlaşımdan neyin anlaşılması gerektigi,
dili kullanmadaki belirleyicilik düzeyi ve sınırlarını ele almakta
yarar vardır.
Uzlaşıma analitik bir açıdan bakıldıginda ilk çagrışımın Mbelli
bir toplumsal mutabakat" 1 oldugu görülmektedir. Tanımı geregi
bu tür bir mütabakat, bir topluluk tarafından onayianma var
sayımına dayanır ve uyulması gereken ortak bazı düzenlemeleri
kapsar. Bu mutabakat ve düzenliliklerin ne oldugu veya nasıl or
taya çıktıgı ise farklı tartışmalara konu olmuştur. David Lewis'e
göre uzlaşım. Mdavranışlara yansıyan, süreklilikler ve yaygınlık
kazanan düzenliliklerdir. "2 Bu düzenlilikler toplumda benzer
davranışlar yerine getirilirken tekrarlanmalanyla kendini göste
rir. Lewis , bu tür davranış düzenliliklerinin oluşmasının ve -dil-
2
David Lewls. Convention. a PhUosophical Study (Cambridge: Haıvard Univer
sity Press. 1 969), s. 2 .
Age. s. 5 1 .
96
Dil Düşünce
ve
Anlam
sel olsun olmasın- uzlaşımsal bir karakter kazarunasının başlıca
şartlarını da şöyle sıralar:
a.
Belli türden bir toplumsal mutabakatın sağlanması, an
cak tüm uzlaşımların mutabakata dayandığı ya da onun
la başladığı söylenemez. Bu durum dilsel uzlaşılar için de
geçerlidir. 3
b.
Doğal bir düzenliliğin aksine , sosyal (keyfi) bir anlaşma
nın varlığı: Doğal düzenlilikler anlaşma ve uzlaşıma tabi
değildir. İ nsan iradesinin işlemediği doğal yasa ve düzen
liliklerdir. Uzlaşıma ait düzenlilikler ise insan istenciyle
oluşturulmuş (ancak mahiyeti belirsiz denebilecek) ku
ralları kapsar.
c.
Davranışların genel kabullerinin gerekçelerini
içeren
normlara sahip olmaları.
d.
Uzlaşımsal olmayan davranışların aksine belli türden
beklenti ve tercihlerle ilgili olmaları.
e.
Belli şartlarda uygulamayı içeren bir onamaya (conftmı.a
f.
Örnekleme ve taklit edilmeye açık olmaları. 4
tive) sahip olmaları.
Bu durumda uzlaşının söz konusu genel şartlan çerçevesinde
dilsel uzlaşımdan hangi düzeyde söz edilebilir ve dilsel uzlaşım
genel uzlaşıma göre nerede durmaktadır? Bu sorunun kesin bir
cevabını vermek zor olsa da gerçek bir uzlaşının yukandaki şart- ·
lan yerine getirdiği kabul edildiğinde, dilin karmaşık yapısı ve
anlamın belirlenmesinde birden fazla faktörün yer alması, dilsel
uzlaşımın tanımı ve sınırlan hakkında esnek bir yaklaşıma sahip
olmanın daha savunulabilir bir tutum olacağı söylenebilir.
Doğal dillerin uzlaşımsal olduğu genel kabul görmüş olsa da
buradaki uzlaşımdan tam olarak neyin kastedildiği ve sınırlan
nın neler olduğu konusunda -deyim yerindeyse- aynı düzeyde
bir uzlaşımdan söz etmek kolay değildir. Saussure gibi düşünür
ler, dili toplumsal anlaşma ve sözleşmeye dayalı bir sistem ola
rak kabul etmelerine rağmen, bunun mahiyeti hakkında fazla
3
4
Age. s. 85-87.
Age. s. 1 1 9- ı 2 1 . Şıklann genış açıklamalan Için bkz. s.85- 1 2 1 .
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
97
bir şey söyleme şansına sahip olmadıgtmızı da kabul ederler. Bu
baglarnda Lewis, dilin uzlaşıma dayandıgı iddiasının beylik bir
iddia oldugunu belirtir. Ona göre dilsel uzlaşı bizim mutabakat
Ianınıza çok da dayalı olmayan ve tanımlayamayacagımız türden
bir uzlaşım türü gibi durmaktadır. Başka bir ifadeyle , dilin uzla
şımsal olduguna dair genel bir temayüle ragmen, bunun neden
böyle oldugunu açıklayamamaktayız. 5 Swinburne de bildirimsel
cümleler başta olmak üzere, " bir cümlenin anlamının geçerliligi/
dogrulugu ( veri.JY) için belli bir uylaşım olmalıdır, ancak bu uy
laşımın kriteri için belli bir şey söylemek zordur"6 derken, aynı
soruna dikkat çekmektedir. Bu kapalılık Lewis'i dilsel uzlaşımın
ancak bir uyum ve eşgüdümle açıklanabilecegi sonucuna götür
müştür. Bu uyum ve eşgüdüm bireylerin dilsel kurallara ve dü
zenliliklere uymasından kaynaklanan bir durumdur.7 Bu yönüy
le dilin, mahiyeti tam açıklanmamakla birlikte uzlaşımın genel
niteliklerini taşıdıgı görülmektedir.
Lewis'in kabul ettigi gibi uzlaşım, bir davranışın genellik ka
zanm
ası şeklinde düşünüldügünde, dilsel uzlaşı da netişimin
belirleyici faktörü olmakla kapsayıcılık ve toplumsallık gibi ge
nellemelere sahiptir. Ancak uzlaşımsal olarak kabul ettigirniz di
lin hangi boyutudur? Temelde dilin uzlaşıma konu olan boyutu
dilsel işaretierin nesne ya da anlarola olan ilişkisidir. Bununla
kastedilen dilsel işaretierin seçimi ile bunların işaret ettigi (zi
hinsel de olabilen) nesnelerle ilişkisinin dogal ya da mantıksal
herhangi bir nedenseUiğe day anmamas ı.dır. Saussur'un yaklaşı
mıyla işaret edenle (gösteren) işaret edileni (gösterilen) birleştiren
bagın nedensiz olmasıdır. Bu nedensizlik bağı aynı zamanda dili
diger sistemlerden ayıran temel bir özelliktir. 8 Masa kelimesinin
masayı göstermesi zorunlu olmadıgı gibi masa nesnesi için bu
kelimenin kullanılması da zorunlu degildir. Burada degişmemesi
beklenen, işaret edilen nesnenin gerçekligi ve gerçekçi bir ba
kış açısıyla ele alındıgmda, nesnelligini kendisini aşan bir dış
varlıktan alan kavramsal / anlam boyutu olacaktır. Farklı dillerin
5
6
7
8
Bkz. D. Lewls. age. s.2-3.
Richard Swlnbume. Revelation. s. 24-25.
Age. s. 3, 42.
Bkz. Saussure, age, s. ı 1 3 , ı 22 .
98
Dil Düşünce ve Anlam
birbirine tercüme edilmesi ve anlamın paylaşılabilirligi bu nes
nel boyutla açıklanabilir. Dolayısıyla uzlaşımsal olan belli bir dil
üzerinden, nesnel bir boyuta sahip olmakla payiaşılabilir olan ve
dogrudan uzlaşıma konu olmayan anlam iletiminden ve aktan
mından söz etmek mümkün olmaktadır. Bu nokta, şu ana kadar
dilin veya konuşmanın özsel niteligi olarak da tanımlayabilece
gimiz anlam konusunda iletişim boyutuyla birlikte ulaştıgımız
sonucun bir özeti olarak da degerlendirilebilir. Bu sonuç aynı za
manda Dururnet'ın Frege'yi eleştirmekte çok da haklı olmadıgı bir
noktayı anımsatmaktadır. Dummet, Wittgensteincı bir yaklaşım
la, dilin sosyal/ uzlaşımsal boyutunun anlam iletimi için yeterli
oldugunu savunurken, Frege'nin anlamı "üçüncü bir gerçeklik
alanı" olarak görmesini eleştirmektedir. Oysa anlam Frege'nin
iddiasında oldugu gibi bagımsız bir gerçeklik alanı olmasa bile ,
nesnel bir boyutunun oldugunu savunmadan anlamı aktarma
ve paylaşmanın imkarnndan bahsetmek zor görünmektedir. Bu
nesnellik de sadece dilin kendi özellikleri içinde aranamaz. Dilin,
dil dışı dünya ile ilişkisi, ortak anlamların oluşmasında başlıca
faktörlerden biridir. Bu ilişkiyi kuran da zihindir. Ancak zihnin
bireysel niteligi bu ilişkiye aynı zamanda kaçınılmaz bir öznel
lik ve görecelik de eklemektedir. Bu da anlamın ve anlamanın
bir tür nesnellik ve öznellik arasında deyim yerindeyse arafta bir
yere mahküm etmektedir. Dolayısıyla anlam konusunda belki de
kaçınılmaz bir ikilem oluşturan zihin ve dış dünya veya gerçek
likle olan ilişkisinin zaman zaman iki taraftan birinin agır basma
durumuyla ilgilidir. Ancak bireyler arası anlaşma ve iletişimin
saglanması öznelligin belirleyici olmadıgını göstermektedir. Ö z
nenin kasıt ve niyetlerinin de -bunların arka planı da göz önünde
bulundurularak- anlarola kaçınılmaz bagı onu Fregeci anlamda
salt bir gerçeklik alanı olarak görmenin kolaylıkla savunulama
yacagını da göstermektedir.
Dilsel uzlaşımın neligini tam olarak ortaya koymak olanaklı
olmasa da bu durum en azından dilin toplumsal boyutunu or
taya koyarak, sosyal bir kurum oldugunu göstermektedir. Ge
çerli anlamlara ancak toplumsal olarak kabul görmüş anlatım
lar üzerinden ulaşmak mümkün olabilir. Dilin toplumsal niteligi
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
99
aynı zamanda anlamın nesnel geçerliligi için önemli etkenlerden
biri olarak düşünülebilir. Nitekim Dummet, sadece bu yönü öne
çıkararak dilin kullanım ve sosyal gerçekilgi dışında başka bir
nesnellik aramaya ihtiyaç olmadıgını savunur. Ancak anlamın
nesnelligi için dilin toplumsal yönünün tek başına yeterli oldugu
söylenebilir mi? Daha önce degindigimiz gibi anlamın nesnelligi
nin başlıca koşullanndan biri öznelerden ve dilden bagimsız olan
ama dil ile ilişkisinde fark edilebilen, varlıkla olan bagıntısında
aranmalıdır. Dilin varlıkla ilişkisi de Frege'nin tespitinde oldugu
gibi ona ilişkin bilgi ile kavranabilir. Daha önce degtndigimiz gibi
Frege, anlamın öznelerin zihninden bagımsız bir gerçeklik oldu
gunu ve anlamın özneler arası paylaşımı bu gerçeklikten aldıgı
nı savunur. Bu gerçeklik Dummet'ın yorumladıgı şekliyle şöyle
anlaşılabilir: "Anlamı gerçekçi bir yolla yorumlamak onu· cüm
lenin dogruluk degerine karar verınede kendi prosedürlertınizle
ilişkilendirmek degil , aksine şeylerin nesnel olarak dogru ya da
yanlış olan belirlenim yollarıyla ilişkilendirmek zorundayız; yani
bilgimizden bagımsız, kendisi olarak gerçeklikle . "9 Bu durumda
anlamı kavramak da cümlenin dogruluk degerini belirleyen bir
yeti yoluyla veya şu ya da bu dogruluk degerine sahip olma yo
luyla kavramak degil aksine, onu dogru ya da yanlış kılan şeyin
bilgisiyle kavramaktır. 10 Sonuç olarak anlamın Platoncu ide rea
lizminde oldugu gibi bagımsız bir gerçeklik alanı oluşturdugu ka
bul edilmese de payiaşılabilir oldugunu benimsernek için nesnel
bir boyutunun oldugunu savunmak kaçınılmaz görünmektedir.
Diger yandan dilsel olan (özellikler) sadece uzlaşımsal olanla
sınırlı degildir. Dilin uzlaşım dışı kurallan ve gramatık yapısı göz
önüne alındıginda anlamın sadece uzlaşımsal- standart yönüyle
sınırlı olmadıgı görülmekte, dolayısıyla dilsel uzlaşımın sınırlan
nı da görmek gerekmektedir. Her şeydenilnce uzlaşı, evrensel bir
geçerlilik ve kabul demek degildir. Genel anlamda uzlaşı -dilsel
olanı da içerecek şekilde- bir davranışın tüm detaylarını belirle
mez, aksine söz konusu tercihleri ortadan kaldırmaksızın davra
nışta belli bir sınırlama meydana getirir. ı ı Buna ek olarak, her
9
lO
ll
M. Dummet . age. s. 1 07.
Bkz . • age. a.y.
Bkz. D . Lawts, Convention. s. 5 1 .
1 00
DU Düşünce ve Anlam
dogal dilin kendi içinde uzlaşımsal yapısından bahsedilebilecegi
gibi farklı grup ve mesleklerin kendi uzmanlıklarıyla ilgili sınırlı
terıninolojilerine dayalı uzlaşımlarından da söz etmek mümkün
dür. Bunlara ek olarak, cümlelerin, kelimelerden oluştugu dik
kate alındıgında söz konusu cümle oluşumuna ilişkin tercihin ve
seçilen kelimelerin uzlaşımsal olması da zorunlu degildir. Ben
zer şekilde cümle kurulumuna ait kuralların ve gramatik yapı
nın uzlaşımsal oldugunu iddia etmek de zor görünmektedir. Zira
bu özellik çogunlukla dilin kendi içyapısıyla ilgilidir. Bunları, N .
Chomsky'nin çalışmalarında gösterdigi gibi, dilin zihinsel işleyi
şiyle açıklamak daha uygun görünmektedir. 1 2 Denkel'in ifadesiy
le, Mbir dil uzlaşımlaşmış bir söylerumler sistemi" olsa da sadece
bununla sınırlı degildir. Aynı zamanda -gramer gibi- yapısal özel
liklere sahiptir. Zira farklı gramer yapılarına dayalı cümle kuru
lumları farklı anlamlar oluşturabilmektedir. 1 3
Diger yandan sözlüklere sürekli bir şekilde yeni kelimelerin
eklenmesinde görüldügü gibi uzlaşımların kendileri de degişime
açık görünmektedir. Bu durum dillerde tarihsel birikime dayalı
bir stok meydana getirmekte, dile canlılık ve süreklilik kazandır
maktadır. Bu durum bir açıdan da sürekli bir şekilde toplumda
yeni kelime ve lfadelerin kullanımıyla yeni uzlaşımların oluştu
gunu göstermektedir. Zamanla süreklilik kazanan bu kullanım
lar artık bireysel/keyfi kullanımları ve müdahaleleri de dışarıda
bırakmaktadır. Bireysel olan konuşma, söz konusu toplumsal
kabuller üzerinden gerçekleşmektedir.
Bu açıdan bakıldıgında standart olan uzlaşımsal anlamla bi
reysel olan konuşma arasında bir denge söz konusu olmaktadır.
Dogası geregi konuşma edimi, uzlaşımsal olan dilsel bir sistem
üzerinden, uzlaşımsal olmayan ya da uzlaşımı aşan bir kulla
nım
imkanına sahiptir. W. Dawis'in degindigi gibi uzlaşım, in
sanların onu aşabildikleri bir şeydir, insanlar dilsel hatalar da
yapmaktalar, ancak bunlar uzlaşımsal degildir. 14 Nitekim bir
söz her zaman alışılmış anlamın dışında kullanılabilir. Bireyin
12
13
14
Bkz. Chomsky. DU ue Zihin. s. 1 40, 1 52. 1 54- 1 55 .
Bkz. Arda Denkel, Anlamın Kökenleıi, s. 1 07- 1 08.
