/
Текст
RESİM Lİ - HARITALI
MUFASSAL
OSMANLI TARİHÎ
★
BİR HEYET TARAFINDAN H AZIRLA N M IŞT IR
C ilt: IV
Baha â fa tb u s ı
196Û
«İ s t a n b u l)
BU
S A L A H İY E T L İ
fcltt
ESER
İÇİN
HEYETLE
Ç A L IŞ A N L A R :
METİN VE İL Â V EL E R: MUSTAFA CEZAR
(T A RİH ÖĞRETM ENİ)
R EDA KSİY ON : S ER V E R R. İSKİT V E Z a RÎF
ORG U N {TOPKAPI S A R A Y I M ÜZESİ ESKİ
M ÜTEH ASSISLARIN DA N ) V E N A İL İN AL
★
R E S İM L E R
H A K K IN D A
İZ A H :
P adişah ların portreleri: İk in c i Sultan Mahm-ud'a
kadar olan k lâsik oval seri; Ü çün cü S ultan Selim
zam anında ressam K&pıdağlı Kost&utin’e y a p tı
rılm ış ve hnnun iğin m evcut vesikalara, gtere
Ü çün cü Ahm ed zam anında A vrupalı b ir ressama
y ap tırıla n to p lu şecere resmînden faydalam lm ıştır. D iğer portrelerin ekserisi T opkapı sarayı m ü
zesi resim galerisindeki taolblolardan alın m ıştır
İk in c i Sultan M ustafa’ya k adar olan daire şeklin
deki küçük tire resimler ise In g iliz dip lo m atı Ricaiatrıvuıî ik i-c ilt olarak alm ancaya çev rilip 162 4
ve 1701 de basılan m eşhur tarihînden nak le d il
m iştir, Bu seriler dışın dak i portrelerle vak*> re
simleri m u h te lif müze, arşiv, alb üm ve b ita p la r
dan alınm ış olup, b âzı vakaların canlandırılm ası
ve tetk ikin in kolaylaştırılm ası iç iîî de ressamla
rım ızla h arita cım ızın fırç a ve kalemlerinden faydalanılm ıatır.
Resimlerden, icabedenlerin altın a nereden a lın
dığı veya-kime a it o lduğu y azılm ıştır.
★
O r ijin a l yazı ve re sim le rim iz in
her h a k k ı
m a h fu z d u r.
O s m a n lı
D e v le tin in
" K u r u lu ş Devri'* itib a r
ed ile n I2 S S - 1 45 3 senelerine a lt v e k a y i b ir in c i
c iltt e
v e r ilm iş ve yine a y n ı
c iltt e
“ Y ü k se lm e
D e v ri” k a b u l ed ilen 1 4 5 3 - 157S
se ne lerin in de
F a t ih ’in ö lü m ü n e k a d a r o la n k ısm ı n a k le d ilm iş tir .
İk in c i c iltte de “ Y ü k s e lm e D e v r i" n in K a n u
n î S ü le y m a n tn ö lü m ü n e k a d a rk i bttliim ü y a z ılm ış tı.
o la n
Ü ç ü n c ü c iltt e
“ Y ü k s e lm e D e v r i" nifl s o n u
S o k u llu n u n
ö lü m ü
ve
ondan
so n ra da
“ D u ra k la m a D e v r i" a d d e d ile n İ S 78 - 16B 3 y ılla r ı
o la y la r ın d a n 1 6 1 7 t a r ih in e k a d a r o la n la r v e r ilm iş
t ir .
Bu
d ö rd ü n c ü
c iltt e
İse,
" D u r a k la m a
D e v ri’’
ile ve m ü te a k ip d e v ir o la y la r ın a d e v am e d ile c e k
t ir .
B irin ci
M u s tafa'n ın tuğrası
BİRİNCİ
MUSTAFA
( ilk saltanatı)
★
Birinci Mustaia'mn cülusu — Dartissaade ağasının padişahın vaziyetini devlet erkânına açıkla
ması vc buna bir an evvel çare bulunması tavsiyesi — Mustaianın halline gidilmesini isteyenler
ve buna muarız olanların faaliyeti — Padişahın hal‘1.
★
------- BİK1MCİ MUSTAFA
Saltan Birinci Ahi
cildi. Halbuki
Trıed tahta
geçtiği
tan Ahmed öldüğü
Babası : Üçüncü Mehmed
zaman, yaşmuı kü
zaman en büyük oğAnnesi : (İsmi tarihlerde kaydedilmemiş
tir.)
çüklüğü
sebebiyle
Lu Osman,
ondört
henüz çocuğu bıılunyaşma yeni basmış
Doğduğu tarih : Hicri 1000 (M: 1591/1592)
'nadığından. Kardeşi
tı. Yani
Osman’ın
Padişah olduğu tarih ; 22 kasım 1617
Mustaia
hakkında
yaşı, babasının tah
T a h t ta n in d ir ild i ¿ i ta r ih ■ 26 ş u b a t 1618
Fatih kanunnâmesi
ta geçtiği zamandaki
Ç ocukları : Y o k
tatbik
edilmiyerek
yaşından hemen he
w
hayatta bırakılmış
men onbir ay kadar
Veziriazam ı : H a lil Paça.
tı. Bilâhare
erkek
noksandı. Bu ba
çocukları olduktan
kımdan
Osman’ın
sonra,
Hammer’e
yaş durumu
tahta
(C: 8, S: 172) göre: kardeşi Mustafa’yı
geçmesine engel addedilemezdi. Esasen
öldürmeyi tasarlamışsa da bunu tatbike
bununla ilgili bir kanun da yoktu.
fırsat bulamamıştır. Osmanlı tarihlerin
Birinci Mustafa’nın tahta geçmesiy
de sarih bir işaret bulunmamakla bera
le, saltanatın intikal şeklinde mühim bir
ber, Sultan Ahmed’in böyle bir niyetini
değişiklik meydana
gelmiş oluyordu.
icraya, kardeşi Mustafa’nın şuurunun ye
Şimdiye kadar, saltanat tamud-ı nesebi»
rinde olmaması bakımından, kendisine
denilen tarzda, yani babadan oğula in
saltanatta rakip addedilemiyeceğini te
tikal etmişti. Bu defa ise, amüd-ı nesemin suretiyle devlet erkânı mâni olmuş
bîye riayet edilmiyerek «ekberiyet sis
olabilir.
temi» ne geçilmekteydi.
Osmanlı tarihlerinde, tahta Musta
Sultan Ahmed’in cülûsunda şehzade
fa’nın iclâsı ile ekberiyet sistemine gi
Mustafa’ya dokunylmaması, muhakkak
dilmesinde kimlerin âm il olduğuna dair
ki mühim bir hâdise idi. Fakat bundan
sarih bir bilgi mevcut değildir. Sadnçok daha mühimm i onun ölümü üzeri
âzam Halil Paşa o sırada tran seferi ile
ne vukua geldi- Sultan Ahmed’in oğlu
meşgul olduğu cihetle, hükümet merkedeğil de kardeşi Mustafa tahta geçi-
zindeki en mühim şahsiyetler, bilhassa
mevkileri bakımından. Sadaret kayma
kamı Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülis
lâm Hoca Esad Efendi idi. Onun içindir
ki. Mustafa'nın padişah yapılmasında
bunların tesir ve rolüne işaret ederi ta
rihçilere rastlanır. Bu arada hatırlanma
sı icap eden bir şahsiyet de. Birinci Ahmed'in meşhur zevcesi Mâhpeyker Kösem
Sultanadır. İlerde pek çok işlerde nüfuz
ve rolüne işaret edeceğimiz bu kadının,
Mustafa’nın tahta geçmesinde kendi oğuiian Murad, Kasım ve İbrahim'in is
tikballeri bakımından fayda mülâhaza
edip perde arkasından Mustafa lehinde
nüfuzunu kullanmış olabilir. Zaten bazı
batılı tarihçiler bu noktaya dikkati çe
kerler. Bunların tahminlerine göre: A k
len zayıf bir kimse olan Mustafa hüküm
darlık tahtına oturduğu takdirde, oğlu
Murad'ın saltanatım temin etmek üzere
daha rahat çalışacağım ve bu hususta
muvaffakiyete ulaşacağını hesaplıyan
Kösem Sultan, Birinci Ahmed’i ölüme
fîötüren hastalığından itibaren faaliyete
geçmiş, baaı devlet erkânına paralar da
ğıtıp bazılarım da şahsî nüfuzu iie elde
etmek suretiyle, Mustafa'nın padişahlı
ğına âmil olmuştur.
Sultan Ahmed’in on dört sene süren
saltanatı sırasında iki üç odalık bir yer
den ibaret dairesinde, daima, öldürülece
ğini düşünerek ve bu yüzden ecel terle
ri dökerek yaşıyan Mustafa'nın akli m u
vazenesi iyice bozulmuş
bulunuyordu.
Onun için tahtta fazla tutulmadı.
Kâtib Çelebi’nin «Fezleke» sinde
kaydedildiğine göre: Mustafa’nın muva
zenesinin bozukluğunu gösteren birtakım
halleri müşahede edilmiştir. Garip kaçan
arzulan ifade suretiyle
türbeleri gez
mek, denizde balıklara altun atmak ve
abes yere yoliara para saçmak gibi ha
reketleri görülmüştür. Yine Fezleke’de
kaydedildiğine nazaran; Sultan Ahmed
zamanında nüfuzlu bir şahsiyet olup
Mustafa’mı; tahta geçmesiyle bu mevkii
ni muhafaza eden Darüssaade ağası (K ız
lar ağası) Hacı Mustafa Ağa, «Sultan
Mustafa’nın bu gayri tabiî hallerinin hal
kın malûmu olduğunu, gizlenecek tarafı
kalmadığım, bu yolda ihmal gösterildiği
takdirde hâzinenin boşalacağını, sonra
pişmanlığın fayda vermiyeceğim, onun için. bir an önce buna bir çare aranması
nı» Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed
Paşa ile Şeyhülislâm Hoca-zâde Esad
Efendiye haber venniş. neticede Birinci
Mustafa’nın hal’îne karar verilmiştir. Bu
ifadeye nazaran, Darüsaade ağası Mus
tafa Ağa memleketin lehine düşüncelere
sahip bir kimse sıfatiyle hareket ve faa
liyette bulunmuş demektir.
Müverrih Haşan Bey-zâde'ııin kay
dettiğine göre de: Sultan Mustafa’nın
mevkiinde kalmasına taraftar olan ulema
ve nıeşayihten bazı kimseler, onun akli
muvazenesinin bozukluğuna ve bu duru
ma bir çare bulunmasına dair sadaret
kaymakamı ve Şeyhülislâma hsber gön
deren darüssaade ağasının saraydan uzaklaştırJması için Valide Sultana baş
vurmuşlardır. Fakat zeki bir adam olan
Mustafa Ağa ise, yolladığı ilk haberden
sonra gevşek davranan sadaret kayma
kamı ve şeyhülislâmı telâşa düşürmek
için, padişahın bütün şehzadeleri katlet
mek üzere olduğunu, bunun tahakkuku
halinde Osman-oğulları soyunun inkıra
za uğrayacağına dair ikinci bir haber
yollayınca. Sultan Mustafa’nın hal’edilmesi için faaliyete geçilmiştir.
Bu hususta karara varılınca kapıku
lu askeri mevacib tevzî’i bahanesi ile sa
raya toplanmış ve bu arada Sultan Mus
tafa’nın oturduğu oda veya dairesinin
kapısı üzerine kapanıp kilitlenerek, Sul
tan Ahmed’in şehzâdelerinin en büyüğü
olan Osman dairesinden çıkarılıp kendi
sine biat edilmiştir. Böylece Birinci Mus
tafa’nın 3 ay 7 günden ibaret olan ilk
saltanatı nihayete ermiştir. Üç ay gibi
kısa bir zamanda askere iki defa üçer
milyondan altı milyon cülûs bahşişi da
ğıtıldığından hazine bir hayli fakirleş
miştir.
Sultan Mustafa’nın üç aylık ilk sal
tanatı sırasında, padişahın tayasını tezviç
şartlyle Silâhdan Mustafa Ağaya Mısır,
Çuhadarına Şam, Doğancıbaşıya da Ka
raman eyâletleri tevcih olunmuştur.
★
1797
İkinci Osman'ın tuğrası
İKİNCİ
OSMAN
★
P a d işa h ın oüLûsu — İran harbi ve Serav m uahedesi — İk in ci O s m an 'ın H û tin seferi ve m u a
hedesi — P ad işah ın
bazı düşünceleri ve hareketleri — Y eniçerilerle
îk in e i O s m a n 'ın ta h tta n in dirilm esi.
sip ah ilerin
ay aklanm ası,
★
nazaran
Osman’ın
------ İK İN C İ O SM A N ----A klî muvazenesi
annesi
Mahfirûz
nin bozukluğu sebe
Babası : B irin c i A hm ed
(Mahfirûze) Sultan
biyle hal’edilen Bi
Annesi : M a h iirü z S u ltan
aslen yunanlı olup
rinci Mustafa'nın ye
D o ğ d u ğ u ta r ih : 3 k asım 1604
asıl adı
«BasiHie.;.
rine tahta geçirilen
P adişah o ld u ğ u ta rih : 26 şubat 1618
İkinci Osman, o sı
d:r Osmanlı kay
Tahttan, in d ir ild iğ i ta r ih : 19 m a yıs 1622
rada henüz on dört
naklarında rastlanÖ lü m ü : 20. m ayıs 1622
yaşının
içindeydi.
mıyan ve Madame
B ilin e n zevceleri: M ey likay a (M elek sim a).
Dört sene dört ay
de Gomez’de görülen
A k ile (U k a y le ), P ertev P aşan ın k ız ı.
hükümdarlığı müte
bu son noktanın doğ
Ç o cu k ları : M ustafa, Zeynep. Ömer,
akip askerî bir aruluğu kabul edildi
*
yaklanma neticesin
ği takdirde, Sultan
V eziriazam ları : H a lil P a şa —* — İS ocak
Osman’ın yunancayı
de tahttan indirilip
1619, azil. Ö k ü z (D a m a d ) M ehm ed Paşa
annesinden öğrenmiş
öldürülecek olan î(ik in c i sadareti) 18 ocak 1619 — 23 ara
olacağı düşünülebi
kinci Osman’ın, pa
lık 1619. azil. Güzelce A li P aşa 23 a r a lık
1619 — 9 m a rt 1621, ölüm . O h r ili H üse.
lir. Arapça ve Fars
dişahlığı
sırasında
y in P aşa 9 m a rt 1621 — 17 ey lül 1621.
ça zaten o devirde
teşebbüs ettiği şey
azil. D ilâ ver P aşa 17 e y lül 1621 — 19 m a
yıs 1622» öld ürülm e .
şehzadelere öğretil
lere ve icraatına ba
meğe
çalışıldığı,
kılınca,
kendisinin
Sultan Osman’ın da
hayli zeki ve yaşma
zekâsının işlekliği ve şahsi kabiliyeti sa
göre erken inkişaf etmiş olduğu anlaşıl
yesinde bu dilleri erkence
kavraması
maktadır.
m üm kün görülebilirse de, lâtince ve italİstanbul'a birbiri arkasına gelmiş üç
Fransız elçisinin raporlarına ve sair m u yancavı da bu yaşta ve diğerleri ile bir
asır vesikalara istinaden, Onsekizinci as likte öğrenmiş olması, herhalde çok za
yıf bir ihtimalden ileri gidemez.
rın başlarında «Histoire d’Osman» adı
Genç yaşta tahta geçen ve yine genç
ile Sultan İkinci Osman hakkında iki
ciltlik bir tarih yazmış olan Madam de yaşında tahttan indirilip öldürüldüğü iGömere göre; Sultan Osman Arapça, çin «Genç Osman» diye de anılan İkinci
Osman, padişah olunca, bir buçuk asırlık
Farsça, Lâtince, Yunanca ve İtalyanca
bilmekteymiş. Yiııe Madame de Gomez’e geleneğe uyularak kapıkulu askerine cü1796
lûs bahşişi verildi. Üç ay içinde iki defa
bahşiş almış olan -asker bu halden mem
nundu. Yine yerleşmiş bir adete uyula
rak Sultan Osman da cülûs münasebe
tiyle selefleri gibi Eyüb türbesini ziya
retle kılıç kuşandı. Oradan dönüşünde
ecdadının türbelerini ziyaret etti.
d’in asabiyeti daha fazlalaşmış ve K ırım
hanının kardeşlerinin hapsini emretmişti.
Bunun üzerine Mehmed Giray İstanbul’a
götürülerek Yedikuleye hapsedilmiş, Kili’de bulunan kardeşi Şahin Giray ise,
hapsedilmek üzere yakalanmak isterken
kaçıp kurtulmuştu.
İşte, Sultan Osman’ın cülûs günü
Yedikule’den kaçan K ın m şehzadesi, o
K ırım şehzadesinin Y edikule’den
hâdiseden beri m a
kaçması
iyeti halkı ile birliktf burada bulu
Sultan Osman inan Mehmed Giray’çin cülus merasimi
dı. Mehmed Giray,
yapıldığı gün.
K ı
cülûs günü münase
rım şehzadesi Mehbetiyle
mirzalarını
nıed Giray, hapis
-bindirmek için otuz
bulunduğu Yedikuk ırk -at istemiş ve
le:den kaçtı.
bunları
mahbesin
Birinci Sultan Ahavlusunda atlandırmed 1614 senesinde
mıştı. Bu arada ka
Edirne'de bulundu
le dizdarının bir kaç
ğu sırada bir av par
dakikalık dalgınlı
tisi tertip ettirmişti.
ğından istifade ede
Padişahın maiyetin
rek hep beraber ka
de bulunan Sadra
pıdan fırlamış ve
zam Nasuh Paşa,
sür’atle Kırım yolu
kendisinin
şahsan
nu tutmuşlardı.
tuttuğu K ırım şeh
Sadaret kaymaka
zadesi Mehmed Gimı Sofu Mehmed
ray’ı hanlığın tevci
Paşa bunu duyunca,
hine bir fırsat düşer
karadan
İskender
ümidiyle davet etti
ğinden (Hammer, C:
Paşa’yı takibe gön
derirken Karadeni8. s: 155), o da bu
ze de küçük ve sü
av topluluğuna da
ratli bir gemi çıkar
hil bulunmaktaydı.
mıştı. İskender Pa
Sultan Ahmed avda
şa, Bulgaristan ara
iken, çalılıktan bir
zisinde
Pravadi’de
doğan çıkıp kendi
İklîicı Osman
şehzadesine
doğanının
üzerine (Avrupalı bir ressamındır. Aslı Top kapı Kırım
yetişerek, kendisini
hücum ettiğini gö
Sarayı Müzesi’ndedir)
yakalayıp İstanbul’a
rünce müthiş kızmış
getirdi. Mehmed Giray Yedikule’ye eski
ve
« benim
avımı
aldıran küstah
sinden daha sıkı şekilde kapatıldı.
k im d ir?» diye söylenerek o tarafa
Suitan Ahmed zamanında K ili’de ya
doğru ilerlemişti. Doğanın avı yaka
kalanmak istenen diğer şehzade Şahin
ladığı yere yaklaşınca mükemmel silâhlı
bir takım Çerkeş süvarisi görmüştü. Bun
Giray İran’a kaçmıştı. İran hükümdarı
lar K ırım hanının kardeşi Mehmed GIŞalı Abbas, Osmanlı tahtında vuku bu
lan değişikliği, K ırım şehzadesine bizzat
ray’ın maiyetine dahil
süvarilerdendi.
Mehmed Giray, padişahı asabiyete sevkehaber vererek memleketine
gitmesine
müsaade etmişti. Şahin Giray İran’dan
den halden dolayı itizarda bulunmuştu.
Lâkin, o sırada bazı kimseler, Nasuh Pa
ayrılırken Şah Abbas onun üzengisini tu
şanın Kırım şehzadesini Osmanlı tahtına
tarak (Naimâ C: 2. s: 164) ata bindirmiş
iclâs için getirtmiş olduğu şeklinde bir
ve o arada:
ithamda bulunduklarından Sultan Aiıme— Hanzâdem, eğer Osmanlılar seni
1799
serdar tayin ederlerse bizim üzerimize
gelir misin?
Demiş, Şahin Giray ise cevaben:
— Gelirim.
Deyince Şah Abbas:
— Ya benim askerime kıhç çeker m i
sin?
Sualini sormuş, ona da :
— Şüphesiz! ,
Cevabın: vermiştir. Lâtife şeklinde
cereyan ettiği kaydolunan bu konuşmayı
müteakip Şahin Giray, İran’dan ayrılıp
Kırım'a gitmiştir.
1615 - 1618 OSMANLI — İRAN HARBİ
İranlılarla 1612 de yapılan İkinci İs
tanbul muahedesinin temin ettiği sulh
devresi üç sene sürmüştür. Muahede ge
reğince İranlılann göndermesi icap eden
ikiyüz yük ipeği yollamamaları harbin
yeniden açılmasına sebep olmuştur.
İran’ın meşhur hükümdarı Şah Abbas’ı, muahedenin bu şartına riayetsizli
ğe sevkeden esas âmilin, kendisini kuv
vetli görmekten başka bir şey olmadığı
anlaşılmaktadır. İcra ettiği askerî ısla
hatla İran’a hakikaten kudret kazandı
ran Şah Abbas, bundan önce bir hamle
de Azerbaycan ve Kafkasya’daki OsmanLı fetihlerinin çok büyük kısmını istir
dat ederken nasıl kuvvetine güvenerek
meydana atılmışsa, şimdi de ikiyüz yük
ipeği gönderm em et.;e teşebbüs ederken
de, ayni şeye istinattan başka bir şey
düşünemezdi. Onun içindir ki 1612 Osmanlı - İran sülhü âdeta bir mütareke
mahiyetini
andırmaktan ileri gideme
miştir.
1612 İstanbul muahedesini aktetmek
üzere Nasuh Paşa ile Osmanlı hükümet
merkezine gelen İran elçisi Kadı Han,
hükümeti namına muahedeyi imza edip
İran’a dönmüştü. Kadı Han memleketine
giderken Dergâh-ı âli çavuşlarından İn
cili Mustafa Çavuş da onunla beraber İran’a gönderilmişti.
Osmanlı tarihinde
zarif nükteleri ve hazır
cevaplığı ile
meşhur olan İncili Mustafa Çavuş’dan iki seneden beri haber çıkmaması ve bu
müddet zarfında İranlılann ipek vergi
sini göndermemeleri, ayrıca Şah Abbas’m Gürcistan'a asker şevketmiş olması
yeni bir harbin sebebi addedilmiştir.
Öküz (Dam ad) Mehmed Paşa’nın
İran seferine hareketi
(Kara) Mehmed Paşaya ferman gönde
rerek, sefer için gereken hazırlıklara gi
rişilmesini istemiştir.
İran seferi serdarlığı kendisine tev
cih edilmiş olan Öküz Mehmed Paşa ha
zırlıklarını bitirince, Gürcü Mehmed Pa
şayı sadaret kaymakamı olarak İstan
bul'da bırakıp 22 mayıs 1615 de Üskü
dar’a geçmiştir. Üsküdar’da yirmi gün
kaldıktan sonra yola çıkan serdar Öküz
(Damad) Mehmed Paşa yollarda yavaş
ilerlemiş ve 1024 şabanında (26 ağustos
/24 eylül 1615) Halep’e varmıştır. Sul
tan Selim cami’i muvakkit) müneccimbaşı Derviş Tâlib Efendi’yi de yanında
götüren Mehmed Paşa, bu adamın tertip
ettiği zâyieenin tesirinde kalarak seferin
icrasını ertesi seneye bırakmıştır. B u
nun üzerine ordu efradını Maraş, Ma
latya, Sivas ve Karaman mıntıkalarına
kışlaklara dağıtmıştır. Osmanlı ordusu
nun bu durumu İranlılann işine yara
mış, Şah Abbas esaslı şekilde hazırlana
bilmek için bol bol vakit kazanmıştır.
Sadrıâzam Öküz Mehmed Paşa H a
lep’te kışlarken, o sırada buranın valisi
bulunan Ekmekçi-zâde Ahmed Paşa İs
tanbul’a gönderilerek kendisine sadaret
kaymakamlığı tevcih edilmiştir.
Sadrıâzam Öküz Mehmed Paşa Halep'e yaklaştığı sırada, Şah Abbas’m
elçi tayin ettiği Kasım Bey adında bir
şahıs İncili Çavuş ile birlikte Revan’a
geldiğini haber vermiştir. Lâkin sefer
niyetiyle yolun mühim kısmı katedilmiş
olduğundan kendisine aldırılmamış, îraıı elçisi ise, doğruca İstanbul’a gel
miştir. Fakat ne hediyesi ne de nâm e
sine itibar
gösterilmeyip tevkif olun
muştur.
Sultan Ahmed, İranlılara karşı harp
açılmasını emredince Sadrıâzam Öküz
1800
1616 senesi harekâtı
Kış mevsimini Halep’te geçiren Sad-
rıâzam Öküz Mehmed Paşa. 1616 nisa
nının 18 inde Gök-meydan denilen yere
çadırım kurdurarak
karargâha çıkmış
ve kışlakta bulunan askerin Erzurum ta
rafına hareketlerini emretmiştir. Serda
rın otağa çıkışından bir hafta sonra Maraş ve Halep beylerbeyleri Birecik üze
rinden Erzurum’a doğru harekete geç
mişler, Mehmed Paşa’nm kendisi de yola
koyulmuş ve Göksün yaylâsmı
geçip
Akşar sahrasına ulaştığı sırada Rumeli
beylerbeyi Davud Paşa eyâleti askeriy
le birlikte serdara m ülâki olmuştur. E r
zurum’a varıldığı zaman kalesinden ye
di top alınmış, burada iken Anadolu.
Karaman ve Sivas eyâletleri askerleri
serdara iltihak etmiştir.
Sadnâzam' Mehmed Paşa Erzurumdan hareket etmek üzereyken Diyarbekir beylerbeyi Dilâver Paşa ile Van bey
lerbeyi Tekeli Mehmed Paşa’vı Revan üzerine göndermiş. Şahı şaşırtmak gayesi
ni gözettiğinden Bağdad valisi Mustafa
Paşr.’vı Musul beyi Seyyid Kaıı ve sair
Kürt beyleriyle birlikte Nihavend üze
rine şevketmiş, kendisi de geri kalan
kuvvetlerin başında olduğu halde Kars’a
gitmiştir.
Öküz Mehmed Paşa, bundan önceki
harpte İranlılar tarafından tahrip edile
rek bir harabe haline getirilmiş olan
Kars’ı tamir etmek istemiştir. Bu niyet
le bir hafta süren çalışmalar neticesinde
evlerin bir çokları oturulabilecek hâle
getirilmiş, tahkimatının da ikmalini m ü
teakip muhafazası için 4300 asker bıra
kılmıştır.
Revan muhasarası
Sadnâzam Öküz Mehmed Paşa Kars
ın tamir ve tahkiminden sonra Revan’a
doğru ilerlemiş ve şehrin önüne gelince
siperler hazırlanarak muhasaraya baş
lanmıştır. 1604 senesinde İranlılar tara
fından zaptedilmiş olan Revan muhafız
lığında o sırada Em ir Güne Han bulun
duğu cihetle, şehrin müdafaası bu şa
hıs tarafından organize ve idare edil
miştir. Revan kuşatılırken Şah Abbas
Gökçe göl veyahut da Nahcivan tarafın
da bulunduğu cihetle, şehrin zaptı işi
hayli çetinlik arzetmiştir.
Serdar Öküz Mehmed Paşa Revan’ı
kuşatırken, muhasara ordusuna karşı gi
rişilecek bir baskm hareketini önlemek
gayesiyle Van beylerbeyi Tekeli Meh
med Paşa’yı karakol hizmetine memur
etmiştir. Van beylerbeyi bu vazifedey
ken üzerine hücum eden bir kaç
bin
kişilik bir İran kuvvetini mağlûp edip
bin kişi öldürmüş ve beş yüz kişi de
esir (Naimâ, C: 2, S: 143) almıştır.
Revan kuşatılması esnasında evvelâ
Kale 20 gün müddetle top ateşine tutul
muş, bunda muvaffakiyet sağlanamayın
ca toprak sürülmek suretiyle kaleye yak
laşılıp içerisine girilmek istenmiştir. Lâ
kin gündüz yığılan toprak geceleri içe
riye çekildiğinden
bundan da müsbet
netice elde edilememiştir. Revan önünde
ki çarpışmalar sırasında Osmanlı ordusu
bir hayli şehid de vermiştir. Yeniçeri ağası Muslu Ağa da şehit düşenlere da
hildir. Muhasaranın uzaması neticesin
de mevsimin ilerlemesi, ayni zamanda
top mermisi ve barut mevcudunun bitercesine azalması üzerine 25 şevvalde
(5 kasım) Erzurum’a ricat kararı veri
lerek muhasara kaldırılmıştır. Ekseri
kaynaklar bu muhasaranın 44 gün sür
düğünü söylerse de 55 hattâ 60 gün sür
düğünü zikreden eserler de mevcuttur.
Sadnâzam Öküz Mehmed Paşa Re
van muhasarasını kaldırırken İranlılar
tarafından yapılan sulh teklifini kabul
ihtiyacını hissetmiştir. Müverrih Naimâ
(C: 2, S: 143) bu noktayı şu şekilde an
latır: «toplar çekilüp muhasaradan fera
gat ve canib-i Rum ’a avdet mukarrer
oldukta, zaruri sulhe rağbet lâzım gelüp
Nasuh Paşa ile m ün’akid olan sulhde ve
rilecek hediye ve haririn (ipek) nısfı ve
rilmek üzre tecdid-i sulh ettiler».
Öküz, Mehmed Paşa bu şekilde İran
lIlarla anlaştıktan sonra Erzurum’a doğ
ru yollanmış, kış içinde Soğanlı yaylası
nı geçerken bir hayli insan soğuktan do
narak ölmüştür.
Öküz Mehmed Paşa’nm Revan’ı ala
mamış olması aleyhinde sözler söylen
mesine vesile teşkil etmiş, Revan gibi
toprak bir kaleyi zaptedemeyişi hizmet
kusuruna atfedilmiştir. Onun için sada
retten azledilerek mühr-ü hüm âyun İs
tanbul’da bulunan H alil Paşa’ya teslim
edilmiştir (17 kasım 1616),
1801
H a lil Paşa’nın serdarlığı
H alil Paşa sadrıâzam olunca İran
serdarlığıyle de vazifelendirildi. Bu ara
da K ın ın ham İkinci Canbey (Canı-bek)
Giray hana da harcırah gönderilip sefe
re iştiraki emrolundu, Haljl Paşa lüzum
lu hazırlıkların
ikmalini müteakip 15
haziran 1617 de Üsküdar’a geçti. Mesa
fenin uzunluğu nazarı itibara alınarak
askerin yorgun şekilde harbe sokulmama
sı için sadrıâzamm Diyarbekir’de kışla
ması kararlaşmıştı. Bu sebeple Halil Pa
şa Ağustos içinde Diyarbekir’e ulaşma
sına rağmen daha ileri gitmedi. Sadrıâzam Diyarbekir’e doğru ilerlemekteyken,
Kırım hanından gelen haberde. İran arazisiııe yaklaştığı bildirilmekteydi- S;ıdrıâzam bu haberi alınca. İran toprağına
akın etmesi için kendisine emir verdi
ğinden, Kırım hanı maiyetindeki 40 bin
tatar süvarisi ile Gence. Nahcivan ve
Culfa taraflarını vurduktan sonra Diyar
bekir’e geldi. Halil Paga Canbey Giray’ı
merasim ve iltifatla karşıladı. Eskiden
Cezire-i İbni Ömer diye anılan Cizre
kasabası Kırım
askeri için kışlak yeri
olarak seçildiğinden Canbey Giray as
keriyle birlikte Cizre’ye gitti.
Veziriâzam’m Diyarbekir’e gelişin
den sonra Gürcistan’daki Guril beyi bir
mektup göndererek, İranlIların İmerethi
(A çık-baş), Gurya (Guril) ve Dadyaıı
gibi Osmanlı hâkimiyetinde kalan kısmı
tazyik ettiklerini bildirmişti. Bu haber
üzerine oraların muhafazası için Batum
beylerbeyi Ömer Paga, Çıldır beyi Murtaza Bey ve Sefer Paşa’nm eyâlet ve
sancaklarının askerleri ile, Gürcistan’ın
mevzuubahis sahasına gitmeleri emrolunduğu gibi, Erzurum ve Trabzon’daki ye
niçerilerin de (Naimâ, C: 2, S: 152) git
meleri bildirildi.
Sadrıâzam Halil Paşa Diyarbekir’de
kışlamaktayken Sultan Ahmed vefat ederek yerine Birinci Mustafa padişah
oldu. Üç ay sonra da İkinci Osman tahta
geçirildi.
Saltanat değişiklikleri vesilesiyle
sadaret ve serdarlık makamlarında bir
değişiklik yapılmadığından Halil
Paşa
1618 senesi mayısında Diyarbekir’de otağa çıkıp bir müddet sonra harekete
geçti. Sadnâzamın niyeti Bitlis ve Van
üzerinden Tebriz’e gitmekti. Van’a var
1802
dığı sırada tatar hanı da gelip sadrıâzama m ülâki oldu- Burada yapılan bir
toplantıda, o sırada Şah Abbas'm bulun
duğu Erdebil üzerine yürünmesine ka
rar verildi.
Serav muharebe ve muahedesi
Osmanlı ordusu İran’a doğru yürü
yüşe geçtiği zaman
İran şahı Tebriz'i
boşalttırıp halkını Erdebil’e nakletmişti.
Şahın kendisi Tebriz halkının Erdebil'e
yerleştirilmesiyle meşgulken ordusunun
idaresini Azerbaycan valisi Karca kay
(Karçıgay) Han'a .vermiş bulunmaktan
dı.
Vaziyet böyleyken iki taraf arasında
bir takım elçiler gidip gelmekteydi. Osmanlı ordusu Tebriz önlerindeyken Erdebil’den dönen Hâkim (Hekim) Osman
adındaki bir Osmanlı elçisi, Karçakay
H an’ın Tebriz muhacirlerini muhafaza ile uğraştığını, sür’atli bir yürüyüşle Erdebil’e ilerlendiği takdirde büyük muvaf
fakiyetler kazanılacağını söylemesi üze
rine Kırım Hanı ve bir kısım beylerbey
lerinin derhal ileriye gönderilmesine ka
rar verildi. Defterdar Bâki Paşa ile ba
zı tecrübeli ihtiyarlar böyle bir hareke
tin hata ve tehlikesinden bahsettilerse
de sözleri dinlenmedi. Neticede Kırım
Han’ı tekmil tatar askeri ile, Diyarbekir,
Van, Sivas, Halep ve Rumeli beylerbey
leri Erzurum beylerbeyi Haşan Paşa’nın
idaresine verilerek ileri gönderildi. Bun
lar sekiz günlük mesafeyi iki buçuk gün
de katederek Tebriz ile Erdebil arasında
ve İkincisine daha yakın mesafede bu
lunan Serav (Serab) ovasına geldikleri
sırada Karçakay H an’ın hücumuna ma
ruz kaldılar. Karçakay H an’ın yerleştir
diği pusudan çıkan İran askeri, bitkin
denecek derecede yorgun olan Osmanlı
askeri üzerine yüklenince şiddetli bir
muharebe başladı ve iki saatlik çarpış
ma sonunda Osmanlı kuvvetleri bozguna
uğradı. Serav
ovasının Pül-i-Şikeste
mevkiinde cereyan eden ve tarihe daha
ziyade Serav muharebesi diye geçen bu
çarpışmada Erzurum beylerbeyi Haşan,
Rumeli beylerbeyi Arslan, Diyarbekir
beylerbeyi Mustafa Paşa’lar şehid, ayrı
ca iki Paşa da esir düştüler. K ırım hanı
çok tehlikeli vaziyete düşmüşken yeni
çerilerin sebatı ve tranlıları şiddetli tü-
fenk ateşi ile geriletmesi sayesinde kur
tuldu.
Sadnâ 2 am H alil Paşa Serav’da v u
ku bulan bozgun'üzerine derhal bir harp
meclisi tophyarak vaziyeti görüştü. R i
cat edildiği takdirde, vaktiyle Ciğala-zâde Sinan Paşa kuvvetlerinin uğradığı âkıbete maruz kalınabileceği hesaplandı
ğı cihetle Erdebil üzerine harekete ka
rar verildi. Böyle bir karara varılmasın
da hakikaten isabetli davranılmıştı. Erdebil’e yürünmekte askerin maneviyatı
yükselmiş, buna m ukabil İranUara da
ürperti verilmiş oluyordu. Esasen Seravda mağlûp olan kuvvetler Osmanlı ordu
sunun tamamı da değildi. Gerçi Karçakay Han. Serav galibiyetini müteakip 70
bayrak ile idam ettirdiği beş yüz esirin
başmı gönderince Erdebil'de sevinç his
sedilmesine sebep olmuştu
ama, Şah
Abbas. Osmanlı
ordusunun tamamının
yenilmediğini nazarı itibara alarak Se
rav muvaffakiyetini gözünde fazla bü
yültmüyordu. Onun için Sadrıâzam Ha
lil Paşa’m n emrindeki ordu Erdebil isti
kametinde yürüyüşe
geçince, İranlılar
Sultan İkinci Osman
üzerinde tehlike tesiri yaptı. Onun için
(Kapıdağlı Serisinden)
İranlıların sulh teşebbüsünde bulunduk
ları görüldü. Burnunun büyüklüğünden
dolayı «Burun Kasım» namını taşıyan
eyâleti teklif edildi, fakat kabul etmibir elçi Osmanlı karargâhına geldi. Er- yerek Üsküdarlı Aziz Mahmud Efendi
debil’e bir konak mesafedeki Serav’da
zaviyesinde bir hücreye kapandığı içiıı
cereyan eden müzakereler neticesinde,
kendisine dokunulmadı.
Nasuh Paşa sulhünün hemen aynı olan
Bir müddet sonra. Serav’da İran na
bir muahede imzalandı (26 eylül (1618).
mına muahedeyi imzalamış olan Burun
Serav muahedesinin Nasuh Paşa muahe
Kasım elçilikle İstanbul’a geldi. Nâme
desinden farklı tarafı iki yüz yük ipek
sinde Yadigâr A li Sultan unvanı oku
haracının yüz yük ipek, kumaş ve sair
nan İran elçisi, beraberinde yüz yük ipek
metalara indirilmesiydi. Sulh imzalanın
vergisi ile dört fil, bir gergedan ve da
ca Şah Abbas Osmanlı ordusuna sekiz
ha bazı hediye de getirmişti. İran elçi
yüz katar deve yükletip çeşitli zahire ve
sinin bu gelişi Serav muahedesinin tas
ayrıca bazı paşalara da hediyeler gönder
dikini hedef tutmaktaydı. Yadigâr Ali
di. Halil Paşa da bazı hediyeler yolla
Sultan, muahedenin padişah tarafından
mak suretiyle buna mukabelede bulun
tasdiki mahiyetinde bir nâme-i hümâyun
du.
alıp
(29 eylül 1619) gitmeden önce, kar
Serav muahedesinin aktinden sonra
şılıklı olarak bir hudut tashihi işinde de
Osmanlı ordusu Erzurum’a hareket etti.
anlaşmaya varıldığından muahede son
Halil Paşa’m n kendisi ise Tokat’a gitti.
ve kat’i şeklini aldı. Buna göre:
Buraya vardığında padişahın seferin ne
1 — Kanunî Süleyman zamanında
ticesinden memnuniyet izhar eden bir
ki sulh muahedesinde tayin edilen sımr
fermanını aldı. Tokat’ta fazla kalmayan
iki devlet arasında esas olacak,
Halil Paşa İstanbul’a geldiği zaman sa
2 — Hudutta yapılan bir tashih ile
daretten azledilerek (18 ocak 1619) ÖAhıska eyâletinin OsmanlIlarda kalma
küz Mehmed Paşa ikinci defa- sadnâsına mukabil Bağdad eyâletinin Deme
zam yapıldı. O arada Halil Paşa’ya Şam
1803
ve Dertenk sancakları İranlIlarda kala
cak.
3 — traıüılar her sene haraç olarak
yüz yük ipek, kumaş ve sair kıymetli
eşya gönderecek.
4 — Esirler karşılıklı olarak iade ed ilecek.
5 — Iranlılar, Osmanlı hâkimiyetin
de bulunan Dağıstan şamhalma taarruz
etmivecek.
6 — İranlılar Ebubekir, Ömer, Os
man'dan ibaret üç halife ile Hazreti A y
şe’ye sebb-ü-şetm etmivecek.
LEHLİLER İLE HARP
Birinci Alımed zamanında, Lehliler
tarafından kazakların, Osmanlılar tara
fından da Kırım tatarlannjn akın ve te
cavüz hareketleri yüzünden iki devlet arasında çıkan harp, padişahın ölüm ün
den bir kaç ay önce sulhe bağlanmıştı.
Bu sulh gereğince. Osmaıilılar tatarla
rın, Lehliler de kazakların
akm lanna
mâni olmayı ve Osmanlı himayesindeki
Erdel. Eflâk, Boğdan işlerine karışma
mayı taahhüt etmişlerdi. Lâkin, bir m üd
det sonra cereyan eden hâdiseler bilhas
sa Lehlilerin muahede şartlarına riayet
etmediklerini gösterdi. Bu riayetsizlik
ten de yeni bir harp safhası açıldı. Leh
lilerin, 1617 sulhüne riayetsizliklerine.
Boğdan voyvodası Gratiani'nin Türklere
ihaneti hayli müessir oldu.
İskender Paşa’nın himaye ettiği bir
şahıs olan Gratiani, evvelce bir iki defa
İskender Paşa ile birlikte elçilikle Avustur-'a’ya gönderilmiş, bu hizmetlerine
karşılık, önce Nakşa (Naxos) adası du
kalığı (Naimâ. C: 2, S: 179) iltizam su
retiyle kendisine verilmiş, sonra da Boğ
dan voyvodalığına getirilmişti. Gratia«)
Boğdan voyvodalığına tfilip olduğu za
man, İskender Paşa onun doğrulukla
hizmet edeceğine kefil bile olmuştu.
işte bu şartlar altında yükselerek
Boğdan voyvodalığına nâil olan Gratiani,
Kazak ve Lehlerin hareket ve tecavüz
lerde dair Erdel kıralı Bethlen Gabor’un Osmanlı hükümetine yazdığı mek
tupları ele geçirerek, vaziyetten Kazak
ve Lehlileri haberdar etmiştir. Bunun
üzerine Gratiani’den intikam almaya ye
min eden Betîılen Gabor, onun voyvo
dalıktan azline müessir olmaya çalıştı.
Zaten Osmanlı hükümeti de Gratiani’nin
hıyaneti karşısında hareketsiz, kalmayıp,
kendisini azil ile yerine eski voyvoda
Aleksandr İlyaş (İlya) ı tayin etti (1620).
Gratiani ise, azli kabul etmiyerek fiilî
muhalefete kalkarak asker topladı ve
Lehlilerden de yardım alarak m ühim bir
kuvvetin başında mücadeleye hazır va
ziyette Yaş şehrinin karşısına geçti.
Kâtib Çelebi’nin «Fezleke» si ile Peçevi’ye istinaden mücadeleyi pek tafsi
lâtlı şekilde anlatan
NaimâT
ya
göre;
Gratiani'nin emrinde 50-60 bin kişilik
kuvvet birikmişti.
Gratiani’ye karşı, onun yükselmesi
ne âmil olan eski koruyucusu ö zi bey
lerbeyi İskender Paşa serdar tayin olun
du. İskender Pasa, yalnızca Gratiani ile
değil onu koruyup kuvvet tahsisi sure
tiyle fiilen destekleyen Lehlere karşı
çarpışacaktı. Bu arada K ınm hanı Canbev Giray seferberlik emrini alınca kar
deşi Kalgay Devlet Giray’ı İskender Paşa’nın maiyetine gönderdi. Rumeli bey
lerbeyi Yusuf Paşa, Niğbolu sancak be
yi Tiryaki (veyahut Sarımsak) Mehmed
Paşa, Mihal-oğuIIan ahfadından Vidin
sancak beyi Koca H ızır Paşa ve ayrıca
Nogay beyleri ile Kantemir Mirza da
İskender Paşa’va iltihak emrini aldılar.
İskender Paşa’nın emrindeki Osman
lI kuvvetleriyle Gratiani ve Leh kuv
vetleri arasındaki muharebe Yaş şehri
civarında cereyan etti. 19 eylül 1620 de
vuku bulan ilk temasta öncü kuvvetle
ri arasında çarpışmalar oldu. Esas şid
detli muharebe ise ertesi gün cereyan
eyledi. İskender Paşa şöyle bir harp n i
zamı aldı: sağ cenaha Rumeli beylerbe
yi Yusuf Paşa'yı, onun önüne Devlet
Giray emrindeki K ın m kuvvetlerini, sol
cenaha Niğbolu sancak beyini ve nogay lar kumandasında olmak üzere Kante
mir Mirza’yı koyup kendisi de ordunun
merkezinde mevki aldı.
Muharebe pek şiddetli cereyan etti.
Bir aralık piştar kumandanlarından Mihal-oğullanndan
H ızır Paşa pek ileri
giderek tehlikeli
vaziyete düşmüştü.
1804
Tiryaki (Sarımsak) Mehmed Paşa bunun
farkına varınca serdardan emir almayı
beklemeksizin beşyüz yiğit askerle im
dada koştu ve ihtiyar Hızır Paşa’vı kur
tardı. Muharebenin şiddetli bir anında
İskender Pasa ön hatlarda çarpışan kalgay Devlet Giray’a, han ailesinin yegâ
ne mümessili olması bakımından, tehli
keye maruz ön hatlar yerine geride dümdar kuvveti halinde vazife görmesini b il
dirdi. Lâkin Devlet Giray buna razı ol
madı. Serdarın ikinci defa haber gön
dermesi üzerine, ön hatlarda çarpışarak
düşmana haddini bildirmek arzusunda
olduğunu, gayet geriye çekilmesi husu
sunda yine İsrar edilirse tatar askerini
alıp çekilip gideceğini söyleyince, İsken
der Paşa bir daha ayni şeyi tekrarlama
dı.
Muharebenin şiddetle cereyanı sı
rasında bir aralık Hızır, Hüseyin ve Tir
yak: Mehmed Paşalar fazlaca ilerliyerek
her taraftan düşman kuvvetleri tarafın
dan san İdil arsa da tatar ve nogaylann
pervasızca hücumlarını müteakip tehli
keli vaziyetten kurtuldular. Bu arada
Lehliler hayli zayiata uğradılar. 20 eylül
günü cereyan eden çarpışmalar netice
sinde Lehlilerin zayiatı Naimâ’ya (C: 2,
S: 182) göre 10 bin, Hammer'e (C: 8, S:
189) göre 2 bin kişi idi. Ayrıca yakala
nan esirlerin serdarın çadırı önünde bo
yunları vuruldu. Gratiani kaçarak canı
nı kurtarmış ve kazanılan muvaffakiyet
sayesinde bir çok ganimet ele geçmişti.
Leh başkumandanı bu günki mağlûbiyet
ve zayiatı müteakip mev2İe girdi ve bu
günden sonra 17 gün daha süren çarpış
malar hep mevzi harbi şeklinde cereyan
etti.
Leh başkumandanı işi mevzi harbi
şekline dökmek üzereyken İskender Paşa’ya haber göndererek: «Biz yalnız eski
düşmanlarımız olan tatarlarla uğraşaca
ğımızı sanıyorduk, bizzat vezir ile m u
harebe edeceğimizi bilmiyorduk. Kiralın
yeğenini ve diğer asilzadeleri size rehin
olarak vermeye hazırız; şu şartla ki siz
de Kan temi r Mirza ile Hüseyin Paşa'yı
bize gönderirseniz, Dniestr’in öte tara
fında rehinler mübadele olunarak her
kes sükunetle yerlerine avdet eder*- de
di. Aynca serdara yüzbin altun flori pa
dişaha da senelik vergi vereceğini bil
dirdi. Leh başkumandanının bu teklîfle-
ri karşısında İskender Paşa bir
harp
meclisi toplıyarak müzakereye koyuldu.
Harp meclisine silâhlı olarak ve yırtık
kalpakla iştirak eden Kantemir Mirza
rehin meselesini duyunca hiddetten yu
valarından fırlayan gözlerini serdara di
kerek:
«— Kâfirin malına tapıp kâfir ol
muşsun! ben otuz yıldır bunlara kılıç
urup anaların oğulların öldürmüşüm.
Niçin özümüzü ellerine vereyim? tâ ki be
ni diri diri şişe geçinip büryan etsinler!
Bunlar kâfirdir; bizim bunlarla barışığı
mız yoktur; bunlara hemaıı kılıç um ruz
başka sözümüz yoktur» dedi. Hüseyin
Paşa da rehin gitmeyi reddedince İsken
der Paşa Lehlilerden gelen adamı hap
sederek mücadeleyi devam ettirdi.
Onyedi günlük çarpışmalar esnasın
da tatarlar bir hayli esir aldılar. Mah
volmaktan kurtulmak isteyen Leh baş
kumandanı ordusunun önce süvarisini, onun arkasından piyadesini Dniestr’den
geçirmek isterken başgösteren karışık
lıktan faydalanan Türkler Leh ordusunu
lam mânasiyle ezdiler. N aimâ’ya
göre
{C : 2, S: 184), 60 binlik Leh ordusun
dan sadece dört yüz kişi kurtulabildi.
Başkumandan
Stanislas
Zülkiyevski
(Zolkiewskv) nin başı ordugâha getirilip
teşhir olunmak üzere İstanbul’a gönde
rildi. Kumandanlardan Kalmovski Prut
suyunda boğuldu; Koniekapolski esir edilip İstanbul’da hapsedildi. Harbin m ü
sebbibi Gratiani ise firarı sırasında bir
köylü tarafından öldürüldü.
Şehzade Mehmed ’in
Öldürülmesi
İskender Paşa Yaş civarında Lehli
lere karşı kesin bir zafer kazandığı sı
rada sadaret makamını işgal eden G ü
zelce (Çelebi, îstanköylü) A li Paşa, mev
kiinde tutunabilmek
için tatbik ettiği
müsadere siyaseti ile, bir de ikinci Os
man’ı Lehistan seferine teşvik etmiş bir
şahsiyet olarak nazarı dikkati celbeder.
Genç hükümdar sefer için karara var
dıktan sonra feci bir işe teşebbüs etmiş
ve böylece namını lekelemiştir. Bu feci
iş, kardeşi Mehmed’i idam ettirmesiydi.
Şehzadenin idamı için ortada hiç bir se
bep mevcut olmadığına göre Sultan Os
1805
man'm Lehistan seferine çıktığı zaman
meye mecbur olmuş, İngilteıe sefiri Sir
arkasından kuvvetli ve sevilen bir şah
John Eyre’in tavassut teklifi de redde
dilmişti.
siyet bırakmak istemediği anlaşılmakta
dır. Şehzade Mehmed’in idamına dair bir
İkinci Osman'ın
Lehistan seferine
sebep zikretmeyen Osmanlı müverrihle
bizzat iştirak kararı vermesine Sadrırinin, idamın, padişahın sefere iştirak
âzam Güzelce Ali Paşa hayli müessir ol
kararından sonra icra edilmiş olmasını
muştu. Fakat, padişahı sefere teşvik eden
müttefikan belirtmeleri, bu sebebin, on
ve sefer hazırlıkları için etrafa emirler
larca üstü kapalı şekilde anlatılışı diye
gönderen bu adamın, sefer mevsimine
tefsir mümkündür.
ulaşılmadan 9 mart 1621 de ölmesine
İkinci Osman, kendisinden iki yaş
rağmen İkinci Osman buna ait niyetinde
veya daha büyük ihtimalle dört ay kü
hiç bir değişiklik yapmamıştı. Güzelce
çük olan kardeşi Mehmed’i öldürmeye
A li Paşa'dan sonraki Sadrıâzam Ohrili
karar verdiği zaman evvelâ şeyhülislâm
Hüseyin Paşa, bostancıbaşılıktan yeni
Hoca-zâde Esad Efendı’den fetva istediy
çeri ağalığına, ondan Rumeli beylerbey
se de Esad Efendi istenen fetvayı verme
liğine ve vezirliğe, dördüncü vezirlikten
di. Lâkin padişahın gözüne girip şeyhül
birdenbire sadrıâzamlığa yükselmiş bir
islâmlık makamına ulaşmayı gözeten
kimseydi. Bilgi ve tecrübesi kıttı. Padi
Rumeli kazaskeri Kemalüddiıı Efendi bu
şahın gençlik ve tecrübesizliğinden do
fetvayı verdi. «Şakayık-ı Numaniyye» ve ğacak noksanlıkları
kapatacak kıratta
«Mevzuat-ül-ulûms> adlı eserlerin meş
bir adam değildi.
hur m üellifi
Taşköprülü-zâde Ahmed
Madame de Gomez’in «Histoire d ’OsEfendi’h in oğlu olan Kemalüddin Efenman» isimli eserindeki kayıt ve mütadi’nin bir ilim adamına yakışmıyan fet
lealara nazaran; İkinci Osman, Lehistan
vasını müteakip zavallı şehzâde boğula
üzerinden Baltık denizine çıkmak, ora
rak öldürüldü. Şehzâde Mehmed, kendi
da bir donanma meydana getirerek hırissini öldürmeye gelen cellâdları kargısın
t;vaıı Avruparyı hem Akdeniz’den, hem
da görünce:
de kuzeydeki denizlerden tehdit ve sı
—
Osman, Allahdan dilerim ki ömr-ü
kıştırmalarla
Avrupa’ya hâkim olmak
devletin berbad olup beni ömrümden n i
gibi fikirler beslemekteydi. Halbuki, o
ce mahrum eyledin ise sen dahi behredevrin şartları hesaba katılırsa, böyle
mend olmayasun! demişti.
bir fikri tahakkuk ettirmek maddeten
Osmanlı müverrihlerinin ittifakla
imkânsızdı.
Hayal
sayılması gereken
belirttiklerine göre, Şehzâde Mehmed pek
böyle bir fikrin arkasından Kanunî S ü
güzel ve sevilen bir gençti. Müverrih
leyman bile koşmamıştı. En evvelâ, İk in
Kaim â (C; 2, S: 188); «kendi biraderleri
ci Osman zamanındaki Avrupa devletle
iken ol şelızâde-i bigünaha raiım etmeri Kanunî devrindekiııden daha üeri ve
yüp nahak yere şehid etmekle gaddar
daha kuvvetliydi. Buoa m ukabil Osman
lık ettiler» cümlesiyle, kendi yaşadığı
lI devleti, ne ordu ne de devlet adam
devirdeki şartlara göre, İkinci Osman'ı
ları bakımından Kanunî devrinin kudre
ağır bir şekilde tenkid etmiş addedile
tini haiz değildi. Bu derece g'eniş şeyler
bilir.
düşündüğü söylenen padişah, tasavvur
larının muayyen bir parçasını dahi ta
hakkuk ettirebilmek için ordu ve dev
İkinci Osm an’ın Hotin
let adamlarının cân-u gönülden gayreti
seferi
ne muhtaçtı. Halbuki gençlik ve tecrü
besizliği yüzünden ordu, halk ve ilmiye
İskender Paşa’n m Yaş civarında Leh
sınıfı arasında güceniklikler yaratmıştı.
ordusunu ezmesine rağmen iki devlet aHassaten cimri olan İkinci Osman sipa
rasındaki harp hali devam etmekteydi.
hilerin mütedahil maaşlarını verdirme
Gerçi, Yaş muharebesinin mağlûbu olan
mek suretiyle askerleri, ilmiye sınıfının
Lehliler sulhe kavuşmak istemişlerse de
arpalıklarını kesmek suretiyle (Ravzat buna muvaffak olamamışlardı. Nitekim
ül-ebrar, S: 541) ilmiye sınıfını gücenbu gaye ile Osmanlı hükümet merkezi
dirmişü. Sultan Osman’ın hatalı hare
nin yolunu tutmuş olan bir Leh elçilik
ketleri bu kadarlıkla da kalmadı. Hamheyeti' Küçük Çekmece’den geriye dön
1806
mer (C: 8, S: 203) in elçi raporlarına is
tinaden bildirdiğine göre; cepheye git
mekteyken kazak esirlerini ve hattâ m u
hafızlarından bazı kimseleri ııışan talim
lerinde oklarına hedef yaparak onları
öldürmesi askerlerin kendisinden iyice
soğumasına sebep olmuştur. Yine
bu
arada yeniçerilerin firarlarına ait riva
yetler üzerine onların subaylarına itimad
etmiyerek neferleri birer birer önünden
geçirterek bizzat sayması subay sınıf üzerinde de fena tesir bırakmıştır.
İşte, onun çocukea ve nihayet şıma
rıkça hareketleri kargısında beliren so
ğuk hava dolayısiyle Lehistan seferinin
aleyhinde bulunan erkâna da rastlanmış
tır ki. Şeyhülislâm Hoca-zade Esad Efen
di bunlardan biridir.
Padişahın sefere
çıkmasının aleyhinde bulunanların fik ri
ne göre, Lehistan işi sulhe bağlanmalı,
veyahut da sefer ancak iyi bir serdarın
idaresinde icra edilmelidir.
Padişahın İstanbul'dan
hareketi
İkinci Osman
Sefer için lüzum lu ilk hazırlıkları
(Macarca “A Magyar Nemzet Törtcnete”
müteakip padişahın otağı 29 nisan 1621
adlı kitaptan)
(7 cemaziyülahır 1030) de Davudpaşa
sahrasına kuruldu. Bundan dokuz gün
ferde bir netice husule gelmek m üşkül
sonra da İkinci Osman otağa çıktı. Pa
dür deyu nice kelimat söylemigler».
dişahın emrinde sefere katılacak asker
Davudpaşa’da toplanmakta devam eder
Bir kaç gün gecikmesinde bir m ah
ken kendisine vezaret tevcih edilen Pir
zur bulunmadığı halde, daha işin baş
Mehmed Paşa (Ravzat-ül-ebrar’da M ı
langıcında maneviyatın sarsılmasına âm il olan Sultan Osman Davudpaşa’dan
sır’dan mazul vezir Ahmed Paşa) İstan
bul m uhafızlığı ile vazifelendirildi. Pa
hareketinin onuncu günü Edirne’ye va
sıl oldu. Burada kaldığı onbeş günlük
dişah Davudpaşa karargâhında iken gü
neş tutuldu. O devrin itikadına göre, kümüddet zarfında yeniçeri ve topçulara
suftan bir kaç gün önce ve sonrası «ey- nişan talimleri ve atışlar yaptırarak de
yâm-ı nahss. denilen uğursuz günlerden
rece alanlara ihsanlarda bulundu. Edir
sayılırdı. Fakat İkinci Osman bu inanı
ne’den ayrıldıktan sonra şiddetli yağm ur
şa ehemmiyet vermiyerek harekete geç
lar yağdığından Yanbolu’ya kadar olan
tiği cihetle, bu hal halk üzerinde ürper
kısa mesafenin katedilmesinöe epeyce
ti yarattı. Nitekim bu husus N aim â’ (C:
müşkilât çekildi. Miktarı yüz bin' kişiyi
bulduğu tahmin edilen ordunun yürüy ü
2, S: 89) m n dilinde şöyle anlatılmakta
dır: «kusufdan evvel ve sonra bîr kaç
şe devamı sırasında kazakların A kyolu’günedek eyyâm-ı nahsattan madud olup
ya baskın hareketinde bulundukları ve
iskelesini yaktıkları öğrenildi. Padişa
sulh şehr günü bile nahs olup, hususa
küsuf ola bir kâra şürûğ etmek kat’a tec-. hın emrinde ilerliyen ordu 12 temmuzda
viz olunmamış iken gaflet ile Davudpa
Dobruca’da İsakcı kasabasına vasıl ol
şa menzilinden göçülüp böyle bir sefer-i
du. Tuna’mn sağ sahilinde ve Tulcea
azîme müteveccih olması nâmünasib idi.
(Tulçi) niıı otuz kilometre kadar batı
Lâkin kaza ve kader hükm ünü icra ede
sında bulunan İsakçı’da bir köprü ku
cek idi. Ol vakitte nice üstadlar bu se- rulması için faaliyete geçildi. Köprü in
1807
şaatı ikmal edilinceye- kadar geçen m üd
det zarfında, yeniçeri ve sipahilere pa
dişahların ilk seferlerinde verilmesi mutad olan sefer bahşişi (Naimâ; C: 2, S:
191) dağıtıldı. Bu arada Özi beylerbeyi
Hüseyin Pa'şa’nın onsekiz şayka ile Özi
sahilini talana gelen kazakları mağlûp
ettiği öğrenildi ve Hüseyin Paşa’nın ya
kaladığı kazak esirleri padişahın huzu
runda idam olundu.
Ordu Isakçı’da iken, şehzâde Mehmed’in idamına fetva vermiş olan Rume
li kazaskeri Taşköprülü-zâde Mehmed
Kemalüddin Efendi vefat eyledi. Nâşı
İstanbul’a nakledilen Kemalüddin Efen
dinin yerine Habeşî Hadım Molla Ali
Rumeli kazaskerliğine tayin edidli.
Büyük işler tasarlıyan ve böyle şey
lere bizzat teşebbüs eden genç hüküm
dar, ok ve silâh kullanmakta da üstün
lük hevesini tatmine çalışmaktaydı. Bu
neviden bir hareket olarak bir defasın
da Tuna’nm öte tarafına bir ok yetiştir
meye muvaffak oldu. Ve okun düştüğü
yere bir sütun dikilmesini emretti. A y
rıca İsakçı’da bir kale yapılmasını em
retti. Padişahın emri üzerine inşa olunan
kale ondoku 2uncu asır ortalarına kadar
mevcudiyetini muhafaz etmiştir. İkinci
Osman Isakçı’da iken Kaptan-ı derya
Halil Paşa padişaha m ülâki oldu. H alil
Paşa donanma ile Karadeniz’den gelirken
Osmaniı ordusunun Hotin seferinde yolda
cereyan eden bir olay (Ricaut’dan)
bir kazak filosuna rastlamış, bunlardan
beş şayka batırmış ve onsekiz şayka zap
tedip şaykaları kullananlardan
ikiyüz
kazağı esir etmişti. Ordugâha getirilen
kazak esirleri gayrı insani şekilde öl
dürüldüler.
Köprü inşası için onsekiz gün İsakçı'da bekleyen ordu 29 temmuzda köprü
den geçti. İki gün sonra Kefe beylerbe
yinin yakaladığı üç yüz kazak esiri or
dugâha getirildi. Bunlar da evvelkiler
gibi idam edildi. Ağustosun birinde K i
rim hanından haber geldi. Canbey G i
ray 50 bin kişi ile Özi (Dniepr) suyunu
geçtiğini bildiriyor ve orduyu humâyuna
nerede iltihakının
emredildiğim soru
yordu. Bundan bir hafta sonra Diyarbekir beylerbeyi Dilâver Paşa eyâleti as
keri ile, Eflak voyvodası Radu Mihne 6
bin Ei'laklı ile orduya iltihak etti. Agustosun 12 sinde düşman
ordusunun
vaziyetine dair ilk haber geıdi: bu ha
berde 50-60 bin kişilik tüfenkdaz kuv
vetinin Hotin önünde metris ve tabya
hazırladığı, ayrıca «kıral-oğlu» idaresinde
ikinci bir kuvvetin de geleceği bildiri
liyordu. Bu arada Erdel beyi Bethlen
Gabor’dan imparator askeriyle bir kaç
çarpışmada aldığı bayraklar ve esirler
geldi. K ın m hanının veziri Mirza Bey
ordugâha gelerek düşman arazisine akın yapmak üzere izin istediği cihetle
Ağustosun 20 sinde bu izin
kendilerine verildi. Yine bu
günlerde Silistre beylerbeyi
ile Boğdaıı beyi orduya ilti
hak eyledi. Ağustosun 24 ü n
de, yeniçerilerin yansı kal
madı diye bir şayianın çık
ması üzerine İkinci Osman
yeniçeri neferlerini teker te
ker huzurundan
geçirtmek
suretile yoklama
yaptırdı
ğından bu hareket yeniçeri
subaylarının hayli gücenme
sine sebep oldu. Bu arada
yolların iyi tamir edilmemiş
olmasından dolayı
Boğdan
voyvodası Aleksandr İlyaş
azledilerek
yerine
Stefan
Tomşa ikinci defa voyvoda
yapıldı.
Ağustosun 26 smda Kırım hanı, Tur
la .(Dniestr) suyunu geçmiş olan kazak
1808
lara karşı vuruşmak üzere yardım iste
diğinden kendisine bir miktar kuvvet ile
25 top gönderildi. Lâkin bunlar hanın
yanma ulaşıncaya kadar kazaklar bu
lundukları yerden kaçmışlar ve büyük
kuvvetlere iltihak etmişlerdi. Ağustosun
29 ve 30 unda da münferit bazı düşman
kuvvetleriyle ileriye gönderilmiş Osman
lI askeri arasında çarpışmalar cereyan
etti, ve düşmandan az miktarda esir aIındı.
O rdunun H otin önlerine
muvasalatı
Padişah İkinci Osman’ın idaresinde
ki Osmanlı ordusu, Peçevî’ye göre 1 ey
lülde, Kâtib Çelebi ve N aimâ’ya göre
2 eylülde Hotin önlerine vasıl oldu.
Dniestr nehri kenarında ve nehrin sağ
sahilinde olan Hotin
şehri, Türk!erin
Kamaniçe dedikleri Kaminiek (Kamenec-Podolsk) şehrinin 20-25 kilometre
kadar güneyindedir. Türk kuvvetleri bu
raya geldiği zaman Leh kuvvetlerinin
bir kısmı başkumandan Chodkîewics idaresinde Dniestr kıyılarında, 60 binlik
kısmı da Leh veliahdı Ladislas'm ida
resinde Kamaniçe kalesinin
altında
müstahkem ordugâhtaydı. Başkumanda
nın tuttuğu mevki, bir tarafında yalçın
kayalar bir tarafında da uçurumlar ihti
va eden ormanlık bir saha idi. Bu ba
kımdan Dniestr kıyısındaki yer de, müs
tahkem mevki derecesinde Lehler için
müsait bir şekil arzetmekteydi. Birbiri
ne yakın iki müsait sahaya yerleşmiş
Leh kuvvetleri Hammer’e göre 72 bin,
bazı Batı kaynaklarına nazaran ise 102
bin kişiydi. Türk kaynakları kesin bir
rakam kaydetmemekle beraber Osman
lI ordusu, K ın m tatarlariyle birlikte 100
binden aşağı değildi. Netice itibariyle,
muharebe, aşağı yukarı denk kuvvetler
arasında cereyan edecekti.
Ordunun Hotin önlerine vasıl oldu
ğu gün K ırım hanı Canbey Giray da gel
di. Padişah tarafından kabul edilmek üzere otağa girerken belindeki tirkeşi
sadrıâzam tarafından alındığı cihetle, k ı
sa bir müddet için korkuya kapıldı. Fa
kat belinden çıkarılanın yerine muras
sa bir tirkeş ve bir murassa kılıç takıl
dığını, bir samur kürk ve murassa eğer
li bir at ihsan olunduğunu görünce kor
kusunun yersizliğini anladı.
Hotin önündeki çarpışmalar
Hotin önünde Osmanlılarla Lehliler
arasındaki muharebe esas itibariyle 3
eylülde (16 şevval) başladı.
Lehliler,
kendileri için pek müsait bir mevkie yer
leşmiş olduklarından. Türk ordusu ya
rım daireye yakın şekilde ve muhasaraya
girişir tarzda bir tertip aldı. Nihayeti
nehre istinat etmek üzere sağ cenaha
Anadolu, Kaıaman, Sivas ve Diyarbekir
beylerbeyleri, sol cenaha da Şam ve H a
lep beylerbeyleri ile Eflak voyvodası ve
Kırım hanı; merkeze de yeniçerilerle ka
pıkulu sipahileri yerleştirildi. Sağ cena
hın ucunun nehre uzanmasına mukabil
sol cenabın ucu da ormana uzanıyordu.
İlk güne ait çarpışmaların en şid
detlisi ormana doğru uzanan kısımda ce
reyan etti. Araziye yerleşişlerindeki hâ
kim durumları dolayisivle Türklerin sı
kıştırmasına kolaylıkla mukavemet eden
Lehliler Orman içinden çıkmamakta ıs
rarlı davranarak buradan açtıkları tüfenk ateşi ile Türklere b ir hayli zayiat
verdirdiler. Bosna beylerbeyi de bugün
ağzından vurularak şehitlere karıştı.
Muharebenin ilk gününde zayiatla
karşılaşılınca ferdası gün toplar tabiye
edilip yeniçeriler metrise girdi. Böylece muharebeyi uzatacak bir yol tutulmuş
oldu. Düşmanın işgal ettiği mevkiin üs
tünlüğü yüzünden, Türk kuvvetleri, bi
raz da, böyle davranmaya mecburiyet
hissetmiş vaziyetteydi. Maamafih 4 eylü
le rastlıyan muharebenin bu ikinci g ü
1809
Hotin kalesinin bugünkü halinden
bir görünüş
nünde Leh ordusundan bazı birliklerin ileriye çıktıkları
hücumlarla şaşkınlık
yaratmak istedikleri, hattâ bir aralık bir
kaç Türk topunu zaptetmek için cesurane teşebbüslerde bulundukları görüldü.
Lâkin Lehlilerin bu teşebbüsleri
hep
akamete uğratıldığı gibi epeyce zayiat
da verdirildi.
T ürklerin m üteaddit um um î
hücum da bulunm aları
Çarpışmalar mevzi harbi şekline dö
külmüş olduğu cihetle, Lehlilerin yerleş
miş bulundukları sahadan sökülüp atıl
ması, umumî bir hücumun icrasına bağ
lı görüldüğünden, 8 eylülde umumî ta
arruza kalkıldı. Öğleye doğru çarpışma
lar iyice şiddet kesbetti. Düşmanın yer
leşmiş bulunduğu tahkimli mevzilerden
bir kaç tanesi zaptedildi. Bu arada 12
top, 130 bayrak, 2 büyük sancak ele ge
çirildi ve düşmandan bin kişi öldürül
dü.
Nogay beylerinden Kantemir Mirza
bir kaç gün önce akına gönderilmişti.
Cesaret ve gayreti ile temayüz eden Kantemir Mirza bugün esir ve ganimetler
le ordugâha dönünce, padişahın iltifatı
na nail oldu ve kendisine Özi beylerbey
liği tevcih edildi.
İlk umumî hücumdan düşmanın va
ziyetini değiştirecek bir netice elde edi
lemediğinden ertesi gün umumî hücum
ayni şekilde tekrarlandı. Lâkin Lehliler
çok sıkı top ve tüfenk ateşi açtıklarından
mevzilerine yaklaşılamadı. 11 eylülde ic
ra edilen üçüncü um um î hücum, bir ön
cekinden daha tertipli ve daha şiddetli
olduğu ha!de yine
düşmanı yerinden
sökmek m üm kün olamadı ve akşam ka
ranlığının bastırmasiyle askerler çadır
larına döndü.
Esas cephedeki umumî hücumlardan
müsbet bir netice çıkmadığı sırada Kırım
Ham Kamaniçe mıntıkasına akına gönde
rilmişti. Düşmanı açlığa mahkûm etmek
için „yapılan bu akında tatar askeri Lehfilerin yüz zahire anbarını bastı, yolları
kesti ve epiyce esirle ordugâha döndü.
Eylülün 12 sinde yeniçeri ağası azle
dilerek istikamet Efendi'nin damadı Ali
Ağa yeniçeri ağalığına tâyin edildi.
Eylülün 14 ünde icra edilen dördün
cü hücum diğerlerinden daha şiddetli şe
1810
kilde cereyan etti. Düşmanın mevzilerin
den sökülmesini istiyen padişahın ken
disi bile karşısında bulunan kazak alayı
na karşı bizzat taarruza kalktı. Bugünkü
muharebenin en dikkate değer hadisesi
Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmed Pa
şanın çarpıştığı kısımda vuku buldu. Avusturyalılardan Vaç <Waitzen) ı zaptederek şecaat ve becerikliliği ile temayüz
etmiş olan Mehmed Paşa ordugâha bir
gün önce gelmişti. Bu şeci kumandan
hücüma kalktığı mıntıkada düşman mev
zilerine girdi. Lâkin geriden tam zama
nında desteklenmediği için, o kısımda te
min edilen muvaffakiyet boşa gittiği gibi
kendisi de vurularak şehit düştü. Müver
rih Haşan Bey-zâde’nin kaydettiğine gö
re, Karakaş Mehmed Paşanın muvaffaki
yet kazandığını gören Veziriazam Ohrili
Hüseyin Paşa, onun sayesinde zafere kavuşulduğu takdirde sadrazamlığın elden
gideceğini düşünmüş, bu sebeple arka
sından takviye göndermiyerek şehadetine âmil olmuştur.
Neticesi bakımından bir ihanetten
başka bir şey olmıyan bu hareketinden
dolayı Hüseyin Paşa sadnâzamlıktan az
ledilerek (17 eylül) ikinci vezirliğe in
dirilmiş ve köprü inşa ettirerek nehrin
karşı tarafına geçmekle vazifelendirilmiştir. Hüseyin Paşa azledilince Diyarbekir
valisi Dilâver Paşa sadrıâzamlığa getiril.di.
Turla (Dniestr) üzerinde kurulma
sına çalışılan köprünün inşaatı 21 eylül
de tamamlandığından Hüseyin Paşa kar
şıya bir m iktar asker ile 30 top geçirdi.
Ertesi gün bu toplarla düşman mevzile
rinin iç kısımlarını döğmeğe
başladı.
Turla’vı geçen kuvvetlerin ateşinden m ü
teessir olan bir kısım Leh kuvvetleri
mevzilerinden çıkarak daha yukarıya
ormanlık içine girdiler. Ertesi gün vezir
Ohrili Hüseyin Paşa, Çerkez Hüseyin
Paşa ve Erzurumdan mazul Doğancı A li
Paşa bunlan muhasaraya çalışırken Leh
ler nehrin aşağı tarafından dolanarak ge
celeyin harbe tutuştular. Üe saat devam
eden çarpışma
esnasında Doğancı Ali
Paşa gehid düştü, Bolu beyi yaralandı;
Hüseyin Paşa ise bir çıplak beygire b i
nerek kendini güg kurtardı. Turla kar
şısına gönderilenlerden Eflak voyvodası
o sırada köprü üzerinde bulunduğundan
(Naimâ, C: 2. S: 203) bir zarara uğrama-
di. Peçevî’ye göre; Nc^ay beyi Kantemir
Mirza'nın yetişmesi ve düşmanı bozma
sı sayesinde. Lehlilerin gece baskınının
bir felaket halini alması önlenmiş oldu.
24 eylül günü yapılan beşinci h ü
cum sırasında Kırım iıanı Canbey Giray
ve Rumeli beylerbeyi
Yusuf Paşanın
gayretleri sayesinde Leh tahkimatının iki katı, yâni birinci sıradan sonraki ikinci sıra da ■zaptedilmek üzereyken ge
riden düşmanın zinde kuvvetleri çıkarak
muharebeye tutuştu. îş bu dereceye ka
dar gelmişken yeniçerilerin gayretsizlik
leri yüzünden bir netice elde edilemedi.
Yeniçerilerin böyle davranışlarına âmil
olan şahıs da Padişahın bizzat kendisiydi. Zira daha Hotin önünde çarpışmala
ra başlanmadan yeniçerileri gücendirmiş
olan padişah, mücadele
esnasında da
cimri davranıp, ecdadının, muvaffakiyet
gösteren askere bahşiş verme usulüne
riayetsizlik göstermek suretiyle, bu gü
cenikliği beslemiş oluyordu.
27 eylülde (11 zilkade)
altıncı ve
son hücum icra edildi. Umumî hücum
emrini müteakip gönüllü ve serdengeçtiler en ön saflarda ileriye atılırken ordunun diğer efradı da ayni şeyi tatbike ça
lıştı. Bu darbenin başlangıcında ilk an
larda düşman askerleri mevzilerinden dı
şarı fırladıysa da biraz sonra yine her
kes mevzilerine girerek şiddetle karşı
koymaya devam etti. Böylece altıncı uaıuıtıi hücumdan da bir şey elde edile
medi. Naimâ (C:2. S: 204) ya göre bu
günkü muharebede Türk ordusu insan
ve at bakımından hayli zayiat verdi.
Altıncı umumî hücumun muvaffakıyetsizliğe uğraması üzerine Padişah bü
tün vezirleri yanına çağırarak kendile
riyle görüştü ve onlara:
«— Feth-ü teshir aksây-ı muradım
da'! lâzım gelirse ihzar-ı zehâir
edüp
katımda kışlamak dahi caizdir.
Şöyle
bilüp ana göre takayyüd idesiz» dedi.
İkinci Osman’ın bu sözlerini m üte
akip «otuz gün oturaks> ilân edildi; ya
ni otuz gün müddetle orada kalınacağı
Osmaıılı ordusunun Hotin’e bir hücum’u (Rieaut’dan)
1811
tün bunlardan dolayı Sultan Osman da
bildirildi; bu münasebetle umumî hücum
sulhe yanaştı. Harbin devamı sırasında
lara da nihayet verildi. Taarruzlara son
Eflak voyvodası bulunan ve sulhü m ü
verilince Kırım hanının ikinci veliahdı
demek olan «Küredin Sultan» akma gön
teakip Boğdan voyvodalığına tayin edi
len Radu Mihne’nin tavassutta bulunm a
derildi. K ırım askerinin yaptığı akınlar
neticesinde, Türk kaynaklanıra göre yüz
sı, iki devletin sulhe gitmesinde epeyce
müessir oldu.
bin esir alındı; esir sayısının çokluğu
Osmanlı - Leh sulh muahedesi 6 eyüzünden esirler pek ucuza satıldı.
kim 1621 de imzalandı. Bu muahede şu
Ordunun Hotin önünde kaldığı gün
ler zarfında mücadele sadece Kırım sü
şartlan ihtiva etmekteydi :
varilerinin akıncı gönderilmesine inhisar
1 — Hotin kalesi Osmanlı hâkimiye
tinde bulunan Boğdan voyvodalığına (is
etmedi. Otuz eylülde Turla’nm öte tara
fına akan Kantemir Mirza, Leh ordusu yan eden Boğdan voyvodası Hotin’i Leh
kiralına vermiş, Lehliler de şehrin kale
nun zahiresinin hıfzedildiği Palankayı
sine muhafız kuvvet koymuşlardı) iade
muhasara etti. Ayrıca Hüseyin Paşa da
Leh ordugâhının varoşunda tahribatta 4 edilecektir.
2 — Kanunî Süleyman devrindeki
bulundu.
hudut esas olacaktır.
3 — Lehliler eskidenberi K ırım ta
Osmanlı -Leh sulhü
tarlarına vermekte oldukları yıllık kırk
Osmanlı ordusunun bir hayli zorla
bin altun floriyi yine ödemekte devam
edeceklerdir.
masına rağmen Leh ordusu yerinden sö
4 — Kazaklar Osmanlı arazisine,
külüp atılamamıştı. Türk kuvvetleri müs
tahkem mevkilere taarruz ettiği cihetle K ırım tatarları da Leh arazisine akın et
meyecektir.
epeyce zayiat vermekle beraber Lehle
rin zayiatı da çok fazlaydı. Üstelik K ı
5 — Kırım ham Lehistan toprakla
rım süvarilerinin akınlan neticesinde pek
rından ordu geçirmek istediği takdirde
geçtiği yerlere zarar vermiyecektir.
çok Leh esir edilmiş ve civarda bir hay
Sultan ikinci Osman’ın arzu ettiği
li tahribat meydana getirilmişti. Vaziyet
derecede bir zafer kazanılmamakla bera
böyle gittiği takdirde Lehlerin uğrıyaber, mevzi muharebelerinde düşman or
caklan zarar çok daha büyük olacaktı.
dusu eritildiği ve sonunda da gayet açık
Onun için 29 eylülde Lehlilerin sulh te
şebbüsünde bulundukları görüldü. Naişekilde üstünlük ifade eden bir muahe
rriâ’m n (C: 2, S: 204) diliyle: «yüz kadar
de imzalandığı cihetle, Hotin karargâ
kâfir alayı bayrağıyle Eflak voyvodası
hından her tarafa zafemameler gönderil
miş ve geceleri İstanbul’un tenviri em
na geldiler ve barışıklık arzusu şayi ol
redilmiştir.
du». Lehlerin teşebbüsü bununla da k al
ikinci Osman’ın idaresindeki ordu imadı. Bir hafta sonra gelen yeni bir he
le daha büyük ve kesin bir zafer kaza
yet sulh arzusunu tekrarladı.
nılması m üm kün olduğu halde, padişahın
Lehlerin bu talepleri karşısında Sul
tan Osman nihayet sulhe razı oldu. Ger
yarattığı güceniklik; Veziriâzam Ohrili
Hüseyin Paşanın cehaleti ve bir aralık
çi kendisi zaferin kazanılması hususun
Karakaş Mehmed Paşaya karşı duyduğu
da ısrar göstermekle beraber, muharebe
nin verdiği netice ortadaydı. Esasen her şiddetli kıskançlık; K ırım hanının Nogay
beyi Kantemir Mirza’yı kıskanışı; cahil
geçen gün kışın biraz daha yaklaştığını
ve harpten anlamıyan bir kimse olan
haber veriyordu. Karakaş Mehmed Pa
Darüssaade ağası Süleyman Ağanın pa
şanın şehadetinden sonra askerin istek
dişahı tesir altında bırakışı ancak bu ıussiz muharebe edişinin de herkes farkın
bette bir neticenin alınmasına müessir
daydı. Müverrih
Haşan Bey-zâde’nin
olan âmillerdir.
kaydına nazaran;
Veziriazam Hüseyin
Paşa ile darüssaade ağasının sui niyetle
hareketlerinden doğan aksaklığı yeni Ve
Padişahın İstanbul’a dönüşü
ziriazam Dilâver Paşa telâfi edememişti.
Müverrihin diliyle:
«muktezay-ı akl-ı
Sulh muahedesinin aktinden üç gün
selim üzere hareket edemedi». İşte bü
sonra Hotin önünden harekete geçen pa
1812
dişah İkinci Osman yolda iken bir oğ
lunun dünyaya geldiğini öğrendi. Padi
şah Edirne’ye vardığı zaman, iki aylık
kadar olan Ömer adındaki bu küçük
şehzâde aslen Rus ve çok güzel bir ka
dın olan annesi tarafından oraya getiril
miş bulunuyordu,
Lehistan seferinden
umduğu neticeyi istihsal edememekten
üzgün olan padişahın teessürü bu şehzâdesinin verdiği sevinç sayesinde bir hay
li hafiflemişti.
İkinci Osman 25 ocak 1622 de alay
la İstanbul’a dahil oldu. Bu münasebetle
şehirde üç gün üç gece genlik yapıldı.
DAHİLİ DURUM VE SULTAN OSM AN’IN TAHTTAN İNDİRİLMESİ
İkinci Osman zamanında memleke
tin idare, iktisadi, m alî ve kültürel du
rumunda, seleflerinden Üçüncü Mehmed
ve Birinci Ahmed zamanına nisbetle
farklı bir vaziyet mevcut değildi. Hâdi
se olarak m ühim fark, Celâli isyanları
gibi büyük bir gailenin mevcut bulun
mamağıydı. Kanunî zamanında son şek
lini almış olan devlet teşkilâtında bir
değişiklik mevcut olmadığı gibi, Üçüncü
Murad zamanında bozulmaya başlamış
olan devlet nizamlarında iyiliğe doğru
giden bir taraf da görülmüyordu. Dev
let adamlarının İdarî zihniyetinde bu bo
zuk düzenin havası hâkimdi. İkinci Os
man pek genç yaşta tahta çıkmış olduğu
cihetle elbette yakınlarının tesiri altın
da kalacaktı. Ancak aradan iki sene ka
dar zaman geçtikten sonra kendisinde
fikir istiklâline teveccüh, vesayet ve m ü
dahalelere mukavemet yolunda bir te
mayül görülmeye başladı. Bu temayül
zaman geçtikçe, gittikçe kuvvetlenmeye
doğru yöneldiyse de, 14 yaşının içinde
tahta geçen ve 4 sene 2 ay 21 gün tahtta
kalmış olan Sultan Osman’ın yaşı yine
de küçük sayılırdı. Onun için saltanatı
nın son gününe kadar maiyetinin tesi
rinden sıyrılmış değildi. Maamafih, te
şebbüslerine bakılınca, genç hükümdarın
zeki, ayni zamanda aklî kabiliyetlerinin
erkeıı inkişaf ettiği görülmektedir. Yine
gerek kendisinin gerekse maiyetinden
bazılarının icraatına bakılınca, bu genç
hükümdarın en m ühim şahsi kusurunun
paraya düşkünlük, yersiz cimrilik ve za
mansız sertliklere kapılış hareket ve va
sıflarından ibaret bulunduğu müşahede
olunmaktadır.
Osmanlı padişahları arasında tahtın
dan indirilip öldürülen yegâne hükümdar
olan İkinci Osman’ın, bu feci sonuca yu
varlanışı ile ilgili hadisenin ve padişa
hın yapmak istediği şeylerin iyi anlaşı
labilmesi için, bununla ilgi kurulabilecek
bazı noktaların tetkik ve tahlili gerekir.
Osmanlı tarihlerinde «vak’a-i Osmaniye»
diye zikredilen bu hâdise, bir taraftan
İkinci Osman'ın yenilik yapmaya niyetli
bir hükümdar halinde tarihe geçmesine
vesile teşkil etmekle kalmıyarak, bilhas
sa memleketin o zamanki idari zihniye
tinin, İçtimaî ve askerî dertlerinin teş
rihine de imkân vermektedir.
İkinci Osman’ın bizzat kendisinin ve
bazı erkânının birtakım hareketleri h ü
kümdarın etrafında kırgın bir havanın
teessüsüne, veyahut da bazı şahsiyetle
rin padişaha karşı gücenik durmasına
âmil olmuştur. Bu neviden hareketler
şöyle sıralanabilir.
Sultan Osman, babasının ölümünden
sonra Birinci Mustafa’nın padişah yapıl
ması münasebetiyle Sadaret kaymakamı
Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislâm Esad
Efendi’ye gücenmişti. Bunun için Sofu
Mehmed Paşayı sadaret kaym akamlığın
dan uzaklaştırdı ise de şeyhülislâmı az
letmedi; fakat ilmiye sınıfının azil ve
nasb selâhiyetini elinden alıp bu selâhiyeti hocası Ömer Efendi’ye devretmek
suretiyle şeyhülislâmın vazifesi yalnızca
fetva vermekten ibaret kaldı. Daha son
ra Esad Efendi’nin kızı Akile (Ukayle)
hanım ile evlendiyse de, şeyhülislâmın
padişaha karşı duyduğu güceniklik tam
manasiyle zail olmadı.
İkinci Osman’ın devlet erkânı ara
sında güceniklik yaratacak hareketlerde
bulunan şahsiyet Veziriazam Güzelce Ali
Paşadır. Padişahın paraya düşkünlüğün
den istifadeye çalışan A li Paşa, hâzine
ye daha çok varidat temin edeceğini vadetmek suretiyle Öküz Mehmed Paşanın
yerine veziriâzam oldu. Sadrazamlığı el
de edince, çeşitli bahaneler icadı suretiy
1813
ı
le müteaddit müsaderelerde bulundu.
Güzelce Ali Paşanın müsadere hareketi
ne ilk plânda yakasını kaptıranlardan bi
risi de selefi Mehmed Paşa idi. Sadrazam
lıktan uzaklaştırılınca Halep valiliğine ta
vin edilen Öküz Mehmed Paşa yeni va
zifesine gitmezden önce otuz bin altun
vermeye mecbur edildi. Yeni sadrazam
bu parayı tahsil için bir günde beş defa
kapıcılar kethüdasını göndererek tama
mını almadan onun arkasını bırakmadı.
Ali Paşa, bir çok senedenberi yeni
çerilerin et müteahhitliğini yapan Skarlati isminde bir yahudiyi çağırarak, m ü
teahhitliği zamanındaki koyunlann de
risinin hesabını istedi; yahudi tüccar de
rilerin bedelini ödemeden yakasını kur
taramadı. Kiliselere metropolit tevcihi
münasebetile 011 senede üç yüz bin duka
almış olduğu hesaplanan Rum patriğin
den bir hayli para istiyen A li Paşa, on
dan da yüz bin duka istedi ve Hammer’e
(C: 8. s: 194) nazaran 30 bin kuruş ko
pardı. Mısır valisi Câfer Paşaıım tere
kesinden de 15 bin altun tahsil etti. Sad
razamın istirdat politikasını tasvip etme
yen Defterdar Bâki Paşa’nın servetinden
iki milyonluğunu hazine namına zaptet
tikten başka kendisini de Yedikule’ye
hapsettirdi. Bu şekildeki istirdatlarla ha
zîneye para temin eden A li Paşa padişa
ha da bazı hediyeler takdim ediyordu.
Sadrıâzam Ali Paşa aynca bazı k im
selerin nüfuzlarını kırmaya da çalıştı.
Bu cümleden olarak padişahın hocası ve
şeyhülislâm ile işbirliği etmek suretiyle
Darüssaade ağası Mustafa Ağayı padişa
hın gözünden düşürerek Mısır’a sürdür
düğü gibi servetinden iki buçuk milyon
altunu da hazine namına zaptetti.
Tabiî Sadrazam Güzelce Ali Paşa’nın
istirdat siyaseti, mağdurların kendileri,
uzak ve yakınları tarafından sadece sad
razamın aleyhinde değil, onu tutan padi
şahın aleyhinde de bir cereyanın vücu
duna yol açıyordu.
İkinci Osm an’ın T ürk kızları
ile evlenmesi
İkinci Osman. Lehistan seferinden
döndükten sonra, kendisine meşru zevce
olmak üzere üç kız seçti. Üçü de Türk
olan bu kızlardan bir tanesi Pertev Pa
şanın, birisi de Şeyhülislâm Esad Efen
1814
n v C.IVIE
dinin .kızı Akile (Ukayle) Hanım idi. Pa
dişahın ilk zevcesi aslen Rus olan bir ka
dındı. ikinci Osman'ın nikâh etmek su
retiyle aldığı bu ilk zevcesi Murad Pa
şanın cariyesinden idi. Hükümdarın, Çi
mer adındaki ilk oğlu bu haseki sultan
dan dünyaya gelmişti. Sultan Osman Le
histan seferinden döndükten sonra şen
likler tertip edilmişti. Şenliklerin yapıl
dığı sahaya getirilmiş olan küçük şehza
de bir tüfeğin kazaen ateş alması üzeri
ne yaralanarak ölmüştü.
İşte ilk zevcesi olan bu kadından son
ra nikâh ettiği kızların üçü de Türktür.
Osmanlı sarayında bir buçuk asırdan be
ri cariye istifragı yerleşik bir âdet hali
ne gelmiş olduğu halde ikinci Osman’ın
bu âdete aldırmıyarak Türk kızlarım n i
kâh etmesi, şüphesiz onun lehine kayde
dilecek bir noktadır. Fakat onun bu ha
reketi o zaman için pek de hoş görül
memiştir. Nitekim H am m erin Venedik
kaynaklarına istinaden bildirdiğine gö
re, Şeyhülislâm Hoca-zâde Esad Efendi,
evvelki padişahların sadece cariye aldık
larını beyanla kızını vermemek hususun
da peşinen mukavemet bile etmiştir. On
dan önce Pertev Paşanın zevcesi olan
bir sultanın büyük kızım nikâh ederken
de devlet adamları muhalefetlerini ifa
deden geri kalmamışlardır.
İkinci Osm an’ın ıslahat fikirleri
ve akıl hocalarının zihniyetleri
Osmanlı imparatorluğunda ıslahata
ilk teşebbüs eden şahıs ikinci Osman 0 lup, bu uğurda hayatını veren ilk şahıs
da kendisidir, ikinci Osman’ın ıslahat
niyetlerini tahakkuk
ettirememesinde,
genç ve tecrübesiz oluşunun, kendisine
fikir veren kimselerin zayıflığının çok
büyük hissesi mevcuttur.
İkinci Osman’ın ıslahat fikirleri ve
feci ölümüyle son bulan hâdise üzerin
de bir hayli durulmuştur. Bu hususta ka
lem oynatan yerli ve yabancı müellifler,
ya Sultan Osman’ı olduğundan daha bü
yük göstermişler, veyahut da ıslahat me
selesi üzerinde lâyıkı veçhile durmamış
lardır. Onu olduğundan büyük gösterme
yolunu tutanlar, padişahın bazı hareket
ve sözlerinden de ıslahat meselesi lehin
de manalar çıkarmışlardır.
«İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi»
isimli eserinde, kitabının hacmma nishı esas itibariyle Lehistan seferine çık
betle İkinci Osman hadisesine fazla say
ması hususunda tesir altında bırakmış
falar tahsis eden İsmail Hami Daniştır. Padişahın başına felâketler geldiği
mend, genç hükümdarın ıslahat yapmak
sırada sadrıâzam bulunan Dilâver Paşa
istediği noktalan şöyle sıralamaktadır : nın faaliyet şekline dair
kaynaklarda
fazla bir şey bulunmadığı cihetle, onun
1 — Tereddi ve tefessüh etmiş koz
tesir ve rolünün zikre değmiyecek dere
mopolit bir cemiyet haline gelen yeniçe
cede ehemmiyetsiz olduğu anlaşılmak
ri ve sipahi ocaklarını tamamiyle ilga ve
tadır. İkinci Osman, saltanatının başla
imha ederek onların yerine Anadolu, Su
rında annesinin tesiri altında kalmışsa
riye ve Mısır Türkleriyle Türkmenlerin
da, bilahara ona esas akıl hocalığı eden
den m illî bir ordu -kurmak.
lerin, hoca Ömer Efendi ile darüssaade
2 — Payitahtı İstanbul’dan Anado
ağaları olduğu görülmektedir. İlk Da
lu’ya nakledip kozmopolit bir muhitten
rüssaade ağası Hacı Mustafa Ağa sadrim illî bir muhite geçmek.
âzam Güzelce Ali Paşa’nm tesiriyle M ı
3 — İlmiye sınıfının siyasî ve malî
sır’a sürüldükten soııra darüssade ağa
kudret ve nüfuzunu kırarak artık bozul
sı olan Süleyman Ağa padişah üzerinde
maya başlıyan bu zümreyi devlet işlerin
pek çabuk ve kuvvetli tesir meydana
den el çekmiş bir din ocağı haline getir
getirmiştir. Esasen bu yönden zikredil
mek.
mesi gereken esas şahsiyet de budur.
4 — Kozmopolit saray an’anelerini
Peçevî tarihinde (C: 2. S: 376) b u .şah
değiştirerek Harem-i Humâyunu tasfiye
sın padişah üzerindeki nüfus derecesini
etmek ve hanedanın Türk ailelerinden
izaha medar olacak şu satırlar okunmak
nikâhla kız almasına yol açmak.
tadır: «saadetlü padişaha andan mukar5 — Kıyafette değişiklik yapmak.
reb kimse yoğ idi. Veziriâzamdan, belki
6 — Fatih »ile Kanunî’nin
eskiyen
validesinden takarrübü artuk idi; araba
mevzuatı yerine yeni hayat şartlariyle
ya girse bile girer: tahtı revana binse
mütenasip kanunlar tedvin etmek.
bile binerdi; belki her saat saadetlü pa
Bir memlekette ıslahat yapmak ve
dişahı böyle hoş âmed sözlerle mağrur
ya mevcut nizamları değiştirerek eskileider idi». t
rin yerine yenilerini koymak, muhakkak
İste padişaha bu derece yakın olan
ki çok güç bir meseledir. İcraatta isabet ve üstelik onun gururunu da mütemadi
ve muvaffakiyet temin edebilmek için yen kabartan Süleyman ağanın fikir ve
memleket realitelerini iyi kavramış ol
bilgi derecesini ölçmeye yanyacak şöyle
mak, fikirce olgun, şahsiyetçe kudretli
bir hâdise (Fezleke, C: 2. S: 4 ve N aimâ
müşavir ve yardımcılara sahip bulunmak
C: 2, S: 207) anlatılır:
lüzumu aşikârdır. İcra m akam ının ba
Veziriâzam O hrili Hüseyin Paşa, h u
şında bütün kudreti elinde tutan padişah
dut ve düşman meselelerinde fikir ve
bulunduğuna göre, en geniş fikir olgun
mütaleasmdan faydalandığı vezir Debluğunun onda bulunması, veyahut da bu
bağ-zâde Mehmed Paşa’yı sever ve oolgunluğa sahip müşavir ve yardımcıla
nunla bu meselelere dair konuşmalarda
rın hükümdara doğru yolu göstermesi
bulunurdu. Lehistan seferine gitmeden
lâzımdır. İkinci Osman’ın zekâsının ya
önce sadrıâzam, Debbağ-zâde’yi padişa
şma nisbetle erken inkişaf ettiği muhak
hın huzuruna çıkarmış bu vesile ile D a
kaksa da, kanaatımızca ona, sayın İsmail
rüssaade ağası Süleyman Ağa da kendi
Hami Danigmend’in dediği şekilde «dâ
siyle tanışmıştı. Bu tanışmadan sonra
hi» vasfım, kondurmak fazla mübalâğa
bir gün Süleyman ağa Debbağ-zâde ile
etmek olur.
görüşürken, :
Padişaha akıl veren ve tesir altın
— Leh kıralı padişaha mukabeleye
da bırakan kimselere gelince; bunların,
gelir mi ve gelmeye iktidarı var mıdır?
Validesi Mahfiruz Sultan, ilk DarüssaDiye sormuş, Debbağ-zâde Mehmed
ade ağası Süleyman Ağa, hoca Ömer
Paşa ise:
Efendi, biraz da sadrıâzamlardan G ü
— Biz gelir diyerek tedarik gprelim,
zelce Ali Paşa ile Dilâver Paşa olduğu
gelirse tedbirde kusurumuz bulunmaz;
görülmektedir. Güzelce Ali Paşa padişa
gelmezse devlet padişahındır.
1815
Diye makûl bir cevap vermiştir. Fakat Debbağ-zâde’nin bu sözünü beğenmeyip canı sıkılan Süleyman Ağa:
— Biz seni ehl-i vukuf bir kimse
sanırdık, dünyadan bihaber imişsin. Leh
kıralı ne köpektir ki Al-i Osman padi
şahına kargı dura, onun ne denlü askeri
olsa gerek.
Demesi üzerine
Debbağ-zâde, onu
yine makul bir cevapla aydınlatmaya
çalışarak:
— Sultanım, düşmanı hor ve hakir
görmek olmaz; cümle küffar bir millet
hükmündedir. Nemçe. Moskov, Kazak,
Macar belki İspanya, Françe, Papa ve
sairleri' kimi asker, kimi mal ile imdat
ederler ve aralarından namus-ı din gö
zetirler»
Dedi. Lâkin buna rağmen kendi gö
rüşünde ısrar eden Süleyman Ağa üste
lik bir de:
— Böyle bunakların tedbirinden ne
hayır gelir!
Cümlesi ile muhatabım istiskal yo
luna sapmıştır, işte Sultan Osman’ı te
sir altında bırakanlardan habeşî bir ha
dım olan Süleyman Ağa böyle bir şah
siyetti. Binaenaleyh ondan kıymetli f i
kirler pek beklenemezdi. Nitekim m ü
verrih Naimâ bu konuşmayı anlattıktan
sonra: «İşte böyle ahval-i rûz-u kârdan
gafil hoş-amed ve müdahaneye mail, hak
sözü dinlemez, vaz’ma hoş gelmeyen
doğru kelâmı anlamaz, mağrur ve nâdar.
mukarribler gice gündüz hoş-amed ile
cenab-ı padişahiyi dahi gurur ve gaflete
düşürmüşler idi. Derakap semeresi zâhir
olup, hilâf-ı me’mul hayf ve ye'se sebep
oldu» mütaleasını eklemektedir.
Padişahı geniş şekilde tesirinde bu
lunduranlardan Hoca öm er Efendi’nin
bilgi derecesini ölçmeye yarıyacak bu
nun gibi bir misale malik değiliz Maamafih onun Süleyman Ağa kadar bilgice
zayıf olmadığı muhakkak ise de, Hammer’in (C: 8, S: 208) tavsifi veçhile ha
rislik sıfatına müstahak
bulunduğunu
belirtecek deliller göstermek m üm kün
dür.
İkinci Osman'ı tesir altında bırakan
şahsiyetleri tanıdıktan sonra onun yap
mak istediği ıslahatın hakiki mahiyetine
gelince; bu, kapıkulu askeri yerine M ı
sır, Suriye ve Anadolu halkından yeni
bir asker meydana getirmek diye hulâsa
edilebilir. Merkezi hükümeti İstanbul’dan
Anadolu’ya nakletmek, ilmiye sınıfına
devlet işlerinden el çektirmek, kıyafette
değişiklik yapmak gibi meseleler, bazı
müelliflere, padişahın bazı söz ve hare
ketlerinden istihraç edilen neticelerdir.
Bunları isbatlıyacak deliller kâfi olma
dığından üzerlerinde geniş çapta müna
kaşalar yapılabilir. Hele Fatih ve Kanu
nî devrinin mezuatı yerine yeni kanun
lar tedvin edilmek istendiğine dair, o
zamanın kaynaklarında ufacık bir işa
ret dahi mevcut bulunmamaktadır. İkin
ci Osman zamanının ve onyedinci asır
da yaşamış müverrihlerin
eserlerinde
müttefiken üzerinde durulan mevzu, ka
pıkulu askerlerinin ortadan kaldırılması
na desteklik edebilecek yeni bir asker
sınıfının teşkilinin düşünülmesidir. Bu
mesele, hâdiselerin bir kısmının bizzat
içinde yaşadığı anlaşılan; Solak Hüseyin
Tuği’nin «İbretnüma^
isimli eserinde
(Belleten sayı: 43) en sarih ifadesini
bulmaktadır. Hüseyin Tuği, darüssaade
ağasının padişaha mütemadiyen: <•Yeni
çeri tarifesinin tüfenk atmakta ve sipah
halkının cündilikte ve cenk günlerinde
meharetleri meydandadır; bu kul yeni
çeri ve sipahi kulluktan çıkmıştır. Kul
olursa asker olursa Mısır ve Şam cündileri gibi ve tüfenk atmakta Anadolu
sekbanı gibi olmalıdır. Evvelce Hotin
seferinde düşmanın taburunu bozmağa
kadir olmadılar, Hünersiz, marifetsiz,
dırıntı. madrabaz ve erbab-ı maaş kul
olur mu?» dediğini kaydetmektedir.
Sultan Osman vak’asın a
tekaddüm eden günler
Sultan Osman, tahayyül ettiği zafe
ri temin edemeden İstanbul’a dönünce
hocası Ömer Efendi ile Darüssaade ağası
Süleyman Ağa mütemadiyen kendisini
tahrik etmişler ve kapıkulu askerinden
kendisini soğutmuşlardı. Bunların teşvik
ve telkinleri neticesinde Sultan Osman
Hacca gitmek üzere hazırlıklar yapılma
sını emretmişti- Görünüşe nazaran padi
şah Anadolu üzerinden Hicaza gitmek
tasavvurundaydı. Tuği’nin «İbretnüma»
smda kaydedildiğine (Belleten sayı: 43,
S: 393) göre, padişahı Anadolu’ya geçir
mek istiyenler arasında hocası Ömer Efendi’nin yanında Sadrıâzam Dilâver Pa
1816
şa da vardı. Tâ başlangıçtan beri müşev
viklere dahil bulunmadığı anlaşılan Dilâver Paşa, padişah üzerinde tesir icra eden kimselerin otoriteleri karşısında se
sini çıkaramamış ve padişah, hazırlıklar
yapılmasına dair emir verince sesini çıkaramayıp onlara taraftar görünmüş ol
malıdır.
İkinci Osman’ın Hicaz’a gitmesiyle
ilgili hazırlıklar meyanında Hoca Ömer
Efendi’nin kardeşi Karabaş Efendi Mek
ke kadılığına gönderilmiş, fakat Mekke
şerifi Karabaş Efeııdi’yi yakalayıp as
mak istemişti. Padişah Mekke’ye götü
rülmek istenirken. Mekke şerifinden in
tikam alınması için de bahane ediliyor
du. Halep, Şam ve Mısır taraflarına Ka
rabaş Efendi'den başka memurlar da
gönderilmişti. Zahire temin etmek sözüile Halep ve Şam tarafına Eski Yusuf adında birinin gönderilmesi bu neviden
bir hareketti. Anlaşıldığına göre, Eski
Yusuf sekban yazmakla vazifeli k ılın
mıştı.
F aö'şam n rüyası
Sultan Osman, otağ-ı hümâyunun
Üsküdar’a geçirilmesi için emir verme
sinden bir kaç gün önce bir rüya gör
müştü. Rüyasında: bir taht üzerinde oturup Kur'an-ı kerim okurken birden
bire Hazreti Peygamber karşısında be
lirir ve padişahın elinden K ur’an-ı keri
mi ve sırtından cüppesini alır, ondan
sonra bir sille vurup yere düşürür. Sul
tan Osman, Peygamberin ayağına kapan
mak isterse de bunu yapamadan uya
nır.
Padişah bu rüyadan dolayı endişe
ye kapılır ve hocası Ömer Efendiye an
latır. Ömer Efendi, tokat, hacca gitmek
te tereddüte düşmeniz dolayısiyle bir
ihtardır der. Rüyanızda ayağına yüz süremediyseniz inşallah merkadine
yüz
sürmeniz .nasib olur sözlerini ilâve eder.
•Ömer Efendi’nin tabirinden
sonra
hacca gitmek
hususunda daha ısrarlı
davranan Sultan Osman’ın merakı tam
mânasiyle zail olmadığından, bir de ay
ni rüyayı imamı vasıtasiyle Üsküdarlı
Şeyh Aziz Mahmud Efendi’ye tabir et
tirmek ister. Şeyh de tabirini yazarak
padişaha gönderir, bunda: «okuduğunuz
Sultan İkinci Osman’ın kendi adına ya
pılan Şehname’deki bir minyatürü (Aslı
Topkapı Sarayı kütüphanesindedir)
kelâm-ı izzet, hükm-i rabbanidir ve ona
imtisal lâzımdır ve oturdukları taht cübbe-i vucuttur; bu rüya ziyade korkulu
ve muhataralıdır. Allah bilir bu korkulu
vak’a yakın günlerde olur ve tövbe ve
istiğfar üzere hak sübhanehu ve tealâmn
evliya kullan merâkid-i şeriflerinden ve
kubur-ı münirelerinden istimdat talep
buyurun ki beliyyeler def’ ola» sözlerinin
yazılmış olduğu görülür.
Aziz Mahmud H üdai’nin tabirinden
sonra Eyyub türbesini ziyaretle fukara
ya sadaka dağıtan Sultan Osman koyun
ve sığırlardan
kurbanlar
kesilmesini
emretti. Padişahın emrini yerine getir
mek üzere faaliyete geçen bostancılar
Edimekapı ve Raragüm rük’te araba sı
ğırlarını cebren sahiplerinin ellerinden
alarak üç bin akçelik çift kayvamna bin
akçe ödemişlerdir. Tabi’i bu hareket
memnuniyetsizlik ve dedikoduya sebep
olmuştur.
1817
ı M m n v cavın
Hoca Esad Efendi’nin
fetvası
Sultan Osman, rüyanın tesirinden
kurtulur gibi olunca otağı hümâyunun
Üsküdar’a geçirilmesini emretti. H üküm
darın Hacca gitmesine taraftar olmayan
şeyhülislâm Esad Efendi söz ile onu fik
rinden caydıramayınca: «padişahların
Kabe’ye gitmesi farz değildir, adalet üz
re ahalinin ahvalini görmek evlâdır» d i
ye fetva gönderdi. Sultan Osman bu fet
vayı dinlemedi. Hüseyin Tuği’nin ifadesivle: «gazaba gelip amel eylemedi». Y i
ne mezkûr müellifin kalemiyle: «Sonra
meşayih-i kiram ve ûlemay-ı izamın ek
serisi haberler gönderüp men etmek is
tediler. Amma padişahı alıkoymak m üm
kün olmadı. Bu hususta sadrıâzam da
ulema tarafından olup çok takayyüd ey
ledi. Amma neylesün başı ve mansıbı
korkusundan Hoca Ömer Efendi’ye ve
Süleyman Ağaya mütabaat eyledi».
İşte padişahın
Hacca gitmek için
böyle ayak diremesi üzerine 18 mayıs
1622 çarşamba günü kapıkulu askerinin
ayaklandığı görüldü.
Askerlerin ayaklanm asının
u m u m î sebepleri
ikinci Osman’ın hacca gitmek iste
yişinden şüphelenip kendi ocaklarının
kaldırılmasının
düşünüldüğünü
sezen
yeniçeri ve sipahilerin ayaklanışlannm
bir takım sebepleri vardır. Sultan Os
man’a karşı birikmiş memnuniyetsizlik
âmillerinden ibaret bulunan bu sebep
ler. Naimâ tarihinde (C: 2, S: 209) Kâtib Çelebi, Haşan Bey-zâde ve Tuği, ta
rihlerinde derlenerek şöyle sıralanır:
1 —■Sultan Osman’ın Lehistan se
feri sırasında «in’am bahanesizle» yeni
çeri ve sipahileri yoklama yapıp onları
gücendirmiş olması:
2 — Hotin muharebelerinde Karakaş Mehmed Paşa’mıı şehid düştüğü gün
yeniçeri ve sipahileri şiddetli sözlerle
tekdir etmiş olması.
3 —■Sultan Osman Lehistan seferi
ne gitmeden önce Bostancıbaşı Pîr Meh
med Ağa ve yeniçeri ağası Yusuf Ağa
ile birlikte şehir içinde tebdil gezerek
meyhane ve yasakçı odalarını basıp i
çerisinde rastladığı sipah ve yeniçerileri
değnekle döğdürmesi, bazılarım da taş
gemilerinde küreğe vurdurması;
4
— Lehistan seferi sırasında düşman
dan baş ve dil getirenlere az bahşiş ve
rilince, bunların «bu bir altun nedir?
biz padişah uğruna bezl-i cân edüp baş
alırız» dedikleri zaman hükümdarın musahib ve mukarriblerinin «getirdiğin baş
bir akçe değer mi» cevabiyle onları tenfir edip gücendirmeleri;
5 — Yine ayni harp sırasında aske
rin gayretsizlik ve gevşekliğine hamle
dilerek açıkça nefret ifade eden bazı
hareketlerde bulunulması;
6 — Hotin harbinde muvaffak olunamayışmın sebebi kapıkuluna affolu
narak, bunlara ulufe vermeye değmez d i
ye sözler söylendiğine ve Mısır tara
fından cündi yani süvari askeri yazılmak
istendiğine dair bir şayianın asker ara
sına yayılması;
7 — Bu fikrin tatbiki ile ilgili olmak
üzere, aslında sekban yazmak için Es
ki saray baltacılarından Eski Yusuf is
minde birinin zahire cem’i . bahanesiyle
Şam ve Halep’e gönderilmiş olması,
8 — Ve nihayet zahirde Hacca git
mek bahanesiyle, padişahın «raht ve taht
ve cümle hâzinelerini Üsküdar’a geçirt
mek üzere» olması.
Naimâ, Solak Hüseyin Tuği, Kâtib
Çelebi, Haşan
Bey-zâde ve Peçevînin
savdığı bu sebeplere, daha yukarda ye
ri geldikçe zikredilmiş olan, padişahın
rüşvet kabul edecek dereceyi bulan pa
ra hırsı dolayısiyle itibarının askerden
başka halk arasında da sarsılmış olması;
arpalıklarını kestirmek suretiyle ilmiye
sınıfını gücendirmesi; askerin aidat ve
bahşişlerini kısmas: ve kendisinin fazla
gururunun yarattığı güceniklikler de ilâve edilebilir.
K ap ık u lu askerlerinin
A tm eydam nda toplanması
Yeniçeri ve sipah zümresinden ib a
ret askerler 18 mayıs 1622 (7 receb 1031)
çarşamba günü, evvelâ Süleymaniye cam i’i avlusunda toplandılar. Burada, Naim â’nın (C: 2, S: 213) ifadesiyle: «pa
dişahın bu tarikle Hicaz’a gitmesi, mücerred bizden nefretine mebni olup, gay
rı mucibi yoktur. Nizâm-ı âlem için pa
1818
dişahlar hace-ı şerifi terk edegelmişlerdir; düşman zuhuru ve a’dâm n şerr-ü şûru ihtimali var iken Memalik-i Mahruseyi koyup gitmek hatadır, bu kârdan
feragat etmek gerekir» diye söyleştiler.
Tuği’nin İbretnümasmda (Belleten, sayı:
4, S: 493) kaydedildiğine göre, Süleymaniye avlusunda toplanan kalabalık ara
sında sipahi ve yeniçerilerden başka çe
şitli zümreden halk da mevcuttu.
Bu
kalabalık oradan Atmeydamna (Sultanahmed meydanı) geldi. N aim â’ya naza
ran, buradaki kalabalık arasında ilmiye
sınıfının alt kademelerinden bir hayli
kimseler de vardı. Atmeydanmda bü
yük bir insan topluluğu meydana gelir
ken çarşıdaki dükkânların bir kısım da
kapandı. Atmeydamndaki insan kalaba
lığından «padişahımızı Kâbeye gitmek
nâmı ile Anadolu’ya götürmek istiyeıılcri isteriz ve padişahı Anadolu’ya geçmek
ten vaz geçirmek isteriz» sesleri yükse
lirken İstanbul surlarının kapıları ka
patıldı. Bu arada sadrıâzam tarafından
Atmeydamna gönderilen çavuşbaşı Halıcı-zâde oradakiler tarafından taşlana
rak kaçırıldı.
Şeyhülislâm a yapılan müracaat
Atmeydamndaki kalabalığın sinirleri
gerilmeye yüz tutarken içlerinden yaşlı
ve tecrübeli kimselerden mürekkep bir
kaç kişi «bu maslahatı şer’ ile görelim»
diyerek şeyhülislâma gittiler. Ve şey
hülislâm Hoca-zâde
Esad
Efendi’den
şöyle bir fetva aldılar:
«Sual — İslâm padişahını
azdırıp
bevt-ül-malin itlafına sebep olup padi
şaha hacca gitmek lâzım değil iken böy
le fetret ve fitneye sebep olanlara ne
lâzım gelir?
Cevap — Elcevap, fitne uyduranla
ra katil lâzım olur».
Bu fetvanın suretini alan yeniçeri
ihtiyarları dönüp
toplantı
mahalline
geldiler. O arada sadrıâzam tarafından
kalabalığa nasihat etmek üzere gönde
rilmiş olan yeniçeri ağası île bölük ağa
la n mevdandakiler tarafından taşlanarak
kaçırıldılar. Bu sırada Beşiktaş’tan Yedikule’ye gitmekte olan donanmanın ef
radı Sultanahmed meydanındaki toplu
luğun farkına vararak gemileri kıyıya
yanaştırdılar've kapılar kapalı olduğun
1819
dan surlardan aşıp şehre girerek kala
balığa dahil oldular.
Âsilerin Hoca Öm er Efendi ve
Sadrıâzantm konağına gitmeleri
Sultanahmed meydanındaki topluluk,
padişahı Hacca gitmekten vazgeçirmesi için Hoca Ömer Efendi’ye müracaat ka
rarma vardığı cihetle, hükümdar üzerin
de büyük tesiri bulunan "bu zâtın evine
gittiler. Fakat Hoca Ömer Efendi kala
balığı görünce kendisini öldürmeye gel
diklerini zannederek evden kaçtı. Bu
raya gelenler evdeki hizmetçilerden ho
canın saraya gittiği cevabını alınca, ka
pıyı kırarak içeri girdiler ve evi yağ
maladılar. Ondaıı sonra sadnâzamm ko
nağına gitmeye yöneldiler. Tuği’ye (Bel
leten sayı: 43. S: 494) göre; bunların
niyeti «padişaha bu toplanışın sebebi
nin bildirilmesi, Süleyman Ağanın kat
line ferman buyrulmasmın ve padişahın
kâbeye gitmekten feragatinin temini» idi.
Sadnâzamm konağının önüne gelen
kalabalık binanın bütün kapılarının ka
palı olduğunu gördü ve bu yüzden de
içeriye kimse giremedi. O sırada, sadn
âzamm hizmet ve muhafazasında bulu
nan kimseler içeriden ok atarak bir kaç
kişinin ölüp yaralanmasına sebep • olun
ca kalabalığın asabiyeti birdenbire ço
ğalıverdi. Oraya silâhsız gelmiş olduk
larından ok, yay, kılıç vesaire gibi harp
âleti temin etmek için sipahi çarşısına
koştular. Fakat esnaf bunlara karşı çıkıp
yalvardığı ve o aralık artık hava da
kararmaya yüz tutmuş olduğu cihetle
ertesi gün silâhlı gelmeye karar vererek
dağıldılar.
Padişahın Hacdan vazgeçmesi
Sultan İkinci Osman cereyan eden
hâdiseleri biraz sonra duymuştu. Onun
için ulemanın büyüklerini saraya davet
ederek askerin niyet ve arzusunun ne
olduğunu sûrdu.
Kendisine:
«Kâbeye
gitmekten vazgeçmesi, Hoca Ömer Efen
di ile darüssade ağasının nefvedilmesi»
ni istediklerini bildirdiler. Euna karşı
padişah:
«— Kâbeye gitmekten vazgeçtim.
amma istedikleri adamları şehirden sür
mek değil mansıblannı bile kaldırmak
olmaz» dedi.
Asker ise, ertesi gün Atmeydanında
j^eniden toplanmak hususunda kararlı idi. Yeniçeriler kışlalarına gittikten son
ra, bunların arasında «padişahın bütün
bostancılar: ve saray halkını silâhlandır
mış olduğu, hattâ on tane darbzen topu
getirttiği» şeklinde' bir söz şayi oldu.
Yeniçerilerin heyecanlanıp daha sıkı şe
kilde harekete azmetmelerine sebep oIan bu şayiaya mukabil saray ve bahçe
lerdeki bostancılar arasında da «donan
ma efradının silâhlanmış olduğu ve ka
dırgalardan çıkarılan toplan tâ’biye edip bahçe hisarından yürüyüş yapacak
lar» şeklinde mukabil bir şayia dolaştı.
Tabı'i bu şayia bostancı ve diğer saray
hizmetlilerinin korkuya
kapılmalarına
yol açtı.
Yeniçerilerin hıncı kabarır ve erte
si gün için silâhlı olmaya karar verir,
bun a mu kabil bostancılar da korkuya
kapılıp kendilerine verilecek emirleri
tatbik cesaretini kaybetmek üzereyken
padişahın hareketsiz kalarak herhangi
bir tedbire tevessül eylemediği görül
mektedir. Sarayı tehdide maruz kalmış
olan sadnâzamm bu muhataralı geceyi
nasıl ve nerede geçirdiğine dair de kaynaklanm ızda bir bilgi görülmemekterir.
Binaenaleyh onun da padişah gibi tebbirsiz kaldığına hükmetmek gerekir.
A yaklanm anın ikinci günü
19 mayıs perşembe günü sabahleyin
erkenden yeniçeri ve sipahiler evvelâ odalar meydanında toplanıp oradan Fatih
csmi’ine gittiler. Sonra Camiden dönüp
silâhlanarak muazzam bir kalabalık ha
linde Sultanahmed meydanına doğru yü
rüyüşe geçtiler. Tuği’nin «îbretnüma»
smdaki kayda göre; yeniçeri ve sipahi
ler Et meydanında iken padişahın emri
üzerine; Kâtib Çelebi’nin «Fezleke» sin
de ve Naimâ tarihindeki kayda nazaran
da Fatih Camiine doldukları sırada ken
dilerinin daveti üzerine şeyhülislâm Esad Efendi, nakib-üleşraf Şerif Efendi,
iki kazasker, Şeyh Ömer, vaizlerden
Şeyh Sivasî, Şeyh İbrahim, Kadı-zâde,
Şeyh Derviş Efendiler bu kalabalığa:
*— Bu toplantınızdan muradınız ne
dir?»
Diye sorduklarında, hepsi birden it
tifakla altı kişinin idam lannı istedikle
rini bildirdiler ve buna ait bir liste ver
diler. Listede padişahın hocası Ömer Efendi, Darüssaade ağası Süleyman Ağa,
Sadrıâzam Dilâver Paşa, Kaymakam Ahmed Paşa, Defterdar Baki Paşa, Sekbanbaşı Nasuh Ağanın isimleri vardı.
Ulema heyeti, listede isimleri bulunanlann suçlarının ne olduğunu sorun
ca: Hoca Ömer Efendi ve darüssade ağa
sının padişahı hacca gitmeye teşvik et
miş oldukları; sadrıâzamm sarayına va
rıldıkta maiyetinin bir kaç yeniçerinin
ölüm ve yaralanmasına sebep olduğu;
defterdann askere züyûf akçe vermekten
suçlu bulunduğu; kaymakamın padişah
seferde iken İstanbul’daki oturak ve ko
rucuların maaşlarını eksik verdiği, hat
tâ bu yüzden kendisinin taşlandığı, korucubaşı Salih Ağayı bu arada azletti
ği, sekbanbaşı Nasuh Ağa’m n da o sıra
da kaymakamla işbirliği etmekde -bulun
duğu bildirildi.
Âsi vaziyete geçen askerin ileri sür
düğü istekler, artık kendilerinin gemi
azıya almaya başladıklannı ve işlerine
gelmiyen şahsiyetleri basit sebeplerle
öldürmeye niyetlendiklerini gösteriyor
du.
Ulema heyetinin padişah ile
görüşmesi
Ulema heyeti âsilerin isteklerini b il
dirmek üzere saraya geldi. Padişah ile
vaki görüşmede Sultan Osman:
—■Katli talep olunan adanılan ver
mem!
Dedi. Lâkin genç hüküm dann bu
şekildeki celâdetinin hiç bir müstenidatı yoktu. M ühim şahsiyetlerin başım is
teyen askeri değil dağıtmak, gözlerini
korkutmak için bile hiç bir tedbir alın
mamıştı. Onun için ulema rica ve nasi
hat yollu konuşarak:
—
Cumhura muhalefet iyi değildir,
ecdad-ı izamın zamanında da olagelmiş
tir; bunlar istediklerini yaparlar; sonra
vaziyet güç olurî
Dediler. Sultan Osman ise fikrinde
yine sebatta devam eylediğinden, ulema,
«ehvenişer olanın tercihi lâzımdır» tar
zında nasihat yollu konuştu. Sultan Os
1820
man bu arada asker topluluğu için de:
— Siz aldırmayın, onlar başsız as
kerdir, tez dağılır.
Dedi. Halbuki padişah bu mütaleasında yanılıyordu. Askerler başsız gibi
görünmekle beraber, bir gün önceki top
lantıdan sonra bugün silâhlı şekilde ye
niden toplanışları ve isteklerini de buna
göre çoğaltıp ağırlaştırmaları azimli bu
lunduklarını gösteriyordu. Fakat padişah,
gençliği sebebiyle tehlikeyi iyice kavrıyamadı. Muhtemelen o sırada karşısında
ki ulema heyetine de pek itimad edemi
yordu. Mamafih ulema heyeti padişahın
inadında ısran karşısında yine nasihat
yollu konuşmaktan geri kalmayınca bu
defa padişah asabileşerek;
— Onların işi görülmüştür, onların
haklarından gelindikten sonra sizin da
hi içinizden haklarından gelinecekler m a
lûmdur, dedi.
Bunun üzerine ulema heyeti padişa
hın huzurundan ayrıldı..
Âsilerin saraya girmesi
Sultanahmed'dc toplanan âsi asker
ler bir müddet bekleyip ulemadan haber
gelmediğini görünce saraya
yürümeye
karar verdiler. Fakat bir taraftan da
bostancıların silâhlandırılmış olabilecek
lerini düşünerek tereddüte kapıldılar. Bu
arada Dideban Ömer Bey namındaki şa
hıs sarayın avlusunu görebilmek için Ayasofya minarelerine adam çıkarttı. M i
narelere çıkanlar ulemadan hiç kimse
nin gelmediğini, ayni zamanda
saray
bahçelerinde silâhlı hiç kimsenin bulun
madığını müşahede ederek vaziyeti top
luluğa bildirince askerler derhal saraya
girmek için ilerlediler ve o sırada kapı
yı açık bulduklarından kolaylıkla içeriye
daldılar. Askerler birinci avludan gir
mekteyken kapıcılardan bir kaç kişi «ga
fil olmayın, tedbirli bulunun» diye ihtar
da bulunduğundan beş yüz kadar silâhlı
yeniçeri ve sipahiyi kapıya bekçi koydu
lar. Silâhı olmıyan yeniçeri, topçu, cebe
ci, acemi oğlanı ile şehir halkının ayak
takımından olup askerin arasına karış
mış silâhsız kimseler sarayın odun anbann a İlerliyerek ellerine birer odun aldı
lar. Askerlerden bir kısmı «şehirli ara
mızdan çıksın» diye seslendiği için, şe
hir halkı «biz askerden ayrılmayız» ce-
Sultan İkinci Osman’ın diğer bir resmi
vabıyle, onlarla birlik olduklarım sözle
riyle de tekid eylediler.
Birinci avludan sonra ikinci avluya
doğru ılerliyen âsilerden b ir grup Kubbealtı, bir grup m atbah-ı âmire önüne
yürüyüp daha büyük bir grup da Arzodası önünde bir müddet beklediler. Bu
radakiler:
«padişahımızdan altı nefer
kimseleri istedik cevap gelmedi. Şer’ ile
davamız ve elimizde fetvamız vardır»
diye bir çok defa söylendilerse de ne ses
çıktı, ne bir cevap veren oldu. N aimâ’ya
göre askerin bu şekilde beklemesi
üç
saat devam etti, yine ayni müellifin
kaydına nazaran, askerler Divan’ı h ü
mâyun, mutfaklar ve arzodası önlerin
de büyük bir kalabalık halinde ve söy
lenerek beklemekteyken evvelce saraya
gönderilmiş olan ulema heyeti de iç ka
pı önünde oturmaktaydı. Rivayete göre
bir aralık nakibüleşraf Gubari Efendi’nin:
—
Bizim sözümüz geçmedi siz ken
diniz girip söyleyin!
Demesi üzerine askerler de derhal
1821
I /AfTin v t ı v ıt
Ş id d e tli kış y ü z ü n d e n İs ta n b u l B o ğ a zın ın donm ası
( İ lâ v e :
S u ltan İk in c i Osm an zam anınd a pek
şiddetli gecen b ir kış m e vsim inde İs
tanbul^ Boğazı buz tu ttu . İk lim i m u te d il
elan İsta n b u l'u n böyle bir kış geçirm e
si, h a k ik a te n fevkalâde sayılacak b ir ta.
b ia t hadisesi ile k arşılaşılm ası dem ekti.
O n yedinci asırda yaşam ış O sm anlı m ü
verrihleri, gerek bu d o n du ru cu kışı, ge
rekse S u lta n O s m an ’ın sa lta n a tın ın feci
şekilde sona erişini vesile ittih az ederek,
onun talih sizliğin e işaret niyetiyle., zam a
n ın d a v uku b u lm uş bazı ta b ia t hadisele
r in i de b ir b ir i ar kas m a sıralarlar. B o ğa
zı d on du ran soğuk lar kadar n a d ira tta n ve
fevkalâde
say ılm ası gereken
hadiseler
ş u n la r d ır :
a) 1618 senesi H aziran a y ın d a M a
caristan'd a M ut nehri k ıy ıla rın a m eteor
taşları düşm üştür. B u hadiseyi bir tezke
re ile d iv ana arzeden Bu d in valisi Karakaş M ehm ed Paşa, taşların
şiddetli bir
y a ğ m u ru m ü te ak ip yere d ü ş tü ğ ü n ü ,
bir
kaç zira' k adar d ü ş tü ğ ü yere göm üldüğün ü , bazısının ta r tıld ıg m ı ve üç k a n ta r a.
g ır lığ ın d a g eldiğini b ild irm iştir.
so ğu ğu n daha şiddetlen diğin i ve G a la ta ile
İs ta n b u l. İs ta n b u l ile Ü sküdar
a ra sın ın
tam am en buz
tu ttu ğ u n u ,
İsta nbu ldan
Ü sk üdar'a y ü rüy erek geçenler bulundu*
ğ u n u da rivayet en kaydeder. S u lta n Os
m a n zam an ın d a yaşam ış olan m ü e llifle r
den T u ğ i ise daha kesin b ir ifade İle:
«1030 senesinde B oğaziçi dondu, Ü sküdar
ve B eşiktaş a ra sı kara olup, üzerinde a.
dam lar gezip. Ü sk ü da rdan İs ta n b u l’a y ü
rüy erek gelirler id î» der.
T a b ii b u g örülm em iş derecedeki şid
detli k ış İsta n b u l'a pek p ah alıy a m a l ol.
m u ştu r. S o ğ u ğ u n şiddetli devresinde nak.
lîy a t d u r d u ğ u n d a n şehirde erzak fiy a tla
rı pek y ükselm iştir. Y etm iş d irhe m ek
m ek b ir akçeye, etin okkası onbeş akçe
ye çık m ıştır.
B u şiddetli k ı§ için b ir ço k
şairler
şiirler yazm ış ve m a nzu m ta r ih le r dü
şürm üşlerdir. Ş a ir N e şa tî'n ln şu ş iir i B o
ğazın h a lin i de pek güzel tasvir etm ek
tedir :
E m r j H a k ile S ıta n b u ld a olan k ış b u sene
Belki d ü n y a d u ra lı o lm adı bu resme sitâ
Ü sk üd a r ile S ıta n b u l arası do n du kam u
R ûy_i d e ry a y ı gören kimse san ırdı sahra
B u n u k im gördü k i deryada b uzun üstünde
K ara yer gibi gezerler niceler bîperva
M üncem id oldu dehende nefesi insanın
Nice m a h lu k u h elâk eyledi berd-i serma
Lafzan-ü-ma'nen a n a de N eşâti tarih
Be m eded dondu bin otuzda soğuktan
derya
b) B ir k üsu f yani güneş tu tu lm asın ı
ta k ıp eden h a fta içinde S u lta n O sm an tah
ta geçmiş. H o tin seferine hareket edece
ğ i günlerde de y in e güneş tu tu lm u ştu r.
c) 1618 senesinde b ü y ü k b ir y ang ın
çık m ış ve Bedesten y anm ış, ertesi sene
de çarşının başka ta ra fla rı yine bir yan
g ın d a h arap olm uştur.
d) 1620 de İsta n b u l'd a üç g ün şiddet
li y a ğ m u r y a ğ m ış ve sellerden b ir çok
evler y ık ılm ış , A k saray
ta ra fın d a k i bir
m ahallede mescidler bir ay m üddetle su
içinde kalmıştı*
B oğazı do n d u ra n şiddetli k ış h a k k ın
da en güzel m a nzum tarih i d ü şü re n şair
de H â ş im i Ç e le b i'd ir. O nun şu güzel m ıs
raı b u k ıştan bahseden b ü tü n Osm anlı
ta lih le rin d e yer alır.
e) 1620 senesi b aşlarınd a veba salgını
olm uş ve yaz o rtaların a kadar süren has.
ta lik y üzünden epeyce ölenler olm uştur.
f) Ve nih ay et 1621 şu b atın d a
b u l Boğazı don m uştu r.
116)
Y o l oldu Ü s k ü d a r’a bin o tu zda Akdeniz
dondu.
îstan*
M üverrih N a im â , 24 ocaktan S şuba
ta kadar dev am lı şekilde k ar y a ğ d ığ ın ı
ve o g ün so ğu ğu n şiddetinden
denizin
buz tu ttu ğ u n u .
ancak boğazda
ak ın tı
m ın tık a s ın ın ortasında k ü ç ü k b ir nehir
gen işliğinde acık yer k a ld ığ ın ı kaydeder.
O n d an sonra ertesi g ü n , yani S şubatta
B îb liy o g ra fy a : N a im â ; T a rih , C : 2
Solak-zâde: T arih.
Karaçelebi-Zâde Abd ü la z iz :
Ravzat-üLebrar.
H a m m e r (M .
A ta ): Devîet-ı O sm aniye
T arih i. C : 8.
T u ğ i: İb r e tn ü m a
(B elleten, sayı: 33).
İsm ail H a m i D am şm en d; İz a h lı Osm anlı
T a rih i kronolojisi.
1822
üçüncü kapıdan içeri dalmışlardır. (Tuğfnin «Îbretnüma» srnda
ulemanın iç
kapı önünde oturduğuna dair bir şey
söylenmediği gibi, nakibüleşrafın adı da
daha önce Şerif Efendi diye kaydedilir.)
Sultan M ustafa'nın
malıbesinden çıkarılm ası
Bu sırada askerlerden birisi «Sultan
Mustafa’yı isteriz!» diye
bağırmış ve
kalabalık da bunu derhal yüksek sesle
tasvip ve tekrar eylediğinden bir anda
askerin dikkati Mustafa’nın bulunması
işi üzerine çevrilmiştir. O arada zülüflü
baltacılardan birisi harem tarafını işaret
etmiş, Mustafa’yı ortaya çıkarmak iste
yenler de hareme doğru teveccüh eyle
mişlerdir. Lâkin Mustafa'nın bulunduğu
yere açılan kapının iç taraftan kapalı
olduğunu görmüşler. Bunun üzerine b i
nanın üstüne çıkarak kubbeyi balta ve
kazmalarla delmeye başlamışlardır. As
kerler kubbeyi delmeye uğraşırken bir
kaç hadımın onlara ok attığı görülmüş
ve hadımlar yakalanarak hemen oracık
ta parçalanmıştır.
Kubbeyi delenler ip sarkıtarak içe
riye girdiklerinde Sultan
Mustafa’nın
bir minder üzerinde oturduğunu, karşı
sında iki cariyenin divan durduğunu, ya
ni ayakta hürmetkar tavırla kendisini
beklediklerini görmüşlerdir. Üç günden
beri aç ve susuz bırakılmış olan Sultan
Mustafa’nın ilk sözü bir bardak su is
temek olmuştur. Kubbeden giren üç as
ker: «padişahım askerler dışarda
size
muntazırdır» demişler ve kendisine su
verilmesini müteakip kubbeden sarkıtı
lan ip ile Mustafa’yı yukarıya çekmişler
dir. Bu sırada Mustafa’nın Eskisarayda
bulunan annesine müjdeciler gitmiştir.
Sultan Mustafa avluya çıkarılınca bir ata bindirilmiş, fakat at üzerinde, dura
madığı görüldüğünden attan indirilmiş
ve Arzodasma konulmuştur.
D ilâver Paşa’nın öldürülm esi
Sultan İkinci Osman âsilerin iç ka
pıdan dühullerini öğrenince müthiş he
yecana kapıldı ve Tuği’nin tabiriyle «can
başına sıçrayıp, tiz Dilâver Paşa’yı bu
lun» dedi. Sadrıâzam Dilâver Paşa, va
ziyetin nazik safhaya girmekte olduğunu
sezince kaçmıştı. Onu
aramaya giden
bostancılar kendisini Üsküdar’da Şeyh
Aziz Mahmud Hüdai Efeııdi’nin tekkesin
de bulup bir kayığa koyarak getirdiler.
Dilâver Paşa saraya getirilinceye kadar
âsiler, Mustafa’yı malıbesinden çıkarmış
olduklarından tam
mânasiyle iş işten
geçmişti. Fakat Sultan Osman, sadnâzam ile darüssaade ağasını «işte istediği
Askerin saraya hüeumu ve mukavemet eden harem hizmetkârlarım öldürerek
Birinci Mustafa’yı aramaları (Ricaut’dan)
1823
• ^
niz adamlar» diyerek hadımlar vasi tasiyle dışarıya bıraktırdı ve kızlar dai
resinin kapısını kapattırdı. Âsiler der
hal ikisini de parçaladılar; bir müddet
sonra da cesetleri
alıp
Sultanahmed
meydanına götürüp bıraktılar.
Âsilerin istediği kimselerden iki kişi
öldürülmüş olmakla
beraber askerler
kendilerini tatmin edilmiş saymadılar.
Daha doğrusu Mustafa’yı mahbesinden
çıkardıktan sonra onun hükümdarlığını
kavileştirmeye uğraşmaktan geriye kal
madılar. O arada ulema heyetinin Sul
tan Osman lehindeki söz ve hareketleri
hiç bir tesir icra etmedi. Neticede S u l
tan Mustafa’ya biat edilip kendisi Eskisaraya nakledildi. Tuği’nin İbretnümasmda bu cihet şöyle anlatılmaktadır:
«Sultan Mustafa’yı Arz odasının kapısı
önünde biraz oturtup oradan Esad Efend i’nin atma bindirip, zindandan çıkmış
adam gibi zaaftan oturmağa mecali yok
idi; bu cihetle yine Arz odası karşısına
oturtup burada Sultan Osman tarafın
dan şeyhülislâm ve kazaskerler ve kibar
- ulema ve meşayih cumhurun içine gel
diler ve padişahınız Sultan Osman size
selâm edüp istedikleri adamları verdim,
diğerlerini de bulayım, her ne muradları var ise verelim, Sultan Mustafa’yı b ı
rakın dursun ve biz dahi bu hususta ke
fil olalım; istedikleriniz ne ise m uradı
nızı yaptırıverelim dediler. Cumhur da
«bu söz evvelce gerekti, biz istediğimizi
bulduk» dediler. Bu mahalde
Sultan
Mustafa orta kuşak ile oturuyor ve üze
rinde ferace yok idi. Ulemadan ferace
İM İ
istediler kimse ferace vermedi. Sonra:
«Sultan Mustafa’ya biat edin» dediler.
Ulema cevap verdiler ki; «henüz Sultan
Osman tahtta oturur biat câiz değildir»
diye ahali cumhuru ulemâ ile bir saat
kadar nizâ eylediler. Sonra herkesten
evvel kethüda Mustafa Efendi biat eyleyüp bunun üzerine ulema ve meşayih
cümleten biat ettiler ve şehr-i İstanbul
içine dellâllar çıkarup «Sultan Mustafa
padişah oldu» diye ilân ettirdiler. Bu
biat gürültüsünden Kaf-zâde Faizi Efen
di fücceten vefat eyledi. Sonra cumhur
dediler ki «padişahım, sen burada otur
ma. Sultan Osman sana hatâ eder, seni
eski saraya götürelim». Amma Sultan
Mustafa’nın orada oturmağa bile iktida
rı yok idi; dışarıdaki hastalar arabasına
bindürüp iki cariye ve valdesi ve Der
viş adındaki bir gulâmı arabaya bindiril
diler. arabaya her taraftan ipler takılıp
bir birine el ele tutup arabayı çekerek
Eskisarava getirdiler».
S-ultan M ustafa’nın
O rta cam iine nakli
Sultan Mustafa’ya yapılan biat ile
kendisinin ikinci defa hükümdarlığı' ke
sinleşiyordu. Fakat ortalıkta tam mânasiyle bir disiplinsizlik ve karışıklık ha
vası esmekteydi. Mustafa’ya biat edil
mekle beraber Sultan Osman henüz sa
rayda idi. Lâkin isyancı askerin tazyiki
saatler geçtikçe her tarafta daha fazla
hissedilir olmuştu. Âsiler sadece Musta
fa’yı tekrar padişah yapmakla ve bu
İkinci Osman (1618 - 1622) zamanındaki hükümdarlar
(İlâve : 117)
★
A vusturya : İk in c i M athias
İk in c i F erdina nd 1619 —
.
— .1619.
I^ehistan : Ü çün cü Z igism und
—>
—^ ■
İsveç : G üstav A d o l f _> —
(Vasa)
F ransa O n üçün cü L u i
İsp an ya ; Ü çün cü F ilip
D ö rd ü n c ü F ilip 1621 —
.
P ortekiz : İkin ci
Ü çüncü F ilip 1621 —
1621.
R usya : M ih a iî R o m an o v
.
İran : B irin c i Abbas _^
.
—
Filip
.
P apa la r : B eşinci P ol
beşinci G reguvar 1621 —
.
İngiltere : B irin ci J a k _ > —
1 V I— 1 V 1 1 _
.
— 1621, On.
.
^ .
Özbek H a n lığ ı : îm a m K u lu B a h adır
M ehm ed —^
.
1621,
1824
£
arada Dilâver Paşa ile üarüssaade ağa
sını öldürmekle kalmadılar. Hâkimiyeti
ellerine aldıklarını hisseder etmez bir
bölüğü gidip İstanbul, Galata, ve tersa
ne» zindanlarını açarak içerisindekileri
salıverdiler. Başka gruplar da başlarım
istedikleri şahısların veya onlarla ilgile
ri bulunan kimselerin evlerini yağmaya
koştular. Bu cümleden olarak
büyük
bir kalabalık Baki Paşa’nın evini, baş
ka bir bölük Hoca Ömer Efendi’nin oğlu
olan İstanbul kadısı Abdullah Çelebi’nin
evini yağmaladı. Bu sırada Sultan Os
man Yeniçeri ağalığım
Kapıcıbaşı Ali
.Ağaya verdi. Ali Ağa Sultan Osman’ın
elini öpüp evine geldi ve yeni rütbesine
uyacak bir kıyafetle girebilmek üzere
elbisesini değiştirir ve yeniçerilere ihsan
edilmek üzere otuz kese akçe ve bölük
ağalarına ihsan edilmek üzere h il’atler
hazırlatırken evi baskına uğradı. Gelen
âsiler bir anda evi tamtakır hâle geti
rirken Ali Ağa evinden kaçarak başına
bir iş gelmekten kurtuldu.
Âsiler gruplar
halinde zikredilen
şahısların evlerini basıp yağmalar yaparken. Sultan Mustafa'nın götürülmüş
olduğu Eskisaray muhitinde, Sultan Os
man'ın bostancılarla
Eskisaray’ı basıp
Sultan Mustafa’yı öldüreceğine dair bir
şayia dolaştı. Bunun üzerine âsiler en
dişeye kapılarak yeni hüküm darın m u
hafazası hususunda münakaşaya tutuştu
lar. Bunlardan bir kısmı «bu gece Eskisarav’da Sultan
Mustafa’yı bekliyelims> derken diğer bir kısmı «Fatih cam i’ine götürüp orada bekliyelim» diyor
du. İçlerinden Feridun Efendi namını ta
şıyan şahsiyetin Orta cami’ine götürme
fikrini ortaya atması üzerine, bu husus
diğerlerinden daha fazla emniyet telkin
edici bulunduğundan derhal bir araba
hazırlandı. Kendisine sahip olamıyacak
derecede mecnun bulunan Sultan Mus
tafa, annesi ve iki cariye arabaya bindi
rildi. Saray ağası. Derviş namındaki adamı yaya olarak arabanın yanında yü
rümek suretiyle akşam namazından son
ra Orta cami'ine varıldı.
Naimâ (C: 2, S: 221) da kaydedildi
ğine göre; Sultan Osman’ın yeniçeri ağalığma tâyin ettiği Ali Ağa’ya, yeni va
zifesini tebrik etmek isteyen bir kaç k i
şi: «Bu ne haldir? Asker Sultan Mus
tafa'yı padişah ettik diyorlar» deyince,
A li Ağa gafil bulunarak: «Bir şey yok,
erazilden bir kaçı toplanmış; inşallah bu
gece iş basılır» cevabını vermiştir. Sul
tan Osman’a sadık görünen A li Ağa’nın
bu sözleri işin fecaatini tam mânasiyle
kavrıyamadan sarfettiği anlaşılıyor. Z i
ra yine N aimâ’nın ilâve ettiğine göre,
bu sözleri sarfedişinden biraz sonra evi
askerlerin taarruzuna uğradığı cihetle,
kendisi ancak kaçmak suretiyle canını
kurtarabilmiştir.
Sultan Osman’ın birden bire feci akıbete mahkûm vaziyete düşüşünde ted
birsizliğin, burnunun ucunu göremiyecek
kadar hâdiselerin ne yolda inkişaf edebileceğini tahmin edememenin
çok
büyük rolü olduğu bütün hâdise boyun
ca göze çarpmaktadır. Tedbirde kusur
edip ilerisini göremiyen en başta Sultan
Osman olmakla beraber, maiyeti halkın
dan da vaziyeti kavrıyamıyanlarm mev
cudiyetine şahit olunmaktadır. Kapıcıbaşılıktan yeniçeri ağalığına tayin edilen
Ali Ağa’nm en kritik devrede sarfettiği
sözler, işte buna delil olarak gösterile
bilir.
1825
BİRİNCİ MUSTAFA
(ik in c i saltan atı)
★
B irin ci M u s ta ia 'n ro ta h ta geçirilm esi — Z o rbalar iıa ftm iy e U — Sultası O s m a n 'ın ieci a k ıb e ti —
• A baza M ehm ed P a s a 'n m isy anı — S u lta n M u s ta fa ’n ın ta h tta n indirilm esi.
★
--------- B İ R İ N C İ M U S T A F A
------- ğil ben anda neyle
Âsilerin mahbesrim»
mütaleasiyle
ten çıkardığı Birin
Padişah o ld u ğu ta rih : 19 m a yıs 1622
gelmedi ve «padişah
ci Mustafa kendisine
T ah ttan in d ir ild iğ i ta rih : 10 e y lü l 1623
lık kimde karar iyapılan biat netice
Ö lü m ü : 20 ocak 1639.
derse sonra ana va
sinde ikinci defa h ü
*
ralım» dedi.
Daha
kümdar oldu. Mus
sonra odabaşılardan
V e ziriazam ları : K a ra D av u d Paşa 20 m a.
tafa’ya biat edildiği
yıs 1622 — 13 haziran 1622, azil. Mere H ü .
bir kaç tanesi yanı
gün
İkinci Osman
şeyin Paşa 13 h a zira n 1622, — 8 tem m u z
na giderek «Eğer
sarayda bulunmak
1622 (ilk sad areti), azil. L efkelî M ustafa
P aşa 8 tem m u z 1622 — 21 e y lül 1622. azil.
biz isteyip dilersek
la beraber maiye
G ürcü (H a d ım ) M ehm ed Paşa 21 ey lül 1622
elbette gelirsin» de
tinde bir kaç kişiden
— 5 şu bat 1623, azil. Mere H üseyin Paşa
(ik in c i sadareti) 5 şubat 1623 — 30 ağus
mesi üzerine, işin
fazla adam kalma
tos 1623, azil. K em ankeş K a ra A li Paşa
fenaya varabileceği
mış, ve hükümdarlık
30 Ağustos 1623 —
.
ni hesaplıyan A li Aotoritesi fiilen elin
ğa kalkıp Orta Ca
den gitmişti. Sultan
miine geldi ve yeni hükümdarın elini
Mustafa cinnet halinde olduğu cihetle
öpüp h il’at giydikten sonra Ağa-kapısıbütün kudret bugün âsilerin elindeydi.
na yani yeniçeri ağalığı dairesine gitti.
Tahtını kaybedip hemen hemen yalnız
A li Ağa yatsı vaktından biraz sonra Adenecek derecede yardımcısız kalan Sul
ğa-kapısma vardığı zaman Sultan Os
tan Osman hüküm darlığını kurtarabil
man’ı orada buldu. A li Ağadan tahminen
mek için hadiselerin akış seyrine kapıl.dı ve neticede tahtım kurtaramadığı gi- beş on dakika önce buraya gelmiş olan
Sultan Osman’ın Ağa-kapısma sığınma
,bi hayatını da kaybetti. Sultan Musta
sı şöyle cereyan etmişti.
fa’ya biat ve onun orta camiine götürül
mesinden sonraki hadiseler aşağıda an
Naimâ’ya (C: 2, S: 221)
nazaran
latıldığı tarzda cereyan etti.
Sultan Mustafa’ya biat edilip Eskisaraya, oradan da Orta Camiine götürüldü
Sultan Osm an’ın Ağa-kapısına
ğü zaman Sultan Osman vüzeraya izin
vermiş, diğerleri evlerine gittiği halde
sığınması
ikinci vezir Ohrili Hüseyin Paşa yanın
Sultan Mustafa Orta camiine götü
da kalmıştı. Tuği’ye (Belleten sayı: 43,
sayfa: 500) nazaran ise, Sultan Osman,
rüldüğü zaman eski yeniçeri ağası Ali
Ağaya yeniçeri Ağalığı tevcih edilerek Mustafa’nın Orta Camiine götürüldüğünü
duyunca can başına sıçramış ve derhal
Orta Camiine çağrıldı. Sultan Osman’ın
Hüseyin Paşa’yı davet edip mühr-ü h ü
yeniçeri ağalığına getirdiği şahıs ile ay
nı adı taşıyan A li Ağa bu davet karşı mayunu ona vererek şimdi ne yapılması
gerektiğini görüşmeye koyulmuştur.
sında: «Ne Sultan Osman’a ve ne de Sul
Sultan Osman'ın, Hüseyin Paşa ve
tan Mustafa’ya varırım, vüzera anda de
1826
Bostancıbaşı Pir Mehmed Ağa ile yaptı
yu arz etmekle
mütehayyir kaldılaı
ğı görüşme neticesinde, vardığı karar ve
Nefsinde bu kaziyeyi terkip ve istih
takip ettiği hareket tarzı şaşkınlığın akâmda ittifak iden erkân, lâzım olan u
çık bir örneğidir. Hüseyin Paşa Sultan
muru. mukaddemce görüp, padişah he
Osman’ın yanma ' gelince: «kendi kendi
nüz gaflette kendü âleminde iken leva
mize inadımızla acayip iş işledik, şimdi
zım-ı maslahatı tertip etmişler idi. Hat
tedarik nedir, ne dersiniz?» demiş. H ü
tâ iskelelerden kebir ve sagir kayıkla,
seyin Paşa ve Pir Mehmed Ağa da:
bile kaçırmışlar idi; bu suretle havre
«madem ki Sultan Mustafa Odalara va
ve telâş elverüp bâ’de harab-ül-basr;
rıp sığındı, biz de
tedbire şüruğ eyle
Ağa-kapısına vara
diler».
lım»
mutaleasmda
Neticede on ke
bulunmuşlardır. On
se altun flori alaı:
ların bu tekliflerine
Sultan Osman, H ü
karşılık Sultan Os
seyin Paşa ve Pîı
man: «yok bu, söz
Mehmed Ağa ya
değildir. Eğer yalnız
nında olduğu halde
yeniçeri olsaydı on
yatsıdan sonra Ağa
lara söz geçerdi. Ulema ve sipah da âMüverrih Naimâ’nm
silerle
beraberdir»
(C: 2, S: 222). «Hü
sözleriyle, daha aseyin Paşa’nın tezk’ kıllıca konuşmuştur.
recisi Sadık Efendi'Sultan
Osman bu
den menkuldür ki scümlesinin arkasını:
kaydivle bildirdiği
«Hâlâ iki yüz kise
ne göre; bunlar Abağlıdır; bir kaç yüz
ğa-kapısma giderken
tevabiimizle kayık
Hüseyin Paşaya yak lar müheyya edüp
laşarak : «Sultanım,
Anadolu’ya geçelim
yeniçeri Sultan Mus
sonra tahtgâh-ı ka
tafa’yı padişah ettik
dim Bursa’ya vara
derler iken padişa
lım; kul yazalım, yı
hı onların kapusuğmak yapalım göre
na götürmeniz m a
lim ne zuhur eder»
kul müdür?» deyin
Birinci Mustafa
diye bağlamıştır. Fa
ce Hüseyin Paşa .
kat Hüseyin Paşa ve (Avrupalı bir ressamındır. Aslı Topkapı «Hay efendi, devlet
sarayı müzesindedir)
Pir Mehmed, Sultan
hangisinin ise anın
Osman’ın
teklifini
yerinde bulmamışlar ve «padişahım, bu
makul değildir, kapıya varmamız yeğdir»
diyerek Ağa-kapısma sığınmayı Anado
lu’ya geçme işine tercih eylemişlerdir.
Fakat Naimâ (C: 2, S: 222), iskelelerde
kayık ye kayıkçı bulunamadığı için Ağakapısına sığınmaktan gayrı çıkar yol bu
lunamadığına işaret olmak üzere «riva
yet-; sahihe» kaydı ile şu bilgiyi de ververmektedir:
«bostancıbaşı Hacı Mahmud Ağayı çağırıp kayık tedarikin fer
man etti. Tâ ki bir m iktar hazine yükledüp Üsküdar’a geçe. Bostancıbaşı h â
lâ neferden kimesne kalmayup firar ey
ledi ve iskelelerde kayık bulunmaz de1827
olur, tek nizâm-ı âleme halel gelmeyip fitne def olsun»
şeklinde cevap vermiştir. Fitnenin def
olmasını ve sükûnetin teessüsünü iste
mek bir devlet adamı için iyi bir düşün
ce addedilebilirse de, cinnet halindeki
bir adam hükümdar bulundukça sükû
netin avdet edemiyeceği muhakaktı. Bı;
bakımdan Hüseyin Paşa’nm son demin
de Sultan Osman’ı Ağa-kapısma götür
me fikrinde samimî olmadığı, bu ada
mın, ne bir delinin ve ona hükmeden
zorbaların elinde memleketin harabiyete sürükleneceğini: ne de Ağa-kapısma
gitmekle Sultan Osman’ın hayatının teh
likeye girebileceğini düşünmeyip kendi
T A R IH V E M ]
şahsını kurtarmak için uğraştığı: veya
hut da hâdiselerin süratle aksi istika
mette inkişafı yüzünden fazlaca telaşa
kapılıp bu ihtimalleri hesaplıyamıyacak
derecede belalıatla hareket ettiği anla
şılmaktadır.
Yeniçeri Ağası A li Ağa, Ağa-kapısı
yâni yeniçeri ağasının dairesine geldiği
zaman Sultan Osman'ı orada bulunca
kendisiyle görüşmeye
başladı, varılan
karara göre, yeniçeri ağası sabahleyin
erkenden yeniçeri odalarına giderek odabaşıları davet edecek, yeniçerilere el
lişer altun in ’am ve mor çuha, sipahile
re onar akçe terakki verileceğini bildi
recek ve kendilerini yumuşatıp gönülle
rini yaparak Sultan Osman’ın hüküm
darlıkta kalmasını temin eylıyecekti.
Yeniçeri
ağası A li Ağa 20 mayıs
1622 cuma günü sabahleyin erkenden ye
niçeri, odalarına gitti ve odabaşılaröan
yirmi beş tanesini davet ederek, gece aIınan karar gereğince onlara ihsan vaadlannda bulundu. Ağayı dinliyenler d i
ğer odabaşıların da bunu duyması için
ötekileri de çağırttırdı. Neticede (Naimâ C: 2, S: 223) hepsi birlikte: «Sözle
riniz doğru, fakat biz neferata söylesek
belki itimad etmezler, kendiniz Orta cam i’ine gelüp bu cevabı söyleyin, umumen sipah ve yeniçeri işitsünler, üm it
tir ki hayır ola» dediler. Yeniçeri ağası
odabaşıların istek ve tavsiyeleri üzerine
Orta Cami’inin cümle kapısının merdi
venlerine çıkıp:
«— Ağalar, yoldaşlar,
padişahınız
mübarek ola, amma Sultan Osman da
ocağınıza düştü, kapuya geldi, size sı
ğındı».
Dedi. Bu sözünün arkasından in’am
ve ihsan vaatlanm sıralamak isterken:
«— Urun! söyletmen!»
Sesleri yükseliverdi ve bir sipahi eteğinden çekerek yere düşürdüğü gibi
bir çok kişi üzerine yüklenip adamcağı
zı kılıçlariyle parça parça ettiler, sonra
cesedini sürükleyip Aksaray’da dört yol
ağzına bıraktılar. Yeniçeri ağası bu şe
kilde can verirken âsilerden bir grup
derhal evini yağmaya koştular. Ayrıca
başka bir grup gümrük emini Murad
Çavuşun, diğer bir grup da Hacı Subaşımn evini talana, daha büyük bir top
luluk da Sultan Osman’ı bulmak üzere
Ağa-kapısma gittiler.
Davud Paşa’nın Sadrsâzanı
tay in edilmesi
Yeniçeri ağası Kara A li Ağa’ııın öl
dürülmesini takip eden saatlerde ocak
ağalarından kethüda bey, zağarcı başı ve
yedi sekiz kişi Sultan Mustafa’nın anne
sinin yanma giderek sadrıâzam tayini işini görüştüler. Bu ağalar Valide S u lta n
ın damadına karşı meylini anlıyarak or.u ileri sürdüler. Böylece Sultan Mus
tafa’nın anne baba bir kız kardeşinin
kocası olan Kara Davud Paşa, takdir
kabiliyetleri zayıf ve tayin selâhiyetleri mevcut olmayan kimseler vasıtasitrle
saarıâzamlığa getirildi. Naimâ’nm (C: 2,
S: 224) kaydına nazaran Valide Sultan,
huzuruna çıkan şahıslara:
«— Aranızda iyi
yazı yazan var
rr:ı?»
Diye sorunca, içlerinden biri ileriye
çıkmış, Davud Paşa’nın sadareti ile bir
likte oıısekiz kişiye dağıtılan mansıblara
ait emir yazılmıştır. Tabi’i mansıblara
konanlar meyanına Valide Sultan’ın h u
zuruna gelmiş olanlar da dahildir. Osmaıılı tarihinde kara bir leke olan Boş
nak
devşirmesi Kara Davud Paşa’nın
sadrıâzainlığmm yanında bugün mühim
mevkie sahip olanlardan birisi de. Topkapı sarayından Sultan Mustafa ile bir
likte getirilmiş bulunan ve bir gün ön
cesine kadar bir iç-oğlanından başka bir
şey olmayan Derviş Ağa’dır.
Topkapı
sarayından Eski saraya gelince silâhdar,
ertesi gün de yeniçeri ağası olmuştur.
Bu tayinlerden sonra askerler padi
şaha bir istida sunarak, eski kanunları
değiştirip yenilerini ihdasa kalkanların
idamlarını ve işlerin düzgün yürümesi için bir takım şartlara riayet edilmesini
istediler. Askerlerin tatbikini istedikle
ri peyler: yeniçeri ağasının ocak subay
larından olmaması, padişah ile ilgili iş
lere .»sdrıâzamdan gayrisinin karışma
ması. rüşvet alınmaması, her hizmetin
ehline verilmesi. Katli talep olunanlar
meyalımda ise; Kaymakam Ahnıed Paşa,
Hoca Ömer Efendi, Defterdar Baki F î şa Sokir-anbaşı Nasuh
ve Ayas Ağa
nın isimleri mevcuttu.
1828
Veziriâzam O h rili Hüseyin
Paşa’n ın Öldürülmesi
Yeniçeri ağası Kara A li Ağa’nın öl
dürülmesini müteakip
Sultan Osman'ı
bulmak üzere Ağa-kapısma koşan grup
buraya gelip de padişahı ararken, H ü
seyin Paşa binadan dışarıya çıkıp kaç
maya başladı. Lâkin âsi askerler arka
sını bırakmıyarak kendisini kovaladılar.
Bir aralık bir tanesi yetişerek kılıcını
salladıysa da Hüseyin Paşa’mn üzerinde
iki kat zırh bulunduğundan kılıç işle
medi: Hüseyin Paşa da biraz daha kaç
masına devam etti. Bir taraf kaçıyor,
bir taraftan da: «yoldaşlar, padişahımız
ocağınıza sığındı; mürüvvet sîzindir; pa
dişahımızı bu hakarete lâ 3'ik görmeyin»
diye yalvarıyordu. Fakat onun yalvarmaJaı. boşa gittiği gibi bu kaçışla kurtul
ması da m üm kün olmadı. Nihayet Saka
lar kârhanesi önünde kendisine yetişerek
oracıkta öldürdüler ve başını kesip Orta
cemime getirdiler. Sultan Osman’ın kinci defa sadrıâzam tayin etmiş oldu
ğu, fakat Sultan Mustafa’ya biattan son
ra kendisine mühr-ü hümâyun tevdi edilmekle beraber hiç bir icraatta bulu
namadığından, ekseri müverrihlerce bu
son bir günlük sadareti nazarı itibara
alınmayan Hüseyin Paşa’ya yeniçeriler
kırgındı. Bu kırgınlık da: Sultan Osman
Hotin seferinde iken Hüseyin Paşa, h ü
cum tekliflerinde bulunduğu zaman, ye
niçeri ihtiyarları bunların bazısını lü
zumsuz addederek askerin kırılacağını
beyan edince: «padişaha kul mu eksik
d u r, topal eşeğin yerine sağlamım bağ
larız» demişti. Ayni sefere giderken usul
gereğince sancağı şerifin yanında Kur’anı
kcıim okunurken
birkaç kişi Hüseyin
I’iiss’nm medlıini yapıyormuş. Bunun üzerine hafızlardan biri: «benim sulta
nım, kelam-ı şerif okunurken tahfif-i
kur’an eylemeyin» demiş, o da: «asker
lik halidir, bazı yerde tilâvet, bazı yer
de de şekavet olur» cevabını vermiştir.
İşte tarihlerin kaydettiğine göre Hüse
yin Paşa’nm yeniçerilere karşı işlediği
suç bu sözlerden ibarettir. Hüseyin Paşa’nın böyle bir sebepten öldürülmesine
mukabil. Sultan Osman ile Ağa-kapısma
gelmiş olan Bostancıbaşı Pîr Mehmed Ağaya dokunmadılar. Zira bu ağa, Sultan
Osman’ın meyhanelerin basılıp yakala
nanların öldürülmesi için emir verdiği
günlerde bir kaç yüz yeniçeri ve sipahiyi
öldürmevip azad etmişti.
Sultan Osm an’ın O rta
canıi’ine getirilmesi
Sultan Osman’ı ele geçirmek için A¿a-kapısma gelmiş olan âsiler, padişahı
saklanmış olduğu hatunlar dairesinden
bulup çıkardılar. Sırtında bir beyaz en
tari ve başı açık olan hükümdarı kötü
bir beygire bindirdiler. Tuği bu noktayı
anlatırken der ki:
«Kadınlar yanında
Sultan Osman'ı bulup çıkardılar ve bir
beygire bindirdiler.
Başında arakiyesi
bile yok, kâkülü perişan o mazlum-ı
merhumun gözlerinden yaşlar akar. Orada Panaz-oğlu namında bir sipahi acıyıp kendinin dülbendini padişaha giy
dirdi».
Zavallı genç hükümdar için artık hiç
bir Osmanlı padişahının maruz kalmadı
ğı hakaretli saatler başlamıştı. Tuği, bu
hakaretin başlangıcını
şöyle
anlatır:
«Sultan Osman’ı Ağa-kapusundan
bir
beygire bindürüp enva-ı teşhir ve teşn i’ ile yola çıkardılar. Yolda ona söyle
dikleri herze ve hezeyan ve şutum-i ga
lize söylense insana gam getirir».
İnsaf ve utanmayı ortadan kaldıran
âsiler padişaha ağızlarına geleni sövlüvor ve hınçlarını
ortaya dökü\'ordu.
Bunlardan bir tanesi:
—
Canım Osman Çelebi, meyhane
basıp, sipah ve yeniçeriyi taş gemisine
kovmak, deryaya atmak olur mu?
De?ken, Tuği’nin «deııî ve müptezel
ve mülevves-i bi'itibars- diye tavsif et
tiği Altuncu-oğlu namındaki şahıs da
padişahın baldırlarını edepsizcesine sı
kınca Sultan Osman ağlamaya başladı
ve:
«— Behey edepsiz, padişahınız de
ğil miyim? Tazelik başınızdan geçmedi
mi?»
Diyerek gözyaşı döktü. Padişahın bu
haline rağmen askerler edepsizlik ve ha
kareti elden bırakmadı. Âsilerden bazı
ları, onun sekban yazmak için Anadoluya geçme arzusuna telmihen:
«— Ecdadın sekban ile mi vilâyetler
fetheyledi? Anadolu vilâyetinde sekban
eşkiyasmm tuğyanında vilâyet elden gidüp pederin Sultan Alımed zamanında
sekiz sene babanı uğraştıran Kalender oğlu, Canbolad ve bunlara benzer eşkiya
sekban eşkiyası değil m i idi?» Diyordu.
Böyle söylenerek götürürlerken kendisini
1829
t a r ih
dursun; sonra nice iktiza ederse öyle ol
sun.
Dışardan böyle sesler geldiği halde.
Sultan Mustafa'nın eniştesi olan Sadrıâzam Kara Davud Paşa el çabukluğu ya
pıp velvele devam ederken Sultan Os
man’ın vücudunu ortadan kaldırmak is
temekteydi. Tabi’i bu
niyetini tatbike
çalışırken gerisindeki desteği, hâdisele
re bilfi'il karışmasına rağmen ismini ta
rihlerin kaydetmediği Sultan Mustafa’nın
annesi idi. Davud Paşa, askerlerin bağ
rışması üzerine Sultan Osman’ı pencere
den gösterince dışarıda sesler kesildi.
Nainıâ'nın, hâdiselerin bizzat içinde
yaşamış ve Mustafa’nın annesinin emriy
le Davud Paşa’nın sadrıâzamlığa tayini
ne ait emri yazmış olan Kara Mezak’tan menkuldür ki kavdiyle bildirdiğine
göre; Sultan Mustafa Orta
cami’inde
mihraba oturtulduğu sırada onun yerin
den ayrılmaması için ik i cariye iki tara
fından eteklerini tutuyordu. Fakat Mus
tafa dışardan sesler duyunca yerinden
kalkıp cariyelerin elinden kurtuluyor ve
paıcereve koşarak pencere demirlerin
de’', sıkıca yapışıyordu. Deli padişah böy
le yapınca annesi zoruzar ile onu penct-reden ayırıp yerine oturtmaya uğra
şıyordu. Cami’in bir köşesinde bulunan
Sultan Osman:
«— Bakıp görün hey derdmendler
padişah ettiğiniz adamı! Bu
devletin inkırazına sebep olup kendi ocağınızı söndürür
sünüz: siz yakında
pişman
olursunuz».
Dedi ve daha bazı sözler
sarfını müteakip
başındaki
köhne destan çıkarıp atarak
ağlamaya başladı ve ağalara:
«— Bilmezlik ile size ce
fa ettim ise affedin; siz et
meyin! D ün sabah padişah-ı
cihan idim şimdi üryan kal
dım: merhamet edip, halim
den ibret alın; dünya size da
hi kalmaz. Hangi padişahın
k ullan padişahlarına bu ih a
neti etmiştir?»
Dedi vebu sözleriyle ya
nındakileri ağlattı. Padişahın
haline müteessir olan turnaSultan İkinci Osman’ın Ağa-kapısı ndan
cıbaşı keçesindeki
tülbendi
Orta cajni’ine götürülüşü (Ricaut’dan)
çıkanp:
Hüseyin Paşa'nm cesedinin
yanandan
geçirdiler; Sultan Osman bunu görünce:
«—■Bu mazlum bigünah idi; her za
man kul hakkında bana iyilik söylerdi.
Eğer onun sözleriyle hareket etsem ba
şıma bu hal gelmezdi. Beni ızlâl eden ho
ca île darüssaade ağası idi».
Dedi. Padişah bunları söylerken bir
taraftan da gözlerinden yaşlar dökülü
yordu. Lâkin âsilerde insafa dair hiç bir
işaret mevcut değildi. Nihayet bu şekil
de Orta cami’ine getirildi ve ondört ce
maatinden Haseki San Mehmed Ağa’\ı
padişahın yanma bekçi koydular.
Sultan Osman’ın Orta
cami’indeki
durumunu Tuği’den biraz farklıca anla
tan Naimâ (C: 2, S: 227) ya göre: Sul
tan Osman da Sultan Mustafa da Orta
cami nde iken dışarıda askerler:
— Sultan Mustafa Han'ı görelim.
Diye bağrışınca, Mustafa'nın yanın
dakiler kendisini pencereden dışarıdakilere gösterdiler. Askerler de padişahı gö
rünce tekbir getirip alkışladılar. O ¿ün
cuma olduğu cihetle minarelerden cuma
salası verilince âsiler Sultan Osman’ın
katlolunduğuııu zannederek bağrışmayn
başladılar:
— Zinhar Sultan Osman’a kasd o lu n
maya ve vücuduna zarar erişmeye uza
mı?. yoktur. Şim dilik
Sultan Muştu Ca
Han padişahtır. Sultan Osman mahpus
«— Padişahım
pâkçedir, mübarek
başınıza sarın»
Diye tülbendi verdi, Sultan Osman
önce almak istemeyip sonra alıp başına
sardı. İşte bu esnada Davud Paşa gel
di, onun emir ve işaretiyle hareket eden
yanında bulunan cebecibaşı Sultan Os
man'a bir kemend attı. Sultan Osman
kemendi yakalayıp boynuna geçmesini
önlediğinden o dakikada ölümden kur
tuldu. Orada hazır bulunan ocak ağala
rı :
«— Neylersiz? Şimdi dışarıda duyu
lursa cümlemizi kırarlar»
Diyerek Sultan Osman'ın öldürülm e
sine mâni olmak istediler. Sultan Osman
o anda hain Davud Paşa’ya dönerek:
«— Behey zâlim! Ben sana neyledim?
îki defa mucib-i kati cürmünü affedip
öldürmedim, mansıb verdim, bana düş
manlığın nedir?»
Diye söylendikten sonra ocak ağala
rı yani yeniçeri subaylarına dönüp:
«■
— Bu zâlim beni sağ koymaz, öl
dürür!»
Dedi, ocak ağalan ise:
«— Yok padişahım hatırınızı hoş tu
tun; ortalık bir miktar sükûn bulsun,
yine padişahımı- sîzsiniz»
Şeklinde teselli verici sözler söyle
diler. Lâkin Sultan
Osman'ı ¡:o:ıııııak
fikrinde samimi olup olmadıkları sarih
şekilde anlaşılamıyan ocak ağalarına
karşı Sultan Mustafa’nın annesi :
«— Siz bilmezsiniz bu ne yılandır!
Buradan sağ kurtulursa bizden ve sizden
kim se^om azb
Dedi, işte tam bu sırada Kara D a
vud Paşa’nm işaretiyle Cebecibaşı bir
daiıa kemend attı ve ocak
ağalarının
müdahalesiyle bu İkincisi de
önlendi.
Valide Sultan (Bazı hâdiselere bilfi'il ka
'yorıfıoıı d,'O sm an!
Sultan İkinci Osman'ın Ağa-kapısı'ndan hareketle Orta cami’ine götürülüşiinü
tasvir eden bu resini de “Moeurs et usagres dcs Tıırcs” adh eserden alınmıştır.
1831
I AVKI r i V t l V I t
rışmasına rağmen Birinci
Mustafa’nın
anesinin adı tarihlerde kaydedilmemiş
tir. İngiliz tarihçisi Alderson Birine:
Mustafa’nın Sultan Ahmed ile kardeş oluşunu nazaıı itibara alarak annesinin adıııı Handan Sultan diye kaydetmişse de
yanlıştır. Zira Handan Sultan 26 kasım
1605 te ölmüştür.) Ocak ağalarına söyle
diği sözlerle. Sultan Osman’a karşı n i
yetini tam mânasiyle beili etmişti. Ga
leyan devam etmekteyken Sultan Os
man’ın vücudu kolaylıkla ortadan kaldı
rılabilir diye düşündüğü, damadı olan
Yeziriâzam Davud Paşa’nın da bu fikre
iştirak ettiği anlaşılıyordu. Kalabalığın
helecanını yatıştıracak ve Sultan Os
m an’ın mazlumluğuna dair hisler uyan
dırmağa uğraşacak kimseler yoktu. Onsekiz yaşındaki zavallı genç tek başına
kalmıştı. Bu arada Sultan Osman yanın
da bulunan Mehmed Ağa’ya:
«— Sen ocakta ne idin?»
Diye sordu. Mehmed Ağa da:
«— Haseki kulun idim»
Cevabını verdi. Osman devamla:
«— Ya yeniçerilik kethüdalığını kim
verdi?»
Sualini tevcih edince, o:
«— Sultan Mustafa verdi»
Dedi. Sultan Osman bu defa:
«— Ya onun hükmü nafiz olur mu?
) divanedir, kendi ismini bilmez: iç şu
pencereyi ben c.ıe kullarıma söyliyeyim».
Mehmed Ağa bu
söze
mutavaat
göstererek pencereyi açtı, Sultan Osman
da dışarıda bulunanlara:
«— Benim sipahi ağalarım, yeniçe
ri ihtiyarlan babalarım! Tazelik belâsivle m ünafık sözüne uydum; beni bu
vech ile hakaret ile getirmekten nolaydı orada öldüreydiniz»
Sonra kalabalığa şöyle seslendi:
«— Beni istemez misiniz?»
Bu suale yükselen cevap:
«— Seni hilâfete kabul etmeyiz, fa
kat katline de rızamız yoktur*.
Seslerinden ibaretti. Bunun üzerine:
«— Mademki beni katle razı değil
siniz. o halde beni Sultan Mustafa’nın
olduğu odaya hapsedin»
Diye yalvardı. Sultan Osman asker
tarafından istenmediğini ve yalvarmala
rının da para etmediğini son olarak bir
daha duydu. Askerin toptan red sesle
rinden cesaret almış olmalı ki Davud
Paşa'mıı işaretiyle cebecibaşı bir daha
kemend attı. Naimâ’ya göre bu kemen
di Haseki Mehrr ed Ağa önledi; Tuğiys
nazaran da «Mehmed Ağa, yeniçeri ket
hüdası A li Ağa ve başçavuş Ahmed Ağa yetişüp cebecibaşıya yumruk üşürüp
taşra eylediler».
Cebecibaşmm bu teşebbüsünden b i
raz sonra Sultan Mustafa’yı annesi ve
iki cariyesi ile birlikte bir arabaya bin
dirdiler ve Topkapı sarayına götürerek
tahtına iclâs ettiler. O gün (20 mayıs
1622 cuma) Sultani Osman ve Sultan
Mustafa’nın bulunması sebebiyle Orta
cami'inde namaz kılınmadı. Diğer cami
lerde kılm an cuma namazında hutbe
Sultan Mustafa namına okundu.
Sultan Osm an'ın Y edikule’de
öldürülm esi
Sultan Mustafa’yı Topkapı sarayına
götürdükten sonra Orta cami'ine avdet
eden Veziriazam Davud Paşa, yeniçeri
ağası Derviş Ağa Sultan Osman’ı
bir
pazar arabasına koyarak Yedikule've gö
türdüler. Naimâ’ya (C: 2, S: 230) göre
Sultan Osman’ın Yedikule've nakli «azîm
cemiyet ile» vuku bulmuş ve subaşı ket
hüdası Kalender (Kilindir) uğrusu de
nen şahıs da — ihtimal padişahı tut
mak için — arabaya bindirilmiştir. Tu
ği ise, Saray-ı Âmire’deıı Orta cami’ine
dönenler ve Sultan Osman’ı Yedikule’ve
götürüp hapsedenler meyanmda veziri
azam ve yeniçeri ağasından başka diğer
vezirlerle ocak ağalarının bulunduğunu
da bildirir. Binaenaleyh Sultan Osman’
ın ikindiden sonra Yedikule’ve götürülüşünün bir kaç kişiden ibaret küçücük
bir toplulukla değil büyücek bir toplu
lukla cereyan ettiği kesin şekilde anla
şılmaktadır. Solak-zâde tarihinde (say
fa 718) Sultan Osman’ın
Yedikule’ve
götürülüşünün «eşhas-ı nâm a’dud enva-ı
şetm ve cefalar ile» cereyan ettiği söy
lenirse de, Solak-zâde’ye nisbetle hâdi
seyi tafsilen anlatan diğer eserlerde şetm
ve cefadan bahsedilmez.
Sultan Osman’ın âdi bir mahkûm gi
bi Yedikule’ve
götürülüp
hapsedilişi
hayra alâmet değildi. Bu gidişin ölüme
işaret olduğu besbelliydi. N aimâ’ya na^
zaran. Sultan Osman Yedikule’ve götürü
lünce Veziriazam Davud Paşa, kethüdası
1832
Öm er Ağa, cebecibaşı ve daha bir kaç
kişi orada kalıp kapıyı kapatm ışlardır.
Tuği tarihinde ise bu nokta; «o gece y at
sı vaktinde sadrıâzam ve kethüdası ve
cebecibaşı varıp S ultan Osm an'ı1 katle
başlayıp» cümlesiyle ifade edildiğinden.
Veziriazam ve sairlerinin orada m ı ' k a l
dığı. yoksa k alab alığın dağılm asını m ü
teakip tekrar dönüp m ü geldiği sarih şe
kilde anlaşılam am aktadır.
S ultan Osm an'a O rta camiinde ke
rnend atmış olan cebecibaşı burada da
ayni m arifeti işledi. Genç ve yiğit bir
kimse olan S ultan Osman mücadele et
m ek için davrandıysa da o sırada K a
lender (K ilin d ir)
uğrusu
nam ındaki
m el’un hay alarını sıkm ak suretiyle ö lü
m ü n ü tem in etti. Böylece bazı hususla
rına rağm en kıym etli tarafları daha iis-
tüıı olan genç h ü k ü m d arın hayatı sön
d ü ve ona yapılan hareketler de Osman
lı tarihine kara bir leke halind e geçti
Topkapı sarayında
«Sultan M üstafa’y.
isteriz» sesleri yükselinceye kadar azçok
şuurlu olan bu ayaklanm a, o dakikadan
itibaren şuursuzlaşarak meşru h ü k ü m
darın feci şekilde .öldürülm esi ve tan:
m ânasiyle deli bir
şahsiyetin Osmanlı
tahtında kalm ası neticesini verdi. H a l
buki ayaklanm anın başlangıcında Sultan
M ustafa'nın talıta çıkarılm ası hatırlarda
bile yoktu: M ustafa’ya Arzodası önünde
biat edildikten sonra meydanı ■boş b u
lan âsi topluluğu, Osm an'ın geçnA teki
hatalarını dahi hesaba katarak, bundan
doğan k ırg ın lık ve k üsk ün lük le rin i onu
tahttan m ahrum etmek ba kım ından de
ğerlendirmeye çalıştılar.
Saltan ikinci Osman'ın Yedikule'de boğuîuşu.
(Not: Ricaut’datt alınan bu resimde yanlış olarak Osman'ın ölümü zehirle gös
terilmiştir) .
1833
Gürültü ve heyecanın devamından
faydalanarak Sultan Osman'ın öldürül
mesini hazırlıvanlar meyamnda Sultan
Mustafa’nın annesi ile Davud Paşa’mn
rolü şüphesiz hayli fazladır. Fakat Sul
tan Osmanı öldürme günahı yalnız bun
lara da mahsus değildir. İleride işaret edileceği veçhile, Davud Paşa ile cebecibaşma cinayeti işliyebilme cesaretini ve
ren kuvvet sadece Valide Sultan değil,
onlardan daha önemli olarak kazasker
lerin verdiği fetvadır.
Sultan Osman’ın böyle bir hadise
neticesinde öldürülmesi yüreklerde de
rin tessür izleri bırakmasına sebep ol
du. Bu yüzden birtakım mersiyeler ya
zıldı. Bunların arasında en güzeli «Nev'i»
mahlaslı Hüseyin İbni Sefer’in aşağıda
ki şi’iridir;
Bir şâh-ı âlî-şân iken şâh-ı cihâna kıy
dılar
Gayretli genç arslan iken şâh-ı cihâna
kıydılar
Gazi bahadır han idi âli neseb sultan
idi
Nâmiyle Osman Hân idi şâh-ı cihâna
kıydılar.
Niyet edip haccetmeğe komadı kullar
gitmeğe
Kulak gerek işitmeğe şâh-ı cihana kıy
dılar
Hükmetmeğe kaadir iken emr-i hakka
nâzır iken
Haccetmeğe hâzır iken şâh-ı cihâna kıy
dılar
Ol bir şeh-i âlâ iken hep cümleden evlâ
iken
Şer'i şerif icra iken şâh-ı cihana kıydı
lar
Eşrât-ı saattir bu dem devr-i kıyamettir
bu dem
Bize nedamettir bu dem şâh-ı cihana
kıydılar
«Nev’i» ciğerler oldu hun derdim bir iken oldu on
Kan ağladı ehl-i fünün şâh-ı cihana kıy
dılar.
Sultan Osm an’ın cenaze merasimi
Sultan Osman Yedikule’de öldürül
dükten sonra cenazesi geceleyin Topkapı sarayına nakledildi. Ertesi gün (21
1834
mayıs 1622) sabahleyin teçhiz ve tekfi
ni yapıldı, padişahların cenaze namaz
ları usulen şeyhülislâmlar
tarafından
kılduılm akla beraber, Sultan Osman’ın
kayınpederi olan Şeyhülislâm Esad Efendi o gün cenazeye çıkmadı ve nama
zı Zekeriya-zâde Yahya Efendi tarafın
dan kıldırıldı. Sultan Osman’ın cenaze
si hazin bir törenle Topkapı sarayından
alınıp Sultanahmed cami'ine götürülerek
babası Birinci Ahmed’ie türbesinde ha
zırlanan mezara defnedildi.
Y e n i tâ y in le r ve c ü lû s bahşişi
Saltanat değişikliklerinde umumiyet
le vuku bulan yeni tayinler bu defa da
görüldü. Saltanat değişikliği bir askerî
ayaklanma neticesinde vuku bulduğu ve
başta da deli bir padişah bulunduğu ci
hetle; tayin ve azilde askerin nüfuzu âm il olmakta ve veziriazam ile perde ar
kasında kalan Valide Sultan da mansıbları bu tesirle tevzi eylemekteydi.
Sultan Mustafa’nın tahta iclâsı ile
vuku bulan en mühim tayinler şunlar
dı: Sultan Osman’ın cenazesine çıkma
yan Esad Efendi mazul addedildiğinden
onun yerine şeyhülislâmlığa Zekeriya zâde Yahya Efendi getirilmiş; daha son
ra Mustafa Efendi Rumeli kazaskerliği
ne; Bostan-zâde Mehmed Efendi Anado
lu kazaskerliğine, Çeşmi Efendi İstanbul
kadılığına tayin edilmiştir. Ayrıca Ömer
Ağa sekbanbaşı olmuş, Haşan Paşa def
terdar, yeni' hükümdarın silâhdarı
da
Mısır valisi yapılmıştır. Bu arada altı
bölük ağalarının ekserisi değiştirilmiştir.
Yeni cülûs dolayısiyle tatbiki gere
ken en mühim mesele askere cülûs bah
şişi verilmesi işiydi. 22 mayıs günü si
pahilere, bir kaç gün sonra da yeniçeri
lere cülûs bahşişleri tevzi edildi. Sipa
hilere tevziat yapılırken yeniçeriler
«hurda para istemeyiz, altun isteriz» d i
ye tutturduklarından onlarınki bir kaç
gün gecikti. Neticede bu iş için hâzine
den bir buçuk milyonluk sarfiyat yapıl
dı. Para sıkıntısı çekildiğinden sipahile
re, bahşişleri karşılığında haraç defter
leri verildi; sipahiler bu vergi defterle
rini Fatih cami’inde kim fazla verirse
ona sattılar.
H üküm et ve İstanbul’un
um um î durum u
Birinci Mustafa’nın bu ikinci salta
natı müddetince hükümet çevresinde ve
İstanbul'da bir türlü huzur teessüs ede
medi. Bu tarihe kadar Osmanlı hüküm e
ti bu derece ehliyetsiz ve üstelik de bir
kısmı kara ruhlu olan kimselerin elinde
kalmamıştı. Huzurun teessüs edememe
si gayet tabi’i idi. Başta bir deli hüküm
dar mevcut bulunduğu, ehliyetsiz ve ka
ra ruhlular mühim mevkiler elde etti
ği, ortalıkta zorbalık ruhu hâkim olduğu
müddetçe huzurun teessüsü beklenemez
di. Bütün bu haller, bir hükümdarın
tahttan indirilip feci şekilde öldürülme
sinden doğmuştu. Sultan Osman'ı öldü
renlerin cezalandırılması ve kendilerin
den intikam alınması işini bir dava ha
line getirmeye çalışanlar görüldü. Cahil,
menfaatperest vezirlerden bir tahrik âmili rolünü oymyanlar oldu. Bu yüzden
yeni karışıklara şahit olundu. Velhasıl
umumî manzara «hükûmetsizlik» kelime-
sivle tavsif
edilecek bir şekil arzetti.
Sultan Mustafa'nın 16 aya yaklaşan pa
dişahlığı müddetince altı defa veziria
zam değişti. İstanbul halkı huzur duy
madıktan başka bilhassa Anadolu’da da
huzur kayboldu: Sultan Osman’ın öldü
rülmesi ve Sultan Mustafa'nın saltana
tının yarattığı başsızlık. Celâli hareketi
nin yeniden kımıldanması sebepleri ara
sında da yer aldı.
Şehzâdeiere suikast rivayeti
11
haziran 1622 günü yeniçeri ve si
pahiler söz birliği
ederek, Sultan Os
man vak'ası günü idamlarını istedikle
ri şahsiyetlerden Hoca Ömer Efendi,
Kaymakam Ahmed Paşa, Kara Ali Ağa,
Nasuh .Ağa, Avas Ağa ve sabık kethüda
Hüseyin Ağa’nm idamlarına ait talep
lerini tekrarladılar. Halbuki hâdise gü
nünden beri hâli firarda olan bu şahsi
yetler arkalarına adam konmasına rağ
men henüz yakalanamamışlardı.
Ayni günün gecesinde Topkapı sa
Suîtan Birinci Ahmed Camii. Sağ tarafta görülen kubbeli bina Ahmed’le oğlu
İkinci Osman'ın gömülü bulunduğu türbedir.
1835
ı « r \ ı n v C . 1V1 C,
rayındaki iç-oğlaıılan
elbirliği ederek
kapı-ağasım öldürmüşler ve Ağa-kapısı
yani yeniçeri ağalığı dairesine bir tezkere
göndererek, bu cinayeti, kapı-ağasının
şehzadelere suikast yapmak.istemesinden
dolayı yaptıklarını bildirmişlerdir. Sul
tan Osman’ın öldürülmesi umumî nefre
ti mucip olduğu cihetle, böyle bir hava
dis heyecana sebep olmuştur. Bunun için
yeniçeriler Veziriazam Davud Paşaya
giderek: «Sultan Osman'ın acısı yüreği
mizde iken bir de şehzadelere mi gadret
mek istersiniz?» diye sıkıştırınca, böyle
bir şeyden haberi olmadığına dair yemin
etmesi üzerine kendisine dokunmamışlardıı*. Bilâhara. şehzadelere suikast me
selesinin bir töhmetten ibaret olduğu,
ehliyetsiz ve zâlim kapı-ağası iç-oğlaıılanna eziyet ettiği için, onu öldürme igini meşru gösterebilmek gayesile, iç-oğlanlarınm böyle bir şey uydurmuş olduk
ları meydana çıkmıştır. Tuği’nin «İbretnüma»sı;ıda kapı-ağası şahsiyeti hakkın
da: «Amma en doğru söz budur ki mak
tul olan ağa acemi idi: yirmi yıl daha
sarayı beklese
kapu-ağalığı yolu bile
gelmezdi. Birden bire kapu-ağası olmak
için nevan mağrur olup o yolsuz işlere
başladı; sair ağalar hazmedemediler» de
mektedir.
Veziriazam D avud Paşa’nın azli
Veziriâzam Kara Davud Paşa sada
rete yükselişini kapıkulu askerinin ayak
lanmasına medyundu. Ayrıca Sultan
Osman'ın da katiliydi. Bu yüzden kapıkuluna karşı başı eğikti. Osman’ın öldü
rülmesi askerin arzusu hilâfına vuku
bulduğundan, Davud Paşa onların sesle
rini çıkarttırmamak için mütemadiyen
para döküyor ve her türlü arzularını
yerine getirmeye bakıyordu. Bu şekilde
ki yatıştırma siyaseti yüzünden hâzine
nin tamtakır olması pahasına maliye ve
evkaf defterlerini onlara vermişti. Ken
disinden bir şeyler isteyen serseri takı
mına bile: «kendine münasip bir hizmet
bul. verelim» demekte ve hakikaten de
her istiyene mevki, makam ve iş dağıt
maktaydı. Askerleri bu yolla tatmine ça
lışmakla beraber halkın dili durmamakta
ve kendisine kargı duyulan nefret de azalmıyordu. Halk «padişah katili» diye
ağzına geleni söylüyor, kendisine karşı
her taraftan nefret hisleri yükseliyordu.
Bu yüzden sadrıâzamlığı müddetince an
cak bir defa divan toplantısına İştirak edebilmişti. Sadnâzamlık edecek zerre ka
dar otoritesi kalmamıştı.
Umumî vaziyet böyleyken Mısır va
liliğinden mazul Mere Hüseyin Paşa
Şeyhülislâm Zekeriya-zâde Yahya Efendi ile gizlice görüşüp, ıslâhat yapmak
istiyen bir kimse rolünü
oynamıştır.
Zekeriya-zâde Yahya Efendi ise, V ali
de Sultan’a giderek, şimdiki gidişin ya
ratacağı tehlikeye işaretle, Davud Paşa
nın azlini, İlere Hüseyin Paşa’mn sadrıâzamlığını temin
etmiştir (13 haziran
1622). Padişah katili Kara Davud Paşa'mn sadrıâzamlığı 24 gün sürmüştür.
Mere Hüseyin ve Lefkeli Mustafa
Paşa’ların Sadrıâzam iıkları
Türkçeyi iyi bilmiyen bir Arnavut
olan Hüseyin Paşa, huzurundan kaldırı
lıp hapis ve katlolunmasmı emretmek is
tediği zaman arnavutça «alın!» mânası
na «mere» dediği için kendisine Mere
Hüseyin Paşa demişlerdir. Satırcı Mehmed Paşa’nm aşçısı iken bilâhara sipa
hi, Çavuş, kapıcı, ikinci emiriahur ol
muş, ve nihayet İkinci Osman zamanın
da bir buçuk sene kadar Mısır valiliği
etmiştir. Bu cahil veziriâzam askeri sus
turmak ve sadaret makamının otoritesi
ni tesis bahanesiyle bu makama gelmek
le beraber, böyle bir şeyi tahakkuk et
tirmeğe ne zaman ne de Hüseyin Paşa’nın şahsiyeti müsaitti. Selefi Kara Da
vud Paşa nasıl devJet hâzinesinin boşal
masına aldırmıyarak zorba takımına dal
kavukluk etmişse, Mere Hüseyin Paşa
da hemen hemen ayni şeyi yapmıştır. Adetâ âmirane bir eda ile maaşlarına zam
isteyen askerlerin söylenmesini önlemek
için devlet hâzinesinin- tamtakır boşalma
sına sebep oldu.
Veziriâzam Mere Hüseyin Paşa’nın
«koyun akçası» namı ile verdiği parayı
bölüşmek için
Sultanahmed
cami’iîie
toplanmış olan sipahi ve silâhdarların
mülâzımları bu yüzden münakaşa eder
lerken (21 haziran), bir elinde bıçak bu
lunan birisi içeriye girmiş:
—- Sultan Osman’ı ne yaptınız?
Diyerek önüne gelene bıçak sapla
maya başlamıştır. Osmanlı tarihlerinde
1836
bir meczup şeklinde tasvir edilen
bu
adamın, Sultan Osman’ın katillerinden
intikam almak isteyen bir fedai olması
muhtemeldir. Bir kaç kişiyi yaralayıp
mülâzım basıyı öldürmüş olan bu adamın
üzerine üşüşen askerler tabiatiyle ken
disini ¡saklamışlardır.
Mere Hüseyin Paşa’nm sadrıâzamlığı zamanında 24 haziran günü Sultan
Mustafa cuma
raiıtı gayesiyle camiye
çıkmıştır. Padişah cuma selâmlığına çık
tığı bu gün kıyafet ve maiyet alayı ba
kımından sadeliği tercih etmiyerek eski
debdebeyi ihya eylemiştir. Sultan Mus
tafa kendini idare edemiyecek derecede
aklen malûl olduğuna göre, onu böyle
bir olay ve kıyafetle camie götürenlerin
Sultan Osman.ın izlerini silmeye çalış.ıl.ıannda şüphe yoktur.
Sultan Mustafa’nın padişah yapıldı
ğı gün yanında bulunan adamı Derviş
Ağa yeniçeri ağası yapılmıştı. Mere H ü
seyin Paşa buna Karaman eyâletini ver
mek suretiyle İstanbul’dan uzaklaştır
mak istedi. Derviş Ağa MudanyaVa var
dığı gün İstanbul’da onun katledildiğine
dair bir şayia dolaşması üzerine yeniçe
ri ve sipahiler derhal toplandılar ve sa
raya bir istida verip «bu adam ağamızı
öldürdü, bizi de birer ikişer öldürür» d i
yerek azil ve katlini istediler. Oğlunun
deliliği yüzünden devlet işlerine h ü k
meden Valide Sultan, askerlerin dileğini
duyurmak üzere saraya gelen yirm i ki
şiyi baş örtüsüyle kabul etti. Neticede
Mere Hüseyin Paşa azledildi (8 temmuz)
1622). Naimânın (C: 2. S; 238) bildir
diğine göre, Mere Hüseyin Paşa azledi
lince. Davud, Gürcü Mehmed, Lefkeli
Mustafa Paşalardan hangisi istenirse onun sadnâzam yapılacağına dair bir
hatt-ı hümâyun çıkmış, bunun üzerine,
askerlerden her grup kendi işlerine ge
len adamın sadrıâzamlığmı tercih ettik
lerinden aralarında anlaşamamışlar, ne
ticede sadnâzam olacak şahsı padişahımız
seçsin diyerek bir kenara çekilmişlerdir.
Neticede Lef keli Mustafa Paşa sadrıâzam yapılmıştır.
Padişahın dadısının kocası olan ve
dördüncü vezirlikten sadrıâzamlığa ge
tirilen Lefkeli Mustafa Paşa âciz ve eh
liyetsiz bir kimseydi. Kendisi, Derviş ağanın İstanbul’dan uzaklaştırılması me
selesi yüzünden sadnâzam olduğundan,
Sultan Birinci Mustafa
(Kapıdağlı serisinden)
bu makama geçer geçmez ilk işi, onu ge
riye getirttirmek ve eski vazifesi olan
yeniçeri ağalığına iade etmek olmuştur.
Lefkeli Mustafa Paşa’nm sadiıâzamlığı da iki selefi biçiminde kısa sürmüş
tür. Padişah Davudpaşa kasrına çıktığı
sırada sipahiler Lefkeli’yi irtikâp ve irti
şada bulunmakla itham edip azlini iste
diler. Hattâ «Biz bu veziri istemeyiz, ga
yet yumuşaktır» diyenler ve onun gev
şekliğini açıkça belirtenler vardır. Bu
yüzden 21 eylülde Lefkeli Mustafa Paşa
azledilerek Gürcü Mehmed Paşa sadrıâzam tayin edildi.
G ürcü Mehmed Paşa’nın
Sadareti
Kuvvetli bir şahsiyet olmamakla be
raber Sultan Mustafa devrinde sadnâzamlığa tayin edilenlerin en iyisi budur.
Bir hadım olan Gürcü Mehmed Paşa ev
velce üç defa sadaret kaymakamlığında
bulunmuş olduğu cihetle devlet muame
lâtına ait bilgisi iyiydi. Sadnâzamlığa
geçtiği zaman, devletin içinde bulunduğu
1837
t a r ih v e is
buhrana çare bulacak ve bozuklukları
düzeltecek bir şahsın iş başına geçtiğine
dair halkta bir miktar üm it uyandı.
Uzun zamandan beri hükümet mer
kezinde âşayiş bozulmuş, geceleri hırsız
lık ve katil hâdiseleri görülmeye başla
mıştı. Gürcü Mehmed Paşa bu duruma
bir çare bulmak niyetiyle vüzera ve ulemayı toplıyarak meseleyi müzakere et
ti. Göze çarpan bozukluklar sadece âsayiş meselesiyle ilgili şeyler değildi. Bir
çok işlerde sakatlıklar ve düzensizlikler
göze çarpıyordu. Meselâ en yakın bir
hâdise olarak, Mere Hüseyin Paşa’nm
evkaf mütevelliliklerini sipahilere ver
mesi bir hayli düzensizlikler yaratmıştı.
Divan-ı hümâyun kâtiplerinden bir çok
ları istifa ederek evkaf mütevellisi ola
bilmek için sipahi yazılmışlardı. Ağaların
hizmetinde çalışanlardan bazı kimseler
ise hiç sipahilik etmeden mülâzım ya
zılarak mütevelliliğe konmuşlardı. Bu işe girenler çabucak servet teminine m u
vaffak oluyorlardı. Sadnâzam
Gürcü
Mehmed Paşa bu meseledeki bozukluğu
önliyecek bir tedbir olmak üzere mülâzım lıklann saç sakal ağartmış sipahiler
den başkasına
verilmemesini emretti.
Tabi’i böyle bir tedbir gençleri memnun
etmedi ama yaşlı sipahiler memnun kal
dılar.
Gürcü Mehmed Paşa’mn sadrıâzamlığı sırasında Karadeniz donanmasının
zafer şenlikleriyle îstanbula dönmesi, bo
zuk düzen giden hâdiseler arasında h a l
kın maneviyatını düzeltici bir tesir bı
raktı. Lehistan ile yapılan muahedede
Kazakların Karadeniz kıyılarına tecavüz
lerini meneden maddeler konmakla be
raber Osmanlı hükümet
merkezindeki
hâdiselerden cesaret bulan kazaklar es
ki huylarını bir daha tekrarlamışlardı,
işte bunların tecavüzleri üzerine vezaret
payesiyle Karadeniz serdarlığma tayin edilen Damad Eeceb Paşa 600 şaykalık
Kazak denizcileriyle muharebeye tutuş
muş, Kazak şaykalarının pek çoğunu ba
tırmış, 3 karamürsel 18 şayka zaptedip
500 esirle İstanbul’a dönmüştü (1 ekim
1622). Bundan onbir gün sonra da Kaptan-ı derya Halil Paşa da Akdeniz’den
döndü. Her yaz yapılması mutad olan
dolaşmalar nevinden olan bu sefer sıra
sında donanma gemileri dört büyük fır
tına atlattığından epeyce sarsılmıştı.
1838
Bu arada (8 ekim) Sultan Mustafa'
nın cülusunu tebrik için İstanbul'a gelen
Aga Pjza adındaki İran elçisi yeni padi
şaha bir takım hediyeler de getirmişti.
Ekim ayının 14 ünde yeniçeri ağası
Derviş ağa azledilerek miranur berber
Mustafa Ağa yeniçeri ağası yapıldı. Para
getirecek işlere kendi adamlarını gön
deren Derviş Ağanın bu hareketine ye
niçeriler kanuna m uhaliftir diye itiraz
edince, o «lânet ocağınıza da, size de!»
demiş ve Derviş Ağanın bu şekilde küfranı nimet edişine içerliyen yeniçeriler
padişaha başvurarak azlini temin etmiş
lerdir. Derviş Ağa’nm böyle nankörlük
edişi karşısında zamanın şairlerinden
biri şöyle demiştir:
Pir ocağında yiyüp nan-ü nemek
M ünkir olmayup "beyim hizmet gerek
Tiz hükme kor mizan-ı felek
Uyuz olur inine üren köpek.
Bazı valilerin durum u ve
Abaza Mehmed Paşa
Sultan Osman’ın tahttan
indirilip
öldürülmesinin yarattığı huzursuzluk Aııadolu’ya da tesir etmekte gecikmedi.
Anadolu’da onbirlerce insanın hayatının
mahvolması pahasına ancak Birinci Ahmedin son zamanında sükûnet teessüs
edebilmişse de, yine de merkezin emri
ni hafife alıp dinlememe temayülünde
olan valiler göze çarpmaktaydı. Sultan
Osman hâdisesi ise bu neviden temayül
lerin sarihçe açığa vurulmasına sebep
oldu. Erzurum valisi olan Abaza Mehmed
Paşa Sultan Osman’ın sağlığında Erzu
rum kalesindeki yeniçerileri kaleden çı
karmış ve sekban yazmaya başlamıştı.
Mehmed Paşa, yeniçerilere karşı böyle
davranırken. Sultan Osman’ın kapıkulu
askerine karşı takındığı tavırdan cesaret
bulduğundan şüphe
edilemez. Sekban
yazışını ise. Sultan Osman’dan verilen
gizli bir emir ihtimaline bağlıyan m üver
rihler, bu noktada yanlış bir tahminde
bulunmasalar gerektir.
Yeniçeriler aleyhine faaliyetle
işe
koyulup, bilahara Sultan Osman’ın kan
davası ile muhalefe kalkan ve nihayet
bir isyancı şekline bürünen Abaza Meh
med Paşa hâdisesi bir hayli uzun sür
müştür. Bunun tafsiline girişilmeden di
ğer bazı valilerin durumlarına göz at
mak daha isabetli olacaktır.
Abaza Mehmed Paşa gibi yeniçerile
re muhalefetini ifade edenlerden biri de
Trablusşam beylerbeyi. Seyf-oğlu Yusuf
Paşa’dır. Maraş Türkmenlerinden olan
Seyf-oğlu Yusuf Faşa Sultan Osman'ın
katlinden sonra eyâleti dahilindeki ye
niçerileri tarderek sekban yazmış ve
böylece sekbanlara istinat edince eyâle
tinde müstakil yaşar gibi bir tavır takın
mıştır. Yeniçerilere karşı. Erzurum ve
Trablusşam vâlilerininkinden daha açık
bir nefret ifadesine Antepte rastlanmaktadır. Antep kadısı Abdulbaki Efendi,
Sultan Osman'ın
yeniçeriler hakkında
imha emri vermiş olduğundan bahisle
halkı ocaklılara karşı ayaklandırmış ve
orada bulunan pek az miktardaki kapı
kulu askerinden birkaç kişi katledilmiş
tir.
Yeniçerilere karşı takınılan bu ta
vırlarda. Sultan Osman’ın
öldürülüşü
nün Anadolu halkı üzerinde bıraktığı acı tesirin akislerini görmek mümkün ol
duğu gibi, üçüncü Mehmed ve Birinci
Ahmed zamanındaki Celâli isyanlarında
kapıkulu halkına ve devşirme devlet er
kânına kargı sezilen kıskançlıktan doğan
kinin devamını da hissetmek m üm kün
dür.
Abaza Mehmed ve Seyf-oğlu Yusuf
Paşalar gibi yeniçerilere nefret zaviye
sinden işe başlamayıp doğrudan doğruya
serkeşliğe kalkanlar da vardır. Marag
beylerbeyi Kalavun Yusuf Paşa ile Kon
ya beylerbeyi Safer Paşa bu neviden va
lilere idhal edilebilir.
Irkan Abaza olan Mehmed Paşa B i
rinci Ahmed devrinin meşhur celâlîlerinden Canbolad-oğlu’nun hazinedarı idi. Canbolad-oğlu mağlûp olduğu zaman
Abaza Mehmed yakalanmış ve yeniçeri
ağasının şefaati sayesinde hayatı bağış
lanmıştı. H alil Ağa (Paşa) bilhara kaptan-ı derya olunca, Abaza’ya bir kalyon
kumandanlığı vermişti. Sadrıâzam olun
ca da Marag valiliğine tayin
etmişti.
Böylece Paşa rütbesine yükselen Abaza
Mehmed daha sonra Erzurum valiliğine
getirilmişti. Sultan Osman Hotin seferi
ne gittiği sırada Abaza Mehmed Paşa
Erzurum valisi bulunuyordu. Bu arada
Sultan Osman’ın, yeniçerileri imha etme
si hususunda Abaza Mehmed
Paşa’ya
gizliden emir gönderdiğine dair İstan
bul’da bazı rivayetler (Naimâ, C: 2, S:
240) dolaşmıştı. Bu rivayetin doğruluk
derecesini tespit m üm kün değildir.
Abaza Mehmed Paşa’nın yeniçeriler
aleyhine faaliyete geçişine, onun adam
ları ile yeniçeriler arasında bir mesele
den dolayı kavga çıkmasının başlangıç
.teşkil ettiği söylenir. Kavga
sırasında
yeniçerilerden üç, paşalı denen Abazan’m adamlarından beş kişi ölmüştü. İşte
bu hâdise üzerine Abaza Mehmed Paşa
yeniçerileri katle niyet etmiş, yeniçeri
ler de kendilerini koruyabilmek için iç
kaleye girmişlerdir. Mesele daha kötü
bir şekle bürünmeden sabık Erzurum va
lisi Hüseyin Paşa’nm aracılığı sayesinde
iki taraf arasında biraz anlaşma olmuş,
bunun üzerine Abaza Mehmed Paşa ye
niçerileri çıkanp iç kaleye kendisi gir
miştir. işte Abaza’nın hâdiseyi daha faz
la büyütmesi bundan sonradır. İç kalede
kuvvetle yerleşince
sekban
yazmaya
başladığı görülmektedir. Erzurum kale
sinden koğulaıı yeniçeriler İstanbul’a
geldiği zaman, eski Diyarbekir valisi
Mustafa Paşa Erzurum, Abaza Mehmed
Paşa da Sivas valiliğine tayin edilmiştir.
Fakat Abaza Sivas’a gitmeyip mütesellim ini göndermiştir.
Abaza Mehmed Paşa’nm Sivas’a gitmeyişinin, hükümetin emirlerine kargı
gelmek olduğunu söylemeye lüzum yok
tur. O, böyle yaparken, tahtta Sultan
Mustafa gibi bir zavallının bulunması
yüzünden zaten devlet idaresinde zorba
lar hâkim vaziyete gelmiş ve İstanbul’un
intizam ve disiplini bozulmuştu. Ana
dolu’da ise eşkiya kımıldanışlarına şahit
olunmaktaydı.
Erzurum kalesinden çıkarılan yeni
çeriler 17 kasım 1622 de İstanbul’a gel
dikleri zaman Abaza Paşa’dan şikâyet
ettiler. Bundan bir ay sonra topluca Divan-ı humâyun’a gelerek, Abaza Meh
med paşa’nm sekbanları çoğaltmaya ça
lıştığını, yeniçerileri kovmaları için Kars
ve Ahıska Paşalarına emirler yazmış ol
duğunu bildirdiler. Bunun üzerine, eski
koruyucusu H alil
Paşa Abaza’ya bir
mektup yazarak bazı nasihatlarda bulun
du ve kendisinden kaleden çıkarak yeni
tayin olunan valiye teslim etmesini rica
eyledi. Halil Paşa böyle bir teşebbüste
bulunduğu halde İstanbul’daki yeniçeri
TA R IH VE f
ler 23 aralık 1623 de sadnâzamm sara
yına giderek: «Abaza'nın isyanına sebep
İstanbul'da Gürcü Mehmed Paşa ile H a
lil Paşa’dır. Abaza onlara istinat etmek
tedir; zira. o. sadrıâzatnın biraderi H ü
seyin Paşa’nm damadı ve H alil Paşa’nın
da oğulluğudur» dijrerek gürültü çıkard-?ar. Bereket versin ki o sırada subay
ları araya girerek bir mesele çıkmasına
mani oldular. Oradan dönerlerken Kaptan-ı derya H alil Paşa’ya rastlayıp et
rafını çevirdiler ve: «Veziriazam senin
hatırın için Abaza’yı
cezalandırmıyor.
Abaza sana istinad etmek suretiyle böy
le yapıyor» dediler. Bu sırada da sadrıâzam kethüdası Çeşteci Ali Ağa yetişe
rek yeniçerilerin dağılmalarını temin su
retiyle, vukuu muhtemel müessif bir h â
diseyi önledi. Ertesi divan gününde de
yine Divan-ı hümâyun önünde toplana
rak Abaza’nın katlolunması için bağrıgırlarken subayları araya girdi. Yeniçe
rilerin böyle meselenin üzerinde ısrarla
durmaları kargısında «Erzurum beyler
beyini azlettim. H alil Paşa’nm bu husus
ta medhali yoktur, onu
incitmeyiniz»
mealinde bir hatt-ı hümâyun çıktı. B u
nun üzerine yeniçeriler huzursuzluk çı
karmaktan vazgeçtiler. O arada hıristiyan çocuk devşirmek üzere Zağarcıbaşı
Bayram Ağa yanına Mehmed ve Korkud
Ağa’ları da alarak Rumeli’ne, baş hase
ki de Anadolu’ya (Naimâ C: 2, S: 247 ve
Hammer C: 8. S: 241) gittiler.
Istanbulda yeniçeriler Abaza Meh
med Paşa’ya karşı duydukları infiali yer
yer yangınlar çıkarmak suretiyle gös
termekte devam ederken o. Mustafa Paşa'nın mütesellimine (vali vekili) şehri
teslim etmiyerek sekbanlarını çoğaltma
ya devam ediyordu. Nihayet İstanbul’
dan tahkik için gönderilen bir yeniçeri
subayı, Abaza’nın, sancakları kendi adamlarıııa verdiği; reayaya hane başı
na biner akçe vergi saldığı ve 15 bin
kadar askere sahip olduğu haberini ge
tirdi. Hükümete karşı is*an için Sultan
Osman’ın katli hadisesini bahane yapan
Abaza Mehmed Paşa’nm yanına ilk plân
da Biber Solak, Çolak Bekir, Kör Haz
nedar, Küçük Abaza ve Sarhoş bölükbaşı gibi sergerde reisleri toplanmıştı. As
kerleri arasında Sultan Osman’ın in ti
kamcısı olmak üzere sekban yazılıp onun
emri altma koşan eski Celâli sekbanla
rının artıkları da mevcuttu.
Abaza Mehmed Paşa'mn ilk tecavüz
hareketi Şebinkarahisar
üzerine vuku
buldu. Buradaki
sancak beyi Murtaza
Paşa peşinen ona muhalefet ettiğinden.
Abaza, bu kasabayı on gün müddetle
muhasara etti. Sonra teslim olmak mec
buriyetinde kalan Murtaza Paşa teslim
le birlikte onun tarafına geçti. Şebin
karahisar’ı zaptedince askeri fazlalaşan
ve nefsine güveni artan Abaza daha son
ra Sivas ve Ankara üzerine yürüdü. Bir
taraftan da etraftaki sancak beylerine
daveti mutazammuı mektuplar gönder
di. Kendilerine mektup yollanan sancakbeyleriniıı çoğu Abaza'ya iltihak eyledi.
O arada Maraş beylerbeyi Kalavun Y u
suf Paşa da gelip Abaza’ya m ülâki oldu.
Sıvas valisi Tayyar Mehmed Paşa ise
kendi rızasiyle ona iltihak etti. Fakat
Kalavun Yusuf Paşa’dan şüphelendiğin
den Zile’de onu idam ettirdi. Kayserili
bir şeyh Abaza'ya «Seni bu kavim zâ
limler (yeniçeriler kastedilmiş olmalı)
üzerine musallat etmiştir, korkma fırsat
şenindir» diye lıitab etmek suretiyle Abaza'ya manevî kuvvet telkin etti; o da
batı istikametinde yürüyüşünü uzatmak
tan geri kalmadı. Çorum’dan Kayseri’ye
vardığı zaman Nogay Paşa istikbaline
çıkıp ziyafet verdi. Abaza Mehmed Paşa
uğradığı yerlerde rastladığı yeniçerile
rin m allarını alıp kimini katlettirdi, k i
m inin de tabanına nal çaktırarak işkence
içinde öldürdü.
Abaza’nın emrinde toplanan kuvvet
lerin miktarı kısa zamanda 40 bin kişi
gibi, bir âsî paşa için muazzam sayılacak
dereceyi buldu. Abaza Mehmed Pasa bu
kadar kuvvetle Ankara üzerine yürüdü
ve şehri muhasara etti. Bunun üzerine
Anadolu beylerbeyi îlyas Paşa ve K a
raman beylerbevisi eyâletleri askeri ile
Abaza’nın tenkiline memur olundu. A y
rıca İstanbul’dan Ciğala-zâde Sinan Paşa’nııı oğlu vezir Mahmud Paşanın em
rine 4 bin yeniçeri ve atlı kapıkulundan
dört bölük halkı verilerek Abaza’ya kar
şı serdar tayin olundu. Mahmud Paşa
önce Bursa’ya gidip oradan Ankara’ya
teveccüh etti. Beypazarı’na geldiği za
man Abaza’nın kuvvetlerinin çokluğunu
öğrenerek Bursa’ya geri döndü- Üç ay
müddetle Ankara’yı kuşatan Abaza Meh
med Paşa ise Ankaranm iç kalesini ala
1840
m adı ve kışlam ak üzere Niğde'ye gitti.
ne gibi ellerde ve nasıl bir zihniyetin
1623
eylülü içerisinde B irinci M us
hâkim iyeti altında bulu n du ğu n u göster
tafa hal'' edilerek D ördüncü M urad ta h
mesi ve bilhassa im paratorluğu çök ün
ta geçirildi. Yeni padişahın k üçük lüğ ü
tüye götüren bazı sebeplerin iyi a n laşıl
dolayısiyle kapık ulu askerlerinin h ü k ü
masına im k ân vermesi
bak ım ın dan em et
m erkezindeki
serkeşlikleri uzun
hem m iyet arzeder,
m üddet devam etti. B u arada Bağdad'da
1
ocak 1623 (28 safer 1032) günü sipa
da Abaza isyanına taş çıkartacak yeııi
hiler Divan-ı h üm ây u n önünde toplana
hâdiseler ortaya çıktı.
Gerek Bağdad,
rak g ü rü ltü çıkardılar ve:
gerekse A baza meselesinin h a lli D örd ün
«— Dışarda kuzât-u reaya bize kacü M urad zam anında m ü m k ü n olacaktır.
atil-i sultan devu ta ’ıı ederler, elbette
kim katlettiyse h ak k ınd an gelinsin!»
Diye bağrıştılar; o arada b ö lü k aSultan Osm an’ın
ğaları araya girerek g ü rültüy ü b astırd ı
katillerinin idam ları
lar. S ipahiler oradan O rta cam rine gi
derek bir yerde toplanıp «Taşrada geze
Sultan O sm an’ın tahttan in d ir ilir in
den sonra hakaretsiniz m uam eleye tâbi
cek h alim iz kalm adı; bizim padişah k a t
tutularak öldürülm esi, halk vicdanında
linde sun’um uz yoğ iken bu töhm eti ka
derin yaralar açmış ve padişahın ö lü
bul etmeyiz» diyerek, bu sözlerinin pa
m üne sebep olan k apıkuluııa kargı u m u
dişaha duyurulm ası için subaylarım vem î bir nefrete sebep olmuştu. K a p ık u
ziriâzam a gönderdiler. Ve bilhassa «Elu askerleri kendi ocaklarını bu ağır töh
ğer padişah ferm an eylediyse kendi bilir,
m etin zilletinden
kurtarm ak
isterken
ve illâ kaatili katleylesin ki bu b ü h ta n
halk padişahın k atilleri aleyhine ağzına
dan k u rtu lalım » dediler. S ipahilerin top
geleni söylüyor, h a ttâ yeniçeri ocağını
la n tıların ın ferdası günü Ahi-zâde H üse
toptan suçlandırıyordu.
Meselâ, Mere
yin R um eli. Bostan-zâde Y ahya Efendi
Hüseyin Paşa ilk sadaretinde, yeniçeri
A nadolu kazaskerliğine
tayin edildiler.
ağası Derviş A ğa'yı İstanbul’dan uzak
B ugün (2 ocak) sipahiler yine Divan-ı
laştırm ak gayesiyle K aram an eyâletine
iıum âyun önünde
toplandılar, o sırada
tayin ettiği ve onun M u d any a’ya m u v a
sipahi ihtiyarlarından beş on kişi S u lta n
salatı sırasında, İstanbul'da onun idam
O sm an’ın k atillerinin id a m ı için şey hül
edildiğine dair bir şayianın dolaşması üislâm dan fetva istediler. Ş eyhülislâm da
zerine, yeniçerilerin
saraya m üracatla
«bu husus padişaha arzolunm alıdır; eğer
ferm an etmediyse, katline hükm -ü ger’i
sadrıâzam m azil ve k atlin i istemiş o lm a
larını telm iheıı
(N aim â C: 2, Sr 238),
icra olunsun» şeklinde haber gönderince
halk:
sipahiler dağıldılar.
«— B ir doğancı Çelebiyi (Derviş aH alk ın
k apık ulu nu
suçlandırması
ğa sarayda doğancılıktan yetişm işti) v e
devam ettiği, sipahilerin daha önceki
ziriazam n için k atletti diye davaya k a l
toplantılarının neticesi de henüz a lın m a
k arlar da veli nim etleri olan b ir padidığı için, sipahiler Divan-ı h ü m ây u n öşah’ı azim üşşanın n im eti h a k k ın ı gözet
nüııde b ir daha toplanarak (3 ocak 1623)
meyip, hasm ı eline sureta em anet v e ril
S ulta n Osm an’ın katillerinin idam edil
m işken gadr ve zu îm ile katline sükût
mesine dair isteklerini tekrarladılar. Bu
ederler».
arada (N aim â C: 2, S: 248); «biz Orta
Diye söylenmekteydi. M ütem adiyen
camie emanet vermiş id ik ne temessük
ha lk ın acı tarizlerine m aruz kalan k a p ı
ile katlolundu» diye bağrıştılar.
k u lu askerleri de nihayet bu sözlerden
Sipahilerin istek ve
sözleri saraya
endişe ve huzursuzluk duym aya başladı
bir telhis ile arzedilince, şu m ealde bir
lar. O n u n içind ir k i k ap ık u lu askerlerine
hatt-ı h üm ây u n u n çık tığı görüldü: «Ben,
dahil sipah züm resinin S ultan O sm an’ın
Sultan Osm an katlolunsun demedim. Dâkatillerin id am larını
istemek suretiyle
vud Paşa öldürdü, katiller kim ise h a k
kendilerini temize çıkarm aya çalıştıkla
larınd an gelinip katlolunsun».
rı görülür. B u hâdiselefle ilg ili bazı n o k
S ultan O sm an’ın k atli hakkında bir
taların tafsili yeknazarda lüzum suz gibi
hatt-ı h üm ây u n ve fetva olm adan onun
görünürse de, o sırada devlet idaresinin
öldürülm esi im kânsızdı. B una m u k ab il
1841
T A R IH V E M ]
Birinci Mustafa’nın akİi durumu da or
tadaydı. Binaenaleyh daha önce onun
'adına idam hattını yazdıranlar şimdi de
yine o malûl padişahın adı altında yalan
söylüyorlardı. Padişahın
hatt-ı hüm â
yununda birinci derecede suçlu olarak
Davud Paşa gösterildiği ve katillerin öl
dürülmesi hususunda da müsaade çıktı
ğı için sipahiler:
— Tez katiller bulunsun!
Diye bağrışıp dağıldılar ve katilleri
aramaya koştular.' O gece evvelâ katil
lerden Cebecibaşı yakalanıp boynu vu
ruldu. Böylece Sultan Osman öldürüldü
ğü zaman kulağını kesip Valide Sultan’a
götürmüş olan Cebecibaşı cezasmı buldu.
O sırada Davud Paşa saklanmıştı. M ü j
de parası almak isteyen yakınlarından
birisi onun saklandığı yeri haber verdi.
Bunun üzerine Eyub civarında Topçular’da Hamza Bey isminde bir sipahinin
samanlığında bulunup
yakalandı. S ır
tında nefti bir kapama bulunan Davud
Paşa bir arabaya konarak saraya geti
rildi. oradan da Yedikule’ye gönderilip
hapsedildi. Sultan Osman’ın katillerinden
Kalender (Kelender, Kilindir) Uğrusu
denilen şahıs da yakalanıp Yedikule’ye
gönderildi. (7 ocak 1623 - 5 rebiülevvel
1032). Davud Paşa ertesi gün divan top
lantısını müteakip idam edilecekti.
Davud Paşa Yedikule’ye gönderilin
ce Sultan Mustafa’nın kızkardeşi olan
zevcesi onu kurtarmak için derhal fa
aliyete geçti. Yeniçeri ve sipahilerin ele
başlarına paralar dağıttı. Ayni zaman da
Cellâtbaşı Usta Süleyman da ağır dav
ranması için elde edildi. Ertesi gün D a
vud Paşa sarajr avlusuna getirilerek idam edilmek üzere çeşme önüne çöker
tildi. Tuği’nin «İbretnüma» smdaki ifa
desiyle:
«Tamam bu tedarik görülüp ertesi
gün Divâıı-ı hümâyunda o kadar adam
toplandı ki mahşerden bir nişan verdi.
O gece zikrolunan cumhur ki ihsan al
mışlardı. divan halkının önünde durup
«bakalım zaman ne yüzden hareket eder»
derken Davud Paşayı kapıcılar odasın
dan çıkarıp çeşme önünde siyaset mey
danına çökerttiler. Cellâd ileri gelüp
Davud Pagan’m başından bin naz ve is
tiğna ile dülbendini çıkarıp kâh kolunu
sıvavup kâh kılıcı çıkarup omuzundaki
peştemaiıııa silüp oyalanırdı. Bu m ahal
de Sadrıâzam Gürcü Mehmed Paşa m uh
zır ağayı gönderüp “tiz padişahın emri
verüne gelsün boynu urulsun” diye m ah
zar gelüp cellâdı yerinde bulamadı, cel
lâdı bekledi. Cellâd geldiğinde nerede idüıı deyince “diğer kılıcı getirmeğe git
tim " dedi. Muhzır ağa "tiz şimdi masla
hatın gör” dedi. Cellâd emir padişahın
deyüp kılıcı kınından
çıkarup Davud
Paşa’nın başı üzerinde döndürüp Davud
Paşanın başına indirmek üzere
iken
mahud ihsandideler “sakın urma” diye
çağrışıp diğer cumhur “elbette ur" diye
çağrıştılar».
Cellâdın kılıcı mahkûm un boynuna
ineceği zaman
etraftan «sakın urma!»
diye sesler yükselmesinin sebebi vardı.
Sebebi izah eden bu nokta N aimâ’da (C:
2, S: 249) şöyle anlatılır: «şemsîri nivamından çıkarup çalacak mahalde Davud
Paşa kovnundan hücceti ki, kendi veziri
âzam oldukta Sultan Osman’ı katlettik
ten sonra Rumeli ve Anadolu kazasker
leri kethüda Mustafa Efendi ve Yahya
Efen d f d en alup ve cevab-ı katl-i Os
man Han babında ikisine de imza ettirüp
temessük edinmiş idi. Anı ve Sultan
Mustafa H an’dan husus-u mezkûr için
aldığı hatt-ı çıkarup eliyle yukaru kaldırup “ben bu
temessükler île şer’an
K a t i ettim” deyu feryada başladı. Ol za
man zikr olunan ihsan dideler cellâda
“urma görelim” deyu çağrıştılar»,
îşte bu sırada askerlerden bazıları
«ur öldür!» bir kısmı da «urma, göre
lim aslını!» diye bağırırken yeniçeriler
den Kul-oğlu
namındaki şahıs Davud
Paşa’vı siyaset meydanından kapıp kal
dırmış, böylece idam işi o gün tahakkuk
edememiştir. Cellâdın kılıcının altından
kaldırılan Davud Paşa bir ata bindirile
rek Orta camie götürülmüştür. Sipahiler
fetvalar sebebiyle idam işini tehir et
mek, yeniçeriler de üzerlerindeki lekeyi
silebilmek için Davud Paşanın hemen
katlini arzuladıklarından, az daha kan
dökülecek derecede iki sınıf asker bir
birine girecek hale gelmişlerse de, ara
ya girenler sayesinde böyle bir şey vu
ku bulmamıştır.
Davud Paşa siyaset
meydanından
kapılıp götürülürken devlet erkânı şaş
kınlık, onu kaçıranlar ise sevinç için
deydi. Davud Paşa’yı götüren askerler-
1842
deıı Iıer biri onu kurtarmakta rolü oldu
ğunu ısbat ile ihsanlara konabilmek için
elbisesinden birer parça
koparıyordu.
Orta cami’ine yaklaşıldığı sırada sipahi
lerden birisi başından destarmı çıkarıp
getirdi, birisi feracesini verdi. Bu hal ile
Orta cami’ine varılınca bazıları müjde
götürmek üzere onun evine koştular. Davud Paşamı kalabalık alay halinde ge
tirenler onu cami mimberinin ikinci ba
samağına oturttular. Başına bir mücevveze geçirip sırtına bir h ü ’at giydirdiler
ve kendisini veziriazam ilân ettiler. O da
etrafındakilere
makamlar
dağıtmaya
başladı.
Davud Paşa kaçırılınca Veziriâzam
Gürcü Mehmed Paşa önce cellâdı çağıra
rak onu kimin meydandan götürdüğünü
sordu ve sipahilerin kaçırmış oldukları
cevabını aldı. Bu defa sipahi reislerini
çağırdı; onlar bizim haberimiz yok; ce
vabını verdiğinden veziriazam tam bir
şaşkınlığa kapıldı. Bu sırada kapıcılar
kethüdası Rahiki damadı Ahnıed
Ağa
sadrıâzamın yanına yaklaşarak «emredildiği takdirde Davud Paşa’nın idamı
işini halledeceğini» bildirdi. Veziriazam
lüzumlu muvaffakatı verince Ahmed Ağa
yanına ikiyüz kapıcı alarak Orta cami
ine gitti. Camie girinci Davud Paşa’nın
etrafındaki kalabalık kendiliğinden da
ğıldığından Ahmed Ağa Davud Paşa’nm
yakasından tutup derhal dışan çıkardı
ve Sultan Osman'ı Yedikule’ye götürmüş
olan arabaya bindirdi. Kapıcılar arabanın
etrafını çevirdi ve böylece Yedikule’ye
götürülüp hapsedildi. Ertesi günü yani
9 ocak 1623 (7 rebiülevvel 1032. Tuği’nin
İbretnümasmda 3 rebiülevvel gecesi de
niliyor) günü Yedikule’de boğulup öldü
rüldü.- Sultan Osman’ın katillerinden Kelender (K ilindir) Uğrusu da onunla be
raber boğuldu ve cesedi denize atıldı.