Bkz. Wayne Dawis. age. s. 23.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
101
kasıt ve niyetlerini de içeren ve bireyler arası edimler şeklinde
gerçekleşen konuşmalar, bireyi aşan bir dilsel sistem üzerinden
gerçekleşmektedir. Birey adeta kendi inanç, kasıt ve niyetlerini
bir toplumun tüm kültürel ögelertyle şekillenmiş bir dilsel yapı
üzerinden aktarmaktadır. Konuşanın kasıtlan, inançları, niyet
lert vardır, ancak o bunları çogunlukla degtştiremeyecegt ve onu
aşan, toplumsal kurallarla birlikte kendi iç kurallan olan bir dil
sistemi üzerinden aktarmak durumundadır. Swinbume'nün ko
nuyla ilgili söyledikleri meramımızı açıklayıcı niteliktedir: "Bir
cümlenin anlamı toplumsaldır (public) , bu anlam toplumun ke
lime anlamı için kabul ettigi kriterlerle belirlenir. Ancak cümle
nin dildeki şekli (emir, soru , hitap vb.) ile baglarnın bu anlamlar
arasında nasıl bir seçim yaptıgı ise, kişisel özellikli (private) olup,
konuşanın niyetiyle belirlenir." 1 5
Dil-konuşma aynınma paralel olarak dilsel anlamla, konu
ş anın kastına dayalı anlam (Grtce'ın tabiriyle konuşanın an
lamı) aynmına bu baglarnda yeniden dikkat çekmek gerekir . 18
Bu aşamada "dilsel anlamı" , konuşanın kasıllarından (önemli
oranda) bagımsız düşünmek, kısmen otonom anlam olarak da
tanımlamak mümkündür. Bu açıdan Dawis "kelime anlamı"
olarak tanımladıgı dilsel anlamı, "belirli bir konuşanın kastına
baglı olmayıp daha çok dili önceden kullananların niyetlertyle
belirlenmiş olan uzlaşımsal kullanım ve dilsel kurallara baglı"
anlam şeklinde tanımlar. 1 7 Konuşanın anlamı ise konuşan bire
yin dilsel anlamı kullanarak kasıt ve niyetlerini iletınesi şeklinde
tanımlanabilir. Sorunu 'tlp'-'tek' aynmyla ele alan Swinbume'e
göre, "konuşanın anlamı"yla ifade edilmek istenen, konuşanın
'tek'li bir cümleyi dile getirirken bununla kastettigi şeydir. "Her
15
16
17
Swlnbume. Revelation. s. 2 1 -22.
Bkz. P. Gr!ce, 1lıe Way of the Words, s. l l 8 vd : Swlnbume, age, s. 1 2- 1 5:
Nicholas Wolterstorff. Divine Discourse, s. 1 1 3 vd; Wayne Dawts, age, s. 1 6, 24.
Grtce, dilsel anlama çogunlukla kelime anlamı lle de�ntrken, Swlnbume'de bu
'tlp'-'tek' aynmında "tip" anlatım1ara. Wolterstorlfun cümle anlamı lle niyetsel
Içerik (noematic content) ayrımında "cümle anlamı" lle açıklamaya çalış� ay
nmlara benzer özelliklere sahiptir. Ehl-1 Sünnet kelamcılarının yaptıgı kelam-ı
nefsi ve kelam-ı lafzi aynmında b� clslnde daha çok konuşanın kasdı ön pla
na çıkarken. kelam-ı lafzi daha çok � aşımsal, standart dilsel/kelime anlama
yaklaşık olarak denk düşmektedir.
Bkz. Dawts, age, s. 24.
1 02
Dil Düşünce ve Anlam
ne kadar cümle anlamıyla ilişkili olsa da konuşanın dile getirdlgi
cümle ile neyi anlatmak istedigi" , konuşanın kastını belirleyen
şeydir. 18 Burada da temel sorun, söylenen ile söylenen üzerin
den kastedilen anlamın ne oldugu ayrımında ortaya çıkmaktadır.
Öyle ki zaman zaman söylenenle kastedilenin birbirinden farklı
laştıgı hatta bazen -en azından görünüşte- zıtlaştıgı durumlar da
söz konusu olmaktadır. Swinburne'den hareketle konuyu biraz
açacak olursak bu sorun iki şekilde ortaya çıkabilir. Birincisi ,
konuşanın niyetlendigi bir cümleyi, örnegin dil sürçmesi gibi bir
nedenle söyleyememesidir. Bunun yanında kişi söylemek istedigi
cümleyi kurmasına ragmen, yanlış bilgi/ inanç nedeniyle cüm
le -gerçekte- farklı bir anlama sahip oldugundan, farklı ya da
yanlış bir önerme bildirmiş olabilir. 19 Swinburne'e göre konuşa
nın kastından anlaşılabilecek ikinci bir anlam da edimsözlerle
ilgili olabilir. Bunlar çogunlukla cümle anlamıyla ilişkili olmakla
birlikte bazen de olmayabilmektedir. Sözgelimi whava yagmurlu"
cümlesiyle wşemsiyeni almalısın" gibi bir uyarıda bulunmakla kişi
söylediginden fazlasını kastedebilmektedir. Burada Swinburne'e
göre, tekli cümlenin belli bir anlamı vardır; yani tekli cümle belli
bir önermeyi anlatmakta ve konuşan, dile getirdlgi ifadenin ne
anlama geldiglnin farkındadır, ancak bunu başka şeyi ima etmek
için kullanmaktadır. Bunun dışında, -iki kişi arasında şifrell ko
nuşmalarda oldugu gibi- cümle anlamıyla tamamen ilişkisiz bir
yolla da (kasıt dedlgimiz) niyetsel içerigi anlatmak da söz konusu
olabilir. Swinburne'e göre bu tür durumlar tekli cümle anlamı
nın, tip cümlenin normal anlamından ayrılmasıdır. "20 Bu durum
larda tip cümle , genel kullanımda içerdigi uzlaşımsal , standart
anlamın dışında kullanılmış olmaktadır. Normal kullanımdan
ayrılarak, baglarnın belirledigi anlamı taşıma görevi de tekli cüm
leye düşmektedir. Ancak tekli cümle kullanımında da hala ko
nuşanın anlamının belli bir sosyal/ uzlaşımsal belirlenime sahip
oldugu gözden kaçırılmamalıdır. Burada 'tek'li anlatımın, dolayı
sıyla konuşanın iletmek istedigi niyetsel içerigin tamamen uzla
şım dışı gerçekleştigi sonucu çıkmamaktadır . Kişi tekli anlatım18
19
20
Swlnbume. age. s. 1 5- 1 6.
Sw!nbume. Age. s. 1 6 .
Age. s. 1 7 . Aynca bkz. s. 1 6 - 1 7 .
103
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
la bir yerde uzlaşımsal olan üzerirıden kastını iletmekte , bir tür
tercih ve belirlenirnde bulunmaktadır. Bu durumda göz önünde
bulundurulması gereken sonuçlardan biri de uzlaşımın sadece
tek bir anlam örneği için, sözgelimi sadece düz anlam için değil,
kelimelerirı/ deyimleriri kazandığı diğer anlamlar için de geçerli
olduğudur. Bunu formüle edecek olursak;
Bir (K) konuşanın herhangi bir (c) cümlesini (a) anlamında kulla
nabilmesi, ancak (c)'nin toplumsal olarak (a) anlamında kullanıl
ması halinde mümkündür. Aynı şekilde (c)'yi (a) degn de (a l ) ya
da (a2) anlamlarının biri yerine, ya da (b) anlamında kullanması
da belli türden bir sosyal geçerliligi öngörmektedir.
Dili bu şekilde tamamen sosyal bir yapı olarak görmek, konu
şanı adeta dışardan bir gözlemci konumuna itmek değil midir?
Bu durumda konuşanın anlam (sürecine) katkısı nedir? Diğer
bir ifadeyle konuşanın kasdı dediğimizde uzlaşım dışı. farklı bir
anlamdan mı söz etmiş oluyoruz? Aslında konuşanın asıl rolünü
belirtirken -Grice'ın yaklaşımıyla belirtecek olursak-
standart
ıaşmış bir dil sistemini kullanarak kendi kasıliarını muhataba
bildirmesinden söz etmiş oluyoruz. W. Dawis'in değindiği gibi,
Helişimin bu boyutu uzlaşımsal değildir. Bu süreç sadece bir
söz iletmek değil. muhatabın söylenenleri kavramasını da içe
ren cümlenin belli kasıtlarla söylenmesidir. 2 1 Konuşanın kas
tını merkeze alan anlamı, "doğal olmayan anlam olarak" ifade
eden Grice'a göre söz konusu anlam, bir "tip cümle"nin stan
dartlaşmış . normal anlamının dışında, konuşanın niyetine ve
konuşmanın bağlarnma dayalı muhtemel anlamlardan birirıi
oluşturmaktadır.22 Bu açıklamalar ışığında konuşanın kastını
ekleyerek önceki formülasyonu yeniden yazdığmızda niyetin rolü
daha iyi anlaşılacaktır:
(K) konuşanın. uzlaşımsal bir dil üzerinden bir (c) cümlesini, (a)
anlamını kastederek iletmesi, ancak (D) dinieyende (a) anlamını
oluşturma (n) niyetiyle mümkündür.
Bu aşamada dilsel anlama bağlı olarak, konuşanın kasdım
\
belirleyen temel faktörle den birirıin bağlam olduğu ortaya çık2ı
22
Bkz. W. Dawts. age. s. 204 .
Bkz. Grtce. age. s. 88·90
1 04
Dil Düşünce ve Anlam
maktadır. Bir digeri de cümlenin dogruluk degerini belirleyen
referanstır. Referansın belirlenmesinde açıklayıcı ve uzlaşımsal
boyutu tamamlayıcı olması noktasında baglam konusunu biraz
açmakta fayda vardır. Konunun başında baglamı dilin sosyal/
uzlaşımsal boyutuyla birlikte "anlam çevresi" olarak niteleme
ınizin nedeni de bu aşamada biraz daha netlik kazanacaktır.
Zira konuşanın söyledikleriyle neyi kastettlgi ve muhatapta ne
tür bir etki veya kavrayış oluşturmak istedigt ancak bu çevre
nin destegiyle mümkün olmaktadır. "Anlam çevresi"nde baglam,
cümlenin dogruluk şartlarını tam olarak belirlemenin başlıca
faktörlerineden biri olarak da düşünülebilir. Gilbert Harman'ın
degtndigi gibi cümlenin dogru ve yanlış olarak degeriendirilme
si ancak konuşan, dinleyen, zaman, mekan ve işaret zamirleri,
diger belirteçler, isimler ve diger cümle kısımlanyla baglantısı
içinde gerçekleştlrilebilir.23 Harman'ın ifadesinde de anlaşılacagı
üzere baglamı "dilsel baglam" ve "dildışı baglam" şeklinde iki
ye ayırabiliriz. Dilsel bağlam, anlamın daha çok dil içi kurallarla
birlikte temelde kelime-cümle ilişkisini kapsarken, dU dışı bağ
lam, konuşan, dinleyen, yer ve zaman gibi faktörleri içerir. Dilsel
anlam ile konuşanın anlamı ayrımında baglam daha çok konu
şanın anlamını/kasıtlarını belirlemede dogrudan bir role sahip
olur. Dummet, "öznel inancı bilmek için kişinin nasıl anladıgina
bakılır, anlamın dogruluguna degil" demekle bu noktaya dikkat
çekmektedir. 24 Dilsel baglama dil dışı baglam olarak niteledigi
ıniz; sözü kimin söyledigi, kime söyledigt, ne zaman, nerede söy
ledigt ve diger söyleme şartlarını ekledigtmizde Swinburne'nün
vurguladıgi gibi baglarnın referans anlatımlarını belirlemedeki
rolü daha iyi anlaşılacaktır. Bu ilişkiye konunun sonunda tekrar
dönecegiz.
Dilsel baglam, kelimenin cümle içinde kullanımından, cüm
lenin dil/konuşma bütünlügü içindeki ilişkisine kadar genişletl
lebilir. Dilsel baglarnın temelini, kelimenin cümle içindeki kulla
nımı belirlese de bu anlatımın/metnin tümüyle ilişkilendirilecek
düzeyde genelleştlrilebilir. Quine, Mbir kelimeyi anlamak onu tüm
23
24
Bkz. Gllbert Hannan , Thoughts. s. 72.
Dummet, Origins, s. 1 44 .
\nlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 05
nakul baglamlarda, uygun bir şekilde kullanma yetlsini içerir"25
ierken bir kelime ya da cümleyi dogru kullanmanın adeta söz
mnusu dili bilmeyi gerektlgine vurgu yapmaktadır. Davidson'a
�öre de Mkelimenin anlamı cümle baglamında, cümlenin anlamı
ia tüm dilsel baglam içinde kavranır. "26 Bu durumda baglarnın
:olü nasıl anlaşılmalıdır? Baglam bilinmeden sözün hangi an
.ama geldigi bilinemez mi? Ömegin Mdünya dönüyor" ifadesini
ınlamak ne düzeyde baglamı bilmeyi gerektirir? Bu tür bir cüm
.enin anlaşılması öncelikle Mdünya" ve Mdönüyor" kelimelerinin
ınlamlarını bilmeye baglı olacaktır. Ancak bu tür bir ifadeyle tam
>larak neyin kastedildigi yeniden dilsel olan ve olmayan bagla
nı bilmeyi gerektirecektir. Yani sözün öncesi, sonrası ve bütün
>ir anlatım içindeki yerini bilmekle birlikte, sözü kimin söyledi
�. kime söyledigt ve ne için söyledigt gibi faktörler söz konusu
ınıatımı bildigirniz 'tip' anlamının ya da düz anlamının dışına
:aşıyabilir.
Düşünürlerin bir kısmı da bazı gerekçelerle baglamı sernantık
çin gereksiz görmektedirler. İleri sürülen gerekçelerin başında,
>ir cümlenin muglak mı, aykırı mı yoksa eş anlamlı mı olup ol
nayacaginın baglamdan bagimsız olarak da bilinebilecegt iddiası
�elmektedir. Aynca: bu görüşte olanlara göre anlamdan söz et
nek için baglamdan önce de anlamın bilinmesi gerekmektedir.27
3u itiraz, baglarnın belirleyici tek faktör olmadıgı ve anlamın bag
arnı öneeleyen bir yönünün oldugu anlamında haklı bir gerek
;eye dayanmaktadır. Ancak Palmer'in degindigi gibi baglamdan
>agımsız bilmenin anlamı da muhtemelen benzer anlamda başka
>ir cümle kullanılarak verilecektir. Bu durumda anlamın açık
ılmadıgı durumlar başta olmak üzere, özellikle düz anlam dı
�ındaki anlam kapalılıkl arının ortadan kaldırılması için baglamı
>ilmenin kaçınılmaz oldugu söylenebilir. Anlaşılınayan bir cümle
baglarnın destegtyle- başka cümlelerle açıklanarak ya da bazen
:5
:6
:7
Qulne. "Minde and Verbal Dlsposltlons". Meaning and Referans. s. 84 .
Davidson. '"Truth and Meantng". Meaning and Reference. s. 97. G azal l"ye göre
de sözün baglarm muhatab ve dinieyenin konumunu ve baglama 111şkln bilgisi
ni dikkate alma:Yfgerektlrlr. Bununla birlikte duşünce özsel olarak. konuşma
da niteliksel olarak muhatabın ve baglarnın varlıgıtldan �sızdır. (Bkz. EI
Ma'rifetU'I-AkUyye. s.86, lrc. s. 58.)
İtiraz Için bkz. Palmer. age, s. 59-60.
1 06
DU Düşünce ve Anlam
ilaveler yapılarak anlaşılır hale getirilebilir.28 Bununla birlikte
hala göz ardı edilmemesi gereken şey, bağlarnın anlamı belirle
mede sadece faktörlerden biri olduğu ve dolayısıyla bazı yakla
şımlarda olduğu gibi anlamın tamamen kullanıma ve bağlama
dayalı olduğu iddiasını savunmanın anlamın gerçeklik boyutu
noktasında yeni sorunlar ortaya çıkaracağıdır.29 Konuyla ilgili
olarak Swinbume . daha önce değindiğimiz gibi tip anlatımlardan
çok, anlam kapalılıklarını gidermek için tekli lfadelerin bağlamını
bilmenin gerekliliğine dikkat çeker. Zira bir Ktekli anlatım"la kişi,
bir Ktip anlatım"ın muhtemel anlamlan arasında en
az
destek
lenenini, hatta o anlamlar içinde yer almayan bir anlamını öne
çıkararak daha az yaygın bir anlamı ifade edebilir. Öyle ki bu an
lam, kelime bileşenleri arasında sözlüklerde olmayan muhtemel
anlamlardan biri de olabilir.30
Bu aşamada bağlam-uzlaşı ilişkisi çerçevesinde , uzlaşımla
ilişkili bir iki noktaya dikkat çekmekte fayda vardır. Daha önce
geçtiği gibi uzlaşımsal anlamlar sadece literal olmadığı gibi, bağ
lamını bilme ihtiyacında olduğumuz anlamlar da sadece yan an
lamlar veya metaforik anlatırnlara bağlı anlam türleri değildir.
Aksine çoğu zaman düz anlatımların bağlamını da bilmemiz ge
rekebilir. Searle'ün ifadesiyle , "düz anlam bağlamdan bağımsız
bir anlam değildir. " Zira konuşanın kastı, dolayısıyla konuşma
nın arkapalanı , cümlenin düz anlamını değiştirmese de doğruluk
şartlarını değiştirmekle (kastedilen) anlamı farklılaştırabilir. 3 1
Searle'ün kullandığı açmak kelimesinden hareketle verdiği ör
nekleri türkçeye uyariayarak tekrarlayalım: Kx, y'yi açtı" cüm
lesinde 'x' ve 'y' değişkenlerinin yerine sırayla "Ali kapıyı açtı",
KAlırnet kitabı açtı", "Mehmet gözlerini açtı", "doktor yarayı açtı"
ifadelerinin hepsinde 'açmak' kelimesi farklı anlamlarda kulla
nılmıştır. Bununla birlikte geçen lfadelerin tümünde Kaçmak"
28
29
30
31
Bkz. Palmer. age. s. 64.