Tuği’ye göre, Davud Paşa’nm cesedi arabaya konup saraya getirildi ve teçhiz
ve tekfinim müteakip A tik A li Paşa cam i’i harimine gömüldü. Davud Paşa ve
Kelender Uğrusu’mm idamından sonra
Sultan Osman’ın katillerinden olup o sı
rada Budin beylerbeyi bulunan Derviş
Paşa ile Köstendil sancak beyi olan
Meydan Bey’in idamları için idam emri
ni hamil kapıcılar gönderildi.
Mere Hüseyin Paşa’mn
ikinci sadareti
Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa
Sultan Osman’ın katillerini temizleyince
ortalığa biraz sükûnet geldi. Halk epey
ce tatmin olmuş gibiydi. Sadnâzam bun
dan istifade ederek hükümet işlerine dü
zen vermek istedi. Gürcü Mehmed Paşa
ivi niyetlerle bazı gayretler sarfetmekteyken Mere Hüseyin Paşa boş durma
makta ve sadrıâzamın aleyhinde çalış
maktaydı. Seksenlik bir ihtiyar
olan
Gürcü Mehmed Paşa’nın Valide Sultan
ile anlaşarak iş görüşünü telmihen ye
niçeriler «devleti iki kocakarı idare ediyors' demekteydi. Mere Hüseyin’in en
şiddetli
taraftarlarından sipah zorbası
Arnavut Süleyman para kuvvetiyle asker arasında bir fitne tertibini taahhüt
etti. Mere Hüseyin bu arada sipah taife
sine bir kaç kese flori gönderdi. Sipah
ocak ağalan Tophaneli Ahmed Çelebi’nin
evine her gece odabaşılan toplayıp her
odaya yirmi beşer bin akçe ve odabaşıların her birine beşer bin akçe, bazıla
rına ise ikişer yüz flori, iki bölük başıya
da onar bin altın dağıttılar.
Böylece, para kuvvetiyle Mere H ü
seyin Paşa lehinde bir hava meydana ge
tirilmiş oldu. Sultan Osman, aleyhine ilk
hareket gününden beri zorbalıkla hayli
şeyler yapmış olan sipahi ve yeniçeriler
bu defa da yine zorbalıkla Gürcü Ahmed
Paşa’yı düşürmek
istediler. Bir divan
günü çorba içmediler ve Veziriazam G ür
cü Hadım Mehmed Paşa’ya: «Sen bizim
evvelce bazı arkadaşlarımızı öldürmüş
tün; biz seni istemeyiz; tevaşi taifesinin
vezarette alâkası olduğuna razı değiliz;
yok dersen hançer üşürüp seni paralarız»
dediler. Bu red ve tehdidin arkasından
da: «biz Mere’yi isteriz; hemen şimdi
divana gelmelidir» sözlerini ilâve etti
ler. Böylece Mere Hüseyin Paşa’nm ter
tibiyle cereyan eden ayaklanma m u
vaffak olmuştu. Gürcü Mehmed Paşa işin daha fazla büyümesine meydan ver
meden mühr-ü hümâyunu çıkanp kapı
cılar kethüdasına verdi ve nazikâne şe
kilde divanı terketti. Hadiseden habersiz
rolünü ' oynıyan Mere Hüseyin Paşa’ya
derhal haber giderek saraya gelmesi te
min olundu. Böylece ikinci defa mühr-ü
hümâyunu elde eden (5 şubat 1623) Me-
1843
1 r t l \ l
İkinci Osman ve Birinci Mustafa zamanındaki Veziriazamlar
(İlâve : 118)
★
H A IÂ L
PAŞA
di etm iştir. H a lil P a ş a 'n m sadrıâzamiığı. o sıra d a sadaret k ay m ak a m ı b u lu n a n
Ekmekci-zâde A hm ed P aşa için haya l su
k u tu n a u ğ ra ta n b ir
sürp riz teşkil et
m iştir. S u lta n
A hm ed
sa d rıâzam ı de
ğiştirm eye k a ra r verince
şey hülislâm ı
çağırarak fik r in i sorm uş, o da «kaide-i
teselsül ic a b ınca Ekmekci-zâde*nin olm a,
sı lâzım gelir» de m iştir. B u n u n üzerine
padişah: «v akıa k a y m a k a m d ır; lâ k in b ir
kaç defa y a la n söylediğine m u tta li ol
du m ,
sad rıâzam y alan söylem em elidir»
diye k onu şm uştu r. Ş ey h ülislâm da h u de.
fa H a lil P a ş a ’y ı ileri sü rm ü ştür. S u ltan
A hm ed, şey h ülislâm dan sonra Ekmekçizâde’y i y a n ın a ç a ğ ır m ış ve ay nı sual
le ri ona sorunca, m u h a ta b ı «zât-i saha,
neleri irade b u y u ru rla rsa y o lu n u zd a ca.
n ım ı ve ba ş ım ı feda ederim » demiş., pa
dişah da hiç b ir şey söylem iyerek h u
zu rdan çık m a sın a iz in verm iştir. S ultan
A h m ed’in susm asını m ü h r .ü h ü m â y u n u n
kendisine
verileceğine dair son işaret
k a b u l eden Ekmekci..zâde evine giderken
S u lta n A hm ed de m ü h r_ ü h ü m â y u n u H a
l i l P aşa’y a g önderm iştir.
H a lil
Paşa
sad rıâza m lığ a ta y in in i
öğrenir
öğren
mez b ir
çavuş
göndererek reisülk üt.
tab H a m z a
E fe n d İy 'I
çağ ırm ıştır. B u
çavuş. H a m za E fe n d i’y i Ekmekci-zâde’n in
evinde y em ek yerken
bu lm u ş ve «sizi
sadrıâzam ister» deyince, H am za E fe n
di Ekmekci-zâde’y i göstererek «İşte sadr ıâ z a m !» dem iş, bu söze k a rş ılık çavuş
da «sadrıâzam H a lil P aşa1dır» cevabını
verm iştir. Böylece Ekmekcİ-zâde’nin ha
yalleri a ltü s t o lm u ştu r. H a lil Paşa sad.
rıâza m o lu nca Ekm ekci-zâde’y i m ü ş k ü l
d u ru m d a b ıra k m a k ta n geri k a lm ıy a ra k onu sadaret a y m a k a m lığ ın d a da tu tm a m ış
ve B u d in valisi S o fu S inan P a ş a ’y ı sadaret k ay m a kam ı y a p m ıştır.
H a lil P aşa sa d rıâ z a m o ldu k tan son
ra İran ordusu serdarlığıy le vazifelendi
rilm iş, O sm an lı kuvvetleri S erav 'da m a ğ
lu p o ld u ğ u h alde E rd e b il üzerine y ü rü
yüşe geçtiğinden, İra n lIla r bir m uahede
im zalam ıy a m ecbur k a lm ış la rd ır
(1613).
H a lil P aşa İr a n
ordusu
serdarlığıy le
m eşgulken B irin ci
A hm ed ölm ü ş, onun
yerine geçen B irinci M u s ta fa da üç ay
sonra h a l’ e d ild iğ ind e n İk in c i O sm an tah-
B irin c i S u lta n A h m e d 'in son sadrı,
âzam i olan H a liî Pasa, B irin c i M usta
fa ’n ın üç ay süren ilk saltanatı esna
sın d a m e vk iin i m u h a fa za e ttiğ i gibi5 y i
ne a ray a fasıla verm eden İk in c i O s m an '
ın ilk sad rıâzam ı sıfatiy le de o n b ir ay
m ü ddetle m e v k iin i
m u h a fa za
etm iştir.
D ö rd ü n c ü M u r a d
zam anınd a b ir defa
d a h a sadaret m a k a m ın ı işg al edecek o.
lan H a lil P aşa'n m , b irb iri ark as ın a üç
h ü k ü m d a r devrine rastlıy an ilk sadare
ti 2 sene üç ay sürm üştür.
K ayse ri civarında Zey tu n veya R us.
van k ö y ün d e d ün yay a gelm iş bir erm e
ni o lan H a lil, devşirm e o la ra k İs ta n b u l’a
g e tirilm iş ve saraya alın arak enderunda
y etişm iştir. Ü çün cü
M u ra d ’m m usah ib i
beylerbeyi M ehm ed P a şa’n m k ü ç ü k k a r
deşi o lan H a lil saray da Ç akırcıbaşı iken
1607 de M ary o l H üsey in P aşa’n m yerine
yeniçeri ağası ta y in e d ild iğ in d e n taşra
hizm etine çık m ıştır. K u y u cu M u ra d P a.
ş a 'n m C elâli tenkilinde yeniçeri ağası sıfa tiy le hizm et eden H a lil P asa, S a d rıâ.
zam K u y u c u M u r a d ın İs ta n b u l’a avdeti
s ıla s ın d a k a p ta n .ı derya ta y in edilm iş
tir. H a lil P a ş a ’n m bu ilk kaptan-i der
y a lığ ı m u v affak iy e tli geçmiş, M alta ve
F io ransalı korsan gem ileri ile çarp ışm ış
tır. A v ru p alIların « k ırm ız ı kalyon», Türklerin «K a ra cehennem» a d m ı verdikleri
M alta şövalyeleri k a p ta n ın ın k a ly o n u n u n
zap tedilip İs ta n b u l’a getirilm esi padişa
h ı m e m n un e tm iş ve b u n u n üzerine H a
lil Paşa"ya vezaret
payesi tevcih edil,
m iştir.
H a lil P a şa 'n m 1609— 1611 y ılla rı ara
sındaki ilk kaptan-ı d e ry alığınd an sonra
bu m a k a m ı ık î sene kadar Ö k üz M eh
m ed P aşa işgal etm iş, o n u n arkasından
H a lil P aşa yine kaptan-ı derya olm uş
tu r. H a lil P aşa, ik in c i kaptan-ı d ery alı
ğ ı zam anınd a M a lta 'y a b ir a k ın h areke
tind e b u lu n m u ştu r. Bu a ra d a d ik k a ti çe
ken faaliyetlerinden birisi de* Isp an ya’y a
karşı Felem enk ve Fas ile ittifa k k u r
m a ya çalışm asıdır.
S ad rıâzam Ö k üz
M ehm ed
P aşa’n m
^ r a n seferinde m u v affak olam am ası üzerine B irin ci A h m ed sadrı â za m i azle
dip m ü h r .ü h ü m â y u n u H a lil P aşa'ya tev
—>
1844
—
ta geçirilm iştir. B inaen aleyh H a lil Pasa
u m B irin ci M u stafa ve İk in c i O s m a n ’ın
p a d işah lık ları işinde m ü h im bir ro l oy
nam am ış olm ası lâzım gelir.
K a ili P aşa İran seferinden İs ta n b u l’a
d ö n diık ten sonra m a tlu b a m u v a fık h iz
met görem ediği
iç in
azledilm iş, hattâ
kendisi m ü rid i o ld u ğ u
Ü sk üd arlı A ziz
M ah m u d H ü d a i E fe n d i’n in dergâhına, çe
kilm ek m e cbu riy etini
hissetm iştir. Aziz
M ah m ud E fe n d i’n in tavassutu sayesinde
nadişahla arası düzelen H a lil P aşa 1620
ta-i hinde ü ç ü n c ü defa kaptan-i deryalı
ira g etirilm iş, bilah are altı a y lık b ir ay
n lıg ı m ü te a k ip d ö rd ün cü defa kaptan.»
derya olm uştur.
B irin ci M u s ta fa 'n ın ik in c i saltanat*
sırasında
k e n d isin i
yeniçeri ve sipahi
z o r b a la rın ın tesirinden uzak ta tu ta n H a
lil Paşa s a d rıâza m lığ a ta y in i h a k k ın d a
padişahın annesi ta r a fın d a n y a p ıla n tek
lifleri reddetm iştir.
B irin c i M u s ta fa 'n ın
b u h ra n lı salta
n a t y ılla n geçtikten sonra H a lil P aşa idare ve siyaset sahnesinde y ine m ü h im
rol o y nam aya başlam ış ve H a fız A hm ed
P aşa’n ın ilk sadaretini m ü te ak ip ikinci
defa s a a n â z a m olm u ştu r. D ö r d ü n c ü Mura d za m a n ın a rastlı y a n bu ik in c i sada
retinde A b aza M ehm ed
P aşa’ya karşı
g iriştiğ i h arekâtta
m u v a ffa k o lam adığı
iç in azledilm iş, b u n d a n b ir sene sonra
da ö lm ü ş tü r (1629). T ürbesi, şeyhi A ziz
M ah m u d H ü d a i E fe n d i’n in Ü sk ü d a r’da
ki d e rg âh ın ın y an ın d ad ır. H a lü P a şa ’n ın
F a t ih ’te M ille t k ütüp h anesi civarın d a ca
m i. çeşme ve sebili vardı. Y ık ılm ış olan
çeşm esinin kitabesi T ü r k ve İs lâm eser
leri m üzesinde
hıfzedilm ek tedir. Ü sk ü
d a r ’daki türbesin in altın d a k i çeşme ve
sebili
S ultanahm ed
c a m i’İnin m im a rı
M ehm ed A ğ a ’n m eseridir. H u d a i dergâ
h ın ın y a n ın d a k i kapıcı tekkesini de H a
lil Paşa y ap tırm ıştır.
sonra S u lta n O s m a n 'ın ta y in ettiği „ilk
sad n i z a m olan Ö k ü z M ehm ed Paşa, S u l.
tan A hm ed devrindeki ilk sad areti vesi
lesiyle üçüncü c ildim izin 1776 m c ı say
fasında 114 n u m a r a lı ilâvede a n la tılm ış
tır.
GÜ ZELCE ALİ PAŞA
T unus beylerbeyi îs ta n k ö y ’lü A h m e d
Paşa n ın o ğ lu d u r. Bu sebeple îs ta n k ö y ’lü A li Paşa diye de a n ılır. K a y a P a ş a ’
n m k ızı olan ann esin in soy itib a riy le şe
riflerden y a n i peygam ber
sülâlesinden
g eldiği sÖ57lenir. Babası
Ahm ed
P aşa,
T rablusg arb'da m e h d iü k iddiasında b u
lunan Y ah y a b in Y ah y a a d ın d a k i kim se
İle çarpışarak
ö ld ü ğ ü z a m a n o h e nü z
b u lu ğa ermemiş çağd a idi. Ç o cu k lu ğu ve
g en çliğ i denizlerde geçen A li P a ş a 'n m
babasının m esleğine intisab eylediği ve
y etişkin hale g e ld iğ i zam an
b a basının
k atilin d e n in tik a m alm ak d uy g usu bes
lediği m üşahede e d ilir. D im y a t sancak
beyi ve
m üteak iben
Y e m e n ve T u nu s
beyler bey lig in d e b u lu n m u ş tu r. H a lil P a
şa'm n İkinci kaptan-i d e ry alığından az
lin i m ü te ak ip sonra bu vazifeye g e tirile n
(1617) Güzelce A li Paşa, B irin c i M u s ta
fa 'n ın ilk saltan a tı
sırasınd a kaptan-i
dery alıkta n azledildi. O n u n yerine ta y in
olunan K a ra D av u d P a g a'nın arkasından
ik in c i defa kaptan-ı derya o ldu .
İk in c i kaptan-ı
d e ry a lığ ı sırasında
k a ra k o l hizm eti if a ve ko rsanları tedip n i
yetiyle çık tığ ı Akdeniz seferlerinin so
nu n cu su n da altı düşm an gem isi y a k a la
dı ve k ü lliy e tli m ik ta rd a g anim et elde
etti. G anim e te d a h il ik iy üz e sirin s ır tın a
birer kese k u ru ş koyarak padişaha ta k
dim e ttiğ i zam an,
paraya d ü ş k ü n bir
kim se olan S u lta n Osman b u n d a n pek
m e m n u n k a lıp A li P aşa y ı h i l ’a t ve a l
tın zencir ile ta ltif eyledi. O sırada Ve
ziriazam Ö küz M ehm ed Paşa, kaptan-ı
dery anın
getirdiğ i
g a n im e t
m a lın ın
F ran sız ve V enedik tü c c a rların a ait o l
d u ğ u n u söylem iş ve V enedik elçisi
de
divana şikâyette bulu n m u şsa da b u n dan
bir netice çık m am ıştır. F a k a t S u lta n Os
m a n 'ı m e m n un b ıra k a n ve padişaha, h â
zineye daha fazla g elir te m in edeceğini
söyüyen Güzelce A li Paşa sad rıâza m lığ ı
elde e tti (1613).
A v ru p alı m üelliflerin, itid a l ve adaletperverliğinden bahsettikleri H a lil P a
şa kaptan-ı d e ry a lığ ın d a um u m iy e tle m u
vaffak olm uş, sa d rıâ za m lığ ı sırasında idare e ttiğ i seferlerde zafer
k aza n a m a
mışsa da b ü y ü k h a ta la r da işlem em iştir.
S a d rıâ z a m lığ ı esnasındaki ic ra a tın a ba
k a rak b ir h ü k ü m verm ek icap ederse, or
ta derecede b ir h ü k ü m e t b a lk a n ıy d ı de
m ekle h atay a düşülm ez.
Güzelce A li P a ş a ’n m sad areti m ü
saderelerle dolu geçti. A li P a ş a müsadere
y olu yle hâzineye para te m in in e u ğraş
m a ktay dı. O nun
m üsadere
siyasetinin
m a ğ d u rla r ı arasında defterdar B aki P a
şa, Hersek-zâde A hm ed P aşa ah fadınd a n
ÖKÜZ MEHMED PAŞA
B irin c i A hm ed ve B irin c i
M ustafa
z a m an ın d an in tik a l eden H a lil P aşa’ dan
1835
IA K IH V L M t
bir za t ve k e n d isin in velinim eti olan k ız.
lar ağası M ustafa A ğ a , h a ttâ selefi Öküz M ehm ed P aşa gibi kim seler de var
dı. P ara ve m a lla rın ı m üsadere e ttiği ad a m la rm ekserisini sürg üne de gön d e ri
yordu. A li Paşa b ir çok kim seleri böyle
m a ğ d u r ve perişan hale getirirken asla
sert davranm az güler y ü z lü ve çelebice
d a v ranarak y ap a rd ı. O n a ta k ıla n «G ü
zelce» ve «Çelebi» la k a p la rı da zâten bu
halin d e n m ü te v e llittir.
Avrupa
tarihçilerine göre A li Paşa
İs ta n b u l'd a k i A v ru p a devletleri m üm es
sillerine soğuk ve sert dav ranm ıştır. G ü
zelce A li P aşa h a k k ın d a böyle b ir h ü k
m e v a rılm a sın ın sebebi. Venedik elcili
mi birinci te rcüm anın ı id am ettirm esin
den ile ri gelse
gerektir. İd a m ettirilen
tercüm an. L eh istan île O sm an lı devleti
arasında harp çık m asına sebep olan Boâdan voyvodası G r a tia n i’n in k ay ın pede
ri idi
Güzelce A li Paşa S u ltan O sm an 'ı L e
h istan seferine teşvik etti. F a k a t padişah
‘ sefere çık m adan önce mesane h a sta lığ ın
dan ö ld ü (9 m a rt 1620) ve B eşiktaş'ta
Y a lıy a E fe ndi türbesi y a k ın ın d a k i tü r
besine defnedildi. A li P aşa n m B oğazı,
çînde Y en iköy 'de ve S a k ız’da birer cam i'i v ard ır. K a sım p aşa'd a
K u lak s ız'd a
Saçlı E m ir E fe n d i tekkesi köşesinde de
bir çeşmesi m evcuttur.
OHRİLİ HÜSEYİN PASA
Aslen A rn a v u t olan H üsey in
P aşa
A rn a v u tlu ğ u n O hri kasabası halkındand ır. B ostancı ocağında yetişm iş ve bostancıbaşı olm u ştur. Bostancıbaşı
ike n.
B irin ci Ahmed., s a d ra z a m la rın d a n N asuh
P a şa'n m id a m ın a bu n u
m e m u r etm iş.
H üseyin A ğa da y a n m a y üz kadar bos
tan cı alarak Nasuh P aşa'y ı kendi odasm da boğm ugtur.
Ö k üz M ehm ed P aşa’n m R evan sefe
ri sırasında yeniçeri ağası M uslu A ğa
n ın ö lü m ü üzerine O h rili H ü se y in bostan.
c ıb a şılık ta n yeniçeri a ğ a lığ ın a (1516) ter
fi e ttirilm iştir. D ah a sonra k ısa bir m ü d
det R u m e li
beylerbeyliğinde b u lu n m u ş
ve bilahare vezir rütbesiyle Divan- h ü
m â y u n a d ah il olm uştu r. Yeniçeri a t a lı
ğ ın d a n sonra s ü r 'a tli sayılacak şekilde
yükselm esine
rağm en o nun bu arada
m ü h im b ir h izm etine veya h e rh ang i b ir
v a k ’ada göze batacak rolüne r a s tla n ıl
m am aktadır.
Güzelce A li P a şa 'n m v efatını m ü te
akip dördüncü vezirlikten sadrıâzam lığa
y ükseltilen O h r ili H üseyin P a ş a ’m n ha.
y a tın ın en fazla bilin e n ta r a iı, a ltı ay
devam eden sadnâzam ] iğ i ile ö lü m ü n e
tek addüm eden son g ü nle rine m ü n h a s ır
dır. S u ltan O s m a n 'ın L eh ista n seferine
s a d n âza m sıfatiyle iştirak eden H üsey in
P aşa H o tin ö n ü n d e k i m uharebe ler es
nasında B u d in beylerbeyi K arak aş M eh
m ed P a ş a y a y a rd ım etm iyerek şehid
düşm esine sebep olm asından do lay ı az
ledilm iş, fa k a t p a d işa h ın kendisine k a r
şı teveccühü
dolayısiyîe gadre uğratılm ıy arak ik in c i vezirlikte b ır a k ılm ış tır.
S u lta n O sm an v a k'a sının ilk
günü
S a d n â z a m D ü â v e r P a ş a 'n ın âsiler ta r a
fınd an ö ld ü rü lm e s i üzerine S u lta n Osm an
ta ra fın d a n kendisine ikinc i defa mühr-ü
büm ây u n teslim edilmişse de. o saatler
de B irin ci M u sta fa ’y a biat e d ilm iş o ldu
ğu ve dolayısiyîe S u lta n M u sta fa 'ya h ü k
meden zo rb a la rın
h âk im iy e ti başladığı
cihetle O h r i'lin in sadareti sözde k a lm ış
tır. O n u n iç in d ir k i ekseri m üverrihlerce
H üseyin P aşa n ın b u bir g ü n lü k sada
reti hesaba katılm az.
H üsey in Paşa,
S u lta n Osm an v a k ‘a sın m ik in c i g ü n ü p a d iş a h ın Ağa.kapısm dan O rta c a m i'ine na k lin d e n b ira z önce
âsiler ta r a fın d a n ö ld ü rü lm ü ş tü r.
A lm a n tarihçisi
H am m e r V enedik
k a y n a k la rın ı esas tu ta r a k onun h ak kın ,
d a : «m üıeassıp b ir m ü s lü m a n , dünyada
hiç tecrübe görm em iş b ir nevi vahşi id i;
kürre-i arzd a p a d işah tan başka h ü k ü m
dar y o k tu r, cih a n ın geri kalan y erlerin
deki im p a ra to r ve k ıra lı ar ancak o nu n
keyfiyle h ü k ü m e t eder fikrinde idi» şek
lin d e b îr h ü k m e v arm aktadır.
H üsey in P aşa n ın m ezarı B eşiktaş'ta
Y a h y a E.'endi T ü rbesi
m e za rlığ m d a d ır.
Cırağan saray ının b u lu n d u ğ u yerde
bir
mevlevihane, kendi m em leketi
o lan Oh_
r i’de de bazı eserler y a p tırm ıştır.
D İHAVER PAŞA
Aslen H ırv a t olup en derundan ye
tişm iş ve
ç a şn ig irb aşılık ta n saray dışı
hizm ete çık m ıştır. B ilâh ara beylerbeyliğe
yükselm iş olan D ü âv e r P a ş a y ı. V eziriâzam
Ö k üz M ehm ed P a ş a 'n m İr a n serdarlıgı
sırasında D iy arbek ir
valisi o la ra k gör
mekteyiz. M ehm ed Paşa 1615/1616 k ışını
H alep ’te geçirdikte n sonra O rd u n u n esas b ü y ü k k ısm ın ın başına geçm ek üze
re E rz u r u m 'a hareket e ttiğ i zam an. Di_
y arb e k ır beylerbeyi D ilâv er P aşa ile V an
beylerbeyi Tekeli M ehm ed P aşa'ya P„evan
üzerine y ü rü m e le rin i em retm işti. D ilâver
m ir a h u r M u sta fa A ğ a yı m ir im ir a n lık ile
m ü m ta z ve b ir h a fta d a n so n ra h e r ö irin i
vezaret ile serefraz eyledi. S u lta n M eh .
med H an
d u h terlerinden bire r su lta n
d ah i tezviç o lu nm ak la m ü k e rre m o ld u ,
lar». O arada böyle
k o la y lık la y üksek
m a k a m la ra k o n a n la r b u i k i k işiden ib a
ret olm ayıp dah a başkaları da vardı. On u ıı içind ir k i N a im â «herkes b ilâ m u c ip
bu iltifa tla ra h a y ra n k a ld ıla r» der.
1605 senesinde T avil H a lil ve S a çlı
ad la rın d a k i eşk ıyala r h a k k ın d a İs ta n b u l’a
şikây etçiler gelince, S u lta n Ahm ed, b ü
tü n devlet e r k â n ın ın k a rşıs ın d a D a v u d
P aşa y ı C elâîilere k a rşı serd a rlık la v a z i
felendirm ek istem iş, fa k a t o bizzat p a d i
şaha karşı izhar-ı acz edince b u vazife
A n a d o lu beylerbeyi Gej d e h a n A li P a
şa'y a havale o lu nm u ştu r.
U zu n m ü d d e t kubbe
veziri o la rak
vazife g ö rd ü ğ ü a n la şıla n D avud
P aşa,
bilah a re R u m e li ve Siîistre beylerbeyliki erinde b u lu n m u ştu r. Ö k ü z M ehm ed P a
şa’n m İra n se rd a rlığ ı sıra sınd a R u m e li
beylerbeyi olarak;
g ö rd ü ğ ü m ü z D av u d
P asa 1616 b a h a rın d a R u m e li eyaleti aske
ri ile b irlik te S erdar V eziria za m Ö k ü z
M ehm ed P a şa ’y a G ö k s ü n 'u n ile risin d e k i
A ksar sahrasında m ü lâ k i o lm uştu. D a v u d
P aşa’n m R u m e li beylerbeyliğinde fa z la
k a lm a d ığ ı a n la ş ılm a k ta d ır. Z ira 1617 se
nesi yazında B osna beylerbeyi İskender
P a ş a 'n m Leh
k aza k la rın ı tedib e tm e k
üzere R u m e li eyâleti
pâyesiyle serda r
ta y in edildiği
görülm ekted ir.
S u lta n O sm an v a k 'a s m a lâ k a b ı g ib i
kara şekilde geçm iş o la n D avud P aşa ,
âsile rin zoru neticesi S u lta n M u stafa’ya
bia t edilm esinden
sonra k a y ın valid esi
olan p adişahın annesi ta r a fın d a n
sadrıâ z a m lığ a g e tirilm iştir.
S a d n â z a m lığ ı 24
g ü n süren
D a v u d P aşa, b u vazifeye
g e tir ild iğ i ilk
günün
gecesinde
S u l
ta n
O s m an ’ı
Y e d ik u le ’de
b o ğ m u ştu r.
Sadaretten az lin d e n a ltı b u ç u k ay so n ra
id a m edilm ek suretiyle padişah k a tilli,
ğ in in cezasını b u lm u ş tu r. K abri A k s a
ra y 'd a M urad P a şa m e za rlı tın d a d ır . İ h
tifa le ! M. Z iy a Bey in « İs ta n b u l ve B o
ğ aziçi» isim li eserinde y a z d ığ ın a
g öre
b u m ın tık a d a k i y o l gen iş le tild iğ i z a m a n
k a b r in i m e ydan a getiren m erm er lâ h id
açılınc a iskeletinin başsız o ld u ğ u g ö r ü l,
m ü ştü r.
P aşa b ir ara h k D iy a r beki r v aliliğ in d e n
a y rılm ıştır. O a r a lık S u lta n
O s m a n 'ın
cülûsu üzerine İr a n seîeri ile m eşgul o.
lan orduya cülûs b ah şişi g ötüre n Mus
tafa A ğ a önce yeniçeri a ğası sonra Di
yar bekir valisi
o lm u ştu r. B u v a lin in
Ser av m uharebesinde şehid düşm esinden
sonra D ilâv er P aşa ik in c i defa D iy ar be.
k ir valisi ta y in e d ilm iştir. Serav muftarebesinden sonra O sm an lı ordu su Erde.
b il üzerine y ürüy üşe geçtiği zam an Qsm a n lı k a ra rg â h ın a
gelen B u r u n K asm ı
a dın dak i İr a n elcisi ile m üzakerede b u
lu n a n e rk ân arasında D ilâv e r P aşa da
vards.
D îlâv er P aşa b u n d a n sonra sa d n âz.
zam o luncaya k a d a r D iy a rb e k ir v aliliği,
n i m u h a fa za etm iştir. S u ltan O s m an 'ın
L ehistan seferinde,
o rdunu n Is a k ç ı’dan
geçtikten sonra T a taran m e vkiine ulaş,
t ığ ı sırad a padişaha m ü lâ k i oîan D ilâv er
P a ş a 'n m ey âletinin süv arisi teçh izatın ın
düze n liliğiy le göze ça rp m a k ta y d ı.
H o tin m uharebesi
esnasında Oforili
H üseyin P aşa'y ı azleden S u lta n Osm an
o nu n yerine D iy a rb e k ir
valisi
D ilâver
P aşa’y ı veziriazam ta y in etm iştir.
S u lta n O sm an vak'ası g ü n ü Veziri âzam D ilâv e r P aşa Ü s k ü d a rlı Aziz Mahm u d HücLai E fe n d im in
d e rg â h ın a kaçıp
sığın m ışsa da, p adişah sıkışınca onu a.
ra tıp b u ld u rm u ş ve âsilere te s lim ettiği
anda derh al p arçalan arak ö ld ü rü lm ü ştü r.
D ilâv er P a şa 'n m m ezarı Ü s k ü d a r 'd a M is.
k in ler tekkesi k arşıs ın d ad ır.
KARA BAVC» PAŞA
Aslen B o s n a lı o îan K a ra D a v u d P a.
şa enderundan y etişm iştir. S a ray d a kap ıcıb aşîlığa k adar
y ükselm iş ve sonra
ta şra hizm etine ç ık m ış tır. Y em işçi H a
şan P aşa’n m sadaretinde 1603 y ılı içinde
v u k u b u la n sipahi a y ak lan m as ı esnasın,
da kap ıcıbaşı idi. M ezk ûr hâdisede yeni
çerilere is tin a t ederek
vaziyete h âk im
o lan Y e m işçi H aşan P aşa k ap ıcıb aşı D a.
v ud A ğ a ’y ı y an m a ça ğ ırıp , şey hülislâm .
, Iık ta n azledilm iş olan S u nullah E fe n d i’yi
R odos’a nefyetm e işiy le vazifelendirmişti. D av u d A ğa s a d rıâza m m e m ri üzerine
y a n m a k ır k k a p ıc ı a lıp şe y h ü lis lâm ın evine gitm iş, fa k a t S u n u lla h E fe n d i k a
çıp sa k la n d ığ ın d a n onu b u lam am ıştı.
D avud A ğa b ilah are başkapıcıbası ol
m uş ve S u lta n A h m e d 'in
sa lta n a tın ın
b aşların d a hiç sebep yokken birdenbire
yükseliverm iştir
(1604).
N a im â (C : l â
S : 408) b u noktay ı şöyle a n la tm a k ta d ır;
«başkapiçîbaşı D avud P aşa’yı ve b ü y ü k
M E R E H Ü S E Y İN PAŞA
İlk i D avud P a ş a ’n m a z lin d e n so n ra
d iğe ri de G ü rc ü M ehm ed P a ş a ’n m is ti
fasın ı m ü te a k ip ik i defa sadrıâzam o lan
1847
ı «r\ ın v
—>
in cülu su n dan iki h afta sonra saray a ğ a lı
ğ ın d a n k a p ı a ğ a lığ ın a te rfi e ttirilm iştir.
B u nd an sekiz ay kadar sonra y a n i 1604
senesi Ağustos a y ın d a
bazı kim selere
m ü h im terfii er ta n ın ırk e n G ürcü M ehm ed
A ğ a da h aso d ab a şılıkta n
birdenbire üçü n c ü vezirliğe yükselm iştir. B u n u n üze
rinden belki b ir ay bile geçmeden H a
d ım G ü rc ü M ehm ed
P aşa M ıs ır valisi
ta y in edilm iş ve v a lilik m ın tık a s ın a k a ,
dırga ile g itm iş tir. K endisind en önceki
v ali H acı İb r a h im P a ş a ’y ı katledenleri
y ak alatıp idam e ttirm iş, M ıs ır'd a asayişi
le m ın eylediği g ib i hazine işlerin i de d ü
zene: k oym uştur.
G ürcü M ehm ed
P aşa 1014 m u h arre,
inin d e (1605 m a y ıs/h a z ira n ) M ıs ır v a lili
ğinden azledil d iğ i için İs ta n b u l'a gelmiş,
bu defa kendisine B elgrad ve T una k ıy ı,
l a n m u h a fız lığ ı k aydiy le B osna beyler
be y liği v erilm iştir. D a h a sonra üç defa
sadaret k a y m a k a m lığ ın d a b u lu n m u ş tu r.
O n un sadaret k a y m a k a m lığ ın ın ilk i 1609
y ılın d a başlar. K u y u c u M u ra d ve N asulı
Paşa")arın
sadaretlerinin b ir k ısm ında
k a y m a k a m lık eden G ürc ü M ehm ed P a
şa. D am ad (Ö k ü z ) M ehm ed
P asa’n m
sa d rıâzam lığ ı za m a n ın d a ik in c i vezirliğe
y ükseltilm işti". S adaret
k a y m a k a m lık la
rın d a n b iris i Ö k ü z
M ehm ed ve H a lil
P a ş a la r ın sadaretleri
z am a n ın a rastlar.
Leh
k abak ların a k a rşı m u v affak iy etler
kazanm ış o lan Bosna beylerbeyi İskender
P aşa yı k aza kla rla
çarpışacak kuvvetle
rin serdarlığ ın a ta y in eden G ü rc ü Meh
m ed P asa’d ır.
G ürcü M ehm ed Paşa. S ultan O s m a n 'ın
H o tin seferi esnasında otağ-i h ü m â y u n
ve hazine m u h a fa za sınd a
bu lu n m u ştu r.
M üv errih N a im â , S u ltan O sm an’ın H o tin
seferinden dönüşünde D ivan.ı h ü m â y u n
da b u lu n a n vezirleri sayarken, V eziriâzam
D ilâv er P a şa ’dan sonra s ıra ile H üsey in
(O h rilı), G ürc ü M ehm ed,
M ehm ed, A h
m ed, Çerkeş Mehm ed. Receb Paşa,, isim
lerin i dizm ektedir.
L ef k eli M u s tafa P a ş a 'n ın a z lin i m ü
teak ip
s a d rıâ z a m lığ a
getirile n G ü rc ü
Mehmed Paşa, o sırada m evcut bo zu k
lu ğ u düzeltm ek için bazı gayretler sar.
fetm iştir. Fak at, yeniçeri ve sip a h i zor
b a la rın ın ta zy ik le ri devam e ttiğ i, Mere
H üseyin g ib i b ir m ü fs id in ta h rik ve k a
rıştırm a la rı da b u n a in z im a m ey lediğin
den
sa d rıâ z a m lık ta fazla k a lam a m ıştır.
M aam afih S u lta n O s m a n ’ın k a tille ri b u
n u n sadareti za m a n ın d a ö ld ü rü lm ü ş tü r.
D ö rd ü n c ü M u ra d zam an ın d a üçüncü
defa sadaret
k a y m ak a m ı
ta y in edilen
G ürcü M ehm ed P aşa, yeniçeri zorbalari-
ve ik i defadaki sadareti yedi bu çu k ay
tu ta n Mere H üsey in Paşa aslen Arnavu ttu r. Ü çüncü M ehm ed zam an ın d a M a
ca ristan s e rd arlıs ın d a
bu lu n m u ş
olan
Satırcı M ehm ed Fasa'n m ah çısı ike n o.
nu n sayesinde k a p ık u lu süvarisi olmuş,
bilahare çavuş, çavuşbaşı, kapıcı başı ve
m ir a lıu r lu k e tm iştir.
S u ltan O sm an 'ın
eü lü sundan sonra M ıs ır valisi ta y in edil
m iş ve M ıs ır ’da k a ld ığ ı b ir bu çu k sene
lik m ü d d e t zarfında. M ıs ır’ın y ıllık ver.
gisi olan 600 b in a ltu n d a n başka b ir de
b u n u n y a rıs ı k ad ar kendi n a m ın a ta h
sila tta b u lu n m u ştu r.
D av u d P aşa n ın azlinden sonra sadr ıâ z a m h ğ a getirilen Mere H üsey in ehli
yetsiz, âdi ayni zam anda iki y ü z lü idi.
D ö r d ü n c ü .M u rad 'ın h ü k ü m d a r lığ ı sıra
sın d a 1624 tem m uzu n da idam edilm iş olan Mere H üseyin P a s a 'm n k ab ri Ü sk ü
d a r'd a M iskinler tekkesi civarındadır.
JLÜFKELÎ MUSTAFA PAŞA
Mere H üsey in Paşa nın 25 gün sü
ren b irin c i sadaretinden sonra kendisine
m ü h r .ü h ü m â y u n tevdi edilm iş olan Lefkelî M u s ta fa P aşa da kendisinden önce
ki ik i k işi g ib i s a d rıâza m lık edecek eh
liy e ti b u lu n m a y a n b ir kim se idi. L âk in
B irinci M us tafa'n ın
zam a n ın d a k i zorba
h â k im iy e ti devrinde, o nların zoru ne ti
cesi. ehliyetsiz
sad rıâzam lar
listesine
Def k e li de eklenm iştir.
N a m ın d a n da an laşılacağı üzere B ile
cik vilây etinde ki Defke kasabası h a lk ın
dan olan M u stafa Paşa., irk e n T ü r k oldu
ğ u halde ö k ü z Meiımed* P aşa gibi her
nasılsa E nderuna g irip orad an yetişm iş
tir. S ilâ h d a r ike n 161? a r a lık a y ın d a M ı
sır valisi ta y in edilm iştir. B irin c i M us.
ta fa ’n m tay asın ın kocası o lan M ustafa
P a ş a n ın ik i bu çu k ay süren sadareti
o nu n çok âciz b ir kim se o ld u ğ u n u m ey
dana
koym uştur.
Sadaretten azlinden
sonra daha bir h ay li yaşayıp 1648 y ı
lın d a Ölen L efkeii M u s ta fa P a g a n ın k a b
r i D iv a n y olu 'n d a
E ski A li Paşa cam i'i
kab ris tan ın d ad ır.
GÜRCÜ MEHMED PASA
B irin ci M ustafa
zam anınd a sadaret
m a k a m ın ı işgal edenler arasın da ehil b ir
kimse diye gösterilebilecek yegâne şah
siyet olan G ürcü M ehm ed Paşa, K a n u
nî *nin son z a m a n ın d a k i sad rıâzam lardan
Sem iz Ali P asa’n ın kölelerindendir. A k
h a d ım la rd a n olan G ü rc ü M ehm ed, Sem iz
A li P a şa ta ra fın d a n saraya verilm iş, sa
ray hizm etlerinde b ulu n m ak tayk en , Naim ây a (C: İ S : 377) göre. B irin ci Ahmed-
—>
-»
1848
l . ıvı
re Hüseyin Paşa subaylara hil'atler giy
dirip neferlere koyun akçesi adı altın
da paralar. Ağa-kapısına da bin kelle
şeker- gönderdi, Orta cami'ine de ipek
halılar döşetti. Bunu müteakip eski Sadnâzam Gürcü Mehmed Paşayı Bursa’ya. Kaptan-ı derya H alil Paşayı Malkaraya sürdürttü. Karadeniz’de Kazak şay
kalarına karşı
muvaffakiyet kazanmış
olan Receb Paşayı kaptan-ı deryalığa
getirdi.
Para kuvvetiyle ve zorbalara istina
den mühr-ü
hümâyunu elde eden ve
sadnâzam olur olmaz da yeniçeri ve si
pahileri yine para vasıtasiyle memnun
bırakmaya bakan Mere Hüseyin
Paşa
Kır.m hanlığında da d-eğişiklik yaptı. Ro
dos'ta bulunan Mehmed Girav’ı getirtip
han tayin eyledi. Mehmed Girav’ın han
lığa tâyini üzerine kardeşi Şahin Giray
da kalgay oldu. Mehmed Girayın selefi
Canbey Giray ise K ırım ’dan getirtilip
Rodos’a gönderildi. Bu sırada bir seneden
beri saklı olan Sultan Osman’ın hocası
Ömer Efendi ulemanın şefaati neticesi
meydana çıktı ve Mekke’ye şeyhülharem
oldu. Onun oğlu Abdullah Efendiye de
Menemen kazası arpalık olarak verildi.
Mere Hüseyin Paşa’nm sadareti zu
lüm ve israfın bir numunesi halinde te
zahür eyledi. Askere yaranmaya bakan
Mere Hüseyin onların arzularım tatmin
edebilmek için hâzineyi son demine ka
dar açık tuttu. Bu yüzden bir çok rezil
zorbanın cebi para ile doldu. Askere böy
le dalkavukluk eden Mere Hüseyin Pa
şa halka ve sair devlet erkânına karşı
hayli zalim
davranmaktaydı. Bir gün
beylerbeyi rütbesinde namuslu bir şalisi
divanda dayak altında öldürdü. Yine onun gibi doğru ve muamelâtı kusursuz
olan bir kadıya dayak attırdı. Mere’nin
sertliği ecnebi devlet mümessillerine b i
le dokundu; yabancı devlet elçilerinin
zevcelerinin şehir surları dışında araba
ile (Hammer. C: 8. S: 255) gezmelerini
menetti.
nm baz: id d ia la rı neticesi haksız yere bo
ğ u lm u ş tu r (A ğustos 1626). Ö ld ü r ü ld ü ğ ü
sırada 90 y aşların da o ld u ğ u rivayet edilen G ürcü M ehm ed P aşa h a k k ın d a b ü
tü n k ay n akların verdikleri h ü k ü m onun
leh m d e d t'. M üv errih N a im â : «ak ıl, na m .
d a r, mehil) ve vekar sah ibi id i» der. K a b
r i E y ü p c a m i'in in ik in c i avlusund adır.
ritesi kuvvetlendiği, yeni h ü k ü m d a r ın da
çocuk oluşundan fa y d a la n a ra k kendisine
hasım ve rakip g ö rd ü k le rin i bazı bahane
lerle hapis, ne fiy ve h a ttâ k a tlettirm esi
düşm an k azanm asın a sebep oldu.
Bu
arada ç irk in ve k ö tü bir iş olan rüşvet
alm ay a d a b aşladı.
Ş e y h ülis lâm Y a h y a
E fe ndi ikazda bulunduysa d a b u h u y d a n
vazgeçeceğine
Ş e y h ü lis lâm ı
azle ttird i.
B u nu n üze-ine d üşm an la rı daha da fa z
lalaştı. Neticede hasım ları onun katline
m u v a ffa k o lm u şla rd ır (n is a n 1624). K a b
ri D ivan y o lu 'u d a
E ski A li Pasa c a m i'i
kafor 3st anındadır.
KEM ANKEŞ
ALİ
PAŞA
A y n i zam an d a «K ara» lâ k a b ı ile de
a n ıla n K em ankeş AH P aşa Is p a r t a lı bir
T ürk tür. Sarayda yetişm iş, vezirlikle taş
ra hizm etine çık m ıştır. D iy a rb e k ir; B ağ.
dad ve M ıs ır v a lilik le rin d e
bulunm uş,
ayrıca h ü k ü m e t
m erkezinde kubbe ve
zirliğ i etm iştir. Mere H ü se y in P aşa nın
ikinci sad aretin i m ü te a k ip d ö rd ün cü ve
z irlik te n sad rıâzam lıg a g e tirilm iştir.
K em ankeş A li P a g a 'm n y a p tığ ı
en
iy i iş, d eli h ü k ü m d a r B irin ci M u s ta fa 'n ın
ta h ttan
in d irilm e sin i te m in etm ek ol
m uştur. B u suretle S u lta n M u s ta fa 'n ın
son D ö rd ü n c ü M u r a d 'ın ilk veziriazam ı
d u ru m u n a geçm iştir.
K e n d isi becerikli
ve iş b ilir b ir kim se îd i. L â k in S ultan
M u s ta fa 'y ı ta h tta n in d ir d iğ i zam an oto
Fatih cam i’inde Ulema
ayaklanması
Sultan Osman’ın katil
ve
Birinci
B ibliyografya :
H a m m e r (M, A ta ) ;
Devlet-i
O sm aniye ta rih i C : 8, 9. N a
im â : T arih. Solak-zâde: T a rih . Selâniki
M u s ta fa ; T arih. Feçuylu İ b r a h im ; T a
rih . M eh m ed
S üreyy a; Sicil-i Osm ani.
Osman-zâde
T a ib ;
Hadikat-ül-vüzera.
K â lib C elebi;
Fezleke. A tâ y i; Ş a k a y ık
zeyli. İb r a h im H ilm i
T a n ış ık ; İsta nbu l
çeşmeleri. H üsey in
A y v a n sa ra y ı: H adikat-ül-Cevami. M . Z iy a ; İs ta n b u l ve B o
ğaziçi. K araçelebi.zâde
A b d ü la z iz : Ravzat-ül-ebrar. M iineecim başı;
Sahaif-ül ahbar. îs lâ m A nsiklopedisi.
1849
M ustafa gibi m ecnun bir kim senin pa
dişahlığından dolayı m evcut huzursuz
luğa Mere H üseyin Paşa’m n zu lm ü ve
hazîneyi bitirm esi tuz biber ekmişti. Son
defa, b ir kadıya reva görülen haksızlığı
ulema sınıfı kendi meslekleri için ağır
bir hakaret saymışlardı. Dayak yiyen k a
dı atla kapı kapı dolaşarak ulem ayı ve
ziriâzam aleyhine tahrik edince bir gün
ulem anın kalab alık şekilde Fatih cam i
inde toplandığı görüldü. N a im â’ya (C: 2,
S: 256) göre; ulem aya A nadolu kazasker
liğinden m iitekaid
Bostan-zâde Y ahya
Efendi önderlik etmekteydi. Mere H üse
y in Paşa’n m M ısır v aliliğ i sırasında söy
lemiş olduğu bazı sözleri de ele alarak,
kendisini k ü fr ve dalalet ile itham ve bu
töhm etinden dolayı azl ve katline fetva
verdiler.
T uği’ye
(Belleten, sayı 43,
sayfa: 510) nazaran da; peşinen padişah
ve sadrıâzam m
durum unu
beraberce
m ünakaşa edip: «padişahın ak im d a hiffet
vardır, im am eti câiz değildir: tasarrufa
kudreti yoktur; saltanattan h a l’ olunsun
ve sadrıâzaîm da istemeyiz, tahfif-i u le
ma eylem iştir, defaatle küfrüne fetva
vardır» diye konuştular. B ir karar m a
hiyetini haiz olan bu konuşm adan sonra,
«sadnâzam kise kise flori çıkartup kula
verüp ve kendi sarfedüp hâzineyi harap
eyledi ve beytülm al tam am oldu» diye
Şeyhülislâm ve kazaskerlere de adam
gönderip F atih cam i’ine getirttiler.
Y ine İNTaima’n ın
kaydına
nazaran
şeyhülislam Zekeriya-zâde Yahya E fen
di geldikten sonra «veziriazam
gelsin
dâvam ız görülsün, hükm -ü şer’i icra olunsun» diyerek,
veziriazamın camiye
celbini talep ettiler. Y ahya Efendi b u n
lara karşı: «M ademki Mere H üseyin P a
şa veziriazamdır, o veziriâzam b u lu n d u k
ça
buraya
gelmez.
A zlolunm aaıkça
hükm -ü şer'iniıı icrası da m üşk üld ür, On u n için siz burada beklerken ben gidip
padişaha keyfiyeti arzedeyim. M ere’nin
azlinden sonra dâvanız görülsün» diyerek
Fatih cam iinden çıkm ak üzereyken, si
pahi zorbalarından olup o gün m av i bir
atlas giyerek ulem anın arasına karışm ış
bulunan Bıçakçı-oğlu
nam ındak i şahıs
«zinhar salıvermeyin! Yoksa hepiniz katloııursunuz» diye
bağırdıysa da buna
pek aldıran olmadı.
Ş eyhülislâm
Yahya Efendi saraya
gittiği sırada, F atih cam iinde cereyan e-
deıı şeylerden haberdar olan Veziriâzam
Mere H üsevin Paşa ise Ağa-kapısı (ye
niçeri ağasının dairesi) na gidip yeniçe
ri ocağına iltica etti. Ve derhal m u k a
bil tedbir ittihazına koyuldu. B u cüm
leden bir hareket olarak kazaskerleri ve
şeyhülislâm ı da Ağa-kapısına
getirtti.
S ipahi zorbalarından Bıçakçı-oğlu ve
daha birkaç kişi sureti haktan görüne
rek ulem a cem iyetinin arasında k a lm a k
ta devam ederken
camideki k alabalık
dalıa da çoğalmıştı. Mere Hüseyin P a
şa şeyhülislâm ın Ağa-kapısına gelmesi
ni m üteakip orada bulunanlara: «Fatih
camiîadeki ulem a
toplulu ğu n u n d a ğ ıl
m alarını padişah ve bilhassa V alide S u l
tan hazretleri arzu etmektedir» dedi. Bu
sözünün arkasından da ulem aya
ocak
ağalarından Deli K asım ve Pirinççi Mehraed adında ik i kişi gönderdi. Bunlar. İs
tanbul kadısı Haşan Efendiye, ulem a âsi
lerini cam iyi terkettirmesi için para yo l
layınca, H aşan Efendi abdest tazelemek
bahanesiyle camiden dışarı çıktı. Biraz
sonra da Deli K asım camiden içeri g ir
di. O sırada m ihrapta topluluğa hitabetmekte olan Bostan-zâde Y ahya Efendi
«bunlar yalan söyler, bre vurun!» diye
bağırınca bazıları etrafına üşüşüp başla
rına vururlarken, ulem anın n ü fu z lu la rın
dan birkaç kişi «elçiye böyle şey y apılır
m ı?» d i y e r e k , daha fazla dövülm elerini
önleyip camiden dışarı çıkardılar. B u n
lar da geriye dönüp başlarına gelen şe
yi aynen naklettiler.
O sırada Bıçakçı-oğlu ile ulem adan
bazı kimseler yeniçeri odalarına gitm iş
ler ve odabaşılara: «S ultan M ustafa'nın
saltanat etmek için ik tid arı yoktur; h ü
küm et başkalarının elindedir, başka bir
hüküm d ar cülus ettirmek üzere bizim le
olur m usunuz?» demişler, onlar da «ule
m a efendilerim iz hangi tarafta ise bizler de onlarla beraberiz» cevabını ver
m işlerdi. Böylece Mere Hüseyin
Paşa
ortalığı karıştırarak kendini hak lı çık a
rabilm ek için m anevrasında m u v a ffa k i
yet tem in etmek üzereyken, Bıçakçı-oğlu
gibi kimseleri kendilerinden zannederek
yeniçerilerin işb irliği yapacaklarına in a
nan ulem a toplulu ğu ise,
daha m etih
davranm ak hevesine kapılm ıştı.
U lem anın durum u böyleyken sadrıâzam onları m uslihane sözlerle d a ğıtm a
sı için n akibüleşraîı gönderdi. B ir taraf -
1850
tan da yeniçeri ve acemi oğlanlarının,
silâhlanıp hazır olm aları için haber y o l
ladı. N akîbüleşraf öğleden sonra camie
gelerek m evcut topluluğa nasihatlarda
b u lu n d u ve dağılm a larım bildird i. S öz
lerinin tesir etm ediğini görünce koynuadan bir hatt-ı hum ayun çık arıp okum a
ya başladı. Fakat ulem a topluluğu, p a d i
şahın bunu yazmaya m uk tedir olm adı
ğını. yazının başkalarının eseri o ld uğu
nu söylediler. N a im â'n m bildird iğine gö
re; o sırada m ihrap yanında duran A k
Şem seddinin tacını alıp bir s ın ğ ın ucu
na koydular ve F atih devrinin meşhur
şahsiyetinin bu tacım kendilerine bay
rak ittihaz edercesine hürm etle etrafına
toplanıp cam inin dışına çıktılar. O ara
da tekke ve türbelerin sancaklarım da
toplayıp getirdiler.
Silâhsız ulem a bu durum larına bak
m adan dağılm am akta ısrar ederken, Tuği'ye göre bostaııcıbaşı vasıtasiyle başka
bir hatt-ı hum ayun daha geldi. Fakat
ikindi de geçtiği halde toplu lu k da ğıl
m ayınca yeniçeri ağası ve yeniçeri ket
hüdası Çeşteci A li A ğ a yeniçeri ve ace
m i oğlanlarını alarak F atih camiine g it
mek üzere yola koyuldular. T uğ i’ye n a
zaran: sadnâzam , şeyhülislâm , kazasker
ler de onlarla beraberdi. Beri taraftan
O rta camiden silâhlı askerin
harekete
geçtiğini haber alan ulem adan bir kıs
mı, yarın yine geliriz deyip birer baha
ne üe oradan sıvıştılar. Yeniçeri ağası,
Şehzâde camii önüne gelince akşam n a
m azını orada k ılm a k için kaldıysa da,
sabırsızlık gösteren devşirme acemi oğ
lanlarından bir kısm ı, M arvol ve Am avutlar pürsilâh vaziyette F atih camiine
gidip silâhsız ulem aya hücum ettiler.
Birçok kimseyi yaralayıp ondokuz kişiyi
öldürdüler. Ö lenlerin dokuzu talebe-i ulûm dan diğerleri de m üderris, kadı ve
şeyh gibi kim selerden m ürekkepti. Ö l
dürülen kimselerin şahsiyetleri belli ol
masın diye cesetleri cami avlusunda b u
lunan b ir kör kuyuya doldurup ağzım
kapattılar.
Bövlece deli padişah ve Mere H üse
y in ’in kötü idaresi aleyhine vukubulan
silâhsız ayaklanm a, sad nâza m ın çevirdi
ği m anevrada m u v affak olması, şeyhül
islâm ve kazaskerler gibi ulem a reisleri
nin pek çabuk şekilde sadnâzam a u y m a
ları neticesinde h içb ir m üsbet netice
vermeden müessif ve kanlı şekilde ka
pandı. Hâdise dalla ziyade halk vicda
nında akisler uyandırdı. Bundan m üte
essir olanlardan BursalI M eyli E fendi nin
yazdığı şiirin şu ilk parçası, hâdisede rol
oynayanlara ne gözle b a k ıld ığ ın ı
ifade
etmesi bak ım ın dan dikkate değer:
Şüphem iz var şol güruhun dinine
im anına
K im gire nahak yere erbab-x ilm in
kanm a
Kadıaskeı! ile m ü ftü n ü n de şîndir
şanına
B ir yezidin ram olup
dünya için
ferm anına
G ird iler çok âlim -ü âl-i resulün
kanm a
Döndü «Sahn-ı Han-ı Mehmeds
kerbelâ m eydanına
f
Mere Hüseyin PaşaTnın azli
Mere Hüseyin Paşa bu hâdiseyi m u
vaffakiyetle
atlatınca zulm ü daha da
arttı. H am m er’in Venedik kaynaklarına
istinaden bildirdiğine göre; etrafındaki
lerden bir tak ım ın ı nefyettirdi, b ir takı
m ını denize attı, bir tak ım ın ı da sebebsiz yere dövdürdü.
Ulema ayaklanm asının bastırılışını
takip eden günler zarfında onlara ön
derlik edenlerden Y ahya Efendi, Şerif
Efendi, A li Çelebi-zâde gibi kimselerle
birlikte sekiz m üderris, birkaç kadının
nefyedilmeleri için ferm an istihsal etti.
Böylece Yahya Efendi Bursa’ya sairleri
de m u h te lif yerlere sürüldü. Bazı kim se
ler Mere'nin hışm ına
uğram a m a k için
bir m üddet saklanm ak ihtiyacını hisset
ti. İnsafsız sadrıâzam dışarda ulem adan
birini görse, hâdiseyi telrnihen ona iğ
neli sözler sarfetmekten geri kalm azdı.
Tabii bu arada kendisinin kurtuluşunu
hazırlıyaıılarj m ük âfatlan dırm ayı ihm al
etmedi. Bu cümleden olarak yeniçeri ağasma M ısır v a liliğ in i tevcih edip, ket
hüdası Çeşteci A li A ğa yeniçeri ağası.
Bayram Ağa da kethüda oldu.
Mere H üseyin Paşa kendisini kuvvet
li hissedince ân i ve cesurane bir hareket
le sipahilerin zorba tak ım ın dan da k u r
tulm ak istedi. B unun için saray bostan
cıları ile em niyet ettiği yeniçerileri k u l
lanm ayı tasarladı. Mere’n in p lân ın a gö
re. sipahi zorbaları eîçi kabul merasim i
1851
bahanesiyle saray bahçesine toplanacak
ve o arada âni bir hareketle silâhlı bos
tancılar ve em niyetli yeniçeriler tarafın
dan kırılacaktı. Fakat araya bayram ın
ginnesi bu plânın tatbikini uzattığı için
bazı kimselerin
gevezeliği
yüzünden
Mere’n in tasavvurları
anlaşıldı. Bunun
üzerine sipahiler divanda Mere Hüseyin
Paşaya hücum ederek; «Sen bizi k ırd ır
m ak istiyorsun, biz de senin sadrazam
lığını istemeyiz» dediler. Bu vaziyet k a r
şısında müessif hadiselerin
cereyanına
meydan verilmeden işi basit tarafından
halletm ek isteyen Valide Sultan ile kız
lar ağası Mere’ye istifa tavsiyesinde b u
lundular. Fakat bu tavsiyeye uym ak is
temeyen Mere H üseyin Paşa, onlara,
mühr-ü hum âyunu verecek olursa ancak
yeniçerilere vereceğini bildirdi. Mere'niıı
■bu ce%7abı pek calibi dikkattir. K endisi
nin sadrazamlığa tayinine fiile n âm il ol
muş bulunan ve ulem a ayaklanm asından
m uzaffer çıkarak m evkiinde kalm asını
■sağlıyan yeniçeriler, Mere Hüseyin P a
şanın indinde en yüksek m akam ı temsil
etmekteydi. H akikat da bu merkezdey
di. Zira her şeyde yeniçerilerin kuvvet
ve nüfuzu rol oynam aktaydı Mere’niıı.
m ühr-ü hum âyunu ancak yeniçerilere ve
rebileceğine dair sarfettiği
sözler, igte
bu hakikatin, bir sadrazam tarafından
resmen kabul ve ilân edilişi sayılabilir.
Tabii Mere Hüseyinin hakiki inaksadı, sadrazamlık m akam ında bir m üddet
daha kalabilm ek endişesinden ibaretti.
Bunun için, vaktiyle Yemişçi Haşan P a
şanın yaptığı gibi, yeniçerileri sipahiler
aleyhine ayaklandırm ayı düşünerek Ağakapısuıa iltica etti.
Yeniçerilerin bir kısmı Mere H üse
yin'i tutm ak taraftarıydı. Fakat yeniçeri
kethüdası Bayram Ağa, Mere H üseyiniıı
sırf kendi m enfaatini düşündüğünü, onun
uğrunda sipahilerle çarpışm anın doğru
olam ıyacağını. zira sipahilerin yeniçeri
lerin arkadaşı olduğunu, Mere Hüseyinden para alaıı subayların sözleriyle ha
reket etmenin de tavsiyeye değer olm a
dığını, netice olarak kendisinin bu h u
sustaki fikri sorulursa bitaraf bir sadra
zam istemenin en doğru yol olacağım
söyledi. B u sözler yeniçerilere tesir etti;
o arada Mere V e taraftar yeniçeri subay
ları da seslerini çıkaram adı. Böylece par
tiyi kaybetmiş olduğunu anîıyan Mere
Hüseyin Paşa da m ühr-ü hum âyunu şey
hülislâm a teslime m ecbur oldu. Şeyhül
islâm da tabii herhal padişaha gönderdi.
Mühr-ü hum âyun sabık Bağdad Valisi
olan dördüncü vezir Kemankeş A li P a
şaya verildi.
B irinci M ustafa’nın hal’i
Kemankeş A li Paşanın ilk işi, aklen
m alûl bulunan S ultan M ustafa’yı taht
tan indirmeye teşebbüs -etmek oldu. S u l
tan Osm an’ın tahttan indirilm esinden be
ri m emleket her gün biraz daha harabiyete sürüklenmekteydi. Davud ve Mere
H üseyin
P aşal«| önlerine gelene para
dağıtm ak suretiyle hazîneyi tam takır
hale getirmişti. Padişahın aklî malûliyetinden. K ara Davud ve Mere Hüseyin
gibi ahlaksız veziriazamların
karakter
zayıflığından istifade eden yeniçeri ve
sipahiler her şeye hâkim vaziyete geç
mişlerdi- Osm anlı
tarihinde âdeta bir
«zorbalar
hâkim iyeti»
faslı açılmıştı.
Birinci Mustafa’nın ikinci saltanatı (1622 - 1623) zamanındaki hükümdarlar
(İlâve
:
119)
★
—^
A vusturya : İk in c i Ferdinand
—
Lehistan : Ü çüncü Zigism und
(Vasa)
İspanya :
D ö rd ü n c ü
F ilip
—
P ortekiz : Ü çü n cü F ilip
,
R usya : M ih a il K om anov
İsveç ; G üstav A d olt
.
F ransa : O n üçün cü L u i
İngiltere : B irin c i Ja k
.
P a p a la r : ö nb e şin e i G reguvar
.
İra n : B irin c i Abbas
.
1623.
.
Ö zbek H a n lığ ı : İm a m K u lu B ah adır
Meiımed. _ > —
.
—±
1852
Tahtta deli bir padişah bulundukça bu
zorbalığın nihayete ermesi, veyahut da
hiç olmazsa bu n u » zararlarının azaltıl
ması m ü m k ü n değildi. İşte yeni veziriâzara Kemankeş A li Paşa bu vaziyete bir
çare bulm ak üzere şeyhülislâm , kazas
ker ve bazı devlet bü y ük lerini bir top
lantıya çağırdı. Y apılan görüşmede dev
let işlerini görmekten âciz olan Sultan
Birinci M ustafa’m a tahttan indirilm esi
ne karar verildi. Sultan M ustafa’n ın du
rum undan zâten herkes haberdardı. Mere Hüseyin Paşanın
sadaretinde Fatih
camim deki ulem a ayaklanm asında, S ul
tan M ustafa’nın onları sükûnete davet
eden bir hatt-ı hum âyunu okunduğu za
man, oradakiler: «padişahım ızın tasarru
fu yoktur, aklında hiffet vardır; hatt-ı
hum âyun dedikleri Reis Ham za E fendi'nin saraya verdiği Sanavber nam cariyenin yazısıdır»
diyerek, hük üm d arın
yazı yazrnıya ik tid a n olm adığı son defa
bir topluluk tarafından ilân edilmişti.
T uği’nin «Ibretnüm a» smda (Belle
ten, sayı: 43, sayfa: 513) kaydedildiğine
göre; sadrazamın
riyasetinde toplanan
heyet Sultan M ustafa’nın annesine h a
ber göndermişler ve: «yarınki gün oğlun
Sultan M ustafa H an hazretleri taht-ı âlisinde otururken şer'an sualim iz v a r
dır; Evvelâ adın nedir? ve k im in oğ lu
sun ve bu gün günlerden ne günd ür so
ralım; sonra bunlara cevap verirse emirül-m üm inin padişahrmızdır; ana yavuz
nazarla bakan kör olur ve illâ değilse
imameti şer’an câiz değildir. S abinin imameti câiz, m ecnunun değildir» dem iş
lerdir. Valide S ultan ise işin ciddiyeti
karşısında hakikati olduğu gibi itira f ih
tiyacı hissederek «Ahvali belli, kaadir
olm adığı muayyen» cevabını vermiştir.
Sultan M ustafa’n ın annesi h a l’in kesin
leştiğini anlayınca: sEmr. şer’i şerifin
dir, ben dahi şer’e m utiim ; nihayet oğ
lum u katleylemeyin, S ultan Osman gibi
olmasın» demiş. Sultan M ustafa’yı hal,
eden heyet de: « lıaşa ki b ir zarar erişe,
onun n â z ın AHahdır. O nu öldürm ek is
teyen Sultan Alım ed id i ve Sultan Os
m an idi, her biri katline tasaddi eyledik
çe başlarına her hal geldi, yine yan ınız
da dursun» cevabı ile tem inat verm işler
dir.
S ultan M ustafa tahttan indirileceği
zaman devlet erkânını
düşündüren en
m ühim mesele, yeni cülûs m ünasebetiy
le askere bahşiş verilmesi işiydi. Cülûs
bahşişi verildiği taktirde devlet hizm e t
leri büsbütün duracaktı. O nun için ye
niçeri ve sipahilerin erkânından bahşiş
istemiyeceklerine
dair tem inat alındı.
Tuği’ye göre yeniçeri ve sipahiler «yemin
edelim in ’am nam ım
anm ayalım » bile
demişlerdir.
Böylece bahşiş işi de halledilince, o
sırada Davudpaşa’öaki sarayda bulunan
Sultan M ustafa Topkapı sarayına geti
rilm iş ve oradaki dairesine kapatılm ıştır
(10 eylül 1623). Birinci Mustafa, ikinci
defa hal, edilince Sultan A hm ed’in ha
yattaki oğullarının en b ü y ü ğ ü olan ve
o sırada onbir buçuk yaşında bulunan
Dördüncü Murad (Osm anlı tarihlerinde
Birinci M ustafa’n ın h a l’i ile Dördüncü
M urad’ın tahta geçiriliş g ününün ta rih in
de ittifak yoktur. Solakzâde «sayfa 737»
4 zilkade, K âtib Çelebi 4 zilkade pazar.
N aim â «C: 2, S: 263» 4 zilkade pazar,
Tuği 22 zilkade pazar, Karaçelebi-zâde’ııin Ravzat-ül-ebrar’m da «sayfa 555» 14
zilkade) tahta geçirilmiş ve böylece dev
let deli bir hüküm dardan kurtulm uştur.
1853
Dördüncü Murad ın tuğrası
DÖRDÜNCÜ
MURAD
S a lta n M u r a d 'm cülus-ı — İs ta n b u l'd a zorba askerlerin h âk im iy e ti — A n ado lu ahvali
K ı
r ım İsy anı — Î tse h a rb i — P a d işa h ın idareyi ele alm ası — S ultan M u ra d ’m Revan seferi —
— S u ltan M u r a d ’ın Bağdad seferi — İra n 'la Kasr-ı Ş irin m uahedesi — S u lta n M u r a d 'm ölü m ü.
BÖKDÎİNCt' MOfcAO
sirte çıkardığı sıra
da kapfağalarm dan
b irin in
taarruzuna
Annesi : Kösem S u ltan (M ahpeyker)
uğram ış, fakat diğer
D o ğd u ğu ta rih : 27 tem m u z 1612
ağaların m üd ahale
P adişah olduğu ta r ih : 10 eylül 1623
si sayesinde k en di
Ö lü m ü : 8/9 şubat 1640 gecesi.
sine bir zarar gel
Ç o cukları : A lâad d in , M ehm ed, Ahm ed,
Süleym an. R uh iy e, Safiye. Gevherhan,
mesi önlenmiştir.
K aya İsm ihan. Ayşe, Hafise.
Ekseri m üv e rrih
ler, S ultan
Osm an
V eziriâza m la n :
K em ankeş A li Pasa
v ak ’asınm tahaddü__ 3 nisan 1623, idam . Çerkeş M eh
sünde, ondan sonra
m ed P aşa 3 nisan
1623— 28 ocak 1625,
oliim . Müezzin-zâde H a fız A hm ea P aşa 8
hal’i ile B irinci Ahda M ustafa’n ın tah t
şubat 1625 — 1 a ra lık 1626. azil. H a lil
m ed’in
en
büyük
tan in d irilip M urad
Pasa 1 a ra lık 1626 — 6 nisan 1628 (ik in ,
ei sadareti), azil. Husrev Paça 6 nisan
şehzadesi olan M u
ın iclâsm da Kösem
1626 — 25 ekim 1631, azil. Müezzin-zâde
radın tahta geçiril
S ulta n ’m rol ve par
H a fız A hm ed Paşa (ik in ci sadareti) 25
ekim 1631 — 10 şubat 1632, yeniçeriler
mesine karar v eril
m ağından şüphe etarafın d an öldürülm e. Topal Reeeb Pasa
mesi üzerine D ör
dçrler. Kösem Sul10 şubat 1632 — 18 m ayıs 1632. idam .
Tabanı.yassı
M ehm ed
P aşa 18 m ayıs
tan ’m, D ö r d ü n c ü
düncü M urad padi
1632 — 2 şubat 1637. azil. B ay ram Pasa
M urad
ve
S ultan
şah oldu. İstanbul
2 şu bat 1637 — 26 ağustos 1638, ö lüm .
T ayyar M ehm ed Paşa 27 ağustos 1638 —
İb rahim zam anında
Boğaziçindeki istav
23 ara lık 1638. şehit.
K em ankeş
K ara
çok iyi şekilde te
roz
bahçesinde 27
M ustafa P aşa 23 a ra lık 1638 ---- .
bellür eden entrika
temm uz
1612
de
cı şahsiyeti gözönüdünyaya gelmiş one getirilirse, nıüverihlerin bu hususta
lan D ördüncü M urad, tahta geçtiği sıra
ki tahm in ve şüphelerine nisbeten hak
da 12 yaşının içinde bulunuyordu. O
vermek gerekir.
tarihe kadar en k ü ç ü k yaşta tahta ge
D ördüncü M urâd,
tahta
geçişinin
çen padişah kendisiydi. Rivayet e d ild i
ferdası günü, m evcut an ’aneye uyarak
ğine göre; S ultan Osman v a k ’asında Ü s
Evub türbesini ziyaretle k ılıç kuşandı.
küd ar’a geçirilm ek üzere sarayın bahçeB irinci Mustafanrn son sadrıâzamı
olan Kemankeş A li
Paşa’n m
m üh r - ü
h üm ây u n u teslim al
m asından bir hafta
kadar sonra, m ühim
devlet erkânının b a
zılarının iştirakiyle
aktettiği toplantıda,
Sultan M ustafa’n ın
Babası
B irinci Ahm ed
1854
Çocuk hük üm d ara kılıç kuşatan şahsi
Yahya Efendi olm uştur. B ir güıı veziriyet Ü sküdarlı Şeyh Aziz M ahm ud Hüdai
âzamrn kendisini ziyarete gelmesinden
Efendi idi.
faydalanan Ş eyhülislâm Yahya Efendi,
Tahta geçtiği sırada babası Sultan
söz arasında bir münasebet düşürerek
Ahmed gibi
sünnetsiz olan D ördüncü
rüşvet ve irtikâb ına işaretle, bu hususta
Murad. cülûsunun beşinci .günü sünnet
veziriStoma nasihat
yollu bazı şeyler
edildi.
söylemiştir. Şeyhülislâm ın bu sözleri kar
Hazînenin para sıkıntısı çekmesi doşısında uyan ık lık gösterip hatadan geri
layısiyle. S ultan M ustafa tahttan in d iri
dönmesi gereken
Kem ankeş A li Paşa
lirken k ap ık u lu as
b il’akis aksine tav ır
kerleri cülûs bahşi
tak ınıp Ş eyhülislâ
şi istemiyeceklerine
ma k in bağlam ıştır.
dair söz vermişlerdi.
Şeyhülislâm ın şöyL âkin
subaylarının
Iediği şeyleri k a y ın
tahrikiyle sözlerin
pederi olan A n a d o
den cayıp cüiûs b a h
lu kazaskeri Bostan
şişi talebinde b u
zâde Y
lund uk ların dan eııd i’ye açtığı zaman,
derûnda bulu n an alonun da: «Yahya Etun ve güm üş eşya
fendi
Şeyhülislâm
darphaneye gönde
kalırsa seni bir tu
rilerek para kesildi
zağa düşüreceğinden
ve E k im ayı içinde
jüphe
etme!» diye
askerlere
dağıtıldı.
kışkırtıcı
şekilde
Bu arada yeniçeri
konuşması, veziria
kethüdası
Bayram
zam ın f i’ilen h are
A ğa yeniçeri ağası
kete geçmesine yol
tayin edildi. B ay
açm ıştır.
Böylece,
ram A ğ a ’n m selefi
Şeyhülislâm ı m e v k i
olup kendisine M ı
inden düşürm eyi ak
sır eyâleti tevcih eim a koyan A li P a
dilm iş bulun an Çesşa, çocuk h ü k ü m d a
teci A li Ağa İsken
rı
onun
aleyhine
deriye’ye vardığı za
tahrike
koyulm uş
m an K ara M ustafa
tur. B ir gün p ad işa
Paşa M ısır’a sokma
ha: «Y ahya
EfenDördüneü Murad
dığından K ıbrıs üd i’n in
sizin tahta
( Avrupalı bir ressamındır. Aslı
zerinden İstan bul’a
geçmenize r ı z a s ı
Topkapı sarayı miizesindedir)
dönmek m ecburiye
yoktu! ulem a ay a k
tinde kaldı.
lanmasında. u le m a
n ın niyeti Sultan M ustafa’yı h a l’ ve si
Kemankeş A ii Paşa’nm bazı
zi iclâs olduğu halde, Y ahya Efendi Mere Hüseyin Paşa ile
b irlik olup bunu
kimseleri suçlandırması
önledi, "bugün bile zorbalarla el altınd an
Sultan M u rad’ı tahta geçirmekte m u
işbirliği halindedir» tarzında sözler söy
vaffakiyet tem in etmiş olan Veziriâzam
leyince, Veziriazam a inanan padişah, ZeKemankeş A li Paşa’n ın bu işten dolayı
keriya-zâde Yahya E fendi’y i azlederek,
gurur ve cür’eti artm ıştı. O nun için, hem
Hoca-zâde Esad Efendi’yi Ş eyhülislâm
etrafını k üçük görüp rakip saydığı kim
lığa getirm iştir. Bu arada Sultan M u s
seleri suçlandırarak m evkilerinden uzak
tafa zam anında ik i defa sadaret m a k a
laştırm ak, hem de rüşvetle iş görm ek yo
m ını işgal etmiş olan Mere Hüseyin P a
lu na sapmıştı.
şa yakalanarak katlolunm ugtur.
N a im â’m n (C: 2, S: 264) tafsilen an
Sadrıâzam
Kemankeş A li Paşa’m n
lattığına göre; V eziriazam ın bu halinin
suçlandırdığı şahsiyetler roeyanmda d i
ilk m ağduru Şeyhülislâm Zekeriya-zâde
ğer m ühim iki kişi de, sabık sadnâzam-
1S55
lardaıı G ürcü
M ehmed Paşa ile H alil
Paşa idi. A li Paşa bunların her ikisini
de sadarette kendisine rakip addetm ek
teydi. N aim â’n m kaydına nazaran; 3ostan-zâde’n in iğvaatıyle hareket eden Aîi Paşa, bu ik i eski sadrıâzam için. A b a
za Mehmed Paşa’ya gönderilirken yak a
lan m ıştır diye ik i mektup uydurm uş vg
bunlara istinaden her ikisini de kendi
saraylarında hapsetmiştir. Fakat kısa bir
zaman sonra bunun iftira olduğu m ey
dana çık tığın dan Gürcü Mehmed ve H a
lil Paşa’la n serbest bırakm ıştır.
ANADOLU AHVALİ VE ABAZA MEHMED PAŞA İSYANI
Sultan M u rad ’m 1623 ten 1640 sene
sine kadar devam eden saltanatı esna
sında bir takım isyan ve zorbalık h â d i
selerim m üh im seferler ve daha bazı önem li şeyler cereyan etmiştir. O n u n için
D ördüncü M urad zam anı tarihî hâdise ve
meseleler yönünden pek hareketli devir
lerden addedilir. Bu hareketli devrin h a
dislerinin m üh im bir kısmı
D ördüncü
M uradım çocukluk yıllarına rastlam ak
tadır. Padişahın, devlet işlerine tam mânasiyle h âk im vaziyete gelmesine kadar
geçen m üddet on seneyi bulm aktadır. Bu
on senelik m üddet zarfında A nad olu’da
cereyan eden hâdiselerin en m ühim m i
Abaza Mehmed Paşa’n m isyanıdır.
Birinci Ahm ed zam anında Sadrıâzam
K uyucu M urad Paşa, A nadolu’da Celâlileri tenkil ederken şiddete
niüracatla
kan ve ateşe istinat etmiş, C e lâliliği doğğuraîi sebepleri teşhis ile onlara çare
bulm aya uğraşm amıştı. O nun için, İk in
ci Osman'ın' tahttan in d irilip öld ürülm e
siyle başlıyan ve S ultan M urad’mJsaltan atınm ilk on senesinde de devam eden
zorba tegallübü
devrinde, bazıları az
m iktarda şekil ve m ahiyet değiştirmek
suretiyle C elâlilik yeniden meydana çık
m ıştır. D ördüncü M urad zam anında dev
leti bir hayli
uğraştırm ış olan Abaza
Mehmed Paşa da bir nevi Celâliden baş
ka bir şey değildir.
Abaza M ehm ed Paşa’n ın aslı, S u l
tan O sm an’ın katillerinden in tik am a l
m ak bahanesi ile isyana kalkışı, Şebin
karahisar’ı zaptettikten sonra A nkara üzerine yürüm esi ve burasını üç ay m ü d
detle muhasarası, nihayet k ışm bastır
ması üzeıine N iğde’ye çekilişinden B i
rinci M ustafa devri hâdiseleri meyanında bahsedilmişti. Yeniçerilerden Sultan
O sm an’ın in tik am ın ı alacağını söyliyerek
ortaya atılm ış olan Abaza M ehmed Paşa,
B irinci M ustafa’n ın tahttan indirilm esi
ne rağmen isyana devamdan vazgeçme
di. Ve isyanında, peşinen söylediği şe
kilde Sadece yeniçerileri de hedef tu t
madı. A n laşıldığın a göre Abaza Mehmed
Paşa, Sultan Osm an’ın k atli doiayısiyle
A nadolu halk ınd a yeniçerilere karşı d u
yulan k ırgınlık, belki de nefreti istis
m ar ile bu müessif meseleyi taraftarla
rım artırm ak için bir silâh olarak k u lla n
m ayı da ihm al etmemekteydi.
Abaza M ehmed Paşa 40 bin kişilik
kuvvetin başında bu lunduğu cihetle, dev
let erkânına k orkulu günler yaşatacak
durum daydı. D ördüncü M u rad ’ın tahta
geçmesini sağlıyanlardan Kemankeş A li
Paşa, rakip addettiği kimseleri ortadan
kaldırm ak isterken etrafında bir basım
lar grupunun toplanm asına sebep olmuş
ve nihayet bu grup onun idam ına sebep
olmuştu (3 nisan 1624). Kemankeş A li
Paşa’dan sonraki sadrıâzam Çerkeş M eh
med Paşa’va tevdi edilen ilk m üh im iş
Abaza M ehmed Paşa üzerine sefere çık
m ak idi.
Abaza Mehmed Paşa’nın
Yeniçeri kethüdasına m ektubu
Çerkeş M ehmed Paşa m ühr-ü h ü m â
yunu aldıktan kısa bir m üddet sonra Abaza üzerine yapılacak seferin h azırlık
larına başladı. B u arada hazırlık em ri
ni alanlardan yeniçeri kethüdası Mihaliçli Sarı M ehmed Ağa, her gün sabah
leyin yeniçeri odabaşılarına: «Bu sefer
yeniçerinindir. A baza’nın
başkaları ile
husumeti yoktur; ancak yeniçerinin hasm ı canıdır. B u kadar çorbacı ve nefer
leri katletti; siz de ona göre direnip gay
ret edin, göreyim sizi'» diye tenbihatta
bulunm aktaydı. A baza M ehm ed Paşa ye
niçeri kethüdasının bu sözlerinden ha
berdar olunca kendisine bir m ektup yaz
dı. Abaza’nın, S ultan Osm an vak’asma
1856
temasla bu hususta yeniçerileri suçlan
dıran m ektubu (Fezleke C: 2. S: 55 ve
,Naimâ C: 2, S: 314) aynen şöyleydi:
«İzzetlû karındaşım yeniçeri kethü
dası Mehmed Ağaya;
selâmdan sonra:
evvel baharda Abaza üzerine seferimiz
vardır, sadrıâzam ile gideriz, bu sefer
heman yeniçeri seferidir. Sipahi ve beğlerden bize im dad yoktur; A baza’nın der
di bizim ledir, göreyim ne kadar yeniçe
ri çıkar deyû odahaşılara m uhkem teııbih
edermişsin. Sen berhüdar ol, padişahın
ekmeği sana helâl olsun. Ş im di gayret
çekmeden ise padişah-ı m azlum ocağını
za dahil düştük de gayret çeküp Yedik ule’ye göndermeyüp sarayda haspoiunsa siz m üttehem olm azdınız behey gay
retsiz b ia ıia r ’. K endü ağanızı O rta ca
m ide kati ideler siz bakıp durasız. Eğer sipahi ile karındaşlarız dirseniz, si
pahi kubbealtı m enasıbm dan gayn tev
liyete ve cibajrete varınca bir şey komayup hep aldılar Size ne değdi? Siz on
lara yardım etmeseniz yalnız onlar yine
kaadir idi. Ehl-i ırzın ve âyân-ı devletin
hanelerini yağm a etmeği faide m i kıyas
ettiniz? Memalik-i islâmiyeyi yıkm ağa
sebep siz oldunuz. Sultan Osm an H an si
pahi kapusuna varsa böyle olmazdı. Eğer in ’am için eyledik derseniz, pad i
şah-! m azlum size ellişer altun vereyim
dedi; g'erçe S ultan M ustafa’nın valdesi
Abaza olup bizim le karabeti olduğu hay
siyetten padişahlığına biz mesrur olmak
görünürdü. L âk in aynım da değidir, hak
alim d ir ki ancak padişah-ı
m azlum un
kanı için gayret-i h ak galebe ve zuhur
eyledi; heman nekadar neferin var ise
var kuvveti bazuya getür. Buhtunnasr
Hazreti Yahyay-ı m azlum un kanı için
Beni Israiliden yetmiş bin Yahudi k a t
lettiği gibi ben dahi damen-i dermeyan
edüp padişah-ı m azlum un kanı için ye
niçeri katlini yetmiş bine varınca eriş
tirm ek üzereyim. Sipahiden size yardım
olur mu? A nlar sizin im dadınız ile birer
ata kaad ir değil iken çifte yedek ve k ö
çek sahibi oldular; behey ahm aklar siz
neye vasıl oldunuz? A ncak kaatil-i sul
tan olduğunuz kaldı. Benim ruhum H a
lil Paşa yeniçeri ağası iken ben silâhdarı idim , bilürsüz. îm d i m alûm unuzdur
ki ağalık şöyle dursun ocakta söz yeni
çeri kethüdasım ndır;
bu babda bezl-i
m akdur id üp cümle
neferinle gelesiz.
Y ahut katil Davud Paşa idi, bizim m e t
halim iz yoktur dirseniz ol maddede medlıali olanlardan M ehmed Ağa ve Haşan
Ağa ve neferden Altuncu-oğlu ve Aşçı
Haşan ve Duacı Mehmed ve G ürcü Ali
ve Bckcu M urad ve Kuru-oğlu ve K ayık
çı Mustafa ve Çavuş-oğlu ve bunların
emsali eşfciyayı kati idesin, cezaların gü
reler vesselâm.»
Çerkeş Mehmed Paşa’tım
serdarlığı
Veziriâzam Çerkeş Mehmed Paşa ilk
hazırlıkları m üteakip 28 mayıs 1624 de
Üsküdar’a geçti, H aziranın 17 (1 ram a
zan 1033) sinde de hareket etti. Ramazan
bayram ını Akşehir’de
geçirmekteyken
A nadolu beylerbeyisi İlyas Paşa ve Ka
ram an beylerbeyi si ile daha bazı beyler
beyleri veziriâzama m ü lâ k i oldular.
Veziriazam Çerkeş M ehmed Paşa Abaza’ya karşı yola çıkarken G ürcü Meh
med Paşa İstanbul’da sadaret kaym aka
mı kalm ış Kaptan-ı derya Topal Eeceb
Paşa ise donanma ile Karadeniz’e çık
mıştı.
Abaza Mehmed Paşa
Sadnâzam ın
kendi üzerine geldiğini duyunca hazır
lıklara girişip toplıyabildiği kadar aske
ri biraraya getirerek Sivas civarından
harekete geçip serdara doğru ilerlemeye
başladı.
Sadrıâzam Çerkeş Mehmed Paşa'ıım
Anadolu içine ilerlemesinden önce, iki
bin kişilik sekbanına istinat edip zulüm
ve serkeşlikten geri
kalm ıyan Konya
beylerbeyi Sefer Paşa, A baza’nın adam
larından Çopur Bekir tarafından öld ü
rülm üştü. O sırada N iğde’ye h âk im olan
Çopur Bekir, kendisini orada bastırmak
isteyen Sefer Paşa’yı
E reğli’n in ileri
sindeki Çiftehan (N aim â C: 2, S: 318)
da yakalayıp öldürünce, Abaza’dan al
dığı talim ata uyarak başını Niğde hisa
rına dikmişti.
Abaza Mehmed Paşa Sivas Üzerin
den harekete geçtiği sırada Çopur Bekir
de N iğde’de birtakım tedbirler ittihaz ederek mücadeleye hazır
vaziyet aldı.
Sadrıâzam ise K onya’ya varınca A baza'
ya b ir m ektup yazarak b ir takım nasihatiarda bulundu ve kendisini itaata da
vet etti. L âkin Abaza bu m ektuba al
dırm adı ve Kayserili Şeyh veya Abaza
1857
Şeyhi diye tanınan Sarıbaba-zâd-e Abdu rrahim adındaki adam ının teşvikleri
ne kapılarak m ücadeleyi tercih etti. B u
nun. için veziriazam da E reğliîden son
ra yürüyüşüne devam la N iğde’ye geldi.
O sırada Çopur Bekir Niğde kalesine ta
hassun etmişti. Kaleye b ir kaç top atıldıysa da Çopur Bekir dayandığından orada fazla v akit kaybedilm iyerek erte
si gün yine yürüyüşe devam edildi. O r
du Kayseri yak ın ın dak i Karasu k öp rü
süne vardığı sırada, veziriazam ın Abaza
ile b irlik olup yeniçerileri kırdıracağına
dair bir şayia dolaştı. A baza’n ın casus
ları ijasıtasiyle çıkarılm ış olan bu şayia
dan heyecana kapılan yeniçeriler subay
larının telkinleriyle yatıştırıldı.
Abaza M ehm ed Paşa veziriazam ile
çarpışm ak için harekete geçerken, m ü
verrih N aim â (C: 2, S: 320) n ın ifade-siyle: «Kayseriye ve Sivas ve ol hava
lide olan eiıl-i -haymeden T ürkm an u lus
ların a ve aşiret ve boy beylerine haber
ler gönderüp, m uavenet ve m üzakeret
talep idüp vaad ile herbiritıi kendüye
m ünkad etmişti. A n lar dahi mukabele
ve cenk g ünü v ardım etmeğe ahd idüp,
A baza asıl onların ianetine üm itv a r olm ağla m ukabeleye cür’et ve serdar-ı zişana karşu Kayseriye sahrasına azimet
ettis>.
Çerkeş M ehmed Faşa em rindeki h ü
k üm et kuvvetleri ile A baza
M ehm ed
Paşa arasındaki m uharebe 1824 y ılı Ağustosuııun sonlarına doğru cereyan et
ti. İlk gün ik i tarafın öncüleri birbirine
girip de m uharebe kızışm aya yöneldiği
sırada yeniçeri ağası Boşnak Husrev Ağk, k a p ık u lu askerlerine: «Bre kom an
gaziler devlet düşm anlarını, gayret ey
len!» diye haykırarak kendilerini gayre
te getirdi. A baza’n ın sıkıştırm ası netice
sinde kendisine iltih a k etmiş olanlardan
eski Şebinkarahisar sancak beyi Murtaza Paşa ile Sivas beylerbeyi
Tayyar
M ehmed Paşa harbe girileceği g ü n ü n ge
cesinde birbiriyle anlaşarak sabahleyin
veziriâzam tarafına iltih a k ettiler. B u n
la rın birdenbire h ük ü m e t cephesine ilt i
hak la A baza
kuvvetlerine karşı silâh
kullanm ası onun m ağlûbiy etin i h ızlan
dırdı. A baza M ehm ed Paşa askerinin bo
zulm aya yüz tu ttu ğu nu görünce etrafa
at koşturarak bozgunu önlemeye çalış
tıysa da buna m uvaffak olamadı.
Abaza çenginde babası ile birlikte
silâhdar bölüğünde bulunan K âtib Çele
bi bu m uharebeyi müşahedelerine isti
naden «Fezleke» sinde (C: 2. S: 55-62)
tafsilâtlı şekilde anlatır. H arbin en şid
detli devresinin b ir saat sürdüğünü söy
leyen K âtib Çelebi, harbiiî kayb ed ildi
ğini anlayınca A b aza’nın derhal hazine
sandıklarını alarak
kaçtığını
bildirir.
Yine ayni m üellif, bu arada Abaza’nın
sahip olduğu bir kaç topun muharebe
m eydanında k aldığım , bun ların elde edilip serdara getirildiğini, zaferin k a f il iği tebellür edince o gece serdarın em
riyle m um donanması ve şenlikler y a
p ıld ığ ın ı kaydeder.
Abaza M ehm ed Paşa bir kısım sü
vari! Bri ile kaçarken, onun çocukları ile
hâzinesinin N iğde’de b ulun duğun u Çer
keş M ehm ed P aşa y a haber verdikleri .ıden, serdar derhal oraya, R um eli bey
lerbeyinin emrinde bir m ik tar kuvvet
şevketti. B u n lar ik i gün ik i gece d u r
m adan yol alarak Niğde önüne ge ldik
leri sırada, daha önce ılgar ile buraya ulaşan Çopur B ekir’in gerek kendi, ge
rekse A baza’nın m al ve k arışım alarak
Sivas’a doğru gitm iş olduğunu öğrendi
ler. B u n u n üzerine
R um eli beylerbeyi
derhal Çopur Bekir'in arkasından süva
riler şevketti. B u n lar yolda eşkiyalara
yetişerek üç yüz tanesini yakalayıp ö l
d ürdükleri gibi Abaza M ehm ed Paşa’nuı
karısı ve kızını da ele geçirdiler.
V eziriâzam Çerkeş M ehmed Paşa
Kayseri önünde b ir kaç gün kaldıktan
sonra Sivas’a geldi.
Tayyar
Mehmed
Paşa’n ın özür dilemesi üzerine onu yine
Sivas beylerbeyliğinde bıraktı. A baza’
n ın karısı ve ele geçirilmiş olan m a lla
rını Sivas kalesinde hıfzettirdi. Abaza
M ehmed Paşa esas beylerbeylik merkezi
olan E rzurum ’a gitm iş
bu lunduğundan
V eziriâzam Çerkeş Mehmed Paşa da onuıı arkasından Tercan’a kadar ilerle
di. A rtık kış
yaklaşm aktaydı. B u b a
kım dan A b aza’n ın E rzurum kalesinde
muhasarası hayli zahm eti icap ettirecek
ti. O sırada A baza’dan affı için m ektup
ve adam lar gslmesi, böyle b ir zahmete
ihtiyaç bırakm adı. Abaza M ehm ed P a
şa affedilerek bazı şartlarla yine E rzu
rum beylerbeyliğinde
ikam e
olundu.
N aim â (C: 2, S: 326) n ın bildirdiğine
göre bu şartlar: «Erzurum k al’asma tü-
1858
fenkçi yaz' olunup
A baza taarruz et
meye, B ir haseki, on bölükbaşı ve k ifa
yet kadar yeniçeri neferatı vaz's nidan
ibaretti. Çerkeş M ehmed Paşa, A baza işini bu şekilde hallettikten sonra k ış
lam ak üzere Tokat'a döndü.
A baza isyanı ç ık tığ ı sırada B ağdad’da da Bekir Subaşı hadisesi patlak ver
m işti. A baza isyanım
m uvaffakiyetle
bastırdıktan sonra T okata’ çekilen V e
ziriazam Çerkeş M ehm ed Paşa’n ın niye
ti ertesi baharda Bağdad üzerine y ü r ü
mekti. L âk in Tokat’a m uvasalatından on
onbeş gün kadar sonra hastalanarak ö l
düğünden. Bağdad
hâdiselerinin halli
vazifesi D iyarbekır beylerbeyi Hafız Ahmed Paşa’ya tevdi edildi.
Cennet-oğlu isyanı
D ördüncü M urad
devrinde devlete
kafa tutup isyan edenlerden birisi
de
Cennet-oğlu veya Ceıınet-karı-oğlu de
nen şahıstır. Aslen b ir sipahi olan Cennet-oğlunun çıkardığı isyan Abaza M eh
m ed Paşa ve Bekir Subaşı’n ın k i kadar
uzun sürmemiştir.
B ir h ü k ü m d a r sülâlesine m ensubi
yetinden dem v u ru la n Cennet-oğlu K a
resi (Balıkesir) tarafların da başına bir
sürü kuvvet toplamış, evvelâ reâyâyı ko
rum ak bahanesiyle işe koyulup onun ar
kasından da açıkça isyan etmiştir. İsya
nı ciddileşince A y d ın ve S aruhan taraf
larını da istilâ etm iştir. B uralardaki h ü
küm et kuvvetlerini m a ğlu p edince, en
dişe yaratır bir h â l alm ıştır. B unun üzerine Cemıet-oğlu’m m tenkili içiıı sa
daret kethüdası K an lu M ehmed A ğaya
paşalıkla serdarlık tevcih edilm iş, eski
Anadolu beylerbeyi
Dişlenk
Hüseyin
Paşa da ona m uav in verilm iştir. İstan
bul'dan bir m ik tar kuvvetle hareket eden bu kum an dan lar Bergama, M id illi
ve İç-el tarafından da asker tem in edip
ondan sonra Cennet-oğlu üzerine y ü r ü
m üşlerdir. İk i taraf birbiriyle Manisa ovasmda karşılaşm ış ve bilhassa D işlsnk
H üseyin Paşa’n ın gayretiyle Cennet-oğlu m ağlu p olm uş ve D enizli’ye kaçm ış
tır. Fakat arkası boş bırakılmıj-arak ya
kalanm ış ve işkencelerle öld ürülm üştür
(.Aralık 1624). Cennet-oğlu’n u n ele geçen
adam larından bazıları kazığa v urulm uş
tu.
1859
Abaza Mehmed Paşa’nın
ikinci isyanı
Padişahın affına m azhar olup Erzu
rum beylerbeyliğinde
bırakılan Abaza
Mehmed Paşa, hüküm ete itaat n iy e tin
de sam im î
olm adığından, bir müddet
sonra hak ikî hüviyetini tekrar gösterme
ye başladı. V alilikte ipka edildiği zaman
lev-îiıd ve sekbanları yanından ayırm a
dığından; bunlara istinaden etrafı tazyi
ke ve yeniçerileri öldürm eye koyuldu.
Abaza Mehmed Paşa’n m , işi daha b ü
yüteceği belli olm aktaydı.
O
sırada hüküm e ti meşgul eden en
m ü h im mesele Bağdad hadiseleri idi.
Bağdad önünde kesin bir m uvaffakiyet
tem in edilemezken, İran sınırının kuzey
bö lüm ü yak ın ın da da âşâyişin bozulm a
sı, devleti çok m üşk ül durum a d üşüreb i
lir ve icabında Bağdad tarafından vazi
yet daha fazla O sm anlIlar aleyhine dö
nebilirdi. B un un için, Abaza Mehmed
Paşa meselesi bir önceki kadar b ü y ü
meden çaresine bak ılm ak istendi. Bu ga
ye ile 31 aralık 1626 da sadaret k ay m a
kam ı Receb Paşa’n m sarayında Ş ey hü l
islâm Yahya Efendi, ulem a ve vüzeranın
iştirakiyle bir toplantı yapılarak H alil
Paşa’n m sadrıâzam lığa
tayinine karar
verildi. H a lil Paşa'nm
Abaza’n ın eski
ham i’si oluşu gözönüne getirilerek, ken
disinden çekineceği, ayrıca bu yaşlı ve
zirin tecrübesinin de âsi v alin in itaatini
teminde işe yarıvacağı
hesaplanmıştı.
H alil Paşa ya sadaret tevcih edilince da
ha bazı m akam larda da değişiklikler ya
pıldı. Bu cümleden olarak; İstanbul def
terdarı Bekir Paşa defterdarlığa, Çavuşbaşı A li A ğa da yeniçeri ağalığına tayin
edildi.
Y eni Sadrıâzam H a lil Paşa, bir;,an
önce ordunun başında b u lu n abilm e k için, kış soğuklarının şiddetine rağmen
3 ocak 1627 de Ü sküdar’a geçti,. H alil
Paşa İstanbul’dan ayrılm ak
üzereyken
şeyhi Ü sküdarlı Aziz M ah m ud H ü d a i Efe n d i’yi ziyaret edip, serdarlık hizrnetiv1„' vazifelendirîldiğini bildirdi. Aziz Mshm ud Efendi, bu n a kar-şı nsA beyim, isü
defa daha serdar olm uştun» deyip baş
ka bir şey söylemedi. D aha önceki muvaffakiyetsizliğine telm ihen istihza h a
vası taşıyan bu sözden H a lil Paşa müte-
essu' olurken, şeyhe pek fezla hürm et
gösteren bazı kimseler de sadnâzam m
yeni bir m uvaffakıyetsizliğe uğrıyacağını istidlal ettiler.
H alil Paşa İstanbul’dan hareket et
tiği zaman soğuklar o derece şiddetliy
di ki, N aim â (C: 2, S: 402) ya göre, as
kerlerin nefesleri sakal ve bıyıklarında
buzlar meydana
getirmekte idi. H attâ
askerlerden donanlar vardı. H alil Paşa
K onya’ya vardığı zam an kapıcılar ket
hüdası da H afız Ahm ed Paşa’dan m üh r -ü
hüm âyu n u getirerek teslim etti.
H alil Paşa sadrıâzam tayin edilm ek
le beraber, sadrıâzam lıktan yeni ayrılan
Selefi H afız Ahm ed Paşa padişahın te
veccühünü muhafaza eylemekteydi. N ite
k im , sadaret vazifesi H alil Paşa’ya tev
cih edilirken Hafız Ahmed Paşa da îstanbula’ çağrılm ıştı. Bu tebligatı alınca
yeniçeri ağalığından m azûl vaziyete d ü
şen Husrev A ğayı beraberine alarak 2
m art, 1627 de H alep’ten hareket ederek
b ir ilâ bir buçuk ay kadar sonra İstan
b u l’a ulaştı. Eu sırada B irinci A hm ed’in
kızlarından Ayşe Sultan ile evlendirile
rek hanedana damad oldu ve ikinci ve
zirlikte istihdam edildi. O nunla beraber
gelen eski yeniçeri ağası Husrev A ğ a ’m ıı
şecaatma m ükâfaten
vezirlik
verildi.
Böylece her ikisi de kubbenişin oldular.
H a lil Paşa 24 m artta H alep’e vasıl
oldu; 4 temmuzda da otağa çıktı. Bu
arada yeniçeri ağası
hastalanıp vefat
ettiğinden, süvari
m ukabeleciliğinden
kanun h ilâfın a
bölük ağası olan H alil
A ğaya (N aim â C: 2, S: 403) yeniçeri ağalığı tevcih edildi- Şimdiye kadar ye
niçeri ağalığına m irialeın; kapıcıbaşı ve
bilhassa büyük m irahurlardan tayin ya
pılırken bir bölük ağasından yeniçeri ağası yapılması ilk defa vuku buluyordu.
Bu hususta usul ve kanunların çiğnenişi
S ultan Osman vak'asm dan beri göze
çarpmaktaydı.
H alil Paşa Halep’e müteveccihen İs
tan bu l’dan ayrıldıktan sonra, o sırada
B alıkesir’de oturan eski Anadolu bey
lerbeyi Dişlenk Hüseyin Paşa’ya vezaret
tevcih olunarak serdara iltih ak ı emredildiğinden. Cennet-oğlu
isyanını bas
tırm akla nazarı dikkati celbeden mezkûr
Paşa H alep’te serdara m ü lâk i oldu.
Veziriazam H alil
Paşa, H alep’ten
kalkarak Diyarbekir’e doğru y o lla n ö ıî:
sııada, G ürcistan’da O sm anlılar elinde
ki Ahısha (Ahıska) kalesine bin kadar
İran askerinin girdiği haber alındı. B u
nun üzerine serdar H alil Paşa, Diyarbekir, Küm eli, Halep, Maraş valilerini Anadolu beylerbeyi Dişlenk H üseyin Paşa’n ın emrine vererek A hısha üzerine
gönderirken Abaza Mehmed Paşa*yâ da
Bostan Paşa ile haber yollıyarak Ahısha’n ın im dadına koşmak üzere Dişlenk
Hüseyin Faşa'ya iltih ak etmesini b ild ir
di.
A baza Mehmed Paşa ise Bostan Pa
şa’ya itibar göstermekle beraber, sadrıâzama b ir m ektup yazıp, kendi sekbani arının yeniçerilerden korktuğunu, b u
nun için A hısha’ya ilerliyen kuvvetlerin
Muş üzerinden gitm elerini, ayni zam an
da seraskerliğin de kendisine verilm esi
ni istedi. Sadrıâzam ise cevaben
birm ektup yazıp, N aim â (C: 2, S: 405) n m
ifadesiyle: «bu tarafta kul senin seras
ker olduğuna razı değildir: heman hasbelemr bu sefere çıkup bîr hizm et v ücu
da getirmeğe sâi idesin; inşaüaiv.ı tealâ
curm ün afv olunup
padişah
yanında
m rk b u 1 olursun» dedi.
Abaza’nın baskınla
kazandığı muvaffakiyet
Abaza Mehmed Paşa’n m Ahıska’nm
im dadına çağrılm ası, onun aleyhine h a
zırlanan plânın
tatbikatiyle
ilgiliydi.
Kendisi bu vesile ile E rzurum kalesin
den ayrılınca yakalanıp
öldürülecekti.
A baza’nın yakalanıp öldürülm esi p lâ n ı
n ın ayrı bir safhası halinde İstanbul’dan
sekiz yüz yeniçeri gönderilm işti. Dişlenk
Hüseyin Paşa’ya
iltihak
bahanesiyle
Trabzon üzerinden gelmiş olan bu yeni
çeriler, Dişlenk Hüseyin Paşa’dan daha
önce E rzurum ’a ulaşm ışlar ve G ürcü k a
pısı civarına çadır kurm uşlardı. Abaza
Mehmed Faşa vaziyetten şüphelenm ek
teyken nihayet casusları vasıtasiyle aleyhindski plândan haberdar oldu. B u
nun üzerine derhal tertibat alarak bir
sabah erkenden 3'eniçerilere baskın y a
pıp hepsini kılıçtan geçirdi. A baza’n ın
kılıcından ancak b ir kaç kişi kurtulabildi. Bunlardan b iri halk kıyafetine b ü rü
nüp Dişlenk Hüseyin Paşa’n m b u lu n d u
ğu yere giderek yeniçerilerin başına ge
len şeyi bildirdi. Bu fena haber paşala
1860
şa yarı cansız vaziyette yükletildiğ'i bey
rı endişeye sevkettiğinöes Divarbekir’e
gir üzerinde can verdiğinden cesedi yogeri dönrneye karar verdiler. O arada
yeniçerileri m ahvetm iş olan Abaza Mehla bırakılm ıştır. Esir aldığı yeniçeri, su
med Paşa, Dişlenk H üseyin Paşa k u v
bay ve paşaların hemen hepsinin canına
vetlerini yakalam ak gayesiyle harekete
kıyan Abaza Mehmed Paşa sadece Bos
tan PaşaŞ'a
d o k u n m a m ış tır .
Paşaları
geçmiş bulunuyordu.
Yeniçerilerin başına gelen felâket
boğdurarak öldüren Abaza, yeniçeri su
ten bir gece yarısı haberdar olan Dişlenk
baylarını dörder parçaya böldürerek Er
Hüseyin Paşa derhal em rindeki kuvvet
zurum kalesi bedenlerine astırmıştır. Bu
leri harekete geçirmiş ve bü tün gece yol
galibiyeti üzerine iyice gemi azıya alan
yürünm üştü. Ertesi gün
kuşluk vakti
Abaza Mehmed Paşa Erzurum civarında
yakaladığı yeniçerileri derhal öldürtm üş
bir dağ geçidi Önüne gelindiği sırada D iş
tür. Abaza’n ın gazabı yüzünden, yeniçe
lenk Hüseyin Paşa askere m ola verm iş
ti. Fakat böyle bir yerde istirahata çeri olm ıyanlardan bazı kimselerin de ye
niçeri zannı ile hayatlarına son veril
İtilmenin doğru olm adığını takdir eden
miştir.
Maraş valisi Ziver Paşa. Dişlenk H üse
yin Paşa’ya, m üverrih N aim â (C: 2. S:
407) m n ifadesiyle: «devletlu bunda ko
Halil Paşa’nın E rzurum ’u
nulmaz. Abaza bu fezahatı ettikten son
muhasarası
ra yerinde durm az ardım ızca gelür, hem an gidelim , bari derbendi geçüp anda
Veziriazam H alil Paşa, Abaza üze
konalım» demiş, Dişlenk Hüseyin Paşa
rine sevkettiği Anadolu beylerbeyi Diş
ise «oğlum mahfede hastadır, zahmet çe
lenk Hüseyin Paşa’nm başına gelenleri
ker, elbert3 konarız!» cevabını vermiştir.
öğrenince, hayli
müteessir oldu. Ayni
Bu vaziyet karşısında Ziver Paşa m ai
zamanda şaşkınlığa uğradı. Abaza'nın eyet erkânından bir m ik tar iıısan ile b ir
sir ettiği kimselerin tam am ını öldürm e
likte Dişlenk Hüseyin Paşa'daıı ayrılsi veziriazamın em rindeki askerlerin m a
iniştir.
neviyatını da sarsmıştı. Tabi’i o arada
Dişlenk Hüseyin Paşa’n ııı emrindeki
A h ısk a’ya da im dat edilem ediğinden îkuvvetlerin yol yürdükleri gece şiddet
ran lıların eline
geçmiş ve kalesindeki
li yağm ur yağdığından, askerler ve eşya
Osm anlı askeri İran lılar tarafından katlar ıslanmış, bu yüzden istirahata ge
Iolunmugtu.
çildiği sırada eşyalar kurutulm ak üzere
işte vaziyet böyle fena bir manzara
güneşe serilmiştir. O arada Dişlenk H ü
arzetmekteyken H a lil Paşa E rzurum Öseyin Paşa da ıslanmış elbisesini ve hat
nüne gelerek şehri kuşattı. Sadnâzam .
tâ zırhını bile çıkararak yeşil atlas bir
şehir muhasarasına yarı
yolda karar
zıbııı ile kalm ıştır. İşte vaziyet beyley
vermiş olduğundan yanında b ü y ü k top
ken birdenbire Abaza
Mehmed
Paşa
yoktu. N aım â’ (C: 2. S: 416) ya göre;
kuvvetleri bastırıvermiştir. Dişlenk H ü
veziriâzam m yanında İran lı
K arçikay
seyin Paşa em rindeki hük üm e t kuvve; - H an’ı öldüren G ürcü beylerinden Magleri kendisini toparlam aya fırsat b u la
rav H an’ın getirdiği b ir balyemez to
m adan
askerlerden b ir kısmı esir .bir
pundan gayrı top
yoktu. B ilahara iki
kısmı da şehid düşm üştür. Paşaların ço
top da O ltu kalesinden getirildi. Böyleğu da esirler arasındadır. O arada Diş
ce Sadrıâzam H a lil Paşa, âdeta toptan
lenk Hüseyin Paşa’nın üzerine hücum
m ahrum kuvvetleriyle Erzurum kalesi
eden birisi m ızrağını Paga’n ın boğazına
n i muhasaraya girişti. Şehrin m uhasara
saplamış, m ızrağın ucu boğazından g i
sı yetmiş gün sürdü. L âk in bu m uhasa
rip ensesinden çıktığı anda Hüseyin P a
radan hiç bir müsbet netice elde edeme
şa yere y ıkılm ış ve can çekişmeye baş
di. Birdenbire kar yağm aya başlaması
lamıştır.
üzerine 25 kasım 1627 (16 rebiülevvel
17
ağustos 1627 günü cereyan eden
1037) de muhasarayı
çözerek T okat’a
bu baskın hareketi neticesinde k at’i bir
çekildi. Ordu Tokat’a gelirken kış bas
zafer kazanan Abaza Mehmed Paşa esir
tırdığı ve şiddetli soğuklar hüküm sür
aldığı paşaları beygirlere b ind irip E rzu
düğünden askerlerin arasında bir hayli
rum yolunu tutmuş, D işlenk H üseyin P a
donanlar oldu.
1861
A baza’n ın hakkından geimesi için
sadnâzsm yapılan H alil Paşa, becerik
sizliğinden dolayı bir şey başaramadığı
gibi üstelik bir de hem çarpışm alar sı
rasında, hem de soğuklar yüzünden pek
çok insanın hay atlarını kaybetmesine se
bep olm uştu. Bu vaziyet İstanbul’da öğ
renilince H alil Paşa sadaretten azledil
di.
Husrev Paşa’nın
serdarhğı.
H alil Paşa’n ın serdarlığı yüzüne gö
züne bulaştırm ası üzerine.
İstanbul’da
şeyhülislâm,
vezirler,
kazaskerlerden
m üteşekkil bir meclis toplanarak, vazi
yeti düzeltecek bir serdarın başa geçi
rilmesi iğini görüştü. Şeyhülislâm Y ah
ya Efendi, kısa b ir m üddet önce kubbe
vezirliğine getirilm iş olan eski yeniçeri
ağası Boşnak Husrev Paşa’dan epey şey
ler um duğundan, bunun
sadnâzam lığa
getirilm esini padişaha tavsiye etti. H us
rev Paşa, kubbe vezirlerinin en kıdem
siziydi. B unun için evvelâ kendisi Diyarbekir valiliğine tayin edildi. Böyle
bir kadem enin icadından sonra Husrev
Paşa İstan bul’dan çıkıp İzm it'e vardığı
sırada arkasından
kapıcılar kethüdası
Haşan A ğa ile m ühr-i hüm ayun gönde
rild i (6 nisan 1628).
Husrev Paşa m ühr-ü hum ayunu tes
lim alınca, baharda sefere hazır olm a
lar; hususunda icap eden kimselere e*
m irle! verdikten sonra Tokat’a ulaşm ak
üzere yoluna devam ile 1 haziranda To
kat’a vasıl oldu.
Husrev Paşa sert ve insafsızdı. K u
sur işliyenleri hak h u k u k
dinlemeden
derhal idam ettirirdi, N ahnâ (C: 2, S:
421) göre; id am ını em rettiği adam ların
boynunu kendi çadırının önünde
v u r
durur ve o sırada kendisi de bir iskem
leye oturarak id am ın icrasını bizzat ta
kip eylerdi. Z ulm ünden bahsedilen M a
nisa sancak beyi H acı Paşa’n m id am ını
em rettiği zaman, m ezkûr Paşa’yı ö ld ü
recek cellâdın b ir sa*t gecikmesi m ü n a
sebetiyle id am m icrasını m üteakip cel
lâdı yere yık tırarak beşyüz değnek vurdurmuştu.
Husrev Paşa Tokat’ta iken yeniçeri
k âtibi M ehmed Efendi vasıtasivle İstan
1862
b u l’dan gönderilen yüz yük akçe serda
ra teslim edildi. O arada ayrıca 12 adet
top gemilere konarak Sam sun’a sevkedilm işti. Toplar Sam sun’dan sonra kara
yolundan Tokat ve Sivas üzerinden E r
zurum ’a doğru yollandı.
Husrev Paşa Tokat’tan hareket et
meden önce R um eli beylerbeyi İlyas P a
şa. A nadolu beylerbeyi Ziver Paşa ile
Maraş, Sivas ve K aram an valilerini E r
zincan’a sevketmişti.
B u n lar o tarafa
doğru ilerlem ekteyken A baza’nın adam
ları Husrev Paşa’m n sertliğini duym uş
ve bu yüzden içlerinde biraz korku be
lirm işti. O n u n için adı geçen valiler Eı>
zincan’a gelince
Abazan’m oradaki adam ları çarpışm adan şehri teslim etti
ler.