Anlamın bajllam ve kullanım dışında; evrensel. gerçek. nesnel ya da bireysel
karakterli herhangi bir özelllilinin olmadıii;ını -Wittgensein ve Merleau-Ponty
yaklaşımlarını temel alarak- savunan görüş Için bkz. David Halght. -nıe So
urce of Llngulstic Meanlng-. PhUosophy wtd Phenomenological Researclı. 37
( 1 976). s . 243. aynca s. 24 1 -244.
Bkz. Swlnbume. age. s. 20-2 1 .
Bkz. Searle. Intentionality. s . 1 45 .
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
107
kelimesi düz anlamıyla kullanılmıştır.32 Cümlelerin hepsinde
semantik içerik aynı olmasına karşın, her bir cümlede fark
lı anlamda kullanılmıştır.33 Oysa "Ahmet bana dertlerini açtı"
cümlesinde , "açmak" kelimesinin düz anlamı aşan metaforik
kullanımı söz konusudur. Bilindiği gibi metaforlar belli türden
benzetmelere dayanırlar. Bu benzetmelerin bazan düz anlarola
ilişkisi olabileceği gibi bazan da 'soğuk adam', 'sıcak karşılama'
tabirlerinde olduğu gibi düz anlarola hiçbir ilgisi bulunmayabilir.
Swinburne'e göre metaforik anlam, bağlam ve kelimenin önceki
anlamıyla bağlantılı olarak oluşturulmuş yeni bir anlamı ifade
eder. Metaforlar temelde geniş bir bağlam bilgisinin söyleneni
ilettiği durumlarda ortaya çıkar. Kendi terminolojisiyle , "kelime
ler metaforik olarak kullanıldıklarında, tekli cümleler, onların tip
cümlelerinin normalde sahip olduklarının dışında bir anlamda
kullanılırlar. "34
Özellikle deyimler başta olmak üzere , kelime veya cümlelerin
kazandığı yan anlamlar, mecaz vb. anlam türleri bir kelimeyi bir
dilde kullanmanın, dilin uzlaşı ve bağlamıyla ilgisinin önemini or
taya koymaktadır. Kültürel kabuller noktasında bağlamın, konu
şanın neye referansta bulunduğunu belirlemede de önenıli rolü ol
maktadır. Örneğin Van gölünü kastederek, "deniz ne kadar dalga
lı" dendiğinde referansta bulunulan nesne bir göl olmasına karşın,
toplumun Van gölüne aynı zamanda "Van denizi" demesi, referan
sın doğru ya da yanlışlığının ölçütü olmaktadır. Benzer şekilde söz
gelimi dinin kültürel öğelerinin. gündelik hayatı, dolayısıyla da di
lin kullanımını ve kelimelerin kazandığı anlamları belirlediği gele
neksel (sözgelimi Müslüman) bir toplumda, bir kimse için "Allah'ın
rahmetine kavuştu" ifadesini kullanan biri, bununla söz konusu
kişinin öldüğünü anlatmış olmaktadır. Bunu söylemek için kişi
nin Allah'a, O'nun rahmetine veya ölüm sonrası hayata inanması
da şart değildir. O sadece bir kültürün geçerli kalıbını kullanmış
32
33
34
Burada düz (literal) anlam Swtnbume'nün degindigi gibi tarihsel olarak ilk ya
da öncelikli anlam dernek degildir. Swtnbume'e göre: "Bir başka anlarnın lehi
ne Iki ya da daha çok anlam arasında bir tahmin de bulunulrnuyorsa. burada
Iki ya da daha çok anlama (da) düz anlam diyoruz. " Swtnbume. Revelation. s.
20.
Bkz. Searle. !ntentionality. s. 1 45- 1 46 .
Swtnbume, age. s. 43. 1 49 .
1 08
Dil Düşünce ve Anlam
olmaktadır. Bu tür kullanımlar konuşan ve dinieyenin ötesinde
toplumsal kültürün bellrledigt kabullere dayanmaktadır. Bireyler
çogunlukla bu tür anlatımlan hazır bularak onlar üzerinden kasıt
lanru iletirler. Burada çogu zaman cümlenin düz anlamıyla uyuş
mayan ama toplumsal uzlaşıyla yerleşmiş anlamlar söz konusu
olmaktadır. Dili kullanan kişiler geçerli bir baglarnda kullanmak
şartıyla toplumun benimsed@ kabuller çerçevesinde ilgili cümleyi
seçerek kullanırlar. Konuşwıuı wılamuıuı dilsel anlam üzerinden
aktanlmasıyla kişiler, kendi inanç , tutum, talep ve düşüncelerini
toplumun genel inanç ve kültürel kodlanyla şekilleruniş dilsel ka
lıplar içinde ifade etmiş olurlar.35 Anlamın geçerliliginin toplum
sal kabuller çerçevesinde şekillendigi bü tür durumlar göz önüne
alındıgında, kültürel ön kabullerle diger/normal anlatımlannın
aynşması önem arzetmektedir. Sözgelimi yukandaki örnekte kişi,
kültürel uzlaşıdan ayrılarak "Allah'ın rahmetine kavuştu" yerine
"öldü" demekle yetinmesi durumunda kültürel öngörü yerine dU
sel anlamdan hareket etmiş olur.36
Bu durumda gerek uzlaşım gerekse baglarnın "bir toplumun
kültürel öngörüleriyle" yakından ilişkili olması önem arzetmek
tedir. Swinbume'nün dedigi gibi "bir kültürün önkabulleri o
dilin cümlelerinin dogruluk degeri üzerinde çok genel etkilere
sahiptir. "37 Zira dünyayı tanımlama ve ayrımlama imkanma sa
hip olan dilin dogru uygalanması toplumsal ölçüilere baglıdır.
Öyle ki "bir kültürün mümkün durumlarla ilgili önkabulleri açık
anlamlara sahip cümlelerin alanını belirler. "36 Hangi kelimenin/
cümlenin hangi durumlara uygulandıginı kültür öngörüleri için
de uygulama şansına sahip olmaktayız. Ancak insanlar birbirle
rinin kopyalan olmadıklan için kavramlan durumlara uygulama
tercihleri farklılık
arz
edebilmektedir.39 Bu aşama adeta uzlaşım.
baglam ve bireysel farklılıkların konuşmada bir araya geldigi or
tak zemin gibi görünmektedir. Ancak zaman zaman degindigi
miz gibi tüm bu özelliklerin dilin gerçeklik boyutu veya dil-dünya
35
36
37
38
39
Konuyla Ilgili Swlnbume"nün yaklaşımı Için bkz. age. s . 30-3 1 .
Krş . Swlnbume. age. s . 3 ı .
Swinbunne. age. s. 33.
Age. a.y.
A.ge . • s. 37.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 09
ilişkisinden çok dilin kullanım alanıyla ilgilidir. Bununla birlikte
aynı dil kullanımı, dil-dünya ilişkisini bir şekilde belirlemekte,
farklı inanç sistemleline ve kültürlere göre farklı bakış açılarının
ve dünya görüşlerirıln ortaya çıkması dil düzeyinde bunun bir
tür yansımasını oluşturmaktadır. Bu durum referansın belirleni
minde de belirleyici olmaktadır.
Dilsel uzlaşı ve baglamla ilgili bu açıklamalardan sonra, uzla
şım ve baglamla ilişkili olarak referans anlatımlan ve referans
bulunulanın)
(ta
belirlenimi konusuna geçebiliriz . Konunun başında
degindigtmiz gibi konuşmanın temel hedeflelinden biri referans
ta bulundugumuz şeyin belirlenmesi ve anlaşılmasıdır . Sözkonu
su belirlenirnde uzlaşım ve baglarnın bilinmesi başlı başına önem
arzetmektedir. Dil-referans ilişkisinde, dilsel olan bazı ifadelerle
dilsel olmayan başka şeyleri gösterme, dahası belirtme söz konu
sudur. Peacocke'un dedigt gibi, "semantik deger referansla iliş
kili, bu da dünyanın nasıllıgtyla ilgilidir" . 40 Bu durumda iki ayrı
şeyden bahsediyoruz; dilsel olan referans anlatımı ve dil dışı bir
gerçekligi gösteren referansta bulundugumuz şeyin kendisi. Re
feransı Palmer'in işaret ettlgt gibi kısaca kelime, cümle gibi dilsel
ögelerle, dilsel olmayan tercübe dünyası arasındaki ilişki4 1 çerçe
vesinde kabul ettlgtmizde "anlam", dilsel olanla dil dışı olan iki
varlık alanı ile ilişkili olmaktadır. Palmer'e göre semantlgtn ko
nusu dil-tecrübe yani dil-referans ilişkisidir. 42 Palmer'in tecrübe
kavramını genişletip varlıkla degtştlrdigtmizde, bilgi yoluyla (var
lıga epistemik erişim) imkanına paralel olarak, dilin varlıga refe
ransta bulunma işlevi de daha geniş bir çerçeveye sahip olmuş
olur. Bu yönüyle varlık alanlarına dil ile referansta bulunabil
mek, hem dil hem de varlık alanlarına ilişkin bilgi sahibi olmayı
gerektirir. Varlıga ancak bilgimiz oranında erişim saglayabilir ve
o düzeyde şeylere belirli yollarla/niteliklerle referansta bulunabi
liriz . Bunu bir şekilde dile getirebilmek de dogal bir dilin en azın
dan pratik bilgisine sahip olmayı gerektirir. Referansı belirlemeye
yönelik dilsel kullanım referans anlatımlanyla açıklanabilir.
40
41
42
Chrtstopher, Peacocke, A Study of Conrepts (Cambridge: Mit Press, 1 992), s.
24.
Bkz. Palmer, age, s . 43.
Palmer, age, s. 44.
1 10
Dil Düşünce ve Anlam
Referans bir nesne , kişi, olay, nitelik veya bir süreç vb . ola
bilir. Bunlan Searle'ün deyimiyle "referans anlatımlan"yla gös
teririz. Searle'e göre referans anlatımlan "bir nesneyi, bir süreci,
bir olayı , bir eylemi ya da başka bir 'tikel'i veya 'birey'i belirleme
ye yarayan anlatımlardır. " Bu anlatımlar dilbigisel biçimlertyle
degil, işlevlertyle ayırt edilirler.43 Tanımdan da anlaşılacagı üze
re referans anlatımlan 'ne?', 'kim?', 'hangi?' türünden sorulann
cevaplannı bulmaya yönelik dilsel ifadelerdir. Bu tanım ve iş
levlerinden hareketle Searle, "konuşan kişinin hakkında bir şey
söyledigi, soru sordugu, vb. bir 'nesneyi' , bir 'varlıgı· , ya da bir 'ti
keli' belirleme ya da onlan öteki nesnelerden seçip ayırma"44 gibi
özellikleri referans anlatımlarının ayıncı nitelikleri olarak öne
çıkanr. Referans anlatımlannın temel ömegini de "belirtili tekil
terimler" oluşturur. Bunlara "dogrudan"lık niteligi eklendiginde
"dogrudan belirtili tekil terimler" referans anlatım biçimi orta
ya çıkar. Doğrudanlık, konuşanın kastettigi şeye, dogrudan bazı
betimleyicilerle referansta bulunabilmesi şeklinde anlaşılabilir.
Dogrudanlık niteligi diger yandan dogrudan olmayan (dolaylı) re
ferans anlatımlarından bahsedilebilecegimizi de ima eder. Searle
bu tür anlatımlan, başkalarının konuşmalan üzerinden aktarıl
dıklan için "asalak referans anlatımlan" olarak da isimlendirir.45
Şimdiye kadar anlattıklanmızın sonucunda belirtili tekil terimler
örnekliginde referans anlatımlannın amacının bir şeyi dinleyen
için başka şeylerden ayınp belirlemek oldugu ortaya çıkmakta
dır. Söz konusu "belirtili tekil terimler" özel adlar, belirtili isimler,
belirtili sıfatlar, zamirler ve isim tamlamalan olmak üzere dört
grupta toplanabilir.46
43
44
45
46
Searle, Söz Edimleri. s. ı 96.
Age. s. ı 96.
Age. s. 197. Frege'de de referans anlatımlannın temel ömekllğ;l 'özel lslm'dlr.
Bkz. Wolfgang. Cari. age. s. ı 28 . "Doğ;rudan belirtlll referans anlatımlan"nın
yanında. belirtlll tekil. belirtlll çoğ;ul ve belirtlsiz çoğ;ul referans anlatımlann
dan bahsedlleblllr: (belli bir) erkek birincisine (herhangi bir) erkek Ikincisine
(belll) erkekler üç\incüsiine (bazı) erkekler de dördüncüsüne örnek olarak ve
rilebilir. (bkz .. Searle. a.y.)
Bkz. Searle. age. s . 98. Referans konusunun Platon'dan beri felsefenin en zor
konularından biri olduğ;una dikkat çeken Searle. bu konuda Frege'nin katkı ve
aynmlanna değ;lnerek, kendisinin de referans anlatımlan konusunda Frege ve
Strawson'u tıikip ettlğ;lni belirtir. Bkz. Söz Edimleri. s. ı 96.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
lll
Strawson'a göre konuşan, söyledigi şeyi dinleyiciler için be
lirgin hale getirmek için dogrudan referansta bulunmanın bir
parçası olarak tekil terimleri seçmektedir . Konuşanın (K) kastı
nı gösteren bu tekil terimin belirlenmesinde üç aşama söz ko
nusudur:
Konuşanın tekil tenmle kastetti�i en az bir nesne bulunmalıdır.
Buna göre a) Dx (K kasteder x) olur. Konuşanın x'e referansta
bulunması aynı zamanda onun betimsel içen�ine sahip olmasını
gerektirdi�nden, bir şeye referansta bulunmak o şeyin varlı�nı
belli bir betimsel içenkle belirlemektir. Filancanın o�lu dedi�nde
kişi, sadece biiinin var oldu�unu söylemernekte aynı zamnanda
onu betimsel bir içenkle de belirlemektedir. Bu durumda b) Dx (
K kasteder x
+
betimler x) . Bu şıkkın her zaman istenen düzeyde
gerçekleşmeyece�ni düşünmek zor olmayacaktır. Son olarak kişi
belli bir nesneyi betimlerken, di�er bir ifadeyle bir şeye belirtili
tekil bir referansta bulunurken bunu , belli bir fiziksel ve kültürel
bir ba�lamda dile getirmektedir. Buna göre c) Dx (K kasteder x
+
betimler x
+
bir b�amda kasteder x) ulaştı�mız son formül
olurY
Strawson'un bu aşamalardan sonra vardıgı sonuç şudur: Re
feransta bulunulan şey, "konuşanın dilsel ifadesi, uzlaşımsal bir
söz olarak, fıziksel ve sosyal baglarnda muhatabı makul bir yolla
bilgilendinniş ve dilsel olarak yeterli bir (tekiQ ifadeyle söylen
mişse bu , söz konusu baglarnda (x)'in kastedildiği yolla anlatıl
dıgı anlamına gelir." Strawson'a göre bu adımlar dogrultusunda
konuşan (K) ve dinleyenlerin (D) herbiri söylenenleri kavramanın
dogal sonucu olarak, söz konusu belirlenmiş şeyle ilgili doğruluk
şartlarını da kavramış olurlar.48
Strawson'un bu yaklaşımı Searle'de üç temel ilkeyle açıkla
nır . 1 . Varlık ilkesi, 2. Özdeşlik ilkesi ve 3. Belirleme ilkesL Varlık
ve belirleme ilkeleri başarılı bir referansta bulunmanın gerekli
koşullarıdır. Buna göre konuşan kişinin referansta bulundugu
belirli bir nesne bulunmalı ve bu diger nesnelerden ayırt edil
melidir. Bu ilkelerin zorunlu bir koşulu da dinleyen kişinin ko47
48
Strawson. "Dtreckt Slngular Reference: lntended Reference and Actual Refe·
rence". Entity, Identitiy wtd Other Essays (Oxford : Ciarendon Press, 1 997). s.
94-95. Söz konusu aşamalar ve detaylı açıklamalar Için bkz. s. 92-96 vd.
Age. s. 94-95.
1 12
Dil Düşünce
ve
Anlam
nuş anın ifadelerinden nesneyi teşhis edebilecek yeterli araçlara
sahip olmasıdır.49 Varlık Ukesi, Strawson'da gördügümüz gibi,
kendisine referansta bulunulan en az bir nesnenin var olmasını
gerektiren koşuldur. Bu durumda gerçekte var olmayan şeylere
referansta bulunamaz mıyız? Bu soruya evet cevabını vermek,
bir yönüyle anlam-referans özdeşligmi kabul etmek demek
tir. Oysa Frege'nin yaptıgı önemli aynının ögrettigi kadarıyla,
bir ifade anlamlı oldugu halde referansının bulunması zorunlu
degildir. Frege'ye göre anlam, bir cümlenin düşünce içerigidir.