Bu sırada A baza Mehmed P a şa m a
E rzurum ’u teslim etmek üzere İranlIlar
la anlaşmış bulun duğun a dair bir şayia
çıktı. Bu şayia karşısında Husrev Paşa
22 temm uz 1628 güııü Tokat’tan hareket
etti. Sivas’a varılınca askere zahire ve
rildi; bu arada topların
oraya kadar
nak li işi de başarılm ıştı. Topların
da
ordunun beraberinde olması tem in edi
lince Husrev Paşa 2 ağustosta Sivas’tan
hareket etti.
Abaza M ehm ed Paşa E rzurum
ve
çevresine h âk im
bulun m ak la beraber,
kendisine itaat
ettiremediği yeıier de
vardı. Hasan-kale böyle bir yerdi.
B uran ın m uhafazasında bulunan es
ki A vlonya sancak beyi
Yusuf Paşa
arada b ir Hasan-kale’den çıkıp A baza’
ya ziyan vermekteydi. Buna bir son ver
m ek isteyen Abaza
M ehmed Paşa ise
Hasan-kale Önüne gelip geliri kuşatm ış
tı. Yusuf Paşa m etanetle
dayanm akla
beraber, nihayet adam larının takati t ü
kenip teslim olacak hâle gelmişti. H a
san-kale m üd afileri böyle tehlikeli g ü n
ler yaşam aktayken, Abaza, Serdar H us
rev Paşa’n m harekete geçmiş olduğunu
duymuş ve m uhasarayı bırakarak E rzu
rum kalesine sığınm aya
hazırlanm ıştı.
Abaza M ehm ed Paşa,
serdarın, ancak
yirm i g ü n sonra E rzu ru m ’a ulaşabilece
ğini hesaplıvarak işlerini buna göre £yaıiam ıştı. Hasan-kale
m üd afii "Vusul
Paşa, A baza’n ın hesabından haberdar olunca süratle serdara adam lar yetiştire
rek durum u ona lıaber vermişti.
Veziriİzarîî Husrev Paşa bu haberi
alınca, topların arkadan acele yetiştiril
mesi için Defterdar Bekir Paşa'ya sıkı
emirler verip, bir an önce
E rzurum ’a
yetişmek gayesiyle dört g ü n lü k yolu ik i
günde katedecek süratle ilerliyerek, 30
ağustos 1628 de E rzurum önüne ulaştı,
iki gün sonra da toplar ve askerin geri
kalan kısmı yetişti.
Abaza’nın teslim olması
Veziriâzam Husrev Paşa ordu ile
geldiği zam an E rzurum ’un Tebriz k a p ı
sının önünden geçip, kalenin güney ta
rafında ileride
Deve-boynu m ahalline
konmuştu. İcap eden h a zırlık la rın sür'atle ik m alin i m tüeak ıp N aim â (C: 2, S:
435) ya göre 5 eylül gecesi (6 m uharrem
1038) metrise girip şehri
m uhasaraya
başladı.
Abaza M ehmed Paşa, serdarın, tah
m in etm ediği bir sür’atle gelmesi sebe
biyle. E rzurum kalesine pek acele şe
kilde dahil olmuş ve içeriye lüzum u k a
dar zahire, m üh im m a t ve h a ttâ asker
dolduram am ıştı. Esasen Husrev Paşa’nın pek disiplinli şekilde hareketi k ar
şısında, bu vaziyetten çekinen bazı k im
seler daha önce A baza’ya itaattan vaz
geçip serdara iltih a k etmişlerdi. ■Şim di
bir de h azırlık la rım
tam am lıyam adan
kaleye girmeye m ecbur olduğu cihetle,
hem askerlerinin hem de kendisinin m a
neviyatı iyi değildi. E rzurum kalesi top
larla sıkı şekilde d ö v ülüp bazı yerlerde
yık ıntılar da m eydana getirilince A b a
za ve em rindekilerin m aneviyatı biraz
daha sarsıldı. Beri taraftan Husrev P a
şa ise E rzurum kalesinin m etanetini göz
önünde bulundurarak, kaleyi içten fet
hedebilmek için içeriye gizlice naberler
gönderip, kendisine iltih ak eyliyecekleri af ile b ölük vereceğini, y ân i süvari
bölüklerine kaydedeceğini bildird i. H us
rev Paşa’n m sertliğinin yarattığı korku
ile bu vaad yanvana gelince A baza’n ın
askerlerinden bir kaç yüz kişi kaleden
çıkarak orduya iltih a k ettiği görüldü.
Husrev Paşa o arada sözünde durarak
gelenleri süvari bölüklerine kaydetti.
Askerlerinden
b ir kaç yüz kişinin
kaçması üzerine
A baza'nın m aneviyatı
daha da sarsıldı. N ihayet kendisinin ak ıl hocası olan Abaza Şeyhi diye m aruf
Sevyid A bdurrahim E fendi’yi âlim
ve
1863
Sultan Dördüncü Murad
(Kapıdağh serisinden)
şeyhlerinden, altı kişi ile birlikte H us
rev Paşa’ya gönderdi. G elip geçmiş cürm ü affedilerek can ve m alın a do k u n u l
m am ak şartivle teslim olacağını bildiröiHusrev Paşa ise bu şartları kabul eyle
di. Abaza M ehmed Paşa, yeniçeri oca
ğın ın nüfuzlu ağası olan ve M im ar Ağa
damada diye m aru f Hoca M uslihiddin
A ğ a’n m kaleye gönderilmesi, ancak bu
adam geldiği takdirde kaleden çıkacağı
nı söylemesi üzerine, isteğine göre hare
ket olundu.
Yeniçerilerin akıl kâhyası
durum undaki kurnaz K oca M uslihiddin
Ağa içeri gönderilince Abaza Mehmed
Paşa adam ları ile birlikte Gürcü kapı
sından çıkarak (22 eylül 1628) sadrıâzam ile buluştu. Husrev Paşa kendisini
ayağa kalkarak karşıladı. V aadi veçhile,
ağalarını süvari bölüklerine, altıyüz ne
fer adamır® da cebeci ocağına kaydettir
di.
Bövlece, bü y ük ve kuvvetli b ir âsi
vali olaıı Abaza M ehm ed Paşa ilk defa
hük ü m e t reisi bulun an sad nâzam ın eline geçmiş ve neticede isyanı da sona
ermiş oluyordu. Abaza M ehmed Paşa’yı
sadrıâzam gibi padişah da affettiğinden
kendisine Bosna v aliliğ i tevcih edildi.
Abaza'dan boşalan E rzurum valiliği
Tayyar Mehmed PaşaVa verildiyse de.
padişah, yeniçeri ağası H a lil
A ğam ın
M ısır valiliğine tayinine dair sadrıâzamm dileğini k abul etmeyince, Erzurum
eyâleti H alil A ğ a ’ya verildi.
A baza’nın İran şahma
m üracaatının neticesi
Sadrıâzam Husrev Paşa’nııi Tokat’
tan hareket etmek üzereyken. A bazanın
E rzurum ’u teslim etmek için İranlIlarla
anlaşmış olduğuna dair duyduğu
şey
tam am en asılsız değildi. Abaza Mehmed
Paşa. Husrev Paşa’n m sert ve disiplinli
şekilde hahreket etmekte olduğunu d u
yunca korkuya kapılm ış ve İran şahın
dan yardım istemek üzere (N aim â C: 2,
S: 423, 434, 438) kethüdasını. Ç opur Be
k ir'i ve K üçük Abaza diye tanınan adam m ı şaha göndermişti. Osm anlı top
raklarını ele geçirmek için çeşitli im k â n
lardan faydalanm aya bakan İran şahı ise. bunu iyi bir fırsat sayarak, Şemsi
Han adındaki ku m an dan ının emrine bir
kaç bin kişi verip E rzurum ’a gitm ek üzere yola çıkarm ış. Çopur B ekir’i de y a
n ında alıkoym uştu.
Şemsi H an E rzurum ’a doğru yol a l
maktayken buranın veziriazam tarafın
dan m uhasara edildiğini duyunca geri
dönm üştü. Şemsi H an Revaıra avdet et
m ekteyken Kars tarafım
tahrip ötmek
istediğinden o tarafa doğru teveccüh ey
lemişti. İşte bu arada İran k um an dan ı
n ın niyetlerinden
haberdar olan Kars
valisi Köse Sefer Paşa (Ç opur B e k in »
N iğde’de idam ettiği Köse Sefer Paşa
başka bir şahıstır)
eyâleti askeri ile
Kars kulunu yanına alıp sü ra tle bunun
üzerine gitm iş ve îr a n lıla n gafil yakalıyarak çoğunu k ılıçtan geçirmiştir. Bu
arada esir ettiği Şemsi H an ’ı da serda
getirerek, serdarın iltifat ve ihsanlarına
n ail olmuştur.
BAGDAD HADİSELERİ
O naltm cı asrın sonlarından itibaren
Osm anlı devlet idaresinde başlıyan bo
zulm a, elbette sadece merkez teşkilâtına
m ünhasır değildi. Devlet m erkezinde bo
zukluk ve düzensizlikler arttıkça, bazı
eyâletlerde de disiplinsizlik ve tegallüb
hareketleri göze çarpar olmuştu. Ü çü n
cü Mehmed ve B irinci Ahmed zam an ın
daki C elâli isyanları, zulüm ve tegallübe
m eyyal bazı eyâlet valilerine, niyetleri
ni tatbik için fırsat ve cesaret verdiği
gibi, bilhassa B irinci A hm ed’den sonra
saltanatın iktidarsız ellere geçmesi eyâ
let idarelerinin daha fazla bozulmasına
yol açmıştı. İşte, B irinci M ustafa zam a
nında başgösterip D ördüncü M urad za
m an ında da devleti meşgul 6den E rzu
rum 'da Abaza M ehmed Paşa ile Bağdadda Bekir S ubaşrnm çıkardığı hâdiseler,
valile rin tegallüb hareketlerine en açık
birer m isaldir. Bağdad
hâdiseleri 1623
yılında başgöstermiş ve yalnızca eyâlet
sın ırlan içinde kalmıyarak* Osm anlı İran harb in in de başlam a sebebini teş
k il eylemiştir.
Bekir Subaşı’n m Bağdad’a
hâkim olması
M üverrih N a im â’m n «tahtgâh-ı huiefay-ı kiram ve burc-u evliyay-ı âzam»
şeklinde bahsettiği Bağdad şehrinde 1623
yılında Y usuf Paşa ism inde bir
vezir
vali bulunm aktaydı. O sırada Bağdad’da
m evcut 12 bin yerli k ulu ile kale azap
ların ın kum andanı Bekir Subaşı ism in
de birisiydi. O tarafın yerlilerinden ve
eşraftan olan Bekir Subaşı, hem uzun
m üddettenberi bu vazifeyi ifa ettiği, hem
de bir hayli m al m ü lk sahibi b u lu n d u
ğundan fazlaca itib ar ve şöhrete sahip
ti. K endi adam larını çorbacı ve gedikli
yaptığından b ü tü n otoriteyi elinde top
lam ış ve N aim â (C: 2, S: 266) ııın ifa-desiyle: «Bağdad’m deruıı ve birununa
m usallat olmuş
beylerbeyinin bir adı
kalm ıştı». Kudret ve otorite fiile n Bekir
Subaşı’nın elinde
bulunduğundan vali
Yusuf Paşa iç kaleye çekilmişti.
Bu kadar kudret ve itibarın a rağ
m en Bekir Subaşı’n m
m uhalifleri
de
1864
vardı. A zaplar yüzbaşısı M ehmed Ağa
bunlardan biriydi. Bekir Subaşı bir gün
kendisi ile ayni adı taşıyan başka bir
m u h alifin i yaklam ak üzere Bağdad d ı
şına çıktığı sırada, azaplar yüzbaşısı onun oğlunu
öldürm ek istedi. A zaplar
yüzbaşısı Mehmed A ğa bu gaye ile ha
zırlanıp faaliyete geçtiği zaman, Bekir
Subaşım n B ağdad’da kalan oğlu Mehmed
buııdan haberdar oldu. A zaplar yüzba
şısı Mehmed Ağa. Bekir S u başrn ın ket
hüdası Öm er A ğayı kendisine
taraftar
zannedip bazı vaadlerde de bulu n u p p lâ
nı tatbik etmek isterken Öm er A ğa vazi
yeti Bekir Subaşı'm n oğluna bildirdi.
B unun üzerine B ekir
S ubaşı'm n oğlu
Mehmed derhal tertibat alarak azaplar
yüzbaşısına karşı hücum a geçti. O
da
m ağlup
olduğundan iç kaleye girerek
vali Yusuf Paşaya sığındı. Bekir S uba
şı’n m oğlu M ehmed ise bu defa iç k a
leyi m uhasara ederek azaplar ağasının
teslim ini istedi. B ir taraftan da babası
na acele haberciler gönderdi. O sırada
m uhalifi Bekir Ağayı m ağlûp edip kaçı
rarak Bağdad’a
dönm ekte olan Bekir
Subaşı m aiyetindeki
adam lar arasında
bulunan yüzbaşının
oğlunu
öldürttü.
Bağdad’a yetişince de ic kaleyi m uhasa
ra etti. îvaim â’ya göre, «bu hususta se
n in sun’un olm adığı m alum um uzdur; l â
kin hasm-ı canımız olan yüzbaşıyı bize
ver, bizim sana
m azarratım ız yoktur»
diye Y usuf Paşalfea haber gönderdi. V a
li Yusuf Paşa ise; kendisine sığınm ış bir
kimseyi teslim etmeyi k üçü k lü k adde
derek yüzbaşıyı onların eline vennediBekir Subaşı,
Bağdad iç
kalesini
m uhasaraya devam eylerken, cesur bir
adam olan Y usuf Paşa yanm a bir m ik
tar asker alıp kaleden çıkışlar yapar ve
önüne gelen Bekir Subaşı kuvvetim k ı
rarak A raplar tarafından gönderilen za
hireyi içeriye alırdı. Böyle b ir kaç defa
çıkışlar yapan Y usuf Paşa
gündüzleri
kaleden top ve tüfenk y ağ d ırır,. geceleri
de sıkı emniyet tedbirlerine başvururdu.
Bir cuma sabahı Bağdad kalesinin
İmam-ı âzam kapısı tarafındaki burcun
da durup topçulara nişan talim i y ap tı
rırken kalenin m azgal deliklerini hedsf
futan Bekir Subaşı tüfenkendazlanm n
attığı kurşunla kaşından vurularak b i
raz sonra öldü. Y usuf Paşa ölünce yüz
başı Mehmed- Ağa m ukavem et cesareti
gSsteremiyerek,
aman dileyip kaleden
dışarı çıkarak teslim oldu. Yüzbaşı, am an verilmesini m üteakip dışan çık tı
ğı halde Bekir Subaşı insaniyet kaidele
rini çift katlı olarak çiğnedi. Yüzbaşı
Mehmed Ağa ile ik i oğlunu Dicle neh
rinde bir kayık içine bağlayıp oturta
rak üzerine neft döküp ateşletti. O nlar
alev alev fecî şekilde yanıp
ölürken,
.kendisi, oğlu ve maiyeti halkı ile bir
likte bunu seyretti. Daha sonra iç kaleye
girerek hazine ve cebehaneyi zaptetti.
Gerek kale dahilinde
gerek
dışarıda
kendisine m uhalefet edenleri öldürttü.
B unları yaparken, durum una meşruiyet
süsü vererek h alk ı kendisine ba ğlıy ab il
mek için, Bağdad v a liliğ in in kendisine
tevcih olunduğuna dair uydurm a b ir va
lilik emri tanzim ettirerek halka okuyup
ilân etti ve uydurm a em irle paşa u n v a
nını da takındı (1623).
Bekir Subaşı bu şekilde B ağdad’ııı
tamamen hâk im i
kesilirken, İstanbul'a
karşı da yalana başvurarak, Yusuf Pa
şa’n m gadr ve kastına uğradığı iç in bu
neticenin hasıl olduğunu yazdı. Naim â:
(C: 2. S: 271) ya göre; Bekir Subaşı'n ın k âğıdı İstanbul'a geldiği sırada Mere H üseyin Pasa veziriazamdı.
Hafız Ahmed Paşa’n m Bekir
Subaşı*ya karşı serdarlığı
Bekir Subaşı'm n du rum u İstan bul’un
m alûm u olunca Diyarbekir valiliğinden
m azûl Süleym an Paşa’ya Bağdad eyâle
ti tevcih edilerek, tayin edildiği vazife
ye çabucak yetişmesi
bildirild i. O da,
% w elâ A li Ağa ism indeki m ütesellim ini
Bağdad'a yolladı.
Fakat Bekir Subaşı
m ütesellim i şehre
sokmadı. Süleym an
Paşa M ard in ’de iken, mütesellim , Bekir
Sutfifeı’m n y ap tık ların ı kendisine an la
tınca, vaziyet acele İstan bul’a aksettiril
di. B unun üzerine Diyarbekir beylerbevisi Vezir Hafız A hm ed Paşa, Bekir S u
başı üzerine serdar tay in olundu. Maraş, Sivas, Musul, K erkük valilerine H a
fız Paşan’ın enirine girm eleri teb liğ edildi.
H afız Ahm ed Paşa serdarlık em rini
alınca Diyarbekir surlarının Dağ-kapısı
önüne çadırını kurdurarak asker topla
maya teşebbüs ederken, b ir taraftan da
tecrübeli kimseleri yanm a çığararak ken
1865
dileriyle görüştü. Bunlar. Bağdad lıalkı
arasında şrile rin b u lu n d u ğun u ve b u n
ların İra n ’a m eyyal olduklarını; Bekir
Subaşı’n ın sıkışınca İran tarafına geçe
bileceğini: Şalı
Abbas’ın da B ağdad’]
zaptetmek için fırsat
gözettiğini ileri
sürdüler. M ak u l ve ileri
görüşlü bir
kimse olan H afız A hm ed Paşa da bu
noktaları belirterek, şim d ilik Bağdad v a
liliğ in in Bekir Subaşı’ya tevcihinin m ü
nasip olacağını İstanbul’a yazdı. L âk in
teklifi kabul edilmeyip, asker ile Bağdad’a yürüm esinde ısrar olundu.
H afız A hm ed Paşa bunun üzerine
kendi eyâleti askeri ile harekete geçip
M u su l’a gelerek bu ra nın valisi Yekçeşm
Hüseyin Faşa’ya m ü lâ k i oldu. O aralık
Sivas valisi Tayyar M ehm ed Paşa
da
askeri ile geldiyse de, îstanbuldan a lı
nan yeni bir emirle. A baza’ya karşı çar
pışacak kuvvetlere katılm ası b ild ir ild i
ğinden geriye döndü. D iğer yerlerdeki
askerlerin toplanması için M usul’da bir
aydan fazla zam an geçiren H afız Ahmed Paşa dalıa sonra oradan hareketle
K erk ük ’e geldi. Burada, kendisine B ağ
dad eyâleti tevcih edilmiş bulun an S ü
leym an Paşa ile K erk ük valisi Bostan
Paşa’yı ileriye gönderdi. B u n lar Bağdad
civarında bir yere geldikleri sırada Bekir
Subaşı askerinin bir kısmı ile kaleden
çıktı ve üzerlerine geldi. A ralarında ce
reyan eden çarpışm ada Bekir Subaşı’n m
tarafı üstün gelir gibi olduğundan paşa
lar biraz geri çekildiler. Ertesi gün H a
fız A hm ed Paşa da yetiştiğinden h ü k ü
met kuvvetlerinin m ik tarı daha da art
tı. Bu defa Bekir Subaşı’n m başında b u
lu n d u ğu Bağdad kuvvetleri m ağlû p ol
du. O aralık Yekçeşm H üseyin
Paşa
H afız Paşa’ya hemen Bağdad üzerine y ü
rüm esini teklif ettiyse de,
İran lıla rın
taarruz ih tim a li düşünülerek, böyle bir
acele harekete tevessül olunm adı.
Bu
m üh im nokta h ak k ınd a m üverrih ISTnimâ
(C: 2, S: 275) şöyle demektedir: «bağzıları, şayet ordu üzerine kızjlbaş gele
diyu tevehhüm ile m ani oldular. Eğer
takip olunsa idi, ehl-i B ağdad’ın gözleri
korkm uş ve Bekir Subaşı’ya zarurî inkıyad etmişler idi; Bekir Subaşı’yı elle
riyle tu tu p verm eleri m ukarrer id i diyu
bazıları naklederler».
O g ü n k ü galibiyet üzerine H afız Pa
şanın em rindeki orduda şenlikler y a p ıl
1866
dı ve ertesi gün için B ağdad'a yürü ne
ceği bildirildi. B ağdad’a ilk gireceklere
terakki ve dirlik ler
vadolundu. Fakat
ordudaki yedi sekiz b in sekban onar k u
ruş bahşiş verilm eden taarruza kaîkmıyacaklarını açıkladılar.
Neticede sek
banları H afız Paşa’dan ayırm ak isteyen
Bekir Subagı’m n onlara onar kuruş v er
m ek istediği öğrenildi. H afız Paşa bö y
le bir p lân karşısında sekbanlara beşer.
kuruş vererek
kendilerini teskin etti.
Bu arada Süleym an Paşa vefat eyledi.
H afız Alim e d Paşa’nm
Bağdad’ı muhasarası
H afız A hm ed Faşa sekbanları balışiş
ile tatm in ettikten sonra Bağdada doğ
ru ilerledi; Dicle nehrinin karşı y ak a
sına geçti ve şehri «K uşlar kalesi» tara
fınd an tazyike başladı; Bu arada, kale
kapılarım k apatıp içeride m üdafaaya çe
k ilm iş olan Bekir Subaşı’ya, yanındaki
paşalardan b irin i
beylerbeyliğe -kabul
ile kendisinin de eski vazifesinde k a l
m asını tek lif etti. Bekir Subaşı bunu k a
b u l etmeyince H afız Paşa B a ğ d a d ın et
rafını çevirerek kale dahiline zahire g ir
m esini önlemeye çalıştı. Devletine h iz
m et duygusu yeriııe kendi m ev k iini ta h
kim den başka b ir şey düşünm eyen Be
k ir Subaşı bu defa İran şahm a m üracaat
etti. M üverrih N aim â (C: 2, S: 277) m n
ifadesiyle: «Abbas A ğa nam m ukarrebini nâme ile Acem şahm a göııderüp, Osm anlu'dan şekva idüp, eğer gah gelüp
Osm anlıyı bu canibden def ederse canı
m ızı düşm andan tahlis etmiş olur: lacerem Bağdad-ı darülislâm kendülere tes
lim olunur» diye vaadda bulundu.
K udretli bir
h ük ü m d ar olan Şah
Abbas, İran lıların , O naltıncı asır sonun
da uğram ış
old ukla rı toprak zayiatını
telâfiden başka yeni yerler ele geçirm e
yi de
gözettiğinden; Bekir Subaşı’n ın
m üracaatını b ir fırsat telâkki etti. Ve
K arçıkay H a n ’ı askerine başkum andan
yaparak emrine 30 bin kişi verdi. İsken
der Beg M ün şin in «Tarih-i âlam ara-i
Abbasi» sinde (C: 2, S: 695-725) «hân-ı
hânân»; Osm anlı tarihçilerinden Peçevî,
N aim â ve K âtib Ç elebi’ıım eserlerinde:
«hanlar hanı» şeklinde kaydedilen Karçıkay H an ise, evvelâ Hemedan valisi
Safi K u li H a n ’ı önden yollayıp kendisi
asker toplamaya
başladı. Şah Abbas,
K arçıkay han 'ı bu işe m em ur ederken
bir taraftan da derhal Bekir Subaşrya
em irlik alâm eti olarak «tac» ve «rakam»
yâni berat yolladı.
D önekliğinde bile sam im î olm adığı
anlaşılan Bekir Subaşı, B ağdad’ı sıkış
tırm akta devam eden H afız P aşa y a bir
adam göndererek: kendisinin bu işlerde
bir günahı olm adığım ; padişah hizm etin
de iken gadre uğram ış olduğunu ifade
den sonra «siz lütfed ip B ağdad’ı düşm a
na vermeye sây
eylemeyin, b ir alçak
payelu beylerbeyi gönderin k ab u l ede
lim » dediğine şahit olundu. B unun üze
rine Hafız Paşa, Bekir Subaşrdan gelen
elçi de yanında
olduğu halde paşaları
toplayıp meseleyi
görüşürken, Bostan
Paşa ayağa kalkarak B ağdad'ın kendisi
ne verilm esini istedi. O sırada elçi «se
ni kabul etmezler» diye bir söz sarfedince Bostan Paşa kızarak kılıcına yapıştı.
O anda Yekçeşm H üseyin Paşa derhal
ayağa kalkıp:
— Edebinle otur, divanda elçiye k ı
lıç urulmaz.
Diyerek, işe bir
haksızlık örneği
karışm asını önledi. Zaten bu sözlerden
sonra da bir karara v a n la m ıy arak d i
van bozuldu. Ertesi gün H afız
Paşa
divanı yine topladığı zam an Bekir Subaşı’nın v ali tay in in i istemekten vazgeçti
ği öğrenildi. Asi subaşının böyle dav
ranışı sebepsiz değildi. Z ira kendisine
o gün Şah Abbas’dan tac ve berat gel
mişti.
Böylece mesele iy ide n iyiye karışık
bir hal alm ış ve Ira n m üdahalesi ta^
hak uk uk etme yoluna girm işti. N itekim
Bekir S ubaşfn ın ağız değiştirışinin fer
dası günü b ir İran elçisi H afız Paşa'ya
K arçıkay H an ın
m ek tubun u
getirdi.
K arçıkay H an bu
m ektubunda; Bekir
H an (Bekir Subaşı) m hâlen İran h im a
yesine g irdiğini beyanla, sulhun bozul
m am ası için H afız Paşa’yı B ağdad
öııünden çekilmeye davet etmekteydi. Bu
m ektup üzerine H afız Paşa İran elçisi
ne:
— Biz Şahın ülkesinde değiliz, pa
dişahın bir k ulu âsi oldu h ak k ınd an gel
meye geldik, sulh niye bozuluyor?
Dedi, elçi ise:
— Bekir Subaşı Şah tan istimdat et1867
Birçok hâdiselere sebep olan Bağdad’da
kale kapılarından birinin yüz sene
evvelki vaziyeti
r
.1
“-
»V
Bağdad’da Şeyh Ömer türbesi
ti: bir kuş bir çalıya sığınsa korunur;
bu lıod şah-ı Acemdir.
H afız Paşa bu söze şöyle mukabele
etti:
— Halen ol kuş bizim kafesimizdedir; eğer kurtulup sizin çalınıza varırsa
hıfzedin, biz dahi talip olm ıyalım .
İran elçisi. H afız Paşarn ın m a k u l ce
vabı karşısında baklayı ağzından kaçırıp,
İran n iye tini açıkça ortaya koyarak:
— V allahi sözün doğrusu b u d u r ki;
ya kalkar gidersiniz, yahud h an lar ham
K arçıkay otuzbin kızılbaş ile üzerinize
gelmesi m ukarrerdir, halen Şehriban’a
gelm iştir, v aktm ıza hazır olasız.
Dedi, H afız Paşa da :
—■O nlar sulhu bozarlarsa Âl-i Os
m an m ük âfattan âciz değildir; cezaları
n ı görüm ler.
Cevabını verdi. Böylece, Bekir Subaşrnın hıyan etinin ik i devleti süra’tle
bir harbe götürm ekte old uğu görülüyor
du. Tabii Bekir Subaşı meselesinden bir
fcarb sebebi çıkarmak mesuliyeti
tam
mânasiyle ıran Ulara aitti.
Bekir Subaşı ya Bağdad
valiliği verilmesi
Hafız Aiımed Paşa’n ın Iran elçisi ile konuşmasın d an sonra Bağdad'a
üç
yüz tane taçlı kızılbaşm girdiği ve o g ü n
lerde Şah Abbas nam ına sikke darbedileceği haber alındı, tran
kuvvetleri
şehre gelmek üzereyken bir de bunlar
yapılırsa, Bekir Subaşı'yı
Bağdad’dan
çıkarm ak işi şurada kalsın şehir elden
gitme tehlikesine maruz kalabilirdi. Bu
vaziyet karşısında Hafız Paşa en isabet
li yolu, Bekir Subaşrya îran lıiardan yüz
çevirmekte aradı. Bu da ancak onu tat
m in etmekle olabilirdi- Onun için Bekir
Subaşı’va Rakka eyâleti, oğluna da HilIe sancağı emriııi yazdırarak, onu istim
zaç için İmadiye sancağı hâkim i Seyyid
H an ’ı Bağdad'a yolladı. Seyyid Han, Be
kir Subaşı ile görüşerek, söz arasında
«bir kaç günlük öm re m ağrur olup bu
denlu vebali nice irtikâb edersin?» d i
ye nasihatte
bulununca Bekir Subaşı:
«bu yaşımdan sonra ııice
olmalıdır?»
şeklinde bir sual tevcih etti. Seyyid Han
tam söylenecek sırayı yakaladığından,
Rakka eyâletini kendisi için, H üle san
cağını da oğlu için serdardan ahvereceğini bildirdi. Bekir Subaşı ise buna
kızıp Seyyid H an’ı yanından çıkarttırıp
göz hapsine aldırdı.
Nerede ise Bekir
Subaşı’n m âni gazabına kurban gidecek
vaziyete düşen Seyyid Han ertesi gün
kaleden dışarıya bırakıldı; Serdar H a
fız Aiımed Paşa da böylece Bekir Subaşı’nm Rakka eyâletini kabul etm ediği
ni öğrendi. N aim â (C: 2, S: 280) ya gö
re; Hafız Aiımed Paşa İstanbul’da cü
lus vaki olduğunu ve Sultan. M uradm
tahta geçtiğini bugün öğrendi. İstanbuldan gelen kapıcılar kethüdası kendisine
kılıç, kaftan ve serdarlık beratını getir
di. A yni zamanda şiir de yazan Hafız
Ahmed Paşa bu münasebetle «taht-ı sa
adette sefa Sultan M uradındır» mısraı
ile Dördüncü M urad’m
cülûsuna tarih
düşürdü.
Bekir Subaşı başka bir eyâleti k a
bul etmediğine göre, onu tatm in için
Bağdad’ı tevcihten
başka çare yoktu.
Bu sebeple Bağdad valiliğine tayin em
rini yazdırıp Harpaıt beyi K üçük İbra
him Bey ile gönderdi. İbrahim Bey, bir
de serdarın, Bağdad’ı iyi m uhafaza et
mesi hususunda tavsiyelerini ihtiva eden
m ektubunu da Bekir
Subaşı’ya verdi.
Bekir Subaşı bundan m em nun kalarak
İranlılara müracaat
ettiğinden dolayı
pişm anlık duydu. M aamafih, v alilik be
ratının yazılm asından bir ik i gün önce
Safi K u li Han Bağdad'a gelerek kaleye
dahil olmuş bulunduğundan, Bekir (Su
başı) Paşa onu bir kaç gün ziyafetlerle
oyaladı. Nihayet. N aim â (C: 2 S: 280281) n m kavdı veçhile
aralarında şu
muhavereler cereyan etti. Safi K uli
Har. :
— N im et ziyade ola; ziyafet tamam
oldu. Bağdad ki, vaad
ettikleri üzere
teslim olunm ak gerektir; bizi Şah bu
hususa gönderdi.
Bekir Paşa ise :
— Sahııı ve H anın öm ürleri uzun ola; Osmanlı galebesinden
kurtardınız.
Biz şahın edna bendesiyız. Hediye-i fa
kiranemiz ile hâzinem izi hakipayi Şaha
ulaştırıp bizden k u llu k arz idesin.
Diye haber yollayınca
Safi K uli
H an kızdı ve
— Bu kongaygidi (pezevenk mânasmdadır) ne herzesin yer! Meğer bizim
şahımız oğlancıkm ıdır ki böyle kelımat
ile firip verir? pes bizi bunda m aska
ralığa m ı davet eder?
Dediği gibi ayıica vaziyeti Şah Abbas’a da bildirm iştir. Safi K u lu H an’a bu
cevabı veren Bekir Paşa Şah’m gönder
d iği üç yüz kızılbaşı yanm a getirterek
onların gözleri önünde Şah Abbastan ge
len tacı tekmeledi. Sonra onlara dönüp:
— Padişalı hazretleri
cürm üm üzü
affedip Bağdad eyâletini bize vermiştir,
varup gidin şahınıza ahvali bildirin. Olm ıya ki Bağdad üzerine asker göndere;
vermek ihtim alim yoktur, sonra nadim
olur, dedi.
Bu sözler karşısında km lbaşlardaıı
bazıları dikçe konuşmaya teşebbüs edince, buna teşebbüs edenlerin k arınla
rını yardırıp kale bedenine başagağı as
tırdı. B unun üzerine diğerleri Bağdad’dan çıkıp gittiler.
1868
Bekir Paşa üçyüz İranlıyı böylece
savdıktan sonra Serdar
Hafız Ahmed
Paşa'ya bir m ektup yazarak Bağdad ö-
nünden çekilip
Divarbekir’e gitmesini
istsdi. Hafız Paşa da o gün harekete
geçip M usul’a çekildi.
DÖRDÜNCÜ M U R A D IN SALTAN M İN İN İLK ON
İSTANBUL VE ANADOLU AHVALİ
Oniki yagıııda tahta geçmiş
olan
Dördüncü M uradm onaltı buçuk yıl k a
dar devam eden saltanatının ilk on sene
si zarfında, Anadolu ve İstanbul’da tam
bir sükûn h ük ü m süremedi. İstanbul’da
sükûn mevcut gibi görünürken Anadolu nun her haııgi bir köşesinde; veyahut
da A nadolu’da sükûnet avdet eder gibi
olurken İstanbulda dağdağalı hâdiseler
cereyan etti. A n ad olu’nun sükûnunu bo
zan hâdiseler m eyalım da, Abaza Mehnıed Paşa isyanı gibi büyük
tegallüb
davaları. Üçüncü
Mehmed ve Birinci
Ahmed zam anındaki Celâliler örneğinde
asilik hareketleri, hattâ kapıkulu askeri
nin sefer esnasındaki
huzursuzlukları
sayılabilir. İstanbul'daki huzursuzlukla
rı çıkaranlar da, daha önceki h ü k ü m
darlar devrinde olduğu gibi yine k a p ı
kulu zümresidir.
İsyan, tegallüb ve zorbalık gibi h â
diselerin am illerini esas itibariyle, im
paratorluk nizam larının
bozulmasında
aramalıdır. Onun içindir ki, bunlara ait
ana sebepler de, üçüncü cildim izin 1398,
1493, 1505, 1674 üncü sayfalarında aske
rî nizam ların bozuluşu ve celâli isyanla
rının sebepleri m evzularının dışında k a
lan şeyler değildir. Maam afih, işaret sdilen. sayfalardaki
bilgilere Dördüncü
M urad’ın saltanatının ilk on senesinde
ki hususî durum unda ilâve etmek ge
rekir.
Biraz yukarda
söylendiği üzere,
Dördüncü Murad oniki
yaşında tahta
geçmiş, olduğu cihetle, devlet işleri baş
kaları tarafından yürütülm ekteydi. Onun
nam ın* sözlerini geçirenler, annesi K ö
sem (Mahpeyker) Sultan ile kızlarağası
Mustafa Ağa idi. S ultan M urad hayli
küçük yaşta padişah olmasına rağmen
devlet işlerine alâka gösterir ve her işi
anlamaya çalışırdı. Zeki, çabuk kavra
yışlı olan Sultan M urad’ın hafızası da
kuvvetliydi. Osm anlı tarihinde saltanat
ve hüküm et işlerine tesir ve m üdahale
lerde bulunan saray kadınlarının en dik
SENESİNDE
kate değerlerinden biri olan padişahın
annesi Kösem Sultanîn; Sultan M urad’ın yaşm nı küçük olduğu devrede m ühim
şahsiyetlerden
taraftarlar tem inine ehemmiyet verdiği
anlaşılıyor, ihtim al,
kapıkulu askerinin zorbalık yapabilece
ğini gözönünde bulundurduğu için, To
pal Keceb Paşa gibi bu sınıf askerin tut
tuğu adamlara m ukabil, kendisi de ayrı
bir grupu desteklemeyi
lüzum lu gör
müştür. Kendisi ve oğlunun tuttuğu Ha£:z Ahmed Paşa’nm , Bağdad hâdiseleri
nin arkasından
azledilince İstanbul’a
getirtilerek kubbe vezirliğinde istihda
m ını ve Birinci A hm edin kızlarından
Ayşe Sultan ile evlendirilmesini böyle
bir düşünceye bağlam ak m üm kündür.
Dördüncü Murad, kapıkulu zümresi
nin, zorbalığı eti ileriye götürdükleri bir
devrede padişah olmuştur. Böyle oldu
ğu halde saltanatının ilk b ir kaç senesi
zarfında, İstanbul halkı ve saray, b u sı
n ıf askerin zorbalığını Birinci Mustafa
devresindeki kadar çekmemiştir. Bunun
sebebi, Abaza isyanı, Bağdad hâdisele
ri ve İran harbi gibi meseleler y üzü n
den kapıkulu askerinin m ühim kısm ının
İstanbul’dan uzakta
bulunm asındanöır.
L âkin bunların İstanbul’da kalan kısmı
zaman, zaman bazı fesat hareketleri ter
tiplemekten geri kalm adılar. Meselâ 1625
yılında bir sipahi ayaklanması (N aim â
C: 2, S: 355) sonunda Defterdar Y ahni K apan Abdülkerim Paga idam olundu.
Bayezid imaretinde k a m ın ı doyuran bir
medrese talebesi iken Defterdar Ekmekci-zâde Ahmed Paşa’ya intisap ile onun
vasıtasiyle m alî işlerde uzun m üddet
çalışan Yahni-Kapan A bdülkerim E fen
di, birincisi S ultan M ustafa zamanında,
İkincisi de Sultan M urad zam anında B a
ki Paşa’yı m üteakip iki defa başdefterdar olmuştu. İşte bu uzun hizmet y ılla
rı zarfında hay li servet de temin etmiş
olan Yahni-Kapan A bdülkerim Paşa idam edileceği zam an parasının yeri söy
letilm ek için vücudu kızgın demirlerle
1869
hiplerinden çoğu, bile bile hata lı ve k ö
dağlatılm ış ve böyiece öğrenilip elde etü işlere tevessül eyliyorlardı. Nitekim.
dilen m alı m îrîye kaydolunm uştur.
M ehmed Efendi do ğru luk la çalışm asına
Başdefterdar Yahni-K apan Abdülbir sene dahi devam edemedi.
kerim Paşa gibi, askerlerin zorb alıkla
rına kurban giden ik inci m üh im şahıs
Veziriazam Husrev Paşa Abaza M eh
G ürcü M ehmed Paşa’dır. Ağustos 1626
med Paşa'nm isyanını bastırıp, Abaza'yı
da Receb Paganın tahriki ile ayaklanan
da vam na alarak 9 kasım 1628 de İstan
sipah ve yeniçeriler, sadaret kaym akam ı
b u l’a geldiği zaman, gösterdiği m uv affa
G ürcü M ehm ed Paşa'iım Bağdad seferi
kiyetten dolayı padişahın, fazlaca iltifa
tına m azhar olmuştu. Aslında sert tabiat
ne im d at etm ediğini söyliyerek k atlini
istemişlerdir. Z orbaların dilekleri yeri- - lı olan Husrev Paşa bunun üzerine da
ha da şidd-etli b ir tavır takınm ıştı ki,
ne getirilm iş, fak at daha sonra padişah
b ıi fesatta eli olanlardan sekbanbaşı Mibu arada yeniçeri ağasım azletti. Y eni
çeri ağasım azledince ocağın iç işlerine
haliçli Sarı M ehmed Ağa, yeniçeri zor
balarından Lofça’lı Ömer.
Camcı-zâde
tam m ânasiyle karışm aya başladı.
Bu
A hm ed Çelebi ve daha bir kaç kişiyi icümleden olarak yeniçeri
defterlerine
dam ettirmiştir.
vaziyet ederek istediği acemi-oğlanı ve
S ultan M urad, annesinin vesayeti
sair kimseleri ocağa kaydettirm ek iste
altında b u lu n d u ğu sırada bile devlet iş
di. Fakat yeniçeri k âtib i M ehm ed E fen
lerine alâka gösterirken doğruluk
ve
di. sert ve haşin veziriazam a itiraz ede
düzenin h âk im olm asını isterdi. Meselâ,
rek cesaretle karşı koydu. M üverrih NaHusrev Paşa 1628 nisanında sadrıâzam
im â (C: 2, S: 442) n ın kaydına göre,
olduktan ik i ay kadar sonra ordu ile AVeziriazam Husrev Paşa ile yeniçeri k â
n ado lu’da bulunm aktayken yeniçeri k â
tibi arasında şöyle bir konuşma cereyan
tibi H üseyin E fendiyi azledip Îstanbuîa
etti-:
göndermişti. O n u ıı yerine üçüncü defa
— Devletlu vezir,
ben
k ulunuza
yeniçeri k âtipliğin e getirilen M ehmed Epadişah hazretleri şöyle tenbih b u y u r
fen di’ye S ultan M urad, yeniçeri künye
dular ki; kendülerin m alûm u olm adıkça
lerinin suistimale yol açmıyacak şekilde
deftere vaz'ı kalem etmiveyım.
düzgün tutulm ası hususunda şöyle (N a
Husrev Paşa buna hiddetlenerek:
m a C: 2, S: 422) demişti T «Malkoç E— Bre herif, ben padişahın m utlak
fendi zamanından,
yeniçerilerin defter
vekili ve veziri değil m iyim ? Elbette ya
esamileri m uhtel olup m ürde yerine geç
zacaksın.
m ek çoğalıp. etfa!-i reâya ve ırgad-ı beYeniçeri k âtib i M ehm ed Efendi bu
raya cümlesi yeniçeri defterine
g'eçüp
defa sad nâzam m eteğini öpüp yalvara
adedleri m evfur ve hızâne-i âmireye za
rak:
rarları nâm ahsur olmuştu. G örelim se
— S ulta nım ben başım dan korka
ni ne güne hizm et edersin. Z in h a r ve
rım , vaz’ı kalem edemem ve kendim i bu
zinhar benim iznim olm aksızın deftere
hizmetten ihtiyarım ile azl ettim. Bu hiz
bir esame geçürmiyesin. K alem i ve def
m eti Sahib-i devlet hazretleri b ir gay
teri bir hoş hıfz ve istikam et üzere eyri dailerine tefviz buyurup bu kulla rın ı
liyesin. Eğer b ir hıyanetin ve emrime
afv etsünler.
m u gayir bir hareketin zuhur ederse ba
M ehmed Efendi b u sözleri söyliyerek
şını keserim». Padişahın b u sıkı tenbisadrıâ 2 am m arzusuna göre vazifesine de
hatı ve Mehm ed E fendi’n in de doğru
v am edemiyeceğini kesin şekilde beyan
lu k la hareket etmesi
üzerine, yeniçeri
edince; usulsüz olarak deftere yazıld ı
defterlerindeki sahte esamilerin
çoğu
ğından ulufesi kesilenlsr onuıı çadırına
m eydana çıktı.
hücum ile:
Ne çare ki, genç padişahın sıkı em
— Bre zalim , padişaha
yaranm ak
rine ve yeniçeri k âtib in in dürüstlüğüne
için bizim ekm eklerim izi kesip ve esa
rağmen, yeniçeri defterlerindeki sahte
m im izi ç a ld ın 1
. Senden evvel gelen yeni
k ârlığ ın tam m ânasiyle düzeltilm esi ve
çeri efendileri etm edikleri gadri sen ey
ya doğruluğun uzun m üd det devam ı im
ledin.
kânsızdı. Zira, bu dürüstlüğü herkes gös
Diye bağırdılar. Neredeyse adamcaterm iyor ve bilhassa yüksek m akam sa
1870
■ğızm canına kıyacaklardı. M ehmed Efen
di, dürüstlüğü yüzünden işinden, a y rılın
ca, sadrıâzam bunu padişaha, «k u l taifesi
istemedi de ondan işinden ayrıldı» d i
ye aksettirdi. M shm ed Efendimden son
ra Sadrıâzam kendi adam larından Os
m an Efendi adındaki şahsı yeniçeri k â
tibi yapm ak suretiyle m uradına n ail o l
du, Osman E fendi yeniçeri defterlerinde
işine geldiği şekilds oynayıp sadrıâzam ın istediği kimseleri defterlere kaydet
ti.
K apikulıı askerinin mevacifa
yüzünden ayaklanması
Veziriazam
Husrev Paşa B a ğ d a d ı
kurtarm ak üzere serdar tâyin ed ild iğin
den 1629 ssnesi m ayısının 11 inde alay
ile Ü sküdar'a geçti
Veziriazam sefere
m em ur edilirken ikinci vezir Receb Pa
şa İstanbul’da
kaym akam
kalm akta,
K.aptan-ı derya H asaıı Paşa da A kde
n iz’e çıkmaktaydı,
Husrev Paşa Ü sküdar’dan
hareket
etmeden önce k ap ık u lu askerine m eva
cib yani üç ayda bir verilen m aaşları
dağıtıldı. Defterdar Ebu-bekir P a şa n ın
verdiği paraların ayarı düşük o ld u ğu n
dan, evvelâ sipah zümresi bu n ları k a
bul -stmiyerek «halis-ül-ayar akça iste
riz» diye ayaklandı. Askerin ayak lanm a
sı üzerine gazaba gelen Veziriazam H us
rev Paşa, zorba başılardan R u m M eh
med, D ağlar Delisi, M ütesellim Meiımed
ve daha bazılarım katletm ek istedi. A s
kerin maaş ve küııye defterlerini getir
terek zorba başıların künyelerini kendi
eliyle bizzat çizip karaladı. L â k in idam
etmek istediği adam ları eîe geçirip ö l
dürmesi m ü m k ü n olm adı. Z ira birbirini
sımsıkı tutan k ap ık u lu askerleri veziri
azamın istediği şahısları ortaya çıkarıp
ele vermediler. Husrev Paşa bu defa sipah züm resinin b ü y ü k bir kısm ını k ır
m ayı düşündü ise de, sipah zümresinden
geniş çapta yapılacak id am lar karşısın
da yeniçerilerin harekete
geçmesinden
korktu. Veziriazam, b ir an iç in sefere
çıkarken bu derece gazaplanm anın le
hinde bir netice verm iyeceğini düşündü
ve şaşkınlıktan
kıvranm asına rağmen,
id am larını em rettiği kimseleri affetti.
Defterleri bir daha getirterek
silinen
k ü n y e le ri' kendi eliyle tekrar yazdı. B u
nun üzerine saklanan zorbabaşılar gelip
veziriazamın elini öptüler.
Husrev Paşa’m n azüne
yeniçerilerin muhalefeti
B ağdad’ı kurtarm aya m em ur edilen
Husrev Paşa, İstanbul’dan bu gaye ile
hareketinden itibaren geçen iki buçuk
senelik m üddet zarfında bir hay li kan
dökülmesine rağmen m üsbet bir iş gö
rememişti. Bu bakım d an kendisi azledi
lerek H afız Alım ed Paşa ikinci defa sadrıâzam lığa,
padişahın m usahibi Haşan
H alife de yeniçeri ağalığına tâyin edil
di. A zil em rini getiren çavuş Husrev Pa
şayı D iyarbakır’da buldu. Husrev Paşa,
haşin tabiatlı ve icabında çabucak adanı
öldürtmesine rağm en k apı k ulunun menfaatlarm a dokunm adığı için onların ho
şuna gitm ekteydi. Bu sebeple, on u n az
li yeniçerilerin hiddete kapılıp ayaklan
m aların a yol açtı. N aim â (C: 3, S: 80)
n u ı kaydına göre, yeniçeriler şöyle söy
lendiler:
«— Bu kadar belâ ve m ihnet çeküp
düşm andan ahz-ı in tik am
edecek m a
halde senin azline sebep olan k im dir?
Bize benden gayrı serdar gerekmez».
Sonra da em ri getiren çavuşu öl
dürm ek niyetiyle aradılar, çavuş k açtı
ğı için bulam adılar. Husrev Paşa İstan
b u l’dan
uzakta
bulun duğu
cihetle
m ühr-ü hum ayun u yeniden elde etmek
için bir şey yapam azdı. Bu bakım dan
ona yeniçerileri teskin etmek düştü ve:
«— Biz padişaha âsi değiliz, m u h a
lefet iy i değildir, em ir kendinindir. Ben
ve siz cümle onun bendeleriyiz; her k i
m i dilerse istihdam eylesinler» dedi.
Yeniçeriler, «biz seni yine sadrıâzam
y aptırm ak üzere padişaha rica edelim»
dedilerse de, Husrev Paşa onları sü k û
nete kavuşturdu- Sonra D iyarbakır va
lisi Tayyar M ehm ed Paşa’y ı gerine ser
dar vekili bırakıp, defterhaneyi m ü h ü r
leyerek Defterdar Öm er E fendi’n m ida
resinde kaleye koyduktan sonra D iy a r
b ak ır’dan ayrıldı.
1871
Sipahi zorbalarının A nadolu’daki
faaliyetleri
S ipahilerin zorba takım ı A nad olu’-
»
nun m u htelif köşesine dağılm ıştı. Bunlar
b ulun duk ları yerlerde halk ı haraca ke
sip m ın tık a n ın idare adam larım din le
m iyorlardı Sipahi zorbaları Husrev Paşa’n ın azlinden sonra faaliyetleri daha
fazla göze batmaya başladı. Husrev Paşa
onları sıkıştırm adığı için sipahiler ser
bestçe harekete
im k ân
bulm aktaydı.
H albu k i o azledilince arkadan bir sık ılı
ğın gelebileceğini hesaplıyarak bunun acısım çıkarm aya çalıştılar. Z âten Husrev
Paşa D iyarbakır'dan ayrıldıktan,
sonra
k ap u k ulu askerleri ayaklanarak D efter
dar Öm er Paşa'dan para istediler. Def
terdar askerin isteğini yerine getirm e
di ve bir gece kaçtı. B undan sonra k a
p ık u lu efradından bazıları
D iyarbakır
halkına eziyete başladılar.
Zorbaların esas azılıları ordunun bir
hay li uzağındaki yerlerde faaliyette b u
lunm aktaydı. Sipahi zorbalarının en b ü
y ük elebaşısı D ağlar delisi Süleym an adını taşıyan şahıstı. Beyşehri. seydişehri, Bozkır ve Lareııde (Karam an) sipahileri ile sair sergerde takım ı bu adam ı
baş tanım aktaydı. Yaşlıca bir kimse olan
D ağlar Delisi S üleym an ölünce akraba
sından Deli İlâ h î onun yerine geçerek
Seydişehri’nde oturdu. Deli İlâh i h ü k ü
m et em irlerini kat’iyyen dinlemezdi. Y i
ne sipahi zorbalarından R um Mehmed,
K onya’ya gelerek yerleşti. Ve K onya’yı
A baza M ehm ed Paşa’ya karşı m üdafaa
etmiş olan m erhum K âtib M ustafa Çelebi’n in zevcesini n ik âh ederek taraftar
larını çoğaltm aya çalıştı. M üv e rrih Kâim a (C: 3, S: 82), R um M ehm ed’in ta
raftar toplam ak için başvurduğu k u r
nazca usûle dair tafsilât
vermektedir.
M ezkûr m üv errihin anlattığı m isallerden
R um M ehm ed’in fak ir tabakayı kolay
lık la avladığı anlaşılm aktadır. R um Meh
m ed’in ad am larının
m ik tarı
arttıkça
K onya valisinin nüfuzu azaldıkça azaldı.
K âtib Çelebi’nin «Fezleke» sindeki k ay
da göre, iş sahipleri v a lin in konağı ye
rine R u m M ehm ed'in evine uğrar hale
geldiler. Z ira her gün m untazam divan
kurup şikâyet dinler ve kendinden em irler verirdi.
' Bu zikredilenlerden başka Baba Çi
mer ism indeki bir zorba Afyonkarahisar’a, Km alı-oglu n am ındaki şahıs A y
dına, K ör A li
Eskişehir ve İn ö n ü ’ne,
Köse Şaban İsk ilip ’e yerleşip etrafına
hükm eder oldular. A sılları devlet hazî
nesinden maaş alan sipahi
takım ından
olan bu şahıslarla onlara avanelik eden
ler um um iyetle S ultan Osm an hâdisesin
den sonra yavaş yavaş faaliyete geçip
bir C elâli zümresi haline
gelmişlerdi.
Husrev Paşa n ın sadaretinde daha rahat
şekilde çalıştıklarından, onun azli işle
rine gelmemiş, azle sebep olanlara diş
bileyip hak ların d an gelmek ve Husrev
Pâş;g£ı yeniden sadrıâzam yapm aya gay
ret etmek üzere aralarında haberleşm iş
lerdi. Böyle bir karara varan sipahi zor
balarının İstan bul’da da adam ları vardı.
K a p ık u lu askerlerinin
İstanbul'a dönmesi
S ultan M urad’m
tahta geçtiği za
m andan beri A nadolu tarafında hâdise
ler eksik olm am ıştı. A baza M ehmed Paşa’ya karşı kuvvet sevkedildiği gibi, b il
hassa Bağdad hâdiseleri ve buna İra n
lIların m üdahalesi daha m ü h im sayıda
askerin Ira k tarafında tutulm asını icap
ettirm işti. İşte bu seferler
dolayısiyle
kapık u lu efradının bü y ük kısm ı da or
duya iltih a k ettiğinden. İstanbul halkı
ve Saray, B irinci M ustafa zam anında
ki kadar kapık u lu züm resinin tazyikini
hissetmemişti. F akat Husrev Paşa’n ın az
linden sonra alınan bir karar üzerine,
İstanbul’un nisbeten sükûnetlice sayıla
bilecek bu durum u
değişiverdi. Hafız
Ahm ed Paşa sadrıâzam olunca vezirler,
şeyhülislâm , devlet erkânı ve İstanbuldaki ocak subaylarının iştirakiyle vezi
riazam sarayında bir toplantı
yapıldı.
Padişahın, askerin durum u (N aim â, C: 3,
S: 83) h ak k ınd a sorduğu sual üzerine,
seferdeki askerin vaziyeti m üzakere edildi. A skerin son senelerde İstanbul d ı
şında kışladığı, bilhassa H em edan sefe
ri ve Bağdad muhasarası dolayısiyle çok
zahmet çekip zayıf düştükleri için k a
p ık ulu askerinin İstanbul’a getirilmesine
ittifa k la karar verildi. Neticede 18 kasım
1631 tarih i ile b ü tü n k ap ık u lu n a davet
m ektupları yazıldı. D iy arb a k ır’daki süva
ri ve piyade b ü tü n k ap ık u lu askerleri
İstanbul'a geldiği gibi, A nad olu’nun m uh
telif köşelerinde bulu n an k ap ık u lu n a da
hil sipahi zorbaları yanlarındaki sair si
pahilerle birlik te ve maaş alm ak baha
1872
nesiyle hük üm e t
merkezine döndüler.
Böylece. N a im â'n m ifadesiyle: «Belde-i
İstanbul m alam al oldu. Hususa, darbhane civarında olan kurşunlu h an ve sair
hanlar. hâli yerler zinde sipahi eclâfı ile
dolup, fitnenin çıkm asına
istidat hasıl
oldu*.
Keceb Paşa’nın tahriki ile
çıkan ayaklanm a
Husrev Paşa’n m azlinden sonra Ha iız Ahm ed Paşa’n ın
veziriazam y a p ıl
m asını Receb Paşa bir türlü hazmedeme
di. Esasen Husrev Paşa’m ıı sadrıâzamlığı bile onun pek hoşuna gitm em işti. Z i
ra kendisi Husrev Paşa’dan kıdem li idi.
H.'.'jİİ Paşa sadaretten azledildiği zaman
bu vazifenin
kendisine t vcih edilece
ğin: um m uş, fakat H a lil Paşa’yı takiben
sadrıâzam yapılan Boşnak Husrev Pas:;
kendi g'rupuna da h il buias’duğundaıı Sf sin: çıkarm am ıştı. Husrev Paşa’n m az
lin i m üteak ip isp. hem kendisi atlanm ış,
Iıem de rak ip grupa dahil bir şahıs a d
dettiği H afız Ahmed Paşa m ühr-ü hum ayuna sahip olm uştu. Husrev Paşa’m n
sadareti sırasında kubbe vezirleri şöyle
bir sıra (N aim â C: 2, S: 441) takip et
m ekteydi: Receb Paşa ikinci, Hafız Ahmed Paşa üçüncü, H a lil Paşa dördüncü,
M ahm ud Paşa beşinci. B ayram Paşa a l
tıncı, K enan Paşa yedinci, Hüseyin P a
şa sekizinci, Kaptaıı-ı derya Haşan P a
şa dokuzuncu vezirdi. Bu durum a göre,
kubbe vezirleri içinde sadaret m a k a m ı
na en yakın olanı kendisiydi.
Şayet
m untazam bir sıra takip edilse Husrev
Paşa'dan sonra hakikaten Receb Paşa
n ın sadrıâzam olması iktiza ederdi. H a l
buki bir asrı bulan zam andan beri bu
sıraya um um iyetle pek riayet edilm e
mekteydi. Ü stelik Receb Paşa kubbe ve
zirliğinde ikinci vezir rütbesini taşırken
kendisinden sonraki sırayı işgal edenler
den iki kişi Husrev Paşa’dan önce sada
ret m ak am ını işgal etmiş şahıslardı. Bu
durum a göre; Receb Paşa şahsî ihtiras
larını tatm in uğruna, m em leket ve dev
let nizam larının bozulup
çiğnenmesin^
dahi göze alarak meş’um b ir oyuna baş
vurm uş oluyordu.
O sm anlı m üv errihlerin in
u m u m i
yetle belirttiklerine göre; sadrıâzam ol
m ak isteyen Receb Paşa bu arzusunu a
çıkça ortaya koymadı. Husrev Paşa’ıu;ı
azlini bahane ederek sipahi zorbaların]
ve Husrev Paşa’nın taraftarlarım tahrik
eyledi. Solak-zâde tarihinde (sayfa: 750)
kaydedildiğine nazaran;
Receb
Paş;
Husrev Paşa’ya m ektup göndererek fe
sat tertibi hususunda el altınd an onunla
anlaştı. Bu sırada, sipahilerin zorba ta
k ım ı da dahil bulunduğu halde, k apık u
lu askerinin süvari ve piyadesi İstan
bul'a dolm uş olduğundan şehirde tahri
ke m üsait bir hava m evcuttu. Saka Mehmed. Cin A li. M ahm ud Ağa-oğlu, Salih
Efendi. E m ir Halife, Osman. Bıçakcı-oğlu, K ütahyalı K alem Bey, Nazlı Muslu.
R u m Ahmed ve daha bazı kimselerden
m ürekkep zorba başılar fitne çıkarma];
için bahane aram aktaydılar. Rum eli ta
rafından gelmiş olan Saka Mehmed, Sa
lih Efendi ve daha bazı Boşnak ve A r
n avut zorbaları Receb Paşa’n ın adamlarıydı. Zaten Husrev Paşa k ap ık u lu ef
rad ının gönlüne göre hareket ettiğinden
bu zümre kendisini tutm aktaydı. Bu b a
k ım d an Receb Paşa’n m giriştiği tahrik
derhal tesirini gösteriverdi.
1041 senesi recebi (m ilâdi: 23 ocak 22 şubat İ632) içinde k a p ık u lu sipahi
leri A tm e vd anı’nda toplanarak; «Husrev
Paşa gibi bir veziri — ki sayt ve savleti
Aceme velvele salmış idi — azl ettir
meğe sebep olanlar padişahın ve devle
tin dostu değildir» gibi sözlerle velvele
kopardılar. A y n c a şeyhülislâm
Yahya
E fendi (Hoca-zâde Esad Efendi 1625 te
vefat edince yerine
ikinci defa olarak
bu Zekeriya-zâde geçm işti), Sadrıâzam
H afız A hm ed Paşa, o sırada yeniçeri ağası bulu n an
m usahip Haşan Halife,
m usahip M usa Çelebi ile b irlik te onyedi kişinin isim lerini ihtiv a eden bir lis
teyi padişaha gönderdiler. Ve Husrev
Paşa’vı azle sebep o lanlar bunlardır, b i
ze teslim edin de pâreliyelim dediler.
Sipahiler A tm e ydam ’nda toplanın
ca yeniçeriler de onlara iltihak eylediler.
Böylece m eydandaki
asker kalabalığı
m uazzam m ik tarı buldu. H alk da bu va
ziyetten endişeye k apıldığın dan dü k k â
n ım kapatan evine çekildi.
S ultsnahm ed’deki kalabalık oradan
harekete geçerek üç gün üstüste saraya
hücum ettiler. Sarayın dış kapısını teşkil
eden Bâb-ı hu m ây u n önüne
geldikleri
zaman, «bugün sabredin yarın cevap ve
1873
rilir» şeklinde sözlerle savıldılar. Bu su
retle oyalanan askerler dağılmsyarak ge
ceyi A tm e ydaııı’n da geçiriyorlardı. N i
hayet üçüncü gün g ü rü ltü y ü daha fazla
laştırarak Bab-ı
hüm ây u n d a n sarayın
birinci avlusuna girerek Orta-kapıya ka
dar ilerlediler ve ulem ayı oraya davet
ettiler.
A yaklanm ış olan asker güruhu saray
avlusuna dolarken Vezir Bayram Paşa.
S ad n âzam H afız A hm ed Paşa’ya haber
göndererek, tehlikeye işaret etmiş ve di.van g ü n ü diyerek saraya gelmemesini,
saklanarak bir yerde oturm asını ve an
cak to pluluk dağıldık tan sonra m eyda
na çıkm asını bildirm işti. Bayram Paşa’daıı haber götüren adam sadrıâzam a aslanhane önünde rastladı, kendisine edi
len tenbihatı sadrıâzama nakledince; H a
fız A hm ed Paşa gülerek:
«—- V ar bizden selâm eyle, zuhur edecek kaza-i m üb re m i rüyam da m üşa
hede eyledim, ölüm den gam çekmem».
Dedi ve yine atını sürerek Saray-;
âm ireye doğru yoluna devam etti. Bab-ı
h üm ây û n d an içeri
girince oradaki as
kerler ikiye ayrıldı. H afız A hm ed Paşa,
askerin kendisine selâm vermek gaye
siyle böyle davrandığını zannederek on
lara selâm verdi ve ağır ağ ır ilerlem esi
ne devam etmek istedi. H albuk i askerin
fitn e takım ı
k o y u n ia n n ı ve ceplerini
taşlarla doldurm uşlardı. O arada b ir si
pahi ileri çıkıp;
«— Bre urun!»
Diye bağırdı ve bir anda taş y a ğ m u
runa tutuldu. H afız A hm ed Paşa atın
dan yere yık ıld ı; bereket versin ki m a i
yet hademesi olan şatırlar atik d av ra
nıp koltuğuna girdiler ve sür’atle hasta
lar koğuşuna soktular oradan da sara
yın iç kısm ına kaçırdılar. Sadrıâzam böylece k urtulurk e n yanındaki şatırlardan
biri sipahilerin hançeri altında can ver
di, biri taşlarla yaralandı, geri k a la n la
rı sair paşalar ile birlikte saraya iltica
ettiler.
H afız A hm ed Paşa âsilerin önünden
bu şekilde k u rtarılırken kaftanı y ır tıl
m ış ve başından mücevvezesi düşm üştü,
içeride bostaııcıbaşım n getirdiği kaftan
ile mücevvezeyi giydikten sonra padişa
h ın huzuruna çıktı. O lu p biteni an lata
rak m ühr-ü h üm ây u n u öpüp S ultan Murad’a teslim etti. Padişah duyduğu şey
1874
lerden müteessir oldu ve gidip saklan
ması için kendisine izin verdi. H afız A h
med Paşa huzurdan çıJnııca doğruca Yalıköşküne indi, kıyafet değiştirip bir k a
yığa binerek Ü sküdar’a kaçtı.
Sultan M urad ’ın ayak divanı
yapmaya mecbur kalm ası
H afız A hm ed Paşa hastalar odasın
dan sarayın iç kısm ına kaçtığı sırada âsi askerler de Orta-kapıdan içeriye gi
rerek divanı h üm ây u n
Önüne geldiler
ve :
«— Padişaha sözümüz vardır, divana
çıksın!»
Diye bağırm aya başladılar. Böylece
vaziyetin hay li nezaket kesbettiği g ö rü l
mekteydi. K urnaz ve tedbirli davramlmazsa S ultan Osm an hâdisesine benzer
şeylerin cereyanına
ram ak kalabilirdi.
Bereket versin ki, âsiler padişaha sözü
m üz vardır diye bağırdıkları sırada iç
lerinden birisi. S ultan O sm an v a k ’asmda olduğu gibi şehzadelerden b irin i is
tiyoruz diye "bağırmadı. M aam afih, S u l
tan Osm an v a k ’asm daki gibi askere red
cevabı verilm em iş ve onları daha çok
çileden, çıkaracak bir vaziyet ihdas edil
memişti. Söz ba kım ından böyle tedbirli
davranıldıktan başka b ir em niyet tedbi
ri olarak da (N aim â C: 3, S: 87) saray
iç-oğlanları silâhlanm ıştı.
U m u m i durum böyleyken askerlerin
bağrışması üzerine hemeııce Babüssaade
(Ak-ağalar kapısı) önüne taht kuruldu.
Sultan M urad gelip tahta çıkarak;
«— K u lla rım m uradınız nedir?»
Diye sordu. Âsiler daha önce söyle
dikleri şekilde, H afız A hm ed Paşa da
h il onyedi kişinin
öldürülm ek
üzere
kendilerine teslim ini istediler ve: «bun
lar devlete ve padişahım ıza dost değil
dir. Eğer devlete hay ırhah olsalar biz
M u su l’da düşm an ağzında otururken pe
rakende ettirüp bunca m üh im m a t v e levazım-ı seferin telef olm asına sebep ol
m azlar idî» dediler. S ultan M urad, âsi
lerin bu şekilde konuşm aları karşısında
m a k u l cevaplar verip kendilerine nasi
hatlerde b u lu n d u ise de
dinlemediler.
İsteklerini tekrar edip durdular. H attâ
sözü daha ileri götürerek:
«— Elbette verirsiniz, yoksa iş baş
ka tü rlü olur!»
Diye büyük bir tehdit savurdular.
Şehzadelerden b irin i h ü k ü m d ar y ap abi
leceklerine dair tehdit ifade eden
bu
sözlerden sonra padişahın kendisine doğ
ru yaklaştılar. O zaman sözlerinin d in
lenm ediğini gören S u lta n M urad:
«— M adem ki cevaba k ulak vermez
siniz ve kabil-i hitab değilsiniz, n için be
ni dışarıya divana davet eylediniz?»
Diye bağırdı, eııdan sonra tahtından
kalk ıp hareme doğru teveccüh etti; enderun ağaları ortalarına alıp kendisini
içeriye götürdüler. O sırada âsi askerlerharem kapısından içeriye dalm ak iste
dilerse de. harem-i h ü m ây û n hadem e
leri kapıyı yüzlerine k apattığından b u
na m uvaffak olam adılar. Bu vaziyet kar
şısında hayli sinirlenen âsiler :
«— Padişahım m adem ki bu onyedi
kişiyi bize vermezsin, biz işim izi biliriz!»
Diye bağırdılar. Bu sözleri ile, Naim â (C; 3. S: 88) ıım ifadesi veçhile :
«hal’inden kinaye ve ta’riz edüp ref’i esvat ile zemine zelzele ve asum ana velve
le saldılar».
îia iız A h n ıe d Paşa’m n âsiler
tarafından parçalanması
Sultan M urad içeriye girdiği zaman,
o sırada orada bulunan Receb Paşa, ağlıyarak padişahın
ayaklarına kapandı.
Osm anlı
m üverrihlerin
belirttiklerine
göre; H afız
Ahm ed
P aşa n ın
hasmı
Husrev Paşa’nın taraftarı olan ve fesa
dı kendisi terfcp etmiş bulu n an bu adam
suret-i hakdaıı
görünerek: «Padişahım
bu m üfsidleri Keskin lâzım dır.
Başka
türlü cevap verilmesi m ü m k ü n değildir.
Eğer ben k ulunuzu dahi isterlerse ver ki
kul efendisi yoluna k u rban olagelmiştir.
K u l istediğini alagelm iştir. Selefleriniz
olan padişahlardan dahi alagelm iştir. Bir
kaç kulunuz gitm ekle bir şey lâzım gel
mez. A m a H ak saklasın, eğer bu bedhu ylar teskin olunmazsa ahval m üşkil
olur, nizam-ı devlet m uzm ahil olur» de
di.
Receb Paşa’m n sözlerinin sonundaki
cümleler bir nevi h a l’e işaret gibi şeyler
di. Bu bakım dan Sultan M urad vazlye-
Hafız Ahmed Paşa’nın, Sultan Dördüncü Muradın ayak
tarafından parçalanması (Rieaut’dan)
1875
divanında
zorbalar
tin nezaketini tam mânasivle kavnyarak, gu anda onlara dayatm ak suretiyle
üstün gelinemiyeceğini anladı- O nun için, m ü m k ü n olduğu
derecede âsilerin
isteklerini cevaplandırabilm ek gayesiy
le harekete karar verdi. H afız Ahmed
Paşa’yı getirmek üzere Bostancıbaşı C a
fer A ğa'yı gönderdi. Derhal bir sandala
atlayan Câfer Ağa, Hafız Paşa Ü sküdar’a
yanaşırken, kendisine yetişti ve «sizi pa
dişah ister* diyerek kendi sandalına a l
dı. H afız Ahmed Paşa saraya getirilince
S ultan M urad tekrar Babüssaadevi aç
tırarak avluya girdi ve doğruca tahta
çıkıp oturdu. Padişahı gören âsiler biraz
geriye çekildiler. Bövlece ikinci
defa
ayak divanı yapm akta olan Sultan M u
rad parm ağıyle işaret
ederek yanına
dört k işi istedi. B u n u n üzerine ikisi si
pahi, ik i tanesi de yeniçeri subayların
dan olm ak üzere dört kişi tahtın önüne
yaklaştı. Sultan M urad
bunlara esaslı
şekilde nasihat etti.
L â k in âsiler için
mümessil olarak tahtın y anına çağrılan
bunlar:
«askerin
istediği
kimselerin
m utlaka verilmesi
lâzımdır® şeklinde
konuştuklarından, padişah bun ların baş
ka tü rlü teskin olm ıyacaklarım anladı.
Saraya gelince abdest alarak
fecî
akıbetini bekleyen H afız A hm ed Paşa,
ikinci defa ayak divanına çıkm ış olan
padişahın m üşk ül durum da k aldığın ı gö
rünce,
Bab-üs-saadeden çıkıp doğruca
Sultan M urad’m yanm a geldi ve k endi
sine:
«— Padişahım , bin tane Hafız gibi
k u lu n yoluna fedadır. A ncak ricam budur ki, beni sen katletm eyip, bırak bu
zalim ler haksız yere beni şehid etsin
ler, Lütfedip m eytim i Ü sküdar’a defnet
tiresin, yetim lerim e lü tu f ve inayetini
rica ederim»
Deyip yer öptükten sonra besmele
çekip kısa bir Âyet-i kerîme okuduktan
sonra, âsilerin içine doğru mertçe y ü rü
dü. H afız A hm ed Paşa bu şekilde ilerle
yince sipahilerden b ir tanesi üzerine h ü
cum ettiği anda H afız A hm ed Paşa onun
ağzına bir yum ruk indirerek yere y ık
tı. O arada ikinci b ir sipahi iıam le ede
rek elindeki hançeri paşanın başına in
dirince, başını kulağına kadar ik i par
çaya ayırdı. Tabi’i bu anda paşa yere
yık ılırk en bir üçüncüsü göğsüne k ılıc ı
nı soktu. B ir yeniçeri de cesedinin üze
rine çıkıp bıçağı ile boğazından kesti.
Hafız Ahmed Paşa, böyle fecî şekil
de gözünün Önünde şehid edilirken S u l
tan M urad m en dilini yüzüne tutarak ağ
ladı. Bu sırada, m üverrih N aim â (C: 2.
S: 89) m n ifadesiyle: «cümle enderun ağaları ve erbab-ı div anın dideleri giryan ve ciğerleri püryan oldu». Saray
hademeleri şehid
sadrıâzam ın üzerine
yeşil bir örtü örterlerken, Sultan M urad:
«— Bre H aktan korkmaz, peygam
berden utanm az, şere ve padişaha mkıyad etmez zalimler»
Diyerek tahttan kalk ıp y ürü d ü
ve
içeriye harem kıSmm a da h il oldu.
Tahrik neticesi k apıkulu askerleri
nin ayaklanm ası üzerine; S u lta n M u rad
ın ayak divanına, çıkm aya mecbur k a l
ması ve nihayet padişahın gözlerinin önüııde Hafız A hm ed Paşa’ıu n parçalan
ması hâdisesi, K âtib Çelebi ve Müneccimbaşı gibi m üverrihlere göre 18 receb
pazartesi, o sırada İstanbul'da bulunan
Peçevî ve Nev’i-zâde A taî've göre 19
receb (m ilâdi 10 şubat 1632) günü cere
yan etmiştir.
Receb Paşa’nm Sadrıâzam
tay in edilmesi
H afız A hm ed Paşa’m n parçalanm a
sı üzerine S ultan M urad hareme çek ilin
ce, saray avlusundaki kalab alık da b u
rayı terıketti. F akat âsi askerler kışlala
rına gitm iyerek
A tm eydanı’nda k a ld ı
lar. S ultan M urad, H afız A hm ed Paşa’
m n cenazesini onun vasiyetini gözönünde bulundurarak Ü sküdar’a defnettirdi.
A silerin
öldürülm esini
istedikleri
şahıslar listesinin başında bulunan H a
fız A hm ed Paşa, bu şekilde terk-i h a
yat edince m ühr-ü h üm ây un Receb Paşa’ya verildi. Receb Paşa böylece, m ü
verrih N a im â’n m ifadesiyle: «nail-i m e
ram oldu».
H afız A hm ed Paşa’m n öldürülm esi
ne ve Receb Paşa’n ın m ühr-ü hüm âyuna
sahip olmasına rağmen âsiler d a ğ ılm ı
yor ve A tm e ydanrııda toplu bu lu n m ak
ta devam ederek şeyhülislâm Y ahya Efendi’n in de idam ını istiyorlardı. Yahya
Efendi için, Husrev Paşa’nın aleyhdan
olan Balıkesirli îlyas Paşa’m n ad am ı
dır, bir defa hastalığında kendi tabibini
göndermiştir, daim a
kendisine ondan
1876
hediyeler gelir ve onu sadrıâzam yap
m ak için çalışm aları vardır diyorlar ve
bu sebeple «elbette onu da katlederiz»
sözlerini ilâve ediyorlardı. Böyle söy
lenen âsi topluluğu Yahya E fendinin evini yağm aya niyet edince kendisi sak
landı. Nihayet Yahya E fendi’n in azil ve
verine Ahî-zâde
H üseyin
E fendi’nin
şeyhülislâm yapıldığı bildirilince âsiler
dalıa ileri gitmediler. K âtib Çelebi’nin
«Fezleke» sinde
kaydedildiğine
göre;
Yalıya E fendi’n in azlin in tem ini de, Receb Fâşa’n m zorbalan tahrik ve talim i
neticesinde vukubulm uştur.
K apık u lu askerlerinin ayaklanması
böyle bir netice ile atlatılır gibi olur
ken, şeyhülislâm lıktan başka daha bazı
m akam larda da değişiklikler yapıldı. Bu
cümleden olarak:
A nadolu
kazaskeri
Çeşmi Efendi
R um eli
kazaskerliğine,
S ultan Osman v ak ’asm daıı beri mazûlen açıkta bulu n an Hoca-zâde A bdullah
Çelebi A nadolu kazaskerliğine tayin edildi. İsmi âsilerin idam edilecekler lis
tesinde bulunan
Defterdar
Prevezeli
Mustafa Paşa kaçıp saklanmış old u ğu n
dan H üseyin Efendi başdefteröarlığa,
Sekbanbaşı Deli K asım da
saklandığı
cihetle Suhte (Softa) M usa sekbanbaşıIığa getirildi. Sipahilerin öldürülm esini
istedikleri
şahıslardan
y-eniçeri ağası
Haşan H alife evvelâ kaçıp arkasından
da yeniçeri ocağına iltica etti. Sipahiler
bunun teslim ini istedilerse de yeniçeri
ler vermedi. H attâ bu yüzden ik i sınıf
askerin arasına soğukluk girdi.
Bu vesile ile rütbesi yükseltilenler
den Çeşmi Efendi A nadolu kazaskeri iken A nadolu kadıları bu gahsı rüşvet
çilikle itham etmişler ve
önem li yüz
m ansıbı rüşvet
m u k ab ili ehil olm ıyan
kimselere verdiğinden şikâyetçi olm uş
lardı. Böyle b ir adam ın R um eli kazas
kerliğine tayini üzerine A nadolu ve R u
m eli kadıları müştereken b ir istida ha
zırlayıp, Süleym aniye v âızı Ş eyh Kadı-zade vasıtasiyle padişaha sunm uşlar
dır. B unun üzerine Çeşmi E fendi azle
dilip Bursa’ya sürülm üş
ve Karaçelebi-zâde Koca
M ehmed Efendi Rum eli
kazaskerliğine tayin edilm iştir.
M üverrih
N aim â,
H afız
Ahmed
Paşa’m n parçalandığı gün âsilerin, h ü
küm et işlerinin bozukluklarından da şi
k â y e t ettiklerini, fakat dillerine doladık
ları şeylerin esas m üsebbiblerinin k e n
dileri olduklarını, meşhur tarih in in
üçüncü cild in in 92 inci sayfasında şu şe
kilde kaydeder: «Bundan sonra rüşvet
alınm aya, çorbacılıklar (yâni bölük su
bayları) ve sair meııasıb satılmaya, erbab-ı menasıb bigünah azlolunmaya.
K ılıç ve zeamet ve tım ar sepete girm ek
le (bu tabir ve mevzu için üçüncü c ilt
te 1505 ve 1506 m cı sayfalara bakınız)
asker kalmatjı; Reâva ağır tekâliften fa
kir oldu. Haraç ve âv an z m a lla n g ittik
çe ziyade oldu; bun ların hepsi görülüp
nizâm verile diyu padişaha yeminler v e r
diler. Alemi harap eden, k ılıç ve zeamet
ve tım arları sepete koyan, fukara ve zııafayı altınd an kalkılam ıyaeak te k âlif ile pâyim al eden kendüleri iken, bu m e
zalim ve seyviatı kaldırm ak için padişah-ı âlem penaha yemin vermeleri, ta k
bihi gereken kendi hareketleri cüm lesin
den id i ve bilcüm le hareketleri tavr-ı edebdeıı hariç idi».
Husrev Paşa’nm idam ı
Sultan M urad, Husrev Paşa’n m is
yanın m uharriklerinden olduğunu b il
diğinden, ilk ham lede bu adamı ö ld ü r
mek istedi. Bu m aksatla Ö zi m uhafaza
sında bulunan M urtaza
P aşa y a
u lak
göndererek İstanbul’a çağırdı ve »H us
rev Paşa ba’is-i fitne ve fesat olm ağla
kati eyliyesin» diye emir verdi. M urtaza
Paşa, ih tim al işin m üşk ilâtım gözönünde bulu n durup ve belki de kendi b a şın
dan korktuğundan peşinen böyle bir v a
zifeyi kab ul etmek istemedi. Fakat p a
dişahın, «ben senden nice büyük hizm et
beklerken bu kadarcık şeyden âciz o l
duğun taaccübe değer» demesi üzerine
vazifeyi kabul etti. Padişah, M urtaza P a
şa ile bu hususî görüşmesi
sırasında
«Husrev Paşa’n m başını bana getir, m a
lı senin olsun» dedi ve eline paşanın idam ına dair bir hatt-ı h ü m ây û n verdi.
Böylece. Diyarbekir beylerbeyliğine ta
yin edilip gizlice Husrev Paşa’n m id am ı
ile de vazifelendirilen M urtaza
Paşa
Üsküdar'dan harekete geçti,
İstanbul’da b u faaliyetler vuku b u
lurken Husrev Paşa Tokat’ta idi ve n ık
ris hastalığından m uztarip olduğundan,
evvelce defterdar iken katlettirdiği O s
1877
m an E fendinin
evinde
istirahattaydı.
M urtaza Paşa Ü sküdar'dan hareket et
tikten sonra,
muhtem elen
vaziyetten
şüphelendiği için,
Receb Paşa, Husrev
P aşaya bir m ektup yollıyarak gafil ol
m am asını ihtar etti.
M urtaza Paşa Osm ancık kasabasına
vardığı sırada. Laz
A hm ed n am ındaki
bostancı vasıtasiyle ikinci bir iıatt-ı h ü
m ây ûn geldi. Padişah, bu hattında To
kat’a sü ra tle yetişmesini em rettiğinden
M urtaza Paşa da buna göre davrandı.
M urtaza Paşa Tokat’a yaklaştığı za
m an Husrev Faşa’n ın eski ve yeni ket
hüd aları onun
huzuruna çıkarak: «bu
herif Diyarbekir valisi olup bu kadar
asker ile üzerimize geldiğinden tevehh üm olunur, em rinizle varıp tetkik ede
lim » dediler, Husrev Paşa da: «Zahir
bize bir kastı olm ak gerektir, gafil ol
m ayın, ileri varup istihbar edin» şeklin
de em ir verince, bunlar da bir m iktar
kuvvetle şehir dışına çıktılar.
Husrev Paşanın kuvvetleri M urtaza
Paşa’ııın öncüleri ile karşılaşınca
m u
harebeye tutuştular ve m ağlu p olup şeh
re döndüler. O aralık Husrev Paşa’ya ta
bi b ü tü n askerler ve lıattâ şehir h a lk ın
dan bir çok kimseler silâhlanarak karşı
durduklarından M urtaza Paşanın aske
rini evvelâ geriye püskürttüler. Bu sıra
da İstan bul’dan gelen bostancı bir ba
hane ile şehre dahip olup k a d ın ın yan ı
na gitti ve Husrev Paşa’n ın id am ı h a k
kında Tokat kadısına yazılm ış hatt-ı h ü
m âyûnu koynundan
çıkarıp kendisine
verdi. B unun üzerine kadı Tokat kalesi
ne çıkarak dizdara hatt-ı
hüm âyu n u
gösterip. Husrev P a şa n ın oturduğu b i
n anın topa tutulm asını temin etti. H us
rev Paşa’ya karşı, top ateşi açılınca halk
silâhlarını bıraktı ve j^almzca asker ta
k ım ı m üdafaaya devam etti. M urtaza
Paşa çarpışm alar sırasında nüfus
zayi
olduğunu ve karşısındaki askerin inatla
dayandığını görünce, hem onların azm i
ni gevşetmek, hem de Husrev Paşa'nın
kaçm asını önlemek için; «Husrev Paşa’n ın başı padişahındır, m alı yağm a edi
lebilir» diye ilâ n
ettirdi. Husrev Paşa
kurtuluş ü m id i
k a lm a d ığ ın ı» görünce,
mücadeleden vazgeçti ve bir hile tertibi
ile M urtaza P aşayı öldürm ek istediyse
de buna da m uvaffak olamadı. Nihayet
M urtaza Paşa padişahın h attın ı k e th ü
dası Z ü lfik a r ’a verip yanm a da iki cel
lâ t katarak Husrev Paşa’n ın yanm a gön
derdi. S abık sadrıâzam hatt-ı h ü m â y û
nu görünce k alk ıp abdest aldı ve iki re
k ât nam az k aldık tan sonra
cellâtlara
teslim oldu. C ellâtlar kendisini bo ğd u
lar. Husrev P a ş a n ın vücudu Tokat’ta
defnedilip İstanbul'a gönderilen başı 11
m art 1632 (19 şaban 1041) de lıük ûm e t
merkezine vasıl oldu.
K ap ık ulu n un ikinci ayaklanması
H afız A hm ed Paşanın öldürülm esini
tem in edip onun yerine veziriazam olan
Receb Paşa, m akam ında istikbâl sevda
sına düştü. Bu niyetini tahakkuk ettir
m ek isterken padişahın kahrından da çe
k indiği için, S ultan M urad’ı. kendisine
fik ir verecek m ukarriblerinden m ahrum
etmek istedi. Receb Paşa, sadareti elde
ederken kendi m en faatlan uğrunda h a
rekete getirmiş olduğu kapıkulu asker
lerini el altından bir defa daha tahrik
etti.
Receb Paşa böyle
k ötü
niyetler
kurduğu sırada 19 şabanda (11 m art)
Husrev Paşa’n ın başının geldiği İstan
b u l’da şâyi oldu.. Receb Paşa. Husrev
Paşa’n ın taraftarı olm akla beraber onun
ölüm ünden m em nuniyet duym uştu. Zira,
k apık u lu tarafından fazlaca tutulan H us
rev Paşanın ölüm ü , m ü h im bir rakibin
ortadan kalkm ası demekti. Receb Paşa
için h ak ik a t bu merkezde olm akla bera
ber. o hak iki duygularını ustaca gizliye rek. Husrev Paşa'nın idam ını askeri ayaklandırm ak üzere vesile ittihaz eyledi
Ve
asker
zorbalarının
elebaşılarına
«Husrev Paşa gibi bir vezirin katline
sebep olanlardan in tik am alınm ası ge
rekir» diye haber gönderip tahrik eylcdi.
Böylece 12 m art 1632 (20 şaban 1041)
günü yeni bir ayaklanm a vuku buldu.
Sipah ve yeniçerilerden m ürekkep ka
pıkulu zümresi bir ay önceki gibi evve
lâ A tm e yaan ı’nda toplanıp oradan Topkapı sarayına y ürü düle r ve S u lta n Murad’ı dışarıya davete ayak divam y a p
maya m ecbur bıraktılar. Â siler (N aim â
C: 3, S: 98) padişaha:
«— Padişahım ,
sen niçin Husrev
Paşa gibi yarar veziri kati ve kendi dev
letini rahnedar
ettin? İm di, sen dahi
1878
elbette bize Haşan Halife'yi.
M usahip
Musa Çelebi'yi ve Defterdar M ustafa
Paşa’yı ver pâreliyelim »
Dediler. Padişahtan, bu şahısları is
teyen âsiler, daha başka ileri geri ko
nuştuktan sonra:
«— Şehzadeler bizim efendim iz oğullarıdır: gayrı sana itim adım ız k alm a
dı; haksız yere Husrev Faşa’yı öld ürdün
şehzâdelere de kıyarsın; elbette şehza
deleri çıkarıp bize göster».
Sözleriyle gehzâdeler üzerinde ısrar
la durdular. Sultan M urad, âsilerin k ü s
tahlığı bu derece ileri götürm elerinden
müteessir oldu ve kendilerine:
«— Haşan H alife ve Defterdar n e
rededir ben bilm em ! M usa’n ın ne g ü n a
hı vardır ki size vereyim ? Bu derece ne
zaketsizlik ve hürm eti aradan k aldırm ak
size düşeri m i?»
Dedikten soııra bir takım nasihatlarda bulundu. L â k in âsi gürûhu süku
nete kavuşm am akta.
hattâ daha ileri
giderek:
«— Bu dediklerim izi bize vermezsen
sen bize padişahlığa lâzım değilsin!»
G ib i ağır bir cümle sarfettikleri gö
rülm ekteydi. O ara lık askerler arasında
«padişah şehzâdeleri boğmuş!» diye kas
ti b ir şayia do laştm ld ığm d a n, âsiler:
«— Şehzâdeleri çıkar görelim!»
Diye ayak dirediler. B un un üzerine
S ultan M u rad’ın
emriyle dört şehzâde
dairelerinden ç ık arılıp
oraya getirildi.
Bayezid, Süleym an, K asım ve İb rahim '
den m üteşekkil şehzadelerin en büyüğü
Bayezid idi. S ultan
M u rad’dan. sadece
üç ay k üçük olan en bü y ük şehzâde B a
yezid ve yaşça ondan sonra gelen S ü
leym an bir kaç adım ileri çıkıp:
«— Bizden ne istersiz? B izler köşe
mizde kendi halim ize m eşgul iken h a
lim ize bırakm ayıp,
n am ım ızı anıp bizi
lisana düşürm ek nedendir? Yoksa bizi
suçlandırıp ölüm üm üze sebep olm ak m ı
istersiz? A llah d an korkm ayıp padişah
hazretlerinden çekinip utanm ayıp böyle
tuğyan edersiz. A llah-u Teâlâ aşkına b i
zi halim ize kon. S izin him ayeniz bize
gerekmez» dediler.
Şehzadelerin böyle hâdise yüzünden
dairelerinden
çık arılm aları hiç de iyi
netice verecek b ir hareket değildi. F a
kat âsiler b un un padişah üzerinde y a
ratacağı tepkiyi hesaplıyacak halde de-
Siiltan Dördüncü M urad’ın bu resmi
Macarca «A Magvar Nemzet Törtenete»
adlı tarih kitabından alınmıştır
ğilierdi. Zaten böyle bir şeyi düşünem e
dikten başka, daha da ile ri vararak:
<s— Biz sana bu efendileri in an m a
yız. Elbette bunlara zarar etmiyeceğinize bize kefil ver»
Diye bağırdılar. O sırada şeyhülis
lâ m Alıî-zâde H üseyin Efendi ben ke
filim dedi; onu takiben S adn âzam Receb
Paşa da kefil olduğunu bildirdi. B un un
üzerine âsiler şehzâdelere dair daha baş
ka söz sarfetmekten vazgeçtiklerinden
padişahın işaretiyle dairelerine alın d ı
lar. Şehzâdelerin dairelerine dönm eleri
n i m üteak ip ayak div anı bittiğind en â
1879
siler sarayı terkettilerse de kışlalarına
da dönm ediler. K a tlin i talep ettikleri
M ustafa Paşa. H aşan H alife ve
Musa
Çelebi’yi aram akta devam ettiler. Hafız
Paşa’m n ö ld ü rü ld ü ğ ü gün yeniçeri oca
ğına iltica etmiş olan H aşan H alife b ila
hare onların hıyanetinden şüphe ettiğin
den yeniçeri ocağından ayrılıp İstanbul
içinde saklanm ıştı. Nihayet adam cağızı
mehterhanede
b u lu p
yakalıyarak b ir
beygire b ind irip Sultanahm ed m eyd an ı
na getirdiler. Orada üzerine üşüşen âsi
ler zavallıyı cansız yere y ıktılar, sonra
da cesedini başaşağı b ir ağaca astılar.
Defterdar M ustafa P aşa y ı da Vefa m ey
danı tarafında bir evde bulup Sultan'shmed’de veziriazam ın oturduğu İb ra
him Faşa sarayına getirdiler. B uııun üzerine Receb Paşa derhal saraya koşup
adam cağızın id am ı için hatt-ı h üm ây u n
istihsal ettiği cihetle m eydana ç ık a rılın
ca âsiler tarafından boynu v u ru ld u ve
cesedi Haşan H alife nin k i gibi ağaca asıldı. S ultan M u r a d ın sevgili m usahibi
olup Boğaziçinde Bebek bahçesinde yap
tırdığı v ali ile âsilerin hasedim celbeden
ve padişaha y ak ın lığ ın da n başka bir su
çu bulunm ayan Musa Çelebi saray bah
çesinde bir yere gizlenmişti- K âtib Çe
lebinin tafsilâtlı şekilde an lattığına gö
re; Receb Paşa, Canbolad-oğlu M ustafa
Paşa yı da kendisine m eylettirm ek su
retiyle bir takım
hilelere başvurarak
kendisine hiç bir zarar ika edilmiyeceğiııe dair tem inat vermek suretiyle Musa
Çelebi’yi padişahtan aldı ve kendi sara
yına götürdü. O rada rızası h ilâfın a ve
habersiz şekilde cereyan ediyormuşcasıııa bir tavır takınarak Musa Ç elebi’nin
de öld üı jlm e s in i tem in etti. Sultan M u
rad, Musa Çelebi’n in ö lü m ü n ü duyunca
çok müteessir oldu.
M üverrih Naim â;
(C: 3, S: 104) m n ifadesiyle; «padişah-ı
Cihan zaman-ı kahram an S ultan M urad
Han, M usa’n ın k atlim
işittikte, Yarab
bu m azlum a kıyan zalim lerin h ak la rın
dan gelmeğe sen ik tid ar eyle deyüp za
ri zâri ağladı».
Osm anlı tarihinde fazla kan döken
bir padişah olarak dikkati çeken Sultan
M urad'm ruhunda, bü y ük bir ihtim alle
bu hâdiseler derin izler bıraktı. Ve be l
ki de bu hâdiseler, onun benliğinde y a l
nızca âsi takım ına karşı in tik am hisle
rin in birikm esine değil, onun, ileriki g ü n
ler için gayri tabiî şekilde insafsız bir
ruha bürünm esine de tesir etmiş olabi
lir.
Sipahi zorbalarının Sultan M urad’ı
h a l’ etmek istemeleri
Haşan Halife, M ustafa Paşa ve M u
sa Ç e le b in in öldürülm elerini takip eden
hafta içinde, yâni 1632 m artının üçüncü
haftası zarfında sipah zorbalarının m ü
h im bir kısm ı S ultan M urad’ı h a l’ et
m ek istediler. Böyle bir niyet gösteren
ler sipah zorbalarından Saka Mehmed,
Cin A li, S alih Efendi.
Ç alık
Derviş.
M ahm ud Ağa-oğlu, Yemişçi M ustafa ve
daha bazı zorbabaşılardı. B unlar bir top
lan tı yaparak {Naim â C: 3, S: 105); bu
kadar iş karıştırd ık tan sonra S ultan M u
rad tahtta kaldıkça kendilerine hakkı h a
yat olam ıyacağını hesaplayıp; padişahı
h a l’ ederek şehzadelerden b irin i tahta
geçirirlerse, hem S ultan M urad’dan k u r
tulm uş, hem de kendileri sayesinde tah
ta geçecek kimseyi m em nun etmiş ola
cakları kararına vardılar. Sipah zorba
la n böyle bir karara varırken S adnâzam
Beceb Paşa da ayni şekilde düşünmekte
ve bu fik ir zâten on u n işaretiyle revaç
bulm aktaydı. Yalnız bu fik ir ve karara
sipah zorbalarının serçeşmesi yâııi başı
olan Rum Mehm ed yanaşmadı. Ve: «pa
dişahım ızı iğva
edenlerden istediğim iz
gibi in tik am hasıl oldu. Daha fazla fesa
da teşebbüs edersek, âlem ayak üzere
dir. A llah saklasın devlet-i Osmaniye in
kıraza yüz tutup herc-ü merc olur. M a
kul budur ki; bu mertebe ile ik tifa olunas> dedi.
Bu kadar facialardan sonra bir zorbabaşının nihayet devletin inkıraza sü
rükleneceğini
düşünebilmesi,
kararın
derhal tatbike girişilm esine m ân i teşkil
eyledi. M aam afih, sair zorbalar
Rum
M ehm ed’in böyle konuşması karşısında
teskin olm adılar, yeniçerileri elde edip
beraberce bu işi başarmayı düşündüler.
Bereket versin k i o sırada yeniçeri ağası bulun an Köse M ehmed Ağa, S u l
tan M urad’a bağlı ve devlet nizam ları
n ın bozulmasını arzulam ıyan b ir kimse
idi. Ocak k ethüdalığm dan yeniçeri ağa
sı olmuştu. Sipah zorbalarının niyetle
rinden haberdar olunca, bir taraftan ye
niçerileri bu işe karıştırm am aya gayret
1880
etti; öte taraftan da durum u S ultan M u
rad’a bildirdi: Receb Paşa'nııı gelip ge
çen hâdiselerdeki rolünü de ayn ca sa
y ıp döktü.
Yeniçeriler de böylece işten
uzak
tutulm aya çalışılınca
sipaîı
zorbaları
padişahı lıa l’ için harekete geçemedi.
R um M ehmed ve Köse M ehmed ağa
ların hal'e yanaşm adıkları saray tarafın
dan öğrenilince kendileri in ’am ve ih
sanlarla ta ltif olundu. R um M ehm ed bir
ay kadar sonra dönüp Konya'ya gitti ve
orada m evlevî tarikatine girdi, anlaşıl
dığına göre zorbalıktan da çekildi. O aralık hizm etine m ükâfaten kendisine
Marag beylerbeyliği tevcih olundu.
Rum M ehmed ile yeniçeri ağası K ö
se Mehmed Ağa sayesinde hal" işi önle
nince Sultan M urad zâhiren sipahilerin
günahlarını affetti. Ve böylece. gûya on
larla barıştı.
Sipalı zorbalarının soygun
ve rezaletleri
Sultan M u r a d ı bir
kaç defa ayak
divanı yapm ıya m ecbur bırakm ış ve n i
hayet onu tahttan indirm ek için açıkça
tehditte bulunm uş olan zorbaların, taş
kınlık la rı sadece h ük üm d arı lıedef tu
tan bir hareket değildi. K ap ık u lu efra
dının İstanbul’a getirilişinden beri şehir
de huzur ve âsâyiş kaybolm uştu. O rta lık
ta zorbalar hâk im d i.
K anun ve ııizaın
dinliyen yoktu. S ultan M urad m şehza
deleri onlara göstermeye m ecbur kaldığı
son ayak divanından itibaren
geçen
üç aylık m üddet zarfında zorbaların
rezaletleri soıı haddini bulm uştu. Sultan
Osman v a k ’asının doğurduğu zorba h â
kim iyeti nihayet bu devrede bir reza
let şekline dökülm üştü. Devlet otorite
sinin en kuvvetle hissedilmesi icap eden
hüküm et merkezi İstanbul'da asayiş tam
m ânasiyle bozulduktan başka m a l em
niyeti denen şey de kalm am ıştı.
Türk
cem iyetinin pek hassasiyet gösterdiği if
fetler bile zorbaların tehdidine m aruz
du. M üverrih N aim â (C: 3, S: 108) nın
«zikri müstehcendir» diyerek açıkça bah
setmekten utanç duyduğu anlaşılan h â
diseler oluyordu- Gerçi zorba rezaletle
rini açık şekilde teşrih ve tafsil eden ;;eıı.iş m alûm ata sahip değilsek de bu dev
ri yaşamış m üverrihlerden K âtib Çele
bi. Peçevi ve Mehmed H alife'nin eserle
rinden zorbaların rezaletlerine ait b ^ ı
şeyler öğrenebilmekte ve dolayısiyle bu
devrin ana meselelerine d a ir bir hük m e
ulaşabilmekteyiz.
Zikrettiğim iz m üverrihlere göre; zor
baların rezaletleri 1041 senesi R am aza
nında (m ilâd î 1&32 yılı 22 m art 21 rıisan
arası) son had dini bulm uştur. Ram azan
içinde adetleri daha da artan sipahiler
geceleri yer yer toplantılar yapmışlar,
m üsellah şekilde dolaşmışlar, içkiler içip
rezaletler çıkarm ışlardır. Acaip he ykel
ler. k u k lalar yapıp geceleri ellerinde
meş’alelerle davul zurnalı gruplar teş
k il edip bağırıp çağırarak her gece so
kak ve caddeleri dolaşmışlar. İstanbul’
un ayak basm adık yerini bırak m am ışlar
dır. Bu dolaşm aları esnasında İstanbul
halk ınd an seyir ve temaşa akçesi (!) d i
ye para toplamışlardır.
Hak, hukuk, insaniyet şerefi tamm ıyan zorba grupları vezir, devlet er
kânı ve şehir halk ınd an pek çok kimseyi
soymuşlardır. Zorbaların
soygun reza
letlerine dair bilgi veren N aim â (C: 3.
S: 106-108); heykel, kukla ve meş'aleleri ile sokak sokak dolaşan grupların er
kân ve ekâbirin k a p ıla n önünde durup
davul zurnalarla m ahalleyi u yan dırd ık tan
sonra para, kum aş ve sair eşya iste
diklerini, yüz kuruşa gücü yeten kim se
den b in kuruş istediklerini, ev sahibi bu
kadara gücüm yetmez veya birazını şim
di vereyim gerisini de yarın tedarik edeyim dediği takdirde zorbaların ellerin
deki meş’alelerle evin saçaklarım tu tu ş
tu rd uk larını. bu vaziyet karşısında
ev
sahibinin çarnaçar
elindeki avcundaki
zorbalara teslim ettiğini, sonra da onları
evinin önünden yalvararak uzak laştırdı
ğım , fakat ev sahiplerinin bununla b e
lâyı savuşturmuş olm adıklarını, bir grup
gittikten sonra
arkasından
başka bir
grupun ayni şekilde 2 orlıyarak m al ve
para tahsil etmek üzere evinin kapısına
dayandığını nakleder.
T abi’i bu soygunculuk
neticesinde
İstanbul’u n zenginleri beş on gün z a r
fın d a para ve eşyalarından
olm uştur.
Zorbaların şerrine m aruz k alanlar sade
ce zengin kimseler ve devlet erkânı da
değildi. O rta h a lli hattâ fa k ir kim seler
den de bu şekilde soyguna m aruz k a la n
1881
lar da vardı. A leni oruç yem enin hoş
karşılanm adığı bir devirde bun lar içki
âlem leri tertip edip etrafa da tasallutta
bulunuyorlardı. Ram azan boyunca soy
dukları yetm iyorm uş gibi şeker bayra
m ında yeni bir soygun faslı tertip e tti
ler. Naim â.' zorbaların soygununun
bu
kısm ını şöyle anlatır; «Ramazan-ı şerif
ahir olunca, bir gice cemal gezdirm ek
ten bu guna habaset etmekten hâli ol
m adılar. Erazıl ve eclâf bu tarihle azîm
m ala sahip oldular. Ve İyd-ı fitirde v â
si sokaklarda salıncaklar kurup tekrar
cerr sevdasiyle, sadnâzam dan başlayıp
cüm le âyâıı-ı devlet, k ib ar’ı memleketi
balnıum lariyle düğüne davet eder gibi
salıncağa davetle saçı sayısınca k ü lli
m al alırlardı. Salıncaklara yük yük çu
ha. kum aş sıralar
giderlerdi. Meselâ,
bir vezire ve ekâbirden birine bu kadar
m um gelüp, her m um um üzerinde, bu
filâ n salıncağın m um udur, divü yazılı
kâğıt parçası yaftası var idi. Cümlesin
defter idüp her salıncağa ne verilecek
ise defter idüp, bir kaç yük kuîT.aş ve
çuha, bir kaç kise nukud her devletlüden gfShderilüp bir adam ı tayin o lu n u r
du; varup her salıncağa defter m u cib in
ce çuha ve kum aşları ve n u kud s;raları
teslim ve tevzi ederlerdi. Hüsn-ü rızasiyle m atlubları mertebesi gondermiyenden varup zor ile ahırlardı. A ralarında
nice erazil ve bîedep cahiller ramazan
günleri oruç yeyip, şarap ve sigara içip
envai tü rlü şenaat irtik âb edüp kimse
menetmeğe kadir olamazdı. Aşikâre mec
lis kurup oyun oynatıp raksederler, şa
rap içip sokaklarda avret ve oğlana ta
arruz ötmek m isillû nice kötü halleri ol
du ki zikri müstehcendir».
N aim â’n ın zikri m üstehcendir diye
üstü kapalı geçtiği şeyler hakkında, o
devri bizzat yaşamış olan M ehmed H a li
fe. iTarih-i G ılm ânî»
isim li
eserinde
şöyle demektedir: «O zaman k u lun sol
mertebe tuğyanı var idi ki, gündüz ha
m am dan peştamal ile çıplak avret çık ar
m ak ve gülâm iyye aldıkları günde S u l
tan M ehmed (F atih) cam finde d ü hân iç
m ek ve m ü s lü m a n la n n ırzın pây im âl et
m ek ve köşelerde ayak üzre zina ve livata etmek ve kan dökmek ve evler ve
saraylar basmak ve bayram günlerinde
salıncak kurup bizzat padişahı ve v a li
desini ve vüzera ve ehl-i div anı m um la r
ile salıncağa okum ak gibi ve bahusus
kahvehanelerde ve meyhanelerde fiil-i
n âm eşnı etmeleri gibi şol mertebe ki âlem ııizâm-u intizam dan çıkm ış id i ki
vasfa gelmez».
Ram azan bayram ından sonra zorba
ların bir kısmı topladıkları m allarla An a d o lu jtû geçtiler. Fakat sipah züm re
si tam am en çekilip gitm iş değildi. İstan
b u l’da kalan lar otuz kırk kişilik gruplar
halinde dolaşm akta devlet erkânına is
tediğini y ap tırm ak ta ve arzu ettiğini ko
parm aktaydı. B un ları padişahın ı-e h a l
kın başına belâ eden. R-eceb Paşa bile
vaziyetten m em ııun olm am aya başlam ış
tı. Zira, bir kaç kişinin tesirinden k u r
tulayım derken, bu gürûh yüzünden b in
lerce söz dinlemez kim senin işe karışmasiyle karşılaşm ıştı. Zorbalar hâzinede
kalm ış ne kadar ulûfeleri varsa hepsini
aldıktan başka, seferde çalınanların tas
h ih i için de buy u ru ld ular istihsal etm iş
lerdi. Bu para m evzuunda sadnâzam Receb Paşa’nm yaptığı yegâne iyi iş. m u
kabeleci M ehm ed E fendi’n in tavsiyesine
uyarak isim lerin tashihini sıkı tutm ası
ve boylece bu yoldan yapılacak suistim alin önüne biraz geçebilmesidir. Şevva
lin beşinde (N aim â C: 3, S: 109) yâni
25 nisan 1632 de m ülâzım tahriri ferm an
olunca, eski zorbalardan başka, son bir
iki sene zarfında peyda olan yeni zorbabaşılar ve ağalar ortaya atılıp m a n
sıp ve hizm et alm ak için gü rültü etm iş
ler. bu arada eski zorbaların taarruzu ıle karşılaşm ışlardır. Fski zorbaların ye
nilerini taşa tutm aları ve ağız nizar et
meleri yüzünden m ülâzim tahriri işi de
uzayıp gitm iştir.
SULTAN M U R A D IN DURUMA H AK İM OLM ASI
Zorbalar kendisini tehdit edip sık ın
tılı günler yaşattıkları
sırada S ultan
M ufad yirm i yaşının içinde b u lun uy o r
du. Y ân i padişah artık vesayetten kur
tulup şahsi zekâ ve kabiliyetini göste
recek yaşa gelmiş bulunuyordu. N itekim
21 yaşma pek yaklaştığı günlerde, v a
ziyete hâk im olm ak yolunda faaliyete
1882
geçti ve sür atle hâk im iy et tesis etti.
Boylece Sultan M urad’m durum a h â
kim olup devlet idaresine bizzat h ü k
m ettiği bu de\-ir aşağıda an latıldığı şe
kilde açıldı.
Receb Paşa’ıun idam ı
Köse Mehmed Ağa, daha
sonra, onun
zorbaları tahrikine da ir mufassal m alû
m at vermişti.
Bu adam ö ld ü rü ld ü ğ ü takdirde, zor
balar en önemli
mevkideki
adam- .5
*
larını kaybedecek
S ultan M urad şahsan zeki bir h ü
kümdardı- Zorbaları el altından, ayaklan
dıran şahsın Receb Paşa olduğunu peşi
nen sezmişti- Hafız Ahm ed Paşa'nm p a r
çalandığı gün, saray avlusunda zorbalar
bekleşirken R-îceb Paşa
(N aim â C: 3.
S: 92-931 padişaha
«padişahınım lisa
nından H afız P aşa y ı Saka Mehmed Ağa
ve sair ağalardan rica edelim, belki m a k
bul ola. Zira af etmeleri ih tim a li yo k
tur» demiş, böylece fark ınd a olm adan
âsilerin niyetlerinden
haberdar o ld u
ğunu ağzından kaçırm ıştı. Yine
ayni
gür. «beni dahi isterlerse ver padişa
hım » demesi de m ânalı idi. Zira,
bu
sözünden Hafız A hm ed Paşa’nııı harcan
masını istediğini tahm in m üm k ün dür.
S ultan M urad. ayaklanm anın ilk g ü n ü n
den sonra onun rolünü daha geniş şe
kilde sezebildi. Esasen
yeniçeri ağası
lerdi. Keceb Paşa
ortadan
kalkınca
zorbalar her şeyd-eıı önce
m anevi
bir darbe de yemiş
olacaklardı. Onun
için Sultan M urad
evvelâ bundan işe
başladı. S ipahi ve
yeniçerilerin bay
ram münasebeti yic
yaptıkları edepsiz
lik le rin üzerinden
bir ay geçtiği, si
pahilerin
bazıları
A nadolu'ya
gide
rek güm bürtü biraz
azaldığı
günlerde
padişah
harekete
Receb Paşa
geçti.
(Macarca tarihten)
Topal .Receb Paşa’mıı padişah tarafından idam ettirilmesi (Ricauf’daıı)
1883
18
m ayıs 1632 (28 şevvali 1041) g ü radıkları
şaşkınlık sebebiyle
seslerini
n ü sadrıâzam ı saraya davet. etti.
İçeri
çıkaram am ışlardı. A radan y irm i g ü n k a
gireıı Receb Paşa selâmı m üteakip p a
dar zam an geçip de uğrad ıkları sersem
dişahın eteğini öpeceği sırada,
Sultan
lik te n biraz ayılınca 8 haziranda (20 z il
M urad:
kade) O k m eydanında bir toplantı y ap
«— Gel beru topal zorbabaşı»
tılar. Sene sonuna kadar beklemek zor
Dedi. Nıkristen m uztarip o ld u ğu n
du r şeklinde bir bahane uydurarak, ve
dan topallıyarak yürüyen Receb ■ Paşa
ziriazam dan derhal hizm etlerin tevziinin
bu hitabı duyunca aklı başından gitti.
istenmesini kararlaştırdılar. Ve istedik
«— H âşâ padişahım , vallah ve billeri hizm etlerin listesini defter ederek
lah padişahım ın rızasından dışarı zerre
sadnâzam a gönderdiler .
kadar vaz’u. hareketim yoktur!»
Sipah zorbalarının
istediği hizmet
Diyerek, yem inlerle padişahı y u m u
aslında m ü lâzım denilen bir nevi nöbet
şatacağım zannetti. Fakat S ultan M urad
çi süvariliği ve em ir subaylığı hizm eti
unuıı daha fazla konuşm asına meydan
K a n u n i S üleym an zam anında seferlere
bırakm ıyarak:
çık ıld ık ça orduda em ir subaylığı yapm ak
«— Bre k â iir abdest al!»
üzere sipah
taifesinden üç yüz kadar
Diye bağırdı. H afız Ahm ed Paşa‘- m ü lâzim yazılırdı. B un lar sefer b ittik
ten soııra ordudaki hizm etlerine karşılık
m n ö ld ü rü ld ü ğ ü gün S ultan M urad adivan hizm etlerinden m ünasip birer v a
3 ral^ divanına çıkacağı sırada Receb P a
zife verilirdi. Fakat son senelerde usul
şa, padişaha abdest alıp ondan sonra d ı
ve kanunlara riayet olunm am ası, sipah
şarı çıkm asını söylemiş, b u cümlesi ile
tak ım ın ın da işi zorbalığa vurm ası y ü
h ük ü m d arın öldürülm esi ih tim a li old u
zünden m ülâzım lığ a yazılanların m ik tarı
ğunu im â etmişti. A rtık fırsat sırası ken
onbiııden ziyadeye (N aim â C: 3, S: 119)
disine gelmiş olan padişah sadrıûzam m
çıkm ıştı. Sefer olm ad ığı zam anlarda m ü
geçmişteki sözüne tarizde bulunm uş g lâzım yazılm azken b u n a da riayet edil
luyordu. Sultan M urad daha sonra:
mem işti. M ü lâzım lar
çoğalınca
divan
«— .Şu h a in in tiz başını kesin!»
hizm etlerinden başka havass-ı hüm ây û n
Diye hışım la emretti. O sırada celvoyvodalıkları da bunlara k âfi gelmemiş
lâd hazır b u lun m adığın dan zü lü flü b a l
evkaf tevliyetleri ve cizye defterleri g i
tacılar boğdular. Ö lüsünü, boğazjnda kebi fazla para getiren şeyler de ellerine
meııd bu lu n duğu halde bir hasıra koyup
geçmiştir. H âzinenin ağır şekilde zarar
Bâb-ı hüm ây û nd an dışarıya sürükliyerek
görmesine, evkafın harabolm asm a âm il
attılar. Receb Paşa saraya gelirken bazı
olan bu hâdiselere, sipahilere istinat su
sipah zorba başıları ile beraberce gelir
retiyle m evki kapm ak isteyen bazı haris
ve kendisi içeri girince onlar kapı övezirler bizzat yol açm ışlardı.
nünde beklerlerdi. O gün de yine bir k ı
îşte sipah zorbalarının son toplantı
sım zorbabaşılar Bâb-ı h üm u y û n ö n ü n
larınd a tevziini istedikleri hizm etler bu
de beklem ekteyken Receb Paşa’nııı ce
m ahiyette şeylerdi. S adrıâzam Tabanısedi önlerine atılıverince
içlerine
bir
Yassı M ehmed Paşa zorbaların defterini
korku düşüp çabucak dağılıverdiler.
alıp padişaha bir telhisle arzedince S u l
S ultan M urad, Receb Paşa’yı böyle
tan M urad: «B undan sonra ecdâd-ı iza
birdânbire ortadan
k aldırınca m üiır-ü
m ım zam anında m üdahale
etm edikleri
h üm ây û n u Mısır valiliğin de n m azûl «Tahizm etler verilmeye» diye bir hatt-ı h ü
banı-Yassı» n âm ı ile m âru f
A rnavut
m â y û n çıkardı. Sipah taifesi bundan h a
Mehmed
Paşa’ya verdi ve zorbaların
berdar olunca Sultanahm ed C am ii m ey
hakkından gelmesi hususunda kendisine
danında içtim a ettiler.
tenbihatta bulundu.
Zorbaların son kım ıldanışı
Sinanpaşa köşkü toplantısı
Receb Paşa’n m birdenbire idam ı sıpah zorbalarını sersemletmişti. Bu idam
karşısında in fial duym akla beraber u ğ
S ultan M urad zorbaların S u lta na h
med m eydanında topland ık ların ı d u y u n
ca, sadrıâzam ve bir kısım devlet er-
1884
kâm ile görüştükten soııra Saraybum unda deniz kenarındaki Sinanpaşa k öşk ün
de bir ayak divanı ferm an etti. Sadrıâzam, vezirler, kazaskerler, şeyhülislâm ,
ııakibüleşraf,
ulem a sınıfından m üh im
şahsiyetler, yeniçeri ve altı bölük ocağı
ağaları ve subayları toplandı.
K öşkün
m ünasip yerine k u rula n tahta, padişah
oturdu; sadrıâzam dalıil diğerleri bahçe
de kapı önünde ayakta sıralandılar.
Sinanpaşa köşkünde y ap ılan bu ayak
divanı, çeşitli yönlerden ehemm iyet arzedert b ir hâdisedir. L âk in şim diye k a
dar bu hâdise üzerinde Mjrıkı derecede
duru lup ta h lili yapılm am ıştır. S in an pa
şa köşkü toplantısından sonra
Sultan
M urad zorbaları kaldırm ak için açıkça
ve kesin şekilde faaliyete geçmişti. F a
kat Sinanpaşa köşkü toplantısının taşı
dığı hususiyet, bir takibata
başlangıç
teşkil ediğinde değildir. Z orb alığın fen a
lığı ve m em leket için zararları dile ge
tirilm iş, ad lî ve idarî vazife sahipleri
olan, k ad ıların karşılaştıkları m üşküller,
o sırada m em leketin
bünyesini sarsıp
tahrip eden rüşvet, iltim as ve k a n u n
suzluklar b ü tü n açıklığıyle ortaya k on
m uştur. Herkes kendisine sorulan suale
rahatça cevap vermiş, bazı n oktaların âdeta m ünakaşası yapılm ıştır. Binaenaleyh
Sinanpaşa köşkü toplantısı, m em leketin
hastalığını
teşrih ile buna müştereken
çare bulm aya uğraşan bir meclis heye
ti biçim inde cereyan etmiştir.
T oplantının safahati şöyle cereyan et
ti: E vvelâ padişah S ultanahm ed’deki k a
lab alığa haber göndererek: «Eğer sipahi
k u lla rım m û tî iseler aralarından bir kaç
pır ihtiyar kimseyi seçip göndersinler;
m aksatları her ne ise onlara bildirsinler»
dedi. S ultanahm ed’deki sipahiler evvelâ
bir tuzağa düşm ek endişesiyle m ütered
dit davrandılar. Sonra b ölük em ektar
larından b ir kaç kişiyi yolladılar. Naiır,â (C; 3, S: 113) ya göre; sipahi m ü
messilleri oraya geldiği zam an, köşkün
önündeki sahil boyu, orada bu lunanlar
kıpırdanam ıyacak derecede insanla d o l
muştu. E trafı yeniçeriler ihata etmiş ağ a la n önlerinde
olduğu halde sessizce
beklemekteydi. Bu ifadeye nazaran, b iz
zat çağırılan yeniçeri ve altı bölük su
baylarından başka, yeniçeri ve sipah n e
ferlerinden de gelenler olmuştu.
Sipah m üm essili olan kim selerin o
#
raya gelmelerinden sonra, S ultan Murad
ocak ağaları ve yeniçerileri önüne doğ
ru yaklaştırdı, itaatsizliğin
zararlarını
izahla nasihatlarda bulununca, yeniçeri
ler ve ocak subayları alkış yapıp:
«— D evietlü
padişahım sen bizim
padişahım ızsm , zillu llah sm ve bizim sana
bir veçhile m uhalefetim iz yoktur, dos
tuna dost, düşm anına düşm anız»
Dediler. S ultan M urad tekrar nasihattan sonra, m adem ki böyle diyorsunuz,
o halde m üfsit ve zorbaları saklayıp h i
m aye etmemeniz gerekir. Siz itaat ve
k u llu k ta kusur etmezseniz ben de }ıer
birinize rütbenize göre yardım ederim,
dedi. B unun üzerine yeniçeri ağası ve
cümle ocak halkı:
*■
— Padişahım ıza m ûtiviz. Eşkıyayı
him aye etmeyiz. Padişahım ıza gerekmiyen bize de gerekmez» dediler.
B u sözler üzerine m eydana mushaf-ı
şerif çıkarıldı ve bizzat padişah:
«— Vallah mı, billâh mı?»
D iye yem in ettirm ek isteyince bü
tü n yeniçeriler K e lâm u llah üzerine ye
m in ettiler. S ultan M urad b u n la n yazdı
rıp sicile geçirtmesini m üteakip, bu de
fa sipahilere hitap etti. Padişah peşinen
yeniçerilere yem in ettirm iş olduğu, son
hâdiselerdeki zorbalar da onların arasın
dan çık tığ ı için, bunlara kargı h ita b ı da
ha uzun ve sert cereyan etti. Padişah:
«— Size bir veçhile söz tefhim oluıım az ki in k ıy ad idesiz. Sizin m uhalefet
ve fitnecilik etmenizden devlet ve sal
tanata zaaf gelip, sizin m a lî tek liflerini
ze taham m ül edilmez oldu. Hem kulunuzuz diye ita ati m üş’ir kelim eler söyler
siniz, hem irat getiren divan hizm etleri
ne m usalat olup raiyeti pâyim al ve ha
rap ettiniz. A ranızda h ak k a k a il olmıvanları him aye etmeniz
yüzünden içi
nizde serkeş ve insafsız eşkiya çoğalıp,
sizin gibi ih tiy a rla n ve ak lı başm da olanları kaale almaz olup, âlem i soyup
reayayı dağıttılar. Siz k ır k bin adam ol
dunuz, lâ k in istediğiniz hizm etlerin hep
si beşyüzü bulm az. lie d e n ulûfe istersi
niz, reayayı soyup dağıtırsınız? Reaya
olm ayınca hazine nereden toplanıp, u lû
fe nereden verilir? Ş u deryadan m ı ulûfen izi vereyim? B u n u nla dahi komayıp
ecdad-ı p âk im ve sair aslıab-ı
hazrat
evkafı tevliyetlerini istilâ ettiniz yine âdedinize kifayet etmedi» dedikten sonra
1885
itaat m evzuu üzerinde durdu. O zaman
sipab subay ve ihtiyarları:
«— Biz padisaiıa karşı âsi n âm ın ı
kabul etmeyiz. Ltostuııa dost düşm anına
düşm anız. Padişahım ızı tazyik edip, terk-i
edep ile m al tedarikine düşenler bizim
rızam ızla
değildir. Biz onların zaptm a
kaaair de ğiliz».
S ipaiı subay ve ihtiy arların ın
bu
sözlerinden sonra S ultan M urad
biraz
nasihati m üteakip,
m üfsit ve eşkiyayı
him aye etm emelerini, böyle kimseleri ara lan n d an çıkarm alarını, usulsüz olarak
iş ve vazife talebinde bulun m am alarını
ve nihayet yeniçeriler gibi sözlerini tu
tacaklarına dair yem in etm elerini b ild ir
di. Sipahiler de ayni şekilde yem in edince S ultan M urad o aralık «O halde
eşkıyanızı ayırıp veriniz»
şeklinde bir
cümle sarfedince
kalabalık
arasında
m evcut bir kaç sipaiı zorbasının m ır ıl
danarak başlarını salladığını gören ye
niçeriler, m üverrih N aim â (C: 3. S: 116)
nııı ifadesiyle: «ol m üfsidleri kapıp h a
vaya kaldırıp, h a lk ı yarm ak
m üm kün
olm am ağla, elma gibi başları üzerlerin
den elden ele red idüp,
söyletmeyüp
meclisten taşra ilettiler».
Sipahiler de yem in ettikten
sonra
S ultan M urad kadı g m p u ııu ön tarafa
alıp kendisine doğru yaklaştırdı. O n la
ra: n için ahkâm -ı şer’iyeyi tam tatbik
etm ediklerini, zulm ü defetm ek için n i
çin uğraşm adıkları ve irtişaya
neden
dü ştüklerini sordu. Ve kendilerinden ce
vap istedi. İşte bunun üzerine mevcut
kalab alık önünde, memlekette adaletsiz
lik ve zuhne sebep olan meseleler açıkça teşrih edildi.
K adılar padişahın
sualine şöyle cevap verdiler: «Hâşâ ki
biz rüşvet ile iptal-i hak veya ihkak-ı
batıl edeyüz. Biz K itab u lla h ahk âm ın ic
raya m akdurum uz sarf ideriz. A m a neyliyelim , sözümüz sem-i h üm ây u n a eriş
mez; arzım ız dinlenmez. H izm et nam ıyle
sipahiler gelüp taht-ı kazam ızda hezar
m ü n k ira t ve m ezalim
irtik â b ederler.
K im e şikâyet edelim? A rzlarım ız o k u n
maz, am a bir zorba veyahut bir zalim
voyvoda ve cizyedarm
zulmüne, m ani
olm ak istesek mal-i padişahi tahsiline
m an i olup rüşvet aldı, reayayı him aye
etti, bize hizm et zaptm a m ân i oldu deyu hakkım ızda
bühtan ile arz etseler,
keyfiyet-i kaziyye tetkik olunm aksızın
bizi azlederler. Biz de şerlerinden k o r
kup, bir m elce’ bulam ayup acz ve taksir
ile zillet ve zahmet çekeriz».
Bu u m u m i cevap ve m ütaleayı m ü
teakip orada bulu n an H um eli k a d ıla rın
dan biri: «Padişahım , falan hizm eti alan
sipahinin zulm üne m ân i olm ak istediğim
için, rüfekasiyle m ahkem em i basıp es
v aplarım ı ve atlarım ı yağm a ettiler» d i
ye şahsi bir m isal de verdi. N ihayet k a
dılar: h ak ların da inayet gösterilip des
teklenirlerse, zu lm ü
kusursuz
şekilde
def’e çalışacaklarını
b ildird iler ve so
n u nda bunu tahakk uk ettireceklerine d a
ir yenlin ettiler. K a d ıla rın da yem ini si
cile işlendi. S ultan M urad burada k o
n uşulanları ve yem inleri
allâm e şeyhi
M ehmed E fen di’ye tespit
ettirerek bu
hücceti sadrıâzam .
şeyhülislâm , vezir
Hüseyin ve Bayram
Paşalar ile Şeyhî
E fendi’ye im za ettirdi. Böylece Sinanpaşa köşkü toplantısı son buldu.
Sultan M urad 'm temizleme
hareketine girişmesi
S ultan M urad, Sinanpaşa köşkünde
y aptığı toplantıdan sonra zorbaları o r
tadan k aldırm ak üzere faaliyete geçti.
Z âten bu toplantının tesiri hemen g ö rü l
dü. H izm et talebinde bulunanlar, iste
dikleri şeye n a il olam ıyacaklarım anla
dık larınd an İstanbul’u terketmek ih t i
yacım hissettiler.
Böylece toplantının
ferdası gününden itibaren hanlar boşal
m aya başladı. Ü çüncü gün d iv an top
lantısı yapıldı. S ulta n M urad, zorbala
rın bundan böyle fırsat bu lm am aları icin
faaliy'ete
koyulm akta acele etti,
'tatbikata girişm ek üzere sıpah ağası C a
fer Ağa ile siiâbdar ağası A hm ed A ğ a
ya derhal elebaşıları yakalam ak em ri
n i verdi. A hm ed Ağa bu hususta ızhar-ı
acz edince
S ultan M urad derhal boy
n unu vurdurdu. A hm ed A ğ a ’n ın başının
gittiğini gören Câfer A ğa bu yolda çalı
şacağını bildird i. Padişahın işe şiddetle
girişmekte olduğu anlaşılm aktaydı. Bir
ik i gün sonra sadrıâzam m sarayında bir
toplantı yapıldı. N asihat ve y u m u şak lık
la zorbaların yola gelmiyeceği. işin uza
yacağı, bu sebeple fesat yaratanların idam edilm eleri kararlaştırıldı. B urada
ki toplantıya da katılm ış olan ocak a-
1386
*
ğaiarı, zorbaların hak larından gelinmek
üzere padişahın ferm anı dairesinde hare
ket edeceklerini söylediler.
Sadrıâzam sarayında toplantı y ap ıl
dığı zamsn günlerden cum a idi. Zorba
ların idam yoluyle
tem izlenm eleri işi
öğledes önce karara bağlanm ış ve n ih a
yet namaz vakti olm uştu. O sırada bazı
kimseler, «şimdi cum a
n am azını eda
edelim, ondan sonra faaliyete geçelim
dediler. Fakat toplantıda hazır bulunan
şeyhülislâm ile kazaskerler «bu gaileyi
def cum adan elzemdir, âlem böyle herc-ü
merc iken cum a m ı câİ 2 olur» sözleriyle
derhal işe girişilm esini tecviz eylediler.
Sadrıâzam sarayındaki
toplantı kararı
padişaha arzedilince, S ultan M urad tas
diki m übeyyin hatt-ı h ü m â y û n gönder
diğinden, hemen o g ü n zorbaların ele
başılarından S aka Mehmed, G ürcü R ıd
van ve daha bazıları yakalanıp boğuldu,
diğerlerinin duyup kaçm am aları için ö l
dürülenlerin cesetleri denize atıldı. İstan
b u l’da öldürülen zorbaların en m üh im
m i Beli İlâ h î n âm ın d ak i şahsiyetti. M ü
verrih N a im â’n m pek m ufassal şekilde
anlattığı D elî Îlâhî, D ağlar Delisi S ü
leym an adındaki sergerdenin kardeşinin
oğlu idi. S ipahiler üzerinde çok k u v
vetli nüfûza m alik
olan D ağlar Delisi
Süleym an, Husrev Paşa’n m Bağdad se
ferinde bulunm uş ve B ağdad’m zaptı ıçin hücum a geçildiği sırada sipahiler de
hücum a kalkarken:
«nereye yürü rsü
nüz? Osm anlı Bağdad’ı aldıktan
sonra
b ir daha size ne ihtiyaçları kalır? C üm
lenizi k ırm aları m u hakkaktır, size h iz
m et verip iltifa t
etmeleri B ağdad yüzündendir» diyerek onları hücum dan alıkoym uştu. Bağdad seferinden, dönüş
sırasında D ağlar Delisi ölm üş ve Deli
Îlâh î onun yerine k aim olmuştu.
Seydişehri’ne yerleşmiş olan Deli
İlâh î etrafını kasıp kavurm uş, bazı k im
seleri öldürm üş, bazıların ı tehdit etmiş
ve bir sürü m al ve para toplam ıştı. B ir
hayli ta ra fta n olan D eli Îlâ h î’den herkes
titrer vaziyete düşm üş; soygun ve taz
y iki sadece Şevdişehri’ne m ünhasır k al
m ayıp Beyşehir, Bozkır, Konya, Niğde,
Aksaray’a kadar
uzanm ıştır. Beyşehir
sancak beyi olan Nogay Paşa oğlu Arslan Beyi devre çıkm ış olduğu Şeydişehr i’ne girm ekten menetmiştir.
1887
İşte bu azılı zorba ulufesini alm ak
için İstanbul’a
gelmiş,
ad an ılan ona
şehre girmem esini ihtar
etmişlerse de
aldırm am ıştır.
İstanbul’a dahil olunca
derhal yakalanm ış ve Divan-ı h ü m â y û n
da m uhakem esini m üteakip idam o lu n
m uştur.
Deli îlâ h î’n in idam ı diğer zorb ala
rın da çözülm esine âm il olm uştur. M ü
verrih N aim â (C: 3, S: 130) bu husus
ta: «meğer zorbaların ve eşkıya taifesi
n in tasmim-i tasallutları bozulmuş, bu
zalim in katline m erbut im iş» der. B ilâ
hare bunun yerini alan Dereli H a lil de
Çerkeş A hm ed Paşa tarafından ö ld ü r ü l
m üştür. Saka Mehmed,
G ürcü R ıdvan
ve Deli İlâ h î’tıin itlâfın d a ıı sonra diğe r
lerinin tepelenmesinin kolaylaştığı görrülm ektedir. Fakat
hepsi de bir anda
yakalanam adığından işin b ir m ik ta r uzadığm a şahit olunm aktadır. Deli İ lâ h î’ye nazaran ikinci derecede katan zorba
basılardan Cadı Osm an Çardak kasaba
sındaki evinde şarap içerken yakalanıp
öld ürüldü; Yemişçi M ustafa kaçıp izini
kaybetti, Salih Efendi M ısır’a kaçtı ve
ancak S ultan İbrahim
devrinde ö ld ü
rüldü. M ahm ud Ağa-oğlu, Sarı M usta
fa, K el A bdi, Bıçakeı-oğlu M ehmed adm daki elebaşılar da birer köşeye k a
çıp saklandılar.
Zorbaların temizlenmesi işine, baş
lan d ığı şekilde çok şiddetle devam e d il
di. İstan bul’dan
kaçanların
gittikleri
yerlerde zam anla faaliyete geçmelerine
im k ân bırakılm adı. Takibat, İstanbul’da
da eyâletlerde de ayni sık ılık la y ü r ü
tüldü. Kaçıp saklananlar g ü n ü n birinde
yakalanıp cezalarını bulm ak tan k u r tu
lam adı. Sadrıâzam M ehmed Paşa, zor
baların n am d arların m yak alanıp ö ld ü
rü ld ü ğ ü günden sonra sık sık İstanbul
sokaklarında tebdil dolaşır, nerede bir
«eğri sarıklı sipahi kıyafetli» adam g ö r
se derhal öldürtürdü. B u takibata y e n i
çerilerin de hedef teşkil ettiği görüldü.
L üzum undan fazla tatbik edilen şiddet
neticesinde zorba takım ı tam mânasiyle temizlendi. K orkunç kelimesiyle ta v
sif edilebilecek bu takibat sırasında, k u
runun yanında yaş da yan ar m isali, g ü
nahsız kimselerden de hayatlarını k a y
bedenler oldu. Askerler arasında ik i k i
şi bir araya gelip
konuşacak cesaret
kalm adı. Sultan M urad, zorbalara kar-
■
şı takibata başladığı zaman, paraya ta
alluk eden suistimallerin önlenmesi için
de bazı tedbirlere başvurdu. Bu cümle
den bir hareket olarak; sipahilere cizye
defterleri verdirmedi. Ona bedel her ne
fere altışar kuruş gulâmiye çıkarttırdı,
fakat daha sonra bunu da kalaırttı. Bun
lara ulûfeden gayrı bir şey
verilmez
oldu.
Çok şiddetle yürütülen takibat ne
ticesinde. senelerden beri müzminleşmiş
olan, halk ve hükümetin
başına belâ
kesilen şekavet ortadan kalktı. Bövlece
sükûta yaklaşmış olan devlet âsâyiş ve
emniyet bakımından gayesine ulaştı.
Sultan Murad'ın şiddet rejimine rağmen
bu nokta inkâr edilemiyecek bir haki
kattir. Müverrih Naimâ (C: 3. S: 124)
şöyle der: «Sultan Murad hazretlerinin
hımmet-i âliye ve gayret-i seniyesi sa
yesinde' satvet-i devlet-i Osmani kuv
vet bulup, o gürûh-u fitneengiz cümle
tame-i şir-i şemşîri hunriz olup sudur
eden ef’ali kabihalarımn cezasın buldu
lar».
Bundan başka sair işlerin de düzel
tilmesi yolunda bazı faaliyetler de gö
rülmekteydi. Sultan Murad 1632 temmuz
veya ağustosunda Anadolu ve Rumeli
beylerbeylerine tımar ve
zeametlerin
yoklanmasını yaptırarak sepet tımarla
rını müstahaklanna tevzi ettirdi. Bu
münasebetle sipahi ve yeniçerilerden bir
hayli kimseler ulufelerini
terkederek
tımar aldılar.
İlyas Paşa’nın m ağlubiyeti ve
İstanbul’da idam olunması
Aslen Balıkesir’li olup Solak-oğlıı
diye de tanınan İlyas Paşa, evvelce bu
tarafta eşkiya tedibinde devlete hizmet
etmiş bir kimseydi. Cesur ve gayretli
bir şahıs olan İlyas Paşa, Hafız Ahmed
Paşa’m n maiyetinde Anadolu beylerbe
yi sıfatiyle Bağdad seferine de iştirak
etmiş, burada da hizmet ve faaliyeti gö
rülmüştü. Fakat Husrev Paşa ile ara
sının açık olması sebebiyle Balıkesir’e
çekilmişti, işte bundan sonradır ki IIyas Paşa hükümetin karşısına başka bir
sıfatla çıktı. Balıkesir’de etrafına bir
hayli sanca ve sekban topladı, Kendisi
ni Husrev Paşa’dan koruyabilmek endi
1888
11 VII 1 V U IT II m
şesiyle (Naimâ C: 3, S: 134) bu sekban
ları toplanmasını müteakip etrafına hük
medecek duruma geldiği görülünce, ve
zirlik tevcih edilerek Şam’a gönderilmek
istendi. Lâkin vezaret tevcihinden önce
kimseyi dinlemez hâle gelen İlyas Paşa
bir de vezir olunca kudreti daha da art
tı. Muhitinde kuvveti artınca M idilli adasına da el atmak istedi. Evvelâ Kara
Mahmud namındaki adamını Kazdağı’na
göndererek o tarafın halkını da kendi
ne bağladı. Sonra San Osman nam ın
daki adamının emrine bir miktar kuv
vet tahsis ederek bunları kayıklara dol
durup M idilli’ye şevketti, ilyas Paşa’nın
kuvvetleri Midilli'ye çıktıktan sonra ha
kiki niyetleri anlaşıldığı ve orada ilk
karşılaştıkları kimselere de feııa m ua
mele ettiklerinden
kılıçtan geçirildi
ler.
İlyas Paşa Midilli'yi ele geçirmeye
muvaffak olamayınca nüfuzunu Anado
lu toprağı üzerinde genişletmeye çalış
tı. Bu gaye ile. bir meseleyi bahane edip Manisa üzerine yürüdü. Manisa’yı
kuşatıp aldı. Buranın sancak beyi Bı
çakçı İbrahim Paşa camnı kurtarmak
üzere kaçınca İlyas Paşa’nın levend ve
sekbanları Manisa şehri ve civarını yağ
maladılar.
İlyas Paşa, Şeyhülislâm Yahya Efendi ile mektuplaşırdı. Bir defa hasta
lanmış ve Yahya Efendi’d en tabib iste
miş, o da hassa tabibi Ömer Efendi’yi
yollamıştı. İlyas Paşa Şeyhülislâmın bu
yardımına karşı hediye ve pişkeşler
göndererek mukabelede bulunmuştu. Bu
hareket o zaman İstanbul’daki zorbaları
kızdırmış. Yahya Efendi’yi itham ile az
lini istemişlerdi.
İlyas Paşa Şam valiliğine gitmeyin
ce asiliği açıkça tebeyyün ettiği, esa
sen o sırada Sultan Murad artık devlet
işlerine hâkim vaziyete geçtiğinden, te
dibi için üzerine asker sevkedildi. K ü
çük Ahmed Paşa serdar tayin olunup
Karaman beylerbeyi Çerkeş Dilâver
Paşa da onun emrine verildi, tlyas Pa
şa mallarını ve ailesini Bergama kalesi
ne koyup onbin kadar kuvvetin başın
da Küçük Ahmed Paşa’nın karşısına
çıktı. İki taraf arasında Alaşehir’de ya
pılan muharebede
İlyas Paşa mağlûp
olup kaçarak Bergama kalesine can at
tı. Anadolu beylerbeyi Küçük
Ahmed
Paşa ile Dilâver Paşa kendisini takiple
Bergama önüne
geldiyse de buranın
zaptı kolay değildi. Nihayet affedildiği
ne dair İstanbul'dan
hatt-ı humayun
getirten Küçük Ahmed Paşa, onun tes
lim olmasını temin etti. Böylece Balıke
sir, Kazdağı. Manisa, Avazment,
Ber
gama, Menemen. Foça ve Alaşehir'e hâ
kim denecek derecede buraları nüfuzu
altında tutan Îlyas Paşa'yı yanına alan
Küçük Ahmed Paşa beraberce İstanbul’a
geldi. Beylerbeyindeki İstavroz bahçe
sinde yine beraberce padişahın huzuru
na çıktı. Sultan Murad kısa bir soruştur
mayı müteakip îlyas Paşa’nm idamım
emrettiğinden bostancılardan birisi der
hal oracıkta bıçakla başını kesti (Eylül
1632). Onun idamı
kargısında Küçük
Ahmed Paşa donup kaldığı sırada Sul
tan Murad Anadolu beylerbeyine döne
rek:
*— Ya kâfir senin için şikâyetler
geldi, niçin reayaya tekâlif saldın, zulm
ve gadr eyledin?»
Dedi. Padişahın Küçük Ahmed Paşa'ya böyle hitabı, Germiyan reayasının
onun hakkında şikâyette bulunmasın
dan ileri gelmekteydi. Küçük Ahmed
Paşa müthiş korkuya kapılmakla bera
ber, halktan topladığı vergiyi askerlere
sarfettiğini, böyle yapmasa îlyas Paşa
yı huzuruna getirmesinin m üm kün olamıvacağını söyleyince Sultan Murad bi
raz nasihati a iktifa etti. Kendisini iyi
müdafaa edememiş veya padişahı kızdı
racak bir cümle sarfetmiş olsaydı, n a
hak yere başı uçurulması muhtemel olan Küçük Ahmed Paşa, hiç bekleme
diği bu tehlikeyi atlattıktan sonra Şam
valiliğine tâyin edildi.
İdam ların çoğalması
Mühim zorba reisleri ortadan kal
dırıldıkça Sultan Murad’ın şiddeti azal
mayıp bilâkis daha da arttı.
Padişah
zorbaların
temizlenmesinde o derece
şiddet göstermekte idi ki herhangi bir
şekilde zorba diye adı çıkmış olan ve
ya kendisinden bu yolda şikâyet edilen
kimseler derhal temizleniyordu.
Tabii
bu takibat sadece İstanbul’a şâmil değüdi; eyâletlerde de ayni sıkılıkla ha
reket olunmakta, hattâ zalim ruhlu kim
seler bu yüzden muhitlerinde korku ya
ratmaktaydı. Böyleleri hakkında padi
şaha şikâyet ulaşırsa neticede onlar da
başlarını kaybetmekteydi. Reayaya zul
mettiğine veya rüşvet aldığına dair hak
kında şikâyet vâki olanlar, mühim mev
ki sahibi bulunsalar da idamın pençe
sinden kurtıtlamıyorlardı. Böyleleri bazan kısa bir muhakemeyi müteakip ba
zıları da muhakeme olmadan padişahın
gazabına uğruyordu,
Meselâ, etrafında korku yaratanlar
mey anında Yeniçeri ağası Köse Mehmed
Ağa ile halka iyi muamle etmediği
söylenenlerden Defterdar Mustafa Paşa'nın idamları zikre şayandır. Sipahi
zorbalarının idamlarım teminde mühim
hizmeti görülen, yeniçeri ocağındaki
müfsitleri de temizlıyen Köse Mehmed
Ağa idam olunduğu (1633) zaman cese
di, mühim zorbalara tatbik edilen bir
usulle denize atıldı. Naimâ (C: 3, S: 146)
hakkında:
«Bir mertebe gaddarlık ile
nam verdi ki, birini huzuruna davet et
seler, abdest alıp ve vasiyet edip bade
hu anın huzuruna giderdi» demektedir.
İdamların birbirini takip ettiği bu
devrede, kendi idamına ait emri kendi
si götüren kimselere bile rastlanmaktaydı. Bu şahıs Feridun Efendi namındaki
kimsedir. Osmanlı tarihlerinde suçun
dan bahsedilmeyip
sadece idam tarzı
anlatılan Feridun Efendi, evvelâ Medi
ne’de Emir Halife'nin idamı için oraya
hatt-ı humayun götürmüş, bilâhare ken
di idam fermanını ihtiva eden bir boh
çayı İstanbul’dan alıp Diyarbekir bey
lerbey isi Murtaza Paşa'ya ulaştırmıştır.
Murtaza Paşa bohçayı teslim aldıktan
sonra Feridun Efendi’yi derhal katlet
miştir.
1632
senesi sonlan Ue 1633 senesi içiııde zorbaların çok mühim kısmı öldü
rüldü. Bu meyanda: Alaybey-oğlu, Hatun-oğlu, Çerkeş Ali Ağa, Mahmud Ağaoğlu. Cin Ali Efendi, Köse Aii Efendi,
Siyavuş Efendi ve Çalık Derviş gibi kim
seleri saymak mümkündür. Bunların
bit1 kısmı İstanbul'da bazüan da Ana
dolu'da yakalanmışlardır. Bu arada Kay
seri tarafında bazı kimselerin
canına
kıymış olan ve tegallüp
suretiyle bir
hayli mal biriktirmiş olan Türkmen aşiretlerinden Boynu-İnceli
beyi Hacı
Ahmed-oğlu Ömer Ağa, Şam valiliğine
1889
tâyin edilmiş olan Küçük Ahmed Paşa
eyâletine giderken yolda yakalatıp m al
larının yerini söyletti ve deve üzerinde
çarmıha gererek (Naimâ C: 3. S: 149)
ıztırap içinde öldürdü.
R u m Mehmed’in öldürülm esi
Sipah zorbalarının Sultan Murad'ı
hal' teşebbüsüne iştirak etmemiş, hattâ
böyle bir şeyin fiiliyata inkılâbını ön
lemiş olan Rum Mehmed'in bu iy iliği
ne karşılık kendisine Maraş valiliği tev
cih edildiğinden daha yukarılarda bah
sedilmişti. Keskinli olan Mehmed genç
liğinde Defterdar Ömer Efendi’nin ya
nında hizmetçilik etmiş, bilâhare onun
yanından ayrılmıştı. Sonraları sipah sı*
m fı arasına giren Rum Mehmed, intisab
ettiği asker zümresinin m ühim kısmının
havasına uyarak bir zorba haline gel
miş, hem de pek nüfuzlu bir zorbabaşı
ola vermişti. Naimâ (C: 3, S: 150) ya gö
re; sipah zorbaları arasında bir Dağlar
Delisi Süleyman ondan nüfuzlu olup,
bunun dışında hiç kimse ona tekaddüm
edemezdi.
Rum Mehmed Konya’da bulundukça
oranın halkına hiç bir zarar
vermez,
hatta adaletin tecellisi için gayret bile
gösterirdi. Fakat Konya dışındaki yer
lere büyük zararlar verirdi. Sadrazam
Husrev Paşa’nın Bağdad seferinde Rum
Mehmed de bulunmuş,
Husrev Paşa
Bağdad önünden Diyarbekir’e döndüğü
sırada sipahilere hizmet tevzi ederken
buna da Zile voyvodalığım vermişti. Rum
Mehmed Zile’ve gittiği zaman burasını
soyup soğana çevirip topladığı m allar
la Konya’ya dönmüştü. Bilâhara kethü
dasını Kastamonu yakınındaki Küre ka
sabasına göndermiş ve orasını da soy
du rmuştu.
Rum Mehmed son defa olarak Kon
ya'ya geldiği sırada İstanbul’da zorba
ların temizlenmesine başlanmış bulun
maktaydı. Saka Mehmed, Cin A li ve De
li İlâhi gibi zorba reisleri öldürüldüğü
zaman bazı zorbalar Rum
Mehmed’in
yanına kaçıp gelmişti. Bu cümleden olarak; Eskişehirli Kör Ali, Rum Ahmed,
Nazlı Muslu, Kürt Mehmed gibi zorba
lar vardı.
Rum Mehmed’e Maraş valiliği tev
cih edildiği sırada Deli Yusuf Paşa’va
da Şam eyâleti tevcih edilmişti. Rum
Mehmed, Yusuf Paşa'vı eyâletine gider
ken, sekbanlar arasında kavga çıkar ba
hanesiyle Konya'ya uğratmamış, Deli
Yusuf Paşa’nm arkasından ayni yerin
valiliğine tayin edilmiş olan Küçük A h
med Paşayı da yine ayni bahane ile
Ayıntab (Antep) a sokmamıştı.
Sultan Murad zorba namında kim
seyi bırakmamaya azmetmiş olduğu ci
hetle, Rum Mehmed gibi
meşhur bir
eski zorbayı da ayni akibete uğratmak
istedi. Irak'ta İmam Musa kasabasında
kızılbaşlara karşı yapılan muharebede
şecaat göstermiş olan Behisni (Besni) li
Ali Bey bu işe memur edildi. A li Bey,
Rum Mehmed’i Antep’te muhasara edip
epeyce insanın Ölümüyle neticelenen bir
muharebe sonunda esir alıp maiyetinde
ki diğer zorbalarla birlikte başlarını ke
sip İstanbul'a yolladı.
Deli Yusuf Paşa'nın idam ı
Şam valiliği Küçük Ahmed Paşa’ya
tevcih edilince Deli Yusuf Paşa dönüp
İstanbul'a gelmişti. Abana Mehmed Paşa'va karşı yapılan harekât
sırasında
Husrev Paşa’ıım çırağ etmiş olduğu De
li Yusuf Paşa şecaat sar.ibi bir kimsey
di. Bu bakımdan devlete t peyce hizm e
ti de dokunmuştu. Fakat kendisinin zul
müne dair şikâyet vaki olunca, Husrev
Paşa’nın çırağ etmiş
oluşunu da kâfi
bir kusur sayan padişah derhal boynu
nu vurdurdu (18 mart 1633). Deli Y u
suf Paşa hakkında Naimâ (C: 3, S: 153)
şöyle der; «bahadır yiğit idi ve şecaatta naziri yoğidi; lâkin zâlim ve fâsık
olup nâhak yere bir kaç kims^ katlet
mekle mücazaat vaki oldu*.
İznik kadısı vc Şeyhülislâm
Hüseyin Efendi’nin katli
Sultan Murad mevsimin kış olması
na aldırmıyarak, Bursa’ya gitmek üze
re 3 aralık 1633 de İstanbul'dan hare
ket etti. Bu seyahatta kara yolunu ta
kip eden padişah İzmit’e vardığı zaman
tütün yasağına riayet etmeyen bir kaç
kişiyi öldürttü. İzmit’ten sonra avlana
rak İznik’e doğru yoluna devam eden
Sultan Murad, bu taraftaki yolun bir
1890
kısmının bozuk ve heııîiz tesviye edil
memiş olduğunu görünce, yanında bu
lunan adamlardan vezir Gürcü Mehmed
Paşa ile kapıcılar kethüdası Nasuhpaşa-zâde Hüseyin A ğa’yı, îznik kadısını
asmalar; için ileriye gönderdi. Bunlar
kadıyı yakalayınca
zavallı adamcağız;
«şevketli padişahımızın
buradan geçe
ceği haberi dün geldi. Bunun üzerine
hemen şehir kalkmı ve reayayı yollara
çıkardım, fakat padişahımız daha ünce
buraya ulaştı, benim günahım yoktu:1»
diye yalvardıvsa da. bu yalvarlamaları
para etmedi. Onun
sözlerini padişaha
nakil ve affına tavassut cesareti göste
recek kimse zâten mevcut değildi. Onun için, üzerinde ilmiye sınıfının res
mî kıyafeti olan cübbesi ve başında des
tan bulunduğu halde kale kapısına asılmak suretiyle padişahın emri yerine
getirildi. İznik kadısı asılma mahalline
götürülürken bütün şehir halkı seyrine
çıkmıştı; son dakikasında (Naimâ C: 3.
S: 189) halka dönerek: «Müslümanlar,
Hak huzurunda, nahak yere gittiğimin
şehadetini sizden talep
ederim» dedi.
K adı’nın cesedi üç gün kale kapısında
asılı bırakıldı.
Karaçelebi-zâde Abaülâziz Efendi’nin
(Ravzal-ül-ebrar S: 579) -sbîcürm
ve bigünah» asıldığını
söylediği İznik
kadısının idam sebebine dair Kâtib Çe
lebi (Fezleke C: 2, S: 172); evvelce ka
dı hakkında padişaha şikâyette bulu
nulmuş olduğunu, muhtemelen padişa
hın onu katle niyet ettiği için, kendisi
ni gafil avlayıp hizmet kusuru atfede
bilmek niyetiyle îznik’e sür’atle gitmiş
olduğunu kaydeder.
Sultan Murad
İznik’ten
doğruca
Bursa’ya gitti. Bursa’da kaldığı beş gün
zarfında ecdadının türbesini ziyaret et
ti. Bu arada ufak bir şikâyet üzerine
Bursa tüccarlarından HasarLkeyf’li Meh
med Çelebi nâmındaki
şahsı
astırdı.
Zenginliği nisbetinde hasis de olan bu
adam hakkında eski tarihlerde şu tav
sife rastlamnaktadır: «¡Bursa halltından
bir fert ve etraf-ı beldeden bir karye
yoğ idi ki buna medyun olmıya; kuvvet-i sermaye ile ol diyarın vüculı-ı menafi'ine müstevli olup umum halk ona
muhtaç idiler».
Sultan Murad av tertibi suretiyle
Bursa’da daha bir kaç gün kalmak is
terken. annesinden aldığı bir mektup üzerine derhal yola çıktı. Annesi Kösem
Sultan mektubunda: «Benim arslanmı,
acele üzere gelesiz, cülûs tedbiri için
sözler ve cem’iyetler olmaktadır»
de
mekteydi. Valide Sultan’m mektubunun
arasında bir de Şeyhülislâmın ona yaz
mış olduğu mektup çıkmıştı.
Şeyhülislâmı Valide Sultan’a mek
tup yazmaya sevkeden âmil, İznik ka
dısının idamı haberinin İstanbul’a ulaş
ması üzerine ulema sınıfının bundan de
rin bir teessüre kapılmasıydı. Ulemanın
teessürüne tercüman olan Şeyhülislâm,
bunun tekerrürüne mâni olunması ba
bında (Naimâ C: 3, S: 19£) şöyle de
mekteydi: -secdad-ı kiramlarımu etme
diği şeyden
kendilerinin dahi içtinap
buyurmaları
münasiptir.
Kendilerini
bedduadan sakınırız; memuldür ki siz
kendilerine nasihat buyurup zümre-i ulemanın hayır duasını alasınız; zira he
nüz âlemin herc-ü merc-i sönmeye yüz
tutmuşken kıyl-ü kale müeddi olacak
ahvalden cenab-ı iıilâfetpenahiyi siyanet ederiz».
Şeyhülislâm Ahî-zâde Hüseyin Efeııdi bu mektubu yazdıktan sonra İlmi
ye sınıfının bir ziyafetine iştirak etmiş
ti. İşte bu arada bazı kimseler Valide
Sultana giderek ulemanın padişahı hal’
etmek gayesiyle
toplantı tertip etmiş
olduklarını
söylemiş, o da bu haberi
şeyhülislâmın mektubu ile birlikte oğ
luna ulaştırmıştı.
Sultan iîu ra d
annesinden
aldığı
mektup üzerine heyecana kapıldı ve
Bursa'va bile uğramadan avlandığı sa
hadan harekete geçti. Bir an Önce İs
tanbul’a ulaşmak istediği cihetle, o za
manın en. süratli vasıtası addedilecek
iyi koşan atlara binerek ilerlemekteydi.
Azmi gibi vücudu da kuvvetli olan pa
dişahın ilerleyişine herkes tahammül edecek' gibi değildi. Nitekim, N aimâ’nın
ifadesiyle: «tehevvürlerinden bir merte
be süra't üzere revane oldular ki değ
me at ve adam kendülere refakat edemeyüp cümle âyân ve hüddam dökülüp
geriiye kaldılar». Bu şekilde ilerleyişle
Samanlı dağlarını aşan "Sultan Murad
ertesi sabah Yalova’nın batı tarafında
Marmara kıyısındaki «Katırlı» m e v k ii
ne ulaştı. Denizde şiddetli bir fırtına
hüküm sürdüğü halde, gemi gelmesini
1891
Sultan Murad'ın kahvehaneleri kapattırıp tütünü yasak etmesi
(İlâve : 120)
Şedit bir h ü k ü m d a r olan S u lta n M u
rad devlet idaresine fiilen h â k im olduğu
senenin fe'dası y ılınd a kahvehaleri k a
p attırıp tü tü n içilm esini yasak etti. P a
d işah ın böyle bîr yasak tatbikinde, o
sırada İstanbul’da çıkan bîr y a n g ın ın ve
sile ittihaz edilm iş olduğu söylenir.
2 ey lül 1633 (27 sefer 10431 günü Cibali iara fın d a bir gem i kalaiathanesir.de
çık an yangın, civardaki
kayıkhanelere
sirayet etmiş, oradan da İsta nb u l'u n ge
niş b ir sahasına y ay ılm ıştır. Şiddetli b ir
rü zg âr yüzünden yangın önlenem em iş ve
y irm i dört saat devam etm iştir. Cibalî'den A y akapusu’na kadar sahil boyu yan
d ık ta n sonra yangın üç kola ay rılm ış
tır. B irinci kol K adı Çeşmesi
sem tini
y ak tık tan sonra Sultanselim 'e: ikinci kol
sahil boyundan L 'nkapanı’na, oradan da
Zeyrek y okuşuna; üçün cü kol İse F atih
C a m ii etrafını, Saraçhane kısm ına y ak
laştıktan sonra Sarıgüzel (Sarı G ürz) e
dayanm ıştır. F atih C am ii m inarelerinde
ki k ülâh ları yakacak kadar yükselen aIûvler buralardaki binaları kül etm iştir.
Peçevi. K â ü b Celebi gibi bu devirde h a
yatta olan m üverrihler y anan b üy ük b i
na, vc konaklar! sayarlar. Sivil m im a
rim izin nefis örneklerini teşkil eden b i
nalar yanarken vezir ve kibar konakla
rındaki nâd ir yazma eserler de m ahvol
m uştur.
I§te İstanbul'un beşte b irin in m ahvol
ması neticesini veren bu yangından son
ra halk kahvehanelerde y ang ın
h ak kın
da bir hayli dedikodu
y a p tığ ı ileri geri
söylendiği için, kahve ve tü tü n ü haram
sayan Kadı-zâde M ehm ed E fe n d in in te?vfkl üzerine S u lta n M urad kahvehanele
ri k ap attırıp tü tü n
içilm esini yasak e t
m iştir (16 eyjfiZ 1633). M aam afih tü tü n
içenlerin y angınlara sebep
o ldu ğu n dan
bahisle bu yasağın k o nu ldu ğun u söyle
yenler de vardır. N ite k im Solak-zâde ta
rihinde su satırlar g ö rü lü r:
«Padişah-ı
âlem penah yang ını görüp
sebebini sual
ettikte: padişahım ekser kahvehanelerde
Lirya ki ler tütün istim al ederken uyuyup,
lülelerinden ates parçaları
tahta ara
lık la rın a düşüp yangın vâki olm uştun*.
Osm anlI tarihçilerinin bildirdiklerine
<
|
|
I
1892
göre; İsta nbu l'a ilk kahve 1555 y ılın d a
gelmiş ve zam anla kahvehaneler açılarak
kahve içilm esi taa m m üm etm iştir. T ütü n
ise 1009 {m ilâdi 1600-160l j
veya
1014
(m ilâd i 1605-1606) yıl m d a gelm iştir. T ü
tün ü ilk getirenlerin In g llİ2ler
o lduğu
söylenir.
K ahvehanelerin kapatılm ası
ilk de.
fa tatbik edilen bir şey d e tild i. S ultan
Birinci Ahm ed zam anında sadrazam lardan
Derviş Paşa ve NasuJı Pasa da kahve
haneleri kapatm ıştı. L âkin,
D ö rdün cü
M u ra d ’ın za m a nınd a ki gibi kahvehaneler
y ık ılm a m ış ve h alk da şiddete m a ruz biTakılm am ıştı. M üverrih N alm â’m n : «mec.
ma-ı zu re iâ olan kahvehaneler
yevm.i
vahidde yer İle yeksan o ldıu dediği k a h
vehaneler y ık ılın c a yerlerine bekâr odala
rı. debbag ve nalbant odaları y apılm ış
tır.
S u lta n M u rad1m bu sıradaki hareketinin esas dikkati çeken tarafı, kahveha
neleri y ık tırm a sı ve tü tü n y a s a lın a dair
em ir çık a rm a k la ik tifa etm iyerek b u ve
sileyle bir çok insanı tildürtm esîdir. N i
tekim. onun bu mevzudaki m ü th iş şidde.
tine m a na vermiye çalışan bir çok m ü
verrihler, tü tü n
y asağım ,
serserilerle
şüp h eli kimseleri tem izlem ek iç in vesile
ittihaz etm iş o ldu ğu neticesine varırlar.
Sultan M urad tü tü n y asağını koyar
ken. bu yasaâa riayet etm iyerek, haram
telâkki edilen tü tü n ü içmeye devam ey.
liyenlerin k a tlin in vacip o ld u ğ u n a dair
şeyhülislâm ÂhLzâde H üseyin E fe ndi fet
va vermiştir.
T ü tü n yasağı
yüzünden
katle, şer i b ir veçhe verişinden dolayı,
m üverrih Solak-zâde, şeyhülislâm a k ızm a k
ta ve Ottun bîlahara idam edilişi karşı,
sında m em nuniyet İzharı suretisie «ceza
sını buldu» demektedir.
S u lta n M urad tü tü n y asağım o ka.
dar şiddetle takip erm iştir k i:
nerede
bir tü tü n içen göıse ö ld ü rttü k te n başka,
üstlerinde veya evlerinde tü tü n içmeye
mahsus eşya bu lu n anları da îdam ettir,
m lştir. Yatsıdan sonra fenersiz gezenleri
de aynî akıbete
u ğ ratm ıştır.
B u n la rı
k o ntro l için tebdit-i kıyafetle İsta nbu l so.
k akların da sık sık dolaşmış, h atta rivayete göre, şüphelendiği evlerin damları-
beklemeye tahammülü olma
dığından batma
tehlikesine
aldırmayıp bir kayığa bindi
ve Gebze’ye geçti. Oradan
a t a binerek
yine. sür’atle
yol alıp akşama doğru Üs
küdar'a ulaştı, buradan bîr
gemi ile Saraybunurna çı
kınca ilk işi. Şeyhülislâm
Ahî-zâde Hüseyin Efendi ile
o sırada İstanbul kadısı olan
oğlunun Kıbrıs'a
ııefvedil
me! erini
emretmek
oldu.
Bursa'dan beri yanında bu
lunan
Bostancıbaşı
Duçe
Mehmed bunları ayrı
ayrı
gemilere koyarak yola çıkar
d ı.
Biraz sonra bostancıbar
şıya ikinci bir emir vererek,
Boğazdan çıkmadılarsa geri
getirip öldürülmelerini» çık
mışlarsa
dokunu İm anı asım
bildirdi, Bostancıbaşı Duçe
Melımed Şeyhülislâma
Bo
ğazdan çıkmadan
yetişerek
kendisini Ayastefaiıos (Ye
şilköy)
kıyısına
çıkarttı.
Eski devirlerde kahvehane hayatı ve tü
tün tiryakileri (Zamanının
gravürlerinden)
—»
na çıkıp bacalarından tü tü n kokusu ge
lip gelm ediginî
bile k ontrol
etm iştir.
Her sabah İsta nbu l halkı sokaklarda bir
İki cesel g ö rü r hâle gelm iş, yüreklere, bu
yüzden m il ılı is korku sinmekle beraber,
tü tü n ip û ia s ı tam ra an asiyle
önlenem e.
J
mU'tfr.
Bu SJkı takip ve am ansızca idam lar
arasında tabii ku ru n u n y anın d a yaş da
yanm ış, hiç b ir sucu olm adıkı lıalde ca
nım
kaybedenler g örütm üstür. Meselâ
padişah b ir gece tebdil gezerken HocaPasa m olıanesinden geçitli? ve bu m a
hallede Hoca-Pasa im am ın ın oğlunu fenersiz giderken
y akalam ıştır.
Cam ide
gcc kalıp evinin y a k ın lığ ı dolayıslle fe
nere ihtiyaç hissetmeden
evine giden
«snei gören S ultan M urad «Sen benim
te n b îh im î iştim edin m i n icln fenersiz ge
zersin?» demiş, gene de cevap bu lm ak ta
m ü şk ülâta uğrayınca hemen
katle im İç.
tir,
S ultan M u ra d 'm tü tü n
yasağından
dolayı esas itib ariy le
Istanbuldak İ halk
h ü k üm d arın hışm ına m a ru z kalm akJa be
raber İsta nbul'a y akın yerlerde de h ış
m ın kurb anlarına rastlanm ıştır.
Meselâ
Bursa’ya giderken geçmiş o id u £ u İzm ît,
te birkaç tü tü n tiry a k is in i öld ü rtm ü ş , E .
dîrncde bazı kim selerin kahvehane islet
tiklerin i duyunca bostancnbaşıyı göndere
rek kahvehaneler E y ık tırm ış ve yasaâa
riayet etm iyenlerl öld ürtm üştür.
P&dişaVıın m a ıa z i dereceyi bulan şidde
tine rağm en, tütü n tiry a k ilis i
tam am en
ortadan k a lk m a d ığ ı g ib i, bu hususta:
Zararsız birdulıan h akkında neyler
bunca dikkatler
Duhan-ı â h .ı mazlum âns men eylen
hüner oldur
gibi m ısralarla S u lta n M urad a isne haiırııi itirazda bu lu n an la r da eksik oJıtıam istir.
B ibliyograf y a ; K â tib Ç elebi; Fezleke
C: 2. K aîm â: T arilı, C : 3- Solak-zâde
M ehm ed H em dem l; T arih. H am m er (M.
 ta): Devleti Osmaniye ta r ih i C : 9, Feçuy h ı İbrahim-; T arih.
Rica u t; H istoire
de l Em pıre O ttom an C : 14 M ebmed H a li
fe; Tarîh-i G tlm a ni. KaracelebiJî&de Abdüîöziz: Ravzat.üi-eb^ar.
Sagredo: H is.
toire de I’E m p ire O ttom an.
1893
Ü sırada yanında Abaza Melımed Paşa
olduğu îıalde Yedikule kıyısında bulu
nan padişah
bostancıbaşıyı görerek u
tarafa ilerledi. Yanlarına varınca «tiz
şimdi katleyle? dedi. Duçc Mehmed ise
Şeyhülislâmı bir saman ai'abasiyle Ayastefanos'uıı cKalabriye» köyüne gö
türerek boğdu (7 ocak 1634).
Böylece, Osmanlı tarihinde ilk defa
bir şeyhülislâm idam edilmiş oldu. Âlim bir zat olan Şeyhülislâm Ahi-zâde
Hüseyin Efendinin
cesedi, sağlığında
yaptırdığı medresesi civarında hazırlat
tığı mezara değil de, Florya sahilinde
kumsala defnedildi.
Sipahi ayaklanması sırasında şeh
zadelerin hayatına
dokunul rmyacağıııa
dair kefil olduğu için Sultan M urad’ın
kin bağladığı bu adamın
ölümünden,
galiba padişahtan başka memnun olan
lar da vardı. Nitekim Solak-zâde tari
hinde (S: 753); tütün yasağına dair fet
va vererek bir çok kimsenin öldürülme
sine âmil olması
münasebetiyle; «bu
hususta fukaranın duası kabul olup çok
geçmeden Şeyhülislâm Hüseyin Efendi
katledilerek cezasını bulmuştur» denil
mektedir.
Bağdad voyvodasının idam ı
Birinci Alımed’in saltanatının
ilk
yıllarından bu tarafa Boğdan’da on ta
ne voyvoda değişikliği olmuştu, üçüncü
cildin 1784 üncü sayfasında kendi
sinden bahsedilen îstefan Tomşa (1611 1615) yı Aleksandr Movila (1615-1616),
onu da sıra ile Radu Mihne (1616-1619)
ve Gaspar Gratiani takip etmişti. İslâm
Ansiklopedisi’nde
Boğdan
maddesine
göre; Radu Mihne voyvoda tayiıı edil
diği zaman bir çok İstanbul rumu ile
birlikte Boğdan’a gitmiş, bu rumlar ti
caret işlerinden başka idari işlere de el
attıklarından Boğdan’da
rumların n ü
fuzu fazlalaşmıştı. İkinci Osman zama
nındaki voyvodaların İkincisi olan Gas
par Gratiani (1619-1206) evvelce izah
(sayfa: 1804) edilen sebepler dolayısiyle azledilmiş ve onun yerine eski Eflak
voyvodalarından Aleksandr İlyaş (1620
-1621) tayin edilmişti. Sultan Osman'ın
Hotin seferinde yolda padişana iltihak
eden Aleksancir İlyaş, yolları iyi tamir
etmemiş olması sebebiyle (Naimâ C: 2,
S: 195) azledilip, Stefan Tomşa (1621 1623) ikinci defa Boğdan voyvodası ta
yin edilmişti. Gerek Stefan Tomşa, ge
rekse onuıı gibi ikinci defa Boğdan voy
vodası olan Radu Mihne (1623 - 1626)
zamanında İstanbul’da isyanların vuku
bulması ve zorbaların etrafa hükmet
meleri sebebiyle hükümet voyvodalık
larla pek meşgul olamamış ve buralar
da cereyan eden hâdiselere göz yum ul
muştu. Nitekim Radu Mihne ölünce, onun vasiyeti gereğince (Naimâ C: 3, S:
146) Bemovski voyvoda olmuştu.
Asleıı bir Lehli olan ve Osmanlı ta
rihlerinde «Bertoska» şeklinde zikredi
len Bernovski Miron üç sene müddetle
Boğdan
voyvodalığında
bulunmuştu.
Hıyaneti
görülen bu adam bir aralık
Lehistan’a kaçmış, fakat sonra oradan
dönerek İstanbul'un tayin ettiği voyvo
da olan Aleksandr’ı Boğdan'da barın
dırmamış, Osmanlı
hükümeti de Bernovski’nin voyvodalığını yeniden kabul
etmek mecburiyetinde kalmıştı (1630).
Bernovski İkinci defa
Boğdana h ü k
metmeğe başladığı sırada Abaza Mehmed Paşa Tuna yalıları
muhafazasına
memur edilmişti. Bu sırada Abaza’nın
da tavassutu ile Eflak voyvodası İstan
bul'a gelerek sadakatini bildirdiği za
man h il’at ve üsküf ile taltif olunmuş
tu. İle Bernovski (Bertoska) de bundan
cesaret alarak İstanbul'a gelmişti. Bertöska’nm, zahiren sadakatini arz ih ti
yacını hissetmiş olması, Osmanlı hükü
metinin son senelerdeki zaafının silin
mesinden ileri gelmekteydi. Bernovski
İstanbul’a gelince derhal Yedikule’ye
götürülüp hapsedildi. Evvelce hıyaneti
görülen bu adam bilâhara Dıvan-ı h ü
mâyûn önüne getirilerek meydan-ı si
yasette idam olundu (Haziran 1633)
YEMEN VE CEBELİ LÜBN AN'DAKİ HADİSELER
Osmanlı idaresinde son senelerde
garülen zaaf ve devlet merkezi İstanbul-
da cereyan eden ayaklanmalar, bazı eyâletlerde, nüfuz sahibi yerli reislerin daha
1894
mülâki olduktan sonra Süveyş’ten ge
milere bindirildi ve Cidde’de karaya çı
karıldı. Kansu Paşa burada
kendisine
pişkeş sunan Mekke
emiri Şerif Ahmed’İ idam ettirerek onun yerine Mes'ud'u getirdi; bunun arkasından
Şerif
Zevd zuhur edecektir. Kansu Paşa oıadan Muha'va gidince, tüccarların şi
kâyeti üzerine Aydın Paşayı da katlet
ti.
Husrev Paşa’nm veziriâzamlığı za
Yenıen’tleki hadiseler
manında Yemen’e gelmiş olan Kansu
Paşa burada uzun müddet çarpışmalar
Osmanlı idaresinin zaafından fay
yapmak zorunda kaldı. Mücadeleye gi
dalanan Zeydı imamı Muhammed. Sul
rişmek üzere Muha’dan hareket ettik
tan Murad’ın
saltanatının ilk
yıllan
ten sonra, evvelâ Zübeyd (Zebid)e git
zarfında bilfiil faaliyete geçti.
Yémen
ti. Ve kendisi Zübeyd’de kalarak ket
valisi
Haydar Paşa’nın tedbirsizliğin
hüdası
Yusuf’u imam
Muhammed’e
den. Mısır valisi Bayram Paşa’nın da akarşı şevketti. İmamın
emrindeki 100
lâka göstermemesinden gittikçe kuvvet
bin kişilik kuvvet ile
çarpışan Yusuf
buldu. Ve Kevkeban kalesinde namına
ketdüda, asker arasına
ikilik sokmuş
sikke kestirdi. Fakir ve perişan vazi
olduğundan mağlup düştü. Dönüp ZÜyetteki araplara
paralar dağıtıp bazı
beyd’e geldiği zaman İstanbul’dan gelen
geçim imkânları sağlamak suretiyle et
kuvvetlerle, eskiler ve oradan toplanan
rafına yüz binden ziyade (Naimâ C: 2,
lar arasında anlaşmazlık yüzünden Y u
S: 445) adam topladı. Sonra da Yemen
suf kethüda askerler tarafından katle
valisi Haydar Paşa’yı San’a’da muhasa
dildi; Kansu Paşa bu anlaşmazlığı biraz
ra etti. Bu vaziyet karşısında Haydar
bahşiş dağıtmak suretiyle bir müddet
Paşa İstanbul’dan yardım talebinde bu
İçin yatıştırabilirdi. Tabi’i bu vaziyet,
lunduğundan Çerkeş Ahmed Paşa bu iş
zeydî imamı karşısında
netice alınaiçin yola çıkarıldı. Lâkin Mısır’a vardı
mamasına ve mücadelenin
uzamasına
ğı zaman bir ziyafette zehirlenerek öl
âmil olmaktaydı. Kansu Paşa, bir taraf
dürüldüğünden, bu defa Haydar Paşa'tan emrindeki askerin çıkardığı hâdise
ya yardım etmek üzere Mısır ümerasın
ler ve inzibatsızlıklarmı çeşitli tedbir
dan Kansu (veya Kansuh) Bey vazife
lerle örtmeye
uğraşırken bir taraftan
lendirildi.
da sıkıntı içinde zeydllerle mücadelesi
Aslen Mısır
Çerkeslerinden olan
ne devam etti. Malî muzayeka çekmesi
Kansu Bey Yemen
beylerbeyine yar
ne rağmen çarpışmalar eksik olmuyor
dımla vazifelendirilirken, imdad kuvve
ti olarak da sipah ve silâhdar zümre
du. Nihayet Haydar Paşa muhasaradan
sinden on bin kişi, (Naimâ tarihinin 2
kurtulup selâmete ulaştı ama Kansu
nci cildinin 446 ncı sayfasında 10 bin,
Paşa San’a’ya mâlik olamadı.
üçüncü cildinin 154 ncü sayfasında 3
İstanbul’dan gelen askerin disiplin
bin deniliyor) Yemen kulu yazılarak İdsizliğinden, oradaki askerlerle olan ge
ris ve Hamza Ağa namındaki şahısların
çimsizliğinden İmam Muhammed hayli
idaresinde gemi ile Mısır’a sevkedildi.
istifade etti ve bu yüzden Kansu Paşa
O
arada Haydar Paşa’nın San’a’da
sıkıntılı günler geçirdi. Bu arada Yemuhasarada, kalması dolayısiyle Ha>ıeş
men’in iklimine dayanamıyan İstanbul’
beylerbeyi Aydın Paşa yardıma memur
dan gelen askerin bir kısmı hastalık y ü
edilmişti. Aydın Paşa Muha’ya çıktığı
zünden vefat etti, üç sene tamam olun
zaman yanında kâfi miktarda askeri ol
ca sağ kalanlardan dokuz yüz kişiye
madığından Zeydî imamı tarafından âKansu Paşa İstanbul’a gitmeleri
için
ciz vaziyete düşürülmüş, onun için da
ruhsat verdi. Bunlar âdeta bir eşkiya
ha ileriye gidememişti.
güruhu haline gelmişlerdi;
geçtikleri
İstanbul’dan «Yemen kuhiî nâmı ile
yerleri soygunlarla
harap ediyorlardı.
gönderilen kuvvetler
Kansu
Paşaya
Kara yolunu takip eden bu topluluk H i
serbest hareket etme ve nihayet merke
zi dinlememe cesareti göstermelerine âmil olmuştur. Tabi'i bu neviden bir ha
reket, ancak kuvvete istinat sayesinde
müm kün olacağından, neticede bir İs
yan doğmuştur. Dördüncü Murad zama
nında silâhlı çatışmayı İcap ettiren h â
diseler Yemen ve Cebeli Lübnan’da vu
ku bulmuştur.
1895
caz bölgesine gelince Mekke şerifi Zeyd
otuz bin Arap toplayıp Cidde beyi Mus
tafa Bey ile de işbirliği yaparak, bun
ları müşkül doruma sokmak için yol iizerindeki su kuyularını kapattırdı. Ne
ticede dokuz yüz Anadolulu ile 30 bin
arabın çarpışması icap etti. Araplar bir
iki tane de top bulmuşlardı. Fakat bu
nu kullanmasını beceremediklerinden
topu ateşledikleri
zaman
namlusunu
çatlattılar. Hasıl olan karışıklıktan is
tifade eden dokuz yüz kişilik Anadolu
lular grupu 30 bin arabı mağlup edip
Mekke'ye girdiler (Mart 1631). Lâkin
kendileri bir eşkıya güruhu manzarası
a rze t tiklerin den Mekke'de yağma
ha
reketlerinde bulundular. Kendi durum
larını bildikleri için İstanbul'da ıvi mua
mele ile karşılaşmıyacaklannı hesaplıyarak İstanbul'a gidip gitmeme mese
lesini münâkaşaya koyuldular. Neticede
iki grupa ayrılan bu dokuzyüz kişinin
300 ilâ 400 kişisi Basra’ya gitmek üzere
diğerlerinden ayrıldılar ve yollarda Araplar tarafından mahvedildiler. Diğer
leri kara yolundan İstanbul’a kadar ge
lerek Dîvar.-ı hümâyûna başvurarak ulüfelerini istediler. Fakat onların bir
eşkiya güruhu durumuna girmiş olduk
ları İstanbul’da duyulmuş olduğu cihet
le Divan-ı hümâyûndan kovuldular. Be
ri taraftan Hicaz’da durumun karıştığı
nı öğrenen Mısır valisi Halil Paşa işle
re düzen vermek üzere Koca Kasım Be
yi gönderdi. Koca Kasım Bey Mekke'de
.barışıklığı izale ve dokuz yü 2 Anado
lulu Yemen kulunun nasbettikleri Mek
ke şerifini değiştirerek İstanbul’un tas
vip ettiği Zeyd’i Mekke şerifi yaptı.
öte taraftan, emrindeki kuvvetlerin
yıpranması ve Anadolulu
gıııpun sağ
kalanlarının da oradan ayrılması yüzün
den Kansu Paşa Yemetı'de daha uzun
müddet kalamadı. Onun ayrılmasından
sonra ise Zeydi îmamı Yemen’de hâkim
vaziyete geçti.
Cebeli L üb n an ’daki hadiseler
Cebeli Lübnan’da öteden beri hadi
seler eksik olmamakta, buradaki Ma’n oğullan ailesi bölgede nüfuzlarını kuv
vetlendirmek ve hâkimiyet tesis etmek
için zaman zaman baş kaldırmakta idi
ler. Bu aileden geleıı kimselerin Üçüncü
Murad zamanında
çıkardıkları isyanı
Mısır valisi İbrahim (sonradan sadrıâzam olan Damad İbrahim) Paşanın bas
tırmasından evvelce i Sayfa: 1399) bah
sedilmişti.
İbrahim Paşa'.ıııı takip ettiği Ma'ııoğlu Korkmadın
1585 te ölümünden
sonra Dürzilerin başına geçen İkinci
Fahreddin kırk sene kadar emirlik et
ti. Osmanlı devletinin Avusturya ve îran harpleri ile meşgul olmasından is
tifade ederek «müstakil bir
Lübnan
devletî kurmak» hülyasına bile kapıldı.
Celâli reislerinin yaptıklarından örnek
alarak sekban toplayıp en az onbin k i
şilik askeri kuvveE meydana getirdi.
Celâli Canbolad-oğlu’ndan
müzaheret
görerek Sayda ve Berut'u ele geçirdik
ten başka hâkimiyet
sahasını güney
Lübnan'da Safed, Banyas ve
Aclun’a
kadar uzattı. Canbolad-oğlu ile birlikte
Oruç-ovası muharebesine de (C ilt III,
sayfa; 1746) iştirak
eden
Ma'n-oğlu
Fahreddin bu çarpışmada kaçıp kalele
rinden birine kapanmasına rağmen emellerinin tahakkuku uğrunda çalış
maktan geri kalmadı. Bu hususta A v
rupa devletleri ile temastan bile geri
kalmadı. Hattâ Floransa dukalığı ile giz
li askeri maddeleri bulunan bir ticaret
muahedesi bile aktetti. Kuyucu Murad
Paşa Celâli harekâtında muvaffak ol
duktan sonra. M a’n-oğlu’nun tedibine
Şam beylerbeyi Hafız Paşa memur edil
di (1612). Anadolu, Karaman ve Dlyarbekir eyâletleri askerlerini de yanına alarak harekâta girişen Hafız Paşa Dürzileri sarp dağlarda bir hayli sıkıştırdı.
Bu vaziyet karşısında Fahreddin yerine
büyük oğlu A li’yi emirliğe, kardeşi Yunus’u da onun yardımcılığına bırakarak
15 eylül 1613 te Sayda’da bir Fransız
gemisine binerek İtalya’ya gitti. Orada
vardım kuvveti
temini için bir hayli
uğraştı. Neticede buna muvaffak da ol
du. Beş tane Floransa gemisi Suriye sa
hillerine asker ve top çıkarırken tenkil
kuvvetleri yetiştiğinden Dürzıler dağla
ra Freııkler de gemilerine çekildiler. Bu
arada Dürziler bir kaç yerde m ağlubi
yete uğrayınca reisleri Ma’n-oğlu
Ali
devlete boyun eğdi; Osmanlı hükümeti
de işi daha fazla ileri götürmiyerek bu
kadariıkla iktifa etti.
1896
Bir kaç sene sonra Osmanlı hükü
meti. emirlik selâhiyeti A li’de kalmak
şartivle Fahreddin’in Lübnan'a avdeti
ne müsaade etti (1618).
Fahreddin'in
Lübnan'a dönüşünü
takip eden yıllar
Osmanlı idaresinin en zavıf devresine
isabet etmekteydi.
Onun için yeniden
esaslı şçkilde faaliyete koyulduğu gö
rüldü. Avrupa devletleriyle de münase
bete girişmiş olan Fahreddin'in istiklâl
uğrunda çalışmalarına devam ettiği bir
daha anlaşılmıştı. Kendisi bu
sırada
Tedmür’den Safed’e kadar uzanaıı saha
da hükm ünü yürütmekteydi.
Sultan Murad çocukluk devresini
atlatarak idareyi bilfi’il eline aldığı za
man Cebeli Lübnaıı hadisesini de hal
letmek istedi. Bunun için, istiklâl pe
şinde koşan Ma'r.-oğlu İkinci Fahreddiıı’i
nüfuzunu kırarak kendisini tedip eyle
mek istedi. Bu gaye ile Küçük Ahmed
Paşa’yı Şam valiliğine tayin etti. 1632
senesinin son avları içinde Şam’a giden
Küçük Ahmed Paşa kethüdası İbrahim
Bey ile bir miktar
kuvvet şevketti.
Fahreddin ile yapılan çarpışmada İbra
him kethüda mağlûp oldu. Bundan son
ra Ahmed Paşa ikinci defa Cebeli Lüb
nan’a kuvvet şevketti. Bunlar Fahred
din’in oğlu emir A linin emrindeki
12
bin kişilik tüfenkendaz kuvvetiyle yap
tıkları. muharebeyi kazandılar. Çarpış
malar sırasında yaralanıp yere yıkılan
emir A li’nin başını Şam yeniçerilerin
den birisi keserek vali Küçük Ahmed
Paşa'ya getirdi. Ahmed Paşa’nın üçün
cü defa sevkettiği kuvvetlerin başında
yine kethüdası İbrahim Bey vardı. İb
rahim Beyin bu çarpışmada şehid düş
mesi üzerine Küçük Ahmed Paşa tek
mil kuvvetlerini toplıvarak bizzat ken
disi harekete geçti. Safed civarında ce
reyan eden çarpışmada Dürzi kuvvetle
ri bozulup, bir haylisi muharebe saha
sında can verdi; dürzilerin meşhur emiri Fahreddin kaçtı. Fakat şimdiye ka
dar devleti hayli uğraştırmış olan Fahreddin’i mutlaka yakalamıya azmeden
Ahmed Paşa onun arkasını bırakmadı.
Fahreddin ise fazlaca sıkışınca oğulla
rı ile birlikte Cezzin civarında bir m a
ğaraya girdi. Pek sarp yerde bulunan
mağaraya önden yanaşmak imkânı ol
madığından Ahmed Paşa mağaranın üs
tüne isabet eden kayalığa çıktı. Evvelâ
odunlar yığdırıp ateşledi. Şiddetli ha
raretle taşlar yanarak biraz gevşeyince
üzerlerine sirke döktürdü, Bövlece taş
ların biraz daha gevşemesini temin edip kiilünklerle gevşeyen kısımları kır
dırdı.
Arkasından ateş ve sirke işini
tekrarladı. Bövlece kayaların ezilip üst
ten mağaraya bir yol açılmasını temin
ile buradan içeriye duman sevkedince
Fahreddin. çocukları ve yakın adanıla
lı ile birlikte teslim oldu. Ahmed Paşa.
Fahreddin'i Hüseyin ve Mesud isimlerin
deki iki oğlu ile birlikte İstanbul’a şev
ketti. Fahreddin iki oğlu ile birlikte rikâb-ı hümâyûna çıkınca kendisi lıapsolundu; oğulları ise Galatasarayı'na ve
rildi. Bir müddet Yedikule’de hapis tu
tulan Fahreddin, Sultan Murad’m Re
van seferine giderken Sivas’tan bir
hatt-ı hümâyûn göndermesi üzerine idam olundu (1635). Böylece. hıristiyaıı-
1897
Sultaıı Dördüncü Murad'ın silâhlan ve
zırhı (Topkapı Sarayı Mu besindedir.)
dası olacak ve bilahara da elçilikle H in
distan’a gönderilecektir. Ma’n-oğlu H ü
seyin'den pek çok şeyler öğrendiğini ve
bilhassa Sultan
İbrahim ve Dördüncü
Mehmed devri vakalarının pek çoğunu
ondan dinliyerek kaleme aluığım söyli.ven müverrih Naimâ, meşhur tarihin
de (C: 3. S: 179-180) kendisini uzun
boylu methetmektedir.
Lığı kabul ettiğine, idamı sırasında haç
çıkardığına ve göğsünde bir altun haç
bulunduğuna dair rivayetler mevcut olan meşhur Dürzi emirinin maceralı ha
yatı sona erdi. Galatasarayı’ndaıı soııra
enderuna alınan ve burada iyi bir şekil
de yetişen Fahreddin’in küçük oğlu H ü
seyin, Dördüncü Mehmed zamanında
sır kâtibi, sonra hazine-i âmire kethü
KJRIM H A N LIĞI İHTİLÂFI VE SİLA H LI ÇATIŞMA
Onyedinci asrın başlarından beri,
Osmanlı devletinin Avusturya ve Iran
harpleri. Celâli ve kapıkulu asker sınıf
larının isyanları gibi çeşitli
gailelerle
uğraşması ve nihayet, gerek
saltanat
değişiklikleri gerekse nizamların bozu
luşu yüzünden maruz kaldığı zaaf ve
idaresizlikler, K ın m hanlarının da bu
durumdan istifadeyi düşünmelerine se
bep oldu. Bilhassa Sultan Osman vaka
sının yarattığı büyük
sarsıntıyı gözöııünde bulunduran han ailesine mensup
bazı kimseler âsi vaziyet takınma ve
hattâ işi silâhlı çatışmaya kadar götürme
cesareti gösterdiler.
K m m'da ki hâdise
peşinen hanlık
mücadelesi şeklinde
başlayıp bilâhare
isyan manzarası gösterir şekle döküldü.
Bu hadiseler, Osmanlı hükümetinin K ı
rım hanlarını değiştirme yetkisini, za
manın icaplarına uygun şekilde kullan
mamasından doğdu. Bu arada, hüküm e
te m utî bir han ile onu istemeyen ve
kendi hanlıkları için uğraşan, en niha
yet hükümete âsi vaziyete geçen iki k i
şi görülmektedir, itaatkâr olanı Canbey
(Canbek) Giray, âsi durum takınanlar
da Mehmed ve Şahin Giray’lardır. Can
bey Giray 1610 île 1635 seneleri arasın
da üç defa hanlığa getirilmiştir.
Canbey Giray’ın ilk hanlığı 1610 1623 senelerindedir. Canbey Giray'dan
önceki Kırım Han’ı Selâmet Giray za
manında Kafkasya’ya kaçmış ola n ,Meh
med ve Şahin Giraylar, Canbey Giray’ın hanlığı üzerine Akkerman tarafları
na gelerek etraflarına epeyce adam top
lamışlardı. Canbey Giray’ın bundan
kuşkulanarak haklarında şikâyette bu
lunması üzerine Mehmed Giray elde edilip (1612) İstanbul’a getirilmiş, iki se
ne sonra da Yedikule'ye hapsedilmiş
ti. Mehmed Giray’ın
hapse atıldığını
duyan kardeşi Şahin Giray ise o sırada
bulunduğu
K ili’den İran’a kaçmıştı.
Mehmed Giray, Sultan Osman’ın cülus
günü Yedikuleden kaçmışsa da Bulga
ristan arazisini öteye geçmeden yakala
nıp İstanbul’a getirilmiş, oradan da Ro
dos’a sürgün edilmişti.
İşte, Canbey Giray'm ilk haniığı za
manında bu muamelelere maruz kalan
Mehmed ve Şahin Giraylar muhtemelen
Osmanlı hükümetine karşı kin bağla
mışlardır. Birinci
Mustafa zamanının
sadnâzamlanndan Mere Hüseyin Paşa,
Mehmed ve Şahin Girayların bıı hissi
yatını düşünmeden ve bilhassa, h ü k ü
metin o sıradaki zaafını da hesaba kat
madan, Canbey Giray’ı azledip Mehmed
Giray’ı Han tayin
etmiştir.
Mehmed
Giray'ın hanlığa geçirildiğini duyaıı Şa
hin Giray ise, İran’dan K ınm 'a gelerek
kardeşine Kalgay yani veliaht olmuş
tur.
Canbey G iray ’uı tekrar han
yapılm ak istenmesi
Mehmed Giray H an’lığa geçince K ı
rım ’da kendisine m uhalif olanları öldür
meye koyuldu. Onun bu husustaki icra
atı merkezin dikkatini çekmekle bera
ber gaileli bir zamana
rastladığından
ses çıkarılmadı. Lâkin Şahin Giray'ın
asker toplayarak İstanbul üzerine yürü
yeceğine dair bir şayianın dolaşması
karşısında hükümet hassasiyet göster
di. Rivayete göre (Naimâ C: 2, S: 330):
müneccimlerden birisi
Şahin Giray’a,
adı kuş adlarından birisi olan bir kim
se âleme padişah olup herkese hükme-
1898
Dördüncü Mıırad devrinin Önemli simalarından : Kâtib Çelebi, Koçi Bey, Nef'i
(İlâve: 121)
K A T ÎB
ordu İle H a le p ‘e gelmiş, V eziriazam bu
rada kışlarken H icaz'a giderek hac vazi
fesini ifa etm iştir.
H a c 'dan dönüşünde,
o rdu nu n D iy arb ak ır'd a
b u lu n d u ğ u ay.
larda dünlerin i oralarda rastladığı â lim
lerle m ünakaşa ve sohbetle
g eçirm iştir.
D ah a sonra S u ltan M urad ın Revan se
ferine İştirak etmiş. İsta nbul'a avdetini
m ü teak ip , kendi ta b iri ile, a rtık «Cihad-ı
asgar» y a n i harb ve darbdan « e lh a d j
ekber» yani ilim ve irfa n y o lu na dönm ü ştür. Böylece on y ıl kadar, o rd u ile
m u h te lif seferlerde b u lu n d u k ta n
sonra
k endisini b ü s b ü tü n . ilm e verm iştir.
ÇELEBİ
Onyedinci asırda yaşam ış m ü h im bir
ilim ad am ım ız olan K â tib Çelebi n in asil a<n M ustafa olup 1609 şu b atın d a İs
ta n b u l'd a d ün yay a g e lm iştir. A b d u llah
adım taşıy an babası enderunda yetişm iş
ve s llâ h ta rlık züm resine m ü lh a k b ir va
zife ile saraydan a y rılm ıştı. K â tib Cele
bi o nd ört yaşına geldiği zam an babası
kendi ay lığ ın d a n ondört dirhem h arçlık
bağlıy arak y a n m a alm ış. böylece pok
genç yaşta M âliy enin A n adolu m uhase
besi kalem ine şagird yani m ü lâzım ol.
m uştur 05231. Şeyhler ve âlim le r mec
lisine devam eden bir zat d a n babası
ona hususi hocalardan
ders okutm uş,
muhasebe kalem ine g ird ik ten son"a bu
rada halifelerden birin d e n hesap k aide
lerini ve siyakat yazasım
öğrenm iştir.
Abaza isy anın ı bastırm ak
üze~e giden
kuvvetler arasında babası ile birlikte sİ.
lâh d ar bölüğün de bulu n m u ş, daha sonra
1035 (M : 1625 -1626) y ılın d a B a ğ ö a d se
ferinde bulunm uş.
bu seferden d ö n ü l,
l ü ’ken M usu l'a g e lin d iğ i zam an babası,
bir ay sonra da N usay bin
y ak ın ın d a
C errahlu m enzilinde
amcası ölm üştür.
O radan D iy a rb a k ır'a gelm iş, bu rada bu
lu n d u ğ u sırada süvari m ukabelesine tay iu edilm iştir. B ilâhare O rdu ile E rz u
rum m uhasarasında b u lu n d u k ta n sonra
1038 (M : 162S - 1629) de İsta nbu l'a gel.
n iş tir .
O
ssrada^ d ü zg ü n ve
müessir bir
lisanla verdiği v aizleri ile İsta nbu l hal.
k ın ı teshir eden K adı.zâde n in derslerine
devam etmişti-. 1Û33 (M ; 1629-1650) da
Husrev P aşa’n m m aiyetinde K em edan ve
B ağdad seferlerine k a tılm ış, 1041 de îs.
ta n b u l’a dönünce tek rard an Kadı-zâde’nin
derslerini takip eylem iştir.
Bu sırada
ondan tefsir, ihya-i ııiü m ,
k elâm dan
m evakıf şerhi, fık ıh ta n D ürer ve bir de
B trgîvt’n in Tarikat-ı
M uham m edi ye'sini
okum uştur. Kadı-zâdenin bilgisinin sathi
oldufiu nu, indi m ü tale alard a b u lu n d u ğ u
nu ve akis m a lû m a ta kıym et verm ediğini,
tenkitçi ve araştırıcı zekâya sahip olan
K â tib Çelebi farkederek bu derslerden
pek tatm in olm am ıştır. 1633 te V eziriâzâm
Tabam-Yassı M ehm ed P aşanın em rindeki
\
i
!
H alep 'te b u lu n d u ğ u sırada b ü tü n sa
haf d ü k k â n la rın ı dolaşarak kita p topîıy a n K â l i b ' Celebi hayatı boyunca kitap
tem in inden geri d u rm a m ış tır. 1047 y ılın
da akrabasından zengin birinin
ö lü m ü
üzerine, kendisine k alan birkaç y üz ak
çelik m iras m ile y ü k ü ile k ita p sa tın al
mış, gerisi ile de F a tih C am it ile Sul
tan Selim Camii arasında b u lu n an evini
ta m ir ettirm iştir. A y ni sene içinde evle,
nen K â lib Çelebi fazilet ve
ih atası ile
m eşhur olan A rec M u stafa
E fe n d i’nin
derslerine devamla tefsir ve sair dersler
den o k u m u ştu r, ş im d iy e kadar derslerini
d inle d iği u lem anın hepsinden ü stü n buld u i u bu zatı* kendisine üstad
edind iği
gibi, o da K â tib Çelebi ye diğer talebe
lerinden fazla a lâ k a gösterm iştir. Ayrıca
A yasofya'da m üderris K ü r t A b d u lla h Efendi ve Süleym aniye de m üderris olan
K eçi Mehmed E fe n d i'n in derslerini din
lem iştir. D aha bazı kim selerin derslerini
dinleyen K â tib Çelebi
bık m ad an usan
m a d an okum aya devam etm iştir. Bazan
bİ7 k ita b ın üzerinde kendisini u n u tu p odasm da güneşin batm asın dan doğm asına
m u m y an d ığı g ünle r olm u ştu r.
■
i
1899
K â tib Celebi bir tara fta n m u h te lif
kim selerin derslerine devam la b ilg isini
arttırm ay a çalışırk en b ir ta ra fta n da tale
belerine dersler verm iştir. D aha ziyade
tarih, ta ba k at ve vefayat k ita p la rın ı o.
kum aya meyli olan K âtib Çelebi. G irit
seferi m ünasebetiyle h a rita la rın nasıl ya
p ıld ığ ın ı g örm üş ve coğrafî m evzularla
derin bir şekilde a lâk alanm ış, bir hasta,
lig i m ü teakip de tıb b i eserleri tetkike
|
•
?
1
^
disini "Türkiyenin ilim irtkilâbctsı" diye
yad etmesek bile Türklyede ilim rönesan.
sınm mübefşiri gibi sayabiliriz?.
m erak sarm ıştır. Eüyîece çeşitli ilim ko
lu ve m evzularda geniş bilgi sahibi ol
m uştur.
Medrese tahsilini m untazam bir şe
kilde ikm al etm ediğinden zam anın ule.
ması ona itib a r etmemiş, h a ttâ yan göz
le bakmıslardar. N itek im b u halin tesir,
leri m em uriyet hayatına a da g örülm üş,
çaJıştıâı kalemde y irm i sene emek ver
d iği halde h alifeliğe geçirilrnem is, o da
nihayet bu yüzden is û fa etm işti. Uç sene
kadar m em uriyet h ay a tınd an uzakta ya
şadıktan ser»ra Şeyhülislâm A b d ürrah im
Etendi nin delâletiyle ikinci
halifeliğe
tay in edilm iştir. M aaşa istih kak için hat*
tada bir İki g ün kaleme giden K â tib Çclebi sair zam anlarda m ütem adi şeklide
eserlerini telifle meşgul olmuş, k ita p la
rın ın copunu bu son y ıllard a
m eydana
getirm iştir.
27 zilhicce 1067 cumartesi
(6 ekim 165?) g ünü sabah kahvesini i.
çerken fenalık hissederek elinden fincan
düşm üş ve vefat eylem iştir. Mezarı Zey
rek cam iine varm adan m ektebin altın d a
k i scbil’n b itişiğind eki k üçük hazirededlr. ıiJ53 y ılın d a yeni b ir m ezar y ap tı
rılm ış ve b ir de kitabe konulm uştur.
U lem a arasında K â tib Çelebi. divan
ehlince Hacı H alife seklinde anılan bu
m ü dekk ik İlim adam ım ız A v ru p alIlar ta
rafından H acı K alfa diye tanınm aktadsr.
K û tib Ç e le b in in şahsiyeti, iSml hüvviyell ve u m u m i fik irle ri hiç güphesiz
cn iy i şekilde eserlerinden takip edile
bilir. T ürkiye'de ve B atı da tak d ir edil
miş, gerek şahsiyeti fîerekse eserleri hak.
k ın d a epeyce şeyler söylenm iştir. O nun
hakkında fazlaca hayran lık beyan eden
lere m ukabil, onyedinci asır A vrupasın.
da ki fik ir ad am larından
Descartes ve
L elbniz gibi kimseler y anında o k u r yazar
bir m üptediden ile ri gidem iyeceğinl söyliycnlcre de rastlanır. îi r a t ve tefritler
den sakınarak onun hakkında
hüküm
vermeye çalışan A dnan A dıvar, «Osman*
İt T ürlerinde ilim » adla
eserinde şöyle
de": ¿K âtib Celebi, tetebbudaki genişli
s i ve eserlerinin ço kluğu nazara alınırsa,
M uhtelif ilim lerde behreye m â lik ve bü
tün tarihte
tetebbunun
zenginîiği ile
m eşhur bir â lim " gibi te lâk k i ve Garb
ve Ş arktaki em sali ile m ukayese oluna
b ilir. Şurası
m u h a k k a k tır ki, Osm anlI
T ürkiyesizde K û tlb çe le b i, b irin ci defa
alarak Garb Ünal ile sıkı temasa sirm iye
bavlıyan ve bilhassa o ilm in kıym et ve
ehem m iyetini takdir ve G arb
iîm i ile
şark ilm i arasındaki şeddi yi k im y a te.
şebbüs eden zût olm ak dolayisiyle, ken
K â ıib
Ç e le b in in
zam anının
itim
adam larından a y rıld ığ ı en esaslı nokia
onun taassuptan sıy rılm ası, ilm ! gelişme
de, araştırm an ın önem ine ve a k lın reh
berliğine in an m a sıdır. D evrinin medrese
ulem ası cnu «ketebeden» diye sıfa tla n d ı
rıp, bu sözlerinde küçük görm e edası giz
lerlerken,
K â tlb Çelebi de o nların askolâstik fik re sahip o ld u k la rım gördükçe
ten kidlerini açık lam akta n geri k alm am ış
t ı’'. Taassubun her tü rlü sü y le m ücadele
eden K fıtib Celebi,
devrinin taassubu
halk? birbirine düşürecek derece şiddetli
iken tenkittetı y ılm am ış, fa k a t û h ü n ten.
k itleri ara ştırıcı zekâsı ve zengin k ü l
tü r ü n ü n süzgecinden
seçtifii için, şair
N ef'i gibi bir tehevvüre k urban gitm e
m iştir. İlm i bir cemiyetin ayakta du rm a
sına ve devam ına vasıta gören K â tib Çe
lebi. hadiselerin izahında da ilm in reh
berliğinden hiç bir zam an a y rılm a m ış,
t iv.
B u çahskan ilim a dam ım ızın y irm i
den fazla eseri v ard ı t. İslâm Ansiklope
disindeki iK â t lb Celebi» maddesinde 23
eseri kısaca ta n ıtılm a k ta .
A d nan Adıvar ın «Osm anlI T ürklerinde ilim » adlı
k itabında da coğrafi eserlerine dair k ıy
m etli b ilg i verilm ektedir. Eserlerinin en
m ü him ve ta n ın m ışla rı ş u nlardır:
1 — Keşfüz-zunûn an esam iil k ü tü b
vcl-rünun: Arapça yazılm ış b ir bibliyo g
rafya k ita bıdır. K â tîb C elebi1nin y irm i
y ılda yazm iş o lduûu bu eserde 14500 ki
tap ve risale ism i geçm ektedir.
Kısaca
cKesiüz-zunun» dîye tan m a n bu eser 1857
de M ısır da, 1SB2 de İsta n b u l’da,
19411343 te ik in c i defa İs ta n b u l’da basılm ış
tır. Ayrıca 1&35-1S5S seneleri arasında arapca m etin ve lâtince tercüm esi ile bir
likte ilk İki cildi L e ib z ıg d e diğerleri de
L o n d :a ‘ da tabedilm lştir,
i
1900
2 — C ih annü m a : K â tib Çelebi co£ra fy a ’ya m e rak e ttiğ i zam an, İslâm mü*
elliklerinin eserlerindeki noksan ve y an
lışları görm üş, B a tılıla r ın daha
İleride
oldu k larını anlıy&rak aradaki bo şlu ğu dol
durm ak gayesiie bu m ü h im coğrafi ese
ri m eydana getirm iştir.
E serini
h azır
larken *Mercators u n ^Atias M ajör» undan fay d ala nd ığ ı gibi A yrıca Ortelius, Ph.
Cluverius ve K ala b riy ali
Lorenzo
g ib i
B atılılarm eserlerinden de faydalanm ış
tır. Bu eseri İbrahim M ütefe rrika m a tb a
asında basılm ıştır.
I
j
.■
' i — Fezleketü akvaril-ühyar fi ¡imût-lurih veL ahbar: Yüz elli kadar dev.
lettcn bahseden arapça bir umumi ta.
rihtir.
4 — T akvim üt-tevarih: A rapça Fez
leke İsim li ta rih in Türkçe bir hülâsası
dır. C lh ann üm a gibi bu eser de İbrahim
M üteferrika ta ra fın d a n tabedilm iştir.
5 ~ Fe2leke: 1592-1655 seneleri ara
sındaki vukuat) ihtiva eden bir Osm anlı
tarihid ir: ik i cilt üzerine ta b edilm işi îr.
fi — Tuhfet-üî-kibar f i esfar-il-bihar.
1657 y ılın a kadar denizlerle İlgili v u ku a
tı ihtiva eden bir Osm anlı deni2Ciük ta.
rthidir.
7 — Süllem ül- vüsül İlâ
tab ak ati ifü h û l: T ürk , Arap. Yunan
ulem asının
tereüm ei hallerini ih tiv a eden bir taba.
kat kitabıdır.
8 — Dustur-ül.amel fi İslahJL halel:
Devlet bütçesinin gelir ve m asraflarını,
bütçe a çığ ın ın sebeplerini Incellyen m a
lî bir eserdir.
9 — Mi2an-ül-hak f i ihtiyar-ül-ahak:
K âtib Ç ele b i'n in en SGn kaleme alm tş o l
du ğu bu eser, m ü e llifin y aşadığı devir
deki Kadi-zâdeliler ile S o iiy y u n arasın,
daki m ünakaşa dolayısiyle
yazılm ıştır.
M eşhur bilgin bunda taassubun zararla
rını teşrih etm ekte ve m üsbet ilim lerin
ehem m iyetine işaret etmekte, cah illik ve
taassuptan k u rtu lm a n ın y o ila n m belirt,
meye çalışm aktadır.
KOÇt BEY
D örd ün cü Sultan M u ra d ve Sultan
İb rah im 'e risaleler sunm uş olan K oci Bey,
bu risaleleri yolîyle mem lekete iy ilik et.
m iş bir kimse olarak tarihlerim izde lâ
y ık olduğu yeri alm ası gereken bîr şah.
siy etti.
K endisinden Koci ve K u cî seklinde
bahsedilen bu zatın hakiki ism in in M us.
ta fa olduğunu, Koçi kelim esinin b ir ifikab olabileceğini, bu lâ k a b ın da, onu n
m uhtem elen yü2ün ü n k ırm tz ılığ ın d a n do
lay ı arnavutea k ırm ızı
m a nâsın a gelen
«kucî- kelimesinden çıkabileceğini, B u r
salI T ah ir Bey m e rh u m «Osm anlı Müellifleıi» isim li eserinde kaydeder. Koçi Bey
aslen G örice'lidir. K arısı ile o ğlu Seferşah Gorice'de M lrahur îly as Bey cam ii
haziresinde m e diu n dur.
Aslen Görice li bir arnavut devşirme,
si o lduğu n da şüphe bulu n m ay an
Koçi
B eyin hangi tarihte devşirlldiiü, hangi
hizm etlerde bu lu n d u ğu ve hangi tarihte
fild ü iü bilinm em ektedir. O n u n hakkında
b ild iğ im iz şey; kendisinin enderunda ye
tiştiği ve D ö rd ü n c ü M urad ile S u lta n İb
rahim e musahib ve mahrem-i esrar ol
duğudu r. Esasen onun kıym et ifade e.
den şahsEyet ve hizm eti, vazife ve m a kam ı
b ak ım ın dan de£il, bu ik i h ü k ü m d a ra sun
du ğu risaleleri ile tebellür ve z am anım ı,
za in tik a l etm ektedir. B u risaleler, ge.
rek m ahiy etleri gerekse su n u ldu ğu dev
rin taşıdığı nazik şartlar b a k ım ın d a n e.
hem m iyet arzetm ektedir.
Birincisi 1041 (m ilâ d i 1631) y ılm d a
Sultan M u ra d'a sunulm uştur. A rka arka,
ya sıralanm ış bir ta k ım arz tezkirelerin
den ibareL olan risalede; O sm anlı İm p a
rato rlu ğu n u n gerileme ve bozulm a sebep
leri izah olunm uştur. Koçi Bey idare ve
nizam lard aki
bozulm anın.
başlangıcını
K anuni devrine kadar götürm ekte, bo
zu k lu k ları şahıs, hâdise, rakam , tarih,
yer zikrederek teşrih etm ektedir. B&zan
açıkça tenkidi sert bir dil de k ullanan
Koçi Bey bozuk iş ve n izam la rın nasıl
ıslah olunacağını beyan etm ektedir. K a
n u n la r ın çiğnenişi, rüşvet ve iltim a s, ih
m al gibi m ü h im hastalıklara
bilhassa
parm ak basar.
Koçi Beyin bu risaleyi hazırlarken
devletin eski k an u n ların ı, geçmişteki iyi
ve k ö tü icraatı esaslı şekilde incelediği
ve devletin o sıradaki d u ru m u n a da iyf
bir şekilde v ukuf peyda e ttiğ i anlaşılm ak
tadır, Bilhassa devletin teşkilâtına dair
geniş bir v u k u f sahibi o ld u ğ u g ö rü l
m ekledir.
S ultan M u r a d 'm 1632
y ılınd a işleri
düzeltm ek üzere faaliyete koyuluşu, pa.
dişahıtı düzeltm eğe ça lıştığ ı şeylerin, bir
k ısm ının risalede belirtilen hususlarla m u
tab ak a t arzetmesi gözönüne
getirilince;
bu risalenin, h ü k ü m d a r üzerinde müessir
o ldu ğu neticesine varm ak gerekir.
K oçi Bey in S ultan İb a h im 'e tak dim
e ttiği ikinc i risale, gerek m ahiy eti, ge
rekse ifade tarzı ba k ım ın d a n birincisin
den fa rk lıd ır. B unda, devlet teşkilâtına,
devlet erkânına nasıl h ita b ve muamele
edileceğine, fermanLarın nasıl yazı laca,
¿m a , m ü lk i taksim ata, vergi ve p ara iş
lerine, elçi k a bu lüne d a ir b ilg i vermekte
ve yer yer de nasihatlerde bu lu n m ak ta
dır.
Koçi Bey ne bir â lim , ne b ir
şair,
h a tta ne b ir tarihçidir. Gerçi risaleleri
O sm anlı teşkilât ta rih i b a k ım ın d a n bir
kıym et ifade ederse de. o bunu b ir ta
rih i eser m eydana getirm ek
niyetiyle
hazırla m a m is tır. Risaleleri, devletin teş
kilâtına derin vukufunu belirtmesi, h ük ü
met nizam larının o zam anki bozuk ta ra f
ları m iyi kavradığını göstermesi ve bun
ları ıslaha m edar olacak sam imi tavsiye.
Lerltti ihtiva etmesi bakım ından bir ksym et taşım aktadır. K endisi bir devşirme
olduğu. onun y aşadığı devirde ekseri dev
şirmeler turlii nizam sızlıkların â m ili vadiyetinde hem kendilerim hem
devleti
yeyin bitirm eye çalıştıkları halde, Koçi
Beyin, bu memleketin nef'ine m edar ola.
cak inan d ığı doğru yolu göstermesi, onun şahsının da risaleleri gibi değerli ol
d u ğun u gösterir.
düncü
M urad
zam anında
konm uştur.
S ol Laii Murad îıaşin bir tabiata m a lik ol
makla beraber N efT y e karşı sam im i bir
takdir hissi beslemişti. Zorbalara, onlar
la, uzak yakın alâkası bulunan kimsele
re, em ir ve yasaklarına riayet ermiyenlere karşı pek insafsız olan S ultan M u
rad ilim adam ı ve şairlere y a k ın lık gös
termiştir. N e f I bu
y akın lığa en fa2la
m ıil olan bir sanatkâr ise de, bir gaza
bın k urb anı olm a ktan
kurtulam am ıştır.
Padişahın iradesi ile sadaret kaym akam ı
vezir B ayram Paşa tarafından bozularak
öldürülm üş ve cesedi denize
atılm ıştır
<27 ocak 1635 — 8 şaban 1044).
N e f î n l n idam sebebi değişik şekil
lerde anlatılırsa da, netice, itibarîyle b ü
yük şairin Ölüm ü hicivleri yüzünden vu
ku buim uştur. S a irin haşin bir
tabiata
m a lik olduğu, 2am sn zaman fazla gurura
k ap ıldığı, fazla serbest ve kaba lâtlfeier.
den bile sak ın m adığı
anlaşılm aktadır.
Hiciv sahasında üstadane şiirler kaleme
alm akla beraber kaba ve hatta sîrf k ü
fürden ibaret hicivleri de bulunm akta,
dır. O nun icifl, hayatı boyunca
şairin
hasmı eksik olm am ış ve böyleleri fırsat
yakaladıkça kendisine fenalık etmekten
geri durm am ışlardır. Dördüncü M urad bir
gün onun hicivlerden mürekkep «Sihâm-ı
Kaza» isim li eserini okurken saraya y ıl
d ırım düşm üş, padişah bunu uğursuzluk
addederek N e fT y i
mem uriyetten azil,
ayrıca huzuruna
çağırarak hicve tövbe
ettirm iştir. N e ft padişahın emrine bo
yun eğmiş ve o arada yazıp
padişaha
gönderdiği bir kasidesinde:
N E F ’Î
Onyedinci asırda Osm anlı İm parator
lu ğ u idari, askerî, iktisadi sahada gerile,
mekle beraber san'at sahasında bazı de.
¿erli sahsii etlerin yetiştiği görülm ekte
dir. Bu asırda değer ifade eden kimselerin,
daha ziyade asrın ilk y ansında yetişmiş
olduğuna bakılırsa; bunları İm paratorlu,
jiun parlak devrinin son havasından İsti,
iade eden kimseler seklinde kabul etmek
m ü m k ün d ür. Sultanahm ed camii gibi za
rafet, güzeîlik ve İhtişamı
bünyesinde
cemeden bir mim arî abidesini
yaratan
m im ar ile divan şiirinde kaside tarzında
kemaline erişmiş şiirler yazan N e f!. gi
bi bir sair, bu asrın ilk yarasında yaşa
m ıştır.
Seyhül'slâm Yahya E fendi, N abı, Nev i-zade Atal. N aili, N e f 1.
Azmi-zâde
H aleti gibi he" b iri birer
kıym et olan
onyedlnct ası- sairleri arasında en fazla
dikkate değer olanı N e n dir,
Bugünden ahdim olsun kim seyi hicvet
m eyim illâ
Vereydin ger icazet hicvedendim baht-i
nâsâzı
Asıl a d ı Ömer alaıt N e n E rzu ru m '
un Haşan kale kazasında dünyaya gelmiş
tir. Doğum ta rih i belli olmayan N e fT n in
Ceüncü M urad zam anında dünyay a gel
diği anlaşılm aktadır.
Ç ocukluğunu
ve
ilk gençliğini nasıl geçirdiğine d air bil.
Çilerim iz hayli eksik ve hatta sağlam de
ğildir.
N e f î b u tövbesine rağmen d ilin i tu t
mamış, vezir Bayram Paşa”yı hicvetmiş,
tir. O nun hicivlerine maruz kalan m ü him
devlet adam ları arasında G ürcü Mehmed
Paşa da vardır. Padişah
N e lT y ı hicve
tövbe ettirdiği zam an bunu duyan rakip,
leri
N e f î, m ü him şahsiyet olarak K ırım
H anı ile tanışmış, o da şairi K uyucu Mu~
rad Paça ya tavsiye etm iştir.
N e fT n in
İstanbul'a gelmesinde M urad
Paşa nın
rolü olduğu kabul edüm ektedir. Bu d u
rum a tröre, B irinci Ahm ed
zam anında
Is ta nb ula gelmiş olduğu anlaşılm aktadır.
G ökten nazire indi sihâm.ı kazasına
N e f 1 d iliy le u ğ r a d ı h a k k ın
be lâsın a
Dem işlerdi. N eiT nlr. T ürk edebiya
tındaki yeri hayallerindeki azamet, lisa
nındaki zenginlik ve şiirindeki emsalsiz
ses ve ahenktedir. D ivan şTirinin kaside
ne vind e en b ü y ük üstad N e fT d ir. N e f i
kaside sahasında, en bü y ük İra n şairleri
ayarında kasideler meydana
getirm iştir.
N e f i İstanbul'a geldikten sonra sa
ray ta ra lın d a n himaye edilmiştir. Birin,
ci Ahmed, İkinci Osman şairi himaye te
mekle beraber, û en fazla iltifata D ör
1902
decektir demiş; müneccime fazlaca kıy
met veren Şahin Giray böyle bir şahsın
kendisi olabileceğini düşünerek hareke
te geçmek istemiştir. Fakat meselenin
hakiki veçhesine göre; bu sözlerin
Mehmed ve Şahin Giray’lar aleyhinde
tertiplenmiş bir propoğanda olduğu ve
bunda da Mehmed Giray'ı
istemeyen
kızlarağası Mustafa. Ağanın (Naimâ: C:
2. S: 337) parmağı bulunduğu anlaşılı
yor. Zira, Kefe’rün işgali sırasında ne
şekilde gadre maruz kaldığını hikâye eden Mehmed Giray, Mustafa Ağanın
Canbey Giray’ı Han yapmak için ken
disinden ikiyüz bin kuruş rüşvet aldı
ğını söylemiştir.
Zikredilen rivayetler
çıktığı sırada Sultan Mıırad tahta cü
lus etmiş olduğuna, onun cülusunu m ü
teakip Birinci Mustafa zamanına naza
ran idarede iyiye doğru bir kımıldama
görüldüğüne göre; o sırada iş başında
bulunan devlet adamlarının, hükümete
daha muti bir kimseyi Kırım Haıı'ı yap
mak, aynı zamanda kendisine muhalif
oldukları için Mehmed Giray'ın şiddet
ve takibatına maruz kalan Kırım rüesasını da onun pençesinden kurtarmak is
temiş olabilecekleri de tahmin edilebi
lir.
Caııbey Girav’ın tekrar han yapıl-
Kâtib
Şair Nef'î
Çelebi
Koçi Bey
(Not: Bu resimler zamanlarından sonra yapılmışlardır)
kaza$ isimli eserleri mevcuttur» D ivanı bir
kaç defa basılm ıştır.
Gazelleri içinde hayli güzelleri varsa Oa*
kasideleri kadar m uvaffakiyetli değildir.
Bilhassa kasidelerinde *ahenk» ve «vu
zuh* a çok d ik kat etmiş.
kelim elerini
böyle bir anlayışla seçip yerlerine yer
leştirm iştir. Sultan Ahm ed, İkinci Osman
ve S ultan M urad gibi h ük üm darlardan
başka
K uyucu
M urad
Pasa,
Ö k ü2
Mehmed Paşa, Nasuh Paça, Hüseyin ve
Ali Paşa «ibi sadrazam ları metheden ka.
sideleri de mevcuttur.
B ibliyografya:
A. Adnar.
Adıvar:
Osmanlı Türklerinde ilim . B ur salı Meh
med T ahir; Müverrihindi
Osmaniyeden
A li ve K âtib Çelebi nin tercüm e! halleri.
Bursalı Mehmed T ahir; O sm anlı m üel
lifleri, O rh a n Saik G ökyay;
K â tib Çele
bi (Tarih dergisi no.; 11-12).
H am m er
(M . A ta ); D e v le ti Osmaniye ta r ih i e. S
ve ıû- Mehmed Süreyya Sicill-i Osm anî.
îslâm Ansiklopedisi.
Osm anlI sairleri arasında ustaca farisi şiir yazan bir kaç sairden biri de
N efT dir. Tabii onun asıl d e le r i ve bü
y ü k lü ğ ü Türkçe
gürlerindedir.
Zaten
Türkçe şiirleri farsça şiirlerinden bir hay
li üstündür.
vanı
N a lm â ;
Tarih C : 3. K âttb
Çelebi;
Fezleke C ‘ 2. N lhad Sam i B a n a rlı; Re
sim li T ürk Edebiyatı T arihi.
K ö p rü lü .
zâde Mehmed F u a d ; D ivan
Edebiyatı
AfttoloJisE. Ali N’lhad T arlan, N e fT nin
farsça divanı.
N e fT n jn Türkçe ve farsça birer d i
ile hicivlerini ihtiva eden «S ıh a lîıj
1903
1\II 1 V L m ITIU.
masına karar verilince kendisi Rodos'
tan İstanbul'a
getirildi. Vezir Haşan
Paşa onun yanına katılarak İstanbul'
dan dört kadırga ile hareket ettirildi.
Kırım mirzaları; Şirin beylerine de bu
na dair hükümler gönderildi.
Canbey
Giray. Kırım'a ayak basınca Kefe va
roşunda bir eve misafir edildi. O sıra
da Mehmed Giray ve Şahin Giray asker
toplamaya başladıkları gibi Kırım halkı
da Mehmed Giray’m hanlıkta kalmasını
istediler.
Kaptan-ı derya Receb Paşa’nın
K ırım ’a yollanması
Vezir Haşan Paşa vaziyeti İstanbul’a
yazınca. Akdeniz’e çıkmak üzere olan
Kaptan-ı derya Receb Paşa donanma
ile Kefe’ye sevkedildi. Receb Paşa ge
linceye kadar Kırım
Han’ı
Üçüncü
Mehmed Giray ve kardeşi Şahin G i
ray kırkbin kişilik kuvvet toplamıştı.
Kaptan-ı deryanın Kefe’ye ulaşmasını
müteakip Receb, Haşan. İbrahim ve Ke
fe beylerbeyi Mehmed Paşalar araların
da konuşarak Han’a ve kardeşine nasi
hat yollu mektuplar yazmaya karar ver
diler. Receb Paşa kaleme aldığı mek
tuplarda nasihattaıı
başka kendilerine
Hersek ve Mora sancaklarını teklif et
ti. Şahin Giray. Receb Paşa’ya verdiği
cevapta (Naimâ C: 2, S: 333); memle
ketine daha yeni dönmüş olduğunu, or
tada suç teşkil edecek bir şey olmadı
ğı halde niçin böyle bir hakarete maruz
bırakıldıklarını beyan ediyor ve tatar
mirzaları ile halkın kendilerini istedik
lerini ilâveden sonra , askerle buraya
gelmiş olmasına işaretle: «bu diyarı ec
dadımız küffar elinden alup kuvvetleri
sayesinde tasarruf edegelmişler iken,
hâlâ evlerimizi ve karyelerimizi ateşe
urup kadim yurdumuzdan göçülmek in
saf mıdır? Eğer cümlemiz terk-i va
tan edersek ve Kırım diyarı küffar eli
ne düşerse, Kefe’niz ve sair kaleleriniz
kalır mı?» diyordu.
Şahin Giray’m
mektubuna karşı,
makûl bir sebep beyan edemiyerek sa
dece Canbey Giray’ı hanlığa geçirmeye
memur olduğunu beyan eden Receb Pa
şa, asker ve top tüfenk çoktur diyerek
karşısındaki tehdit edince, onlar da ay
ni şekilde cevap verdi. Bu suretle iş
yittikçe sarpa sarmıya başladı.
Mehmed G iray’m Kefe’yi
işgal etmesi
İki taraf arasında bu mektuplaşma
cereyan ederken Receb Paşa oııbin ka
dar askerle Kefe'den çıkıp üç konak me
safeye kadar ilerledi. Onu Kefe’den çık
maya daha ziyade Canbey Giray teşvik
etmişti. Zira Kırım arazisinde biraz ilerlendiği takdirde Canbey Giray mirzala
rın gelip kendisine iltihak edeceklerini
tahmin etmişti. Halbuki tahmini doğra
çıkmadı; Mehmed Giray mühim bir kuv
vetle karşılarına dikiliverdi. Naimâ’ya
göre; Mehmed Giray’m yanında yüz bin
kişi vardı. Bu kadar üstün sayıdaki
kuvvetlerle başa çıkılamıyacağını anlıyan paşalar, hanlığın yine Mehmed Giray’da bırakılmasına karar verdiler.
Receb Paşa’nın imzası ile buna
dair
mektup yazılınca, bu defa Canbey G i
ray: «bu emir ve mektup vardığı gibi
elbette beni sizden talep eder; ben ola
cağı bilirim, iş işten geçti; işte ben gi
diyorum. sizi Allaha ısmarladım» deyip
kardeşi Devlet Giray ve sair adamları
nı alarak sür atle Kefe’ye yollandı.
Canbey Giray'ın ayrılması Receb
Paşa’nın emrindeki asker arasında m a
neviyat bozukluğuna ve dolayısivle kı
mıldanışa vesile teşkil etti. Karşı taraf
bunu çarpışmaya bir hazırlık hareketi
zannederek derhal hücuma geçti. Tatar
süvarileri âni bir ilerleyişle yayalardan
ibaret bulunan cebebi; topçu ve yeniçe
rileri çiğniyerek ordugâhı yağmaladılar.
Haşan Paşa ve bir kısım subaylar bu
arada şehid düştü. Yaralı vaziyette Ke
fe'ye vardıktan sonra orada kalmayıp
derhal gemilere can attılar. Kaçanların
arkasından gelen Şahin Giray rahatça
Kefe’ye girdi. Böylece, Kırım Han’lığı
dışında imparatorluğun mülhak arazisi
mey anında ayn bir beylerbeylik merke
zi olan Kefe şehri Kırım hanlığının iş
gali altına düşmüş oldu. Şahin Giray bu
hususta daha da ileri giderek Kefe hal
kının şehri tahliye ile gemilere geçme
si için tellâllar bağırttı. Böylece (Nai
mâ; C: 2, S; 336); «Kefe halkı avret ve
oğlan cümlesi iskele başına
döküldü
1904
ler; gemilerde suya muzayeka kemalde olmağla haşr-u
neşr günü gibi üç gün bu
hai üzere geçti*.
Mehmed Girey’m
Han'lıkta bırakılması
Receb Paşa, Can bey Girav’ı Han yapmak isteı'ken
üstelik bir de Kefe şehri iş
gale uğramıştı. Mehmed Girav’m değiştirilmesinde inat
edilse mühim bir sefer ter
tibine ihtiyaç olduğu anlaşıl
maktaydı. Esasen böyle bir
şeye mecburiyet
duyulma
sına âmil olacak ortada h ı
Macar tarih kitaplarından alınan bu re
yanetle ilgili bir mesele de
sim, Sultan Mnrad'ı çocuklusunda bir
mevcut değildi. Şimdiki hal
elçi kabul merasiminde göstermektedir
de en iyi çıkar yol Mehmed
Girayla anlaşmaktı. Onun isül eylediler. Şahin Giray ilk plânda
çin Receb Paşa. Mehmed Subaşı ismin
muhalifleri ortadan kaldırmak için ken
de birisini Şalıin Giray’a gönderdi. Şa
disini iyice serbest hissetti. Mehmed G i
hin Giray da bu şahsı
Kefe'den dört
ray mütemadiyen askerini çoğaltmaca
saat geride olan Mehmed Giray'a yolla
çalışırken, onuıı kalgayı olan Şahin G i
dı. Mehmed Giray ile mezkûr şahıs aray da zulmünü arttırdı. K ırım ’ın, şeci
rasında vaki görüşmede
K ın m Han'ı
beylerinden olan Mirza Bey kethüd iyi
senelerden beri kendisine yapılan hak
üzerinde Canbey Giray’ın bir mektubu
sızlıklarını uzunboylu anlatırken, Meh
bulunduğu için öldürttü.
Sultan Os
med Subaşı Osmanlı askerinin K ırım lı
man'ın Kotin seferi sırasında başar ka
larla muharebe için gelmediğini; çarpış
riyle nazarı dikkati celbetmiş ve bu j üzmaya Kırımlıların sebep olduğunu be
den kendisine Özi beylerbeyliği tevcih
yandan sonra Kefe'nin tahliyesi, alman
edilmiş olan Nogay Beylerinden Kante
esir ve topların iadesi gerektiğini, bun
mir Paşa’m n Kırım'da bulunan karısını,
ları yapmadığı takdirde büyük bir sefe
oğlunu, evini barkını mahvetti. Kante
rin tertibine sebep
olacağını bildirdi.
mir Paşanın hamile karısını şişe geçi
Mehmed Giray
kendisinden
istenen
rip ateş üzerinde (Naimâ C: 2, S: 339)
şeyleri mirzaları ve Nogay beyleriyle
kebap etti. Bu hunharlığın arkasından
müzakereden sonra Subaşınm teklifle
Mehmed Giray’m talimatı ile bir ordu
rini kabul etti. Bu
vaziyet karşısında
nun başında Kırım'dan kalkıp Rumeli’
husumet haline nihayet verilerek Meh
ye yürüdü. Gayesi, Nogaylarm Mansurmed Giray’m hanlığı hükümetçe bir da
oğulları kolunun reisi olan
Kantemir
ha tasdik edildi (1624).