Referans ise düşünceyi aşan, (düşüncenin/cümlenin) dogruluk
degeri ile ilgilidir. Sondan alarak tekrarlayacak olursak, dogru
luk degeri sadece anlamlaf düşünceyle belirlenem ez, bunun için
ayrıca referansa da ihtiyaç vardır.50 Örnegm, MKaf Dagr" tamla
masının bir anlamı oldugu gibi bu ibarenin içinde geçtigi anlamlı
cümleler de pekala kurulabilir. Ancak ne 'Kaf Dagı'nın ne de bu
tamlamanın içinde geçtigi cümlelerin gerçek referansından söz
edilebilir. Ancak varlık ilkesinin genelligini göz önünde bulundu
ran Searle'ün, Frege ile çeliştigi söylenmese de referans alanını
daha geniş tuttugu görülmektedir. Ona göre gerçek dünyadaki
varlıklara referansta bulunabilecegimiz gibi kurmaca dünyadaki
varlıklara da referansta bulunabiliriz. MGerçek dünya konuşma
larında (gerçekte) var olan şeylere referansta bulunulurken kur
maca konuşmalarda da kurmacada var olan dünyaya referansta
bulunulur. "5 1 Bu anlamda MKaf Dagr"nın bir referansı vardır, an
cak bunun referansı bizim gerçek dünyamızda degil, yine kurma
ca dünyadadır. Bu aynmlarda dikkat edilmesi gereken diger bir
önemli nokta, kurmaca uzlaşımların kelimenin ya da diger dilsel
ögelerin anlamlarını degiştirmedigidir. MKaf Dagı" tamlaması bir
kurmacadır, ancak 'dag' kelimesi burada da gerçek dünyadaki
(gerçek) anlamıyla kullanılmıştır. Searle, dilsel ögelerin anlam
uzlaşımlarıru gerçek dünyaya baglayan uzlaşımlara Mdikey uzla
şımlar" , gerçek dünyadan uzaklaştıran kurmaca olanlarına da
Myatay uzlaşımlar" adını veıir. 52
49
50
5ı
52
Bkz . . age. s. 1 63- 1 68 .
Bkz. Frege, " O n Sens e an d Reference". s. 28-29.
Searle. Söz Edimleri. s . 1 59.
Searle. age. a.y.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
l l3
Belirleme ilkesi ilk iki ilkenin dogal bir sonucu oldugu gibi
referans anlatımlannın tanımında da merkezi bir öneme sahip
tir. Zira referansın amacı bir nesne ( vb.nQ digerlerinden ayınp
belirleyebilmektir. Bu aynı zamanda belirleme ilkesinin fonk
siyonudur: MKonuşanın dinleyen için söz konusu nesneyi öte
ki tüm nesnelerden ayn bir şekilde belirlemesi , ya da istenirse
belirleyebilecek durumda olması gerekir. "53 Belirleme ilkesi bu
yönüyle aynı zamanda bir belirleme betimlemesidir. Searle , be
lirleme ilkesinin bazı sonuçlarını şöyle ortaya koyar: Referansta
bulunurken. sadece o nesne için geçerli olgular üzerinden ya
pılmalı . Searle'e göre Frege'nin Mreferans anlatımının bir anlamı
olmalı" demekten kastı da budur. Buna göre anlam referansı
önceler ve referansa anlam üzerinden geçilir. 54 Benzer şekilde
referansta bulunulan nesneyle ilgili referans anlatımının belli
bir anlam içerigine sahip olması gerekir. Zira nesne hakkın
da herhangi bir betimsel bilgi içerigine sahip olmadcın o nesne
hakkında konuşma imkarn da söz konusu olamaz. Belirleme il
kesinin sonuçlarıyla ilgili olarak Searle'ün dikkat çekttgi nokta
lardan biri de referans anlatımının anlamı ile referans anlatımı
dile getirilirken, iletilen nesnenin (önerme içeriginin) birbirinden
ayırt edilmesi gerekttgidir. Zira bir anlatırnın anlamı, anlatırnda
içerilen genel terimlerle verilirken aynı anlatım , bir önermeyi
iletmek için her zaman tek başına yeterli olmayabilir. Bunun
için çogu zaman Manlatımın belli bir baglarnda dile getirilişi" de
gerekebilir. 55 Bu açıklama aynı anlatımla, anlam aynı kaldıgı
halde, referansın degişmesiyle farklı nesne/kişi/niteliklere ( vb.)
referansta bulunabilecegini gösteren bir aynmdır. Searle bunu .
Mo adam" anlatımıyla birçok farklı adama referansta bulunabi
lecegine dikkat çekerek ömeklendirir. 56 Bu aslında daha önce
deginilen , dizinsel anlatımlarda referansın belirleyiciligi fonk
siyonunu göstermektedir. Söz gelimi, birinci tekil şahsı göste
ren Mben" kelimesinin anlamı her zaman aynı kalmasına karşın,
söyleyen her özneye göre referansı degişmektedir.
53
54
55
56
Age. s. ı oo. aynca bkz. s. ı 63. ı 70.
Age. s. ı 76.
Age. s. ı 75.
Searıe. age. s. ı 76.
1 14
Dil Düşünce ve Anlam
Temel referans anlatımlan için Mdogiudan tekil tertmler"in ör
nek olarak alınmasından da anlaşılacagı gibi, referanslar temel
de kelimelere ilişkin olmaktadır. Oysa anlamın cümleler yoluyla
iletildigi göz önüne alındıgında, cümlelerin referanslarından da
bahsetmek gerekmez mi? Soruyu farklı bir açıdan soracak olur
sak referansı olmayan cümle veya düşüncelerden söz edilebilir
mi? Bu soruların cevaplarını Frege'nin yaklaşımından hareketle
vermeye çalışalım. Frege'de referansın temel biriminin özel isim
olduguna deginmiştik. Frege için bunun nedeni, özel ismin an
lamıyla degil, onun dogiuluk degeriyle, dolayısıyla referansıyla
ilgilenmemizdir. Bu durumda özel ismin referansı yine kendisi
olmaktadırY Frege'ye göre, bildirimsel her cümle , yani kelime
leri cümlenin referansıyla ilişkili her cümle özel isim gibi kabul
edilebilir. Bunun önemli bir gerekçesi, Frege'nin Mreferanssız bir
düşüneeye sahip olamayız ve dogruyu kavrayamayız"58 ifadesin
de saklıdır. İsimlerin referansı kendileri olmasına karşın, cümle
lerin referanslarına düşünce içerikleri, diger bir deyişle anlamlan
yoluyla ulaşmaktayız. Bu elbette bütün cümlelerin referansla
nndan söz edebilecegimiz anlamına gelmez. Referansı olan cüm
leler temelde yargı bildiren, bildirimsel olanlardır. Bildirimsel
cümlelerin içerigi bir düşüncedir. Daha önce geçtigi gibi düşün
ce tek başına cümlenin referansı degil anlamıdır. Düşüncelerin
dogruluk degeri ise düşüncenin bir parçası olmayıp referansıyla
ilişkilidir. Dolayısıyla bir düşünceden onun dogiuluk degerille
düşüncenin kendisiyle degil , ancak referansından hareketle ula
şılabilir. Dolayısıyla cümlenin referansı da onun dogiuluk degeri
olmaktadır.59 Frege'ye göre bir düşüneeye sahip olmak için onun
referans ve dogiuluk degerini bilmeliyiz. Peki , her düşünce ya da
cümlenin referansından bahsedebilir miyiz? Frege'de çogunluk
cümlelerin anlamlan olsa da her cümlenin referansı olmayabilir.
Ancak genel olarak referansı olmayan cümlelerle sadece mitoloji
ve edebiyata dair düşüncelere sahip olabiliriz, bildirimsel cümle
lerle dile getirilen bilimsel düşüncelere sahip olamayız. Bunlara
ek olarak daha önce söz edimi kuramında ele aldıgımız Memir" ,
57
58
59
Bkz. Frege. "On Sense and Reference", s. 27. Krş. W. Cari, age, s. 1 1 6.
Frege. "Letter to Jordan", PhUolosophical Wrttings. s. 44.
Bkz. "On Sense and Reference·. s. 29-3 ı .
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 15
Mtalep" , Mrica" Msoru" gibi söz edirolert de Frege'de anlamı oldu
gu halde referansı olmayan cümle çeşitlerini oluşturmaktadır.
MEmir" , Mtalep" , Msoru" gibi söz ediiniert birer düşünce olmasalar
da düşünce yerini tutarlar ve bu açıdan dolaylı referansa sahip
olurlar. Bunların dogruluk degeri, bir emir, rica gibi yine kendi
lertyle özdeştir.
60
Burada Frege'nin dogruluk degerini daha çok
yargı bildiren, bildirimsel cümlelere /düşüncelere yükledigi an
laşılmaktadır. Aslında Msöz edimlert" kuramının kurucusu olan
Austin'in de bildirimsel (declarative) ve edimsel (perfomıative) ay
nmında Frege ile benzer bir ayrıma gittlgi görülmektedir. Austln,
bildirimsel ifadeleri dogru ya da yanlış olarak niteleyebilecegimizi
ancak konuşmanın çok daha büyük bir kısmını kapsayan edim
sel lfadelerin dogru veya yanlış olarak nitelenemeyecegini belir
tir. Edimsel ifadeler "dogru" veya Myanlış" degtl, Mbaşanlı" ya da
M başarısız" olarak nitelenebilirler. 6 1
Diger taraftan bir cümle , farklı anlamlara di�er bir degişle,
farklı düşünce içeriklerine sahip olmasına ragmen, aynı şeye re
feransta bulunabilir.
Frege'nin meşhur ömegi olan, Msabahyıl
dızı" ve Makşam yıldızı" özel isimlerinin ikisi de aynı referansa
sahip olmasına karşın her iki adlandırmanın anlam ve düşünce
içerikleri farklıdır. Nitekim bir kimse bu iki anlamın aynı referan
sı (Venüs gezegeninil gösterdiglni bilmeyebilir. Bunu açıklarken
Frege, bir şeyin farklı şekillerde belirlenebilecegini, dolayısıyla bi
rinin söylerliginin digertyle çelişmesinin gerekmedigini belirtir.62
Bu açıklamalardan da anlaşılacagı gibi Frege'de anlam-dogruluk
ilişkisi, özne-yüklem ilişkisi degil, anlam-referans ilişkisine da
yanmaktadır. Ö zne-yüklem ilişkisinden hareketle düşüneeye
ulaşılabilir ama referensa (her zaman) ulaşılamaz. Dogruluk de
geri düşüncenin bir parçası olmadıgından, bir düşünceden aynı
zamanda onun dogruluk degerille ulaşılamaz. Buna ancak dü
şünceyi aşan referans yoluyla ulaşmak mümkün olabilir.63 Bir
ifadenin anlamlı olması bu durumda -degindigimiz gibi- zorunlu
olarak referansa sahip olmasını gerektirmez. Düşünce bir cüm60
61
62
63
"On Sense and Reference". s. 33.
J . L . Austln. How to Do Tlngs wUh Words. s . 1 2
"Letter to Jordan". s . 44.
·on Sense and Reference". s. 30.
Dil Düşünce ve Anlam
1 16
lenin anlamıdır ve cümle bileşenleıinin (tek tek) referanslanndan
bagımsızdır. Bu sonuca göre , bir kelimenin/ismin cümledeki tek
başına referansıyla cümlenin bütünü içindeki referansı da bir
birinden ayrılmalıdır. MEger bir şey bir ifadenin bileşeni olarak
bir referansa sahipse o, içinde yer aldıgı tüm ifadenin referansı
içinde bir role sahip olur" . 64 Dolayısıyla bir ifade bileşeninin re
feransı, tüm cümlenin referansı ile ilgili oldugu için önemli ol
maktadır. Bunun bir göstergesi de bir cümlede, farklı anlamlara
ama aynı referansa sahip ögelelin yerleıi degtşttrtldigtnde , tüm
cümlenin referansının aynı kalmaya devam etmesidir. 65
Bu durumda özellikle dilsel baglam da göz önünde bulundu
ruldugunda, kelimelerin tek başına referanslarından çok onla
rın cümle içindeki referanslannı bilmenin daha önemli oldugu
anlaşılmaktadır. Bir kelime kendi başına bir anlam ve referansa
sahip olsa da konuşanın niyeti, dilsel uzlaşım, dilin kullanımı ve
baglam birlikte ele alındıgında gerçek referansın cümle anlamı
nın bütünlügü içinde anlaşılacagını söylemek zor olmayacaktır.
Referansı belirleyen nedir? Anlamın ya da bilgi içertginin Frege'de
referansa götüren bir yol ve yöntem olarak öne çıktıgına degin
mişttk. Referansın kaynagı da bizden bagımsız olan gerçekltkttr.
Dummet, Frege'nin bizden bagımsız, hakkında konuştugumuz
gerçek bir dünyanın var olduguna vurgu yaptıgını ve bizim bu
dünyaya göre düşüncelere dogru ya da yanlış dedigtmize dikkat
çeker. Şeylelin dünyada olduklan durumlara, onların referans
alanlarına uygun olarak biz düşüneeye dogru ya da yanlış di
yoruz. Dolayısıyla Mbu düşünceler, biz onlan ifade etmesek veya
kavrayamasak da dogru ya da yanlış olacagı için, onlar bizim
dünyada oluşumuzdan bagımsızdırlar. " 66
2. Kasıthlık, Niyet ve Arka plan
Bu başlık altında tartışılacak sorunlar önemli oranda dil
düşünce ilişkisi ve dil yoluyla aktanlan içeriklelin mahiyetine
64
65
66
W. Cari. age. s. 1 29. aynca bkz. s. 1 28.
Bkz. "On sense and Reference". s: krş. Cari, age, s. 1 2 1 .
Dummet'ın bu yaklaşımını Cari'dan alıntıladım. Dummet'ın Frege adlı esertn
de deglndlgt bu lfadesi için bkz. Cari, age, s. 1 26.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 17
ilişkin önceki başlıklarda ele alınan konuları tamamlayıcı ola
caktır. Kasıtlılık,67 niyet ve arka plan birbirleriyle baglantılı ve
birbirini gerektiren karmaşık bir yapıya sahiptir. Baştan itibaren
savunmaya çalıştıgımız iddialardan biri, sadece sözcükleri söyle
menin aynı zamanda bir içerik vermeye yetmeyecegidir. Bu iddia,
dilin toplumsal bir kurum, uzlaşımsal bir sistem ve bir kurallar
dizisi içermekle iletişime kaynaklık etmesinin yanında, dogrudan
konuşanın katkısını göz önünde bulundurmayı da gerektiren
bazı ön kabullere dayanır.68
Bu aşamada, bir veya birden fazla organın hareketleriyle orta
ya çıkan ve harf, ses, yazı gibi fıziksel karakteriere anlam katan
şeyin ne oldugunu daha özellikli düzeyde ele almaya çalışacagız.
Maddi kelimeleri fıziksel olanın ötesine taşıyan şey nedir? Söz
edimlerinin terimleriyle söyleyecek olursak. bir sözü salt 'söyle
me' edimi olmaktan çıkarıp; emir, yasak, söz verme, soru sorma
gibi 'edimsöz edimi' haline getiren nedir? Vb. soruların cevapları
bu sorgulamanın yönünü belirleyecektir.
Konuşmalarımız -diger edimlerimizin çogu gibi- onları önce
leyen kasıt, niyet ve inançlarımıza dayanır. Konuşmayı yönlen
diren bu niyet ve inançlarımız da çogu zaman başka niyet ve
inançlarımızia birlikte duyum ve algılanmıza dayanır. Bunlar
konuşanın -rasyonel bir varlık olmasının dogal sonucu olarak,
söylediklerinin akli gerekçelerini oluşturmada bir arkaplan rolü
oynarlar.
Swinbume , Mneden böyle degil de şöyle düşündügümün arka
planını inançlar oluşturur, bunlar da failin akli gerekçe (reaso
ning) ve amaçlarıdır"69 derken , düşünceyle birlikte anlamın arka
67
68
69
Intentionallty terimine karşılık, kasıtlılık yerine yönelimsellik veya niyetllliki
niyetsellik terimlerini de kullanılabilirdik. Ancak yöneilmin bazen tam bir bl
llnçlllik/kasıtlılık durumunu lçenneyebilecegtnl göz önünde bulundurarak
kullanmakdık. Niyetlilik Ise kasıtlı Içeriklerden daha çok niyete vurguyu öne
çıkardı�dan niyeti de kapsamakla birlikte dlğ;er (talep, arzu. Inanç vb.) ka
sıtlılık tutumlarını da Içerecek genişlikte olmasını göz önünde bulundurarak
kasıllılığ;ı tercih ettik.