Paşayı itaat altına almaktı. Şahin Giray
Tuna bölgesine gelerek. Akkerman. Kili,
Mehmed G ir a y ın şım arıklığı ve
İsmail. Verköğü şehirlerine hücum edip
Şahin G iray’ın zulm ü
yağmaladı. Hattâ Edirne'yi bile aynı akıbete uğratmayı arzuladı.
Mehmed Giray’a hanlık Şahin G i
raya kalgaylık beratı gönderilerek yer
K antem ir Paşa’nm Şahin Giray
lerinde bırakılınca, bu makamı kuvvete
ile muharebesi
istinat sayesinde elde etmiş olduklarını
Ailesi efradının gayri insani şekil
düşünerek şımarıkça hareketlere teves
1905
de öldürüldüğünü duyan Kantemir Paşa
İstanbul'a kadar gelip Şahin Giray ile
çarpışmak için müsaade istihsal eyledi.
Şahin Giray ise bu arada Tuna nehrini
güneye aşmıştı. Kalitemir Paşa, Silistre
sancağından ve Dobruca’nın sair kısmın
dan 30 bin kişi topladı. Maiyetinde R u
meli ümerasından Hacıkey Paşa da var
dı. Şahin Giray, Dobruca'mn kuzey bö
lümündeki Babadağ kasabasını da dans
öncekilerin akıbetine uğratmak istemiş
ti. Fakat kendisine mukavemet edilme
si hususunda emri humâyım daha önce
ulaşmış olduğundan. Babadağ kuvvetle
ri de Kantemir Paşa'ya iltihak eylemiş
bulunuyorlardı. Nihayet Tuna kenarın
da Şahin Giray ile Kantemir Paşa ara
sında cereyan eden şiddetli muharebede
Şanin Giray mağlûp oldu. Askerinden
mühim bir kısmı muharebe sahasında
can verdi; kendisi de bir kayığa bine
rek Tuna’dan karşıva geçip
kurtuldu.
(1624).
Canbey G iray’uı tekrar han tayin
edilmesi
Şahin Giray’ın uğradığı mağlûbiyet
le. hem Kantemir Paşa'nm hem de Receb Paga'nın intikamı alınmış gibiydi.
Bu arada Osmanlı hükümeti daha baş
ka hareket icrasma lüzum görmediyse
de Mehmed Giray’ı affetmiş de değildi.
Yalnız Kantemir
Paşa ile K ırım hanı
arasında yeni bir hadise çıkmaması için Kantemir Paşa Gümülcine sancağı
na tayin edildi. Bununla beraber Meh
med Giray’a ilerde vurulacak darbe için hazırlıklı bulunması da tehbih edildi.
Nihayet 3 haziran 1628 de Canbey
Giray'a Kırım hanlığı, kardeşi Devlet
Giray'a da kalgaylık tevcih
edilerek,
Haşan Paşa’mn emrindeki altmış kadır
ga, otuz beş fırkateden ibaret donanma
gemileri ile Karadeniz’den Kefe’ye sevkolundu. Kara tarafından da vezir Banyalukalı Hüseyin, Kenan Paşa’larla Kan
temir Paşa (Mirza) onlara yardıma me
mur edildi.
Donanma Kefe've varınca Mehmecı
Giray karsı koymak suretiyle merkezi
dinlememe arzusunda olduğunu bir da
ha gösterdi. Arada çarpışma vuku bul
duysa da neticede Mehmed ve Şahin G i
ray'lar selâmeti Lehistan'a firarda bul
dular.
Kaptan-ı derya Hasaıı Paşa Canbey
G irayı Kırım hanlığına yerleştirdikten
sonra donanma ile Özi nehri önüııe gel
di. Bu nehir kenarında Özi kalesini ya
pıp içine asker ve mühimmat
koyup
muhafazasına Hüseyin Paşayı memur
eyledikten sonra İstanbul’a döndü. Kan
temir Mirza (Paşa) da bu gidişte K ırım ’
da kalıp keııdi oymağının başına geçti.
Mehmed ve Şahin G iray ’ların
K ırım 'a hücum ları
Mehmed ve Şahin Giray Lehistan’a
kaçtıktan sonra da hanlığı elde etme
işini akıllarından çıkarmadılar. Nitekim
Leh ve Huşlardan aldıkları kırk h in k i
şi ve kendilerine taraftar tatar kuvvet
leriyle Kırım üzerine yürüdüler. O nla
rın böyle ilerlemesi üzerine Canbey G i
ray da kuvvetlerini topladı. Ferah-Kerman mevkiinde bu kuvvetler arasında
bir muharebe cereyan etti. İlk gün Leh
tüfenk eudazlannm ateşi yüzünden Can
bey Giray epeyce zayiat verdi. İkinci
gün han kuvvetleri dört koldan şiddet
li bir hücum yapınca karşı taraf yenil
di. Rus, Leh ve Mehmed Giray’a bağlı
tatar askerlerinin çoğu kılıçtan geçiril
di. Mehmed Giray memesinin üzerine isabet eden bir kurşunla yaralanıp öl
dü (1628). Muharebenin neticesi alının
ca Mehmed Giray'm cesedini bulduran
Canbey Giray onu «Bahçesarays? mdaki
«Eski yurt» ta ceddi Semiz Mehmed Gi~
rayın yanma gömdürdü.
Şahin Giray ise İran'a iltica etti.
Safi’den Şah Abbas derecesinde iltifat
göremediğinden bir müddet Kumuk ve
Çerkeş ülkelerinde yaşadı. Oralarda da
pek bannamadığından en sonunda Dör
düncü Murad’a sığınmak ihtiyacını his
setti. Kendisi Rodos’a sürüldü, bir m üd
det sonra da idam oltmdu (1634).
1906
KAZAK TECAVÜZLERİ VE S£LT A X M U R A D IN LEHİSTAN
SEFERİNE H A Z IR L IK L A R I
Sultan Osman'ın Lehistan seferi so
nunda İmzalanalı muahedenin en mühim
tarafı: Lehlilerin Kırım, banlarına y ıl
lık vergi vermeleri ve bilhassa Kırım
tatarlarının Lehistan’a
Kazakların da
Osmanlı arazisine
tecavüz etmemeleri
hususunun taahhüde bağlanmas vdı. Lâ
kin bu tecavüzün
önlenmesi meselesi
kâğıt üzerinde kalan bir taahhütten ile
ri gidemedi.
İstanbul’a gelen Rus ve Leh
elçileri
Sultan Osman’ın Lehistan seferin
den sonra Ruslar Lehlilerin sıkışık du
rumunu gözönünde bulundurarak Lehis
tan'a hücum etmişler; fakat mağlubiye
te uğramışlardı. îşte bununla ilgili ola
rak 1622 senesi Kasım ayında (Naimâ
C: 2, S: 245) İstanbul'a bir Rus elçisi
nin geldiği görüldü. Kefe yoluyla gel
miş olan Rus elçisi Lehlilere karşı bera
ber hareket ediimesini teklif eylemek
teydi. Rus elçisi İstanbul’dayken Leh el
çisi prens Zibarevski de yediyüz atlıdan
mürekkep kalabalık bir maiyetiyle Os
manlI hükümet merkezine gelmiş bulu
nuyordu. ikinci Osman’ın Hotin seferi
sonunda imzalanan anlaşmaya ait aîıidnameyi almak üzere gelmiş bulunan Leh
elçisi sadrazam konağında Rus elçisi ile karşılaşınca aralarında münakaşalar
cereyan etmişti.
Lehlilerin Boğdan ve E flak’a
tecavüzleri
Sultan Osman’ın Hotin seferinde,
OsmanlIların Avrupadaki eski seferleri
biçiminde muvaffakiyet temin edileme
mesi, Lehlilere muahedeye riayet etmîyerek tecavüzde bulunmak cesareti ver
mekteydi. Bu durumun bir neticesi ola
rak Leh kralı 20 bin kişilik bir kuvveti
Boğdan ve Eflâk'ta vurgunlar yapmıva
memur etmişti. Lehlerin hazırlığını da
ha önceden haber alan voyvodalar Özi
Paşası Kantemir Mirza'dan yardım iste
diler. Kantemir Paşa mütecaviz kuvvet
leri mağlup ettikten sonra
Lehistan’a
da akın hareketinde bulundu (Naimâ:
C: 2. S: 246).
îik mütecaviz ve dolayısiyle suçlu
taraf Lehliler olduğu lıalde, Kantemir
Faşa'mn akım üzerine Leh kralı İstan
bul’a bir elçi göndererek
Kaııtemir’in
Silistredetı kaldırılmasını istedi. Fakat
Sadrazam Gürcü Mehmed Paşa elçinin
isteklerini reddettikten başka anlaşmak
için de güçlükler çıkardı. Nihayet İn
giliz elçisinin tavassutu ile eski anlaşma
yenilendi. Buna göre: Türkler tatarların
Lehliler de Kazakların
akınlarını önliveceklerdi.
Kazakların Boğaziçi'ne yaptıkları
akın
ikinci Osman'ın Hotin seferinden
kısa bir zaman sonra tahttan indirilip
öldürülmesi, Birinci Mustafa'nın karışık
devrini müteakip küçük yaşta bir kim
senin Osmanlı tahtına oturması, Lehli
lere muahedeleri hiçe sayma
cesareti
vermişti. Onun için Dördüncü Murad’m
çocukluk devresinde müteaddit Kazak
tecavüzüne rastlanır.
Bu tecavüzlerin en cüretkâranesi
1624 yılında vukubuldu.
Mehmed G i
ray hadisesi vesilesiyle donanmanın Kefe’de bulunmasından istifade eden 150
şaykalık bir Kazak ve Leh kuvveti Karadenizde faaliyete geçerek Tü.rk sahille
rine tecavüzde bulundular, önce Ereğ
li’ye taarruz ettiler, ondan sonra Boğa
za kadar girme cesareti gösterip, Poy
raz limanı önünde biraz durduktan son
ra Sarıyer, Tarabya ve bilhassa Yeniköy’e çıkarak etrafı
yağmaladılar, ve
Yenıköy’de bir kaç dükkânı yaktılar
(20 temmuz 1624 - 4 şevval 1033). Bo
ğaziçi'ndeki bu tecavüze karşı sadaret
kaymakamı Gürcü Mehmed Paşa bos
tancılar ve yeniçerilerden ibaret bir
kuvvet (Naimâ C: 2, S: 341) gönderdi.
Bunların denizden vak'a mahalline ulaş
ması üzerine Kazaklar kaçmaya başla
dı. Bu arada şaykalardan bir kaç tanesi
ni (Kâtıb Çelebi,
C: 2. S: 61)
ba
tırdılar.
1907
Karadeniz'de Kara-Harman
muharebesi
Kazak
tecavüzlerinin
önlenmesi
hakkındaki ahidnamelere riayet edilme
diği görüldüğünden, son senelerde, K a
radeniz kıyılarım kontrol için
filolar
gönderilmekteydi. Kaptan-ı derya Receb Paşa bu gaye ile 43 parça kadırga
ve kaliteden mürekkep bir kuvvet ile
1625 yazında Karadeniz’e açılmıştı. K a
zakların esas faaliyet sahaları batı K a
radeniz kıyıları olduğundan o tarafa
doğru ilerledi. Varna’da kısa bir m üd
det kaldıktan sonra kuzeye doğ m ilerle
meye başladı. Balçık, Kilgra, Mankalia.
Kara-Harman önlerinden geçip . Tuna
ağzındaki Sulina (Sünne), Kili tarafla
rım
tarassuttan sonra daha kuzeyde
Akkerman Boğazından geçip K ılburun’a
kadar ilerledi. Burada 350 şaykalık bir
kazak topluluğunun kıyılarda dolaştığı
nı öğrendi. Bıı haberi müteakip bir bu
çuk ay müddetle Akkerman yakınında
(Naimâ C: 2, S: 357); bilâhara etrafı ta
rassut suretiyle güneye doğru ilerleme
ye başladı. Köstence’nin kuzey tarafın
da Kara-Harman önlerine geldiği sıra
da Kazak şaykaları ile karşılaştı. O sı
rada kaptan-ı deryanın yanında 21 ka
dırga mevcut olup diğerleri daha geride
kalmıştı.
Her şaykasında 50 tüfenkendaz bu
lunan Leh Kazaklan sayılarının çoklu
ğunu gözönünde bulundurarak cesaretle
muharebeye giriştiler. Çok sakin bir h a
vada cereyan eden bu deniz harbinde
her Türk kadırgasının etrafını 20-30 şay
ka çeviriyordu. Kaptanpaşanm bulundu
ğu gemiyi üç fenerinden tanıdıkların
dan onun üzerine daha fazla sayıda şay
ka üşüşmüş, hatta canını dişine takan ikiyüz kazak kaptanpaşa baştardesine
girmeye muvaffak olmuştu. Bunlarla
gemi içinde vuruşulup öldürüldüler. Bu
arada tersane kethüdası Hacı Memi’nin
gemisi tehlikeli vaziyetler geçirdi. Şay
kaların iyice yanaşmasından Türk gemi
leri manevra yapamaz duruma girdiği
sırada çıkan rüzgâr yelkenleri şişirdi
ğinden manevra kabiliyetinin artmasına
yaradı. Boylece kazak gemileri daha ko
laylıkla batırılıyordu. Neticede Türk f i
losu büyük bir başarı kazandı
(Ekim
1625). Üçyüz elli şaykalık kazak kuvve
tinden ancak 30 şayka kaçıp kurtulabildi (Kâtib Çelebi. Fezleke C: 2, S: 72);
bunun dışında kalan şaykalardan 172 ta
nesi zaptedildi. 148 tanesi de battı. K a
zak gemilerindeki insanların çok büyük
bir kısm: ya denizde boğuldu veyahut
da çarpışma sırasında öldü. Esir alınan
insan miktarı ise 781 kişi idi.
Özi suyu üzerinde kale inşa edilmesi
Leh kazaklarının Karadenize çıkış
kapısı olan ö zi suyunun kontrol altına
alınabilmesi düşünüldü. Bunun için, ö z i
suyu üzerinde Doğan-geçidi denilen ye
rin iki tarafında birer kale yaptırılma
sına karar verildi. Burada vaktiyle Ka
nunî Sultan Süleyman bir kale yaptırmış,
fakat zamanla harabolmuştu. ö z i suyu
nun sol yakasındaki kalenin Kırım ha
nı tarafından, sağ yakasındakinin de Özi beylerbeyliğine tayiıı edilen Mehmed
Paşa tarafından yaptırılması emredilip,
Eflâk ve Boğdan voyvodalarına da m al
zeme yardımında bulunmaları emredil
di.
Leh K iralın ın anlaşma yapmak için
m üracaatı
1626
senesi vazinda Îstanbula gelen
bir Leh elçisi, kiralın kazak akm lannı
bundan sonra önliyeceğini, artık kazak
şaykalarının Karadenize çıkmıyacaklannı beyan etti. Kazak akınlannm önlen
mesi mukabilinde Lehistan'a akın ya
pan Kili. Akkerman tarafında
oturan
tatarların kaldırılması ricasında bulun
du. Neticede iki tarafın halkının da sü
kûna kavuşması için Leh kiralının rica
sı kabul edilerek «Bucak Tatarı» deni
len bu sahanın tatarı nice vıilardanberi
oturdukları
yurtlarından kaldırılarak
(N^ımâ. C: 2, S: 400) K ırım ’a gönderil
di. Neticede iki taraftan da tecavüzlerin
önlenmesi. Kırım hanına yıllık verginin
ödenmesi, lstanbula gelecek Leh elçile
rinin hediye getirmesi şartını ihtiva eden eski anlaşma yenilendi.
Anlaşmanın yenilenmesine rağmen
Şahin Giray isyanında
Lehlilerin ona
yardım ettikleri öğrenildiği gibi, bu arada bir kazak filosunun Karadenize çık
1908
tığı da görülmüştü. Bu vaziyet karşısın
da Leh kiralına bir mektup yazılarak
(Naimâ C: 2, S: 428. Feridun Bey m ü n
şeatı C: 2, S: 433J; Leh hududunu geçen
Şahin Giray'm adamlarının
tutularak
teslim edilmesini, bu yapılmadığı takdir
de Şahin Giray'ı yakalamak üzere Leh
hududu geçildiği takdirde kabahatin
Türklerde olamıyacağı bildirildi (1628).
Lehlilerle anlaşmanın yenilenmesine
vc kendilerine yapılan tehditkâr tebli
gata rağmen kazakların yine Karadeııize
çıktıkları görülmüş, bunun için Vezir Ke
nan Paşa 1629 ekim ayında 14 parça ka
dırga ile Karadenize açılarak rastladığı
8 kazak şaykası ile muharebe etmiştir.
Lehlilerle yeni bir anlaşma, Özi m u
hafazasında bulunan Murtaza Paşa vası
tasıyla yapıldı (1630). İstanbul’un tasdi
kinden geçen bu anlaşma yedi madde
lik olup, ihtiva ettiği şartlara göre: ka
zaklar oturmakta oldukları
adalardan
çıkarılacak. Lehlerin aldığı tatar esirle
ri iade edilecek, Türkler tarafından gön
derilecek bir memur kazakların adalar
dan çıkışını görecek, Lehliler K ırım ha
nına yıllık vergiyi ödemekte devam edecek, Kırım tatarları ve Akkerman ahalisi Lehistana zarar vermivecekti.
Abaza Mclıraed Paşa’nın K anı anice
şehri önüne kadar ilerlemesi
Bosna valiliğinden az
linden sonra
Vidin sancak
beyliğine verilip Tuna yalı
sı muhafazası ile memur k ı
lman Abaza Mehmed Paşa
çok kısa bir zaman sonra Özi
valiliğine tayin edilmiş bu
lunuyordu.
Abaza Mehmed
Paşa, imparatorluğun Avrupadaki sınırının, son seneler
de en hareketli kısmını teş
kil eden bu sahaya geldik
ten sonra. Leh kazak taar
ruzlarının öcünü almak üze
re faaliyete geçti. Kendi eyaletir.in tımarlı
sipahileri
ile Dobruca tatarlarını, Orak
Mirza, Eflâk ve Boğdan vovvodolanndan da kuvvet al
dı Bunların başına geçerek
21 ağustos 1633 (15 rebiülevvel 1043)
günü Kamaniçe önlerine geldi. Abaza
Mehmed Paşa Turla (Dniestr) suyunu
geçtiği sırada Lehliler de Kamaniçe’de
asker biriktirerek mevziye girmişti. 24
ağustos günü Kamaniçe Önünde Lehliler
le çarpışıldı. Bu arada Leh kuvvetleri
müstahkem mevzilere iyice
yerleştiği
cihetle, kale zaptı için topçu kuvvetinin
azlığını nazan itibara alan Abaza Meh
med Paşa ertesi gün bu şehir önünden
çekildi. Bundan Lehlerin müteaddit pa
lankalarına ve kazaklar üzerine hücum
larla (Xaim â C: 3, S: 201-206) bulundu.
Abaza Mehmed Paşa kuvvetlerinden za
yiat vuku bulmakla beraber Lehliler
den de pek çok insan kınldı.
Sultan Mıtrad’m Leh seferi hazırlığı
için İstanbul’dan hareketi
Abaza Mehmed Paşa’m n icra ettiği
harekât üzerine Eflâk ve Boğdan voy
vodalarının da tavassutu sonunda Leh
kıralı bir elçi gönderdi. Müverrih Naimâ'nın «muteber» kelimesiyle tavsif ve
kiralın veziri diye tanıttığı bu elçi, Hamıner’e göre (C: 9. S: 181), Aleksandr
Terzebinski adını
taşımaktaydı.
1634
martının başında İstanbul’a vasıl olan
Leh elçisi «Tekfur Sarayı» ııa misafir edildi.
Leh kiralının sulhe taraftar oldu
ğunu bildirmesi neticesinde Osmanlı hü-
Sultan Mtırad’ın, Arz-odasında elçi kabulünü gös
teren diğer bir resim (Macarca “A Magyar Nemzet Törtenete” adlı kitaptan)
1909
kûmet merkezine gelmiş olan bu elçi
Kanuni Süleyman zamanındaki şartlarla
sulh akdetmek niyetinde olduğunu söy
lemişti. Sultan Murad kendisini kabul
ettiği zaman. Kanuni zamanındaki şart
lara razı olmadığını, kiralın vergi ver
mesini ve Dniestr nehri boyundaki is
tihkâmları yıktırmasını, kazaklan ceza
landırmasını sövliyerek bu şartlar ta
hakkuk etmedikçe iyi münasebetlerin kurulamıvacağmı ilâve etti. Leh elçisi ise.
bu ağır tekliflerin kabulünün mümkün
olamayacağını, bunların yerine harbi ter
cih edebileceklerini bildirdi. Bu vaziyet
karşısında Sultan Murad harbe karar
verdi.
Dördüncü Murad Leh seferine karar
verince Avusturya ve Leh sınırı um uru
na vakıf eski Budin valisi olan Divarbekir valisi
Mıırtaza Paşa'yı
acele
İstanbul’a getirterek Leh seferine ser
dar tayin edip (8 nisan 1634) padişahın
bizzat kendisi 15 nisan 1634 günü muh
teşem bir alayla İstanbul’dan hareket
elti. Edimeye gitmekte olan
padişah.
Kenan Paşa'yı İstanbul kaymakamı, Kara-Çelebi-zâde Abdülâziz Efendi'vi İs
tanbul kadısı olarak bırakmış. Bayram
Paşa, Halil Paşa, Cafer Paşa ve şeyhü
lislâm ile kazaskerleri yanına
almıştı.
Sultan Murad. Murtaza Paşa’yı Leh se
feri serdarlısına tayin edince. Leh h u
duduna dair kendisinden izahat almak
üzere Abaza Mehmed Paşa’yı da yanına
çağırmıştı. Padişah Edirne’ye geldiği za
man Lehlerin Kuşlarla muharebeye tu
tuşmuş olduğunu, bu sebeple Türklerle
sulhe taraftar bulunduklarını haber ai
di.
Leh hükümetinin sulhe niyetli bu
lunduğunu haber almakla beraber, bunun
doğruluk derecesinin tahkiki için Şahin
Ağa namında bir elçi Lehistan'a gönde
rilmişti. Ondan daha bir haber çıkmadan
Murtaza Paşa Rumeli, Besnas Semendre
ve sair yerlerin askerleriyle Rusçuk’a
gelip buradan karşıya YergÖğü'ne geç
tiği sırada, Leh kiralının suüı isteğinin
kafiliğine dair Şahin Ağa'dan mektup
yeldi.
Lehlilerle sulh ve harp işinin hallini
Murtaza Paşa‘va bırakmış olduğu cihet
le. Sultan Murad İstanbul’a avdet etmek
üzere 27 temmuz 1634 te Edirne'den ay
rıldı.
Padişahın
İstanbul’a dönüşünden
sonra Şahin Ağa Leh elçisi ile birlikte
Murtaza Paşa’nın karagâhına geldi. Ce
reyan eden, müzakereler sonunda, dört
sene önce yine Murtaza Paşa tarafından
aktedilmiş olaıı yedi maddelik muahede
esasları dairesinde yeni bir muahede im
zalandı. Ekim 1634 te bunun Sultan M u
rad tarafından tasdiki ile Lehistan anlaş
mazlığı geniş çapta bir harbe girilme
den halledilmiş oldu.
1623-1634 OSMANLI - İRAN IlA R B l
Bağdad'a hakim vaziyete geçen Be
kir Subaşı’va Bağdad valiliği tevcih edilmek zorunda kalındığından, bu tev
cihten Önce Bekir Subaşı'nın İran Şahı
na müracaat edişinden, «Bağdad hadise
leri» başlığını taşıyan kısımda verilmiş
ti. işte. Bekir Paşa’nın İran’a yaptığı bu
müracaat üzerine Şah Abbas’m Bağdad
önüne kuvvet sevketmesi, iki devlet arasmda yeni bir harbin çıkmasına vesile
teşkil etti. Bir Osmanlı memuru tarafın
dan davet vuku bulmakla beraber, ne
tice bakımından İranlılar mütearrız du
rumundaydı. İranlıları böyle bir cür’et
göstermeye sevkeden âmil, son yıllarda
Osmanlı hükümet merkezinde cereyan
eden karışıklıklar ve idare işlerinde gö-
rülen bozukluk ve zaaftan başka bir şey
değildi.
Şalı Abbas’ın Bağdad’ı m uh a
sara etmesi
Şah Abbas. Karçıkav (Karçıgay)
hanı 30 bin kişi ile Bağdad’a sevkettiği
zaman kendisi de boş durmıyarak sür’atle hazırlıklar yapmıya başlamıştı. Be
kir Paşa’nııı kat’j şekilde red
cevabı
vermesi üzerine bizzat harekete geçti.
Böylece Bağdad şehri İranlılar tarafın
dan muhasara edilmeye başlandı (Tem
muz 1623). Bu sırada Osmanlı tahtında
Birinci Mustafa bulunmakta olup, üç ay
kadar süren muhasara esnasında tahtta
1910
değişiklik vuku buldu.
İranlılar'ın Bağdadi muhasara ediş
leri o sırada Musul'da bulunan Hafız Ahmed Paşa tarafından İstanbula bildirildiyse de Veziriazam Kemankeş Ali Paşa
gereken hassasiyeti göstermedi. Bağdad’da mahsur kalan Bekir Paşa ise Hafız
Alımed Paşa’nın gelmesini istemediğin
den Yekçeşm Hüseyin Paşa'dan yardım
istemekle iktifa eyledi. Fakat Hüseyin
Paşa Kızılhan mevkiinde İranlılann m u
hasarasına maruz kaldı, sonunda da öl
dürüldü. Bekir Paşa. Hafız Alımed Paşa
nın Bağdad'a bizzat gelmesini istemez
ken, o da isyan halinde bulunan Abaza
Melımed Paşa'nın Diyarbakır taraflarına
inmesinden çekinerek kuzey tarafı kol
lamak ihtiyacını hissediyordu. Bıı sebep
le Mardin'e gelip iki tarafı kollar va
ziyette hareketsiz kalırken İranlılar da
serbestiyetle Bağdad’ı sıkıştırıyorlardı.
İran lılar’ın Bağdad’a girmesi
Şah. Abbas üç aydan beri Bağdad’ı
sıkıştırmakla beraber, şehir büyük mah
rumiyetlere katlanarak dayanmakta de
vam ediyordu. Muhasaranın son gün
lerinde iaşe sıkıntısının son haddi bulma
sı yüzünden kedi ve köpek etleri dahi ye
nilmişti. Bu arada kaleden bazı kimseler
kaçıp Şah tarafına iltihak etmekte (Naimâ C: 2, S: 286) ve içeride çekilen sı
kıntıyı da İrartlılara anlatmaktaydı. Bu
na rağmen mukavemetten vazgeçilmediğiııi gören Şah Abbas hileye başvura
rak, kaleden kaçan adamlar vasıtasiyle
Bekir Paşa nın oğlu Derviş Mehmede
haber göndererek Bağdad
hükümetini
kendisine vadetti. Böylece el altından
avlanan ve Bağdad iç kalesinin m üda
faasını deruhte etmekte olan Derviş
Mehmed gizli bir kapıdan İran askerini
içeri aldı (28 kasım 1623 veya 12 ocak
1624).
İran kuvvetleri şehre girince Bekir
Paşa şehir içinde bir yere saklandı ise de
bulunup yakalanarak şahın huzuruna
getirildiği zaman, oğlunu İran hüküm
darının yanında oturur gördü. Şah A b
bas, Bekir Paşa'va itab mahiyetinde bir
eda iler
«— Niçin böyle yaman iş ettin?»
Deyince Bekir Paşa:
«— Şahım, yaman iş ben etmedim,
bu veled-i zina etti s
Cevabı ile oğlunu gösterdi; oğlu da
ona:
«— Sen Bağdad*ı vermeye ahd edip
sözünde durmadın, ben o ahdi yerine ge
tirip verdim; şimdi ise mal nerede ise
ver de nefsini kurtar ki güzelce şahım
seni azad eylesin* dedi.
Bekir Paşa ve Bağdadlıların basma
gelenler
İranlılar Bağdad'ı zaptedince kale
kapılarını kapıyarak hiç kimseyi dışa
rı bırakmadılar ve üç gün müddetle şe
hir halkı ve Osmanlı askerini incitecek
bir muamelede bulunmadılar. Dördün
cü gün bütün askerlerin gelip silâhların]
teslim ve defterlere isimlerini kaydettir
mesini ilân ettiler. Askerler, ilk üç gün
zarfında fena muameleye maruz kalma
dıklarını görerek tereddütsüzce silâhla
rını teslim ettiler. Aradan böyle iki gün
daha geçince askerlerin bir yere toplan
ması için tellâllar bağırttılar. Bu defa da
yine endişe duymadan bildirilen yerde
toplanıverdiler. Fakat bu andan itiba
ren İranlılann muamelesi değişerek ha ■
kiki niyetleri meydana çıkıverdi.
Bir
meydanda biriken askerler esir ilân olundu; ve her Türk askeri bir kaç İran
l I y a teslim
edildi. Artık Bağdad'daki
Türk askeri ile B ağdadm sünni halkı
için facia günleri başlamıştı. Müverrih
Naimâ (C:2, S: 288) nm ifadesiyle: «Her
dört beş nefere bir kızılbaş tayin olunup
hapse verildi ve varup hâne ve menzil
lerin mühürleyip cümle mal ve eşyala
rın defter edüp kendüleriin. habsetmek
üzere tenbih olundu. Bu kadar sünni
müslümanlar rafıziler eliııe girüp hane
leri mühürlendi. Ertesi sabah bu kadar
bin kızılbaş, mahpuslar ile şehre girip
kapuları kapadılar ve şahın emriyle her
şahıs tutsağına yedi gün işkence edüp,
ekserisi işkence altında öldü; sağ kalan
ların ekserisi mecruh ve amelmanda
kaldılar».
Bağdad’ın maruz kaldığı facia bu
nunla bitmedi. Şahın emriyle şehir hal
kının sünni ve şiileri ayrı ayn yazıldı
ve sünııiler katlolundu. Sünnilerden an
cak şi’i defterine kaydolunanlar kurtul
1911
du. Bağdad kadısı Nuri Efendi ile Cami-i kebir hatibi Mehmed Efendi Şallın
emriyle çenelerinden delik açılarak hur
ma ağacına asıldı.
Bekir Paja'yı evvelâ bir kafes içi
ne koyarak yedi gün yedi gece uyutma
dan eziyet ettiler. Sonra soyup bir ateş
etrafında yağı çıkıncaya kadar işkence
ederek bütün malının yerini söylettikten
sonra Dicle'de bir kayığın içine koyup
üstüne neft döküp ateşlediler. Rivayete
göre Bekir Paşa böyle işkencelere ma
nız bırakılırken oğlu Derviş Mehmed
cnuıı karşısında Şah ile birlikte şarap
içmişti. Şah Abbas, Derviş Mehmed’den
edebileceği istifade kalmayınca: «baba
sına böyle hıyanet eden insafsız kâfirin
bana ne hayn
olacak?» deyip. Hora
san'a sürmüştür.
İranlılar. yaşayan sünnilere
kaışı
facialar işlemekten hızlariiıı alanın m ¡ş
olmalılar ki ölülere de ellerini uzattı
lar. Bu cümleden olarak hanefi nnezlıebinin kurucusu tmam-ı âzam Ebû Hanıfe ve ayrıca Şeyh Abdulkadir Geylâninin türbelerini soyduktan sonra y ıktı
lar.
Bağdad düştüğü zaman Hafız Ahmed Paşa bir taraftan vaziyeti İstanbul'a
bildirdi; diğer yandan da Diyarbekir'e
çekilerek şehri tahkim ile müdafaa ha
zırlıkları yaptı.
Musul ve Kerkük tarafının
işgali
Bağdad şehri İranlIların eline ge
çince. Musul halkından bir heyet Şah'ı
ziyaretle Kör Hüseyin Paşa’nın zulm ün
den şikâyet ettiler. Bunun üzerine Şalı
Abbas. Kuzey Irak’a Kasım Han idare
sinde bir miktar kuvvet şevketti. İran
kuvvetleri gelirken Kerkük valisi Bos
tan Paşa mukavemet edem iveceğin i anUyarak Diyarbekir tarafına çekildiğin
den. İranlılar harpsiz Kerkük'e girdiler.
Oradan da Musul’a doğru yollarına de
vam ettiler. Kasım Han geldiği zaman
Musul’da bulunan Kör Hüseyin Paşa’nın kardeşi Ahmed Paşa, şehrin hisarı
nın köhneliği dolayısivle içeri girmeyip,
şehir önünde üç gün muharebe ettiyse
de neticede Musul da İran işgaline düş
tü.
Kuzey Irak’ın en mühim şehirleri olan Kerkük ve Musul Iran işgaline düş
mekle beraber onların elinde fazla kal
madı. O sırada Küçük AJımed isminde
bir kimse Mardin voyvodalığına tayin
edilmişti. Küçük Ahmed
İstanbul'dan
gelir gelmez beşyüz
sekban yazdı ve
maiyeti halkını da alıp Musul'a doğru
teveccüh etti. Bu sırada sadrıâzam da
Diyarbekir beylerbeyi
Hafız
Ahmed
Paşaya bir mektup
yazarak Musul'u
kurtarmasını
bildirmişti.
İşte Küçük
Ahmed sür’atle Musul’a doğru yürüyün
ce Iran kumandam Kasım Han bunları
Hafız Ahmed Paşa’m n kuvvetleri zan
nedip Bağdad'a çekildi. Böylece Musul
zahmetsizce işgalden kuıtulmuş oldu.
Karçıkay H an ’ın Gürcistan’a
gönderilmesi
Şah Abbas Bağdad’a girdiği sırada
Osmanlı devleti müşkül günler geçir
mekteydi. Başta çocuk bir
hükümdar
vardı. Abaza Mehmed Paşa isyan halin
deydi; geniş bir sahayı hüküm ve n ü
fuzu altında bulundurduğundan devlet
adanılan Abaza isyanını bastırmayı da
ha önemli addetmişlerdi. Bu sebeple
Bağdad düşer düşmez istirdadı için bü
yük kuvvetler
sevkedilmedi. İranlılar
da Bağdad’dan sonra Kerkük ve Musul
tarafını işgal,,için çalışmakla
beraber
muayyen bir yerde kuvvet teksifi yap
madılar, Bağdad’dan sonra buranın hay
li uzağında kalan Gürcistan'a el atma
ya çalıştılar. Böyle bir strateji takip edeı'ken, ihtimal Türklerin muayyen bir
sahaya büyük kuvvetlerle yürümelerini
önlemek istiyorlardı. Gerçi Şah Abbas.
İran himayesinde olduğu halde kendi
sine muhalefette
bulunan bazı Gürcü
beylerini yola getirmek üzere Karçıkay
Han’ı Gürcistan taraflarına yollamıştı.
Lâkin, Karçıkay Han Gürcistan’a gidin
ce Osmanlı
idaresindeki kısma da el
atmaya çalıştı.
Karçıkay Han 30 bin kişi ile Gür
cistan'a yürüdü. Bu sırada, zahiren İran
lIlara sadık görünen Gürci prenslerin
den Magrav Han. en nüfuzlu
Gürcü
beylerinden olan Tahmuras Han ile giz
liden anlaşmıştı. Böylece Kartli hâkimi
Magrav'm çevirdiği gizli manevra neti
1912
cesi GurS, Dadvan,
Açık-baş,
Kara
Kalkan beylerinin hepsi de Karçıkay’ın
istilâ hareketinin önlenmesi babında iş
birliği etmişlerdi. Karçıkay Han. Magrav’dan emin olarak Gürcü arazisinde im
lerlerken bir boğazda pusuya düşürül
düğünü gördü. Fakat bunu farkettiği sı
rada iş işten geçmiş. Gürcülerin kuca
ğına düşmüştü. Her
taraftan hücuma
geçen Gürcüler îranlıları perişan ettiler
ve böyiece 30 bin İranlıdan ancak 3
bin (Naimâ C: 2, S: 346) kişi kurtulabildi. Ölenlere Karçıkay Han, oğlu Emirgûne Han, Kazgan Han-oğlu Şirvan
valisi Yusuf ila n ve daha bazı mühim
şahsiyetler de dahildi.
Gürcistan'da bu muvaffakiyet kaza
nıldığı zaman Sadrıâzam Çerkeş Mehmed
Paşa ölmüş, Diyarbekir beylerbeyi Ha
fız Ahmed Paşa sadrıâzam ve Bağdad’ı
kurtarmak üzere serdar tayin edilmişti.
Magrav Han, serdara haber göndererek,
bu tarafa teveccüh edildiği
takdirde
Gence, Karabağ ve Şirvan taraflarının
kolaylıkla ele geçeceğini bildirdi. Fa
kat Hafız Ahmed Paşa Bağdad'm kur
tarılmasını daha ehemmiyetli addede
rek Bağdad seferinden dönmedi. Sade
ce Batum
beylerbeyi Ömer
Paşa’yı
Gürcistan'a serasker tayin ederek, onun
iki bin kişilik kuvvetine ilâve olmak üzere bir miktar yeniçeri gönderdi. Ay
rıca o civardaki sancak beylerine emir
ler göndererek, lüzumu halinde Gürcü
beyleriyle
işbirliğinde
bulunmalarım
bildirdi.
Hafız Ahmed Paşa’m n
Serdarlığı
Abaza Mehmed Paşa gailesini hal
lettikten sonra, kışlamak üzere Tokat’a
çekilen ve oradan memleketin muhtelif
yerlerine emirler göndererek, Bağdad’ııı istirdadı için hazırlıklar yapılmasını
bildiren Sadrıâzam Çerkeş Mehmed Pa
şa burada Ölmüştü. Defterdar Baki Paşa
ile yeniçeri Ağası Husrev Ağa mühr-ü
hümâyunu İstanbula' gönderirken, İs
tanbul’dan gelecek bir sadrıâzamm^ Irak'a gidinceye kadar epeyce zaman
kaybedeceğini, bu mahzurun ortadan
kalkabilmesi için o tarafın ahvalini de
bilen Diyarbekir beylerbeyisi Hafız Ahmed Paşa’m n sadnâzamlık ve serdarlı-
ğa getirilmesi tavsiyesinde bulunmuş
lardı. Çerkeş Mehmed Paşa’nın Ölümü
İstanbul’da duyulunca eski sadnâzamlardan Gürcü Mehmed Paşa'ya teklif ya
pılmış, onun kabul
etmemesi üzerine,
Tokat'taki ordu erkânının tavsiyesi de
gözönünde bulundurularak mühr-ü hü
mâyûn Hafız Ahmed Paşa’ya gönderil
mişti.
Bilgili bir kimse olan Hafız Ahmed
Paşa mühr-ü hümâyûnu teslim aldıktan
iki ay kadar sonra 5 mayıs 1625 te Diyarbekir'den Cülek
ordugâhına çıktı.
Diyarbekir kalesinden dört tane top çı
karttırdı. fakat bunların cephanesi bol
değildi. Harekete
geçmeden önce bir
harp meclisi toplıyan Hafız Ahmed Pa
şa Bağdad işini görüştü. Bu toplantıda
«Bağdad'm anahtarı cebimdedir» diye
rek büyük lâf eden sadrıâzam, tecrübe
li kimselerin topların ve kale çengine
ait malzemenin noksanlığı hakkındaki
sözlerine pek aldırış etmedi. Böyiece
Bağdad serdarlığmın daha başlangıcın
da, umumi bilgisi ve şairliği derecesinde
askerî tarafının kuvvetli olmadığım gös
termiş oldu.
Hafız Ahm ed Paşa’ıım
Bağdad muhasarası
Hafız Ahmed Paşa Diyarbekir’den
ayrılmadan önce, kendisinin sadnâzamlığa getirilmesini müteakip Diyarbekir
beylerbeyi tayin
edilmiş olan Murad
Paşa ile Anadolu beylerbeyi îlyas Pa
şayı önden yollamıştı. Her iki Paşa M u
sul tarafından Bağdad’a ilerlemekteyken
aralarında anlaşmazlık çıktığı için Îlyas
Paşa Musul’da kalmıştı. Murad Paşa
Bağdad önlerine yaklaştığı sırada civar
da bulunan Iran kuvvetlerinden yedi se
kiz bin kişi daha Bağdad kalesine gir
miş ve böyiece içerdeki Iran askerinin
miktarı daha da fazlalaşmıştı. Vaziyet
böyleyken Hafız Ahmed Paşanın kifa
yetsiz top ve cephane ile Bağdad’a iler
lemesi hata idi. Naimâ (C: 2, S: 361) ya
göre; Hafız Ahmed Paşa'nın muhasara
muharebesi için kifayetsiz
derecedeki
top ve malzeme ile yola çıkışının sebe
bi: onun İran içerlerine doğru bir akın
harbi yapmak istemesinden leri gelmek
teydi. Böyle bir akın hareketi karşısın
da İranlIların Bağdad’da az kuvvet bı-
1913
rakmıya mecbur kalacaklarını, belki de
tamamen tahliye
edeceklerini tahmin
etmişti. Fakat Hafız Ahmed Paşa, ku
mandanların peşinen Bağdad'ın kurtarıl
masını. istemeleri sebebiyle bu plânını
tatbik edemedi. Neticede Hafız Ahmed
Paşa'mn emrindeki ordu 10 safer 1035
(11 kasım 1625) te Azamiye'ye geldi,
îmam-ı âzam Ebu Haııife’nin kabrinin
bulunduğu Azamiye'ye girilince burada
kalan İratılı. muhafızlar idam olundu. İki gün sonra Bağdad kalesi önünde mev
zie girilerek şehrin muhasarasına başla
dı. Halep valisi Mustafa Paşa şehrin
Dicle nehri kıyısındaki kısmını tuttu;
veziriazam ve yeniçeri ağası Karanlık
kapıdan Acem burcuna kadar uzanan
mıntıkada yer aidi, Acem burcundan
Ak-kapu semtine kadar uzanan sahaya
da bir kısım beylerbeyleri yerleşti. Sek
banları ile mevzie giren beylerbeyiler
şunlardı: Rumeli
beylerbeyisi
Gürcü
Ahmed Paşa., Anadolu beylerbeyisi îlyas
Paşa, Maraş beylerbeyi Nogay Paşa,
Sivas valisi Tayyar Mehmed Paşa, K a
raman beylerbeyisi Çerkeş Haşan Paşa,
Diyarbekir beylerbeyisi Murad Paşa.
Bağdad muhasarası çok uzun sürdü.
Bağdad’ın pek metin olmıyatı hisarı top
darbeleri ile yıkılınca İranlılar hurma
liflerinden yapılmış küfeler içine toprak
doldurup buraları çabucak kapatıyorlar
dı. Zaten pek kifayetsiz olan topların
yıkıntılarının böyle çabucak kapatıldı
ğı görülünce lâğım faaliyetine girişildi.
Elli iki yerden lâğım kazıldıysa da İran
lIlar bunları keşfederek patlamasını ön
lediler. Bu kadar lâğım ın yeri y an yol
da İranlılar tarafından keşfedildiğine
göre.herhalde onların casus teşkilâtları
lâğım kazarken bunun gizlenmesinde
hatalar işlemekteydi. Bağdad muhasara
sının U2ama sebepleri
arasında topun
kifayetsizliğinden başka
kalenin epey
bir müddet için tam mânasiyle muhasa
ra edilmemesindendir1. Buradan
İran
kuvvetleri içeri girebildiğinden, kaledekiler hem miktar hem de maneviyatça
takviye görmekteydi. Nihayet bu gedik
kısım da kapatılarak muhasara daha sı
kı hale getirildi.
Muhasaranın yetmiş ikinci günü bir
lâğım patlatıldı. Açılan
gedikten içeri
girilmek üzere umumî hücum yapıldı.
Lâkin buradan
içeriye dalan askerler.
gerisinde bir duvar mevcut olan içi su
dolu bir hendekle karşılaştılar. Bura
dan geçemedikleri ve duraklama anın
da kurşun yağmuruna da tutuldukları
için geriye döndüler. Bu hendek ve du
var muhasaranın başlamasından sonra
İranlılar tarafından yapılmıştı.
Şah Abbas'ın Bağdad
yakınlarına gelmesi
Bağdad muhasarası uzayınca Şah
Abbas kaledekilere yardım etmek üzere
30 bin kişi ile harekete geçti. Bağdad'ın
kuzey doğusunda ve Diyale suyu kena
rındaki Şehribaıı’a kadar geldi,
(26
mart 1620). Diyale’vi beri tarafa geçin
ce, kuvvetlerinden on biıı kişi ayırıp
Zeynel hanın emrine vererek Osmanh
ordusuna zaili re nakleden birlikler üze
rine şevketti. Bunlar. Bosna tarafından
zahire getiren 3 bin
kişilik Osmanlı
kuvvetini esir edip Şehribaıı'a götürün
ce esirler Şahın emriyle idam olundu.
Şahın Şehriban’a geldiğini, iaşe ko
lunun vurulup esir alındığını duyan Ha
fız Ahmed Paşa bütün paşaları, subay
ve bölük ağalarını toplıvarak bir harp
meclisi aktetti. Şahın imdada geldiğini,
barut ve mühimmatın
azaldığını be
yanla, şimdiden sonra ne yapılması fik
rinde olduklarını sordu. Halep beylerbe
yisi Mustafa
Paşa: «bizim için iki iş
vardır; şimden sonra bize Bağdad kale
sinden faide yoktur. Kalkalım Şah üze
rine varalım, yahut dönüp vilâyetimize
gidelim» dedi. Fakat yeniçeri subaylan
bu fikıi kabul
etmiyerek: -¡¡biz cümle
kınlırız. Bağdad alınmadıkça metristen
çıkmak, ihtimalimiz yoktur» deyince,
sipah zorbaları: «siz metriste bekledik
ten sonra biz taşrada durmaktan elem
çekmeyiz» diye
onları
destekleyince
muhasaranın devam ettirilmesine karar
verildi.
Bu kararı müteakip Tayyar ilehmed Paşa bir miktar kuvvetle Zej’tıel
Han üzerine
sevkedildi; fakat, kendi
siyle bir çarpışma yapılması mümkün
olmadan Zeynel Han şahın yanma git
ti.
Sadrıâzam Hafız Ahmed Paşa, Şah
Abbas'a karşı Diyarbekir beylerbeyisi
Murad Paşa ile Anadolu
beylerbeyisi
1914
İlyas Paşayı şevketti. îvaimâ tC : 2. S:
368) ya göre: Şah Ab bas'a karşı sevkedilen askerin miktarı 10 bin .kadardı.
Bunlar Şah ile çarpışınca mağlûp olup
ordugâha avdet ettiler.
Şehriban önünde bekliyen Şah A b
bas bütün gayretini Osmanlı ordusuna
gelecek zahire ve mühimmatı vurdur
maya, ayrıca muhasarada kalanlara da
zahire yetiştirmeye hasretti. Bu gaye ile Murad Paşa’nın mağlûbiyetinden son
ra Şahın kendisi Bağdad'a doğru ilerle
di. Fakat vuku bulan çarpışmada îran
kuvvetleri vüzgeri edip geldikleri yere
doğru çekildiler. Bu hadiseden kısa bir
müddet sonra Murad Paşa, Bağdad h i
sarları önüne ve duvarlarına neft yağı
döküp yaktıktan
sonra kaleye girme
imkânını, elde edeceğini bildirmesi üze
rine. Serdar Hafız Paşa ona bu fikrini
tatbiki; müsaade etti. Lâkin Murad Paşa
muvaffak olamadı.
Muhasaranın haddinden fazla uza
ması yüzünden Osmanlı ordusu da Bağdad’da bulunan İran kuvvetleri de za
hire sıkıntısı çekiyordu. Osmanlı ordu
sunda at ve eşek kalmamış, hepsi yen
mişti. Bağdad müdafileri de hurmaların
yaprak ve kabuklarını yemiye mecbur
kalmışlardı. Şah Abbas, Bağdad’a zahire
sokmak için çok uğraşıyor, sevkettiği
zahire çok defa yerine vasıl olamıyordu.
Şah ile yapılan muharebe
Şah Abbas bu arada hem Bağdad
müdafilerini sıkıntıdan kurtarmak, ay
ni zamanda Osmanlı kuvvetlerini iki ateş arasında bırakmak için. Hafız A h
med Paşa yı kendi üzerine çekmek is
tedi. Osmanlı serdarı, şahın plânını an
ladığından muhasarayı kaldırmadı ve
Bağdad önüne kadar gelen Şah ile m u
hasarayı gevşetmeden çarpıştı. Şah ile
Osmanlı kuvvetlerinin
üçüncü çarpış
masını teşkil eden bu muharebede, Türk
kuvvetlerinin bazı
birlikleri
müşkül
anlar geçirdi. Diyarbekir eyâleti aske
rinin çoğu kılıçtan geçti. Onun arkasın
dan yürüyen Sivas eyâleti askeri zayi
at vererek yüz geri etti. Harbin çok k ı
zıştığı ve askerin bir kısmının sinip si
perlere kapandığı anlarda Hafız Ahmed
Paşa metanetini kaybetmedi. Bütün
gayretiyle askeri teşci etti, yeniçeri a
ğası Husrev Ağa da serdar gibi gayret
gösterdiğinden
müşkül anlar atlatıldı.
Ondan sonra sıkışmak ve müşkül anlar
geçirmek sırası Şah tarafına döndü. Sa
bahtan ikindi vaktine kadar devam ecen muharebenin sonunda Şan Abbas
mağluben Bağdad önünden çekildi. B u
günkü muharebede her iki taraf da bir
hayli zayiat vermiş bulunuyordu.
Hafız Ahmed Paşa ile yaptığı m u
harebeyi kaybeden Şah Abbas Bağdad
önünden çekildikten sonra, oradaki as
kerine zahire yetiştirme gayretinden ge
ri kalmadı. Bu gaye ile hareket eden İraıı kuvvetleri, Musul beylerbeyi si Yakub Paşa'nın bulunduğu mıntıkaya bir
baskın yaparak hem OsmanlIlardan binbeşvüz kişi öldürdüler, hem de getir
dikleri zahireyi içeri sokmaya muvaf
fak oldular.
Şalım müzakere yoluylc
anlaşmak istemesi
Bağdad önünden mağlubiyetle çe
kileli Şah Abbas bir müddet sonra m ü
zakere açarak anlaşmak istedi. Bunun
üzerine Selâm-çavuşu Muştala Çavuş'un yanına iki kişi daha katılarak Şalı
Abbas’a gönderildi; bir taraftan da m u
hasara harbine devam ediliyordu. Mus
tafa Çavuş’uıı gitmesinden bir kaç gün
sonra Osmanlı ordugâhına «Toh t a Han»
adında bir İran elçisi geldi.
Tohta Han evvelâ, şahın Bağdad'ı
bir Celâliden almış olduğunu ve bu şeh
ri oğluna vereceğini beyanla mücadele
nin lüzumsuzluğuna
işaret edip, h ü
kümdarının bu yolda anlaşmak istedi
ğini bildirdi. Hafız Ahmed Paşa bunun
m üm kün olmadığını izah etmekle bera
ber, elçinin dilinin altında başka şeyler
olduğunu sezdiği için müzakereyi kes
medi. Elçinin Şah ile muhaberesine va
kit bıraktıktan sonra kendisini tekrar
kabul etti. Bu görüşmede îran elçisi
Bağdad’ı tahliye
mukabilinde îmam-ı
Ali kasabası ve civarı ile Dicle’nin öte
tarafının franlılara terkini istedi. H a
fız Ahmed Paşa maiyetindeki paşalar ve
sair, erkân ile İran, elçisinin bu talebini
müzakereye koyulunca, yeniçeri Ağası
Husrev Ağa askerin müşkül durumda
olduğunu beyanla
anlaşma
taraftan
bulunduğunu belirtti- Sadrıâzam ise er
1915
tesi .gün Tohta Han’ı tekrar kabul edince. konuşmasını buna göre ayarladı.
Nihayet Tohta Han Dicle’nin öte yaka
sının terki talebinden vazgeçerek
1mam-ı Ali. Cevazer ve civarı ile iktifa
ya razı (Naima C: 2. S: 383-385) oldu
ve müzakere neticesini bir
mektupla
Şah'a bildirdi. Şah selâlıiyetli bîr kim
se istediğinden Selâm-çavuşu Mustafa
Ağa (Çavuş) tekrar İran hükümdarına
gönderildi.
Askerin isyanı ve Bağdad
muhasarasının kaldırılması
Mustafa Ağanın gidişinin
ferdası
sabahı asker ayaklandı. «Erzak yok, at
ve eşek bile kalmadı: burada daha ne
otururuz!» diyen kapıkulu zümresi sadrıâzamın çadırını başına
yıktılar. Bu
kadarlıkla da iktifa etmiyerek «sen kızılbaş ile müttefiksin!» diyerek, Imam-ı
Azanı kalesine götürüp hapsetmek üze
re bir ata bindirdiler. Sadrıâzamın ba
şına bu işler gelirken OsmanJı ordugâ
hında bulunan
Tohta Han çadırından
dışarı çıkmış olup bitenleri seyrediyor
du.
Veziriazam, Imam-ı Azam’a götürü
lürken (Naimâ C: 2, S: 385) ocak ihti
yarlan askerlere:
«— Bu adam serdarımız ve padişah
vekilidir. Şahın askerleri ensemizde du
rurken bu nasıl hapsolunur? Düşman
hücum ederse, baş yok, kim cevap ve
rir?»
Sözleriyle serdarın
hapsedilmesini
önlediler. Hafız
Ahmed Paşa hapsolmaktan kurtulunca, evvelce Bağdad’ı
almadan buradan ayrılmayız diyen as
kere dileklerinin ne olduğunu sorun
ca:
«— Zahire yolları
kesildi, imdat
münkati oldu, bundan
sonra burada
durmağa mecal kalmadı, bir tedarik gör
gidelim»
Dediler. Paşalar, elçimizin şahın ya
nında olduğunu, onun dönüşüne kadar
beklenilmesini
söyledilerse de askere
dinletemediler.
O devrin müverrihlerinin tahminine
göre: askerin ayaklanması, Iran şahının
el altından giriştiği bir tertibin netice
si olmalıydı. İhtimal Şah Abbas, tertibi
muvaffak olursa vaziyetin
inkişafına
göre yeni tedbirler almak, olmazsa sulhe yanaşmak
niyetindeydi.
Nitekim,
Bağdad'ın teslimine dair bir nâme ve
reyim diye Mustafa Ağayı yanına çağı
rıp eline bir mektup tutuşturan
Şah
Abbas:
Mü kaleme olunan sullı makbulümdür, içeriden çıkan askere zinhar
bir zarar olmaya, ferman eyledim
ki
Bağdad’dan çıkıp gelsinler»
Şeklinde sözler sarfetti.
Mustafa
Çavuş atına binip yola çıkınca ardın
dan gelen birisi; «Şah mektubu istiyor
içerisine bir şeyler daha ilâve edecek»
diye elinden aldıktan sonra yırtıp attı
ve Mustafa Ağaya:
<— Serdar Bağdad üzerinden kalk
tı. kendi giden askere kale vermek bi •
zim şanımıza yakışmaz, var git gördü
ğünü söyle» diyerek kendisini savdı.
Bövlece 8 ay 20 günden beri devam
eden Bağdad muhasarası kaldırılmış (3
temmuz 1526) ve bu kadar uzun m üd
det zarfında harcanan emekler ve dökü
len kanlar heder olmuş oluyordu. O r
du Bağdad önünden kalkıp Musul isti
kametinde çekilirken ağır eşyalar ya
kıldı, toplar parçalandı; sadece çok
kıymetli olan ve Sultan Süleyman za
manında n kalma bir top
toprağa gö
müldü. Fakat asker arasında bulunan
bir şi'i bunu bilâhare Şah’a haber ver
diğinden, Şah Abbas topu bulup İsfahan’a
nakletti.
Hafız Ahmed Paşa’nın
Sadrıâzam lıktan azli
Bağdad önünden çekilen Hafız A h
med Paşa Musul'dan sonra Diyarbakır’a
geldi. Buradan
İstanbul'a bir adamla
son durumu
arzedince Sultan Murad,
Halep'te kışlamasını emrettiğinden Halep’e gitti. O aralık Hafız Ahmed Paşa'nm İstanbul’daki aleyhdarlan kendi
sini padişaha fitliy-erek azlini temin et
tiler. Onun azli ile yerine tayin edilen
yeni Sadrıâzam Halil Paşa 1626 aralık
ayında Halep'e gitmek üzere yola ko
yuldu.
1916
Husrev Paşa’ıun İran
serd arlığı
Halil Paşa Halep’e geldikten sonra
Diyarbakır'a geçti. Buradan Bağdad üzerine gidecek iken Gürcistan hududun
daki hadiselerle ve Abaza Mehmed Pa
şa ile meşgul oidu. Halil Paşa'dan son
ra sadrı âza m tayin edilen eski Diyarbe
kir valisi ve yeniçeri
ağası
Boşnak
Husrev Paşa Abaza isyanını bastırdık
tan sonra Bağdad’ı kurtarmak üzere İran seferine memur edildi.
Hafız Ahmed Paşa’nın çekilmesin
den Husrev Paşa’nın Bağdad muhasara
sına kadar geçen müddet zarfında Irak
cephesinde kayda değer bir
çarpışma
cereyan etmedi. Bu arada vuku bulan
esas mühim hadise Iran şalıı Abbas’ın
1628 yılı içinde ölümüdür. İran’ın, bu
meşhur ve kudretli hükümdarı ölünce
yerine torunu Şah Safi geçmiştir.
Husrev Paşa, Abaza isyanım bas
tırdıktan sonra İstanbul'a dönmüş oldu
ğundan, bilahare, «Hemedan ve Bağdad
seferi» diye isimlendirilen sefere hare
keti de İstanbul'dan vuku buldu. Hus
rev Paşa 9 temmuz 1629 da Üsküdar’
dan yola çıkarken 18 adet büyük top
da kadırgalarla Payas’a sevkedildi. Abaza’ya karşı muvaffakiyet kazanmanın
gururu içinde bulunan bu sert boşnak
Anadolu’da etrafına dehşet saçarak ilerlemiş ve bu arada Koca Durmuş Bey
gibi bir bahadırı ve devlete hayli hiz
metleri görülen Karaman
beylerbeyi
Magrav Paşa gibi bir şahsiyeti de öl
dürtmüştür.
Sadnâzara Husrev Paşa yollarda et
rafla meşgul olarak yavaş ilerlediğinden
1629 vılı dolmak üzereyken Musul’a va
rabildi (17 aralık 1629). Musul'a ulaş
tığı zaman artık harekât sahasının he
men yanı Pasına gelmiş sayılırdı. Zâten
kendisi burada iken emri altına girme
sini istediği kuvvetlerin toplanma işi de
sona ermişti. Sadrıâzamm, İstanbul’dan
ayrılışından beri niyeti Bağdad’a yürü
mekti. Fakat kış yağmurları sebebiyle
Dicle ve Zap sulan taşmış, Bağdad ci
varı bataklık haline gelmişti. Onun için
Bağdad’ın muhasarası imkânsızdı. Sula
rın çekilmesi için Musul’da beklerken
Erdelan ve Şehriban hâkimi Ahmed
Han'ın toprağının vurulmasına karar ve
rerek Şehrizor (Şehrizur, Şehrizul, Şehrizol) tarafına ilerledi. Şehrizor beyler
beyliğinin eski merkezi olup Kanunî Sü
leyman’ın emriyle
yapılıp Şah Abbas
tarafından yıktırılan «Gülaııber» kale
sini yeniden yapılırcasına tamir ettirdi.
4 mayıs 1630 da Gulanber’in inşaatı ta
mamlanıp Şehrizor beylerbeyliğine yine
merkez ittihaz edildikten sonra, Husrev
Paşa Şenrizor ile Hemedan arasındaki
mesafenin hemen hemen orta bölüm ün
de bulunan Mihrlban kalesi üzerine Ha
lep beylerbeyi Nogay Paşa idaresinde
bir miktar kuvvet şevketti. Bu kuvvet
ler Mihriban'ı işgal edince, «han-ı haııan» diye anılan Safevî ordusu başku
mandanı Zeynel Han 40 bin kişilik bir
kuvvetle Nogay Paşa’nın üzerine yürü
dü. Osmanlı askeri ile Zeynel Han ara
sında 5 mayıs 1630 da cereyan eden
Mihriban muharebesi, bilhassa Sivas va
lisi Halil Paşa’nın gayret ve sebatı ne
ticesinde kazanıldı. Zeynel Han bu
mağlubiyet üzerine kaçmış olduğu ci
hetle :dam edilmiş ve yerine Tebriz va
lisi Rüstem Han tayin edilmiştir.
Kerbelâ civarının zaptı
Bağdad’ı zaptetmek üzere gelmiş
bulunan Husrev Paşa’nın Musul’da su
ların çekilmesini beklemesi ve nihayet
Şehrizor taraflarına ilerleyerek, oralar
da bazı harekâtla meşgul olması plânsız
hareketinin bir neticesiydi.
Maamafilı
bu arada Mihriban zaferi ve Kerbelâ
taraflarının zaptı gibi şeyler cereyan et
mişse de bunlar Husrev Paşa’dan ziya
de diğer kumandanların eseridir.
Nitekim, Gülanber kalesinin inşaatı
devam ederken, Husrev Paşa’nın Bağ
dad üzerine yürümekten vazgeçtiğini
bilmeyen Trablusşam beylerbeyi Par
maksız Mustafa Paşa serdara iliihak n i
yetiyle Kerbelâ'ya kadar ilerlediği sı
rada altıyüz kişilik bir İran müfrezesi
ile karşılaşmış ve onlan yenmişti. Bu
durumu serdara bildirdiği zaman, Hus
rev Paşa hem Mustafa Paşayı takviye
hem do oralann istirdadı gayesiyle, Abaza Mehmed Paşa'nın silâh arkadaşla
rından cesur ve atılgan bir kimse olan
«Genç Osman» bir miktar kuvvetle yol
lamıştı. Bunlar Necef, Kerbelâ, Hille ve
Remahiye’yi zaptederek bu tarafı Iran
işgalinden kurtarınca, Genç Osman Ker
belâ ve civannın muhafazası için o ta
raflarda kalmıştır.
Husrev Paşa’ıujı Henıedan'a
yürüm esi
Husrev Paşa’mn Bağdad
muhasarası
Mihriban zaferini Gülanber'der.
o
tarafa giderken yolda haber alan Hus
rev Paşa, bu muvaffakiyeti bir fırsat
telâkki ederek daha ileriye yürümek is
tedi ve İran’ın meşhur
şehirlerinden
Hemedan'a kadar ilerledi. Osmanlı or
dusu gelirken Hemedan halkı kaçmış
olduğundan, 9 haziran 1630 da hiç bir
mukavemete rastlanmadan şehre giril
miştir. Hemedan şehri serdarın emriy
le taş üstünde taş kalmıyacak derecede
tahrip edilmiştir. Ordu burada bir haf
ta kadar kaldıktan
sonra Dergüzin’e
(Dergezin) hareket
edilmiştir. Serdar
Husrev Paşa Hemedan’daıı sonra İran'
ın o zamanki merkezi Kazvin’e yürü
meye niyetlenmekle beraber, topladığı
harp meclisinde paşalar ve sair erkân
esas gayenin Bağdad fethi olduğunu ha
tırlatarak en son Dergüzin’e kadar ilerlenmesi fikrini
müdafaa
etmişlerdir.
Boylece 18 haziran 1630 da Dergüzin'e
giren ordu burayı da tahrip
etmiştir.
Husrev Paşa'mn böyle tahripkâr dav
ranmaktan maksadının Oranlıların ma
neviyatlarını sarsarak Bağdad’ın tahli
yesini temin etmek olduğu anlaşılmak
tadır.
Husrev Paşanın Azamiye'de kaldığı
bir avhk müddet zarfında bazı hazır
lıklar yapıldı; bu arada, Musul'da b u
lunan yirmi adet balyemez topu kelek
lere konarak Dicle üzerinden Bağdad’a
nakledildi. Nihayet ordu efradı 6 ekim
1630 (28 safer 1040) da mevzie girerek
Bağdad muhasarası başladı. Husrev Pa
şa. çinilerle süslü Sultan Süleyman ka
lesi ve saray karşısına yedi tane top
koydurdu. Kuşlar kalesi tarafına da d i
ğer kısımlardan daha fazla top yerleşti
rildi. Bağdad'm ikinci muhasarasını teş
kil eden bu defaki
kuşatmada topçu
kuvveti birincisine nazaran hayli faz
laydı. Şehire her gün beş yüz adet top
mermisi fırlatılıyordu.
Hafız
Ahmed
Paşa'mn çekilmesinden beri dört sene
den fazla zaman geçmiş olduğu ve bu
müddet zarfında Bağdad etrafında bir
hareket de vuku bulmadığından İra n lI
lar gayet rahat bir şekilde Bağdad tah
kimatını arttırmışlardı.
Bağdad muhasarasında hazır bulu
nan Kâtib Çelebi (Fezleke C: 2. S: 129)
askerlerin çadırları
önüne mezar gibi
çukurlar kazarak içine girdiklerini, ay
rıca kelek tulum larının
içine toprak
doldurarak bu mevzilerin önüne koyduk
larını, kaleden toplar atıldığı ve m ermi
ler bu mevziler önüne düştüğü zaman
toprak dolu tulum ların yıkılarak mevzi
içindekilerin toprak altında kalıp boğu
larak öldüklerini, geceleri de bu çukur
lar içinde geçirdiklerini uzun uzun an
latmaktadır.
Bağdad muhasarasının ilk ayı top
düellosu ile dolduktan sonra, lâğım aç- •
ma faaliyetine geçildi. Fakat kazılan onyedi lâğım ın hepsi de îranlılar tarafın
dan sezilerek patlamasına fırsat kalma
dan ifna edildi. Topçu ateşleriyle Bağ
dad surları hayli tahrip edilmiş oldu
ğundan 9 kasımda (3 rebiülahır) Türk
ordusu umumi hücuma geçti. Fakat bir
saat kadar süren hücum esnasında faz
la zayiata uğranıldığından ordu efradı
geriye çekilip tekrar mevzie girdi. Ge
milere binerek nehir tarafından um u
mi hücuma katılanlar şiddetli bir ok ve
tüfenk yağmuruna tutularak suya dö
küldüler. Kâtib Çelebi’nin bildirdiğine
Dergüzin’den Bağdad’a dönüş
Bağdad’a dönüş kararı verilince
Husrev Paşa ordu ile 21 haziran 1630
da Dergüzin'den ayrıldı. Beşparmak ve
Hülvan üzerinden {Naimâ C: 3, S: 36)
ilerleyip Elveııd dağının eteklerinden
geçtikten sonra Serâbâd, Geçova, Bisütûn ve oradan Tâk-ı Destan, Kasr-ı Ş i
rin yolunu takiben 16 eylülde Bağdad'ın 4 kilometre kuzey batısındaki Aza
nı iye’ye ulaştı.
Husrev Paşa Nihavend civarına yak
laştığı sırada Lûristan hakimi Hüseyin
H an’ın sekiz bin süvari ile 4 bin tüfenkçiden mürekkep 12 bin kişilik bir
kuvveti pusuya yatırdığını haber aldı
ğından üzerine bir miktar kuvvet şev
ketti. Çemhal mevkiinde karşılaşan bu
kuvvetler arasında cereyan eden muhabede Türkler üstün geldi ve Hüseyin
Han güçlükle canını kurtarabildi.
1918
göıe, suya dökülenlerden pek az insan
kurtuldu. Bu sırada nehir tarafında bir
duvar üzerine çıkmış
olaıı Genç Os
man'ın topuğuna bir ok saplandığından
Dicle'ye yuvarlandı. Bu bahadır adam
kendini biraz toparlıyarak suyun yüzü
ne çıktığı sırada arkadaşlarından biri
başındaki sanğı çıkarıp ucunu
Genç
Osman’a fırlattı. Genç Osman bunun
ucunu tutmaya muvaffak olduysa da
bu defa sarığın diğer ucunu
tu
tan arkadaşı onu çekerken suya düş
tü; böylece her ikisi de suların cere
yanına kapılarak boğuldular. Ayni gün
Murtaza Paşa da Türk bayrağını burç
lara diktirmek isterken şehid düştü. Bu
umumî hücum günü daha bazı paşa ve
m ühim şahsiyetler şehid düştüler.
Umumi hücumda uğranılan zayiat
ve muvaffakiyetsizlik maneviyatın sar
sılmasına hayli tesir etti. 14 kasım (8
rebi'ülahır) günü toplanan harp mecli
sinde, şehrin alınmasının m üm kün olmıyacağı neticesine varılarak zahire tü
kenmeden avdete karar verildiğinden,
ayni gün Bağdad muhasarası kaldırıldı.
Böylece 39 gün sürmüş olan ikinci m u
hasaradan da müsbet hiç bir netice el
de edilememiş oluyordu.
Bağdad muhasarasına girişmeden
önce Musul ve Kerkük tarafında oya
lanıp, ayrıca
Hemedan ve Dergüzin’e
kadar uzanarak askeri boş yere yoran
Husrev Faşa, Bağdad muhasarasını kal
dırdıktan soııra da hata işlemekte de
vam etti, Mühriban kalesinin fethi sıra
sında temayüz edip burada gösterdiği
sebat dolayısiyle «Demirkazık» namını
almış olan Dıyarbekir beylerbeyi Halil
Paşa’nın emrine on bin kişilik kuvvet
ve 20 top vererek «Hille» muhafazasına
gönderdi. Naimâ (C: 3, S: 55) m n kay
dına göre, «bu maslahat su-i tedbirdir,
bu kadar askeri, uzak mesafede, halkı
az çöl içine göndermek, bunları düşma
na kırdırmaktır» diye hayli
söylenen
olduysa da Husrev Paşa bu hususta fik
rini tatbikte ısrar etti.
Husrev Paşa Bağdad muhasarasını
kaldırınca bir hafta kadar Azamiye’de
kaldıktan sonra ordu ile Musul'a geldi.
Burada askerin büyük kısmı kışlaklara
taksim oldu. Yusuf Paşa Rumeli eyâle
ti askeriyle Urfa'ya,
Besnili Ali Paşa
Sivas askeri ile eyâletine gönderildi.
Yeniçeriler Diyarbekir'e gidip subayla
rı serdarın vanıııda kaldı,
İranlıların Şehrizor, Dertenk
ve H ille ’yi zaptetmesi
Osmanlı askerinin kışlaklara dağıl
dığını haber alan İraıılılar derhal faali
yete geçtiler. Eyâleti tahribe uğramış olan Erdelan hâkimi Han Ahmed evvelâ
Dertenk üzerine yürdü, buranın muha
fazasına memur edilmiş olan Parmaksız
Mustafa Paşa emrindeki bir avuç asker
le mukavemet imkânı
bulunmadığını
görünce Şehrizora geldi. Han Ahmed de
Dertenk’ten sonra
doğruca Şehrizor'a
teveccüh etti;
yanında 30 bin kişilik
kuvvet vardı; ayrıca civann Kürt bey
leri ve aşiret reisleri de onun tarafını
tuttuklarından askerinin miktarı daha
da fazlalaştı. Şehrizor beylerbeyi Arnavud-oğlu Mustafa Paşa bir taraftan,
kürllerin İranlılara taraftarlık etmeleri
dolayısiyle mukavemetin imkânsız oldu
ğunu serdara bildirirken, diğer taraftan
da bazı tedbirlere tevessül eyledi. As
kerin disiplini zaten zayıf olduğundan
bir çoklan
kaçıyorlardı. Kaçan askeri
umumiyetle derleyip toparladıktan son
ra düşmana mukavemet etti. Fakat çar
pışmalar sırasında şehid düşünce, asker
ler diğer paşaları dinlemiyerek dağıl
dılar. Böylece Şehrizor da tekrar İran
işgaline düştü. îranlılar, bir kaç ay ön
ce yapılmış olan kaleyi yıktılar. Husrev
Paşa, Şehrizor harbinden sağ kurtulup
gelen paşalardan
Parmaksız Mustafa
Paşa, Abdal Paşa ve Ömer Paşa’yı ken
di kabahatim kapatmak için haksız ye
re idam ettirdi.
Dertenk ve Şehrizor elden giderken
Şah Safi Bağdad’a gelip Hille muhasa
rası için kaledeki topları çıkarıp 30 bin
kişi ile şehri muhasaraya başlamıştı.
Hille'ye bırakılmış olan Halil Paşa bu
arada imdat istemiş, serdar da bazı pa
şalara emir vermişse de bunların yan
larında askerleri olmadığı için hareket
siz kalmaktan başka bir şey yapama
mışlardı.
Bu sebeple Şah Safi rahatça Hille
muhasarasına devam etmiş bulunuyor
du. Cesur ve muktedir bir kimse olan
H alil Paşa buna rağmen cesaretle karşı
1919
koyup, defalarca kaleden çıkışlar yapa
rak düşmana zayiat verdirmekte
de
vam etti. Üç ay siireıı muhasaraya rağ
men imdat gelmediğini görünce, erzak
ve cephanenin bitişim de hesaba kata
rak bir yarma hareketi ile kurtulmak
istedi. Bu gaye ile kaledeki süvarileri
yanma alarak kaleden çıkıp
düşman
saflarım yararak selâmete ulaştı. Hille’de kalanlar vire ile yani canlarına
dokunulmamak şartiyle kaleyi teslim et
tiler. Fakat tranlılar bunların ba
zılarını öldürdü, diğer kısmı zahmetli
bir yolculuktan
sonra serdara mülâki
oldular.
Husrev Paşa’nın azli
İran seferi serdarlığı bir sürü hata
ve muvaffakiyetsizlikle dolu olan Hus
rev Paşa, 1631 yılı yazını ne yapacağını
bilemiyecek tarzda bir tereddüd için
de doldurdu. İstanbul’dan para ve
K ırım ’dan 30 bin tatar askeri
istedi.
Tatar askeri gelinceye
kadar Mardin
yakınındaki Koçhisar ovasında aylarca
bir iş görmeden bekledi. Koçhisar ova
sına gelmeden önce yegâne hayırlı iş
olarak Musul kalesini tamir ve tahkim
ettirdi. Bir şeye muvaffak olamadan boş
yere vakit kaybeden Husrev Paşa üste
lik bir sürü paşa ve erkândan kimseleri
de öldürtmüştü. Paşalara kıyan bu adam kapıkulu zorbalarına yüz veriyor
ve onları himaye suretiyle mevkiini m u
hafazaya çalışır görünüyordu. Nihayet
onun hataları İstanbul’da padişaha an
latılarak azli temin edildi. Onun yerine
eski Sadrıâzamlardan Hafız Ahmed Pa
şa ikinci defa sadrıâzam oldu.
Husrev Paşa azlinden bir ay kadar
önce Diyarbekir’e gelmişti. Azil haberi
burada duyulunca yeniçeri ve sipahiler
mevacih bahanesiyle isyan ettiler. Hus
rev Paşa belki de bu isyanı el altından
tertiplemiş veya
desteklemişti. Fakat
kendisi itaatkâr görünerek Diyarbekir’den Tokat’a çekildi.
Tabanı-Yassı Mehmed Paşa’m n
İran seferi serdarlığı
Husrev Paşa'mn azlini takip eden
«ünlerde alman bir kararla yeniçeri ve
sipahiler İstanbul’a getirilmişti- Bunla
rın İstanbul’a gelmeleri hükümet mer
kezinde müessif zorbalık hareketlerinin
vukuuna sebep olmuştu. Sadrıâzam Ha
liz Ahmed Paşa’m n parçalandığı, padi
şahın hal' edilmekle tehdit olunduğu bu
devre zarfında
İran işleri ile meşgul
oiunamadı. Nihayet padişah idareyi biz
zat eline aldığı ve zorbaları temizlediği
zamandır ki yeniden dikkatler İran hu
duduna çevrilebildi.
Husrev Paşa’m n serdarlığı sırasın
da Kerkük civarından
Hille’ye kadar
uzanan sahaya hâkim vaziyete gelen Iranlılar daha sonra Gürcistan ve Van
tarafında da genişlemek istediler. Gür
cistan’da evvelce de bir denemede b u
lunmuş olan İranlılar, Osmanlı devlet
merkezindeki karışıklar sebebiyle, âde
ta hareket
serbestisine sahip gibiydi.
Nitekim Şah Safi 1632 senesi içinde bu
raya yürüyünce Gürcü beylerinden Tahrnuras Han'ın mukavemetini
kırmaya
muvaffak oldu. İranlılar
Gürcistan’da
kazandıkları başan ile de iktifa etmek
istememiş olmalılar ki büyük bir İran
ordusunun Van’ı muhasara ettiği görül
dü. Bunun üzerine, Hille’de İran çem
berini yarıp çıktıktan sonra
Erzurum
valiliğine tayin edilmiş olan Demir-kazık Halil Paşa ile Divarbekir valisi Murtaza Paşa’va Van’ın imdadına yetişme
leri bildirildi. Bu iki Paşa'mn gelmesi
üzerine İran ordusu o civardaki Kuskun
kıran mevkiine çekildiyse de Osmanlı
kuvvetleri ilerliyerek muharebeye tu
tuştu. Gündüz başlıyan çarpışma gece
de meş'aleler altında devam etti ve n i
hayet sabahleyin düşman bozularak çe
kildi.
İşte, Gürcistan’dan sonra Van kale
sine de taarruz vuku bulunca Sadnâzzam Tabanı-Yassı Mehmed Paşa serdar
tayin edildi. Mehmed Paşa 15 ekim 1633
günü ordu ile Üsküdar’a geçti. Ayni gün
Van şehri de muhasaradan kurtulmuş
tu, fakat Sadnâzam yolundan geriye
dönmedi. Yollarda zorba
bakiyelerini
temizJiyerek ilerledi. Halep’e vardığı sı
rada ulüfe bahanesi ile çıkan bir yeni
çeri isyanını bastırdı. Burada
Halep
beylerbeyi Nogay Paşa’yı da zorba te
dibindeki gevşekliğinden dolayı idam
ettirdi.
1920
OardUncil M urad Revan kalesi m uhasarasında (E ski bir tablodan).
SULTAN M U R A D IN REVAN SEFERİ
Senelerden beri devam eden İran
harbinde mevzi’i bazı muvaffakiyetler
kazanılmakla beraber, mücadele, netice
bakımından aleyhimize inkişafta devam
ediyordu. Irak’taki Osmanlı arazisinin
mühim bir kısmının işgale maruz kal
ması bunun en açık bir delili îdi. Uzun
boylu uğraşmalara rağmen bir türlü
Ba.edad alınaııııyordu.
Bunda kum an
danların hatalarından başka askerin ka
litesizlik ve disiplinsizliğinin de tesir
leri mevcuttu.
1632 mayısında
Receb Paşa’yı ö l
dürmekle işe koyulup, zorbaları ve on
ların iz ve tesirlerini ortadan kaldır
mak için amansız bir mücadeleye gir
miş olan Sultan Murad, icabında fazla
insafsızlığa kaçmakla beraber yürüdüğü
yolda muvaffak olmuş, disiplin ve dev
let otoritesi denen şey yeniden teessüs
etmişti. Zorbaların sadece sırtını yere
getirmekle iktifa etmiverek kökünü ka
zımaya çalışan bu azımkâr hükümdarı
nihayet 1635 yılında İran’a karşı sefere
çıkmış görüyoruz. Padişahın İstanbul’dan
hareketinden bir sene önceki tutumuna
bakılırsa, Iran işini daha evvel ele al
mak istediği halde araya Leh ve Kazak
meseleleri girdiği için bunu ancak bir
sene sonra tatbike imkân bulduğu an
laşılmaktadır. Zira, Van’a karşı vukubulan Iran tecavüzünün, defedildiği ha
beri geldiği halde Sadrıâzam TabanıYassı Mehmed Paşa'nm seferi kuvvetle
rin başına geçmek ve icap eden hazır
lıkları yapmak üzere
Halep’e gitmesi
buna delil
addedilebilir. Tabanı-Yassı
Mehmed Paşa’nın serdar sıfatiyle ordu
nun başında bulunduğu sırada İ r a n l I l a r
la fi’ilen temasa gelmeyişi, daha ziyade
disiplinin sıklaştırılması ve asker m ik
tarının arttırüması gibi şeylerle meşgul
olması, Dördüncü Murad'ın birinci se
ferinin hazırlık devresi addedilebilir.
Sultan M urad'm İstanbul’dan
hareketi
Sultan Murad 1634 ağustosunda Edirne’den İstanbul’a döndükten bir ay
kadar sonra Lehistan sulhü tam mânasiyle kesinleşince, gelecek baharda doğu
seferine çıkmak üzere mühimmat ha
zırlanmasını emretmişti. Bu emri m ü
teakip Anadolu ve Rumeli tarafındaki
valilere asker toplamaları
hususunda
lüzumlu yazılar yazıldı. 21 aralık 1634
(1 receb 1041) te Cebehane önüne tuğ
lar dikildi; bu padişahın katılacağı se
ferin hazırlıklarına
geçildiğinin işare
tiydi. Sefer hazırlıkları devam ederken
padişah, Bayram Paşa’yı İstanbul m u
hafazasına memur, Murtaza Paşa'yı da
sefer kaymakamlığına tayin ettiğini bil
dirdi.
21 şubatta otağ-ı hümâyûn Üskü
dar'a geçirilip kuruldu. Padişah 10 m art
ta Üsküdar’a geçti ve 28 mart 1635 gü
nü de Üsküdar’dan hareket etti. İstan
bul’dan ayrılırken,
kendisinin haberi
olmadan hiç bir ocak mensubunun oturak (tekaüt) ve korucu (yeniçeri odalarım bekleyen) olarak ayrılmaması
hususunda (Naimâ C: 3, S; 237) şiddet
li emirler verdi. Erkân ve ulema Malte
pe’ye kadar gelerek padişahı uğurladılar.
İdam olunan kimseler
Padişahın şiddetli davranacağı
ve
emirlerini çok sıkı şekilde tatbik ede
ceği belli idi; «Ordu Maltepe’yi geçip
Kazıklı derbendine geldiği sırada, Solakbaşılardan Galatalı
Çelebi nam ın
daki bir emektar pirin bir şahsı İstan
bul’da bıraktığı padişahın malûmu olunca bilâ aman çökertip boynun urdu
lar. Bu kadar emektar iken afv olunmayıp siyaset ettiler» diyen Naimâ (C: 3.
S: 237-252) sonra yol boyunca yapılan
idamları anlatmaktadır. Bu seferde padi
şahın tatbik ettiği yegâne ceza şekli idam
dan ibaret gibi görünüyordu. Osmanlı
tarihinde en fazla adam öldürten h ü
kümdar olarak dikkati çeken Dördüncü
Murad’ın idamlarını a) zorbaları temiz
lemek için ilk hamlede yaptırdığı idam
lar, b) tütün yasağı vesilesiyle yaptır
dığı idamlar c) saltanatının son beş y ı
lı zarfında yaptırdığı idamlar, diye üç
kısma ayırmak mümkündür. Bunlardan
birincisinin; memlekette nizam ve asa
yişin teminine imkân verdiği ve devle
tin uçurumun kenarından kurtulmasına
1921
âm il olduğu görülmektedir. Ekseri m ü
verrihler. tütün yasağı yüzünden yapılan
İdamlarda, serserilerle zorba döküntüsü
zararlı kimseleri ortadan kaldırma ga
yesi gözetildiğini ve tütün yasağının buııa vesile ittihaz olunduğunu söyledik
lerinden, ikinci bölümde zikretiğimiz bu
idamlar da, belki bir dereceye kadar,
birincisinin tamamlayıcısı şeklinde te
lâkki edebiliriz. Fakat üçüncü bölüme
ayırdığımız
idamların büyük bir kıs
mında Dördüncü Murad'ın pek gaddar
ca davrandığına hükmetmemeye im k in
yoktur. İşte yol boyunca yaptırdığı idamlarda bu hakikat apaçık sırıtmak
tadır.
Sultan Murad, sefer esnasmda va
zifesinde ihmal gösterenleri; hakkında
rüşvet aldığı veya zulümde bulunduğu
na dair şikâyet vaki olanları; evvelce
zorbalık eden veya böyleleriyle ilişiği
bulunanları; hattâ tütüıı
içtiğine dair
ihbar edilenleri idam ettirdi. İstanbul'
dan Revan’a gidinceye kadar şu kim
seleri öldürttü: Karayılan-oğlu isminde
ki şahsı eski zorbabaşılardan olduğu için, Sefer Bey ve Deli Hamza isimli iki
kardeşi eski zorbalardan oldukları ihbar
edilmeleri neticesinde, Manisa mutasar
rıfı Deveci Haşan Paşa zorba soyundan
geldiği ve evvelce ihmali vuku bulduğu
için, Karaman beylerbeyisi Celeb-oğlıt
Ali Paşa zorbahktan bu makama gel
diği için, Kara-ağaç kadısı hizmette tekâsül gösterdiği için, Konya kalesinde
hapiste bulunan Arab-oğlu Mustafa ve
daha birkaç şahıs zorbalardan oldukları
için, sipahi Koca Gürcü Osman evvelce
Sultan Osman vak’asına karıştığı için,
zeametli Çavuşlardan Cevherî-zâde tü
tün içtiği için, Kayseri kadısı Bursalı
Gökdereli-zâde orduya zahire tedarikin
de kusur ettiği için, Beyşehir mirlivası
Keskinli Ali Paşa zulmünden şikâyet edildiği için, bir bostancı neferi hatt-ı
hüm âyûn taklit ederek hileye saptığı için, Konya kadısı Şehla Mehmed Efen
di hakkında şikâyet vuku bulduğu için,
İzmir kadısı Tevfikî-zâde Mehmed Efendi hakkında şikâyet vuku bulduğu
için, Erzurum valisi Demir-Kazık Halil
Paşa kendisi ile arası açık olan ı'ikâb
kaymakamı Murtaza Paşa’nın padişaha
yaptığı şikâyet ve tesir neticesinde, S i
vas beylerbeyisi Bosnalı Ali Paşa evvel
ce bir çok günah ve kusur işlediği için,
ordudaki
sipahilerden Işık Yahya ve
Yeniçeri ocağından Sakabaşı Çavuş-za
de in'anı alabilmek üzere arkadaşlarını
teşvik ettiği için, Besnili Ali Paşa zul
mettiği duyulduğu ve serkeşliği sezildiği için, Gtakcıbaşı Rahıki-zâde padi
şahın gazabını celbedecek harekette bu
lunduğu içiıı idam
olundular. Sultan
Murad yine bu yolculuk esnasında İs
tanbul’da hapiste bulunan
Ma'n-oğlu
Fahreddin ile Galatasarayı’na
verilen
büyük oğlu Mesud'u, Budin valisi Câfer Faşa’yı da yoldan emirler göndere
rek idam ettirmiştir.
Sadrıâzam ın orduya iltihakı
Sultan Murad İstanbul'dan ayrıldık
tan sonra İzmit - Bozöyük - Eskişehir Seyitgazi - Ilgın - Konya - Bor - Kay
seri - Sivas üzerinden Erzurum'a geldi.
Sivas'ı geçtikten sonra Anadolu ve R u
meli askerine bir muharebe oyunu yap
tırdı; kendisi de bu muharebe oyunu
na bizzat iştirak etti. Vezir:âzam
Tabanı-Yassı Mehmed Paşa da Erzurum’
da padişaha m ülâki oldu.
Sadrıâzam Mehmed Paşa Halep'ten
sonra Divarbekir’e geçmiş, sefer için bir
takım hazırlıklar yapmış ve Diyarbekir’in önündeki Cülek sahrasına çıkarak al
tı ay kadar buiada beklemişti. Veziri
azamın bütün hazırlıkları Bağdad sefe
ri içindi. Bir muhasara muharebesi ya
pılacağı cihetle hazırlıklar buna göre ayarlanmış ve Mehmed Paşa muhasarada
kullanılmak üzere çeşitli malzeme temin
edip birtakım âletler yaptırmıştı.
Fa
kat seferin Revan üzerine yapıldığını öğ
renince bu malzemeyi orada bırakarak
maiyetindeki askerle
Erzurum yolunu
tutmuştu. Veziriâzam Mehmed Paşa’nın,
padişahın Kayseri veya Sivas'a teveccü
hü üzerine seferin Revan’a yapılacağın
dan haberdar olduğu anlaşılmaktadır.
Sadrtâzam Mehmed Paşa padişahın
İstanbul'dan ayrılışından hayli önce se
fere memur edilmiş olduğu cihetle ser
darlara teslim edilmesi âdet olan san
cağı şerif onun yanında bulunuyordu.
Erzurum’a geldiği zaman tertip edilen
hususi merasimle bunu padişaha teslim
etti Naimâ (C: 3. S: 251). «Âdet üzre
alaylar ile huzur-u bu mâ’.’undan geçüp,
1922
sadnâzam mahalli selâma geldikte atın
dan inüp ve alem-i Resul-ü Ekrem ssllallalı-ı aleyhi ve sellemi kendi eline alup huşû ile getürüp, padişah dahi dört
beş kadem ilerü gelüp istikbal ediip alemi kendü ellerine alup bir miktar yer
götürüp ba'dehu iç ağalarına teslim edüp
tahta çıkıp oturdular. Vezir dahi padi
şahın ayağın öpüp bir derece kadar za
man hürmet vakfesinde kalup baş kaldırup lıuzur-u humâyunda el kavuşturup
durdu».
Revan seferindeki ordunun
insan sayısı
Sultan Murad Erzurum'dan ayrılır
ken — ihtimal bir kale muhasarası için
askeri pek fazla bulduğundan dolayı —
askerîn bir kısmını vezir Hüseyin Paşa
nın idaresinde Erzurum'da bıraktı. Ordu
hakikaten pek kalabalıktı. Karaçelebizâae Abdülâziz Efendi •tRavzat-ul ebrar»
isimli eserinin 585 inci sayfasında; ağırlıklarla beraber Erzurum'da kalan as
kerin 50 bin, Revan'a kadar giden kuv
vetlerinde 200 insan, 25 balyemez, yüz
den fazla şahi darbzen topundan mürek
kep olduğunu söyler. Seferde bizzat bu
lunmuş olan Kâtib Çelebi ise askerin
çokluğunu «On sene Al-i Osman aske
ri ile seferlerde bulundum, bu mertebe
kesret üzre camiye!, görmedim*- cümle
siyle ifadeye çalışır.
Ordunun Revan önüne gelmesi
Sultan Murad
11 temmuz 1035 te
(25 muharrem 1045) te ordu ile birlik
te Erzurum’dan hareket etti. Temmuzun
17 sinde Kars civarına gelindiği sırada
Kars valisi Şeyhî Paşa ve Çıldır valisi
Sefer Paşa padişahı karşıladı.
Sultan
Murad ordudan ayrılıp Kars şehrini ve
kalesini dolaştıktan sonra geriye avdet
etti. Kars civarından biraz daha ilerle
dikten sonra İran arazisine girildi. Tem
muzun 20 sında (10 safer) Osmanlı or
dusu Revan önüne vasıl oldu.
Sultan
Murad, otağının kaleden
epeyce uzak
bir yere kurulduğunu görerek sura ya
kın bir yere naklettirdi ki, sonradan bu
raya «Hünkâr tepesi» denilmiştir. Padi
şah kaleyi görmek üzere biraz ilerledi
ği sırada şiddetli bir rüzgârın kaldırdı
ğı tozlar yüzünden etraf görünmediği için surlara fazlaca yaklaşmıştı. Bu sıra
da yanındaki kılavuzlardan biri :
« — Şevketlü padişahım Revan ka
lesi bu vadidedir. Pek yakın geldik; ama duman sebebiyle görünmez; tevak
kuf buyurunuz ki arkaçtan asker gel
sin* Deyince padişah :
« — Bre adam ne korkarsın ecelsiz
adam ölür mü?»
Cevabım verdiği sırada kaleden atılan bir top mermisi hükümdarın ya
nındaki solak neferlerinin biraz üzerin
den geçti, fakat kimseye bir şey olmadı.
Revan'm muhasarası ve zaptı
Padişahın çadırı kurulduktan, vezir
ve beylerbeyleri de buna göre çadırla
rının yerlerini tespit ettirdikten sonra
cebehaneden askere kazma kürek, ba
rut ve fitil dağıtıldı. 12 safer gecesi as
kerin metrise girmesi emredildiğinden,
mehtaplı bir gece olmasına rağmen meş’
aleler yakılarak bunların
aydınlığında
askerler siper kazdılar. Bu arada kale
deki muhafızlar ateş açtıklarından bir
kaç yüz yeniçeri yaralandı. Askerlerle
çok yakından alakadar olan Sultan M u
rad yaralılara «merhem bahâ» adı ile
paralar dağıtıp, bir kısmının
yarasını
bizîat kendi huzurunda sardırdı. H üküm
darın bu alâkası ilk hadiseye münhasır
kalmayıp mücadele boyunca devam et
ti.
Geceleyin vaki çalışmalar neticesin
de metrisler hazırlanmış olduğundan 29
temmuz sabahından itibaren Revan mu
hasarası başladı. Revan seferine iştirak
etmiş olan Kâtib Çelehfnin bildirdiği
ne göre: Revan kalesi,
yani Revan’m
müstahkem olan kale kısmı İstanbul’da
ki Eski-saray sahası kadar ancak vardı.
Bu yüzden büyük topların
mermileri
kalenin üstünden aşıp öte tarafa düşü
yordu. İşte bu fazla saha kaplamayan
kale pek sıkı şekilde muhasara altına
alındı. Paşaların herbiri, veya birkaç ta
nesi birden muayyen bir kısmın sıkıştırılmasivle vazifelendirildi. Çarpışma
lar başlarken paşaları toplıyan Sultan
Murad. kendilerini gayrete getirmek için
umumi bir konuşma yaptıktan Daşka bir
kısmına da avrı ayrı hitapta bulundu.
Reva» (Erivan) da bir cami
Bu cümleden olarak
(Naimâ C: 3, 3;
256), Küçük Ahmed Paşaya şöyle dedi :
« Baka Küçük Ahmed! îlyas’j tut
tuğun taşlan delip Ma’n-oğlii’nu çıkar
dığın bir gev değildir; erliğin zamanı
bugündür, göreyim seni
din-i mübin
hizmetine uğur-u
humâyunumda nice
merdane sa'i '¡dersin?* Sonra Caııboladzâde Mustafa Paşaya döndü: «Baka Kürdistan Bey-zâdesi! Canbolad-oğuIIuğu
vakti şimdidir; erliğin hükm ün verüp
ırz-ı vezareti tekmil için bugünde cânm
manend-i pulâd olmak gerektir*. Murtaza Paşaya da: «zahire temini için gi
den at-oğlanlan
kullarımın burunlar;
kanamasın; bir hoşça gözün aç, göreyim
seni* dedi. Paşalardan sonra da yeni
çeri ağasına döndü: «Baka Ağa! îstanbulda kol gezüp serrıoş ve şehirli düğ
mek hüner değildir; işte erlik burada
belli olur. Cümle yeniçeri
kullarımla
metriste ne güne cenk edüp Revan'ı al
makta ne mertebe hizmetin müşahede
olunur, göreyim şems-. Bunlar da padi
şaha karşı bütün varhklariyle hizmet edeıeklerine dair ayrı ayrı cevaplar ver
diler.
Sultan Murad böyle sıkı bir şekil
de kuşattığı
Revan
kalesindeki İran
kuvvetlerinin başında Emirgune-oğlu
Talımasb-Kulu Han vardı. Babası Emirgûtıe’nin ölümünden sonra oğlu Revan
vaüsi olmuştu. Otuz seneden beri bu aile Revan hâkim i bulunmaktaydı. Sultan
Murad’ın Revan üzerine geleceğini an
ladıkları sırada kaledeki erzak ve m al
zemeyi
artırmışlardı.
Emirgüne-oglu
şahtan yardım isteyince. Bağdad m üda
faasında bulunup bir hayli hizmeti gö
rülmüş olan Mir E'ettah kumandasında
12 bin Itaazenderanlı tüfenkendaz gön
derilmişti.
Büyük addedilemiyecek bir kale için bu kuvvetler bol bol kâfi idi. L â
kin Revan'ın ne içindeki askeri ne de
surları muazzam Osmanlı ordusuna kar-
Osmanlı ordusunun Revan kalesini muhasarası (Rieaut’dan)
1924
I
şı uzun müddet dayanabilirdi.
Revan
kalesi şiddetle şıkıştırılıvor. surlar gece
li gündüzlü
dövülüyordu.
Bazaıı top
gülleleri hisarı aşıp Osm anlı hatlarına
düşüyor fakat neticede
yine Osmanlı
askeri metris değiştire değiştire surlara
yaklaşıyordu. Revan surları top darbe
leri ile müteaddit yerlerden tahrip edil
dikçe içerdekiler gedikleri mümkün mer
tebe kapatmakla beraber kalenin uzun
bir muhasaraya davar.amıyacağı muhak
kaktı. Muhasara esnasında harekâtı
takip eden padişah altun ve kuruş
keselerini yanma alıp ağızlanın aç
tırmış ve : düşmandan baş getirenlere
kırkar kuruş, atı ölenlere ellişer flori,
yaralananlara yirmi beşer kuruş, yaralı
ları taşıyıp getirenlere onar kuruş, düş
man tarafından atılan
gülleleri bulup
bulup getirenlere birer flori bahşiş ver
dirdi. Ayni zamanda sık sık :
«— Koman kurtlarım gayret vakti
dir. şahbazlarım!»
Gibi sözlerle teşciden geri durma
mıştır.
Kalede büyük gedikler açılınca, gi
rişilen hararetli hazırlıklardan padişa
hın umumi hücum emri verdiğini anlıyan, umumi hücuma da dayanılamıyacağını bilen Emirgüne-oğlu
kethüdası
Murad Ağa’yı Osmanlı karargâhına gön
derdi. Eski tarihlerimizin sünni olduğu
nu söyledikleri bu adanı evvelâ Küçük
Ahmed Paşa ile karşılaştı, neticede sad
razamla birlikte padişahın huzuruna gö
türüldü. Murad Ağa, vire şartı ile kale
yi teslim edeceklerini bildir
diğinden padişah, paşalar ve
erkân ile görüşmek için der
hal Ayak-divanı emretti. Bu
divanda Emirgûne-oğlu'nun
teklifinin kabulü kararlaştı
ğından, ertesi gün yani 8 ağustos 1635 (23 safer 1045)
günü Revan kalesi Türklerin eline geçti. Bu gün kale
den çıkan 12 bin Mazenderanlı tüfenkendaz, kuman
danları olan Mir Fettalı, dört
karısı ve ayrıca beş yüz ki
şilik maiyeti halkının mem
leketlerine gitmelerine müsa
Revan
ade edildi. Vire ile teslim
velki
olanların silâhlarının almma-
sı usulden olduğu halde Sultan Murad
bunların silâhlarını da aldırmadı. Lâkin
bunlar yolda tecavüz hareketine giriştik
lerinden arkalarından Küçük Alım ed Pa
şa sevkedildi. Kahraman bir adam olan
Küçük Ahmed Paşa bu defa cesaret ve
atılganlığına güvenerek ihtiyatsızca dav
randı. Mazenderaıılılar dağlık bir saha
ya çekilerek muharebeye tutuşmak ce
saretini gösterdiler. Cereyan eden çar
pışmada kendisi yaralanıp Beyşehir be
yi de şehıd düştüğü için geri döndü.
Revan kalesinin bir asır evvelki
durumu
Kalenin hâkimi Emirgûne-oğlu Tahmasb-Kulu Han padişahın hoşuna gitti
ği içiıı kendisine Yusuf ismini verip vezaretle Halep beylerbeyliğini tevcih et
ti. Onun kethüdası
Murad Ağa’ya da
Trablusşam valiliğini verdi.
Fetih işi tamamlanınca kapıcılar
kethüdası Beşir Ağa müjde haberini
vermek üzere İstanbul’a gönderildi. A y
ni güıı otağ-ı hümâyûn önünde sayeban
hazırlanarak sadrıâzam ve şeyhülislâmı
takiben bütün vezirler ve sair erkân pa
dişaha tebriklerini sundular. Tebrik me-
kalesinin ve etrafının bir asır evdurumuna ait diğer bir görünüş
1925
rasimi sona erince Murtaza Paşayı ka
Tebriz'e bu altıncı girişiydi. Ordu Teb
bul eden padişah, kendisini Revan m u
riz yolundayken
Iran
başkumandanı
hafazasına memur eylediğini tebliğ et
Rüstem Han'ın sulh için iki defa tema
ti.
sa geçmek isteyişine şahit olundu. Fa
kat bu teşebbüslerin Türklerı oyalama
12
ağustosta (27 safer) Revan kale
hareketinden ibaret olduğu pek çabuk
sinin yıkılan yerlerinin tamirine baş
landı. Kalabalık sayıda insanlarla işe anlaşıldı.
girişildiğindeıı, tamirat işi çabuk biti
Tebriz şehri maalesef padişahın em
rildi. İnşaatın ikmalini müteakip Revan
riyle tahrip olundu. Halk zaten kaçmış
muhafazası için
(Xaimâ C: 3, S: 264)
tı. Naimâ (C: 3. S: 267) nın bildirdiğine
yeniçeri ve sair askerlerden mürekkep
göre Tebriz’in güzel binalarının gayet
12 bin kişilik kuvvet ayrıldı.
süslü dolap ve pencere kapakları as
kerler tarafından odun yerine yakıldı.
Sultan Murad, Tebriz’in Sultan Haşan
Sultan M ıırad’m Tebriz’e girişi
cami’mi de tahrip ettirmek istediyse de
Fetihten sonra oııüç gün Revan'da
Şeyhülislâm Yahya Efendi bu eser sünkalan Sultan Murad. Tebriz’e gitmek üni binasıdır diye tahribine mâni oldu.
Böylece Tebriz'in ekseri binaları yıkılıp
zere 20 ağustosta hareket etti. Aras neh
ri geçilirken maiyetindeki solak neferle
çarşı ve pazarına ateş verildi. Gerek
rinden birinin suya gittiğini gören pa
Tebriz'e, gerekse ondan önce rastlanan
dişah. derhal ona doğru ilerleyip bir e- kasabalara böyle müessif muamelenin
liyle çekip çıkararak neferi boğulmak
tatbik olunmasının sebebi, ekseri m ü
tan kurtardı. Aras nehrinin geçildiği
verrihlere göre; Iran ordusunu kendi ünoktanın bir konak ilerisinde rastladığı
zerine gelmeye ve muharebeyi kabule
bin oba tutarındaki Zeynelli ve daha mecbur bırakmak istemesindendir. Hat
bazı aşiretleri yerlerinden kaldırtıp Er
tâ padişah bu hususta daha geniş bir
zincan. Tercan ve Pasin sancaklarında
tasavvurla Erdebil, Kazvin. ve belki de
ki hâli ve harap yellere
yerleştirin.
İsfahan'a yürümek niyetindeydi. Fakat
Makû’ya vardığı zaman
Alâaddin adı
kış mevsiminin yaklaşması, buna ilâve
verilen şehzadesinin dünyaya geldiği ha
ten kendisinin de hastalanması bu ta
berini aldı. Cors (Çors) halkı kaçmış
savvurundan vazgeçilmesini gerektirdi.
olduğundan kalesini boş buldu. Gerek
İranlIların, kuvvetli Türk orduları kar
Cors, gerekse ondan sonra girilen kasa
şısına çıkmama siyasetlerine
bu defa
balardan Hoy da tahrip edildi. Hoy’a da riayet ettikleri görülüyordu. Çaldı
gelirken padişah hastalandığından tah
ran darbesinden sonra İranlıIar büyük
tırevanla nakledildi. Hoy’da üç gün ka
çaptaki Osmanlı ordularının karşısına
lan Sultan Murad yine yola devamla 11 çıkmamayı âdeta m illî bir tabiye haline
eylülde (28 rebiülevvel) Tebriz’e gir
getirmişlerdi. Bu bakımdan
Dördüncü
di. tiki Yavuz Selim, üç tanesi Kanu
Murad'm ne Koy. Makû. Merend ve Teb
ni Süleyman, beşincisi üçüncü Murad
riz gibi şehirleri tahribi, ne de onu m ü
devrinde olmak üzere, Türk ordusunun
cadeleye daveti îran şahmı padişahın
karşısına çıkaramadı.
Sultan Murad, dört günlük tevak
kuftan sonra Tebriz’den ayrıldı. Urmiye gölünün kuzey tarafındaki sahadan
ilerliyerek Selmas’dan
geçtiği
sırada
yağmurlar başladığından topların nak
linde hayli müşkilât çekildi. Nihayet 30
eylülde Van’a muvasalat etti (17 rebü’ülahır). Burada kaldığı üç gün zarfında
Van kalesini gezen Sultan Murad, Tabanı-Yassı Mehmed Paşa’ya veziriâzamlığma ilâveten Rumeli beylerbeyliğini
Tebriz şehrinin kapılarından biri
de tevcih etti. Van’dan sonra Bitlis üze
1926
rinden geçen Sultan
Divarbekir’e ulaştı.
Murad 21 ekimde
Şchzâde Bayezid ve Süleym an’ın
Öldürülmesi
Kardeşlerini öldürmeyi aklına koy
muş olan Sultan Murad. Revan fethini
bunun için biı' fırsat, addederek, Beşir
Ağa fetih müjdesini götürürken kapıcı
lar kethüdası Salih A ğ an ın eline de İs
tanbul kaymakamı Bayram Paşa'ya tes
lim edilmek üzere gizli bir hatt-ı h ü
mâyûn vermişti.
İstanbul halkı zafer
şenlikleri yaparken Bayram Paşa ve pa
dişahın bu gibi işler için kullandığı
meşhur
Bostaııcıbaşısı
Duçe (Duca)
ilehmed Aga ha rem-i hümâyûna gire
rek birer bahane ile Bayezid ve Süley
man’ı çağırdılar. Ve yirmi beşer yaşın
da birer ııevcivan olan zavallı şehzade
lerin yürekler paralayın yalvarmalarına
kulaklarını tıkıyarak kemend atıp boğ
dular (26/27 ağustos 1632). İstemiye istemiye bu cinayeti işliyen kimseler de
yetişkin şehzadelerin ağlayıp gözyaşı
dökmeleri karşısında derin teessür duy
dular. Fakat ne çare ki emir herkesin
titrediği padişahtan geliyordu. Sultan
Ahmed’in bu talihsiz şehzadelerinin ce
nazeleri gizlice sarayda teçhiz ve tekfin
edilip namazları kılındıktan sonra ba
balarının türbesine defnedildiler.
Sarayda gizlice işlenen bu cinayet
halk tarafından çabucak duyuldu. Zafer
ııeş'esi umumi bir hüzne çevrili verdi.
tevcih edilen Emirgûııe-oğlu’nun kendisi
şi'i kethüdası ise sünni (Naimâ C: 3, S:
264) idi. Yusuf Paşa ismi takılmakla be
raber daha ziyade eski nâmı olan Emirgûne-oflu diye anılan bu adam sefih,
zâlim ve mağrurdu. Bunlar padişahın ta
yin ettiği memuriyet mıntıkalarına gi
derken Erzincan’a bir konak mesafede
Keşiş hanı menziline geldikleri sırada,
Emirgune-oğlu. Murad Paşa'va: «Revan
ın teslimine sen sebep oldun bre gad
dar, şimdi de Sünnilik taslarsın» demiş
ve onu öldürmüştü. Sultan Murad onun
bu hareketine karşı sesini çıkarmamış,
o da valilik edeceği Halep'e gitmişti. Fa
kat, Halep'teki hareketleri hoşa gitme
diğinden dolayı gayet kısa bir müddet
sonra Halep eyâleti yine eski valisi A h
med Paşa’va verilerek Emirgûne-oğlu’nun İzmit’te hükümdarı beklemesi em
redilmişti.
İzmit'te padişahı
karşılayanlardan
biri de verir Kenan Paşa idi. Revanın
fethinden, emrine verilen bir miktar
kuvvetle Ahısha’nm zaptına memur edilen Kenan Paşa 23 günlük muhasara
dan sonra Ahısha’yı aldığı gibi civarda
ufak beş altı kale daha zaptedip asker
kovduktan sonra dönmüştü.
Emirgûııe-oğlu sefih ve ayyaş oldu
ğu halde Sultan Murad bu adama iyi
muamelede bulunmakta devam eyle
miştir. Naimâ (C: 3, S: 275) nın: «dergâh-ı âlempenâh-ı padişahiye iltica edenler mahrum
kalmak şân-ı devlete
Sultan Murad’ın
İstanbul’a dönüşü
Nıkristen muztarip
olan
Sultan Murad, Diyarbekir'e
geldiği sırada ayaklarındaki
ağrılar artmış
olduğundan
burada 13 gün kaldı. 4 ka
sımda Divarbekir’den hare
ketle 25 aralıkta İzmit'e va
sıl oldu. Halep beylerbeyisi
Ahmed Paşa ile Emırgûneoğlu, emir mucibince bura
da hükümdarı beklemektey
di.
Kendisine Halep,
ket
hüdası Murad Ağaya
(Pa
şa) da Trablusşam valiliği
Bir asır evvelki Ahıska (Alıısha) kalesi
ve şehrinden görünüş
1927
lâyık olmamağın, kendüye vezaret has
ları ve İstiııye’de Feridun Paşa bahçesi.
Ahır-kapı’da bir mükellef saray, K âğıt
hane'de bir çiftlik ihsan buyrulup me'kulât ve meşrubatı cümle miriden tayin
olunmuştu»
dediği
Emirgûne-oğluna
İstinye’nin yanıbaşında verilen bahçe
sahasının bulunduğu semt zamanımızda
onun isminden muharref olarak Emiıgân (Mirgünj diye anılmaktadır. Sultan
Murad İzmit’ten İstanbul'a kadırga ile
geldi ve gemiye Emirgûne-oğlu’nu
da
aldı. 27 aralık 1635 te merkezi hüküme
te dahil olunca ulema, devlet erkânı, as
ker tarafından merasimle karşılandı.
Revan’m elden çıkması
Osmanlı ordusu harp sahasından
ayrıldıktan ve askerler memleketlerine
gittikten sonra Şah Safi, Rüstem Han ile beraber gelerek Revan’ı kuşattı. Sul
tan Murad İzmit veya İstanbul'a vardı
ğı günlerde Revan muhasarası da ban
lamış bulunuyordu. Van beylerbeyisi
Dilâver Pa* a, Şah Safi’nin Tebriz ve ci
varındaki askerini alıp İsfahan’dan da
dört top getirtip Revan üzerine gittiği
ni, Diyarbekir’de bulunan Tabanı-Yassı
Mehmed Paşa’ya bildirmişti. Padişah İs
tanbul’a dönerken serdarlık vazifesiyle
Diyarbekir’de kalmış olan veziriâzam bu
haberi İstanbul’a bildirince, hükümet Aııadolu ve Rumeli tarafından asker top
lamaları için, dört veziri vazifelendirdi.
Ayrıca yeniçeri ağası Şahin Ağa’ya da
yeniçerileri Revan imdadına götürmesi
emrolundu. Fakat mevsim kıştı, yollar
kardan kapanmış, şiddetli soğuklar uzun yolculuk yapılması im kânını orta
dan kaldırmıştı. Yeniçeriler, yolların
kapalı zamanında ve şiddetli soğuklar
hüküm sürerken yola çıkamamışlar, bu
yüzden padişahın
şiddetli emirleri ve
hattâ Parmakkapı’da çengeller j'aptırarak bir kaç yeniçeriyi sefere gitmeme
töhmeti ile astırması yeniçerilerin yola
çıkmalarına âmil olamamıştı. Zira İs
tanbul'da o, bu kadar sıkı davramlırken, soğuklar da şiddetinden hiç bir şey
kaj'betmemişti.
Veziriâzam Mehmed Paşa İstanbul’u
vaziyetten haberdar ederken Anadolu,
Karaman, Sivas, Maraş, Halep, Şam,
Trablusşam, Erzurum, Trabzon, Çıldır ve
Kars valilerine de acele askerleriyle Er
zurum'a gelmelerini bildirmiş bulunu
yordu. Lâkin, kar ve soğuklar yüzün
den hareket im kânının bulunmadığı yer.
esas itibariyle Anadolu yüksek yaylasıydı. Bu yüzden, valilerin bütün arzuları
na rağmen vezirifizamın emri de boşa
gitti ve asker toplanamadı. Veziriazamın
kendisi bu emirleri verdikten bir m üd
det sonra Harput-Pertek-Çemişgezck Kemah üzerinden onbeş yirmi
kişiyle
Erzurum'a gitti. Sivas
valisi İbrahim
Paşa da ancak onbeş kişi ile gelebildi.