Dil-konuşma aynmı hatırlanabillr.
EııulotiDn. s. 83. Swinburne"den alınWadığ;ımız bu cümlede geçen arka plan
bizim başlıkta kullandığ;ımız arka planla ayru anlamda kullanılmamaktadır.
Başlıktakl "arka plan' Searle"ün kullandığ;ı daha özel bir anlamda kullanılmış
tır.
Dil Dılş ünce ve Anlam
1 18
planına da degtrımektedir. MSöyleyen, inandıgı için söyler, ona
inanması da ona ilişkin gerekçelere dayanır"70 diyen Hann ann ,
bu gerekçelerin de kişinin bilgisiyle baglantılı olduguna dikkat
çeker. Bu durum dilin dünya ile ilişkisine dayanan anlamlılık
sınırlarının, dünyaya ilişkin bilgi ve inançlanmızın sınırlanyla
belirlendigini göstermektedir.
Kasıt. niyet, talep , arzu, dileme, umma gibi zihinsel tutum
lar genel olarak kasıtlılık (intentionality) adı altında toplanır.7 1
Sözün arkasındaki niyet, kasıt, inanç, dilerne gibi zihinsel tu
tumlar agmı Mag baglantılan" olarak tanımlayan Searle'ün ·ag
baglantılan'yla anlatmak istedigi de kasıtlılık olarak niteledigi
zihinsel durumlardır. 72
Searle, kasıtlılıgı şöyle tanımlar: MDünyadaki nesne ve olgu
durumlarının (ofi , ya da nesne durumlan hakkında (about) veya
onlara dönük (at-directed) olmasıyla birçok zihni durum ve olay
ların özellikleridir" . 73 MDil kasıtlılıga dayanırken, bunun aksi ge
çerli degildir" . 74 Bir inancın kasıtlılıgı özsel iken, dile getirmenin
kasıtlılıgı söz konusu inanca dayandıgından, çıkanmsaldır. Dil
sel kendilikler (entity) kendi başına içlemseldir. Oysa bir inanç,
tutum, kasıt salt içlemsel olarak ele alınamaz. Dolayısıyla kasıt
lılık dilsel kavramlarla açıklanabilir, ancak dile ve dilsel olana
indirgenemez. 75 Bunu nasıl anlamalıyız? Kanımca bunu yorum
lamanın en kısa yolu, kasıtlı tutumlanmızın çogunun kendile
rini aşan başka nesnelere yönelik oldugu şeklinde yapılabilir.
A'run 'X Y'yi öldürdü' inancı salt anlatım olarak içlemseldir, an
cak inancın kendisi kaplamsaldır. Zira söz konusu inanç kendi
içinde olup biten (salt zihinsel içerikli) bir şey degildir. i nancın
70
71
72
73
74
75
Luntly. ThDuglıts. s. 48. 46.
Bkz. Searle. Intentionaltty. ı . 28-29: Rodertck M . Chllsom. "lntentlonal lne
ıdstance". The Nature of Mind. ed. D. M. Rosenthal (Oxford : Oxford University
Press. 1 99 1 ) . s. 297-298.
Bkz. Searle, Züınin Yeniden Keıif� tre . Muhsin Macıt (İstanbul: Utera, 2004) . s.
2 1 8.
Searle. Intentionality. s. 3.
Intentfonality. s. 5.
Age, s. 23-27. Kaplamsal Içerik zihinsel bir tutumun/yönelimin nesnesinin
kendinden öteye yönelmesi. diger bir Ifadeyle lçertgtn zihinde son bulmaması
olarak nitelendlrtleblllrken. içlemsel Içerik de nesnesi zihinde son bulan an
Iamsal lçertkler yertne kullanılabilir.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 19
nesnesi onu oluşturan kendi dışındaki bir şeylere /durumlara
dayanmaktadır. Bu nokta kasıtlılık durumlarının antolajik sta
tülerine de açıklık getirmektedir. Buna göre bir inancın vb. içeri
gi ile onun nesnesinin birbirinden ayırt edilmesi gerekmektedir.
Birincisi içlemsel iken, ikincisi onu aşan dış bir referansa sahip
olmakla kaplamsaldır. 76 Dummet da kasıtlılıgtn içerigi ile nes
nesinin ayrımı noktasında, düşüncenin içsel nesnesinin zihinsel
bir içerik olduguna, ancak dışsal nesnesinin öznenin bilincinin
bir bileşeni olmadıgına dikkat çeker. Söz konusu nesne , aksine
zihnin yöneldigi şeydir. Dummet'ın verdigt ömegi tekrarlayacak
olursak, bir kadına evlenme teklifinde bulunma niyetini açıkla
sa da açıklamasa da kişinin zihinsel tutumunun bir nesnesi söz
konusudur. Ancak bu nesne sadece zihinsel bir nesne degil ka
dının kendisidir. Bu durumda bir nesnenin hem zihinde hem de
zihin dışında olmak üzere iki varlık biçiminden (mod) bahsede
biliriz. Fizyolojik bir edimin nesnesiyle ilişkisi dışsal/kaplamsal
olmasına karşın, zihinsel bir edimin nesnesi tek başına içsel/
içlemseldir. 77
Kasıtlı (zihinsel) tutumlar asli ( instrinsic) olarak önermesel
olduklan gibi önemli bir kısmı temsili (representative) bir karak
tere de sahiptir. Tüm kasıtlı tutumlar Myönelimsel içerik olarak
tam bir önermeye sahip"78 iken, sinirlilik, sevinç, kıskançlık, hırs
gibi zihinsel durumlarda oldugu gibi hepsi temsili bir içerige sa
hip olmayabilir. 79 Temsiliyet, kasıtlılık kadar dilin de temel bir
özelligidir. Dilsel tüm semboller bu temsili karakterin birer gös
tergesidir. Hatta dilsel sembolleri salt fıziksel ses ve hareketler
olmaktan çıkarıp anlam ve anlaşmanın etkin ögeleri haline geti
ren söz konusu temsili nitelikleridir. Searle'ün ifadesiyle, Mdilsel
ve yönelimsel varlıklar mantıksal niteliklerini temsiliyetlerinden
alırlar. "80 O halde kasıtlılık ve dil, bu temsili karaktere nasıl sa
hip olmaktadırlar? Neyi temsil edip tasanmlamaktadırlar? Bu
nun cevabı önemli oranda kasıtlılıgın kendi tanımında mevcut76
77
78
79
80
Searle'ün yaklaşımı Için bkz. age, s. ı 6-24.
Dummet, Orlgins, s. 3 ı -32 .
lntentionality, s. 7.
Age, s. ı. Ö rne�ln, hırsın tecrübesi kendisidir. ancak yılandan korkmak. yılan
la özdeş degildir. (a.y.) : krş. Chllsom, age, s. 297-298.
lntentionality. s. ı 6 .
Dil Düşünce ve Anlam
1 20
tur. Tanımdan anlaşılacağ;ı gibi -zihinsel tutumlar olan- kasıtlı
durumlar bir nesneye yönelik olmakta, dolayısıyla herhangi bir
olay, olgu ya da durumu temsil etmektedirler. Searle, kasıtlılık
ve söz edimlerinin ( özelde, edimsöz edimi öğ;esinin) de nesneleri
benzer şekilde temsil ettiğ;ini savunur. Buna göre "her kasıtlı tu
tum belli bir psikolojik durum içinde bir temsil içeriğ;ine sahiptir.
Kasıtlı-zihinsel tutumlar bir olgu ya da nesneyi temsil ederken,
söz ediınieri de -başka yolla da olsa- bir olay ya da nesneyi temsil
eder. "81 Bunun1a birlikte kasıtlı durumların temsil niteliğ;i kendi
varlıksal yapısından kaynaklandığ;ı halde dilin temsili karakte
ri kendi yapısından kaynaklanmamaktadır. Aksine dilin temsil
karakteri de kasıtlı tutumlardan çıkarsanmaktadır. Bu açıdan
bakıldığ;ında resim ya da cümle gibi temsil örnekleri, temsiliyet
karakterlerini kasıtlılıktan almaktadırlar.82 Biraz daha açacak
olursak dil, yazı, resim vb. zihne göre dışa açık olan temsili yapı
lar bu tasarım ve temsil yeteneklerini doğ;rudan kendi doğ;aların
dan alıp nesneye yöneltiyor değ;illerdir. Bunun yerine zihnin iş
levi olan temsil ve tasarım karakterinden, dolayısıyla kasıtlılığ;ın
yapısından çıkarsamaktadırlar.
Şimdi başta sorduğ;umuz soruya yeniden dönelim . Ses ve ha
reketlerden anlama, sözden edimsöze nasıl geçilmektedir? Bu
nun kısa cevabı, özelde niyetin, genelde kasıtlı içeriğ;in fızıksel
varlıklara aktanlması ya da eşlik etmesi olabilir. Searle'ün ifa
desiyle, "konuşanın düşüncesinin orij inal ve asli kastı kelime
lere, cümlelere, işaretlere, sembollere vs. iletilir. " 83 Searle'e göre
burada çifte kasıtlılık söz konusudur. Genel kasıtlılık durumu
ve bunu dil yoluyla ifade etme niyetine dayalı kasıtlılık. 84 Sear
le, niyet ve kasıtlılığ;ın söyleme edimine içerik katma ilişkisini de
şöyle özetler: "Bu bir dizi niyet yoluyla bir söyleme (utterance)
ediminin lerasıdır ki bu yolla bir söyleme edimini edimsöze çevi
rirerek, sözü söylemeye etki eder. "85
81
82
83
84
85
Age. s.4. 1 ı .
Bkz. age. s . 2 1 ·22.
Searle. Mind. Language and Soctety. PhUosophy
Phoenlx. 2000), s. 1 4 1 .
IntentiDnallty, s . 28·29.
Age, s. 29.
In
the Real World (London:
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
121
B. Aune , b u tür bir soruya cevap verirken -Dumrnet'ta oldugu
gibi- bir toplumda geçerli ve kabul edilebilen dilsel
norm
ve kural
lann fıziksel olan söze anlam verdiğini savunur. Dolayısıyla anlam
içsel olarak karşılığı olmayan. öznel/ tecrübi şeylerle değil, sözü
belirleyen normatif kavramlar ağı içinde sıruflandınlmalıdır. 86
Ancak Alston'un da dikkat çektiği gibi aynı içeriğin farklı dil ve
normlarla ifade edilebileceği87 göz önüne alındığında, dilsel norm
ve kurallar, anlamın aktanm ve paylaşılabilirliği noktasında nes
nel bir zemin oluştursalar da tek başına yeterlilik şartını yerine
getiremezler. Bunun için norm ve kuralların da aynı zamanda
konuşanın bilinç ve kasıtlanyla birleşmesi gerekmektedir. Bu
da kasıtlılıkla açıklanabilecek ek bir koşul gibi görünmektedir.
Alston'un, Aune'nin yaklaşırnma getirdiği tamamlayıcı görüş bu
dengeyi gözetlemektedir: MAçık bir iddia ya da düşüncenin bazı
norm ve kurallarla ilişkilendirilerek ele alınmasından ziyade , id
dia eden ya da düşünenin belli norm veya kuralların etkisininfar
kında olmasıyla açıklanabilir. "88 Bu ifadelerde dilin kurumsal ve
toplumsal boyutuyla, bireyin kasıtlılık bilinci ve niyetinin birlikte
anlama katkısı göz önünde bulundurulmaktadır. Bu durumda
konuşma ediminde bulunurken (fiziksel olana) eklediğimiz, artı
şey nedir, diye sorduğumuzda, Searle'e katılarak buna Mkasıtlı
içerik" diyebiliriz. 89 Edimler bu açıdan iki parçalıdır. Ö rneğin. 'su
istiyorum' gibi bir ifade de belli organların hareket ve seslerine
dayalı fiziksel boyutla, talep . istek, rica türünden anlamlı bir
edimsözde bulunma kastı söz konusudur. Burada edimin fiziksel
yönü önemsiz değildir. Aksine anlamlılık ve kastın ortaya çıkma
sını sağladığından fiziksel olanla kasıtlılık birbirini tamamlayan
iki önemli öğe olmaktadır. Fiziksel boyut araçsal da olsa, kastın
gerçekleşmesi için kaçınılmazdır. Söz olmadan edimsözden bah
sedilemez, içerikle birlikte onu taşıyan bir taşıyıcı vasıtaya da
ihtiyaç vardır. Bildik bir ifadeyle yınana lafızla kaimdir" .
86
87
88
89
Bkz. Alston, "Aune on Tought and Language", Noûs. 3 ( 1 969) . s. 1 78.
Bkz. Alston, agm. s. ı so .
Agm. s. l 82 . (ltallk vur gu ban a aittir). Aune, dilin norm v e kurallannı öne çıka
rırken, konuşmanın niyetlilik ve lnançlara dayanan boyutunu dışlıyor degildir.
Ancak o anlamın salt lçselllkle açıklanmasına Itiraz etmektedir. İlgili görüşleri
lçln bkz. Aune. "Actlon, Inference and Intentlon", Phllosophical Perspectiues, 4
( 1 990) . s. 250vd.
Intentionality, s. 87.
122
Dil Düşünce v e Anlam
Niyetin/kastın söz ve sembollere katılması hatta deyim yerin
deyse kendisini dayatması tam olarak nedir ve nasıl anlaşılmalı
dır? Searle bunu yeterlilik/başarı şartıyla
on)
(condition of satisfacti
açıklar. Searle'ün ele aldıgı üç aşamalı niyet ve yeterlilik şar
tından söz edilebilir. Birincisi, bir sözü belli bir anlatım biçimiyle
dile getirme koşuludur. Bu aşama genel anlamda kastın daha
özelde niyetin söze empoze edildigi birinci niyet düzeyidir. Bu
aşamada sadece bir sözü dile getirme niyeti söz konusudur. İkin
ci aşama kastı (edimsöze) empoze etme niyetinden oluşurken,
üçüncü aşama da konuşanın, dinleyene kendi niyetini anlaması
na yönelimi ve sözü böyle bir niyetle dile getirmesidir. Sonuncu
su bir açıdan ilk ikisine dayanan onları gerektiren ama aynı za
manda onları içeren bir aşamadır.90 Birinci aşama birinin sözü
nü aktarma veya ögrenmek amacıyla bir kelimeyi söyleme yahut
bir cümleyi tekrarlama örneklerinde oldugu gibi her zaman temel
bir niyet içermiyor olabilir. İkinci aşamada ise anlamın -öznenin
bilinçli yönelimiyle- söze öznel düzeyde deyim yerindeyse giydi
rildigi, ancak hala muhataba aynı içerik (ve kasıtlı yönelimle)
aktanl(a)madıgı düzeyi içerir. Üçüncü aşama artık ikinci niyetın
muhatapta ortaya çıkma kastını da içermektedir. Bu aşamada,
dinieyende istenen anlamı oluşturma niyetinin daha kesin bir
kasıtlılık ve bilinçliligi gerektirdigi ortaya çıkmaktadır. Searle'ün
dikkat çektigi önemli bir nokta, anlamlı bir şekilde kelimelir ko
nuşma niyeti ile dinleyene bu anlamı iletme niyetinin birbirine
kanştınlmamasıdır. Zira bu niyetler özdeş olmadıgından, ger
çekleşme ve dogruluk koşullan da farklı olabilmektedir. İletim
veya iletişim niyeti, Grice'taki anlam teorisiyle açıklandıgında,
konuşanın, kastını/anlamı dinieyenin zihninde ortaya çıkacak
bir niyetle, belli bir dil üzerinden belirli gerçekleşme koşullanyla
birlikte bir anlatımı dile getirmeyi içerir.91
Niyet belki de kasıtlılıga dayanan en önemli zihinsel tutum
oldugundan bu aşamada niyetle konuşma edimleri ilişkisine
90
91
Age. s. 1 42- 1 43.
Sear1e. age . . s. 1 44- 1 46. "Konuşanın kastı" yaklaşımı daha önce deg!ndiglmiz
gibi daha çok Grlceçı bir teorldlr. Ancak Grlce çogunlukla iletişime dayalı an
lam ve nlyetllllğ;e vurgu yapar. Yani, konuşanın dlnleyene kendi kastını anla
yacagJ ve dinieyenin de bunun farkında olduğ;u niyetlilik sürecini öne çıkarır.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 23
biraz daha açıklık getinnekte yarar vardır. Elbette tüm yapıp
etmelerimizde niyet ve başka türden kasıtlı tutumlanmız söz
konusudur. Ancak dil ve anlama ait kasıtlılık, Searle'ün lfade
siyle en üst düzeyde bir kasıtlılık olmakla sadece insana hastır.