Sadrıâzam Erzurum’dan sonra Haşan kale’ye geçtiği zaman, yanında on onbeş
kişilik adamları bulunan Sivas ve Trab
zon valilerinden başka kimse yoktu.
Mart başında Anadolu ve Karaman bey
lerbeyi de ancak yirmişer adamla gele
bildiler.
Buna mukabil ileriyi hesaplıyarak
hareket eden Şah Safi ise, yollar kapan
madan plânını tatbike koyulmuş, hudut
mıntıkasını emniyete almayı da ihmal
etmiyerek Selmas’da altıbiıı, Bayezid
yakınında bir kaç bin, Hoy’da da dörtbin kişilik kuvvet bırakmıştı.
Revana yardım edilemeyince Murtaza Paşa 2 ay dayanmış, onun hastala
nıp ölmesi üzerine kethüdası Zülfikar
da bir ay mukavemet etmiş, fakat im
dat gelmediğinden nihayet 1 nisan 1636
günü vire şartı ile kaleyi teslim etmiş
tir. Revan fethini temin etmiş olan Sul
tan Murad’m birinci seferinin neticesi,
böylece sıfıra müncer olmuştur.
Revan kalesi düştükten sonra doğu
Anadolu'da bulunan kumandanlara Van,
Çıldır ve Oltu kalelerini tamirden baş
ka yapacak iş kalmamıştı. Daha sonra
Veziriâzam Mehmed Paşa İstanbul’dan
gelen emir üzerine 2 temmuz 1636 da
Canbolad-zâde Mustafa Paşa’yı idam et
ti. Bu suretle, zorba ayaklanmaları sı
rasında Sultan Murad’m kin bağladığı
şahıslardan olan Canbolad-zâde de orta
dan kalkmış oldu. Ağustosun 25 inde de
fitneye teşebbüs ' töhmetiyle Defterdar
Mostarlı İbrahim Paşa ile sipah ağası
Mataracı Mehmed Ağa da idam olundu.
Erdelan vak’ası
Sultan Osman’ın Hotin seferi sıra
sında serdengeçtiter ağası olan ve o za
mandan beri cesaret ve şecaati ile te
mayüz edip, Sultan Murad devrinde va
liliklerde buîunaıı Küçük Ahmed Paşa,
Revan'ın fethinden sonra Şam valiliğiy
le Musul muhafazasına
gönderilmişti.
Ahmed Paşa’nm yanında yirmişer otu
zar neferli yüzotuz sekban bölükbaşısı
(Naimâ C: 3. £5: 291) vardı, ayrıca bir
miktar da yeniçeri tahsis edilmişti.
O sırada Erdelaıı mıntıkasının beyi
Kürt beylerinden Ahmed Han isminde
birisiydi. Evyubi ailesinden geldiği söy
lenen bu kürt beyi kendisi sünni oldu
ğu halde Şalı Abbas'm kızı ile evlenip
İran taraftan kesilmişti.
Süleymaniye
kasabasının güııey ve güney-doğusuna
doğru uzanan Erdelan bölgesi Osmanlı İran sınır sahasında bulunması bakımın
dan ehemmiyet arzetmekteydi. Şah Sa
fi İraıı tahtına geçince Şah Abbas'ın adamlarının bir çoğunu işten uzaklaştır
mış, bir kısmını da öldürmüştü. Ahmed
Han da kendi şahsı bakımından tehlike
sezdiğinden kendisine yardım etmesi hu
susunda Küçük Ahmed Paşa ile anlaş
mıştı.
O arada Şehrizor yakınlarına kadar
gelen ufak bir İran kuvveti mağlûp ol
muştu. Gerek bu mağlûbiyet hâdisesi,
gerekse Kürt beyi Ahmed Han'ın Küçük
Ahmed Paşayı mücadeleye teşviki neti
cesinde. Rüstem Han idaresindeki otuz
kırk bin kişilik İran askeri ile. azami onbin kişilik kuvvete sahip Küçük Ahmed
Paşa arasında Mihriban’da bir muhare
be cereyan etti (1636 eylül sonları).
Küçük Ahmed
Paşa’nın askerinin
azlığına ve atta duramıvacak derecede
hasta bulunmasına rağmen harbi kabu-
Topkapı Sarayı’ııda Revan köşkü
lü bir hata idi. İki gün iki gece devam
eden muharebe sonunda Osmanlı askeri
bozuldu. O arada askerin bozulup mu
harebe sahasını terketmekte olduğunu
gören AJımed Paşa yanındakilere:
«— Beıı şehadetime muntazırım,
donmezem. Cihanda şehadetten
gayrı
arzum kalmadı, siz başınızın tedarikini
görün»
Diyerek yerinden ayrılmadı. Netice
de bayrağın önünde, hasta ve mecalsiz
haline rağmen, vuruşarak şehid düştü.
Mücadelenin müsebbiplerinden Ahmed
Hail sağ ve salim vaziyette Musul’a gel
diyse de. o da üzüntüsünden vefat eyle
di. Osmanlı tarihlerinin «Erdelan vak’asıı diye isimlendirdikleri bu muhare
bede şehid düşen Ahmed Paşa'mn başı
Şah Safi’ye gönderilmişse de, İran h ü
kümdarı onun kahramanlığına hürmeten
başım iade eylemiş ve bu bedensiz baş
Şam'daki türbesine defnedilmiştir.
AZAK KALESİ, ERDEL VE ARNAVUTLUK'TA CEREYAjN
EDEN HADİSELER
Sultan. M urad’ın Revan ve Bağdad
seferleri sırasında, bu iki mühim sefe
rin arasına rastlayan devrede, yani pa
dişahın saltanatının son beş altı yıllık
devresinde Azak kalesinde ve Azak de
nizi kıyılarında, Erdel ve Arnavutlukta
bazı mühim hadiseler cereyan etmiştir.
Azak hâdiseleri
Daha ziyade Azak kalesi etrafında
cereyan etmiş olan bu hadiseler Kırım
Hanlarının durumları ile sıkı sıkıya il
gilidir. Kırım
hâdiseleri
bölümünde
kendisinden
bahsedilmiş olan Canbey
1929
Giray İran seferine memur edildiği hal
ete gitmediği için azledilmiş (1635) ve
onun yerine amcasının oğlu İnayet G i
ray Kırım Han’ı nasbedilmişti. Osman
l I hükümeti İran seferi için İnayet Giray'dan da istifade edememiştir. Zira,
mezkûr Han sefer için topladığı kuv
vetleri K ili ve Akkerman taraflarında
bulunan
Nog ayların
Mansur-oğuIIarı
kolunu (Naimâ C: 3. S: 301-306) tenkile
tahsis etmişti. Bu tenkil sırasında Nogavlardan bir hayli insan öldürülmüş,
bunların reisleri olan Kantemir Mirza
kaçıp padişaha iltica zorunda kalmıştı.
Kuvvetlerinin kâfi gelmiyeceğini göre
rek İnayet Girav’a itaatkâr tavır takı
nan Kantemir’in kardeş ve sair yakın
ları da Han'ın Kalgay ve Nureddinî olan Hüsam ve Saadet Giray’ı Öldürmüş
lerdi. Bunun üzerine hayatından endişe
lenen İnayet Giray ise, Mansur-oğullanııa karşı işlediği suçun bağışlanması
ihtimalini şüpheli görmekle beraber ■İs
tanbul'a ilticadan
başka yol bulama
mıştı (1637). Bunun
üzerine. Selâmet
Giray'in oğlu Bahadır Giray Kırım hanı
tayin edilmiş, inayet Giray da padişa
hın huzurunda bir murafaayı müteakip
(Naimâ: C: 3, S: 310-321) katledilmiş,
hasmı vaziyetindeki Kantemir Mirza da
ayni akıbete uğratılmıştı.
Bu hâdiseler, hem K ili ve Akkerman
taraflarının Lehliler karşısında zayıf
kalmasına, hem de gerek Leh gerek Rus
kazaklarının korkusuzca faaliyete koyul
malarına âmil olmuştur. Nitekim Zaporoğ kazaklan Don nehri kıyılarında fa
aliyete geçmişler ve hattâ Iranlılara yar
dım teklifinde bile bulunmuşlardır. Bu
bölgeye ilerledikleri zaman Zaporoğ ka
zaklarının Don kazaklan ile anlaşmala
rı İkincilerin, cesaretini ziyadesiyle art
tırmış ve neticede Don kazaklarının re
isleri 1637 ilkbaharında her tarafa adamlar göndererek kazaklan Azak kale
sine karşı sefere teşvik etmiştir. O sı
rada Hüsam Giray Azak kalesi tarafın
daki Nogayları Akkerman bölgesine şev
ketmiş bulunduğundan, Azak kalesi ta
rafının boş kalmış (Naimâ C: 3, S: 322)
halinden tam
zamanında
faydalanan
Kazaklar Azak kalesine hücum etmişler
dir. Azak’a hücum tasarlandığı sırada
Moskova’ya gitmekte olan Osmanlı el
çisi Foma Kantakuzin yolda kazaklar
tarafından çevrilip, önce hapis, sonra da
(Akdes Nimet Kura t, Rusya tarihi S:
218) öldürülmüştür. Kazaklar müstah
kem bir mevki’i zaptetme kudretini ha
iz olmadıkları halde Rus Çarı Mihail
Fecdoroviç'iıı
mühimmat yardımında
bulunması, ayni zamanda lâğım işlerin
den anlıyan bir Almanın onlara yardım
etmesi (Islâm Ansiklopedisi, Dördüncü
Murad maddesi S: 638) sayesinde surlar
da bir gedik açmışlar vs böylece iki
haftalık bir çarpışmadan sonra 18 hazi
ran 1637 de Azak kalesine girmeye m u
vaffak olmuşlardır. Kazaklar Azak'a da
hil olunca bütün müslümanları öldür
müşler, fakat hıristiyanlara dokunmamışlardır.
Huşlara tâbi Don kazaklarından 4400
kişi ile, Lehlilere tâbi Zaporoğ kazak
larından bin kişinin onlara iltihakı ne
ticesinde 5400 kişilik kuvvetle yapılan
bu hareketin tevlit ettiği neticelerin hal
li de epeyce uzun sürmüştür. O sırada
kendilerini Osmanlılar karşısında zayıf
hisseden Rus Çarı kıymetli kürklerden
mürekkep hediyelerle b ir elçi göndermiş
ve «Sagredo» nun «Histoire de l’Empire
Ottoman» isimli eserinde (C: 6, S: 309)
görülen kayda göre; bunu bir eşkiya te
cavüzü şeklinde vasıflandırarak, kendisi
nin ilgisi bulunmadığını isbata çalış
mıştır.
Sultan Murad o sırada esas dikka
tini İran harbi üzerine tevcih etmiş bu
lunmakla beraber, Kırım Han’ı Bahadır
Giray’ı Azak kalesinin zaptına memur
etmekten de geri durmadı. Lâkin Ba
hadır Giray Azak işinden ziyade, Kan
temir Mirza’nm Ölümünden sonra itaat
sizli klan
fazlalaşan Mansur-oğuliarım
tenkil işine ehemmiyet vermiştir. Bu
nun için, Azak’ın muhkem halde bulun
duğu ve şimdilik zaptının m üm kün ol
madığını bildirince, Sultan Murad da,
Bağdad seferine giderken Piyâle ket
hüdayı Azak’m istirdadına memur eyle
miştir.
Kırk parçadan mürekkep bir donan
ma ile Karadeniz'e açılan Piyâle kethü
da Kerç boğazına gelince Bahadır G i
ray ’ı Tatar askeriyle birlikte Taman ya
rımadasına geçirmiş
(Naimâ C: 3, S:
395), Kırım Han:ı Azak denizinin doğu
kıyılarından kuzeye doğru ilerler, ken
disi de Han’dan gelecek habere göre ha
reketini ayarlamak üzere Kerç Boğazın
da beklerken. 1700 Kazak taşıyanı 53
şaykanın Sinop'u vunııak üzere hazır
lan diki avını ciuvmuş ve derhal üzerle
rine yürümüştür. 1638 temmuzunun 26
ıncı günü Taman adası önünden geçip
Tuzla burnu önüne gelmiş olan kazakla
rı bu burunun önünde bastırıvermiştir.
Kazaklar donanma gemilerini görünce
karaya sığ yerlere çekilip mevzi tutmuş
lardır. O sırada Kefe beylerbevisi Yusuf
Paşa Azak kalesine doğru giderken ka
zak mevzilerine uğramış (Kâtib Çelebi,
Tuhfet-ül-kibar S: 113) ve onlarla cen
ge koyulmuştu. Piyâle kethüda ise bir
taraftan karaya asker çıkarırken bir ta
raftan da kadırga
sandallarını ileriye
sürmüştür. Akşama kadar cereyan eden
çarpışmada yüz kazak esir alınmış d i
ğerleri şaykalarına binerek Azak tara
fına kaçmışlar, fakat Piyâle
kethüda
onları takiple yeniden sıkıştırmış, Türkler yaklaşınca kazaklar kadırgaların yaııaşamıyacağı derecede sığlığa çekilmiş,
top menzilinden de uzaklaşabilmek üze
re şaykalarını sırtlayıp kaçmaya yelten
mişlerdir. Piyâle Kethüda onların kur
tulmalarını önlemek üzere karaya lop
lar çıkarttırmış ve kaçmaları imkânı olan sahaları çevirttirmiş, bu defa kazak
lar Kuban nehri mansabındaki Aıkun
körfezine girmişlerdir. Piyâle kethüda,
Yusuf Paşa ile Kırım Haııı’na haber gön
dererek nehir yolunu tutturdu. Kazak
lar kurtulabilmek üzere hem canlarını
dişlerine takarak savaştılar, hem de en
sığ sulara, kamışlı bataklıklara varın
caya kadar girerek kaçmaya uğraştılar.
Piyâle Kethüda da onları mahvetmek için her şeyi yaptı, neticede 250 esir ve
29 şayka ile İstanbul'a döndü. Bunların
dışında kalan kazaklar ölmüş, diğer şay
kalar da batmıştı. Ertesi yıl yani 1639
da Piyâle Kethüda ö zı kalesini tamir
ettirmek gayesiyle yeniden Karadeniz'e
açılmıştır. Bu arada 10 kazak şaykası
zaptetmiş ve ayrıca kadın ve çocuklar
dan ibaret bir çok müslümaıı esiri ka
zakların elinden kurtarmıştır.
Azak denizi ağzında kazaklarla uğ
raşılması, bu arada padişahın da Bağdad seferinde bulunması sebebiyle Azak
kalesiyle lâyıkı veçhile meşgul oluna
mamış, onun için 1642 yılında bir k u
mandanın idaresinde hususi surette kuv
ve sevkeöiliııceye
kadar Azak kalesi
kazakların elinde kalmıştır.
r
Ei't’el hâdiseleri
Osmanh devletine karşı mükemmel
sadakati ile nazarı
dikkati
celbeden
3etiılen Gabor’un (üçüncü
ciltte 1769
uncu sayfaya bakınız) ölümünden son
ra, Erde'ı'de onun tesis etmiş olduğu m u
vazene ve huzurun yavaş yavaş bozulauğu görülmektedir.
*
Bellilen Gabor
Bethleıı Gabor 1626 senesi Kasım aymda İstanbul'a bir mektup göndererek,
oğlu olmadığı için, ölümünden sonra Erdel kırallığım ıı zevcesi «Brandenburg»
lu «Catlıerin» e verilmesini rica etmiş
(Feridur. Bey münşeatı C: 2, S: 358),
Osnıanlı hükümeti de bunu kabul ile
1627 martında kendisine bu hususu tes
pit eden bir ahidnâme vermişti. Bethleıı
Gabor 1629 da vefat edince, bu ahidnâ
me gereğince zevcesi Catherin
Erdel
kıraliçesi tanınmış, Gabor’un kardeşi
Bethleıı Istvan da naib sıfatiyle kırallık işlerine nezaret etmeye başlamıştır.
Lâkin, ErdePin bu şekildeki idaresi pek
uzun sürmemiş Bethlen Gabor zamanın
da mühim roller oynamış olan Rakoczi
Gyürgy kırallığı ele geçirmiş (1630),
1931
I A R İH V E M I
müddet sonra Szekely Mozeş isminde bir
müddei ortaya çıkmış, Sekellere istinat
eden 'ou aciam Tamşvar beylerbeyi Muı-ad Faş a'd an yardım görmüş fakat te
şebbüsünden müsbet bir netice elde ede
memiştir.
Bethlen Istvan
Sultan Murad da ayni sene içinde onun
kırallığını tasdik eylemiştir. Fakat bir
Rakoczy György (1)
Osmanlı tarihlerinin -kayıtlarına gö
re: Bethlen Istvaıı evvelâ muvakkat za
man için Rakoczi (Kakoçi) ye yerini terketmiş, Rakoczi’nin bilahaı-a kendisine
dirsek çevirmesi üzerine, Erdelden firar
edip önce Eğriye, oradan da Budin
beylerbeyinin yanına galmiştir. Istvaıı,
Budin beylerbeyi Nasuh Paşa-zâde H ü
seyin Faşa'dan tahtının kurtarılmasını
istemiş. Hüseyin Paşa da Rakoczi’ye bu
mevzuda bir mektup göndermiştir. Ra
koczi ise (Naimâ C: 3. S: 310); Bethlen
Islvan'ı halkın istemediğini beyandan
sonra «padişah-ı İslâm hazretlerine dost
luk ve kulluk babında dahi kusurum
yoktur. Pişkeş ve haraç her ne ise Asitaneye gönderirim, benim Budin muha
fızı ile pazarım yoktur, benim kulluğu
mu padişaha ben arzederim. Bethlen
ahvalini siz bildirin; ben âsi değilim; bu
hükümeti bana Macar halkı ittifak edip
teslim ettiler» diye cevap vermişti, Rakocri’nin cevabı makul olmakla bera
ber. Hüseyin Paşa, ihtimal biraz da
Istvaıı’m tesirinde
kalarak,
vaziyeti
kendi görüşüne göre İstanbul’a akset
tirdi. Bethlen Istvaırı yerine yerleştir
mek için, civar beylerbeylerinin askerle
ri ile birlikte Erdel’e bir sefer icı-ası hu
susunda hükümetin emir vermesine se
bep oldu.
Neticede Tamşvar beylerbeyi Bekir
Paşa ve Bosna beylerbeyi si Salih Paşa
eyâletleri askeri ile harekete geçip Mohaç ovasında Hüseyin Paşa ile buluştu
lar v-e Erdel’e doğru ilerlemeye başladı
lar. Bu arada beylerbeylerinin kendi üzerine geldiğini öğrenen Rakoczi, Erdel'in her tarafına adamlar göndererek
asker toplamış bulunuyordu. Beylerbey
leri ryula’ya vardıkları zaman Hüseyin
Paşa orada kalıp Bekir Paşa’yı, Bosna
ve Tamşvar eyâletleri askeriyle Ra
koczi'n in üzerine gönderdi. Bekir Paşa
zahmetli bir ilerleyişle Varad yakının
daki Salonta mevkiine vardığı sırada
Rakoczi György ile karşılaştı.
1932
6 eltim 163G giinii Salon la’da cere
yan eden muharebede iki taraf da ze
delenmekle beraber Erdeililer daha faz
la sarsılıp 2 bin kişilik zayiat (.Namıâ
C: 3, S: 313) verdiler. Akşam ortalık
kararıp iki taraf da biraz geri çekildiği
sırada beylerbeylerinin
karargâhında.
Rakoczi'nin gece baskını yapacağına da
ir bir şayianın dolaşması askerin endi
şeye kapılıp birbirine karışmasına ve
geceyi uykusuz geçirmelerine sebep ol
du. Bu yüzden ertesi gün yapılan çar
pışmada Osmanlı askeri mağlûp oldu.
Arazi bataklık olduğundan bir çoklan
bataklıkta can verdi. Kurtulan pek az
askerle iki beylerbeyi Hüseyin Paşa’nm
ı-anına gelince, bu defa Hüseyin Paşa
bulunduğu mevkiden harekete geçti,
fakat. Rakoczi .kuvvetlerinin vakmına
geldiği halde doğrudan doğruya müca
deleye girme yerine baskın yapmayı gö
zetti. Bu defa Rakoczi'nin karargâhında
«vezir bastı, elden gittik!» diye seslerin
yükselmesiyle Erdel askeri kaçıp dağılı
verdi. Böj'lece tasarladığı baskını yap
madan düşmanın dağıldığım gören Hü
seyin Paşa da eyâleti olan Budin’e dön
dü.
Nasuh Pr.şa-üâde Hüseyin Paşa Salonta bozgununun
meşguliyetini Bekir
Paşa’nm üzerine yüklettiğinden, kendi
si İstanbul’a celbedilip hiç konuşturul
madan Divaıı-ı hümâyûn önünde boynu
vuruldu. Devletin başına hiç yoktan bir
gaile çıkarmış olan liasuh Paşa-zâde
Hüseyin Paşa ise Budin valiliğinden az
ledildi. Erdel kıralı Rakoczi ise bu ara
da bizzat hükümete müracaatta bulun
du. Rakoczi’nin, Aralık 1636 tarihli mek
tubundan öğrendiğimize göre; kendisi
Erdel’in başına nasıl geçtiğini anlattık
tan, Istvan’m hayatına dokunmıyacağına
dair teminat verdikten sonra padişaha
sadakatini zikrettiği ve Kanuni Süley
man zamanındaki gibi bir ahıdnâme is
tediği görülmektedir. Neticede Rakoczi’
nin kırallığı divanca tasdik edildi (Baş
vekâlet Arşivi, îbnülemin tasnifi, Ha
riciye A'o. 15).
Bosna ve Arnavutluk’taki hadiseler
Sultan Murad’ın Revan seferinden
dönüşünden sonraki zaman ile Bağdad
seferi sırasında Bosna ve Arnavutlukta
da bazı hâdiseler cereyan etmiştir. Bos
na hadiseleri biraz eşkıyalık ve küçük
bir başkaldırma mahiyetini arzederse de.
Arnavutluktakiler hükümet kuvvetlerini
hayli meşgul eden bir isyan hareketin
den ibarettir.
Bosna hadisesi başlangıçta bir ver
gi meselesinden çıktı. Osmanlı tarihle
rinin kaydına nazaran, 1636 yılı baha
rında Rumeli reayasından «şayka akçası» nâmı ile para toplanmasına karar
verildi. Anlaşıldığına nazaran; şayka
akçası, devamlı bir vergi mahiyetini ha
iz olmayıp, Karadeniz kıyılan muhafa
zasında kullanılması düşünülen şaykala
rın inşaasına harcanacaktı.
Karadeniz kıyılarının muayyen yer
leri hariç diğer memleketlerin halkı Ka
zak şaykalarının yaptıkları zararların acısmdan bihaberdi. Onun için, şayka
akçası ile görülecek işin ehemmiyetini
Iâyıkı veçhile kavnyamazdı. Bir de pa
ranın tahsilinde fena muamele ile kar
şılaşırsa işin rengi daha da değişebilir
di. İşte Bosna’daki hâdise böyle oldu.
Bosna defterdarı
Mahmud Efendi
Bosna reayasını Bosna-Saray meydanına
tophyarak şayka akçası toplanacağını
tebliğ ettiği sırada, reaya namına konu
şan (îvaimâ C: 3. S: 296) kimseler: »bu
makule tekâlifi bu âna dek verdiğimiz
yoktur; bu dahi bir âdet olur, padişah
hazretleri reayaya merhamet eder; ah
valimiz âsitaneye arz olunsun» derler.
Kadı Mehmed Efendi de halkın görüşü
ne iştirak ederse de meselenin İstanbul’a
arzedilebilmesi için tekâliften az
bir
miktarının olsun ödenmesi mütaleasında bulunur. Fakat bu sırada defterdar:
«Padişahın emrine karşı
geliyorsunuz
bre kâfirler! Cümlenizi katletmek rerektir!» deyip herkesin kargısında kılı
cını sıyırınca halk hep birden onu taşa
tutar ve Defterdar Mahmud Efendi güç
lükle kaçıp kurtulur. Kadı Efendi de bir
tarafa saklanır. Halk da bunların malını
yağma eder.
Bu hâdise bir bakıma hükümet kuv
vetlerine karşı gelmek gibi bir manza
ra arzetmişse de, halkın galeyana gelme
sinde defterdarın rolü olduğundan, Bos
na’ya kuvvetli
şahsiyetlerden
ibaret
defterdar ve kadı tayin edilmekle ikti
fa olunmuştur. Bu defa Bosna defter
darlığına tayin edilen şahsiyet, evvelce
İstanbul'da
Şıkk-ı sâni
defterdarlığı
yapmış olan ve o sırada Macaristan'da
Kopan sancağına mutasarrıf bulunan
meşhur müverrih Peçuy’lu İbrahim Efendi’dir. Sultan Murad, buraya gönde
rilecek kadının kuvvetli şahsiyetler ar asından seçilmesi
hususunda Sadaret
kaymakamı Bayram Paşaya emir ver
miş olduğundan. Bayrauı Paşa da bura
nın kadılığına Şarihülmenar Efendiyi
göndermiştir.
Bosna'da bu hâdise cereyan ettiği
sırada. Şehzade Bayezid ve Süleyman'ı
boğmasına mükâiaten kapı kethüdalığından Bosna valiliğine tayin edilmiş olan Salih Faşa, bir iş için Ösek sanca
ğına gitmiş bulunmaktaydı. Daha son
ra Erdel’de Saloııta muharebesine işti
rak edip eyâletine dönerken Banyaluka’ya geldiği sırada yolda dağlık m ıntı
kada bir eşk'va güruhunu tenkil etti.
Eşkıyaların İbrahim adı ile tanınan re
isi yakalandığı zaman, bu adamın erkek
kıyafetine girmiş bir kadın olduğu hay
retle görüldü. Aslen Klis sancağından olup Ra’oia adını taşıyan bu kadın, esir
edilen sair adanılan ile birlikte çengele
vurulmak suretiyle idam olundu.
Salih Paşa’nm zulmü ve kanun h i
lâfına tüfeııkci akçesi adiyle para top
ladığı öğrenilince 1638 şubatında azle
dilerek, Sultan M uradın meşhur bostan cıbaşılardan Duçe Mehmed Bosna bey
lerbeyliğine tayin edildi. Duçe Mehmed
beylerbeyi tayin olunduğu sırada Sultan
Murad Bağdad seferine çıkmaktaydı. Onun için padişahın kendisine güvendiği
bu adam doğruca eyâletine gitmiyerek,
serasker unvanı ile muhafazaya memuren Edirne’de oturdu.
Duçe Mehmed Paşa Edirne’de iken
Arnavutlukta
Klementi dağı m ıntıka
sında Arnavut sergerdelerinin faaliyete
koyulduklarım, yolları kesip kervanla
rı soyduklarını öğrendi. Zamanımızdaki
Arnavutluk devletinin en kuzey m ıntı
kasını teşkil eden bu saha, mezkûr ta
rihte Rumeli eyâletine dahil olup Bosna
eyâleti sınırına da civar düşmekteydi.
Arnavut âsileri mıntıkalarının dağlık oluşuna güvenerek faaliyet sahalarını ça
bucak genişletmeye başlamışlardı. Bos
na eyâleti arazisi dahiline kadar uzan
ma cesareti gösteren bu âsilere, baka
rak. Podgoriçe ve civarın sair Arnavut
ları da itaatsizliği! kalkmış bulunuyor
lardı.
Arnavut âsileri faaliyete geçtikleri
zaman Ohri ve Işkodra
saııcakbeyleri
tenkil etmek istemişlerse de, bu iş bir
iki sancak beyinin başaracağı şey değil
di. Zira âsiler Yenipazar kasabasını ba
sıp yağmalar yapacak ve yangınlar çı
karıp tahriplerde bulunacak kadar işi
büyültmüşlerdi. Onun için Duçe Melınıed Paşa Bosna eyâleti askeriyle bu is
yanı bastırmaya memur oldu.
Duçe Mehmed Paşa Edirne'den kal
kıp Yenipazar civarına geldiği sırada,
Venediklilerle ilgili bir tahkikat işi için
İstanbul’dan yeni bir emir aldı. O ara
da, serhad kaptanlarından Burak-oğlu
Mustafa Ağa namındaki kaptan İstan
bul'a gelerek,
Venediklilerin Zara ile
Şebeniko’yu ve bunların civarındaki otuziki köyü ele geçirdiklerini bildirmiş
ti. Bu haber kargısında Venedik balyo
su külliyetli rüşvet teklifi suretiyle kap
tan Mustafa Ağa’nın idamını temin ey
lemek istemiş (Naimâ C: 3, S: 400), fa
kat verilen haberin doğru olup olmadı
ğının b ilfi’il yerinde tahkiki cihetine gi
dildiğinden, elçi manevrasında peşinen
muvaffak olamamıştı, işte, Duçe Meh
med Paşa'dan tahkiki istenen ve habe
rin doğruluğu takdirinde istirdadı em
redilen şey bu meseleydi. Duçe Mehmed
Paşa bunun üzerine Arnavut âsileri üzerine yürüme işini tehirle eyâlet mer
kezi olan Bosnasaray’a gitti. Oradan da
Klis sancağı sahasına kadar uzanarak,
işgal olunduğu söylenen yere adamlar
gönderdi. Venedikliler bir takım baha
neler ileri sürerek işi uzattıkları için Duçc Paşa kendisini ösek (Essek) m uha
fızlığına tayin ettirdi ve Arnavutluk işi ile meşgul olmaya başladı. Bosna eyâletinden topladığı üç bin kişilik kuv
vetle Podgoriçe'ye geldiği zaman (Naim â C: 3. S: 405) bazı nahiyeler itaatim
arzetti. Fakat Klementi dağlan m ıntıka
sındaki isyan devam ediyordu.
Duçe
Mehmed Paşa, Kerka sancağından mazul
Kalil Bey’in. emrine verdiği tüfenkcileri
Klementi dağları mıntıkasına şevketti.
O sırada şiddetli bîr kış hüküm sürmek
teydi. Duçe Mehmed Paşa, âsi Arnavut
ların kışın dağlara tırmanamıyacaklannı
hesaplıvarak harekât icra etmekteydi.
1934
Fakat sarp ve yalçın kayalık sahada, bu
dağların haşinliğine uygun bir hayat sü
ren Arnavut âsilerini yakalayıp tenkil
etmek hakikaten çok güç meseleydi.
Halil Bey’in emrindeki
kuvvetler
pek büyük zahmetlere katlanarak âsile
ri tedibe çalıştı. Arnavut âsîlerinden bir
miktar insan öldürdüyse de netice alın
mış değildi. Kayalıklara yerleşmiş bu
adamlar karşıdan karşıya taş, ok ve sa
pan gibi basit şeylerle savaşmakla be
raber, hiç umulmıyan yerlerden çıktık
ları. hâkim yerleri tuttuklarından kolay
kolay alt
olmuyorlardı. Bir defasında
dar bir geçidin üstüne ağaç ve asma dal
ları gerip üzerine taşlar yığdılar, ora
dan asker geçerken aniden yıkıp epey
ce askerin ölüm ünü sağladılar. Tenkil
hareketine bilahara Duçe Mehmed Paşa
da bizzat iştirak etti. Soğuğa, açlığa ve
bir sürü zahmetlere neferler gibi o da
bizzat göğüs gerdi. Ayaklarında ııikris
hastalığı olduğu halde kayalara tırman
maktan geri durmadı. Nihayet âsilerin
reisleri Vokodud'un öldürülmesi üzerine
KlementI dağlarındaki isyan söndürülebildi. Burada yakalanan âsi elebaşıları
nın bir kısmı kendilerini Klementi dağ
larının kaya ve tepelerine nisbet ederek,
başlarında dörder perçem burakır bun
lara gümüş halkalar geçirir uçlarını ku
laklarına veya boğazlarına
bağlarlar
mış. Duçe Mehmed Paşa bu başlardan
bir kaç tanesini İstanbul'a gönderdiği
zaman Sultan Murad, huzuruna bulunan
bazı Arnavut ekâbirine: *bu zencirli A r
navutları Duçe ne kıyafete koymuş, gör
dünüz mü?> diye alay etmiştir.
S I LTAN M URAl) İN BAfİDAD SEFERİ
Revan'm İranlılar tarafından geri alınması üzerine, Sultan M urad’ın ilk se
ferinde toprak kazancına ait maddi ne
tice ortadan silinip gitmişti. Fakat bu
seferin iranlılar üzerindeki manevî te
sirinin büyük olduğu anlaşılıyordu. Uzun yıllardan beri Osmanlı padişahları
sefere çıkmazken.
Dördüncü Murad’ın
hem devlet idaresinin
bozukluklarını
düzeltmesi, hem de muazzam bir ordu
nun başında Revan tarafından bağlıya
rak Azerbaycan’ın m ühim bir kısmında
cevelânda bulunması tranlıları hakika
ten düşündürmesi gereken bir meseley
di. Bu bakımdan İran hükümdarı, Revnn'ı istirdat etmiş
olmasına rağmen
padişaha bir elçi gönderdi.
Maksud Han adındaki bu elçi 9 ağusıcts 1637 de Üsküdar’a vasıl oldu.
I.'avudpaşa sarayında misafir edilen 1ran elçisi, hüküm darının sulh talebini
havı mektubunu Sultan Murad’a sun
mak niyetiyle gelmişti. Lâkin o sırada
pr-cişah Bağdad seferine niyetliydi. Bu
bak;mdan, Naımâ (C: 3, S: 322) mn iiack'fiyle: «sefer-i Bağdad mukarrer olır.itfjın anda cevap verilmek üzere red
olundu». İran elçisi Davudpaşa sarayına
kapatıldı. Maksud Han İstanbul’a gelir
ken iki adamını sekban kıyafetiyle Halc?b mıntıkasına bırakmıştı. Haleb valisi
Mehmed Paşa birer casustan ibaret bu
adamları yakalatıp İstanbul’a gönderin
ce elçinin kaldığı binanın karşısında asıldılar.
Revan'ın elden gidişine pek içerle
miş olan Sultan Murad, buranın imda
dına yetişmemekte kusur eylediği töh
meti ile Tabanı-Yassı Mehmed Paşa’vı
sadrıâzamlıktan azletmiş (2 şubat 1637)
Kaymakam Bayram Paşa’yı onun yeri
ne tayin etmiş ve M irahur Halil Ağayı
Divarbekir’e göndererek mühr-ü hüm â
yûnu aldırtmıştı. Yeni
sadnâzama da
serdarlık verildiğinden
Bayram Paşa
1637 baharında İstanbul’dan ayrılıp Bo
lu - Tokat - Amasya üzerinden Sivas’a
geçerek orduya m ülâki olmuş, oradan
Aııtep'e ve sonra Birecik’e giderek, bu
rada dökülen topları gözden geçirmiş,
cebehaneyi Musul’a naklettirmiş, sonra
Kars ve Erzurum tarafının hudut ahva
lini tetkik edip, kışlamak üzere Amas
ya'ya dönmüştü (Naimâ C: 3, S: 325),
Şelızâde K asım ’ın öldürülm esi
Bayezid ile
Süleyman’ın öldürül
mesinden sonra Sultan Murad’m Kasım
ve İbrahim isminde iki kardeşi kalmış
tı. Bunların her ikisi de padişahın öz
kardeşi idi. îki buçuk sene önce elini
1935
■
kardeş kanına bulamış olan Sultan Mu
rad, Bağdad seferine çıkmak üzereyken
Kardeşi Kasım'ı da öldürtmek (17 şu
bat) suretiyle cinayetini katmerlendirdi. Zeki bir kimse olduğundan bahsedi
len şehzâde Kasım boğdurulduğu sıra
da yirmibeş
yaşında
bulunmaktaydı.
Sultan Murad, öz kardeşi Kasım’ı boğ
durarak Osmanlı padişahlarının kardeş
katli serisine son halkayı ilâve ederken,
bir taraftan da o aylar zarfında adalet
fermam neşrediyordu (Başvekâlet ar
şivi, 87 numaralı Mühimme defteri No.
87, S: 74 ve 146). Bu fermanlarda, Sul
tan Murad, memleket idaresinde vazife
sahibi olanların halka kat’iyyen zulmet
memelerini ve her işi adaletle yürütme
lerini istemekteydi.
Sultan M urad'm İstanbul’dan
hareketi
Padişahın, Bağdad, seferi için uzuıı
zamandan beri yaptırdığı hazırlıklar ta
mamlanmak üzereydi. Birecik'te dökü
len toplan, sadrazam bizzat tetkik etmiş;
Bosna’da hazırlanan her biri yirmi be
şer bin güile daha yola çıkarılmıştı. Son
olarak beşbin yeni yeniçeri kapıya çık
mış, yani ocağa yeni beş bin yeniçeri kay
dolmuştu. Bu arada Sekbanbaşı Küçük
Hasaıı Ağa da yeniçeri ağalığına tayin
olunmuştu.
Son hazırlıkların ikmaline geçilirken
23 şubatta padişahın tuğlan
cebehane
önüne dikildi. Sefer edilecek saha çok uzakta bulunduğundan. Revan seferinde
olduğu gibi daha bahar gelmeden tuğ
lar çıkarılmış bulunuyordu. Tuğların çı
karılmasından bir hafta sonra Otağ-ı humâvun Üsküdar’a geçirildi. Sultan Murad'da 8 nisan (23 zilkade) da Üsküda
ra geçerek Otağa çıktı. Padişah 8 mayıs
1638 (23 zilhicce 1047) günü İstanbul’dan
hareket etti. Revan seferinde olduğu gi
bi Kaptan-ı derya ile Şeyhülislâm da se
fere memurdu. Bu bakımdan Şeyhülis
lâm Yahya Efendi ikinci defa padişahın
yanında sefere iştirak etmiş oluyordu.
Kaptan-ı derya Mustafa Paşa (Keman
keş Kara Mustafa Paşa) ayııı zamanda
rikâb kaymakamlığı vazifesini de ifa et
mekteydi. Ordu İnönü'ne vardığı zaman
Konya’dan ılgar ile yani sür’atle gelen
Veziriâzam Bayram Paşa padişaha m ülâ
1 V L alY I
ki oldu. Eskişehir’den geçilirken Osman
lI devletinin kurucusu Osman Gazi'nin
kayın pederi Şeyh Edebali'nin, Seyitga
zi’den geçilirken de Seyid Battal Gazi’nin kabirlerini ziyaret etti.
Sakarya Şeyhi diye tanuıan
idam ı
şahsın
Sultan Murad, Bağdad’a gitmek üzere yolda ilerlerken, daha önceki Revan
seferinde olduğu gibi ban kimseleri idam ettirdi. İlk mühim idam Bolvadin’
de vuku buldu. Hekimbaşı Emir Efendi
nin arpalığı olan M ihaliç’teki naibden
şikâyetçiler geldiğinden bunun yakalan
ması için adamlar gönderilmişti. A dam
cağız orduya getirilince derhal idam olundu. Konya'ya varıldığı gün de Bolu
sancak beyi Abdi Paşa ile, Yenişehir be
yi Şemsi Paşa-zâde de ayni akıbete uğ
ratıldı. Bunlardan da, daha evvelki m i
saldeki gibi reaya şikâyetçi
olmuştu.
Konya'da idam edilen asıl mühim şah
siyet «Sakarya Şeylıi» diye tanınan Şeyh
Ahmed idi.
Padişah Ilgın’a vardığı sırada Eski
şehir kadısı orduya gelerek,
Sakarya
şeyhi hakkında padişaha malûmat ver
di. Kadının anlattığına göre
(Naimâ,
C: 3, S: 335); Sakarya nehri kenarın
da oturan bir şeyh öldüğü zaman şeyh
Alâaddin onun yerine geçip seccadenişin olmuş, işte bunun müridlerinden A h
med adındaki şahıs ise mehdilik iddia
ederek etrafına adamlar toplamıştır. K a
dı, şeyhin mehdiliğine inanan kimsele
rin. «onun yolunda can ve başlarını feda
etmeyi kendi canlarına minnet bildikle
rini» de ilâve eylemiştir. Eskişehir kadı
sı, şeyh hakkında daha bazı bilgiler de
verdikten sonra, izalesi temin edilmezse
büyük bir fitnenin kopacağı mütaleasmda bulundu.
Sultan Murad, Sakarya şeyhinin du
rumundan haberdar olunca Anadolu bey
lerbeyi Vardar Ali Paşayı onun üzerine
şevketti. Emrindeki yedi sekiz bin kişi
ile şeyhin üzerine gidip harbe tutuşan
Anadolu beylerbeyinin kuvvetleri bozul
du. Bunun üzerine padişah, şeyhi tamyan ve o mıntıkalı olan Çifteler’li Osman
Ağa'yı bu işe memur etti. Üç bin kişilik
kuvvetle harekete aeçen Osman Ağa ne
ticede Sakarya şeyhini on îk. ar'amı ile1
2936
Dördüncü Murad’ın Bagdad muhasarası (Eski bir tablodan).
birlikte yakahvarak Konya'ya getirdi.
Suitan Murad şeyhi görünce:
«— Baka, sen Hazret-i İsa’yım der
mişsin, gerçek midir?ı
Dedi, şeyh ise:
i — Hâşâ, ben ümmet-i Mulıammeddenim ve İsa Aleyhisselâma muntazırlardanım».
Cevabım verdi. Daha bazı suallerde
tevcihinden sonra idamını emretti. Ta
raftarlarının silâh kâr etmiyeceğine inandıkları bu adamın evvelâ mafsalla
rından parmaklarını kestiler. Bu feci ameliyeye rağmen bir defa «of [s demediği,
lıattâ cellât Kara Ali'ye «acele etme cellâd ağa'.ı hitabında bulunduğu söylenen
bu adamın bilâhara burnu, kulakları, el
leri ve ayaklar; kesilip ordu saflan ara
sında dolaştırılarak feci şekilde öldürül
dü (17 hazii'an 1638).
Mevlâna ahfadından Bekir
Çelebi’nin sürgiin edilmesi
Sultan Murad Konya'da iken Mev
lâna Celâleddin-i Rumi ahfadından Be
kir Çelebi hakkında şikâyet edildi. Padi
şah Revan seferine giderken Bekir Çe
lebi ile gerüşmüş, kendisine iltifatla bu
lunmuş ve bu arada onun tekkesi için
yıllık dörtbin kuruş ilâve tahsisat ayırttırmıştı. Padişahın iltifatı ve bu tahsi
sat üzerine şımaran Bekir Çelebi etrafı
na hükmetmeğe başlamıştı. Konya’daki
hükümet adamları ve kadılar ona m ü
racaat etmeden iş göremez (Naimâ C: 3.
S: 338) olmuşlardı. İşte bu vaziyetler
kendisine duyurulunca Sakarya
şeyhi
hadisesinin tesiri altında bulunması muh
temel olan padişah Bekir Çelebiyi idam
ettirmek istedi. Fakat sadrazam, şeyhü
lislâm ve Silâhdar Mustafa Paşanın ri
cası üzerine, şeyh Bekir Çelebi’yi İstan
bul’a sürgün etti.
Sultan Murad Konya’da sekiz gün
kaldı. Bu arada bir gün tebdil gezerken
birbiriyle konuşan iki yeniçeri subayın
dan birine sertçe bakıp geçti. Padişahın
(iazabla baktığı adam, vaktiyle zorbaları
tahrik etmiş olan Sadrazam Receb Pa
şanın matrâcısı idi. Bedeni gibi hafızası
da çok kuvvetli olan Sultan Murad se
nelerce sonra onu bir görüşte tanımıştı.
Ordugâha dönünce yeniçeri ağasını ça
ğırarak Husrev Subaşı adını taşıyan bu
adamın idamını emretti. O da idam işini
yeniçeri kethüdasına havale etti. Ket
hüda akşamleyin Husrev Subaşı 'yi ça
ğırtınca. vakitsiz çağrılışından ve tebdil
gezen padişahı tanıyıp sert bakışından
şüphelenip kolluğunun altına bir bıçak
saklıvaıak kethüdanın çadırına gitti. Xçeri girer girmez vaziyeti anladığından
koltuğundaki bıçağı birdenbire çekince
ortalık karışıverdi. Bundan faydalanıp
dışarı fırlayan Husrev Subaşı karanlık
tan istifade ile siir’atle uzaklaştı ve izi
ni kaybetti.
O rdunun HaJep’e ulaşması
Konya'da sekiz gün kalındıktan son
ra 25 haziranda hareket edildi. Ereğli.
Ulukışla, Çiftehan, Gülek Boğazı, Adana,
Misis üzerinden Pavas iskelesine varıl
dığı sırada Mısır valisi getirdiği iki ka
dırga dolusu hediyeyi burada teslim et
ti. Payas’tan İskenderun’a ilerlenip, on
dan sonra Amanos dağları aşıldı. Antak
ya önüne gelindiği sırada padişahı gör
mek istiven şehir halkı Âsi nehri üze
rindeki köprüyü sımsıkı doldurmuştu.
Bu durumu gören padişah, Naimâ (C: 3,
S: 343) nın ifadesiyle: «Köprüye uğramavıp ol nelır-i azime at uğratıp yeldi
rip geçti. Padişah suyu geçmiş denildik
te tuğcular ve rikâb-ı hümayun ağalan
ve bendeleri bir mertebe ıztırab ile suyu
geçtiler ki boğulmak mertebesine varıp
azim mihnet çektiler*.
Nihayet İstanbul’dan itibaren elli
beşinci menzilde Halep’e muvasalat olundu (23 temmuz 1638). Sultan Murad
burada ordu ile onaltı gün kaldı. Üme
radan Rıdvan Beyin
idaresinde gelen
Mısır kuvvetleri burada orduya iltihak
etti. Padişah Halep'teyken, silâhdar Pa
şanın hizmetinden kaçmış bir genci is
tihdam ettiği için Karahisar mütesellimi
Saraç-oğlu; orduya geç iltihak ettiği için Ohri sancak beyi Piri Paşa katlolundu. Devlete hayli hizmetleri dokunmuş
ve âlim, fazıl bir kimse olan Piri Paşa
nın öldürülmesi üzüntü yaratmıştır'.
Hekimbaşı Em ir Çelebi’yi
Ölüme götüren ceza
Ordu Nizip’e geldiği sırada Sultan
Murad, hekimbaşı Emir Çelebi’nin ölti-
1937
i a r i h v e :m i
nıüne sebep olan bir ceza tatbik etti.
Emir Çelebi bilgili, mesleğinde mahir,
hazik, ayni zamanda hoş sohbet bir adamdı. Sultan Murad kendisini sever ve
onunla sık sık şatranç oynardı. Fakat
kendisi gizliden gizliye afyon kullanırdı.
Onun bu kusurunu öğrenen ve hekimba
şı lığa kendi adamlarından Zeynelabidin
EfendiVi geçirtmek isteyen Silâhdar Mus
tafa Paşa her fırsatta padişaha hekimbaşının afyon kullandığım söyler, padi
şah sorunca o da tabii bunu inkâr eder
di. Silâhdar Paşa nihayet hekimbaşının
mahremlerini elde ederek, Emir Çelebi’nin, afyonu çakşır içindeki entari cebine
ını olana ölüm yaşamaktan müreccahtır»
diyerek almadı. Ve afyonun üzerine bir
kâse buzlu şerbet içtikten bir müddet
sonra öldü. Emir Çele'oi'nin bu şekilde
dünyadan göçmesinden sonra Zeynelabi
din Efendi hekimbaşı tayin edildi: boylece Silâhdar Mustafa Paşa da muradına
nail oldu (Xaimâ. C: 3. S: 345).
Halep'ten sonraki konaklardan birin
de Sultan Murad tebdil gezerken tütün
içen ondört kişiye rastlayıp derhal idam
ettirdi. Türlü eziyetlerle öldürülen bu
tütüıı içenlerin ikisi yeniçeri, birisi m u
kabele halifesi, birisi de kapıcıbaşılardan idi. Bir gün gayet kıymetli bir kutu
yuvarlanarak padişahın çadırı kenarına
kadar geldi. Bunun sahibi arandıysa da
sahip çıkan olmadı. Zira kutunun bir ta
rafında bir lülelik tütün ve bunu içmek
için ufak bir çubuk vardı. Bu son misal
ler bir daha gösterdi ki bunca sıkılık ve
idamlara rağmen tütün içenlerin arka
sını almak imkânsızdır.
Bayram Paşa’r.m ölüm ü
Sultan Dördüncü Murad
yerleştirdiği hokka içinde taşıdığını öğ
renip vaziyeti padişaha bildirdi. Padi
şah ise bunu öğrenince gezinmek baha
nesiyle kalkıp onun yanına gitti ve giz
li cebinden afyon hokkasını çıkarttırdı.
Hokkada mevcut on dirhem kadar af
yonun tamamım hekimbaşıya yedirdi.
Emir Çelebi «padişahım, kuluna kıyma,
yazıktır» dediyse de dinlemedi. Sonra
kendisiyle üst üste üç parti şatranç oy
namasını emretti. Emir Çelebi fenalaş
maya başlayınca müsaade isteyip kalktı.
Çadırına gittiği zaman talebelerinin acele hazırlamış oldukları ilâçları «bana
ilâç gerekmez, silâhdar gibi kavi bir has
Urfa civarındaki Celab (veya
Culab)
konağına varıldığı sırada Veziriâzam
Bayram Paşa öldü. Sultan Murad veziriâzamın çadırına girerek vefakâr ve ka
dirşinas tanıdığı veziriâzamınm cenazesi
önünde ağlayıp gözyaşı döktü. Bayram
Paşanın cenazesi orada defnedilmiyerek
İstanbul’a nakledildi.
O sırada rikâh kaymakamı olarak
orduda bulunan Kemankeş Kara Mus
tafa Paşa sadrazamlığım bekledi, başka
ları da onun sadrazam yapılacağını
tahmin ettilerse de. Sultan Murad mukarriblerinden Silâhdar Mustafa Paşa ile Ruznamçeci İbrahim Efendinin tavsi
yesiyle bu vazifeye Tayyar Mehmed Pa
şa tayin edildi. O sırada Musul muhafa
zasında bulunan Tayyar Mehmed Paşa
kendisine getirilen mühr-ü
hümâyunu
teslim alıp
Musul'dan
hareketle Diyarbekir'de padişaha m ülâki oldu.
Kısa bir müddet sonra ordu Cerahlı
konağında bulunduğu sırada Ruznamçeci İbrahim Efendi’de vefat eyledi- Onbeş sene kadar ruznamçecilik etmiş olan
İbrahim Efendi’nin bilgisini, kararların
daki isabeti, zorbaların temizlenmesinde
Sultan M urad’a yol göstermesi hususla-
1938
J t- IN I
t
c. ı
Dördüncü Murad'm şahsiyeti
(İlâ v e : 122)
★
Onyedlnci asır Osmanlı padişahları
arasında cn büyüğü, lıattâ bütün Osmanlı
hüküm darları
arasında dikkate defter
lerden biridir. 1623 eylülünde tahta ge
çip 1640 şubatında ölen Dördüncü Mürad ın saltanatım iki kısım halinde m ü
talâa etmek gerekir. 1632 yılına kadar
devam eden birinci devre onun çocukluk
ve yeii$me yılları addedilir. Sultan Mu.
rad ın hakiki şahsiyeti
bundan
son“a
meydana çıkmıştır.
den y ıllard a, T ürklerin A v ru p a 'd a k i en
b üy ük hasm ı olan A v ustury alIların otuz
sene harpleriyle m eşgul olm ası, O sm an
lIla r için m u h a k k a k ki b ü y ü k b ir ta
lih lilik olm u ştu r. Şayet bu sırada Avus
tu ry a lIla r otuz sene h a rb i gibi m ü h im
b ir gaile ile basbaşa k alm ay ıp da İran
lIla r
m isali fırsattan istifadeye çalışsa
la rd ı, im p a ra to rlu ğ u n A v ru p a ’da toprak
k ay b ın a m a ruz kaim as: m u h ak k a k g ibiy
di. H a lb u k i D ö rdün cü M u ra d ın düzeltici
faaliyeti sayesinde devlet perişan d u ru m
dan ku rtulm u ş, bizzat kendisi Ira n lıla ra
karşı m u v a ffa k iy et
kazandıktan başka,
kendisinden sonra A vrupa ta ra fın d a istilâ
h arbi teşebbüsünde dah i b u lu n u lm u ştu r.
Dördüncü Murad hakkında sıhhatli
bir hükme varabilmek için, imparatorlu
ğun, yala 12 onun saltanatı devrine rast,
lıyan durum unu değil, onun zamanından
yarım asır kadar gerilere uzanan halini
de birlikte gözler önüne getirmek icap
eder.
Sultan Muad, gayet tabii olarak,
İcraatında kendi zamanındaki vaziyeti ve
hâdiselerin tesiri altında kalmakla bera
ber imparatorluğun, kendi zamanından
önceki durumu ile de sıkıca İlgilenmiştir.
Koci Bey in ona bir risale sunmuş ol
ması bunun en güzel delilidir.
D ördün cü M u ra d , gerek İsta n b u l’da,
gerek eyâletlerde asayişsizliği tam m ân a,
siyle ortadan k a ld ırm ış ; askeri disipline
k av u ş tu rm u ş :
rüşveti b ü y ü k m ikyasta
önlem iş; k anun, nizam ve emirlere uy
m ayı tem in etm iş; devlet v a rid a tın ın art.
m a sın a â m il o ldu ğu gibi h azîne nin car
Cur edilecek şekilde usulsüz harcanm a,
sim da önlem iştir.
D ö rd ü n c ü M urad d izbo yu rüşvet, il
timas, çeşitli
düzensizlikler ve m ü th iş
z o rb a lığ ın m evcut olduğu, im p arato rlu k
arazisinden
to p ra k k o p arm ak için b ir
devletin harp açm ış b u lu n d u ğ u bir dev
rede ta h ta geçti. İdarey i şahsen ele aiınca b u n la rı düzeltm ek üzere faaliyete
koyuldu.
Z o rbalık ve idaredeki bozuk,
lu k ları
o rtadan
k a ld ır m a k için gayret
sarfeden
D ö rd ü n c ü M urad, bu haliyle
bir «ıslahatçı» h üviyeti arzeder.
Y aln ız
bu düzeltm eyi pek iajzla kan a k ıta ra k
yapm ış, arada gün ah s ız kim seler de boy.
n u n u cellâdın kem endine
k a p tırm ıştır.
T ü tü n yasağı g ib i bahanelerle d a h i b ir
sürü zorba ve serseri tem izleyen, e m ir
le rin in m u tla k ta tb ik in i isteyip m ü sam a
ha ne dir bilm eyen D ö rd ü n c ü M u r a d 'm
saltanat devri k orkunç bir m anzara ar.
zederse de, onun bu icraatı sayesinde,
su k u ta yaklaşm ış bir devleti u çu ru m u n
kenarından çevirm iş o ld u ğu in k â r edi
lemez. O sm anlı
İm p a ra to rlu ğ u n d a n i
zam sızlık ve asayişsizliğin
son haddini
b u ld u ğu S u ltan O sm an v ak ’asu ıı ta k ip fi
D ö rd ü n c ü M u r a d ’in çok enerjik bir
insan o lduğu g örülm ektedir. Y a ln ız İs
ta n b u l'd a değil
seferlerde bile sık sık
tebdil gezerek düzensizliklere bizzat vu
k u f peyda etmeye çalışm ası, ok ve k ılıç
talim le ri y a p ışı;
seferlere çıkm ası ve
m uharebe sahasında asker ve k u m an dan,
ları teşci için siperleri dolaşm ası ener,
jîsine örnek teşkil eden şeylerdir.
B ir sürü adam öld ürtm e k suretiyle
zorbalık, rüşvet ve ir t ik â b ı önleyen, bu
sayede m em lekette şiddete m üsten it b ir
disip lin tesis eden S u lta n M u rad, m u tlak,
kak k i fazlaca İnsafsız b ir kim seydi. Os
m anlI tarih in d e ilk şeyhülislâm katleden
padişah S u lta n
M u r a d 'd ır .
Ö ld ü r d ü ğ ü
kimseler arasında kadı, beylerbeyi, san
cakbeyi, gibi m ü h im m a kam sahiplerin,
den de bir hayli insan v a rd ır. B u n la r
dan b azıları Önemli bir suçu olm a dan
p adişahın a n i gazabının k u rb a n ı o lm u ş
lardır. K ız d ığ ı zam an u fa k b ir vesile ile
adam ö ldürm e kte n çekinm eyen padişahın
bu h a li, y a k ın la rı h attâ h a lk üzerinde
i
1939
-*
T A RIH V EM 1
bile m ü th iş kork u y aratm ıştı. B ir gün
B eşiktaş'tan geçerken önüne b ir y ü k a.
ra bası çık m asına k ızıp arabacıyı o k ile
yaralam ış, b u n u n la da h ır s ın ı alam ıyarak
öldürülm esini
isteyince, y anın da b u lu
nan Duce Mefcmed zav allının zâten ölm üş
o ld uğu n u söyliyerek işi geçiştirm işti. Ah_
med R e fik B e y 'in T arih .i Osm ani E n c ü
m eni m ecm uasında
neşretmiş
o lcu ğu
S u ltan M u r a d ın hatt-i h u m ây u n lar: ara
sında: «K asan hapsolunsun, am a bu m el
u nu hem en şim di k ap ıcılar kethüdasına
gönderip, çeşme önünde basını kestirsin.
Ben dahi y ukardan bakarım a satırların !
ih tiv a eden b ir hatt-ı h ü m â y u n u n m ev.
cudlyeti, onun
gazabın ı ve bu noktada
bile ne kadar sıkı takipçi o ld u ğun u gös
teren bir örnektir. Çok sert bir insan
olm asına rağm en h ak lı söze gücenm edL
gine dair m isaller zikredilm esi de mümk ün d ür. B u m evzuda
p adişah ın hocası
Sam i Y u su f E fe ndi şöyle der: «P adişah.!
m e rh u m , bunca heybet ve satvet sahi
bi o lm a kia beraber, garazsız ve h a k söze
razı olup incinm ezleroi. M ahrem ane soh
betlerde şarabın z a ra rın ı iza h ettiğim iz,
de "E fe n d i do ğru söylersin" deyip töıv
beye m üteah iıid olm uşlardı»*
I
i
]
ı
i
ferinde de harp sahalarına kadar bera
berinde g ö tü rd ü ğ ü Ş eyhülislâm Y ah y a E_
fendi seçkin bir şairdi. S u lta n M u rad ın
Y ahya E fendi y i y an ın d a n ay ırm a m a sın
da, unun h ü k ü m d a r la
ülfetteki vuku fu
kadar sa n 'a tk â r ta r a fın ın ü s tü n lü ğ ü n ü n
de rolü vardı. S u lta n M u ra d 'm meclisine
topladığı ve sohbetinden zevk a ld ığ ı daha bir h a y li şair m evcuttu.
D ö rd ü n c ü
M u ra d ın
kendisi de şair olup şiirde
«M u râd l» m a h la sını k u lla n ırd ı. A lim ve
san a tk â rla rı h im aye eden S ultan M u ra d .
zam an ın ın m e şh u r vâızl& rından Kadı-zâde
M ehm cd E fe n d i ile ih tilâ f halinde b u lu
nan S u lta n A hm ed C am ii v&ızı Sivâsî Abd u lm e d d E fe n d i ve G alata mevlevihânesı
pes in işin i İsm aü Dede’ntn vâız ve m ü
nakaşaları ile ilg ile n m iş tir. B u şahsiyet
lerden, daha ziyade K a d u z â d e ’y i
tercih
eden S u lta n M urad, onun fik ir ve gö
rüşlerin in tesiri a ltın d a kalm ıştır. Kahvelıâneleri k a p a tıp tü tü n İçenlere karşı
cezalar tatbik in de Kadi-zâde n in te lk in
le rin in ro iii v ardır.
S u lta n M u raa h a tta t ve m usikişinas
lara karşı da cok y a k ın a lâk a göster
m iştir. M eşhur seyyahım ız E vliya çe le b i
n in bild ird iğ in e gö?e; cumartesi geceleri
S u ltan M u r a d 'm irade ve hafızası_çok
kuvvetliy di. B ir g ö rd ü ğ ü adam ı senelerce
sonra ta n ır, herhangi b ir İş ve hâdiseyi
kolay kolay u n u tm azd ı. Devlet işlerinde
in tiz a m ı sever, lâkaydiden hoşlanm az ve
ihm ale ta h a m m ü l edemezdi. Fazla sertliği
bir tarafa bırakılırsa* onun, hüküm dar*
lık sanatının ehem m iyetini m ü d rik ve in
celiklerine v âkıf
b u lu n d u ğ u
g örülür,
Sagrcdo,
S ultan M urad ın her tarafta
h afiye b u lu n d u rd u ğ u n u ve M a c lıla v d 'in
«L c Prînce» adlî eserini bir nıu h tc diy e
tercüm e ettirerek
ok u duğunu
söyle”.
Y abancı devlet m üm essilleri o nu n
sert
ta b ia tın ın altın d a siyasette ince b ir vu
k u fa sahip b u lu n d u ğ u n u b ildlrirler.
M hi-han. hanende ve sazendeleri dinler
di. S u ltan M u ra d 'ın tâ lik yazıya m erakı
o ld u ğu n u m u h te lif
m isallerden öğ re n
mekteyiz. Z am anın h a tta tla rın d a n Nfefeszâde K â tib İb ra h im E fe n d fy e h a tta tlık
sanatına d a ir bir eser y azm asını söyle
m iş, o d a «G ülzâr*ı savâb» a dlı risalesini
m eydana g etirm işti.
S u lta n M urad,
ihm alden nefret et
tiğ i derecede
israftan d a hoslanm azdt.
C ülûsu n da boş vaziyette b u ld u ğu hazîne
yi doldu rm u ştu r. K endisi işleri ele a lın
caya kadar pek cok kim seler
irtlk â b
y olu yla servet sahibi olm uş b u lu n d u k la
rı cihetle, b a z ıla rın ın servetine şüphe ile
bakar, h a ttâ şüphesi kuvvetlenirse bazan
m üsadere c ihetine de giderdi.
D örd ün cü M u ra d ’m
zam anı
âlim ,
şair, tarihçi, nâsir, hattat, m usikişinas g i
bi muhteUC sahalarda kendini göstermiş
adam lar b ak ım ın d an hayli zengindir. O n
yedinci asrın ilk y a rısının en değerli &Um ve şairlerinin o lg u nlu k çağla rı D ö r
düncü ?rlurad zam anına rastlam ak tadır.
İdarî, m a il, askeri b o zu k lu k la rı düzelt*
mek İçin pek şiddetli hareketlerde bulu
nan S ultan M urad ilim ve san’a t adam
la rın a y a k ın lık ve alâka gösterirdi. D iva n
edebiyatında kaside ta rzın ın en parlak
y ıldızı olan N e f l, D ö rd ü n c ü M urad m en
fazla alâk asın a n ail olan şairdi. İ k i se
S ulta n M urad geniş o m uzlu, İri ke
m ikli. uzun boylu ve m ütenasip endam lı
İdi. Gözleri e lâ T çehresi m ehfb, bakışları
şiddet ifade eder vaziyetteydi. Vücutca
pek kuvvetli olan p adişahın bu d u ru m u
na m ü te a d d it m isaller zikredilir. Cüsseli
bir adam o ld u ğ u belirtilen ve pazuların ın k u v v e tliliğ i sebebiyle s ilâh d arlığ m d a
b u lu n a n M usa (P asa) y ı bir g ü n sag fi
liyle lu ışaâm d an tu tu p k ald ıra ra k Haso.
dayı birkaç defa d o la ştırd ık ta n
sonra
y o rg u n lu k hissetmeden yine eski yerine
getirip b ıra k m ıştır. K ılıç, ok. harbe ve
1940
Beyden naklen Naimâ metheder. Bunun
la beraber onun aleyhinde kalem kulla
nanlar da vardır,
Trablusşarrrda M üiegallîbe Seyfoğhvnun öldürülm esi
Dördüncü Murad zorba ve miitegallibe takımının temizlenmesi hususunda
hassas davranmakla beraber, henüz im
paratorluğun her köşesinde müıegallibeniıı tegallübüne son verilmiş değildi. N i
tekim Trablusşara’da bu neviden bir aıle mevcuttu. Seyf-oğulları diye tanınan
bu aile yerli araplardandı. Trablusşam5^
d aki hükümet mümessillerine itaat et
meyen Seyf-oğulları tegallüb yoîıyle bir
—>
gına şahit o lu nm a k tadır. S ilâ h d a r Mus^
tafa Paşa, Em irgüne-oğlu (Y usu f Paşa)
ve M usa Celebi bu tip kim selerdir. E m ir,
gune-oglu na m ın d a k i seiîh ve bay ağı a*
dam ın, S u lta n M u ra d 'a daha ziyade sofi,
bet ve sofra dostluğu e ttiğ i m u h a k k a k
tır, L â k in yine sefihlerden olan S ilâh d ar
M u sta fa P a şam ı^ h ü k ü m d a r a bazı icraa
tında tesir ettiği g ö rü lü r. Meselâ., çevirrtîSi iîtne ve fesat neticesinde hekim başı
E m ir Çelebi n in ftlüm üne sebep o lm uştur.
Sultan M u ra d 'iîı y a k ın la rın ı teşkil eden
kim selerin hepsi d£ sefil ve sefih kimse
ler değildi. Meselâ, m usahipleri arasında
D eli H üsey in Paşa g ibi değerli b ir şah
siyet de vardı. Sefih y a k ın la r ı
onun
fazla içk i içm esine â m il oluy orlardı, E a.
tılf tarihç ile rin bey anların a göre, S u ltan
M urad bazı geceler kendin i bilmiyecek
derecede salıog oludu. P adişahın iç k i me
selesi üzer inde epeyce d u ra n «Sagredo».
akşam y e m e lin d e n sonra verdiği em irle,
l i n ir.faz edilm em esi hususunda tenbihatta b u lu n d u ğ u n u rivayet eder.
D ö rd ü n c ü M u r a d ın m ühim ce kusur,
la n bu lu n d u ğ u m u h a k k a k tır. F a k a t, en
b üy ük kusuru olan insa fsızlık derecesine
vnran kan d ö k ü c ü lü k ve İstibdad ına rağ
m en. y a p tığ ı hizm etler ve istihsal e i ti ¿i
neUce bakım ından, b üy ü k bir h ük ü m d ar
olduğunda da çüphe edilm em elidir.
b u n la r m lsillü
s e İ h l a r ı pek ustalıkla
k ail anırdı. A ttığ ı ok. b ir nevi kısa m ız
rak olan harbe ile k a lk a n ı deler; k ıh ç
İle m erkebi ikiye bölerdi. İk iy üz ok kalık
gürzü sallıyarak id m a n yapardı.
İsta n
b u l'da Eskisa“ay Hdan a ttı Sı b îr ciridi S u l
tan Bayezid C am ii
m in are sinin dibine,
H alep kalesinden
a ttığ ı b ir tir id i de
hendeği aşırtıp Saraçhane üzerine düşür
m ü ştür. Iiind elcisinin
T ü 'e n k fın d ığ ı
fk urşu n ) ve ok ile m e z diye
getirdiğ i
ril k u lay ın d an gergedan postu k ap lı bir
kalkan ı harbe ve ok ile delm iştir. C irit
ile deJdlgl 8 arnavut k a lk a n ın ı B u d ln 'in
Beç kapısına a s tırd ığ ım , 12 Cebeye ck
saplayıp M ısır’a gönderdiğini* onun za
ra an ın ı bizzat yaşıyaız «Tsriîı-i G ılm a n if
m üellifi
Mehmed H a lîfe bildirm ek tedir,
i ’ fne çafidas m üverrih le r olan K â tib Çe
lebi ile Feçcvî, onun m u h te lit hususiyet
lerine ait m a lû m a tın y a n 3nda ala binm e
m erak ve meharetine d air de b ilg i ve
rirler. O sm anlI p ad işah ların ın m u ta d ı o*
lan y attan gay rı o irit o y un u için 40,
hattâ bazan Üç dört y üz at b u lu n d uru rd u .
Ç ok uzun m üddet a l s ırlın d a yolculuca
m ü te h a m m il olan S a lta n M urad. koşu ha
linde bir attan diğerine atlıyacak dere
cede de çeviklik ve m ehareî sah ibiydi.
İh tişam ve gösterişe d üşk ün olm akla
beraber, bu h alinin m a lî b ir k ü lfe t sek
line bürünm esine m üsaade etmez* seya
h a t ve gezintilerinde e trafında b u lu n d u r
d u ğu alayı kendisinin m ehabetini ve halk
üzerindeki m üessiriyetini a rtırm a k üzere
vasıta k ılm ay a dik kat ederdi. R evan se
ferinden dönüşte,
başka
p adişahlarda
rastlan m am ış şekilde, sirtm d a b îr zırh,
başında beyaz sarık üstüne siy ah sorguç
ta k ılm ış bir m iğfer
b u lu n d u ğ u
halde
şehre girişi, B agdad seferi dönüşünde de
yine basında m iğfer
b u lu n d u ğ u halde
halka g ö rü n ü şü , o nun bu hususiyetlerine
misal diye zikredilebilir.
D örd ün cü M urad, afy o n ve tü tü n d e n
nefret etm ekle beraber içkiye ifr a t de
recede düşkündü. İçki ip tilâsı y üzünden
etrafında b a iı sefih kim selerin toplandı-
lîïbliyoÉTiifya : Mustafa Naim â ; Ta*
ıih C: I I ve I I I . Kâtib Çelebi: Fezleke
C : I I . Peçuylu İbrahim ;
Tarih C : II.
Karaçclebi-zôde
AbdülÆziz;
Ravzat-ül
-ebrar. Solak-zâtîe; Tarih. Mehmed Halife:
T aıih.i gihnéni. Topçular K âtibi Abdulkadir: TevarihJ Âl-1 Osman.
Hammer
(M. À tâJj Devlet-i Osmaniye taıih ! C:
IV. Sagredo: Histoire de lEm pıre Otto.
man, Ricaut; Histoire de l'Empire Otto.
man. D. Cantcmir; Histoire de TEmpire
Ottoman.
Thévenotj Relation d'un vo
yage fait au Levant. D u Loir; Voyages.
Evliya Celebi; Seyahatname C: 1. Ahmed
Reflkj Sultan Murad.i Rabiin hatt.i hü
mâyunları <Tarihi ûsm ani encümeni mec
muası s: 39). Islâm Ansiklopedisi.
1941
hayli de mal biriktirmişlerdi. Trablusşam valisi Şahin Paşa eyâlete yeni gel
diği sırada kendilerini şüpheye düşür
meden Seyf-oğlu Ali ve Asai isminde
ki iki kardeşi davet etti. Bunlardan An m Kâtib Çelebi ve Ma'n-oğlu Hüseyin
saf altıyüz müsellah Arab ile Şahin Pa
şanın davetine icabet etti. Şahin Paşa,
Seyf-oğlu Asaf’ı çadırında tevkif edin
ce bunu duyan taraftarları
defterdar
çadırını yağmadan işe başlayıp mücade
le etmek istedilerse de; Şahin Paşa al
dığı tertibat ile bunların çoğunu kılıçtan
geçirdi- Asaf'ı da kale bedenine astırdı.
A safııı kardeşi Emir Ali vaziyeti öğre
nince dağlara kaçtı. Şacıiıı Paşa bu m u
vaffakiyetli neticeyi İstihsal ettiği sıra
da, Sultan Murad Bağdad’da bulunuyor
du.
Tebriz ti»rafına yapılan akın
hareketleri
Padişah Halep’e kadar geldiği ve
gerek buraya gelinceye kadar, gerekse
bundan sonraki kısımda beylerbeyleri
nin iltihakları ile ordunun miktarı ka
bardığı sırada, artık İran hududunda da
mücadele başlamaktaydı. Bu cümleden
olarak; Erzurum valisi vezir Kenan Pa
şa ve Ahıska hâkimi Sefer Paşa Tatar
askeri ile birlikte Revan üzerine bir akm hareketinde bulundu. Bunlara karşı
çıkan İran’ın Revan valisi Kelb Ali Han
mağlûp olup dönüp Revan kalesine gir
di. Kenan Paşa aldığı esir ve ganimet
lerle gelip orduya iltihak etti.
Bağdad’ın muhasarası
Ordu Musul'a geldiği zaman Sultan
Murad bütün kapıkulu askerlerine b i
ner akçe bahşiş verdirdi. Musul’dan öte
ye topların bir kısmı Dicle üzerinden bir
kısmı da karadan nakle karar verildi.
Nehirden nakledilen toplar yirmi gün ka
dar gecikecek ve topların tamamen ne
hirden nakledilmevişindski isabet sonra
dan anlaşılacaktır.
Nihayet ordu 14 kasım 1638 (7 receb 1048) de Bağdad’ın 7 kilometre ka
dar kuzey batısında Dicle’nin sağ sahi
linden biraz içerde olan Kâzını i ve Ve
vardı. İstanbul’dan buraya gelinceye ka
dar 186 gün geçmiş ve oturak (mola, is
tirahat) ile geçen 66 günün dışındaki
günlerde yol yürünmüştü. Ordu, imam
Musa Kâzım’ın türbesinin bulunduğu Kâzımive'ye vardığı gün Veziriâzam Tay
yar Mehmed Paşa Bağaad önlerine gidip
konak ve metris yerlerini gözden geçi
rip tetkik ettikten sonra döııdü. Ertesi
gün yani 15 kasımda Azamiye’de padişa
hın otağı kuruldu ve toplanan harp mec
lisinde derhal muhasaraya geçilmesine
karar verildi.
Hafız Ahmed Paşa Bağdad'ı, Karanlık-kapı tarafından, Husrev Paşa îmam-ı
Azam-kapısı tarafından döğüp zorladı
ğından, buralar İran kuvvetleri tarafın
dan fazlaca tahkim edilmişti. Bu defa
umulznıyan taraf olarak mütalâa edilen
Ak-kapı semtinden zorianmaya karar
verildi. Fakat diğer yerlerin emniyete
alınması da ihmal edilmedi. Karanlık kapı tarafına baskın ihtimaline
karşı
nöbetçi kuvvetler konuldu. Padişah da
ha Musul'da iken Bağdad’dan çıkıp îran’a giden üç kişi yakalanmış ve bun
lar sıkıştırılınca Bağdad'm Ak-kapı ta
rafında İranlIların tahkim tedbiri alma
dığı öğrenilmişti.
15 kasımı 16 kasıma bağlıyan meh
taplı bir gecede Osmanlı askerinin siper
kazıp mevzilere yerleşmesiyle Bağdad
muhasarası başlamış oldu. Otağ-ı hüm â
yûn Azamive’ye kurulmakla
beraber
Sultan Murad: «Bağdad’ı
fethetmeden
seı‘-mezhebimizi ziyaretten utanırım»
diyerek İmam-ı âzam türbesini ziyareti
fetihten sonraya bıraktığı gibi, bu m üd
det zarfında Azamiye'deki
otağına da
girmedi.
Kumandanlar arasında muhasara sa
hası şöyle taksim edilmişti: Ak-kapı da
Veziriâzam. yeniçeri ağası Haşan Ağa ve
Rumeli beylerbeyi Arslan Paşa-zâde Ali
Paşa; onların aşağı tarafında Karardık kapıya doğru Mustafa Paşa, Sivas va
lisi kör-hazinedar İbrahim Paşa, kırk
yeniçeri subayı ile samsuncubaşı, Köstendil ve Avlonya sancak beyleri; bun
ların ilerisinde Anadolu beylerbeyi H ü
seyin Paşa, Mısır askeri ve kırk yeni
çeri subayı ile zağarcıbaşı bulunuyordu.
Karanlık-kapı ilerisine de iki paşa ida
resinde nöbetçi kuvvetler yerleştirilmiş
vaziyetteydi (Naimâ. C: 3, S: 363).
1942
Padişahın idaresindeki Osmanlı or
dusunun Bağdad üzerine geldiğini haber
alan İran hükümdarı Şah Safi bir ta
raftan Bağdad’dakı tahkimatın artırıl
masını emrederken, öte yandan da bu
raya ilâve kuvvetler gönderdi. Revan
fethinde Sultan M uradın serbest bırak
tığı Mir Fettah-oğlu'nun enirine 12 bin
seçme tüfenkendaz vererek Bağdad m u
hafızı Bektaş Han'a gönderdi. Böylece,
Hammer (C: 9. S: 242 ve devamı) in bir
Ermeni dönmesi olduğunu seylediği
Bektaş Han'ın emrinde 30-40 bin kadar
insan birikmiş oluyordu. Şah Safi ayrı
ca kendi emrinde mühim miktarda kuv
vet tutarak Bağdad'a altı konaklık me
safede İneklemekteydi.
Türk ordusunun mevziyc girdiği ge
cenin sabahında
erkenden muharebe
başladı. Muhasaranın dördüncü günü
Silâhdar Mustafa Paşa'nın emrine 12
bin kişilik kuvvet tahsis edilerek Mihıiban tarafına akma gönderildi. Akına
giden kuvvetler dönünce Sultan Murad,
Silâhdar Mustafa Paşa’ya onüç top ve
bir miktar asker vererek Şat suyunu ge
çirtip şehri Şat-kapısı tarafından döğmeye memur etti. Silâhdar Paşa, bilhas
sa Kuşlar-kalesi tarafından Bağdad'ı
topa tutunca, şehir içine düşen top mer
milerinden bazı binalar yıkıldı. Silâh
dar Paşa kethüdası Çiftelerli Osman Ağayı Kuşlar-kalesi tarafındaki askerin
başına bırakarak kendisi vaktinin m ü
him kısmını padişahın yakınında geçir
di.
Muhasaranın sekizinci günü Veziri
azam Tayyar Mehmed Paşa, Kaptan-ı
derya Kemankeş Kara Mustafa Paşa ve
Hüseyin Paşa’nın mıntıkasındaki kule
lerin ekserisi yıkılmıştı. Onbirinci günü
bir kaç yerden lâğım kazılmak istendiysede toprak altından su çıktığından bu
ameliyeden vazgeçilerek toprak sür
me işine ehemmiyet verildi. Bu arada
torba ve koyun derileri içine toprak dol
durularak bunlardan siper ve hattâ top
mevzileri yapıldı. Sultan Murad muha
sara boyunca siperleri dolaşıyor, vezir
ve sair subayları «göreyim sizi, din-i
mübin uğruna çalışmakta kusur etmiyesiz, gayret vaktidir» diyerek (Naimâ.
C: 3, S: 366) onları teşci ediyordu. «M ü
teaddit cerrah çadırları kurulup cenıccilere ve dahi cenkte mecruh olanlara in ’-
am ve ihsan idüp askerin kalbini tatyibde bizzat takayyüd ıderlerdi».
Muhasaranın ondördüncü günü umu
m i hücurri yapılması kararlaştmldıysa
da, içerdeki müdafilerin metris ve hen
dekler hazırladıkları şayi
olduğundan
umumî hücum tehir olundu. Onsekizinci günü Bağdad müdafilerinden bir grup
Hüseyin Paşa cephesinde metris basma
ya teşebbüs ettilerse de muvaffak olamıyarak geri kaçtılar. Ondokuz ve yir
minci günü Musul'dan Dicle yoluyle sevkedilmiş olan toplar geldi. Bu toplar üçer beşer mevzilere taksim edildi.
Muhasaranın yirmi
üçüncü gecesi
Bağdad’daki İran askerinin kale beden
lerine çıkıp top tüfenk
atarak şenlik
yaptıkları görüldü. Bunun sebebi 12 bin
İran askerinin Divala mıntıkasına gel
diğini duymuş olmalarından ileri geli
yordu. Bu günlerde çıkan bir fırtına
dört gün dört gece devam ederek her
tarafı toz duman içinde bıraktı. On ilâ
oniki Aralık günleri toprak sürerek hen
deklerin doldurulmasına gayret edildi;
14 ve 15 aralıkta askere 260 bin torba
dağıtıldı. Torbalara toprak doldurularak
bunların gerisinden hendeğe doğru Her
lenmeye çalışıldı. Her vezir ve paşa ken
di mıntıkasında toprak sürüp hendek
doldurmaya çalışırken bu işi evvelâ Ke
mankeş Kara Mustafa Paşa tamamladı.
21 aralıkta Halep ve Trablusşam valile
ri ile Arap reislerinden Eburiş-oğlu, Diyala mıntıkasına gelmiş olaıı İranlılar
üzerine sevkedildi. İranlılar üzerlerine
kuvvet geldiğini duyunca oradan geri
çekilip gittiler. İki gün sonra yani 23 aralıkta bütün mevzilerde hendekler dol
durulmuş bulunuyordu.
Tayyar Mehmed Paşa’nın
şehid düşmesi
Toprak sürülüp hendeklerin doldu
rulması bitince padişah Veziriâzam Tay
yar Mehmed Paşa’yı yanına çağırarak:
«— Hendekler doldu, asker yürüyü
şe hazır vaziyette, niçin yürüyüş etmez
sin?»
Diyerek umumî hücuma geçilmeyişinin sebebini sordu; Veziriâzam ise:
t— Padişahım, sabrolunsun, yakın
vakitte şehir fethohmur. Yürüyüşe za-
1943
maıı vardır, acele ile askeri kırdırmıyahrtif
Dedi. Padişah bu cevapla tam ikna
olrmyarak;
t — Senin namın, dilâverliğin ve şecaaatm bu mudur? Kal'a altmı nice bek
letirsin, tehirin manası nedir?»
Şeklinde konuşunca veziriazam:
«— Ben canımı padişahıma feda et
mişim. Tayyar kulun ölmekle bir şey ol
maz. yeter ki Allah-ı Tealâ kaleyi ihsan
evlesin® dedi.
Bunun üzerine veziriazam ertesi gün
kaleye umumi hücum yapılacağım ilân
ettirdi. Gece Türk askerleri ertesi gün
kü hucuma hazırlanırken bir taraftan da
tekbirler getiriliyor «Allah Allah» ses
leri göklere yükseliyordu. Bu vaziyetten
Iranlılar Türklenn geceleyin hücuma
kalktıklarını zannederek mücadele sa
hasına koşup tüfenk ve top atışına baş
landı. Bu sebepten Türk hücumu karar
laşan saatinden daha erken başladı.
Çarpışmalar çok müthiş cereyan ediyor yalnız subaylar değil paşalar bile
metrislerden çıkıp kulelere doğru iler
lemeye uğraşıyordu. Bu kanlı ve çok
şiddetli mücadelenin sonunda kulelerin
bir kısmı ele geçirilerek üzerlerine Türk
bayrakları dikildi. Tayyar Mehmed Pa
şa, çarpışmalar
sırasında
bulunduğu
mevkide elinde kılıç askerin arasında
bizzat mücadeleye iştirak etmekteyken
alnına isabet eden bir tüfenk kurşunu
ile şehid duştii. Bu kahraman kumanda
nın cenazesi eski Bağdad valilerinden
olan babası Mustafa
Faşa'nın İmam-ı
Azarrfdaki kabrinin ayak ucuna defne
dildi. Sultan M ura d, veziriazamın şehadetini duyunca «Ah Tayyar, Bağdad ka
lesi gibi yüz kale değerdin» diyerek oııun arkasından
takdirlerini
belirtti.
Sonra müiır-ü hümâyûnu Kapiaıı-ı der
ya Kemankeş Kara Mustafa Paşa'ya
verdi ve: «Göreyim seni, A llah’ın ina
yetiyle Bağdad kalesinin fethinde sen
den cansiperane hizmet isterim, Cenab-ı
Mevla muinin olsun» dedi. Mustafa Pa
şa da: «Şevketlü padişahımın teveccüh-ü
kalp ve hayır dualarını beklerim* söz
lerini söyleyip ağlıyarak huzurdan çık
tı.
Bağdad’ııı teslim olması
Osmanlı Ordusunun Bagdad kalesine
hücumlarından biri
Kemankeş Kara Mustafa Paşa pa
dişahın yanından ayrıldıktan sonra se
lefinin şehid düştüğü veziriâzam idare
sine ayrılan metrise koştu. Yeni veziri
azamın mevkiini almasiyle hucümlar ta
zelenip kuvvet kazandı. «Ölmek ııs gün
içindir!»
diyerek
kükriven
askerler
Bağdad’a bir sel gibi girmeye uğraşı
yordu. Bu arada surlardaki bütün kule
ler işgal olundu. Bu vaziyet karşısında
İranlıIar Bağdad’ııı elden gitmekte ol
duğunu görerek canlarını kurtarmak
endişesine kapıldılar. Onun için Bağdad
kalesi kenarlarında eman
nakkareleri
çalınmaya başladı. İran’ın Bağdad vali
si Bektaş Han dışarıya adamlar gönde
rerek teslim işini görüşmek istediğini
bildirdi.. Derhal kabul edilip biraz son
ra dışarı çıkan Bektaş Han padişahın
huzuruna götürüldü. Arkasında kırmızı
bir kaftan ve bütün devlet erkânı ya
nında bulunduğu halde taht üzerinde oturan Sultan Murad Bektaş Han’ı ilti
1944
fatla kabul etti. Bektaş Han, Bağdad'ı
vire şartiyle teslim edeceğini bildirdi;
Sultan Murad da buna muvafakat edip
içeride kalanlara eman verdi (24 aralık
1638 - 17 şaban 1048).
Sultan Murad vireyi kabul ederken
içerdeki İran askerinden isteyenin şaha
gidip, istivenin Türklere iltihak edebile
ceğini bildirdi. Ancak bir gün zarfında
Bağdad’dan dışarı çıkmalarım da şart
koştu.
İran askerinin kaleden dışarı çık
ması beklenirken. Türklerin elinde bu
lunan kulelerin altına İranlılarm lâğım
yerleştirmekle meşgul oldukları öğreni
lince çarpışmalar yeniden başladı. A yrı
ca Bektaş Han’ın yazdığı mektup içeri
ye gidince onun muavini durumundaki
kumandanlardan Mir
Fettan, Yar Ali
ve Halef Han’ın «bugiin hamama gir
meli isleriz, yarın dışarı çıkalım» diye
acayip bir sözle, teslim işini savsakla
mak ister şekilde konuşmaları Osmanlt
askerinin yeniden mücadeleye girişme
sine sebep oldu. O gece İran askeri iç
kale durumunda olan Xarin kaleye çe
kildi. Sabahleyin veziriâzam ve sair ve
zirler şehri teslim almak ve kendilerine
bir şev yapılmıyacağını bildirmek üze
re ilerlemek isterken İranlılarm ateş aç
ması tekrar mücadelenin başlamasına
yol açtı. A n ık kalabalık şekilde Osmanlı askeri içeri girdiğinden iranlılar
mütemadiyen kırılıyordu. Bu arada Osmanlı askerinin İraniılara karşı hissiya
tını belirten bir hadise cereyan etti.
Rumeli askerinden zayıf bir nefer padi
şahın yanma kadar sokulmak imkânını
bularak hükümdara:
•t— Padişahım, siz eman verirsiz, lâ
kin biz eman vermeziz!»
Dedi. Sultan Murad bu çocuk ne
Dördüncü Murad’ın Bağdad’a girişi
1945
söylüyor diye etrafındakilere bil* sual
tevcih ettiği sırada o cür’etini biraz da
ha artırarak:
«— Padişahım, kaç yıldır Bağdad’a
sefer ederiz. Akça pul değil babam, am
cam, kardeşlerim kalmayıp cümlesi bu
uğurda gittiler. Şimdi fırsat bulmuşken
niçiıı intikamımızı almayıp bu m e lu n
lara aman veririz? doğrusu budur ki biz
vermeziz!»
Deyip oradan ayrılırken
padişah
kahkaha ile gülüyordu. (Naimâ; C: 3.
S: 375). O arada paşalar huzura gire
rek Iranh lann vire-yi bozduklarını söyliyerek olup bitenleri arzedince. Sultan
Murad fesat ve anlaşmazlığı gidermek
için Anadolu beylerbeyi Hüseyin Faşa'yı
gönderdi. Karşı gelirlerse katliam ya
pılmasını da ayrıca ilâve etti. Hüseyin
Faşa, içeri kaleye doğru gidince Iranlı
bir kaç kumandan hariç diğerleri dışarı
çıkmıyarak karşı koydular. Osmanlı ta
rihleri Iranlılarm böyle davranışlarının
sebebini, onların cephesinden de düşü
nerek tahlile girişmezler. İhtimal Iran
askeri Osm anlılann emanına inanm adı
ğı, belki de gözü intikam hissiyle kara
ran Osmanlı askerinden bazı kimselerin
onları karşı koymaya
tahrik edişleri
yüzünden katliama yol açıldı. Rö -lece
çok büyük kısmı
çarpışmalar neticesi
öldüler, bazılarının da yakalanınca bo
yunları vuruldu. Naimâ’ya göre; Bağdaddaki 30 bin îran askerinin 10 bin kada
rı muhasara sırasında ölmüş, 20 bin ka
darı nakz-ı eman ettikleri için üç gün
zarfında öldürülmüş, müdafilerden an
cak üç yüz kişi Şah’ın ordusuna iltihak
edebilmiştir, tş en sonunda katliama va
rınca padişahın sıkı
emirleri neticesi
Bağdad halkına ve halkın mal ve eşya
larına dokunulmadı.
Sultan M urad’in Bağdad’dan
ayrılması
Fethin tamamlanmasının ferdası gü
nü Sultan Murad, îmâm-ı Âzam’ın Kab
rini ziyaret etti. Otağını, Azamiye’ve
naklettirip Şeyhülislâm Yahya Efendi
nin nezareti altında yapılan Imam-ı Azam ve Abdulkadir Ceylâni türbelerinin
tamiri İşiyle alâkadar oldu. Bugünlerde
Bektaş Han fücceten
vefat ettiğinden
karısı ve m allan kayın pederine gön
derildi.
Padişafın bugünlerde birtakım ta
yinler yaptı: bu mevanda yeniçeri ağası
Küçük Hasaıı Ağa Bağdad valiliğine- ta
yin olundu. Yeniçeri kethüdası Bektaş
Ağa da sekizbin nefer yeniçeri ile Bağ
dad muhafazasına memur edildi. Fethi
müteakip derhal Bağdad kalesinin ta
mirine başlanmış bulunuyordu.
Fethi takip eden günlerde Bağdad’daki bir barut mahzeninde infilak vuku
bularak bir kaç yüz Osmanlı askeri Öl
dü. Bu infilâka kızılbaşların sebep oldu
ğuna lıamledildiğinden
Sultan Murad
Bağdad'daki bütün kızılbaşlann katlini
emretti. Bu yüzden bin kişiden fa 2 İa kızılbaş öldürüldü; neticede Bağdad’da
şi’i insan kalmadı.
Nihayet Sultan Murad 14 ocak 1639
da da Bağdad’dan hareketle, Musul üze
rinden Diyarbekir’e geldi.
Şah S a fi’ye gönderilen
mektup
Sultan Murad Musul’a vardığı za
man, Bağdad seferinden beş ay önce İs
tanbul’a gelen, padişahın sefere çıkışı üzerine gemi ile İstanbul’dan Payas'a ora
dan da Musul’a getirilmiş olan İran elçi
si Maksud Han ile Şah Safi’ye bir mektup
gönderdi. Padişah bu mektubunda sulhe
rıza gösterdiğini bildiriyordu. Onyedinci
asırda yaşamış olan Ricaut (Histoire de
l ’Empire Öttoman S: 1, S: 379) ya göre:
Sultan M uradın İsfahan’a kadar y ürü
meyi bu defa da geri bırakarak sulhe
yanaşmasına hastalığı sebep olmuştur.
Sultan Murad, Şah Safi’ye yazdığı mek
tupta şöyle demektedir:
«Şah Safi Bahadır,
Nâme-i humâyuııum vusulünde ma
lum ola ki; adamlarından halife Maksud’u gönderüp sulh murad etmişsin; el
çini bir miktar eğlendirmekten murad;
bazı eşgalimiz var idi, ol eşgalımizi berta
raf eyledik, im di sulh murad ise ecdad-ı
azamin zamanlarında taht-ı hükümeti sa
adetimize dahil olan memleketleri bey
lerbeylerimize tesim eyliyesin. Asakir-i
zafer meâsirim varup zapteyleyeler. Ve
âdeta verilegeleıı hedaya ve pişkeşinı sâl
besâl irsal ve isal eyliyesin. Eğer etmez
1936
isen bu serhadlerde kışlayup evvel bahar,
da asker-i derya misal ile il ve memleke
tine varmam mukarrerdir. Er isen mey
dana gel. Serverlik davasında olanlara
perdenişinlik nâsezadır. Andan korkan
ata binüp kılıç kuşanmak hatadır. Mu
kadder olan zuhura gelür. elem çekmevüp karşu gelesin».
Rum iye Şcybi’nin idam ı
Tebriz civarındaki Urmiye kasaba
sından bir ııakşibendi şeyhinin oğlu olan Şeyh Mahmud
Diyarbekir'e gelip
yerleşmişti. Memleketine nisbetle Urmi
ye veya Ilumiye Şeyhi diye tanınırdı.
Rumiye şeyhinin Diyarbekir'deki tekke
si avam veya kibar pek çok insanın zi
yaret ettiği bir yerdi. Doğu Anadolu’ya
giden serdarlar, paşalar ve sair erkân
umumiyetle bunun
tekkesine uğrardı.
Yalnız Diyarbekir’de değil Van, Tebriz,
Revan'öan Erzurum'a, oradan Urfa, M u
sul'a kadar uzanan geniş sahada onu zi
yarete koşan, her dediğini seve seve ya
pacak binlerce mürid ve hayranı mev
cuttu. Kâtib Çelebi’nin kaydına nazaran
müridlerinin sayısı kırkbinden aşağı de
ğildi. Şeyh Mahmud, bir aralık Sultan
-Murad'm da iltifatına mazhar olmuş ve
padişahın Revan seferine iştirak etmiş
ti.
Küçük Ahmed Paşa,
Dürzi
beyi
Ma'n-oğlu Fahreddin’i tenkil ettiği za
man, Pahreddm’in kızı Lübnan'dan ka
çarak Diyarbekire Rumiye Şeyhi’nin ya
nına gelmiş, erkek kıyafetinde dolaşan
bu kızın hakiki durumunu bir müddet
için kimse bilmemiştir. M a’n-oğlu’nun
zeki ve kurnaz kızı
Rumiye
şeyhini
kimyevi usullerle altın yapmayı bildiği
ne inandırmış. Şeyh de Bağdad seferine
çıkmış olatı padişahı Halep’te karşılıvaı'ak yanında götürdüğü bu kızı da altın
yapmasını bilen bir kimse olarak tak
dim etmiştir. Aynca, padişahım size ha
zine lâzımdır, bu kız altun yapsın diye
tavsiyede bulununca kıza .para ve m al
zeme verilmiştir. Fakat Ma’n-oğlu’nun
kızı aldığı paraları zevk, sefa ve saz âlemlerinde yemiş, bu arada sahtekârlığı
da meydana çıkmıştır.
Sultan Murad bu sahtekârlıktan do
layı Şeyh’e içerlemiş ve Bağdad sefe
rinden Diyarbekir’e döndüğü gün Ma’n-
oğlunun kızını ve Diyarbekir'de dünya
ya getirdiği iki küçük kız çocuğunu boğ
durup cesetlerini Dicle'ye attırmıştır.
Daha sonra şeyhin müridlerinin çok
luğuna, şeyhlik postundan hükümdar
lık tahtına geçen misaller bulunduğuna,
Sakarya şeyhi gibi bunun da isyana
kalkması halinde isyanın bastırılmasının
çok güç olacağına padişahın nazarı dik
kati çekilmiş, bu fikirler Sultan Murad'ın da düşüncesine uygun düştüğünden
şeyhin idamını (Naimâ C: 3, S: 385 393) emretmiştir.
Sultan M urad’ın
İstanbul’a dönüşü
Sultan Murad Diyarbekir’e geldiği
"aman mevsimin kış olması
sebebiyle
burada 71 gün kaldı. 16 nisanda Diyar bekir’deu hareketle Malatya-Sıvas-Tckat-Aukara üzerinden İzmit’e geldi. İs
tanbul’dan gelip kendisini
beklemekte
olan âyan ve ulema
tarafından varı
menzilde karşılandı. İzmit’ten kadırga
ya binen padişah 10 haziran 1639 (8 safeı 1049) günü akşam üstü Sinanpaşa
köşküne indi. Padişah hasta olup elleri
ve a37aklan ağrı içinde idi. Mühim bir
seferden döndüğü ve halka görünmesi
icap ettiği halde ancak iki gün sonra
Bahçe-kapısmdan büyük bir alayla şeh
re dahil oldu. Sultan Murad’ın Üskü
dar'dan hareketinden Sinanpaşa köşkü
ne inişine kadar 1 sene 1 ay 2 günlük
zaman geçmiş bulunuyordu.
Osm aıılı - İran sulhü
Sultan Murad Bağdad’dan ayrıldığı
zaman Veziriâzam Kemankeş Kara Mus
tafa Paşa ordu ile Bağdad'da kalmıştı.
Veziriâzam burda iken şahın mektubu
ile bir İran elçisi Bağdad’a gelmiş ol
duğundan, Veziriâzam da Hamza Paşa zâde'yi onunla birlikte şaha gönderdi.
Şubatın 18 inde Bağdad kalesinin tam i
ri bitmiş ve burada beklemeyi icap et
tiren mühim bir şey kalmamış gibiydi.
Fakat ortada sullıün aktini m üm kün kı
lacak bir hava mevcut olduğu, Sultan
Murad’m Maksud Han'a verdiği mek
tupla bu yolda
temaslar da başlamış
bulunduğu cihetle,
Sadnâzamın Bağ-
1947
I f M V I I
dad'da ordu ile kalması sulhün temini
ile ilgiliydi.
Sadnâzam Martın ikinci haftası içinde Dertenk’e gitmek niyetiyle ordu
nun büyük kısmı ile Bağdad'dan hare
ket etti. O aralık Divala suyu feyezan
halinde olduğundan konakların birinde
yirmi gün bekledi. Bağdad’ııı üç yüz k i
lometre kadar kuzey doğusunda Divala’ınn sol sahilinde Şehriban civarında bu
lunduğu sırada 23 nisanda (19 zilhicce
1048) üç Iran memuru Safevi başku
mandanı Rüstem Han'dan mektup ge
tirdi.
Sadnâzam.
bir kaç gün sonra
Şehriban'dan ilerde Diyala’m n sol kıyı
sında Kızıl Rabat mevkiinde,
Hamza
Paşs-zâde ile beraber gelmiş olan şahın
m irahum
Muhammed Kuli namındaki
elçiyi kabul etti. Sulh şartlarım konuş
mak üzere gelmiş olan İran elçisi. ıSııltan Süleyman sınımamesinde Kars ya
kızıl başa verilmeli veyahut tahrip olun
malıdır diye yazılmıştır» diyerek Kars'ı
talep edince sadnâzam bunu şiddetle
reddetti. Ve elçiye: «ol ihtimal erar-l
muhaldir; ama sen neye geldin? Dertenk
anahtarını getirdin mi? Sulhe niyetliy
seniz Dertenk'in anahtarı gelsin ve Rüs
tem Han Bağdad sınırından kalks.n. E l
hamdülillah bizim
bir veçhile aczimiz
yoktur. Er iseniz vaktmıza hazır olun».
Sadrıfizamm bu sözlerinin
arkasından
Hüstem Han ve Şaha mektuplar yazıla
rak, birincisinden üç, İkincisinden altı
günde cevap istendi. Mektupların gitme
sinden sonra sadnâzam harekete hazır
lanınca, İran elçisi huzuruna çıkarak:
«Elçimizin birini kılavuz edip Bağdad'ı
aldmız. beni de kılavuz edip İsfahan'ı
mı almak istersiniz? Sabır buyurun, ce
vabımız gelmezse o zaman gidersiniz»
dedi. Elçinin bu şekildeki konuşmasın
dan sonra Sadnâzam Kara Mustafa Pa
şa hareketini tehir ettiği gibi bir m üd
det sonra Rüstem Han da Dertenk’ten
geriye çekildi (4 mayıs). îranlılarla sul
hün aktinin yakın olduğu görülüyordu.
Buna rağmen sadnâzam, muhtemelen İran üzerinde manevî tazyik icra etmek
gayesiyle, menzillerde fazlaca kalarak
pek yavaş şekilde yine ilerlemekte de
vam etti. Hankâh-ı küçük isimli menzil
de Saru Han adlı bir İran büyük elçi
sinin gelmekte olduğu öğrenildi. Bu ha
I V L _ 1YI
berin alınmasından dört gün sonra sad
nâzam ordu ile beraber Kisr-t Şirin önüne geldi.
Kasr-ı Şirin muahedesi
1623 ten beri devam eden Osmaıılı
- Iran harbine nihayet veren sulh mua
hedesi Kasr-ı Şirin önünde Zehâb ova
sındaki Osmaıılı karargâhına gelen İran
büyük elçisi Saru Han ile üç gün devam
eden müzakereler sonunda 17 mayıs
1639 (14 muharrem 1049) da imzalandı.
Muahedenin
ehemmiyet ve hususiyeti,
iki devlet arasında asırlar boyu devam
edecek bir sınırın çizilmesindeydi. Sını
rın çizilmesinde daha ziyade son harple
rin tevlit ettiği durum esas almıyordu.
Kars-ı Şirin muahedesine göre; Bağdad
eyâleti kısmında: Hassan, Bedre, Mendelicin (Mendeli), Deme, Dertenk (Derteng) ve Sermenel’e kadar uzanan top
raklar ve bu havalideki Caf aşiretinin
Ziyaeddin ve Harunî kabileleri, Zencir
kalesinin batısındaki köyler.
Şehri zor
yakınında Zâlim-Ali kalesinin yukarı
sında olan dağların bu kaleye bakar, ta
rafından Şehrizor’a çıkan gediğine ka
dar yerler, Kızılca-kale ve tevabi'i Os
manlIlarda kalacak. Bunlardan başka Ahıska. Kars, Van. Şehrizor. Bağdad ve
Basra eyâletleri dahilindeki köy, nahi
ye. saha, dağ vesaire Osmanlılara ait
nlup buralara şah tarafından müdahale
ve taarruz edilmiyecek. Mendelicin'den
Dertenk’e kadar uzanan
nahiyeler ve
Bire, Zerdüvi (Zümrüd ma’va) ve Zencir-kale'sinin doğu tarafındaki karye ve
kaleler ile Mihriban ve tevabi’i İranlIla
ra ait olup bunların sınırları dahilinde
ki yerlere Osmanlılar müdahalede bulunmıyacak. Zencir-kalesi ile Van serl-.addindeki Katur, Makû ve Kars tara
fında Magazberd kaleleri iki tarafça yık
tırılacak.
Muahedenin imzalanmasının ferdası
günü elçinin maiyetindeki bir şahıs ta
rafından tasdik için şaha götürüldü. Bir
kaç gün zarfında bu adam vazifesini ya
pıp döndüğünden, muahede metni bunu
Sultan Murad’a tasdik ettirmek için İs
tanbul’a gidecek olacak Iran elçisi Mu
hammed Kuli Beye teslim edildi.
1948
KABARTAY
VTMERETHf
-T
\C<
°"G */ ^ ^ kÂrTHLİN.
«
â
i**»'* ^
Ktfl*
v
, A
oııKt«- S 7u 4 v*,v^5>r**
O-VVAII
p- V * 0
TSwaiv
THUJC1.C
o
j
o
Tftû
&ıfiki k4(unJü*îi sviBI’RT
İÎEBİM
f' İJjitTA
AHAPKİ*
ÖBM-
o
\ Z c C«»C
'
.
P - V . . . •■
O
SAkt
şıRVA*«
C IS C *
X
o
0 ^ ıiüW* ® *v____ V
liakl” BolZ1t>\ \ EBRAN
1
o
\"llcıv.v
o v
r V dİTaOI* i;I '»««O
OHDL'B^S,
/
\n _
I ^ A ü l l c t v '» - S ?
i
•
K on*^
J
r
o
• C%
^OoBv\s
Krr-,< v„,
O
lı««
O ’ÜPH
lio»
o
Mt>t\o
mm», i
*
V 11vuV ^fl»*na
i
0*7 A
O/
HOSLI*
Dt>
o\
!,\
RaC'
Í I 2PE
M4*Dİ\
zev£A\
flEVASOfî-
s^LTOilr£
Miskti
5C1-E1MAK1YÉ:
KERKCk.
IR A M A C EM
DİJİAVEH
h EMEDaS
'
0\
’UEnD£lI
LURÍSTAN
» v . MUHTELİF
t a r ih l e r d e
M U VAKKATEN
OSM AN LI
DEVLETİ
-NBCEK
H A K İM İY E T İN E G l.
REN
İR AN
HUDU D U
BÖ LG ELERİ
BASRA
— KASR-J Ş İR İN Î1 C 3 9 3 A N .
L A M A S IN A GÖ RE O S M A N LI
-İR A N HUDU D U
Onyedinci
a s ır
o r ta la r ın d a
a-.iPi.JLKÖRFEZ!
Osmanlı - İran
1949
h a r e k e tle r in e
ait harita
Veziriazamın İstanbul'a dönüşü
Bu işler olup bittikten soııra Sadrı âzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa av
det için harekete geçti. Musul üzerinden
Diyarbekir’e geldiği zaman burada bir
müddet kaldı. Bu arada Asya tarafında
ki valilerle Rumeli beylerbeyine evâ-
Topkapı Sarayı'nda Bağdat! köşkii
letlerine gitmeleri için izin verdi. Bilahara kendisi de yola koyulup o ocak 1640
da Üsküdar’a vasıl oldu. Vezirler, ule
ma ve devlet erkânı tarafından hararet
le karşılandı. Ayni gün padişah tarafın
dan kabul olundu. Veziriâzam bu ara
da sancağı şerifi padişaha teslim etti.
Muahededen memnun olan Sultan Murad, ona:
« Lala hoş geldin, ekmeğim
sana
helâl olsun»
D ö rd ü n c ü
Diye iltifatını bildirdikten başka sa
nım hil'at vermek suretiyle de taltif ey
ledi.
Sultan MuracTın ölüm ü
Nikris hastalığına müptelâ olan Sul
tan Murad’ın rahatsızlığı Bağdad sefe
rinden döndükten sonra daha da arttı.
Hastalığı evvelâ Revan seferinde mey
dana çıkmıştı. Bağdad seferi dönüşünde
Diyarbekir’de 71 gün kalmasının sebep
leri arasında hastalığının da rolü bulun
malıydı. İstanbul’a vasıl olduğu zaman
da hasta idi. Sonra biraz düzeldi. Kasım
ayı içinde sıhhatli bir şekilde Beykoz
taraflarına ava çıktıysa da buradan has
ta döndü ve bir aralık epeyce ağırlaş
tı. Bu arada yakınlarının tavsiyesi ile.
ifrat derecede kullandığı içkiye tövbe
ederek şarap kadehlerini kırdı. İçki içmemesinin tesiriyle olmalı ki Ramazan
Bayramında (Ocak ayı sonlan) biraz iyileşir gibi oldu. Hattâ tahtına oturup
bayram tebriklerini kabul etti. Hastalı
ğı sırasında bile zihni m ühim şeylerle
meşgul olmakta, ilerisi için bazı plânlar
hazırlamaktaydı.
Osmanlı tarihlerinin
umumiyetle belirttiklerine göre, Venedik’e karşı karadan ve denizden büyük
bir sefer tasarlıyan Sultan Murad do
nanma için yeni gemiler inşasını em
retmişti. Sevdiği mutemed adamı olan
Silâhdar Mustafa Paşa’yı kaptan-ı der
ya yapmış, ondan bu husustaki hazır-
(1623-1640) z a m a n ın d a k i h ü k ü m d a r la r
M u ra d
(İlâve: 123)
A vusturya : İk in ci F e rd in a n d
1637, ü c u n c ü Ferdinand 1637 __
_> __
İspanya
L ehistan : U cüncü Zigism und (Vasal
_ > __ 1632, Yedinci Vladislas 1632 __
İsveç
Güstav
K ristin 1632 _____
Fransa
İngiltere
A d olf
—» _
R usya
—
_____
__ 1640.
M ih a il R om anov _ > _____
P apalar : Sekizinci Ü rben 1623 ______ >.
1632.
İran : Şah Aboas
Safi 1 6 2 S __ _
: Onücüncü I.ul _» __
: B irinci Ja k
: D ö rd ü n c ü F ilip
P ortekiz : Ü çüncü F iiip
1625,
Özbek H a n lı£ ı
d ır Mehmet! _* __
B irin c i Ş arl 1625 __ _> .
1950
__
tm a m
,
1628, Şah
K u lu
Baha,
lıklaıa dair sık sık izahat almaktaydı.
Ramazan Bayramında tebrik merasi
minden sonra Sinanpaşa köşküne inerek
bazı kimselerin hünerlerini seyretti ve
biraz neşelendi. Oradan
Atmeydanı'ndaki saraya giderek oturup dinlendi. A k
şamleyin tertip edilen ziyafette Silâhdar
Paşa’nın ve daha bazı kimselerin teklifi
üzerine yeminini bozup yine içki içti.
Ertesi gün hastalandı ve bu defa yatak
tan kalkamadı. Hoca-i
Sultanî Şarnî
Yusuf Efendi’nin nakline göre arasıra
şuurunu kaybediyordu. Nihayet 8 şubatı
9 şubata bağlayan gece (16 şevval 1049)
yatsından sonra şehzade Kasım’ı boğdur
duğu odada vefat etti.
Öldüğü zaman 28 yaşındaydı. Onun
bu kadar genç yaşta hayata veda etme
sine tesir eden âmiller arasında içkiye
düşkünlüğünün hayli rolü olduğu anla
şılıyor.
H ükümdarlığı sırasında hayli cana
kıymış olmakla beraber ölümü derin bir
teessür uyandırdı. Osmanlı tarihlerinin
tafsilâtlı şekilde anlattıklarına göre, sa
ray ve devlet erkânı arasında hıçkırarak
ağlıyan bir hayli insan vardı. Ertesi gün
yapılan cenaze merasiminde padişahın
seferlerde bindiği 3 at tersine eğerlen-
miş olduğu Ha’de tabutunun biraz ileririsinde götürülmekteydi. Osmanlı devle
tini uçurumun kenarından kurtaran bu
dikkate değer hükümdar babası Birinci
Ahmed'in türbesine defnedildi.
Dördüncü Murad
saltanatının ilk
devresinde dahili gaileler sonra da se
ferlerle meşgul olduğundan zamanında
büyük inşaat ve imar görülmez. Fakat
ufakta olsa bu hususta yine bir hayli
faaliyet vardır. Örnek olarak, İstanbul
boğazını Kazak hucum lanna karşı ko
ruyabilmek için Anadolu ve Rumeli Ka
vaklarına yaptırdığı kalelerle, yangın
lardan bir kısmı harab olan İstanbul'un
imarına olan gayretlerini gösterebiliriz.
Ayrıca Üsküdar ve İstavroz saraylarına
ilâvelerde bulunmuş Kandillide, bugün
mevcud olmıyan. bir saray inşa ettirmiş
tir.
Topkapı Sarayında,
Mimar Haşan
Ağaya (Ahmed Refik S: 71) yaptırdı
ğı kasırlar (Naimâ: C. 3, S. 398) zama
nımıza intikal eden onyedinci asrın en
zarif ve en ince eserleridir. Padişah’m
İran’a olan seferlerine nispetle birine
Revan (buna Sarık odası da denir) diğe
rine de Bağdad köşkü denmektedir.
1951
Sultan İbrahim 'in tuğrası
SULTAN
İBRAHİ
Sultan İbrahim'in cülusu __ ıı.eır.aııkeş Kara Musıala Paşanın haz; icraatı, mali \e idari ted.
birleri —
Glrit'ln fethi seferinin açılması, Hanya'nın alınması __ Padişahın uyeunsuz hare.
ketleri, Anadolu ■s İstanbul'da ayaklanmalar __ Padişahın hal'l.
«»TAN' İBRAHİM
Sultan Dördüncü
«— Siz bana mekr
Mursd ruhunu tes
-ü-âl edersiniz; ba
Babası : B irinci Ahmed
lim edince,
saray
na taht-ı
saltanat
Annesi : Kösem S ultan (M ahpeyker)
hizmetlileri
derhal
gerekmez, karında
D o ğduğu tarih : 4 kasım 1615
Sadrazam
Keman
şım sağ olsun! Ben
Padişah o ld u ğu tarih : 9 şu bat 1640
keş Kara
Mustafa
den ne istersiniz?».
Paşa’yı harem kıs
Dedi ve odasından
T ahttan in d ir ild iğ i tarih : 8 ağustos 1648
mına davetle vazi
çıkmadı. Bunun üÖ ldürülm e si : 18 ağustos I64S
yetten haberdar et
zerine, valide sultan
Bilinen zevceleri : H atice T urh an, Salitiler. Sadrazam ise,
gelerek ağabeysinin
ha D iiâşub . H atice Muazzez.
H ilm açah
tahtın hayattaki tek
ölümünü
bildirip
(Telli H aseki).
vârisi olan Şehza
dairesinden çıkma
Ç ocukları : Mehmed (P adişah oim - stur),
de İbrahim’e kapısını tekrarladı. İb
A hm ed (P adişah olm u ştu r), C m raü GUI.
ağasını
gönderdi.
siim. Beyhan, Atike (Sarı K enan Faşa,
rahim yine inanma
sonra M üfettiş İsm ail Pasa zevcesi). Or.