Her ne kadar dil dışında başka davranışlarla da niyet ve kasıt
lanmızı açıklamak ve iletmek mümkün olsa da bu daha az ge
lişkin olarak gerçekleştıgtnden yetersiz olmakta ve alt düzeyde
kalmaktadır. 92 Bu açıdan Hartnack'a katılarak şu sonuca van
labilir: "niyet bir şeyi ifade etmenin yeterli olmasa da zorunlu
şartıdır. "93
Konuyu inanç , niyet ve kasıtlılıgı iç içe ilişkilendirerek, açık
layan Aune, "zihnimizde bir şey yapmaya yöneldtgimizde bir ni
yet şekillenir, bu da mutlak anlamda bir edirne yöneiten inanç
larla birlikte olur"94 demektedir. Aune , niyetın edimdeki rolünü
iki ilkeye dayandınr. Bunlardan ilki alternatifler arasında ter
cih yapmak, ikincisi ise önceki niyet ve inançlardan (daha özel)
bir niyeti çıkarsamaktır. 95 Bu açıdan bakıldıgında niyetle edim
arasında sıkı bir ilişki vardır. Hartnack, edlmsözleri etki-tepkiye
dayalı davranışlardan ayıran temel özelligin, niyetli olmalan ve
söze dayalı edimler olmalarıyla açıklar. Bu anlamda tüm anla
tımlanmız her zaman niyetli olmasa da kasdi anlatımlanmızda
niyet kaçınılmazdır. Kasıtlı bir yolla kurulan cümlelerimiz niyetle
baglantılan oranında sernantık bir degere sahip olur.
Niyet-edim ilişkisi temelde bir nedensellik ilişkisi gibi dur
maktadır. Yani niyetle edim arasında bir tür neden-sonuç ilişkisi
var gibidir. Elimi kaldırarak
(neden)
bir şey istememde
(sonuç)
oldugu gibi kasıtlı edirolerde neden- sonuç arasında bir anlam
da mantıksal bir bag göze çarpmaktadır. Nedenselligi "bir şeyin
92
93
94
95
Searle. Intentkmality. s. I 60, 1 78. Bu yönüyle d!l ve konuşma Insanın eylem
alanını gellştlnnekte konuşmaya dayalı yeni varlık alanları oluşturmaktadır.
Bu alan sosyo-kültürel tüm ögeleri belirlemekte ya da etkilemektedir. Sözün
varlık alanları oluşturması noktasında farklı bir yaklaşım Için bkz. Tahsin
Görgün. Anlam ı.ıe Yorum: Dini Metirılertn Anlaşılması ı.ıe Yorumlanması (İstan
bul: Gelenek, 2003).
Justus Hartnack. Language wıd PhUosophy ( Paı1s: Mouton, 1 972). s. 32. 3 1 .
Aune, s. 255.
Aune, age, s. 256. Konunun başında söz konusu ilişkllendlnne açıklanmakta
dır.
Dil Düşünce ve Anlam
1 24
başka şeylerin oluşmasını sağlamasıM96 şeklinde tanımlanırsak,
niyete dayalı kasıtlı nedensellik, fıziksel nedensenikten farklı ola
rak failin içinde yer aldığı özel türden bir nedensellik olmaktadır.
Bu yönüyle değerlendirildiğinde nedensenikten çok özgür özne
lerin işe karışmasından dolayı " ned.ensellik benzen� bir ilişkiden
bahsetmek daha isabetli görünmektedir. Bu bağlamda niyetın
aktarılıp aktarılmaması, kastın bir yerde değiştirilip değiştirilme
yeceği, kastı ileten lfadelerin oluşum şekilleri ve aktarılan biçim
ve içeriğin dinleyende oluşturacağı sonuçlar genel olarak deği
şime açık esnek bir yapı oluşturacaklardır. Bu da nedensellik
tanımını zayıftatan bir bağlama dönüşmektedir.
Niyetle edim arasındaki diğer bir ilişki şekli de niyetle yeterli
lik/başarı şartı arasındaki ilişkisidir. Bu daha önce değindiğimiz
gibi, dilin temsil gücünden kaynaklanmaktadır. Nitekim, yukar
da geçtiği gibi, fiziksel olan ses ve hareketlere anlam katan ya da
sözü edimsöz haline getiren şey onlara rıiyetin (daha genel an
lamda yeterlilik şartlarının) empoze edilmesidir. Yeterlilik/başarı
şartı genel olarak inançla inanç içeriğinin, sözle niyetın uyumu
dur. X'in Y'ye oy verme inancı, oy vermesiyle dogru olmuş olur.
X'in Y'ye oy verme isteği, oy vermesiyle yerine gelmiş olur. X'in
Y'ye oy verme niyeti de aynı şekilde oy vermesiyle gerçekleşmiş
olur. Searle örneği şu şekilde ortaya koyar:
i nanıyorum + John'a oy vereceğim.
i stiyorum + John'a oy vereceğim.
Niyetim var + John'a oy vereceğim.
Yukarıdaki cümlelerin her biri kasıtlı bir tutumu temsil eder
ken, her kasıtlı tutum da kendi yeterlilik/başarı şartı olan "oy
vermeMyi temsil etmektedir. Buna göre "kasıtlı bir edim basit ola
rak rıiyetin yeterlilik şartıM97 olmaktadır. Kasıtlı bir edim (buna
edimsöz de denebilir) , birilerine bir şey yapmasını söylemekle
yakın ilişkilidir. "Bir kimse emir verdiğinde, bu bir kasıtlı edi
min yerine getirilmesini emretmektir. M98 Burada kasıtlı ve niyetli
96
97
98
Intentionaltty. s. ı 39, 1 22 . Konunun bundan sonraki kısmı çoğ;unlukla
Searle'ün lntentionality eser! temel alınarak ele alınacaktır.
Age. s. 79-80.
Bkz . . age. s. 8 ı .
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
125
b ir durum söz konusudur. MEmrediyorum ama buna bir niyetim
yok" anlamsız veya çelişkili bir ifade olur. Sonuç olarak Searle'e
göre Mkasıtlılık durumu, onun yeterlilik şartlannın temsiliyetidir. "
B u bir varlıgın hep dogru oldugu , yanlış yapmadıgı anlamında
degil, onu dogru yapma kavrayışının imkanına sahip oldugunu
gösterir.99 Ayrıca bu yeterlilik şartının her zaman aynı düzeyde
dış dünyada gerçekleştigi ve sonuçlann niyetle dogru orantılı
bir şekilde ortaya çıktıgı anlamına da gelmez. Bazen karmaşık
niyetler söz konusu oldugu gibi bir davranıştan kastedilmeyen,
niyetlenınemiş sonuçlar da ortaya çıkabilir. Bu durumlarda asıl
edim , öznenin gerçekte niyetlendigi edimdir.
100
Bazen de istenen
bir sonuca ulaşıldıgı halde söz konusu sonuç niyetın içerigiyle
örtüşmüyor olabilir. Bir adamı öldürmeye kasteden birinin onu
öldürecegi anda adamın başka bir nedenle ölmesi buna örnek
verilebilir. Ancak konumuzia ilgisi açısından Searle'ün ele aldıgı
diger bir örnek daha da açıklayıcıdır. Örnege göre , Madamdan çık"
diyen birine muhatabın Mçıkıyorum ama sen emrettigin için degil"
deyip çıktıgında, emre muhalif davranınarnakla birlikte emri ye
rine getirmiş de olmamaktadır. Bu durumda önemli olan sadece
emrin gerçekleşmesi degil, aynı zamanda söz konusu niyetle ye
rine getirilmiş olmasıdır. 1 0 1 Sonuç olarak Searle'e göre yeterlilik/
başarı şartı bir söyleme edimine, niyetin katılımı ile gerçekleşir.
Buna göre anlamlı bir edimi dilsel anlamda (da) anlamlı kılan,
ona kasıtlı olarak empoze edilen yeterlilik şartlarını yerine getir
mesine baglıdır. 1 02
Searle'ün ele aldıgı niyetlerden biri de
anlamlılık niyetid ir
.
Konuya ilişkin bazı temel sorulan biraz daha özelleştirerek so
racak olursak, kişi konuşmakla nasıl oluyor da fiziksel nitelikli
karakteriere niyet katabilmekte ve bu niyet söz konusu anlamı
iletebilir nitelikler taşıyabilmektedir? işaret ya da sesleri onla
nn ötesine taşıyan karmaşık niyetin dogası nedir? Searle, bu
tür sorulann , bir dili bilip konuşmak, sonsuz sayıda cümleler
kurabilmek gibi dille ilgili diger sorulardan ayrılması gerektigini
99
1 00
101
1 02
Age. s. 1 77.
Bkz. . age. s . 1 00- ı o ı .
Bkz . . age. s . 86-87.
Age,s . 1 67- 1 68.
Dil Düşünce ve Anlam
1 26
savunur. Zira anlam sorunu iletişim için kullanılan genel bir dil
olmadan da ortaya çıkabilir. Bir şeyi dile getirmekle , bunu doğru
bir şekilde dile getirmek, bir emir ediini ile itaat edilen bir emir,
bir söz verme ile yerine getirilen bir söz verme ayrımlan yapıldı
ğında; anlamlılık niyeti her durumda birinci kısmın yerine geti
rilmesiyle ilgili olmaktadır. 103 Zira bir sözün söylenmesi, sözün
doğrulugu, muhatabın bunu anlaması ve buna ilişkin inançlan
birbirinden farklı şeylerdir. Bir kimse inanmadıgi bir şeyin zihin
sel/ dilsel temsiline sahip olabildigi gibi, bazen durum inandı�ı
nın tam tersi de olabilir. 104
Dilsel yönelime dayanan M anlamlılık
niyetı�
de Mtemsili niyet"
ve Miletişim niyeti" olarak ikiye aynlır. Bu iki niyetten birincisi
bir olayın/olgu durumunun temsil niyetini oluştururken, ikincisi
de bu temsil niyetini iletmeyi içermektedir. Bu iki niyet birbi
rinden farklıdır. Çünkü iletişimde muhatapta bir etki oluşturma
niyeti söz konusu iken, tasarımlama aşaması olan temsilde bu
aranmaz.
Temsil niyetinin do�al olarak iletişim niyetini önceledi�i
düşünüldügünde, dilden söz etmek ço�unlukla iletişim niyetiyle
başlamaktadır. Bu durumda iletişim niyetinin işlevi kısaca, Mdin
leyicinin yerine getirilen ediini temsil niyeti halinde kavraması"
olmaktadır. 1 05 Temsile dayalı anlam ise muhataba herhangi bir
etki etmekten veya muhatabın buna ilişkin inançlarından ba�ım
sız oldugu gibi ifadenin doğru olup olmamasından da ba�ımsız
dır. Dilde asıl olan bu işlevleri yerine getirmek olsa da temsil ni
yetiyle iletişim niyetinin işlevlerinin birbirine karıştınlmaması ge
rekmektedir. Dilsel anlam kasıtlılı�a dayandı�ı için onun imkan
ve sınırlan da, kasıtlılı�ın imkan ve sınırlan tarafından belirlenir.
Bu açıdan bakıldığında dilin kasıtlılı�a dayanan en önemli niteli
gl
�emsil kapasitesidir.
Kasıtlılığın temsil kabiliyeti ise daha önce
de�indi�imiz gibi, kendinden olup özseldir. Özsel olarak kasıtlılık
ve temsil kapasitesine sahip olmayan dil (fıziksel nitelikler ta
şıyan söz) , kastın, dolayısıyla yeterlilik şartlarının empoze edil
mesiyle anlam ve edimsel nitelik kazanmaktadır. Böylece temsil
kapasitesinin sınırlan anlamın da sınırlarını oluşturmaktadır.
1 03 Anlamlılık niyetl için bkz. !ntenttonalıty. s. 1 62- 1 64 .
1 04 B kz . s . 1 69.
1 05 Age. s. 1 68, 1 64 - 1 65.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
127
İnsan zihni ve dili , sahip oldugu temsil kapasitesiyle dogadaki
olay ve olgulan tasanmlamakla onlann var alınalanna neden
olamaz. Searle'ün verdigi örnekte oldugu gibi "ben bir yumurta
pişirecegtm" demekle kişi yumurtayı pişiremez. Çünkü dilin ve
zihnin temsil kapasitesi böyle bir varlık düzeyini oluşturmak için
yetersiz kalmaktadır. Bunu ancak dogadaki olaylan
(belki onlan
tasanmlayarak) var etmeye gücü yeten bir varlık yapabilir. ı os
Dil , temsil yetisini ve kapasitesini kasıtlı (zihinsel) tutum
lardan çıkarsamakla birlikte, kasıtlı tutumlara benzer bir yolla
nesne /olay/olgulan temsil etmektedir. Ancak dil ve kasıtlılık bu
temsil niteliklerini, kendisi temsili karakter ve kapasiteye sahip
olmayan bir " arka plan"aı07 dayanarak gerçekleştirmektedir. Söz
konusu arka plan dilin ve yönelimin temsil kapasitesinin sınırla
nnı belirleyen en önemli faktörlerden biri olmaktadır.
Arka plfuıı tanımlamadan ve ne oldugunu açıklamadan önce ,
ne olmadıgını ortaya koymak yerinde olacaktır. Arka plan, ta
mamen bizden bagımsız dış gerçeklik anlamında kullanılmadıgı
gibi anlam, inanç , niyet vb. kasıtlı durumlarda oldugu gibi salt
temsil kapasitesine sahip olan , adeta ön inançlar agı gibi bir zi
hin çerçevesi de degildir. Arka plan bir kurallar sistemi olarak
kabul edilmeyecegt gibi baglamla da kanştınlmamalıdır. ı os O
halde arka planı nasıl anlamalıyız? Searle'ün yaptıgı tanımlar
dan biri, "arka plan tüm temsilierin teşekkülüne imkan veren,
kendisi temsili olmayan zihinsel yetiler" şeklindedir.
ıoo
Bunlar
da çogunlukla fiziksel, biyolojik ve kültürel yetiler /kapasiteler
olarak degerlendirilebilir. Searle'ün yaptıgı diger bir tanımlama
konuyu biraz daha açıklamaktadır: "Arka plan ne şeyler dizisi
ne de bizimle şeyler arasındaki gizemli ilişkilerdir. Daha çok bir
1 06 Krş. Intentionality. s. 1 7 1 - 1 72; 1 7 4- 1 75.
I 07 Arka plan yaklaşımını da Searle"ün görüşlerinden hareketle ele alaca�. Sear
Ie. konuyu özell!kle düz Olteral) anlamın konuşmada asıl oldugunu gerekçelen
dlrmek Için arka plan kavramına müracaat etmiş ve onu nerdeyse bir kurarn
düzeyinde gellştlrmlştlr.
1 08 Arka plan'ın ne olmadıgina lllşkin olarak. Searle"ün dikkat çektigl bazı yanlış
anlamalar Için bkz. Züınin Yeniden Keşfi. s. 235-237. Searle IntentionaUty adlı
esertnde arka plan yaklaşımını Züınin Yeniden Kew adlı esertnde daha da ge
llştlrmekte ve önceki görüşlertyle liglll olarak bazı düzeltmelere gitmekte veya
açıklama yapma Ihtiyacı hissetmektedir.
1 09 Intentionality, s. 1 4 1 .
1 28
Dil Düşünce ve Anlam
yetenekler, duruşlar (stance) , niyet öncesi tasavvurlarla varsa
yımlar, pratiklerle alışkanlıklanmızdır" . ı ı o
Arka plan anlama, inanma, talep ve kasıtlılığın zorunlu ama
yeterli olmayan bir şartıdır. Kasıtlı durumlann, kasıliara dayan
mayan bir yetiler kümesi içinde işlemesidir. İ nanç talep ve ni
yetlerimiz Searle'ün ağ bağlantılan dediği başka inanç ve talep
lerimize dayanmaktadır. Bu ağ bağlantılan da -kendi kendilerini
yorumlayıp uygulama durumunda olmadıklan için- bir temsil
karakterine ve kasıtlılık niteliği olmayan bir arka pl8..'1a ihtiyaç
duyarlar. ı 1 1 En önemlisi "arka plan bize yönelimin tikel formlan
na sahip olma imkanı sağlar. · ı ı ı Lokantaya gidip yemek yeme ni
yetim , lokanta gibi bir kurumun var olduğu , burada belli bir ücret
karşılığı yemek yendiği vb. arka planına dayanır. Parlemento'nun
varlığı milletvekilliği için aday olmanın arka planını sağlar. Oyun
kurallan oyun oynamaya olanak verir. Bu ne demektir? Şimdiye
kadar konuşma ediınieri dahil , yaptığımız tüm ediınierin kasıt ve
niyetiere dayandığını temel bir kabul olarak öne çıktığı gibi edim
öncesi tüm niyet, kasıt ve inançlanmızın başka türden inanç, ni
yet vb. kasıtlı tutumlara dayanması da yine bu kabule dayalı bir
sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. "Bir bardak su alabilir miyim! "
cümlesiyle dile getirdiğim isteğimin arkasında suyun bir sıvı ol
duğu , bardağa konabileceği, içilebilir olduğu, bardakla getirildi
ğinde bardağın baş aşağı tutulmayacağı türünden sıralanacak
bir dizi önkabul (arka planla ilişkili) yer almaktadır. Birçok düşü
nür tarafından benim suyu ağzıma götürme edimim, onun sıvı ve
içilebilir olduğuna dair olan inancımla veya bir dizi ilişkili inanç
ağıyla açıklanmakta ve böyle bir inanç veya ilişkili inançlar ağı
yeterli görülmektedir (Buna geleneksel yaklaşım da denebilir) .
Bu halde Searle'ün arka planla anlatmak istediği ek şey nedir?
Kanımca Searle, bir edimin arkasındaki kasıtlılığa dayanan tüm
tutumlan "ağ bağlantılan" olarak isimlendirip bunlan da arka
planla ilişkilendirmekte iken, geleneksel yaklaşımın inançla ilgili
yaklaşımı adeta "ağ bağlantılar"ında son bulmaktadır. Searle'e
1 1 0 Age. s. 1 54 . Sear1e'e göre bu yetilerin çogu da metafiziksel bir açıklamaya Ihti
yaç duymayan Insan beyni ve nörolojlk yapısıyla açıklanabilir.
l l l Bkz. Zl'K. s. 2 1 7-2 1 9 .
1 1 2 Intentionality, s. 1 57 .
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
1 29
göre "arka plan niyetli durumlar olmayan fenomenlerden olu
şurken, ag ba�lantısı bir yönelimsellık a�ı ba�antısıdır. " 1 1 3 Arka
plan bir yetller kümesinden oluşurken, kasıtlı durumlarla ilgili
olan a� ba�lantısının yetllerle ilgisi yoktur. Kişinin (inanç, niyet
gibi) kasıtlara dayalı bir tutuma sahip olmaksızın, bir önerme
nin içeri�inin do�lu�a sahip olması, Searle'e göre bu ay
rımla do�dan ilişiklidir. Nesnelerin katılı�ına ya da suyun sıvı
oldu�na dair herhangi bir inanca sahip olmaksızın, hayatımı
bunların böyle oldu�na dair kabullerle sürdürüyor ve onlara
ilişkin önermelere ba�lı kalabiliyorum. Bu durumda arka planı
tüm inanç , niyet, talep vb. tutumlanmızın bir şekilde dayandı
�ı ve dilsel anlamı ona göre yorumlamamız gereken bir tavırlar,
davranışlar, yetller kümesi şeklinde düşünebiliriz.
Burada özellikle konuşma söz konusu oldu�nda iki temel
sonuca dikkat çekilebilir: ilkin, sernantık bir içerik tek başına bir
arka plandan izole edilerek anlaşılamaz. Dolayısıyla bir cümlenin
düz anlamıyla mı yoksa metaforik bir yolla mı kullanıldı�ı. arka
planın da göz önünde bulundurulmasıyla daha kolay anlaşılabi
lir. "Her cümle, insanın belli uygulamalara, uzmanlı�a. bir şey
leri yapma yollarına vb. ilişkin yeteneklerinin arka planına göre
yorumlanır. " Bu yetiler aynı ifadenin farklı şeklllerde yorum
lanmasına yol açar. Düz anlamıyla da olsa cümlelerin anlamla
n
arka plana göre farklı yorumlanabilir. Cümlenin anlaşılması
için arka planı bilmenin gereklili�i. Searle'e göre, temelde dilsel
temsilin olgulan betimlemede her zaman yetersiz kalabilmeleriy
le ilgili bir durumdur. Herhangi bir fiili durum sonsuz sayıda
do�ru betimlemelerle açıklanabilir. Di�er bir ifadeyle "cümlele
rin anlamı kökten bir biçimde söylenen şeyin içeri�i yeterince
belirleyemez. " 1 1 4 Ö rne�in "okula gidece�im" cümlesi dilsel ku
rallar ve salt kelime anlamlarına göre düşünüldü�ünde, okula
uçakla, yürüyerek veya tek ayak üzerinde seke seke gitmeyi, hat
ta uçan bir seecadeye binip uçma gibi daha onlarca ihtimali dış
lamaz. Ancak bizim için okula gitmenin bilinen belirli fızıksel ve
sosyal şartlan bunun nasıl anlaşılacawna dair belli sınırlamalar
1 1 3 2YK. s. 230.
1 1 4 2YK. s. 224. aynca bkz. s. 2 1 9-222.
Dil Düşünce
1 30
r.ıe
Anlam
getiıir. Dolayısıyla söz konusu arka plan cümlenin nasıl anlaşıl
ması gerektigi konusunda yardımcı olur. Bundan hareketle Se
arle , "gerçek anlam, dogruluk şartlarını sadece arka plana baglı
olarak belirler" 1 1 5 demektedir.
Searle, arka planın herhangi türden bir görecelik ya da idea
lizm! dogurmayacagını dolayısıyla gerçek(çi)ligi tehdit etmeyece
gini de savunur. Buna göre "arka plan temsil edilen gerçekligin
degil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelligidir." 1 1 6 Konunun de
vamında şunları söyler:
Bizim onu nasıl temsil ettigirniz gerçek dünyanın umurunda bile
degildir ve temsil sistemimiz işlev görmek için, temsile dair olma
yan bir yetiler kümesine Ihtiyaç duysa da, bu sistemin temsil için
kullandıgı gerçeklik kendiliginde bu yetilere ya da başka herhangi
bir şeye dayanmaz. Kısacası, arka plan dışsal gerçeklik kanaati
mizi veya dogrunun kavranışındaki uygunlugu ya da açık iletişi
min lmkarunı yahut da mantık olanagını tehdit etmez. Ancak bu
görünüşün tümüne farklı bir ışık tutar. 1 17
Searle, bu anlamda arka planın göz önüne alınmasıyla; özel
likle metin yorumlama teorilerinde "bütün anlamaların adeta bir
tür yorumlamaya ihtiyaç duydugu" şeklindeki bir yaklaşımın
yanlış olduguna deginir. Zira arka planı bilmek ifadeleri normal
ve düz anlamıyla bilmeye gerektirir. "Normal anlama" ifadesi de
bizi anlamanın ayrı bir mantıksal aşamasının ya da bir tür ayrı
yorumlama biçiminin oldugu kanısına götürmemelidir. Ö megin
agacın arka tarafına baktıgımızda bazı biliş teorilerinde oldugu
gibi buradan mutlak bir algı farklılıgı gibi yorumlamalara git
mek yerine , yaptıgımız şeyin "basitçe agacı gerçek bir agaç ola
rak" gördügümüzü kabul etmektir. Arka planın farklılıgına göre
yorum farklılıklarının olması ise Searle'e göre "sıradan algıla
rın
sürekli olarak bir yorumlama edimi gerektirdigi" sonucunu
dogurmaz. 1 1 8 Burada Searle'ün arkaplana getirdlgi açıklamaların
ı ı 5 2YK. . s. 226. Farklı örnekler Için bkz. s. 224-225.
1 1 6 2YK. s . 236. lntentionallty de Ise. arka planın lşle}1şlnl şöyle tanımlar : "Arka
pliin fonksiyon göstertrken. temsil yoluyla işled@ sanılmamalı: bunlar blzatıhl
gerçek dünya olarak alınmalı. Gerçek dünyanın var olduguna lnancım onu
temsil etmekten bagımsızdır.- (s. ı 58) .
ı 1 7 2YK. s. 236.
1 1 8 2YK. s. 237.
Anlamı Belirleyen Bazı Faktörler
131
temelde dış dünya ve anlam gerçekçiligiyle uyumlu oldugu ve yo
rumu öneeleyen hermenötlk bir yaklaşımdan çok anlam gerçek
çiligini öne çıkaran sernanlik bir tutumu önemsedlgi görülmek
tedir. Searle'ün arka plan yaklaşımını şu sözlertyle noktalamak
anlamlı olacaktır. MArka plan basitçe gerçekleşebilen bir olaylar
dizinini belirtmez. Daha çok zihinsel yetller, tavırlar, tutumlar,
davranış biçimleri, nasılın bilgisi, beceriklilik, vb.den oluşur ve
bunların tümü sadece ortada niyetli bir edim, algı, düşünce, vb.
gibi niyetli fenomenler mevcutsa ortaya çıkabilir. " 1 19
ı 19 ZVK, s. 24 1 .
SONUÇ
Çalışmanın başlıklan kısmen farklı ve birbirinden bagimsız ko
nulan içeriyor gibi görünse de anlamın neliği, anlam ve dil ilişki
si, anlamı belirleyen faktörler ve anlam aktanını gibi anlam etra
fında merkezlenen belli başlı konular hakkında bazı sonuçlardan
söz etmek mümkündür.
Bu bağlamda ilk bakışta anlamın ne olduğundan çok anlamın
ne olmadıgina veya anlamı ne ile sınırlamadıgimıza dikkat çek
mek daha yerinde olacaktır. Söz gelimi, Platoncu ve onun çağ
daş bir versiyonu olan Fregeci anlam realizmi her ne kadar an
lamın nesnelliği, genel geçerliliği için önemli bir açıklama sunsa
da özellikle konuşanın anlama (zihinsel) katkısını önemli oranda
göz ardı ettiğinden anlamı farklı yönleriyle açıklamakta yetersiz
kalmaktadır. Benzer şekilde anlamı, söylenenlere verilen karşı
Iılda açıklayan davranışçı tutum da anlamı salt etki-tepkiye da
yalı indirgemeci dar bir çerçeveye sıkıştırdığından anlamın farklı
yönlerini göz ardı etmekle sonuçlanmaktadır.
Bunlara ek olarak anlamı zihinsel içerikle açıklamada, an
lamın en önemli boyutuna dikkat çekilmiş olsa da, anlamı salt
zihinsel bir içerik olarak ele almak onu öznel ve aktanlamaz psi
kolojik bir faktörle sınırlama riskini taşımaktadır.
Diğer yandan anlamı sadece dilin kurallan, uzlaşımsal-sosyal
yapısı ve bunlardan oluşan bir sistem içindeki kullanımıyla açık
lamak da yeterli değildir. Şüphesiz, anlamın somutlaştıgı ilk ortam
dilin düzenli yapısıdır. Ancak dilin bu düzenli gramer yapısı da tek
başına anlamı belirleyemez. Sözgelimi, Mgülün tadı beyazdır" cüm
lesinde olduğu gibi, gramere uygun ancak kategorik yanlışlan içe
ren ifadeler her zaman kurulabilir. Bu durumda anlamı açıklama
da genel bir ayrımla: zihin, dil , dil dışı gerçeklik alanlarını birlikte
düşünmek daha tutarlı olacaktır. Çünkü bunlardan herhangi biri
tek başına anlamı açıklamada yetersiz kalmaktadır.
1 34
DU Düşünce ve Anlam
Dilsel uzlaşı, dilin toplumsal nitelikli bir yapıya sahip oldu
gunu ve dilin ancak bir topluluk tarafından kullanılmasıyla ger
çeklik kazanabilece�ini ima eder. Di�er bir ifadeyle dilsel uzlaşı
aynı dili kullanan bireylerin zaten var olan dilsel kurallara uyma
sından kaynaklanan bir tür uyumu göstermektedir. Uzlaşı aynı
zamanda dilde kullanılan -Saussurcu ifadeyle- dilsel işaretierin
kendileri dışındaki şeylere (işaret edilenlere) delaletlerinin do�al
veya mantıksal bir nedenselli�e de�il. toplumsal bir istence da
yanmasını ifade eder. Bireyler, konuşma yetllerini bu uzlaşımsal
sistem üzerinde gerçekleştlrirler. Bu yönüyle konuşma bireylerin
uzlaşımsal olmayan kasıt ve niyetlerini uzlaşımsal bir dil üze
rinden aktarmalarını içerir. Dolayısıyla konuşan öznenin niyet
leriyle di�er içeriklerden ayrılan ve belirlenen anlam, her zaman
uzlaşımsal olanı aşacak bir niteli�e de sahiptir.
Anlam, genel bir tanımla konuşanın/yazarın kasıt ve niyetle
rinin do�al bir dilin birimleriyle (kelime , cümle vb) , düzenli ku
rallar ve uzlaşımsal bir yapıya sahip bir dil sistemi üzerinden
kendisine benzer zihinsel yetilere sahip muhataplara aktanını
gibi nitelikleri içerir.
Konuşan do�al bir dil sistemini kullanarak, kastettl�i anlamı,
başkalarına iletmektedir. Böylece anlam, iletimin konusu olmak
la paylaşılır hale gelmektedir. Bu nokta, anlamın tecrübeye kapalı
olan zihinsel yönünün, tecrübeye konu olması için söze/dile olan
ihtiyacını veya ondan ayrılmaz bütünlü�ünü göstermektedir. Bu
açıdan dil, -bazı tanımlarda geçtl�i gibi- konuşmanın dışsal yö
nünü oluştururken, anlam da zihinsel yönünü oluşturmaktadır.
Bu açıklama aynı zamanda dilsel birimleri do�rudan nesnelerin
yerine kullanmayıp, söz-nesne ilişkisini zihinsel ilişkilendirme
üzerinden, yani kavramlar yoluyla kurdu�umuzu gösterir. An
cak anlamın zihinsel boyutunu kabul etmek, gerçeklik yönünü
göz ardı etmeyi gerektirmez. Anlam, söz aracılı�ıyla farklı zihinler
tarafından payiaşılsa da bu anlamın nesnelli�i için yeterli bir ko
şul de�ildir. Anlamın nesnelli�i. zihinlerden ve dilsel ifadelerden
ba�ımsız olan gerçeklikle kurulan ilişkisini görmeyi de gerektirir.
Referans alanı dış dünya olabilece�i gibi, dilin oluşturdu�u
veya zihinsel kurmaca dünyalara dayalı alanlar da olabilir. An-
Sonuç
1 35
cak burada hangi dünyaya referansta bulundugumuz anlamın
gerçeklik ve dogrulukla ilişkisini de belirleyecektir. Diger bir de
yişle dogruluk-anlam ilişkisi ancak referans ve gerçeklikle ilişkisi
içinde belirlenebilir. Anlam , tek başına dogru veya yanlış olma
nın ölçütü olamaz. Söz geltmi. Mkar beyazdır" cümlesini ele aldı
gımızda, bu cümlenin, konuşanın söz konusu olguya ilişkin algı
içertgini, karın beyazligını benimseme gibi inanç içertgini ve buna
ilişkin bilgisini içerir. Bunlar aynı zamanda öznel ve psikolojik
içerekler olup, konuşanın zihin üzerinden anlarola olan ilişkisini
ve anlama olan katkısını oluşturur. Diger yandan " kar beyaz
dır" bir önerme olarak konuşanın inanç ve dilsel anlatımından
bagımsız, soyut bir gerçeklige sahiptir. Birilerinin inanıp inan
maması bu önermenin dogruluk degerini degişttrmez. Ü çüncü
bir düzey de Mkar beyazdır'ın dogrudan dış dünyadaki bir olguya
işaret etmesidir. Bu da dil yoluyla ve niyetle şekillenen anlam
içertgiyle (aynı zamanda buna ilişkin bilgiyle) referansta bulun
dugumuz dış dünya gerçekligidir.
Diger taraftan dilin uzlaşımsal kuralları, anlamı belirleyen
veya nesnelligi saglayan ölçütler alınaktan çok, anlamın akta
nmını ve paylaşımını saglayan faktörler olarak düşünülebilir.
Dilin uzlaşımsal-sosyal yönü tarihsel ve toplumsal faktörlerin et
kisiyle sürekli degişim ve gelişim göstermektedir. Oysa anlamın
referansı, gerçeklik/varlık olarak düşünüldügünde, dillerin ve zi
hinlerin belirleniminden (bu yönüyle) bagımsızdır. Aynı anlamın
farklı dillerde temsil edilinesi veya farklı dillere tercüme edilebilir
olması da dile indirgenemeyen söz konusu nesnel boyutundan
kaynaklanmaktadır. Diger yandan uzlaşı ve dil sisteminin, an
lamı kendi içinde haps eden bir yapı şeklinde düşünülmesi de
zorunlu degildir. Dilin adeta canlı bir dokuyu andıran yapısı sü
rekli yeni anlamlara açık oldugu gibi, yeni uzlaşımlarla dilin ken
disi de sürekli bir gelişim ve zenginleşme sürecini yaşamaktadır.
Bu açıklamalar ışıgında, anlamın varlıksali gerçeklik, zihinsel
ve dilsel (olgusal) boyutlarından söz etmek mümkün olmaktadır.
Anlamın bu üç boyutla olan ilişkisi de farklı düzeylerde gerçek
leşmektedir. Anlamın referans alanı, gerçeklik/varlık düzeyini,
konuşanın kastıyla şekillenen boyutu zihinsel olan düzeyi, ile-
1 36
DU Düşünce ve Anlam
tlşim ve paylaşımı saglayan da dilsel düzeyini oluşturur. Konu
şan/yazar , niyet ve kasıtlanyla, gerçeklige tekabül eden öner
mesel içerikleri özelleştirip, belirli bir anlam haline dönüştürür.
Dilsel (olgusal) alana gelince, kavramlar aracılıgıyla ilişki kur
dugumuz gerçekligi sembolize eden bir işaretler sistemi olarak
karşımıza çıkar. Zihin gerçekligi temsil ederken, dil de zihinsel
olanı temsil eder.
Diger yandan, anlamın zihinsel boyutu, düşünce ve inanç
içerikleriyle açıklandıgiDda, söz konusu içerikterin iletHebilme
imkanı onların önermesel olmalarını gerektirir. Diger bir deyişle,
konuşan özne zihinsel içeriklerini önermesel olana dönüştürmesi
halinde aktarabilme imkanına sahiptir. Düşüncenin kavramsal/
önermesel olana aynşma imkanı. konuşanın kasıtlanyla şekille
nen anlamın. dilsel bir formda tecrübenin konusu olmasını sag
lamaktadır. Bu durumda konuşma için yapılacak bir tanımda,
ek olarak şu noktaların da göz önünde bulundurulması gerekir.
(i) Ses, harf gibi, gerçekte fiziksel olan ögelere anlam katarak, on
lan iletişiinin aktif ögeleri haline getiren, konuşanın söz konusu
fıziksel olana eşlik eden kasıt ve niyet türünden zihinsel tutum
lan . (li) Düşüncenin önermesel olana dönüşme imkanı , bütün
cümle örneklerinin önerme ifade eden bildirimsel formda olma
sını zorunlu kılmaz. Nitekim talep , soru, rica, emir vb. konuşma
edimlerinin büyük bir kısmı dogru ve yanlışa konu olan bildirim
(haber) formunda degildir.
KAYNAKÇA
Alston, William, "Aune on Tought and Language", Noû s . 3 ( 1 969) .
"Meaning", Encyclopedia of Phüosophy (New York: The Macınillan
Company & Free Press, 1 997) , C. 9 .
Phtlosophy of Language (London: Prentice-Hall, 1 964) .
"The Quest for Meanlng", Mind. 72 ( 1 963) .
Aristotales, Yorum Üzerine, tre. Saffet Babür (Ankara: imge, 2002) .
Ashworth, E. J . , "Locke on Language" , Canad.ian Journal of Phtlosophy,
ı ( 1 984) .
Aune, "Action, Inference, Bellef and lntention", Phtlosophical Perspekti
oes, 4 ( 1 990) .
Austin, J. L. , Phtlosophical Papers, ed. J. O. Urmson & G. J. Warnock
(Oxford: Oxford University Press, 1 989) .
How to Do Things with Words (Oxford: Oxford University Press,
1 980) .
Carl, Wolfgang, FTege's Theory of Sense and Reference, Its Origins and
Scope, Cambridge CUP. , 1 994.
Chllsom, Roderick M
.•
"lntentıonal lnexistance", The Nature of Mind. ed.
D. M. Rosenthal, OUP . , Oxford, 1 99 1 .
Chomsky, Noam, DU ve Zihin, tre. Ahmet Kocaman (Ankara: Ayraç, 200 1 ) .
Collins, J . , "Expressions, Sentence, Propostions" , Erkenntnis, 5 9 (2003) .
Davidson, Donald, "Truth and Meaning" , Meaning and Reference, ed. A.
W. Moore (Oxford: Oxford University Press, 1 993) .
"Thought and Talk", The Nature of Mind (Içinde) ed. D. M. Rosent
hal, OUP . , Oxford, 1 99 1 .
Davis, Wayne A. , Meaning, Expresslon and Thoug ht (Cambridge: Camb
ridge University Press, 2003) .
Denkel, Arda, Anlamın Kökenleri (İstanbul: Metis, 1 984) .
Anlam oe Nedensellik (İstanbul: Kabalcı, 1 996) .
"Fregenin Dil Felsefesi: Ana Çizgiler" , Felsefe Araştınnalan, 5
( 1 989) .
Deutch, Harry , "lndexlcals" , A Companian to Metaphysics, ed . Jaogwan
Kim, Ernest Sosa (Oxford: Blackwell, 1 999) .
Dummet, Michael, Origins of Analytical Phtlosophy (Cambridge: Harvard
University Press, 1 994) .
İsmail Durmuş, "inşa" , İsilım Ansiklopedisi, C. 22.
Farabi, Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed, Ara Ehlu'l -Medinetü'l
FQdıla, tre . Nazif Danışman (İstanbul: Maartf, 1 956) .
1 38
Dil Düşünce ve Anlam
Frege, Gotlob, "Function and Concept" , n-anslations from the Philosophi·
cal Wıitings of Gottlob Frege, ed. Peter Geach & Max Black (foto
wa. New Jersey: Bames and Noble Books, 1 988) .
"Illustrative Extracts from Frege's Review of Husserll's Philosop
hie der Arttınetik Kritik" ( 1 884) , n-anslationfrom the Philosophical
Writings of Gottlob Frege, ed. Peter Geach ve Max Black (fotowa,
New Jersey: Bames & Noble Books, 1 988) .
"Letter to Jourdain", Meaning and Reference, ed. A.W. Moore (Ox
ford : Oxford University Press, 1 993) .
"On Concept and Object" , n-anslation from the Philosophical Wri
tings of Gottlob Frege, ed. Peter Geach ve Max Black (fotowa, New
Jersey: Bames and Noble Books, 1 988) .
"On Sense and Reference" , Meaning and Reference, ed. A.W. Moo
re (Oxford : Oxford University Press, 1 993) .
Findly. "Use, Usage and Meaning", The Theory of Meaning, ed. G. H.R.
Parkinson (Oxford: Oxfrod, University Press, 1 982)
Gale, Richard M .. "lndexlcal Signs, Egocentrtc Particulars, and Token
ReflexiveWords", Encyclopedia of Philosophy, ed. Paul Edwards,
C . 7 (New York: The Macınillan Company and Free Press , 1 967) .
Gazali. Ebu Hamid, el·Ma'rifetü'l·Akliyye (Madagaskar: 1 988) . 1 Düşün
me, Konuşma ve Söz
Üzerine (el·Ma'rifetü'l-Akliyye) , tre . A. Kamil
Cihan (İstanbul: İnsan Yay. , 2002) .
George, Alaxandre, "Has Dummett Oversalted His Frege? Remarks on
the Conveyability of Thought", Language, ThDught and Logic, ed.
Richard G . Heck (Oxford : Oxford University Press, 1 997) .
Grice, Studies in the Way of Words, Harvard UP. , Cambridge, 1 99 1 .
Görgün, Tahsin, Anlam ve Yorum: Dini Metinlerin Anlaşılması ve Yorum
lanması (İstanbul: Gelenek, 2003) .
"Haber" , İslam Ansiklopedisi (içinde) , C. 1 4 , s. 339-340.
Haigt, Davit, "The Source of Linguistic Mean1ng", Philosophy and Pheno
menological Research, 2 ( 1 976) 37.
Harmann, Gilbert, Thoughts (New York: Princeton University Press,
1 974) .
Harrison, Bemard, Introduction to the Philosophy of Language (London:
Macmillan, 1 990) .
Hartnack, Justus, Language and Philosophy (Paris: Mouton, 1 972) .
Herman. H . , "Three Levels of Meaning" The Journal of Philosophy, 65
(Ekim 1 968) 1 9 .
Hospers, John. A n Introduction to Philosophical Analysis (London:
Prentice-Hall, 1 968) .
lacona, Andrea, "Are There Propositions?" , Erkenntnis, 58 (2003) .
İbn Munzur, Llsan'ul Arab, C . 1 2 , Beyrut, 1 956.
Kaynakça
1 39
Kadi, Abdülcebbar Ebi'l Hasan, el-Muğni .fi Ebviibi't-Tevhid ve'l Adl thk.
Abdülhalim Mahmud ve Süleyman Dünya (Kahire: Darü'l Misriy
ye, 1 96 1 ) .
Usülü'l-Hamse, thk. Dr. A . Kerim Osman, tlk. Ahmed Hüseyin b .
Ebi Haşim (Mektebetü'l Vehbe, 1 988) .
Kretzman, N orman. "Tile Main Thesis of Locke's Sernantic Theory" , The
PhUosophical Review, 77 ( 1 968, ) .
"History of Semantics", Encyclopedia ofPhilosophy. ed. Paul Edwards,
C. 5. (New York: The Macmillan Company & Free Press , 1 967).
Landasman, Charles, "Locke's Theory of Meaning", Journal of the History
of PhUosophy, 1 4 ( 1 976) 1 .
Lazar, Judith, İletişim BUimi, tre. Cengiz Anık (Ankara: Vadi, 200 1 ) .
Lewis, David K. , Convention: A Philosophical Study (Cambridge: Harvard
University Press, 1 969)
Locke, John, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, tre. Vehbi Hacıkadiroglu
(İstanbul: Kabalcı, 1 996.)
Luntly, Michael, Contemporary Phiolsophy of Thought: Truth, World, Con
tent (Oxford: Blackwell, 1 999) .
Lycan, William G . , Philosophy of Language, A Contemporary Introductions
(London: Routletge, 2000) .
Öner, Necati, DU Üzerine (Ankara, 1 994) .
Palmer, F. R. Semantik: Yeni Bir Anlambilim Denemesi, tre. Ramazan Er
türk (Ankara: Kitabiyii.t, 200 1 ) .
Peacocke, Christopher, "Concept Without Words", Language, Thought
and Logic: Essays in Honour of Michael Dwnmett, ed. Richard G .
Heck (Oxford: Oxford University Press, 1 997) .
A Study of Concepts (Cambridge: MIT press, 1 992) .
Peter, Alexander, Ideas, Qualities and Corpuscles (Cambridge: Cambridge
Universty Press, 1 985) .
Putnam, Hilary. "Meaning and Reference", Meaning and Reference, ed . A.
W. Moore (Oxford: Oxford University Press, 1 993) .
"Tile M eaning of Meaning" , Proplems in Mind: Readings in Con
temporary Philosophy of Mind, ed. Jack S. Crumley II (Mayfıeld
Publishing Company 1 999) .
"1bought and Talk" , the Nature of Mind, ed . D. M. Rosenthal (Ox
ford: Oxford, University Press, 1 99 1 ) .
Quine. W . V., "Mind and Verbal Dispositions" , Meaning and Reference,
ed . A.W. Moore (Oxford : Oxford University Press, 1 993) .
Russell, Bertrand, An Inquiry into Meaning and Truth (London: Routledge,
1 995) .
Ryle, Gilbert. "Use, Usage and Meaning" , The Theory of Meaning, ed.
G . H .R. Parkinson (Oxford : Oxford University Press, 1 982) .
1 40
Dil Düşünce ve Anlam
Saussure, Ferdinand Genel DUbUim Dersleri, tre. Varda Berker (İstanbul:
Multilingual, 1 998) .
Searle, John R. , Intentionality: An Essay in the PhUosophy ofMind (Camb
ridge: Camrtdge University Press, 1 99 1 ) .
Speech Acts: A n Essay in the PhUosophy of Language (Cambridge:
Camrtdge University Press, 1 972) . 1 Söz Edimleri, t R. Levent Ay
sever (Ankara: Ayraç,2000)
'Meaning and Speech Acts', The Philosophical Review 7 1 ( 1 962) .
Mind, Language and Society: PhUosophy in the Real World (Lon
don: Phoenix, 2000) .
Zihnin Yeniden Ke!ifi, tre . Muhittin Macit (İstanbul: Utera, 2004) .
Strawson, P. F., "Direct Singular Reference : lntended Reference and Ac
tual Reference", Entity, ldentitiy and Other Essays (Oxford: Cia
rendon Press, 1 997) .
"Propositions, Concepts, and Logical Trutht", The Phiolosophical
Quarterly, 7 ( 1 957) .
Sutton, Jonathan, "Are Concepts Mental Representatitons. or Abstracta",
PhUolosophical and Phenomenological Research, 68 (2004) .
Swinbume, Richard, Revelation, From Metaphor to Analogy (Oxford: Cia
rendon Press, 1 992) .
The Evolution of the Saul (Oxford: Ciarendon Press, 1 987) .
'Tensed Facts", American Philosophical Quarterly, 27· ( 1 990) .
Tieszen, Richard, "lntutiunism, Meaning Theory and Cognition", History
and Philosophy of Logic, 2 1 (2000) .
Wittgenstein, PhUosophical lnvestigations, İng. , tre. G.E.M. Anscombe
(New York: Macmillan Publishing Co. Ine . , 1 973) .
Wolfgang, Cari, Frege's Theory of Sense and Reference: Its Origins and
Scope (Cambridge: Cambridge University Press, 1 994) .
Wolterstorff, Nicholas, Divine Discourse: PhUosophical Rejlections on the
Claim that
God. Speaks (Cambridge: Cambridge University Press, 2000) .
"Why Animal Don't Speak?", Faith and PhUosophy, 4 ( 1 996) .
DiziN
Düşünce 46, 53
A
Düzenleyici kurallar 38
Alfa 79
Alston 8, 10, l l , 1 2 , 1 3 , 25, 27,
52, 76, 1 2 1 , 1 37
Anlam 10, 20, 6 1 , 68. 69, 80, 82,
93, 1 34, 1 35
E
Etkisöz edimi 40
F
Anlam-lafız ilişkisi 60
Austln 8, 1 8 , 24, 26, 27, 35, 36,
39, 40, 1 1 5, 1 37
Aynştırma ilkesi 5 1 . 84
Fatlk 1 8
Ferciinand de Saussure 1 6
Findly 2 1 , 1 38
Frege 7, 26, 48, 5 1 , 78, 79, 86, 89,
B
90, 99, 1 1 2, 1 1 4, 1 1 5, 1 38
B. Aune 1 2 1
c
G
Gazall 1 9 , 20, 52, 6 1 , 62, 65
Chomsky 16, 1 7 , 1 00, 1 37
Grtce 8, 3 1 , 66, 67, 68, 83, 1 0 1 ,
1 03, 1 38
Cümle 1 2 , 27
H
D
Davidson 8, 26, 27, 50, 5 1 , 52 ,
1 05, 137
Dawis 22, 46, 53, 55, 83, 84, 85,
Hartnack 1 23, 1 38
Hospers 22. 25, 1 38
ı-i
87, 1 00, 1 0 1 . 1 03
Denkcl 25, 26, 27, 28, 66, 67, 68,
lacona 86, 87, 138
70, 7 1 , 78, 8 1 , 83, 88, 1 00 ,
İci 6 1 . 64
1 37
K
Dil 74, 82, 9 1 , 127
Dilsel ba�am 1 04
Kadı Abdülcebbar 1 7, 74, 75
D. Lewis 97
Kasıt 63, 1 1 8
Do�danlık 1 1 0
Kasıtlılık 1 1 6, 1 1 7
Do�luk 29
Kelam-ı nefsi 6 1
Dummet 3 1 . 33, 34, 48, 79, 89,
Kelime 22
90, 92, 93, 98, 99, 1 04 ,
Konuşan 83
1 05, 1 1 6, 1 1 9, 1 37
Konuşma 1 5, 1 7 , 1 9
1 42
Dil Düşünce ve Anlam
L
Strawson 8, l l l , 1 40
Lafız 1 7
T
Locke 22, 58, 59, 68, 69, 7 1 . 88,
1 39
Temsiliyet 1 1 9
Luntly 55, 84, 1 1 8, 1 39
u
M
Uzlaşı 95
Medlul 62
V
M. Ponty 69
Mutezile 75
Varlık ilkesi l l l
N
w
Nedensellik 66, 83, 88
Wittgenstein 7, 27, 47, 48, 49, 69,
70, 1 40
Nutuk 1 9
W. V. Quine 72
p
z
Palmer 1 7 , 22, 25, 1 05, 1 06, 1 09.
1 39
Peacocke 47, 49, 50, 5 1 , 52, 1 09,
1 39
Q
Quine 52, 72, 1 04 , 1 05, 1 39
R
Referans 72, 1 05
Russell 22, 23, 28. 29, 30, 33, 34 ,
93, 1 39
Ryle 2 1 . 35, 36, 1 39
s
Searle 1 2 , 37, 40, 42, 43, 85, 106,
1 1 0, 1 1 2 , 1 1 3 , 1 1 8. 1 1 9.
1 20. 122, 1 23, 1 25. 1 27.
1 28, 1 30, 1 40
Sernantık 1 2 , 1 7 , 22, 25
Sentaks 27
Ses 1 36
Zihin 1 7 , 63, 73, 1 00, 1 37