Şehzadeler dairesine
yınca kendisine bu
han
Bayezid,
Gevherhan
(Çavus-zâde
giren kapı-ağası:
hususta yeminler eMehmed
Pasa
/.e.
cesi;
Cihangir,
Seiim,
■
s— Şehzadem, m ü
dip, Sultan Murad’Ayşe (Ib şir Pasa zevcesi), M urad.
barek başınız
sağ
ın cenazesini gö
olsun,
biraderiniz
züyle görüp de şüp
Sultan Murad dar-ı
heden kurtulması iV eziriazam ları : K em ankeş K ara M usta
bekaya gitti; taht-ı
fa Paça _t __ 31 ocak 164i, idam . Sulçin koltuklarına gi
tan-zâdc (Clvan-kapıcıbaşı) M ehm ed P a
saltanat sizindir, bu
rip dairesinden çı
sa 31 ocak 1644 __ 17 a ra lık 1645, azil.
yurun».
Salih P aşa 17 a ra lık 1645 __ 16 eylül
kardılar. Buna rağ
1647,
idam
.
K
ara
M
usa
Pasa
10
eylül
1647
Deyince, kardeş
men korkudan bir
__ 21 eylül, azil (tayin ve azil gıyabında
leri Bayezid, S ü
cereyan etm iştir). H ezarpâre A hm ed P a
türlü kurtulamıyan
sa 21 eylül 1647 _ 7 ağustos 1648, İdam.
leyman ve sonra da
İbrahim, padişah da
S olu M ehm ed P aşa 7 ağustos 1648 _____ >.
Kasım’m birer hile
iresine selâm vereile dairelerinden a--------------i'ek girdi. O sırada
lmıp öldürülmeleri dolayısiyle kapı-ağaoda kapısının önünde duran sadrazamı
sının sözüne inaıımayıp:
gösterip, kendisine tanıtımca sadrazam
1952
yer öpüp tazimlerini bildirdiği linlrîe irilmesini isteyince etrafındakiler müte
şin içinde bir şiiphc olacağı endişesin
reddit bir durum almış, burum üzerine
den sıyrılamadı. Bunun üzerine Sultan
ikinci bir cellât daha yollamıştır. Va
Murad'm cenazesinin yüzünü açıp gös
lide Sultan bu ikinci cellâdı tevkif et
terdiler. Sulta» İbrahim buradan taht o"tirmek suretiyle
İbrahim’in ölümüne
dasına doğru
yürürken geriye döndü,
mâni olmuş, oradan Sultan Murad’m ya
cesedin yüzünü bir daha açtırıp baktı.
nma dönünce de idam emri veren h ü
Artık Sultan Murad'm
ölümüne tam
kümdar can çekişmeye bağlayıp biraz
sonra ölmüştür.
kani olmuştu ve endişesizce taht odası
na yürüdü. Kendi
İbrahim'in kurtu
sini ecdadının tah
luşunu bu
şekilde
tına oturttuklarında,
anlatan
Du
Loir,
bu makama
lâyık
Sultan
Murad'm
kardeşi
thrahim'i
gördüğü için Allaha
öldürmek isterken,
hamd-u
senadan
tek varisin ortadan
sonra biat merasi
kalkması karşısında
minin yarın
yapı
Osmanlı
tahtının
lacağım bildirdi.
Kırım hanedanı eli
Sultan İbrahim,
ne geçmesini
dahi
senelsree ölüm kor
göze almış olduğu kusu içinde
yaşa
nu, İbrahim’i idam
dığı. bilhassa kar
dan asıl maksadı
deşleri Bayezid ile
nın, taktı. sevgili
Süleyman’ın boğul
musahibi
Silâhdar
malarından beri heıMustafa Paşa’ya bı
ari Ölüme intizar et
rakmak
olduğunu
tiğinden âsâbı bo
kaydeder.
zulmuştu.
Sultan
Osmanlı
tarihle
Murad’ın erkek ço
rinin bahsetmedik
tukları dünyaya gel
leri bu noktaların,
mişse de küçük yaş
Du Loir’m kulağı
ta ölmüşlerdi. Şeh
na çalınmış bir de
zade Kasım’ın da
Sultaıı İbrahim
dikodu
mahiyetini
boğulmasından son
(Avrupalı bir ressamındır. Asiı
aşmaması icap eder.
ra Osmanlı
tahtı
Topkapı saıavı müzesindedir)
Osmanlı
tahtının
nın tek varisi ola
geleceği hakkında Sultan Murad şayet
rak, Sultan Ahmed'in
oğullarının en
ağzından bir şey kaçırmışsa, bu hasta
küçüğü olan İbrahim kalmıştı.
Buna
lığın verdiği şuursuzluğun eseri olabilir.
rağmen Sultan Mu ra d, İbrahim'i de Öl
Zaten haca-i sultanı Şami Yusuf Efendürmek işlemişti. O sırada İstanbul'da
di’nin bildirdiğine göre: Sultan Murad’bulunan
Fransız
müellifi Du Loir’ın
ın hastalığının son günlerinde şuuru ge
ftVoyages* isimli eserinde
(sayfa 116lip gitmiştir. Osmanlı tarihleri. Sultan
118) bildirdiğine sere:
Sultan Murad
Murad’m
erkek
çocuklarının en son
öldüğü gün Şeyhülislâm Yahya Efendim
hangi tarihte ölmüş olduğuna, kendi oğ
den zorla bir fetva alarak İbrahim’i öl
lunun ölümünden sonra İbrahim’i orta
dürmek istemiş, Murad’ııı emrini yerine
dan kaldırmak üzere teşebbüste bulu
getirmek üzere faaliyete geçen cellât,
nup bulunmadığına dair bir şey yazmaz
şehzadenin boynuna kemendi geçirmek
lar. Binaenaleyh, Sultan Murad, ne ka
üzereyken valide Kösem Sulta» yetiş
dar gaddar ruhlu olsa da. memleketin
miş, padişahın ölüm halinde olduğunu
nefine büyük gayretler sarfeden bu abildirip ccllâda bir takım valilerde de
damın. İbrahim’in tahtın yegâne varisi
bulunmak suretiyle İbrahim’i Ölümden
olduğunu bilerek, kendisi hasta yatağın
kurtarmıştır. Sultan
Murad’a hükmün
da iken hanedanın sönmesine yol açacak
infaz edildiğine dair yalan
söylenmiş,
bir emir vermiş olması ihtimali — şa
fakat padişah cesedin kendisine göste
1953
yet hastalığın tevlit ettiği bir şuursuz
luk eseri değilse — mantıkî görünme
mektedir.
Sultan İbrahim'in cülus ve biat me
rasimi 9 şubat (16 şevval) sabahleyin
icra edildi. Sultan İbrahim başına siyah
bir şemle sanıımış olduğu halde tahta
çıKıp oturdu. Vezirler, ulema ve sair
erkân her biri ayrı ayrı biat ettikten
sonra, hazırladıkları
şemleleıi çıkarıp
(Naimâ C: 3, S: 453) imameleri üzerine
siyah bağladılar
Biat merasiminden sunra hünkâr
imamı Yusuf Efendi tarafından Sultan
Murad'm gasl ve teçhiz ve tekfini ya
pıldı. Cenaze namazında yeni hükümdar
da hazır bulundu. Cenaze namazı şeyhül
islâm tarafından kıldırıldı. Cenazenin
defninden sonra matem kıyafeti çıkarı
lıp divan aktedildi ve askerlere in'am
ve terakkiler (Solak-zâde Tarihi S: 707).
verildi.
SULTAN İBRAHİM'İN SALTANATININ KEMANKEŞ KARA MUSTAFA
PAŞANIN SADARETİ ZAMANINA E ASTLI YAN KISMI
Sultan İbrahim'in sekiz buçuk sene
süren saltanatım, işlerin oldukça düzgün
gittiği ilk yıllar ile bilahara düzensizlik,
ihmal, israf ve hattâ
isyanların göze
çarptığı ikinci kısım halinde iki bölüm
de mütalea etmek yerinde olur. Dört
seneye yaklaşan birinci kısımda işlerin
düzgün gitmesine âmil olan şahsiyetin,
Sadrıâzam Kemankeş Kara Mustafa Pa
şa olduğu görülür. Bu devrede Sultan
İbrahim daha ziyade ikinci plânda kal
mış ve hükümdarın şahsiyetinin zayıflı
ğı pek belli olmamıştır. Fakat Kemankeş
Kava Mustafa Paşa’mn İdamından son
ra devlet idaresindeki nispi huzur ve
sükûn, istikrarlı vaziyet bozulmuştur.
Silâhdar Mustafa Paşa’mn
İstanbul’dan uzaklaştırılması
Dördüncü Murad’m ölümüne en çok
üzülüp ağlıyan iki kişi vardı. Bunlar
dan biri münafıklığı ile nazan dikkati
celbeden Silâhdar Mustafa Paşa, diğeri
de aslında iyi bir adam olan Deli Yusuf
Paşa idi. Her ikisi de Sultan Murad’m
musaîıiblerindendi. Eski
sadrazamlar
dan Tabanı-Yassı Meiımed Paşa’nm i
S u lta n İb r a h im ’e, D ö rd ü n cü M ıtvad’ın cesedinin gösterilm esi ( R ica u t daıı)
1954
dam edilmesinde birinci derecede rol
oynayan Silâhdar Mustafa Paşa, padişah
nezdindeki itibarına güvenerek Sadnâzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’ya
hükmetmek istemiş, Kemankeş de onun
duaırnunu hesaba katıp idareii şekilde
hareket etmişti, betice itibariyle Sııltatı
Murad zamanında Kemankeş ile Silâhdar'ın arası iyice açıktı. Sultan Mu
rad’m ölümü ile Silâhdar'ı himaye eden
büyük kudret ortadan kalkınca, Ke
mankeş Mustafa Paşa ilk iş olarak bu
münafık ruhlu adamı
İstanbul’dan u/aklaştırmak istedi. Bunun için, cülustan
bir kaç gün sonra Kaptaıı-ı derya Silâh
dar Mustafa P-i^ı'ya Budin eyâleti ve
rildi. İstanbul'da;, çıktıktan sonra kıy
metli malları ’ladine namına müsadere
olundu. Üzerıı-u.en bir ay geçmeden Budin eyâleti Musa Paşa’ya verilip Musta
fa Paşa Taınşvn'a nakledildi. Silâhdar
Mustafa Paşa Bu 1in valiliğiyle İstanbul’
dan uzaklaşırken.
ondan açılan Kaptan-ı deryalığa Deli Hüseyin Paşa ge
tirildi. Fakat Hüseyin
Paşa’nın Kap
tan -ı deryalığı da pek uzun sürmedi.
Kendisi 1640 yazında Karadenize çıkıp
30 Kazak şaykası yakala yıp, tutulan ka
zaklarla birlikle İstanbul’a gönderdiği
zaman Özi valiliğine tayin edildiğinden,
İstaııbula’ dönmeden doğruca yeni vazi
fesi başına gitti.
Silâhdar Mustafa Paşa’ya böyle bir
darbe indirilmesinden sonra Kemankeş
Kara Mustafa Paşa daha serbestçe çalış
maya koyuldu ve devlet işlerinde tam
mânasiyle nâzım vaziyete geçti. Böylece, Naimâ (C: 4, S: 457) nm tabiriyle:
«sadr-ı devlette istiklâl üzre karar edüp
Sultan Murad Han’ın velatım hissettir
medi».
Sultan İbrahim’in cülusundan üç ay
kadar sonra Galata’da deniz kıyısında
büyük bir yangııı çıktı. Bunun söndürülmesine uğraşılırken, yangın mahalli
ne gelmiş olan veziriâzamm yüzü, bir
geminin barut mahzeninin ateş alması
neticesinde çıkan alevlerden yandı. Bu
sebeple üç ay müddetle divan toplantı
larına katılamadı.
Veziriazaıı.uı m alî ve
İdarî tedbirleri
Sultan İbrahim’in
saltanatının ilk
yıllan içinde yeni akçe kesildi. Yeni ak
çenin kesilmesinden önce bir kuruşun
karşılığı 125 akçe, bir altununki (duka)
250 akçe idi. Yeııi sikkelerdeki gümüş
miktarı arttırıldığından tedavül değeri
de değiştirilmiş oluyordu. Böylece kuru
şun kıymeti 125 akçe iken 80 akçeye,
altununki 250 iken 160 akçeye, Mısır parasmmki 2 akçeye indirildi. Sadı'ıâzam
Kemankeş Kara Mustafa Paşa bu ame
liye ile devlet mâliyesini de tevazün et
tirdi.
Osmanlı padişahları arasında hatt-ı
hümâyunlarının çokluğu, bilhassa basit
şeylere dair bir sürü hatt-ı hümâyunu
nun mevcudiyetiyle nazarı dikkati cel
beden Sulian İbrahim para işiyle de il
gilenmiş ve buna dair de hatt-ı hümâ
yun yazmıştır. Nitekim (İslâm Ansiklo
pedisi C: 6, S: 880) bu hususta bir hat
tında: «padişahlara bir hutbe, bir sikke
lâzımdır ya, bizim dâhi sikkemin kesil
miyor; bu babda ne dersin?.. Akçe ke
silsin münasip değil midir?» dediği gö
rülmektedir. Naimâ, yeni akçe kesilme
sine ait bu mali ameliyeyi hicri 1050
(Milâdi: 23 nisan 1640-14 mart 1641}
yılı vukuatı arasında göstermektedir.
Bu sırada Sultan İbrahim İstanbul’
un iaşe işlerine karşı alâka gösteriyor
ve bu hususta: sScn ki veziriazamsın.
İstanbul’da gerçekten kıtlık vardır deyu
söyieııür. İstanbul efendisine muhkem
tenbih ile narh ahvaline ziyade takayyüt
etsün, gezsün, dolaşsun; yoksam kendüsü bilür ve göreyim seni, ahval-i âlem
ile cân başınla çalış» diye hatt-ı hümâ
yun gönderiyor, ayrıca halk üzerinde iyi
tesir bırakmak arzusunda olduğunu da:
«şöyle ortalığı idelim ki, hayır duâya
mazhar düşelim, âdil padişaha eyü ve
zire düştük deyii...* cümleleriyle ifade
ediyo rdu.
Gerek yen: para kestirilmesinde ve
mâliyenin tevazün ettirilmesinde, gerek
se sair idari tedbir ve icraatta tabii esas
rol Veziri âzam Kemankeş Kara Musta
fa Paşa’da idi. Kemankeş’in sadrıâzamIığı sırasında padişah geri tarafta bir
gölge durumunda kalmaktaydı.
Kemankeş Kara Mustafa Paşa ver
gilerin âdil esaslar üzerine tevzi edil
mesini temin gayesiyle bütün eyâletler
de yeni tahrirler yaptırdı. Arazi tahriri
epey zamandan beri yapılmamış oldu-
Emirgâne-oğlıı’nım idamı
S u lta n İ b r a h im ’in el y a zısın ı gösteren
b ir m e k tu b u
ğundan, Veziriazamın bu icraatı
malî
işlerin düzenle yürütülmesind» büyük
faydalar sağlamaktaydı. Bunlardan baş
ka tersane işlerini de yoluna koydu. Bu
sayede de her sene muayyen sayıda ka
dırganın donatılması düzgün şekilde yü
rütülmüş oluyordu.
Veziriazamın İrarılılara
karşı siyaseti
İranlIlarla Kasr-ı Şirin muahedesi
ni aktetmiş olan Veziriâzam Kemankeş
Kara Mustafa Paşa, bu devletle sulhün
devam ettirilmesine taraftardı. Cülüs
tebriki için Şah tarafından elçilikle İs
tanbul’a gönderilen Mukan hâkimi İb
rahim Han. Osmanlı devlet merkezinde
hüsnü kabul gördü. 16 haziran 1641 (7
rebiülevvel 1051) de İstanbul'a vasıl olan İbrahim Han iyi cins atlar, nakışlı
ibrişim kaliça ve daha bazı hediyeler
getirmişti. Bir ay sonra padişah tara
fından kabul edildi. Iran elçisiyle Kasr-ı
Şirin muahedesi hükümleri tekit ve teyid edildi. İbrahim Han dönerken, Bağdad fethinde esir edilip İstanbul'a ge
tirilerek Yedikule’de hapsedilmiş olan
Iranlılar, serbest bırakıldı ve elçi ile
birlikte gitmelerine müsaade olundu.
İranlIların Revan valisi iken Sultan
Murad'ın Revan'ı zaptı sırasında teslim
oiaıı Emirgûne-oğlu'na Yusuf Paşa adı
verilmekle beraber yine eski adı ile anılmaktaydı. Sultan Murad devri hâdi seleri kısmında belirtildiği üzere, padi
şaha hulul eden bu adam, sefih ve ah
lâksız bir kimseydi. Sultan
Murad'ın.
sefahati devam hattâ artırmasına âmil
olan Emirgûne-oğlu, Iran elçisinin İs
tanbul'da bulunduğu sırada idam olun
du.
Solak-zâde tarihindeki (sayfa: 767)
kayda göre; Emirgûne-oğlu. elçiye giz
liden haber gönderip, İran’a gitmesine
müsaade istenmesi için tavassutunu riıra
etmiş, İbrahim Han da vezinazami. ri
cada bulunmuştur. Veziriâzam bu h u
susta şahsen karar vermek istemediğin
den vaziyeti Sultan İbrahim’e anlatmış,
o da »bizim nimetimizin kadrini bilmez
lere cezasını vermek gerekir, vucud-u
nâpakini ortadan kaldırasım» diye emir
vermiştir. Buna mukabil Kâtib Çelebi
ve Naimâ, bu ^meseleye eserlerinde çok
küçük çerçevede yer vererek «vücudu
lâzım olmamağla izale olundu. Katli Acem elçisinin desisesine hamlolımdu>
deyip geçerler.
Emirgüııe-oğlu idam edilince. K â
ğıthane’deki köşkünü padişah aldı, Bo
ğaziçi’ndeki bahçe ve köşkü de Sadrıâzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa'ya
verildi.
A zak kalesinin istibdadı
1637 senesinden beri Azak
kalesi
Kazakların elinde bulunmaktaydı.
Bu
mühim kalenin istirdadını gözeten vezi
riâzam. Deli Hüseyin
Paşanın yerine
Kaptan-ı deryalığa
getirilen Siyavuş
Paşa'yı bu işe memur etti. Siyavuş Paşa
1641 nisanında Karadeniz’e açılırken Özi
valisi Deli Hüseyin Paşa, Kırım Han’ı
Bahadır Giray. Kefe valisi Yusuf Paşa
ya da, istirdadı beraberce sağlamaları
hususunda emirler gönderildi.
Tatar askeri ile birlikte Azak kalesi
kuşatıldığı zaman, şehrin beş bin kişi ile
müdafaa edildiği öğrenildi. Müdafilerin
sıkı şekilde müdafaada bulunmaları; Osmanlı kumandanlarının da yanlış tah-
1956
miııleri yüzünden, oııbir gün zarfında
barut bitti. İstanbul’dan yeni parti ba
rut gelinceye kadar epeyce zurnan geçti
ğinden muhasara kaldırıldı.
Barut teminindeki
idaresizlik yü
zünden Azak kalesi istirdat edilemevince. donanma işlerinden pek anlamadığı
da meydana çıkmış olan Siyavuş Paşa'yı Kaptan-ı deryalıktan azleden Veziri
azam, bu makama yetıi bir tayin yapım yarak donanma mühimmatı
teminini
bizzat kendisi deruhteye başladı.
Kazakların. Azak kalesini uzun m üd
det muhafaza edemiyecekleri belliydi.
Onun için bunlar. Rus çarından kuvvet
gönderilmesini rica ettiler. Bunun üze
rine Rus Ç a n «yurt mümessilleri mecli
si» ni 1642 ocak ayı içinde toplantıya
çağırdı. Mümessillerden çoğu, Azak ka
lesinin Kazaklardan teslim alınıp Türklere karşı müdafaa edilmesi fikrini ile
ri sürdülerse de (Akdes Nimet Kurat.
Rusya tarihi S: 218); Rus hükümeti bu
fikri tahakkuk ettirme cesareti göste
remedi. Onun için Kazaklara 30 nisan
1642 tarihli bir yazı göndererek kaleyi
tahliye etmelerini bildirdiler.
Moskova ve Azak tarafından bu ko
nuşmalar cereyan ederken, Osm anlı h ü
kümeti de kalenin mutlaka istirdadını
arzuladığından, muhasarayı tazeliyecek
kuvvetlerin
serdarlığına
Sultan-zâde
Mehmed Paşa tayin edilmiş
bulunu
yordu. Mehmed
Paşa Kefe hududunu
yeni geçtiği sırada.
Kazakların Azak
kalesini tahliye ettikleri, çekilirken ka
leyi esaslı şekilde tahrip etmiş oldukları
öğrenildi. Osmanlı ordusu Azak’a gitti
ği zaman kaleyi boş buldu. Tabii tahrip
edilen kısımlar tamir olunup içerisine
kuvvet yerleştirildi.
S u lta n İb r a h im
(K a p ıd a ğ lı serisinden)
Sultan Silâhdar Paşa ile evlendirilirse
sabık musahibin İstanbul'a gelmesi kolaylaşırdı. Valide Sultan
onu damad
yapmak üzere uğraşırken,
veziriâzam.
Silâhdar’:» bir suistimalini meydana çı
kardı. Silâhdar Mustafa Paşa y ıllık sek
sen bin kuruş tutan Kıbrıs saliyanesini
üç dürt seneden beri zimmetine geçir
mişti. Bu suçu sabit olunca katline fer
man aldı. Kırk bostancı neferi ile Tamşvar’a giden Edirne bostancıbaşısı hük
mü orada infaz eyledi.
Silâhdar Mustafa Paşa’nın katli
Nasuh Paşa-zâde’nin
itaatsizliği ve idam ı
Sadnâzam Kemankeş Kara Mustafa
Paşa, yeni hükümdarı ııüfuzu altına ala
rak ifsad etmemesi için Silâhdar Musta
fa Paşa'yı Tamşvar valiliğiyle merkez
den uzaklaştırmıştı. Sultan Murad sağ
lığında kızı Kaya Sultan’ı sevgili musa
hibi Silâhdar Paşa’ya namzed kılmıştı.
Bu defa Kaya Sultan’ın kethüdası Silâh
dar Paşa’yı İstanbul’a getirtmek üzere
faaliyete koyularak, bu hususta Valide
Kösem Sultan ile işbirliği etti.
Kaya
Halep valisi olan Nasuh Paşa-zâde
Hüseyin Paşa, Veziriazama karşı, ocaktan
yetiştiği için çorbacı tâbirini kullanırdı.
İstiskal gayesiyle sarfedilen bu söz Ke
mankeş Mustafa Paşa’m n kulağına gi
dince Nasuh Paşa-zâde'ye
gücenmişti.
Vezir rütbesindeki
serhad valilerine,
mühim ahvalde çabuk iş görebilmeleri
için eskidenberi padişah, adına tuğra çek
mek selâhiyeti tanınmıştı. Fakat bilaha
re vezir adedi çoğalmış ve bazı ehliyet
1957
siz kimseler de vezir olmuştu. İşte bu
duıum u gözö:-:üne getiren Veziriâzamın
tavsiyesi neticesinde, bundan böyle serliad valileri tuğra çekmekten men olun
muştu. O sırada Erzurum valisi olan Nasuh Paşa-oğlu Hüseyin Paşa emri geti
ren şahsa :
*— Ben vezir oğlu vezirim. Tuğra
yı bana Sultan Murad merhum gibi bir
gazi sahibkıraıı ısmarladı. Senin paşan
Arnavut diyarından gelip, ol makama
nail ola da bana tuğrakeşliği çok göre!
Bunun sebebi nedir? Bu emr-i şeriften
padişahın haberi yoktur. Men etme ken
di canibiııdeııdirs.
Diyerek gelen fermanı dinlemedi.
Xasuh Paşa-zâde’nin. bu sözlerinden pa
dişahın şahsiyetinin zayıflığından istifa
de ederek veziriazamı dinlemeyip tegallüb yoluna sapacağı anlaşılıyordu. Bu
nun üzerine. Nasuh Paşa-zâde’ııin Abaza Paşa gibi kaleye kapanıp isyan edebileceğiııi düşünen veziriâzam, ken
disini önce Halep valiliğine tâyin edip
arkasından da azletti. Nasuh Paşa-zâde’nin taraftar toplayabildiğini sezen sadrıâzam. dâvanın büyümeden halledile
bilmesi için bir taraftan Nasuh Paşazâde’ye Sivas valiliği emrini gönderir
ken, öte taraftan Sivas valisi Kör-Hazinedar İbrahim Paşa’va da, Nasuh Paşazâde'nin Sivas’a tâyininin sureta oldu
ğunu bu bakımdan
biçimine
getirip
hakkından gelmesini bildirdi.
Nasuh Paşa-zâde etrafına bir hayli
sanca ve sekban toplıyarak Sivas'a iler
lemekteyken, Kör-Hazinedar İbrahim
Paşa da Sivas askeri ile ona karşı çık
tı. Kayseri civarında cereyan eden sa
vaşta Kör-Hazinedar vurulup öldüğü
gibi, Sivas askeri de mağlûp olup da
ğıldı. Hüseyin Paşa bundan sonra Sivas’a
gitmedi, veziriâzamın aleyhdarlanndan
aldığı mektuplardan da cesaretlenerek
İstanbul'a doğru yürüdü. Bu sırada, Na
suh Paşa-zâde’mu
«sadrâzam ile şer’ı
davam vardırs diyerek kalabalık kuv
vetlerle ilerlemekte olduğu İstanbul’da
duyulunca halk
heyecana kapıldı. Bu
yüzden dükkânlarını kapayıp evlerine
çekilen kimseler görüldü. Müfsit ve gay
rı memnunlar faaliyete geçebilirdi. Onun
için sadrazam bir taraftan İstanbul’da
sıkı emniyet tedbirleri alırken, bir yan1958
daıı da Anadolu beylerbeyisi Çiftelerli
Osman Paşayı. Nasuh Paşanın tenkili için serdar tayiıı etti. Osman Paşa, hem
istemiyerek muharebe ettiği, hem de Na
suh Paşa-zâde’ııin etrafındaki kuvvetler
fazla olduğundan İzmit civarındaki çar
pışmada mağlup oldu.
Hüseyin Paşa İzmit’teki galibiyeti
ni müteakip iki bin kişilik kuvvetle İs
tanbul'a doğru yoluna devam etti. Bu
sırada Sadrazam Kemankeş Kara Mus
tafa Paşa, Temmuz ortalarında (1643).
Üsküdar’a asker ve toplar geçirdi. Pa
dişah da Üsküdar bahçesine gelip yer
leşti.
Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa
Paşanın müstakil hareketinden ve sıkı
idaresinden memnun olmıyanlar Nasuh
Paşa-zâde’ye mektup yazıp
İstanbul'a
davette devam ediyor, hükümet merke
zine gelince sadrazamlığının muhakkak
olduğunu bildiriyorlardı. Nasuh Paşazâde de büyük ümitlerle ilerliyor, hatta
bir kaç gün sonra mühr-ü hümâyuna
sahip olacağını maiyetindeki kimselere
açıklamaktan bile geri kalmıyordu. H ü
seyin Paşa işte bu hayalle Üsküdar ya
kınına kadar sokularak Çamlıca eteğin
de Bulgurlu havalisindeki Seyran-tepe’ye kondu. Kemankeş Kara Mustafa Pa
şa tarafından kuvvet toplanmış olduğu
nu görünce burada zora başvurmadı. Zâ
ten böyle bir şeye ihtiyaç hissetmeden
sadrazam olacağını zannetmekteydi. Hal
buki, hadiselerin bilfiil içinde yaşıyan
Kâtib Çelebi: «ol gün azim galebe ve
heybetle görünüp, meselâ bir kaç atlısı
Üsküdar’a hücum eylese, beru canibden
perişanlık ve inhizam mukarrerdi» de
mektedir.
Padişahtan mühr-ü hümâyun bek
leyen Nasuh Paşa-zâde, bunun yerine,
itaat etmesine dair emir aldı. Bundan
fevkalâde şaşkınlığa uğrıvan ve hayal
leri birdenbire yıkılan
Hüseyin Paşa,
emri getiren darüssaade ağasına : «Pa
dişahın emrine
ramım.
Muhalefetim
yoktur. Şer" ile dâvâmı görmeğe geldim;
fakat mümkün olmadı» dedi. Darüssaade ağası ile bu konuşması gece cereyan
etmişti. Bir iki saat sonra bir kaç m u
temet adamı ile kaçtı.
Nasuh Paşa-zâde Hüseyin Paşa oradan Karadeniz kıyısına inip bir kayık
la Rumeli yakasına geçti. Kırım hanının
yanına gidip affına vasıta olmasını rica
edecekti. Bu niyetle Edirne'ye kadar ilerledi. sonra Pravadi civarında bir çift
liğe oğlunu bıraktı. Hüseyin Paşanın n i
yeti öğrenilmişti. Onun için K ırım ’a var
ması mümkün olmadı. Ruscuk’a girmek
üzereyken kırk nefer bostancı ile gelen
Edirne bostancıbaşısı tarafından yaka
landı. Bostancı neferleri ile İstanbul’a
sevkedilen Hüseyin Paşayı, Sadrazam Ke
mankeş Kara Mustafa Paşa, Tc-pkapı dı
şındaki bahçesinde karşısına alıp azar
ve hakarette bulunduktan sonra katlet
tirdi. Bırakıldığı
çiftlikten İstanbul'a
getirilen onaltı yaşında bir genç olan
oğlu huzur-u hümâyûna getirilince nakib'üleşrafm şefaatiyle ölümden kurtul
du. Hüseyin Paşanın kardeşlerinden biri
idam, biri hapis, bir tanesi de nefyolundu.
Xasuh Paşa-zâde'niıı taraftarların
dan olan Safed sancağından mazul Züifikar Paşa, ondan aldığı mektuplar üze
rine, askerle kendisine iltihak etmek üzere harekete geçmişli. Fakat daha yol
da bulunduğu sırada Xasuh Paşa-zâde'nin başına gelenleri duymuş ve Konya
tarafında kalmıştı. Zülfikar Paganın ni
yetleri İstanbul’da öğrenilince Kıbrıs va
liliğine tavm edilip arkasından idamı içiıı gizli emirler gönderildi. O sırada,
batı Akdeniz’e kadar
yaptığı karakol
gezisinden Kıbrıs’a
dönmüş
bulunan
Kaptan-ı derya Piyâle Paşa Zülfikar Pa
şayı idam ile başını İstanbul’a gönder
di.
Sadrâzamın yeni m uarızlan
Sadrıâzamlık davasında olan Kasuh
Paşa-zâde Hüseyin Paşanın idamı ile
Kemankeş Kara Mustafa Paşa mühim
bir rakipten kurtulmuştu. Lâkin sadra
zamın bundan sonra rakipsiz şekilde hu
zur içinde çalışması m üm kün olmadı.
Zira onun dürüst hareketinden menfaa
ti zedelenenler aleyhinde bir cereyan
yaratmaya çalışıyorlardı. Nitekim Nasuh Paşa-zâde'nin idamını bu yolda istis
mara gayret edenler vardı. Nihayet bu
dürüst veziriazamın kargısına iki mühim
muarız dikildi ki. her ikisi de padişaha
istinat ettiklerinden mağlûp edilmeleri
havli müşküldü. Sadrazamın bu iki m u
arızı «Cinci Hoca» nâmı ile maruf Safranbolu’Iu Hüseyin Efendi ile Silâhdar
Yusuf Paşa idi. Hekimlerin, padişahın
hastalığına çare bulmakta âciz kalma
ları üzerine, dışarda şuna buna okuyup
üfliyerek nefesinin tesirliliğile tanınmış
olan Cinci Hoca bazı kimselerin tavsi
yesi ile padişaha intisab etmişti. Padi
şahın sıhhati üzerinde bazı müsbet tesir
leri görüldüğünden, kuvvet kazanması
da kolay ve sür’atli olmuştu.
Silâhdar Yusuf Paşa da, hasta pa
dişahın birdenbire bir silâhdara sahip ol
ma arzusu göstermesi neticesinde, yer
den bitercesine ortaya çıkmış bir kim
seydi. Sultan İbrahim bir gün: «birade
rim Sultan Murad merhumun bir mak
bul silâhdarı var imiş, benim niçin m ak
bul ve mukarreb bir silâhdarım olma
sın!» demiş ve bu arzuya kapılmasını
müteakip rikâbdar-ı hassa Yusuf Ağa
ya ikinci vezirlik (Naımâ C: 4. S: 37) ver
miştir. Böylece rikâbdar Yusuf Ağa iken
birdenbire ikinci vezir ve silâhdar ol
muş, padişahın musahip ve yakını olu
vermiştir. Kemankeş Kara Mustafa Pa
şa, kendi icraatına karışacağını hesaplıyarak bu tayini önlemek istemişse de
muvaffak olamamıştır. Cinci Hoca ise
medrese softalarından iken, padişahın
fermanı ile defaten müderrisliğe, onun
arkasından da Galata kadılığı payesiyle
padişah hocalığına getirilmiştir.
Bu iki şahsın, sür’atle mevki kazan
maları kadar, Sadrazâm Kemankeş K a
ra Mustafa Paşa aeyhinde fikir birliği
etmeleri hem sadrazâm, hem de memle
ket için iyi olmamıştır. Bunların kuvvet
kazanmalarından önce başka bir muarı
zı olan Sulian-zâde Mehmed Paşayı Şam
valiliğine İstanbul’dan uzaklaştıran Ke
mankeş Kara Mustafa Paşa, maalesef bu
son iki şahsı mevkilerinden uzaklaştıramamıştır.
Veziriazamın samimi gayret sarfettiğı noktalardan birisi de; fazla masraf
ları kısarak bütçede tasarruf sağlamak,
ayni zamanda hâzinenin gelirini çoğalt
maktı. Memleket tahririni hâzinenin ge
lirini arttırmak için yaptırmıştı. Ta
sarruf sağlamak gayesiyle de; ulufe ve
maaşlarda kısıntılar yapmış, devlete yük
teşkil edecek bazı memuriyetleri lâğvet
1955
miş, ulûfeli askerin yoklamasını yaptı
rarak bazı esamileri defterden sildirmişti. Onuıı bu hareketleri dürüstlüğünün
vc memleket nef'ine düşüncelerinin b i
rer neticesi ise de. menfaati baltalayan
lardan lıasım kazanmaktan da hali kal
mıyordu.
Kemankeş Kara Mustafa Paganın
dürüstlüğü şüphe götür.nemekle bera
ber bazaıı hatalı işler yaptığı, tutulma
ması gereken bir şahsı icabında tuttuğu
da olmaktaydı. Meselâ Faik Paşa ismin
de birini tutması bu neviden bir hadise
diye gösterilebilir.
Meşhur Turhan Bey neslinden gelen
Faik Bey ismindeki şahıs, Nasuh Paşa
zade çengindeki gayretine mükâfaten
veziriâzam tarafından Rumeli beylerbey
liğine tayin edilmişti. Bu vazifede kaldığı
altı aylık müddet zarfında halka zul
metmiş ve bir kaç kişiyi de haksız yere
öldürmüştü. Onun zulmüne maruz ka
lanlardan Sofya K adı’sı İstanbul’a kaça
rak şikâyette bulununca Faik Paşa İs
tanbul'a celbedildi. Padişahın huzurunda
yüzleştirilmek suretiyle konuşturulun
ca kadı şikâyetini tekrarladı. Fakat Fa
ik Paşa hepsini red ve inkâr etti. İşte
Kemankeş Kara Mustafa Paşa bu ada
mı tutup Ölümden kurtarmak istedi. Ve
ziriazama karşı her fırsatta muarız dav
ranan Cinci Hoca ile Silâhdar Yusuf Pa
şa ise, idamını temine çalışıyorlardı. Bu
yüzden münakaşanın büyüdüğünü gören
Faik Paşa, sadrazamın hatırı için kendi
lehinde şehadette bulunacağını zannet
tiği selefi Dilâver Paşa'mn dinlenmesini
istedi. Dilâver Paşa Sofya kadısının le
hinde konuşup ötekinin aleyhinde şayi
alar duyduğunu söyleyince Faik Paşa
katledildi.
Veziriazamın Cinci Hoca ve Yusuf
Paşa aleyhindeki plânı
Cinci Hoca ve Yusuf Paşa her geçen
günde tahakkümlerini biraz daha fazla
arttırmakta ve işlere karışmakta idiler.
Kemankeş Kara Mustafa Paşa bizar ol
duğu bu adamlara bizzat bir şey vapamıyacağını görüyordu. Bu sebeple, m ah
rem esrarı olan yeniçeri ocağı Kul-keth {ida sı Hüseyin Ağa ile görüşerek. Cin
ci Hoca ve Yusuf Paşa aleyhine yeniçe
1960
ri ocağını kullanmayı hedef tutan
bir
plân hazırladı. Plâna göre: yeniçeri oca
ğının nüfuzlu şahsiyetleri para ile elde
edilecek, bunlar vasıtasiyle yeniçeriler
tahrik olunarak divan günü çorba içme
meleri ve Cinci Hoca ile' Yusuf Paşanın
padişahın muhitinden uzaklaştırılmala
rını söylemeleri temin olunacaktı.
Kul-kethüdası Hüseyin Ağa bu iş İçin. sözünü dinliyecekleriııi tahmin etti
ği yeniçeri subayları ile görüşerek me
seleyi kendilerine açlı, hatta bu yolda
kullanılmak üzere biraz para da verdi.
Lâkin '-eniçeri ocağının nüfuzlu şahsi
yetlerinin ekserisi, ulüfelerde kısıntı
yapmış olan veziriazamdan memnun de
ğillerdi. Onun için bir araya gelerek ko
nuştukları zaman kendilerine yapılan
ttklifi kabul etmediler. Meseleyi bir de
ocağın akıl hocası durumunda bulunan
Koca Muslihiddin Ağa’ya açtılar. Koca
Muslibiddin Ağa (Naimâ C: 4, S: 44) ise:
*—- Aman sakının.
Sultan Murad
merhumun nice bin nüfus katletmek su
retiyle söndürdüğü fitne ateşini yeniden
uyandırmak mı istiyorsunuz; Söz aya
ğa düştükten sonra işin önü alınmaz»
dedi.
Sonra derhal sadrazama gelip;
t — Sultanım bu nasıl iştir?»
Diye sorunca veziriâzam, meselenin
şüyuundan dolayı
kızarak inkâr etti.
Koca Müslihiddiıı Ağa bu defa yeniçeri
ağasına koşup, bu işten haberi olup ol
madığını sordu. Meseleden habersiz ol
duğu cevabını veren yeniçeri ağası kor
kusundan gidip keyfiyeti padişaha b il
dirdi. Padişah da Koca Muslihiddin Ağayı çağırıp:
—
Baka ihtiyar! kullarım çorba ye
memek isterlermiş, asli' var mıdır?»
Diye sorunca, Muslihiddin Ağa:
«— Hâşâ
padişahım,
cümlesinin
boynu kıldan incedir. Cümlesi emrine
m utidiı. Bu sözden asla haberleri yok
tur. Gerçi Lalan, kethüda bey eliyle ba
zı odalara bir kaç kese göndermiş, lâ
kin onların iğvasiyle böyle şey yapma
ları muhaldir»
Cevabını vermiş, bu defa padişah :
«— Ya ben şimdi Lalamı katletsem
kullarım bana incinirler mi?s
Diye sormuş, Muslihiddin Ağa da :
«— Hâşâ padişahım, belki cümlesi
haz ederler ve padişahıma hayır dua
lar ederler*
Cevabını yapıştırmıştır.
Kemankeş Kara Mustafa Paşanın
katli
Kemankeş Kara Mustafa
Paşa, adamlsrından birisinden ıM uslihiddin Ağa vaziyetten padişahı haberdar etmiş
tir. başının çaresine bak» diye bir tes
kere alınca, koynuna bir mushaf-ı şerif
koyup acele padişaha koştu. Demir-kapı'dan saraya dahil olup hareme ilerle
yince, padişahı ayakta etrafı
seyreder
halde buldu. Sultan İbrahim, davetsiz
gelen veziriazama, seri bir ifade ile:
*— Lala hayre;' babanın evi gibi
davetsiz geliyorsun!» dedi.
VeziriSzam Kemankeş Kara Mustafa
Faşa, koynundan mushafı çıkarıp öpe
rek. duyduğu şeylerin yalan olduğunu,
hakkında iftira edildiğini beyanla padi
şahı inandırmak iğin uğraştıysa da. Sul
tan İbrahim:
«— Hep yalan söylersin. Bu sözle
rin doğru değildir. Ûnlar benden razı
lar, fitneyi sen kaldırmak istersin»
Dedi ve Kemankeş’in mushafa el ba
sarak yemin etmesi fayda vermedi. Ga
zabı bir türlü geçmiyen padişah:
*— Hep sözlerin yalandır. Ver
mührümü, ben zapteder adam bulurum»
dedi. Sonra bostancıbaşıya:
*A1 şunu!» diye
işaret edip içeri
doğru yürüdü. Bostancıbaş: -sal şunu:?
sözünden mührü anladığından mührü is
tirdatla iktifa etli. Kemankeş Kara Musrafa Paşa ise oradan derhal kendi ko
nağına koştu, kapılarını kapattırıp içer
de kıyafet değiştirerek kaçmak istedi.
Konağının harem kısmında
duvardan
athyarak «Naili Mescid» civarında bir
otluğun içine girdi. Burada akşama ka
dar kalıp karanlıktan istifade ile firarı
düşünüyordu. Lâkin buna imkân bula
madı, zira Sultan İbrahim biraz sonra
geriye dönmüş, bostancıbaşıya ne yap
tığını sormuş, sadece m ührün istirdadı
ile iktifa edildiğini öğrenince:
a— Tiz kâfir, ya başı ya başın!s di
ye bağırmıştı.
Bunun üzerine beşyüz bostancı a~
lan bostancıbaşı Kemankeş’in konağının
S u lta n
İ b r a h im ’in A v ru p a lıla rc a
m ış d iğ e r b ir resm i
y a p ıl
etrafını sarmış bulunuyordu. Nihayet adamcağızı gizlendiği otların arasında
buldular. Kemankeş Kara Mustafa Pa
şa, «beni huzur-u hümâyûna götürün,
söyliyecek sözlerim var» diye yalvardıysa da aldırmadılar. Ve Hocapaşa çarşı
sında Tırnakçı sarayı kapısı ve sebilha
ne önünde cellâd Kara A li tarafından
kemend tle boğuldu (31 ocak 1644).
Dürüst ve muktedir bir veziriazam
elan Kemankeş Kara Mustafa Paşa'mn
idamı ile. Sultan İbrahim’in saltanatının
istikrarla geçen birinci devresi kapanmış
oldu. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, dü
rüstlüğü kadar
müstakil
hareketiyle
devlet işlerini düzenli yürütmek kudre
tini gösteriyordu. Müdahalelere taham
mül edemediğinden rakiplerini ortadan
kaldırmak veya hükümet merkezinden
uzaklaştırmak isterdi. Felâkete uğra
ması da bu yüzden oldu. İşlerini mun
tazaman yürütebilmek için padişahın
yersiz müdahalelerini önlemeye çalışır,
hattâ hükümdarla münakaşa cesaretini
b i l e g ö s t e r i r d i . Sultan
İbrahim, silâhdarlıktan Anadolu beylerbeyi yaptırdı
ğı Dilâver Paşa’ya vezaret tevcih etmek
1961
istemiş, Kara
Mustafa Paşa da vezir
çoktur diye önlemek isteyince, padişah
«Sebep nedir? Senin verdiklerin tutu
lup benim verdiklerim tutulmaya, beıı
Dilâvere vezaret verdim» demiş ve da
ha bazı acı sözler sarfetmişti. O deviri
geniş şekilde anlatan tarihler incelenin
ce, Sultan İbrahim gibi_ zayıf şahsiyetli
bir hükümdar karşısında Kemankeş’in
ne m ühim muvazene unsuru olduğunu
belirtecek kısımlara
rastlanmaktadır.
Müverrihlerin acaip. enteresan veya m ü
him bularak kaydettikleri bu gibi şeyler
den, ayni zamanda
Sultan İbrahim’in
şahsiyetine dair fikir edinmemiz de
mümkün olmaktadır. Sultan İbrahim bir
güıı Divan-ı hümâyûn toplantısını boz
durarak Kemankeş Kara Mustafa Paşa'yı yanına çağırmış ve yanına gelen Ve
ziri âzama:
<— Kethüda Hatuna ferman
etti
ğim odun bu vakte kadar neden veril
medi?»
Diye sormuştur. Odun için divanın
bozdurulmasına sinirlenen veziriazam:
t— Padişahım, ben senin vezirinim,
divânı bozdurup bu gibi cüz’i maslahat
için beni çağırtırsın! Bu kadar basit şey
için beni getirtip rnıur-u mühimmeyi
ta’vik etirirsin. Bana raiyet ve hazine ve
serhadler ahvalini sormazsınız»
Diye sert fakat haklı sözler söyle
mişti. Veziriazamın bu şekildeki konuş
masını şeyhülislâma naklettikleri
za
man, Yahya Efendi böyle konuşmayı
tehlikeli bulmuş ve «zinhar bu şekilde
huşunet etmesinler,
padişah ile böyle
muameleden çekinsinler» diye haber
göndermişti. Lâkin politika için bile eğilmeyi nefsine yediremediği anlaşılan
Kara Mustafa Paşa, şeyhülislâmın söz
lerini nakleden şalısa:
<s— Behey adam, bir mansıb için
kizb ve müdârâyı irtikâb etmek bana
güç gelir. Benim çalışmam kendi devle
ti içindir. Herkes bir taraftan söz söy
leyip tahrik-i gazab edecek nifaka baş
ladılar, hangi birinin
muradı üzerine
miidârâ edeyim? Böyle hayattan mevt
daha yeğdir» demiştir.
Kemankeş Kara Mustafa Paşa'ya
yakınları, padişahın adamı olan Silâh
dar Yusuf Pasa için:
«— Sultanım, Silâhdar Yusuf Paşa'
ya müdârâ etseniz makuldür»
Diye bir tavsiyede bulundukları za
man:
«— Sultan Murad gibi kahraman-ı
zâmânm makbulu ve mergubu olan siLâhdarına müdârâ etmedim» demişti.
işte böyle bir şahsiyet olan Keman
keş Kara Mustafa Paşa’nın idamından
soııra Sultan İbrahim, bir müddet önce
Şam valiliğine
gönderilmiş olan Sultaıı-zâde Mehmed
Paşayı
sadrıâzam
yaptı. Onun İstanbul'a gelişine kadar,
defterhânevi açmamak ve nasblara ka
rışmamak şartiyle Kenan Paşa’yı kay
makam tayin etti. Sultan Ibrahimiıı sal
tanatında ikinci bir devre başladı. Göz
delerinin, Cinci Hoca, Yusuf Paşa gibi
kimselerin nüfuzlarının hâkim olduğu
bu devrede sükûn ve istikrar gittikçe
bozuldu.
GİRİT A DASI FETHİ İÇİN OSMANLI - VENEDİK HARBİ
Sultan İbrahim zamanının en m ü
him dış meselesi, Venediklilerle başlayan
harptir. 1570 tarihinden beri sulh için
de yaşanılan Venediklilere karşı açılan
bu harp Osmanlı tarihindeki harplerin
en uzunu olup yirmi dört buçuk yıl sür
müştür. G irit adası etrafında cereyan eden bu harbin
enteresanlığı yalnızca
yirmi beş seneye vakm derecede uzun
sürmesi değildir. Başta Sultan İbrahim
gibi zayıf bir hükümdar ve Sultan-zâde
Mehmed Paşa gibi riyakâr ve karakter
siz bir sadrıâzam bulunduğu halde de
nizcilikte kuvvetli bir devlete karşı, onun elinde bulunan bir adanın fethini
hedef tutan bir harbe girilmiş olması
dır.
Onvedinci yüzyıl başlarında
Venedik -Osmanlı münasebetleri
Venedikliler ile dostane münasebet
ler devam ederken (cilt III, S: 1689
uncu sayfaya bakınız)
Onyedinci asra
girilmişti. Avusturya ile harbin devamı
dolayısile Venediklilerle iyi geçinilme-
ye bilhassa dikkat ediliyordu. Venedik
liler de bundan istifade ederek ticaret
lerim geliştirmiye uğraşıyorlardı. Nite
kim bir Venedik elçisi ticaret, konso
losluk ve denizlerdeki münasebata dair
23 aralık 1604 tarihli onüç maddelik bir
ahidnâme (Hammer C: 8, S: 52 ve 276)
almaya muvaffak olmuştur. Avusturya
harbi bittikten sonra da münasebetler
ayni şekilde devam ettirildi. Zira Os
manlI hükümeti Avusturya harbinden
sonra Celâli isyanları ve sonra İran harp
leriyle meşgul olduğundan Avrupa tara
fında sükûnetin devamını arzu ediyor
du. Akdeııizde korsanlık yapan Malta ve
Floransalılara Venediklilerin iltihak edebilecekleri ihtimali gözden uzak tutulmıyarak kendileriyle anlaşılmaya çaşılmış, bu yüzden de müsait davranılmıştır. Osmanlı hükümetinin böyle bir
yol tutmasından istifade fırsatını ka
çırmayan Moro Nani ismindeki Venedik
elçisi 1615 nisanında, on dört maddelik
biı* ticaret ahidnâmesinin (Hammer. C:
8, S: 163 ve 307) imzalanmasını temin
etmiştir. Bu ahidnâme Venedikliler için
bir takım menfaatlı noktalar ihtiva et
mekteydi.
Sultan Ahmed ölünce Birinci Mus
tafa'nın cülûsunu bildirmek üzere Vene
di k’e gönderilen
Mustafa Çavuşun orava varışından sonra buna mukabele
olmak üzere Venedik hükümeti Fransesko Kontarini adında bir elçisini İstan
bul'a göndermişti.
Mustafa’nın yerine
Sultan Osman’ı padişah bulan Venedik
elçisi. Sultan Ahmed zamanındaki ahidnâmelerin tecdidine
muvaffak olmuş
tur. Avrupa devletleri
mümessillerine
umumiyetle soğuk ve sert davranan Gü
zelce Ali Paşa, Venedik elçiliği, birin
ci tercümanını idam ettirmiş, Hammer
(C: 8, S: 196) e göre bu hükümetle harp
etmek bile istemişse de Sultan Osman
devrinde iki devletin münasebetleri dos
tane olmakta devam etmiştir.
D ördüncü Murad zam anındaki
Venedik münasebeti
Dördüncü Murad’ın çocukluk dev
rindeki Osmanlı-Venedik münasebeti iyi şartlar altında cereyan etti. Sultan
Murad idareye hâkim olduktan sonra.
1963
dış meselelerde İran harbini müsbet bir
neticeye ulaştırmayı gözettiğinden, Av
rupa tarafında bir mesele çıkarılmama
ya dikkat ediliyordu. Fakat Venedikli
lerin Avlonya’da çıkardıkları bir hâdise
bir aralık iki devlet arasındaki münase
beti fazlaca gölgelendirdi.
Sultan Murad Bağdad seferine çık
tığı sırada, doğu Akdeniz’in emniyetini
temin işinde vazifeli bulunan Cezayir ve
Tunus donanmasından 16 adet kadırga
ile İtalya sahillerinde faaliyette bulunan
Ali Piçin-oğlu ( Biçen-oğlu) İtalya sa
hillerinde faaliyette bulunduktan sonra
Avlonya limanına gelmişti. (Karaçelebizâde Abdülâziz; Ravzat-ül-ebrar S: 606)
Ali Piçin-oğlu gemilerini yağlamak için
buraya demir atmış olduğundan levendlerini dağıtmıştı. Bu arada Ali Piçin-oğlu'nun Adriyatik kıyılarındaki faaliye
tinden şüphelenerek Venedik, Marino
Capello kumandasında 29 gemilik bir
donanma sevketmişti. Venedik kum an
danı Avlonya önüne gelerek şehri topa
tuttu ve Piçin-oğlu’ııun
mürettebatsız
bulunan gemilerini alıp götürdü.
Sultan Murad, Avlonya hadisesini
duyunca müthiş hiddetlendi ve Osmanlı
memleketlerinde bulunan bütün Vene
diklilerin idamını, Venediklilerle ticarî
münasebetlerin kesilmesini ve Spalato
gümrüğünün kapatılmasını (Hammer;
C: 9, S: 272J emretti. Bu emrin derhal
tatbikine geçilmesi iki devleti harbe
götürürdü. Bu bakımdan devlet adam
ları, devletler arası hukuk kaidelerine
uymayan tarafını teşkil eden idam nok
tasını onüç gün ricada bulunmak sure
tiyle hapse tahvil ettirdiler. Padişah yu
muşayınca, evvelâ kethüda dairesine
hapsedilmiş olan İstanbul’daki Venedik
balyosu sonra kendi evinde mahpus tu
tuldu.
Sultan Murad'ın
emri
karşısında
Venedik’te duyulan heyecan
Avlonya
hâdisesinin İstanbul’da yarattığı heye
candan çok dalıa fazla oldu. Zira Ve
nedik hükümeti
OsmanlIların enerjik
hükümdarından çekiniyor, ayni zaman
da haysiyetini de korumaya uğraşıyor
du. Nihayet İstanbul’daki Venedik bal
yosu Alvise Contarini ile yapılan müza
kereler sonunda 16 temmuz 1639 da bir
anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre;
a) Venedik Iıükûm eti Avlcmya h a
disesi için tazm inat olarak Osm arüılara
250 bin «zecchino* veya herbiri 3 akçe
lik 5 m ilyon sikke ödiyecek.
b) Venedikliler, Osmanlı impara
torluğunun birer eyâleti olan
Tunus
ve Cezayir gemicilerinin imparatorluğun
sair limanlarında barınmalarına karışamıyacak, korsanlarla ancak açık deniz
lerde çarpışacak.
c) Tunus ve Cezayirliler Venedik
tebaasına tecavüz etmiyecek.
d) İki devlet arasında daha önce
câri olan ticari münasebetler devam edecek.
Bu muahede ile görünürde iki dev
letin arası düzelmişti. Fakat Dördüncü
Murad,
Venediklilere karşı iyi hisler
beslemiyordu. Bunun için büyük bir do
nanma hazırlanmasını emretmişti. Has
ta yatağında canı ile uğraştığı günlerde
bile donanma inşaatına dair malûmat edinmeyp çalışan padişahın ölümü üzeri
ne yeni gemiler itışa ve teçhizi yolun
daki faliyet tavsadı.
Venediklilerle harbe
sebep olan hadise
Sultan İbrahim padişah olunca, es
ki balyosun yerine gelmiş olan Pietro
Foscarini ile eski anlaşma yenilendi.
Sultan İbrahim
1644 senesi içinde
kızlar ağası Sünbül Ağayı âzil ile M ı
sır’a sürgün olunmasını emretmişti. Sün
bül Ağa deniz yolunda Mısır’a sevkedıleceği sırada donanma gemileri İstan
bul’da bulunmadığından, o aralık Kara
deniz limanlarında yeni inşa edilip gel
miş olan İbrahim Reis’in gemisine bindi
rildi. Sünbül Ağa cariye ve köleleri, h â
zinesi, hattâ atlan ile gemiye bindi. Ge
mide Sünbül Ağa’dan başka Mekke ka
dısı Bursavi Mehmed Efendi ve bir hay
li de hacı namzedi mevcuttu. İbrahim
Reis gemiye silâh olarak
sadece dört
top koymuştu.
Böyle bir çok mal ve insanı hâmil
bir geminin askersiz ve silâhsız şekilde
yola koyulduğunu, Ege denizinde dola
şan altı Malta korsan gemisi duymuş,
Girit'in kuzey doğusundaki Kerpe (Karpatos) adasının bir yerine gizlenerek
yolu gözetlemeye başlamışlardı. İbrahim
1964
Reis Rodos kıyısına varınca korsan ge
milerinin yolunu
gözetlediğini öğren
miş, silâhsız ve askersiz olan geminin
bunlarla başa çıkamıvacağını
bildire
rek tehlike zail oluncaya kadar Rodos'
ta beklemek istemişti. Lâkin, hac za
manına yetişmemiz lâzımdır diye ayak
di Tüyenlerin ısrarları
karşısında yola
devam etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kerpe adası önlerine vasıl olduğu (Esfar-ül-bihar s: 115) sırada Malta kor
sanlan karşılarına çıkmıştır. Kuvvetinin
kâfi gelmiyeceğini bilmesine rağmen İb
rahim Reis yanındaki silâhları kifayet
siz adamları ile
birlikte eer.ge tutuş
muştur. Çarpışma
neticesinde Sünbül
Ağa, İbrahim Çelebi, kalyonun mevcudu
olaıı altıyüz kişiden altmış kişi hariç
diğerleri şehid, Kadı Mehmed Efendi iIe birlikte sair sağ kalanlar esir düş
müşlerdir. Böylece, Sünbül Ağa’nm, M ı
sır eyâletinin beş y ıllık vergisine mua
dil olduğu söylenen zengin hâzinesi ve
gemide bulunan sair cansız ve canlı şey
ler korsanların eline geçmiştir.
Korsanlar zaptettikleri gemiyi ye
değe alarak G iıit’e gitmişler, elde ettik
leri ganimetlerin bir kısmını Girit va
lisine vermişler, Sünbül Ağa'nm atla
rından birini de Kandiye kumandanına
göndermişlerdir. Daha sonra, yedekte olarak Messına’ya götürülmek istenilen
bu gemi yolda batmıştır.
H arbin başlaması
Sünbül ağanın bindiği geminin ba
şına gelenler İstanbul’da duyulunca, ötedenberi padişahı
Venedik
aleyhine
tahrik eden Yusuf Paşa, Sultan İbra
him ’i Girit seferinin
açılmasına karar
vermeye şevketti. Cinci Hoca da Y u
suf Paşa gibi Venedik harbine taraftar
dı.
Bunun üzerine, baharda Selanik li
manında toplanmaları için Rumeli ta
rafındaki beylerbeylerine; Çeşme lim a
nında toplanmaları için de Anadolu eyâletindeki bazı sancakbeyleri ile Sivas
ve Karaman valilerine emirler gönderil
di. Asker toplanması hususunda emirler
yazıldığı zaman sefer yapılacak yer bildirilmediği gibi subay ve gemi kaptan
larından da gizli tutuldu. Hazırlıklardan
Girit’in T iiık idaresinden önceki devrinin tarihçesi
( İ lâ v e : 121)
★
—*
lip aday ı zaptetti (825). Böylece G irit'te
m ü h im b ir Arab n ü fu s u yerleşm iş oldu.
Gelenler Rabz.ül-Hendek (K a ndiy e) şeh
rin i k u rd u lar. G irit'te k i A rab h â k im iy e
t i bir bucuk asır kadar devam eUL N i
hayet N ike ph o r F ho kas kum andasında*
ki Bizans kuvvetleri 12 ay lık b ir k u şatm a
y ı m ü te a k ip K a n d iy e 'y i zaptetti. BÖylete adada B izans
h âk im iy e ti yeniden
teessüs etmiş oldu. G iritlile r B izans h â
k im iy etind en pek m e m n u n k alm am ış ol
m a lıla r k i bu rada sık sık isy anlar cık.
ti.
D ö rd ü n c ü h açlı seferinde Bizans im
p arato rlu ğ u to p ra k la rı h a ç lıla r arasında
taksim o lu n d u ğ u sırad a G irit adası Mont*
ie rra t m a rk isi B o n ifa c e in hissesine düş
m ü ştü . B oniface
G ir it’i iOC.OOö güm ü ş
para m u k a b ilin d e V enediklilere sattı i 12
ağustos 1204).
D o ğ u A k den iz m K ıb rıs 'ta n sonra en
b ü y ü k adası olu p doâu-batı d o ğ r u ltu ,
sunda uzanan
G irit, E ge ile A kdeniz!
y ekdiğeri atfen
ay ıran b ir s ım r sahası
da k abul edilir. A v ru p a’n ın en eski iskân
sah aların dan b irid ir, G iritlile r A v ru p a '
n ın dıger y ârle rin d e k i in sa n lard an çok
önce ilerlem işlerdir. M ilâ tta n önce 3000
ile 1400 y ılla rı ara sın d a G ir if t e «örülen
M inos k ü ltü r ü n ü n
bakiyeieri b u g ü n ü n
in s a n lığ ın d a hayret ve ta k d ir hisleri uy a n d ırır, G lrlr'e M ilâ tta n Öııce 1400 yilm datı sonra A ka lar, b u n la rd a n
sonra
da D o rlar geîdiler. B u n la r ın gelm esiyle
G irit'te b irbirine rakip şe h ir devletleri
devri başladı. Yunanlalar
devri d iy e 1sim lendirilen bu devre m ilâ tta n önce ikinci asra k adar devam e tti. M , Ü. 69
y ılın d a buraya bir sefer heyeti gönderen
R-omaliıar üc senelik* b ir m ücadeleden
sonra aday ı zaptettiler, G îr it'î d a h a zi
yade askerî ve ek o no m ik bir üs olarak
k u llan an R o m a lıla r, M ıs ır’ı fe th e ttik te n
sonra b urasın ı
B erk a ve B ingazî ile
Dirlikte b ir eyalet
addettiler.
B üyük
K o s ta n tin zam anınd a ise G irit adası İl.
lıry a (S elanik) ey âletine b ağlan d ı. Roı n j im p a ra to rlu s u n u n ik iy e a y rılm a s ın
dan sonra G irit D o ğ u R o m a n m sın ırla ,
r ı içinde kaldı..
M ısır,
T rablusgab ve Suriye İslâm
idaresine geçince,
A rab lar K ıb rıs gibi
G irit ile de ilgile n d ile r. İlk E n i evi ha
lîfesi olan M uaviye
za m a n ın d a Do&u
A k den iz
ad a la rın d a n
K ıb rıs ve Rodos
A rablar ta ra fın d a n zap tedildik ten sonra*
bir A rab ordusu G irit'e kadar uzandıy*
sa da adayı zaptedem edi. B u ilk A rab
h areke tinden sonra E m ev î ve A bbaeiler
devrinde G ir lt’e başka İslâm a k ın la r ı da
vuku buldu. B u a k ın h are ke tle ri esna,
sın d a ancak bir kaç m e v k i‘i ele geçire
bilen A rablar n ih ay e t
H a life M e'm un
zam anınd a G irit'i
zaptettiler. Böylecc
G ir it’te ilk islâm h â k im iy e ti teessüs et
m iş oldu. D ab a sonra E n d ü lü s Emevi*
lerî halifelerinden H akem bin liiş a m za
m a n ın d a E n d ü lü s te n sürüle n 10 bin k i
şi evvelâ M ıs ır'd a İskenderiye ta r a fla r ın
da ikam et edip bilâh a ra 30 gem i ile ge-
i
K a n dökmeden.
ta b m e t çekmeden
G irit e sahip olan
V enedikliler burada
tu tu n a b ilm e ı$îne
ehem m iyet verdiler.
R o m a lü a r m
y a p tığ ı g ib i ana v atandan
bir m ik tar insan getirerek bu rad a yer
leştirdiler. S ahildeki b ü tü n şehirleri ta h
k im ettikten
başka,
iç k ısım la rd a da
kaleler y a p ıp garnizo nlar m e ydan a ge
lird iler, G irit'e bir u m u m î vali gönderen
V enedikliler, burada merkeze ba ğ lı sıkı
bir idare sistem i ta tb ik ettiler. V enedik
lile r G i r i t i H anya. K a n d iy e , Resnıo ve
S itia id a rî bölgelerine ay ırm ışla rd ı.
Um u m î vali K a n d ly e ‘de o tu ru r ve ada
nın m ü dafaası için 20 bin k iş ilik b ir or.
duy u silâh altın d a tu ta rd ı. V enedikliler
G irit h a lk ım id ari, ik tis a d ı ve d in i ba
k ım d an devam lı ta z y ik a ltın d a tu tm u ş ,
lardır. A ğ ır vergiler a ld ık ta n başka h a l
kı başka m ükelle fiy etlere de tâ b i tu ttu la r.
Y e rli h a lk a hic b ir idarî selâhiyet ta n ı
m a d ık ta n başka
o nlara hor
gözle de
bak tılar. B u yüzden G ir it halk ı, b ilh as
sa k ö y lü sın ıfı sefil bir h a y a t sürm ek,
teydi. V enedik z u lü m ve işkencesinden
ıstırap çekenlere ortodoks ru h a n ile ri de
dah ildi. O n u n iç in d ir ki. G ir lt'in Vene
dik ve O sm anlı idarelerini k arşılaştıra n
Avrupa m ü e llifle ri
a ra sm ö a : « T ürkle r
in sa n lık la kabiL i te lif olm ayan böyle b ir
-»
1965
j
i
ı
I
padişahın mukarı'ebi Silâhia r Yusuf Paşa seferin ser
darlısına tayin edildi. Asker
toplanmasına dair
emirler
yazıldığı sırada eski Bağdad
valisi Küçük Haşan Paşa ya
Rumeli beylerbeyliği verile
rek Selânik’e gönderilmişti.
Zağarcıbaşı iken kul-kethüdalığına tayin olunan Kara
Murad Ağa sefere katılacak
yeniçerilerin kumandasını de
ruhte edecekti. Vezir Musa
Paşa da serdarın yanma ve
rildi. Ayrıca Cezayir, Tunus,
Trablusgarb
ocaklarına da
emirler yazılarak sefere işti
Biagio Gtuliani’nin kumandanı bulundu
rakleri bildirildi. Kâtib Çeğu Aya - Todori adası kalesine Türklelebi’nin «Tuhfet-ül-kibar fi
rin girişi (İtalyanca bir albüm'den)
esfar-ül-bihar* ında (Sayfa:
116): ücretle gemiler tutulup
İstanbul’daki Venedik
balyosu
tabi’i
doksan parça gemi Selânik’e, altmış
şüphelenmekten geri .kalmadı.
parça gemi Çeşme’ye gönderilip onAyni zamanda kaptan-ı derya olaıı
beş bin kantar barut, ellibin gülle,
harekete hic bir zam an teşebbüs etmem islerdir» diyenler vardır. Venedikliler,
ortodoks kiliselerinin m al ve
em lâk in i
gaspettiler. İdari ve iktisadi baskı
ve
söm ürm en in
y anın da bu v&2iyet
orto
doks h alk a çok a&ır geldiğinden, bir b u
cuk asırlık m üddet zarfında G irit'te , y ir
m iden fazla isyan v u ku buldu.
G irit
h a lk ı isyan ederken çok defa gözlerini
V enediklilerin
rakib i olan Cenevizlilere
d ik iliy o rlard ı. N ihayet ondördünoü asrın
sonunda Venediklilerle ba&a çıkamıyacaifin ı a n lıy a n G iritliler isyandan vazgeç
tiler. İsy anların durm asıyle Venediklilerin zu lü m ve b as k ılan da durm am ış ol
d u ğ u n d an G ir it h alk ından pek ç o k k im
seler bir İslâm diyarı olan M ısır'a göçederek orada yerleştiler,
T lirkler E ge k ıy ıla rın a İndikten
ve
do nanm a m eydana getirdikten sonra, ev
velâ A n ad o lu k ıy ıs ın a en y ak ın Ege adala rı ile ilg ile ndiler. Aydm-oğlu U m ur
Bey 1341 senesinden sonra kuvvetli bir
do nanm a ile Ege denizinde m ü h im b ir
kuvvet olarak kendisini gösterdiği
za
m an, Aydın-oğuU an donanm ası G irit su
la rın a kadar u zanm ak tan geri kalma*
B ü y ü k T ü rk denizcisi Barbaros Hayreddin P aşa’u m Kaptan-i deryalığı
za
m a n ın d a G ir it’ e b ü y ü k çapıa b ir a k ın
(ikinci cildim izde 936 ıncı sayfaya m ü
racaat) y apıldı. B u akında m üstahkem
kalelerin za p tın ın uzun m u h asaraya İh
tiyaç gösterdiği gözönünde b u lu n d u ru la
rak burada fazla zam an kaybedilm edi¿inden G irit adası V enediklilerin elinde
k alm ak ta devam etti. O snıanlı do nanm a
sının k uvvetini m u h a fa za eylediği İk in
ci Selim zam anınd a G ir it’e 1567 sene
sinde bir ak ın y a pılm ak la beraber, bîlahara K ıb rıs zap tın a
çalışıldığı* onun
arkasından da în e b a h tı m a ğlû b iy e ti ile
k arşılaşıld ığınd a n G l r it i n fe th i isi d ü
şünülm edi. D ogu Akdenizdekl O sm anlı
h âk im iy eti iç in p ü r ü 2lü bir saha teşkil
eden G iritlin,
im p a ra to rlu ğ u n kuvvetli
olduğu istilâ devrinde zapt edilmeden Ve
nedik elinde bırak ılm ası, şüphesiz hataIı bir hareketti*
B ibliyo g rafya : H üseyin K â m ı Hanyev l; G irit tarihi. H an y a lı N u r i; G irit ta*
r ih i ve Feth i. Kittib Çelebi; Tuhfet-ül ki*
bar fi esfar.ül bihar. Islâm ansiklopedi
si S: 38, S : 791.
di.
1966
j
1
elli adet top, cebehane. ve sair âlat
yüklendi» denildiğine göre; ücretle tu
tulduğundan bahsedilen gemilerin tüc
car gemileri olması lâzımdır.
Hazırlıkların
ikmalini
müteakip
Serdar Yusuf Paşa «Malta seferi» ne çı
kıldığını ilân ile 30 nisan 1645 (4 rebü'ülevvel 1055) te İstanbul’dan, hareket
etti. Nakliye gemileri ile Çeşme’den Sa
kız’a nakledilmiş olan Anadolu askeri
21 mayısta, Selânik’ten Mora’da Termiş
(Termiş) e sevkedilmiş olan Rumeli as
keri de 28 mayısta donanmaya dahil ol
du. Osmanlı donanması 7 haziranda Mora ıu n güney batı kıyısındaki Navarin
limanına vannea gemiler yağlandı. Bu
rada Tunus ve Trablusgarb’dan gelen
sekiz adet çektiri de donanmaya katıldı.
20 haziranda (25 rebi’ülahır) Navarin’den harekete geçen serdar kumandanla
rı davet ederek seferin Girit'e olduğuna
dair hatt-ı hümâyûnu çıkararak, o za
mana kadar gizlenmiş olan hakikî hede
fi açıkladı.
H anya’nın zaptı
Hanya kalesi ve limanını gösteren bir
kroki
Böylece Girit’in en müstahkem ka
lelerinden biri olan Hanya muhasarası
başladı. Dördüncü haçlı seferinden beri
Girit adası Venediklilerin elinde bulun
maktaydı. Türk istilâsının Ege adalarına
uzanmaya başladığı yıllardan beri Girit
kalelerinin tahkimatı zaman zaman el
den geçirilip arttırılmıştı. Hanya muha
sarası başladığı zaman Girit vali ve ku
mandanlığında «Cornaros, Hanya muha
fızlığında da «Navagiero» bulunuyordu.
Kâtib Çelebi’nin «Esfar-ül-binar»
ında kaydedildiğine göre; muhasara baş
ladıktan sonra, Suda limanında ve sair
limanlarda bulunan 17 parça kadırga ve
14 parça kalyon askeri çıkıp karadan
hücum ettilerse de bozulup geri çekil
diler. Bu arada Hanya müdafileri de bir
iki defa kaleden çıkış hareketinde bu
lundular. Muhasaranın onyedinci günü
yirmi parça gemi ile Cezayir kuvvetleri
de geldi. Bunlar, doğu yönde Hanya’nın
gerisinde kalan sahanın emniyete alına
bilmesi için Suda limanında karakol
hizmetine memur oldular.
Serdarın sefer yerini bildirmesi üze
rine Girit’in kuzey batısındaki Hanya önüne asker çıkarılarak o kalesinin m u
hasarasına karar verildi. Donanma 23
haziran günü, Hanya’nın kuzey batısın
daki Aya TodoriC Theodoros) adası önüne geldi. Girit sahiline pek yakın olaıı bu küçük ada zaptedildı. Ertesi gün,
karaya asker çıkarılması ve muhasara
hazırlıklarına geçildi. Bu işlerin ikm a
lini müteakip 27 haziranda (3 cemaziyülevvel) mevzie girildi; böylece Hanya
muhasarası başlamış oldu. Yapılan vazi
fe taksiminde: Rumeli beylerbeyi Küçük
Haşan Paşa ve Murad Ağa yedi top ile
Tophane önünde; Tırhala, Kösteııdil, İs
kenderiye beyleri ve Haseki
Ali Ağa dört top ile onların
^ y a
sağında; Csküp, Selanik, Ohri, Velçitrin (Vuçitrin) bey
leri ve samsuncubaşı İbrahim
Ağa altı top ile sol tarafta
yer aldılar. Duka’tin beyi ve
serdengeçti ağaları Suda boğazında muhafazaya memur
oldular.
Yetmiş sene evvelki Hanya
1967
Hanya kalesi çok müstahkem oldu
ğundan muhasara
epeyce uzadı, Türk
kuvvetleri muhasaranın 45 inci ve 52
inci günleri iki umumi hücum yaptı. İkinci umumî hücumda fazla zayiata uğramldığmdan asker üzüntüye bile ka
pıldı. Fakat Hanya kumandam kalsniıı
üçüncü bir umumî hücuma dayanamıyacağını anladığından, kaleyi vire ile tes
lime karar verdi. Hanya kalesinden çı
kan heyetle yapılan konuşmalar netice
sinde serdar Yusuf Paşa vireyi kabul
etti. Böylece elli dört günlük bir muha
saradan sonra Hanya kalesi teslim ol
du (19 ağustos 1645). Türk kuvvetleri
vire şartına, yani canlarına dokunulma
dan serbestçe girmeleri hususuna sıkı
şekilde riayet ettiğinden; kaleden çıkan
Frenkier ailelerini ve eşyalarını üç ka
dırga iki burtona vükliyerek çekilip git
tiler.
Venediklilerin çıkışından sonra ka
le işgal olundu: Kâtib Çelebi'nin bildir
diğine göre 395 parça top ele geçirildi.
Kalesi tamir olunup içine asker kondu.
Küçük Ahmed Paşa da muhafızlığına
tayin edildi.
Hanya'nın fethini haber alan (5 ey
lül) padişah İstanbul’da üç gün üç ge
ce donanma ferman etti, bu arada Haliç
ve Galata’da büyük çırağan şenlikleri
yaptırdı. Yirmi dört buçuk yıl sürecek
olan Girit harbinin muvaffakiyet kısmı
na dahil ilk safhası Hanya fethi ile ka
panmış oldu.
Venedik donanmasının faaliyeti
Osmanlı donanmasının Girit’e geldi
ğini öğrenen Venedikliler donanmalarını
faaliyete geçirerek Malta, Papa ve Is
panya gemileri ile işbirliği ettiler. Böylece bir müttefikler topluluğu manzara
sına bürünen Venedik donanması Girit
fethini önlemek üzere çalışmaya başla
dı. Hanya’nın .fethinin ondördüncü gü
nü 80 çektiri, 4 mavna ve bir hayli burtondan mürekkep bir düşman donanma
sı Hanya önünden geçip Suda limanına
gitti. Bu kadar büyük kuvvetlerin Girit
sularına gelişinin esas sebebi Hanya’nın
düşmesini önlemekti. Lâkin, onlar bura
ya ulaştıkları sırada Hanya çoktan düş
müş olduğundan zahmetleri bir işe va
ramadı. Müttefik donanması Suda lim a
3968
nında bir kaç gün kaldıktan sonra H an
ya önündeki Osmanlı donanmasına bir
baskın yapmayı düşündülerse de tasav
vurları boşa gitti. Zira, Suda lim anın
dan çıkıp Hanya önüne ilerleyince Os
m a n lI
donanmasını
mücadeleye hazır
vaziyette gördüler. O arada kaleden de
top ateşi açıldığından cesaretleri daha
da kırıldı. Bu arada fırtına da çıktığın
dan Hanya önünü terketmek mecburi
yetinde kaldılar ve ancak bir kaç gün
sonra Suda limanında toplanabildiler.
Hanya’nın düşmesini önliyememiş oIan Venedikliler Osmanlı sahillerine te
cavüzler yaparak Girit harekâtına m ü
essir olmaya çalıştılar. Bu cümleden olarak kırk çektiri, otuz firkate, dört
mavnadan mürekkep bir Venedik k u v
veti, Türklerin Balyabadra veya Ballubadra dedikleri Patras tarafına, ayrıca
Karlı-eli diye isimlendirilen, Preveze'deıı
İnebahtı (Lepanto) ya kadar uzanan, kıs
ma tecavüzlerde bulundular. Fakat bir
muvaffakiyet temin edemediler,
Y usuf Paşa’nm İstanbul’a
dönmesi
Serdar Hüseyin Paşa Hanya mühafazası için Küçük Haşan Paşa kuman
dasında bir miktar kuvvet bıraktıktan
sonra 21 ekim 1645 de Girit’ten ayrıldı.
Ağriboz’a vasıl olunca Rumeli’den top
lanmış olan kara askerine memleketle
rine gitmelerine müsaade etti. Oradan
iki kadırga ile yoluna devamla İstan
bul’a geldi; onun arkasından donanma
da 25 kasım 1645 te İstanbul'a dahil ol
du.
Serdar Yusuf Paşa’nın
idam ı
Eşine az rastlanacak derecede riya
kâr olan Sadnâzam Sultan-zâde Mehmed Paşa peşinen Girit seferine mua
rızdı. Hanya muhasarasının uzamasından
faydalanarak, bu seferi istiyenlerden
Cinci Hoca’nın nüfuzunu kırmaya çalış
mıştı. Fakat kale fethedilince
tavrını
değiştirerek bu defa Yusuf.Paşa’nın m u
vaffakiyetini küçültme gayretine kapıl
dı. Yusuf Paşa’yı kendine rakip gören
sadnâzam onu Mısır valiliğiyle İstan-
Girit
.seferinde
Hanya
kalesinin
fethi için
yapılan
savaşlardan
(1045).
bul’dan uzaklaştırmak istediği halde bu
tla muvaffak olamayınca, Hanya’dan bir
kaç esirle iki adet kırmızı somaki sütûndan başka önemli bir hediye getir
memiş olan (Namâ C: 4, S: 174) Yusuf
Paşanın pek çok mal ve para elde et
tiği halde bunları getirmediğini ileri
sürdü. Padişahın para ve eşya hırsını
tahrik ile Hanya fatihini gözden düşür
dü. Sultan-zâde’nin tesiri altında kalan
padişah Yusuf Paşa'yı tevkif bile ettirdiyse de Cinci Hoca ile Valide Sultan’m
ricaları neticesinde kurtuldu. Bu defa
Yusuf Paşa da sadrıâzamm aleyhinde
sözler sarfetmeye başladı. Seferden ön
ce Venedik balyosu 60 bin flori vaad et
tiği için Mehmed Paşa’nın Girit harbi
ne muhalefet ettiğine dair bir ithamda
bulundu. Nihayet Sultan İbrahim bun
ları kendi huzurunda yüzleştirdi. Bir İki
gün sonra da Sultan-zâde’yi sadaretten
azletti (17 aralık 1645).
Lâkin, Sultan-zâde’nin Yusuf Paşa
için söylediği sözler zihninde yer etmiş
olduğundan. Sultan İbrahim bir gün (21
ocak 1646) Yusuf Paşa’yı huzuruna ça
ğırarak: «Hemen git, İçel’deki beyler
beyleri ile Girit’i ala şeklinde bir emir
verdi. Yusuf Paşa, padişahın bu mânâ
sız emrine (Kaimâ C: 4, S: 178) karşı:
«— Padişahım, halka kereste salınıp
gemiler yapılmak üzeredir, erbain İçin
deyiz, vaktimiz vardır, şimdi deniz mev
simi değildir ve gidecek beylerbeylere
orada iş yoktur; şimdi gidemem»
Dedi; Yusuf Paşa’nın Kasımlarının
sözlerinin tesiri altında bulunan zayıf
muhakemeli padişah ise:
«— Sen kendini bir hizmet mi ettim
sanırsın? Bu kadar hâzinemi sarfeyleyip,
akibet bir alay mel’unu katletmeyip
mallan ile memleketlerine gönderdin!»
Diye itabda bulununca, Yusuf Paşa:
«— Gerçi hazine sarfeyledik ama
KelLmetullahı ilâ edip bir kaleyi mem
lekete ilâve eyledim, Eman taleb eden
küffarı katledip mallarım almak bir iş
değildi; lâkin akıbeti vahim olan ahdi
bozmaktan, sakındım. Ve ben kadir ol
duğum -nisbette uğrunuzda hizmet et
tim; bir kulunuz dahi varıp benim kadar
hizmet etsin»
Yusuf Paşa’nın böyle pervasız ko
nuşmasından gazaba gelen padişah:
Sultan İbrahim
«— Ne yabâne söyler! sana var git
dedim, durma git, yoksa seni katlede
rim*
Silâhdarlığma getirildiği günlerdenberi padişahın hep iyi sözüne muhatap
olmuş olan Yusuf Paşa, bir de kale fet
hiyle neticelenen bir hizmetten sonra
böyle şeyler işitince pek müteessir ol
du. ihtimal ya fazla teessüründen düşünemiyecek hâle geldiği, veyahut da
lüzumundan fazla sözünü sakmmazlık ederek;
«Şimdi zamanı değildir gidilmez»
Cümlesini sarfetti. Sultan İbrahim
bunun üzerine
bostancıbaşıya «Kaldır
şunu!» diye emir verdi.
Bostancıbaşı
Yusuf Paşa’yı götürürken Sadnâzam
Salih Paşa, Defterdar Musa Paşa onun
affetmesi için padişaha bir saat ricada
bulundularsa da fayda vermedi. Böylece, Girit harbinin ilk serdarı haksız ye
re ve hiç yoktan hayatını kaybetti. Ka
im â'nı n «Kemankeş Kara Mustafa Paşa
nın idamına sebep olmasının cezasını
1969
buldu» dediği Yusuf Paşa, Kâtib Çeleb i’nin «Fezleke» sindeki kayde göre as
len Bosnalı, Hammer’e nazaran da Dalmaçya’lı olup Hıristiyan adı Jozef Markovîç idi.
Deli Hüseyin Paşa’nın
Hanya muhafızlığı
Sultan İbrahim Yusuf Paşa’yı idam
ettirince Musa Paşa’yı kaptan-ı deryalı
ğa getirdi. Kısa bir müddet sonra da
eski Sadrıâzanv Sultan-zâde Melımed
Paşa’yı serdarlıila vazifelendirdi. Bu arada yapılan en m ühim tayin eski Budin valisi Deli Hüseyin Paşa’ııın Hanya
muhafızlığına (Naimâ C; 4, S: 203) ta
yin edilmesidir. Sultan. M uradin sevdi
ği kimselerden olup, onun yakın m uhi
tinde bulunmug olan Hüseyin Paşa Ana
dolu Türklerindendir. YeniSehirli olan
Hüseyin Paşa’ya t Deli» lâkabının ve
rilmesi cesaret ve şecaatından kinaye
dir. Serdarhğı bir unvana sahip olmak
tan ileri gitmeyen Sultan-zâde Mehmed
Paşa Girit’e gelinceye kadar Deli Hüse
yin Paşa mühim işler başarmış, onun
adaya gelişinden bir ay sonra ölümünü
müteakip de serdarlık bizzat kendisine
tevcih edilmiştir. Hüseyin Paşa Hanya
muhafızlığına yollanırken, Yusuf Paşa
nın tayin ettiği muhafız Humelİ beyler
beyi Küçük Haşan Paşa İstanbul’a çağ
rılmıştır.
Deli Hüseyin Paşa Hanya muhafız
lığına tayin edilince Mora’m n güney do
ğu kıyısından gemilerle G irit’e geçti.
Hanya’ya vasıl olunca Türk hâkimiyet
sahasını genişletmek için derhal faaliye
te koyuldu. Girit adasının kuzey batı
kıyısındaki Kisamo kalesinin zaptı için
sekbanbaşı Murad Ağa'nın
idaresinde
üçbin kişilik kuvvet şevketti. Kisûmo'ya
giden kuvvetler iki gün zarfında burayı
zaptetti (10 mart 1646).
Hüseyin Paşa, casusları vasıtasiyle
Venediklilerin Kandîye ve Suda lim anın
da hazırlıklar yaptığım, kara ve denizden
beraberce Hanya’ya yürümek gayesiyle
yerli Rumlardan da asker topladıklarını
öğrendi. Bunun üzerine bir taraftan öğ
rendiği şeyleri İstanbul’a bildirirken, bir
taraftan da Hanya’da müdafaayı takvi
ye edecek tedbirler aldı.
Akrotiri yarımadasının güney doğu
kıyısında bulunan Suda limanı Hanya'
nın. emniyeti bakımından büyük ehem
miyet arzetmekteydi. Zira, Hanya isti
kametinde uzanan daracık bir körfezin
batı ucundan ve Akrotiri yarımadası üzerinden karadan yürüyecek kuvvetler
Hanya için tehlikeli olabilirlerdi. Hüse
yin Paşa bu ciheti pek güzel takdir et
tiğinden Venediklilerin
karadan H an
ya'ya doğru ilerleme teşebbüslerini akim bıraktı. H attâ Suda limanı onların
elinde bulunduğu halde düşmanın bu
raya asker ve malzeme çıkarmasını ön
ledi. Hüseyin Paşa Haziran ayının orta
larında Esterııi kalesini de aldı. Suda l i
manının Hanya tarafında bulunan Esterni’ye üç dört bin kişi sığınıp Türklerin top geçirecekleri yollara taş yuvarlıyarak kapamakta ve Türklere tüfenk ateşleri ile zarar vermekte idiler.
Esterni’niu zaptı Türklere Suda lim a
nına yakın yerde bir istinat noktası teş
kil etmiş oldu.
Hüseyin Paşa mütemadi savaşlarla
Türklerin işgal sahasını adım adım ge
nişletmeye muvaffak olmaktaydı. Onun
bu muvaffakiyetleri düşmanın manevi
yatı üzerine tesir icra etmekten de geri
kalmıyordu. Haziran ayı içinde 37 burton ve 9 çektiriden mürekkep bir düşman
filosu Suda limanına girdi. Düşmanın
buraya kuvvet çıkarmasını önlemeye
dikkat eden Hüseyin Paşa derhal m uha
rebeye tutuştu ve düşmana beş bin k i
şilik zayiat verdirerek gelen filonun çe
kilmesini sağladı. Hüseyin Paşa, m uha
rebeleri o derece ustalıkla idare ediyor
du ki, Türklerin az zayiatına mukabil
umumiyetle düşman ağır zayiat vermek
teydi. Meselâ Serdar Mehmed Paşa’nın
emrindeki donanma gelmeden önce Ebukron önünde yapılan çarpışmada Vene
dikliler bine yakın ölü verdiği halde
Türklerden yalnız bir kişi şehid düşmüş
tü.
V enediklilerin Çanakkale
boğazı önündeki faaliyetleri
Venedikliler bir taraftan Girit’te
gayretler sarf ederken öte yandan da
Çanakkale boğazı önünde tehditkâr h a
reketlerde bulunmaya başladılar.
Os
m anlI donanmasının gemi sayısı azım1970
sanamıyacak miktarda olmakla beraber,
personelini Kanuni devri ile mukayese
etmeye imkân yoktu. Bilhassa en y ü k
sek kumanda mevkiini işgal edenler umumivetle denizcilikle alâkası olmayan
kimselerden ibaretti. B u sebeple Girit'
te karaya çıkmış kuvvetlere karşı başa
rı sağlıyamayan Venedikliler tâ Çanak
kale boğazı Önüne kadar gelme, hattâ
telıditkâr bir vaziyet alma
cesaretini
gösterdiler.
Yeni Kaptan-ı derya Musa Paşa ile yeni Serdar Sultan-zâde
Mehmed
Paşa 1646 baharında İstanbul’dan yola
çıkıp Çanakkale boğazına geldikleri sı
rada yirmi kalyondan ibaret bir Vene
dik filosu Bozcaada’nın hisarım m uha
sara etmiş bulunuyordu (14 nisan 1646).
Ehliyetsiz ve bir i§e varamıyan serdar
bir şey yapmak cesaretini bulamayıp İs
tanbul’dan yirmi gemilik yardım ister
ken, Bozcaada’dajtilerin de barutu bit
mek üzereydi. Bereket versin ki Rume
li beylerbeyi Küçük
Haşan Paşa beş
kadırgaya doldurduğu
serdengeçtilerle
Rumeli tarafından gelip adaya asker çı
kardı da Bozcaada İli sarı düşman eline
geçmekten kurtuldu
Bozcaada önünden
çekilen Vene
dikliler Saros körfezine doğru ilerledi
ler. Girit’e asker ve mühimmat götür
mekte olan Serdar Mehmed Paşa Geli
bolu'dan harekete geçti. Düşmanın arka
sından Saros körfezine doğru teveccüh
edince 26 mayısta cereyan eden top dü
ellosundan Venediklilerin bir kaç genvsi hasara uğradığından Çanakkale boğa
zı mıntıkasından uzaklaştılar.
Sııda kalesinin muhasarası
Çanakkale önünden çekilmiş bulu
nan Venedik filosu Türklerden önce Gi
rit sularına gelmiş ve Türk donanması
nı mağlûp ettiğine dair bir de yalan ha
ber yaymıştı. Aradan fazla zaman geç
meden Serdar Sultan-zâde Mehmed Pa
şa ve Kaptan-ı derya Musa Paşa donan
ma ile Hanya’ya vasıl oldu (12 temmuz
1646). Mehmed Paşa «Suda’mn fethi
hepsinden ehemdir*
diyerek buranın
muhasarasını emretti. Gemilerden top
Ü stte : S u d a k ö rfe zi ve onu
m u h a fa z a eden S u d a kalesi
(o rta d a ada ü s tü n d e ) ile k ı
yı
İs tih k â m la rı
(soida) m
gösteren o devre a it b ir g ra
vür.
Y anda : Suda
k ö rfe zin in için d en a ğ z ın a d oğru b ir gö
rün üş.
1971
ve asker çıkarılarak dokuz gün sonra
muhasaraya başlandı. Hanya önünde
muhafaza hizmeti görmek üzere 140 par
ça gemi ayrıldı. Bu sırada çektin, ka
dırga, burton nevinden yüzden fazla ge
miden mürekkep düşman filosu Suda’ya
imdada ve düşmesini önlemeye uğraşı
yordu.
Suda kalesi körfezin ağzındaki ada
da bir kayanın üzerinde bulunduğu ve
tahkimli de olduğundan, zaptı zamana
mütevakkıftı. Suda muhasarası devam
ederken Deli Hüseyin Paşa Ebukron
(Abakron, Aprikorno) yu zaptetti. Suda
muhasarasının başlamasından iki hafta
kadar sonra Serdar Sultan-zâde Mehmed
Paşa hastalanarak vefat etti. Suda kale
sini körfezin güney kısmında G irit adası
üzerinde bulunan Paleo kalesi de m ü
dafaa ediyor ve buraya karadan iyi
bir şekilde yanaşılamadığı*
Venedik
filosu da mütemadiyen gayretler sarfettiği İçin muhasara bir abluka manza
rası arzediyor, netice itibariyle de iş uzuyordu. Mehmed Paşa’mri ölümünden
sonra Girit’teki kuvvetlerin kumandası
nı Deli Hüseyin Paşa üzerine aldı. Bu
arada Kaptan-ı derya zahire getirmek
üzere Rumeli sahiline gitmişti. Onun adaya dönüşünden sonra Hüseyin Paşa’nın serdarlık emri de İstanbul’dan geldi. Hüseyin Paşa, Suda’ıım zaptının çok
uzun zamana mütevakkıf olduğunu göz
önünde bulundurarak topladığı bir harp
meclisinde muhasarayı kaldırma kararı
aldı (E-ylûI sonlan).
Deli Hüseyin Paşa’nın
serdarhğı
Hanya muhafızı
sıfativle
mühim
gayretler sarfetmiş olan De
li Hüseyin Paşa serdar tayin
olunmasını müteakip hizme
tine devamla faaliyet sahası
nı daha da genişletti. Bu
1 cümleden olarak fetih saha
sını genişletmek üzere Rcs( mo kalesini kuşattı (7 ekim
1646). Naitnâ (C: 4, S: 207)
rnn, «iç kalesi
Galata h i
sarı vüs’atinde, dış
kalesi
tahminen
Tophaneden Sütlüce
mabeyni
kadar.
Ekser haneleri kârgir bina ve gayet sık
ve mamul olup onbin yapıdan müteca
viz® dediği Resmo (Retmo, Rethimo)
şehrinin dış kalesi muhasaranın başlama
sından iki hafta sonra zaptedildi. Mu
kavemete devam eden iç-kale ise, Türklerin tazyikine daha fazla dayaııamıyacağım anlayınca vire şartı ile teslim ol
du (15 kasım). Canlarına dokunulma
mak şartiyle teslim olan Resmo müdafileıl Kandiye’ye gittiler.
Resmo muhasarasına devam edilir
ken, Osmanlı tarihlerinin Resmo’ya üç
buçuk saat mesafede diye tarif ettikleri
Milopotamo (Mylopûtamos) da ele ge
çirildi.
Kaptan-ı deryaların
d urum u
Kış içerisinde Girit’teki askere za
hire nakleden, Kaptan-ı
derya Musa
Paşa, zahireyi Hanya’ya boşaltırken fır
tına çıkmış, bir kaç gemi batmıştı. Bu
sırada müsait lim an olmadığı için Han
ya önünde barınamıyacağını düşünerek
geri Mora tarafına gitmişti. Yunanistan
kıyılarında bir düşman kalyonu gören
Musa Paşa bir kaç kadırga ile bizzat üzerine gitmiş, düşman kadırgasına faz
laca yanaştığı için bir tüfenk kurşunu
isabetiyle vurulmuştur (Ocak 1647). B u
nun ölüm ü İstanbul’a bildirilince evvel
ce defterdar olan başka bir Musa Paşa
Kaptan-ı derya tayin edilmiştir. Deniz
cilikten anlamayan bu Musa ise pek k ı
sa zamanda beceriksizliğine ait örnekler
verdi. 1647 yazında yapılacak harekât için G irit’e sevkedilmek üzere Çeşme’de
bekleyen askeri almak gayesiyle
bu
limana gelmişken, düşman gemilerinin
1972
hücuma hazırlandıklarım görünce aske
ri almadan Ağriboz’a geldi. Bu defa 9
adet düşman gemisinin Ağriboz lim anı
nı muhasara ettiğim duyunca ne Tunus
ve Cezayir gemilerinin limandan çıkma
sına müsaade etii, ne de Ağriboz’da bek
leyen beşbin kişilik yeniçeri kuvvetini
aldı. Pek az.m ühim m at ve iki yüz lâ
ğımcı ile Girit'e gelince Hüseyin Paşa
kendisini azarladı. Musa Paşa serdarın
emriyle Girit'ten yetpıiş gemi ile Mora’nın Anabolu (Nauplion) limanına
gitti. Buradan Rumeli askerini naklede
cekti.
Fakat Anabolu önüne muhtelif
boyda 39 parça düşman gemisinin gel
diğini görünce harbe cesaret edemedi ve
orada kapanıp kaldı. Vaziyet İstanbul’a
bildirilince azledilerek yerine vezir Damad Fazlı Paşa Kaptan-ı derya tayin
edildi. 1647 temmuzu içinde beş
bin
yeniçeri ve 30 kadırga ile Sakıza gelip
uzun zamandan beri
burada bekliyen
askeri gemilere aldı. Geriden gelen altı
kadırganın da kendisine iltihakından
sonra harekete geçtiği sırada karşısına
çıkan 10 düşman gemisini top ateşiyle
kaçırdı. Bu sırada Anabolu’daki gemiler
de çıkıp Sakız’a gelmek im kânını elde
etmiş olduklarından Fazlı Paşa bunlarla
birlikte E ylülün sonunda Hanya’ya ulaştı. Anadolu askeri ile bir miktar za
hire ve m ühimm at G irit’e gelmekle be
raber, Rumeli askeri
Anabolu’da kal
mıştı. Vaziyet böyle olduğu, düşman do
nanması da Kandiye önünde bulunduğu
halde, kış mevsiminin geldiğini nazarı itibara alan Fazlı Paşa donanma ile İs
tanbul’a döndü.
İstanbul’a
geldikten
sonra azledilerek (Aralık 1647) yerine
tersane kethüdası
Ammar-oğlu, Kaptan-ı derya oldu.
Serdar Deli Hüseyin Paşa Girit’te
muvaffakiyetli muharebeler yaparken,
donanma âciz kaptan -1 deryaların elin
de kendisinden beklenen işi göremiyordu. Beceriksiz, denizcilikten anlamıyan,
bu hususta bilgisi olmadığı için tabi’i
kendisinde mücadele cesareti de göre
meyen Kaptan-ı deryalar, emirlerindeki
kuvvetlerin yarısı kadar düşman gemi
sine bile rastlasalar âdeta selâmeti bir
limana sığınmakta buluyorlardı. K ap
tanların mücadele cesareti göstermeme
sebeplerinden biri Osmarüı gemilerinin
kürekli gemilerden müteşekkil bulun-
V e n e d ik lile rle denizde y a p ıla n ç a rp ış
m a la r d a n b iri (R ic a u t'd a n )
maşıydı. Halbuki Avrupa’da artık kal
yon devri yani yelkenli gemiler devri
açılmıştı. Yelkenli gemiler küreklilere
nisbetle üstünlük göstermekteydi, Tabi’i kaptanların iş
görmemesi, daha
doğrusu
donanmanın kalitece zayıflığı
yüzünden G irit’teki serdarlar esas sıkın
tıyı çekiyor ve tasarladığı şeyi bir tür
lü tahakkuk ettîremiyordu. Seferin da
ha başlangıcında belirdiği üzere Girit
harbinin yirmi dört buçuk sene devamı
nın en esaslı sebebi işte buydu.
Kandiye muhasarası
Serdar Deli Hüseyin Paşa Resmo’mm fethinden sonra Kar.diye’nin fethine
hazırlanmaya başladı. G irit’in en m ü
him liman ve kalesi olan Kandiye fethediidiği takdirde, adanın tamamının ele geçirilmesi yolunda en büyük mania
aşılmış olacaktı. Türkleriıı adaya ayak
bastıkları günden beri mevcut tahkima
tı daha da artırılmış olduğundan ilâve
kuvvetlere ve yeni mühimmata, ihtiyaç
vardı. Ayrıca Giritte
mevcut askerin
beslenmesi için de zamanında zahire ye
tiştirilmesi gerekmekteydi. İşte bunun
için Serdar Hüseyin Paşa Kaptan-ı der
ya Musa Paşa’yı zahire temin etmek üzere Mora sahillerine gönderdi. Lâkin
yukarda belirtildiği veçhile Musa Paşa’dan itibaren erzak ve mühimmat m unta
zam yetiştirilmediği gibi, serdarın bek
1973
lediği yardım kuvvetleri de uzun m üd
det yetiştirilemedi. Fakat buna rağmen
Hüseyin Paşa G irit harbinde en mühim
safha teşkil eden Kandiye muhasarası
na girişmekten geri durmadı.
Serdar, evvelâ Kandiye etrafında
keşif hareketleri sonra bir kaç defa bin
ilâ iki bin kişilik kuvvetler sevkederek
iz’aç çarpışmaları yaptırdı. Venedik do
nanması Kandiye önünü muhafazada
bulundurduğundan denizden
sıkıştır
mak m üm kün değildi. Osmanlı donan
ması kendisinden beklenen vazifeyi tam
yapamıyordu. Serdar Hüseyin Paşa m u
hakkak ki bunun farkındaydı. Onun için, çetin uğraşmalar sonunda Kandiye’ye uzanan yolları düzelttirdi; yolsuz
yerlere yol açıp Öküz arabaları vasıtasiyle iki partide Kandiye önüne onbeş
adet top nakletti (16 kasım 1647). Top
ların naklinden önce Kandiye’ye karşı
yapılan harekât bir ablukadan ibaretti.
İlk partide getirilen toplarla muhasara
başlamış addedilebilirdi. Fakat onbeş
top ile yapılan şey de fi’iliyatta bir ab
lukadan ileri gidemezdi. Zira daha faz
la topa ve daha çok insana ihtiyaç var
dı. Venedik donanması kuvvetli bulun
duğundan Hüseyin Paşa o zamana kadar
G irit’e getirilmiş topların m ühim kısmı
nı Hanya, Kisamo, Resmo gibi yerlerin
muhafazasına tahsis etmişti. Bunun için
bir harp meclisi toplayıp vaziyeti müza
kere ettikten sonra, Kandiye’nin tahki
matı, içindeki kuvvetler, hakkında b il
gi verip İstanbul’dan asker ve m üh im
mat istedi. Naimâ (C: 4, S; 239) Kandi
ye’nin durumuna
işaretle bu noktayı
şöyle anlatır: «Kandiye hisarı bir metin
kale olup, üç dört senedenberi küffar
tedarik görüp, tam mânasiyle güvenile
cek istihkâmlar meydana getirdiler.
Kundağa binmiş ateşe hazır vaziyette
sekizyüz pâre kadar toplan olup, oniki
bin frenk cenkci askerinden gayrı otuz
bin kadar cenkcisi var. Muhasarası için
kırk balyemez top lâzımdır. Onbeş pâre
top ile kalenin muhasarasına girişmek
münasip değildir. Zikroluııan toplar, sair
mühimmat ve asker gelmeden metrise
girilmez».
Serdar Hüseyin Paşa, İstanbul’dan
asker ve malzeme istedikten sonra onlar
gelinceye kadar hareketsiz kalmak iste
medi. Kandiye’nin etrafını Rumeli bey
lerbeyi Haşan Paşa’ya zaptettirdi. E lin
de mevcut mahdut miktardaki kuvvetler
le 1647 senesini 1648 senesine bağlıyan
kış mevsimini Kandiye etrafında çadır
da geçirdi. Serdarın gözü yollarda do
nanmayı ve onuıı getireceği şeyleri bek
liyordu. Fakat, aylar geçiyor,
ayları
mevsimler kovalıyor Hüseyin Paşa bek
lediğine nail olamıyordu. G irit’e yardım
kuvveti ulaşmadıkça buradaki asker yei
se düşüyor, Venedikliler de cesarete ka
pılarak kaleden çıkıp Türk kuvvetleri
ne çatıyordu. Hüseyin Paşa buııu önlıyebilmek üzere Kandiye'ye hakim bir te
pe üzerine 2 balyemez ve 6 kolonborna
topu çıkardı (30 nisan 1648). Bunlarla
şehrin içini ve limanı döğmek imkânı
elde edilmiş olduğundan, Kandiye’dekiler bir müddet için kaleden dışarı çık
ma cesaretini kaybeder gibi oldular ama, bu defa düşman yüzlerce topunu
Türk
karargâhına tevcih ettiği için
Hüseyin Paşa çadırları bir miktar ge
riye çektirmek zorunda kaldı.
Hüseyin Paşa ve emrindekiler can
larını dişlerine takarak mücadeleye de
vam ederken nihayet erzak bitti. As
kerler etrafta buldukları bitkilerle ka
rınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. O sı
rada Venedikliler, adadaki Türk aske
rinin maneviyatını bozmak için, donan
manın mağlûbiyetine, Çanakkale boğa
zından bir kayığın bile
çıkamadığına
dair haberler yayıyorlardı. Hüseyin Pa
şa, bu haberlerin asker üzerindeki te
sirini silebilmek için Resmo ve elde bu
lunan diğer yerlerden gizlice bir kaç
top getirtiyor ve «donanmanın geleme
diği yalandır, yollanan toplar işte; da
ha fazlası da gelecek» diyordu.
Girit’e yardım
kuvveti gelmemesi
yüzünden zaptedilmiş yerler için elden
çıkma tehlikesi bile belirmişti. Nitekim
Milepotamo’da gayet az muhafız, bıra
kıldığını faı'keden Venedikliler, bir h ü
cum ile kalesine dahil oldularsa da, Si
lifke sancak beyi Küçük Mustafa Paşa
acele yetişerek düşmanı çekilmeye mec
bur etti.
Kandiye önündeki askerler, yardım
kuvv-eti gelince metrise girileceğini bi
liyorlardı. Zaman geçtikçe serdann oyalayıcı tedbirleri tesirini kaybetmeye
başladı. Bunun üzerine Hüseyin Paşa
1974
metrisler hazırlatarak, Kandıye'nm «Ak
tabya» kısmında askeri metrise soktu.
(5 mayıs 1648) Ak Tabyanın sıkıştırıl
maya başlanmasından onbeş gün sonra
3700 kişilik bir düşman kuvveti bir ge
ce kaleden çıkarak Türk askeri üzerine
hücum ettiyse de 1200 kişi zayiat vere
rek geri çekilip kaleye girdi.
Hüseyin Paşa’nm m üşkül
tlurum da kalm ası
Yardım kuvveti gelecek diye aske
ri mevzie sokmuş olan Hüseyin Paşa, on
ları hem oyalamak hem gayrete getir’ mek için didinip
durmaktaydı.
Elde
mevcut toplardan bir kısmını limanı iyi
ce aieş altına alacak şekilde tabiye edince, Venedik gemileri limana giremez
duruma düştüğünden Kandive’ye gelen
asker ve sair şeyleri surlardan yeni bir
gedik açarak oradan içeri almıya mec
bur kaldılar.
Kandiye’yi sıkıştıran Hüseyin Paşa
düşmanın iki tabyasına girip zaptetme
ye muvaffak oldu. Buralardan 12 top,
bin kadar tüfek, barut keseleri ve sair
malzeme ele geçirildi. Venediklilerin
bir huruç hareketi
sırasında Hüseyin
Paşa’nm çenesine iki tüfenk kurşunu isabet edip, birisi içinde kaldı. Askerin
maneviyatını sarsmamak için çarpışma
ların nazik safhası sona erinceye kadar
yarasını mendillerle kapatan kahraman
kumandan, ancak tehlike zail olunca ya
rasını sardırmak için çadırına çekildi.
Kandive harbi kifayetsiz muhasara
kuvvetlerinin bir didinmesi şeklinde ce
reyan ettiği halde, surlannda yıkıntılar
meydana getirilmiş, sıçan yolları yapılıp
toprak sürülerek surlara yaklaşılmıştı.
Şimdiye kadar pek ustalıkla muharebe
ederek hayret edilecek derecede az za
yiata sebep olmuş bulunan Hüseyin Pa
şa, netice üzerinde müessir olamıyacağım bildiği halde bir umumî hücum da
yaptırmış, bu um um î hücum Türklere
iki üç yüz şehid, buııun bir kaç misli
yaralıya mal olmuştur.
Türklerin Ak-tabyayı zaptettikleri
nin ferdası günü Kandiye'deki Venedik
liler anlaşma bahanesiyle Türklere ateşi
kestirdiler. Türkler ateş keserek m üza
kere için gelecek adamları beklerken, 17
çektirme ve 8 kalyonun limana girerek
asker ve zahire boşaltmaya başladığını,
bunların arkasından da Papa, Malta ve
İspanyol gemilerinden müteşekkil 21 ge
m ilik bir filonun daha limana dahil ol
duğunu gördüler. Bu hal zaten bozuk
olan maneviyatı bir hayli sarstı. Zaten
bir müddet önce, serdar, Çanakkale bo
ğazının Venedik donanması tarafından
kapatılmış olduğunu haber almıştı. Faz
lı Paşa’dan sonraki Kaptaıı-ı derya as
ker ve m ühim m at yükliyerek Geliboluya kadar gelince: Venedik donanmasını
boğazın önünde bekler bulmuş ve dışa
rı çıkamamıştı. Burada bir hayli bekle
yen Kaptan-ı derya Ammar-zâde boğaz
da kapanıp kalmak suçu ile idam olun
muştur.
Venedik harb in in G irit
dışında kalan cephesi
1645 senesinde başlıyan Osmaıılı Venedik harbinin esas cephesi Girit’te
idi. Bununla beraber G irit dışında bazı
yerlerde de
çarpışmalar vuku buldu.
Muharebenin ağırlık merkezinin bir ada
üzerinde cereyan etmesi, sebebiyle, Ve
nedikliler Türklerin
buraya
kuvvet
şevklerini önlemek için ellerinden gele
ni yaptılar. Mora kıyılarında, Çanakka
le boğazı önünde, Sakız adası civarında
Türk deniz kuvvetlerinin
faaliyetine
mâni olmaya çalışmaları bu neviden ha
reketlendir. Venedik donanmasının Epir
sahillerine tecavüzü ise, G irit’e yönelen
istilâ hareketini hafifletme taktiği adde
dilebilir. Venedik donanmasının Ege su
larındaki faaliyeti Girit harbinin uzama
sına fevkalâde müessir olmuşsa da, S ul
tan İbrahim zamanında Venediklilerle
denizlerde kayda değer bir çarpışma ce
reyan etmemiştir. Bu hüküm dar zama
nında G irit’ten sonra Bosna hududu ve
Dalmaçya kıyılarında da çarpışmaların
cereyan ettiği görülür. Binaenaleyh, bu
rasının ikinci cephe kabul edilmesi m üm
kündür.
Dalmaçya cephesinde
Türkler ilk
önce bazı muvaffakiyetler kazanmışlar
sa da, bu devamlı olmamış ve Venedik
liler belirli bir üstünlük göstermişler
dir. Nitekim, Lika (Velika) sancakbeyi
A li Bey, Zara’nm
yakınında bulunan
Novigrad’ı zaptetmiş, hattâ bundan baş-
1975
K ü s k a le sin in V e n e d ik lile re teslim o lu
ş u n u gösteren b u resim İta ly a n c a b ir a l
b ü m d e n a lın m ış tır
ka Vodizza, Toretta, Rasanza, Zara-Veccilıia gibi küçük hudut kaleleri de Türk
lerin eline geçmişti. Fakat Venedikliler
Kovigrad’ı geri aldıktan başka, Osman
l I l a r ı n Zadra dedikleri Zara ve Şebenik
dedikleri Sebeniko'yu fethe memur olaıı Bosna valisi İbrahim Paşa’nm ih
mal ve aczinden (Naimâ C: 4: S: 239)
faydalanarak buraları
ver
medikleri
gibi,
Türklerin
elindeki
hudut
kalelerin
den Nadin,
Vrano, Duare,
Punkora, Makarsa. Polissano. Islâm, Sukkovar, Velino
ve Rachinizza gibi yerleri de
almışlardı. Bu vaziyet karşı
sında, kendisine Bosna vali
liği tevcih edilen Tekeli Mehmed Paşa kaybedilen yerleri
istirdat ve Sebeniko (Şebenik) yu fetihle vazifelendirilmiştir. Türklerin. elindeki
Klis sancağını bile tehdit
ettikleri sırada faaliyete ko
yulan Tekeli Mehmed Paşa
Sebeniko’yu üç hafta müddetle m uha
sara etmişse de, çok şiddetli bir m uka
vemetle karşılaşmış ve ağır zayiata uğ
rayıp Bosna’ya avdet
etmiştir (1647).
Venedikliler bu durumdan da istifade
fırsatını kaçırmamış ve Dernis, Kanin ve
nihayet Klis'i işgal etmişlerdir. İşgale
uğrıyan yerlerin en mühim mi olup bir
sancak merkezi bulunan Klis kalesini
sadrıâzam Hazer-pâre Ahmed Paşa Sul
tan İbrahim’e ehemmiyetsiz bir kilise ve
palanga şeklinde tanıtmış ve hüküm da
rı kandırmıştır.
S U L T A N İ B R A H İ M ’İN S A L T A N A T IN IN K A R A M L 'S T A F A
P A Ş A ’N IN Ö L Ü M Ü N D E N S O N R A K İ K I S M I
Sadrıâzam Kemankeş Kara Mustafa
Paşa idam olunduktan sonra, bu kıratta
kimse Sultan İbrahim’e sadrıâzamlık et
mediğinden memleket idaresi bozulma
ya yüz tuttu. Müdahaneci, riyakâr veya
mürtekip kimseler sadrıâzam olduğun
dan padişahın hastalığı, mânâsız arzu
ları, sefahati da birdenbire sırıtıverdi.
Kemankeş’ten
sonraki
sadrıâzam
Sultan-zâde Mehmed Paşa, selefine nisbetle zıt karakterde bir adamdı. Keman
keş Kara Mustafa Paşa ne kadar eğil
meyen ve doğruyu söylemekten çekin
meyen bir şahsiyetse, Sultan-zâde de o
nisbette riyakâr bir adamdı. Padişahın
her türlü söz ve arzusuna tatlı tatlı pek
iyi deyip başeğmesi, hasta ve ustalıkla
idaresi gereken hükümdarın çileden çık
masına yol açtı. Mehmed Paşa, belki de
Naimâ (C: 3, S: 202) nın belirttiği üze
re Kemankeş’in akıbetine uğramamak için müdahaneyi artırmıştı. Fakat onun
bu tavrı hasta padişaha bile garip gel
miş ve bir gün kendisine:
«— Lalam Mustafa Paşa bazan ba
na itiraz eder, bu iş nâm akuldür derdi.
Senden hiç onun gibi bir söz işitmedim
ve sâdır olmadı. Cümle sözlerinin emre
sadakat kaidesi üzerine
kurulmasının
aslı nedir?»
Diye sorunca, Sadrıâzam Sultan-zâ
de Mehmed değme dalkavukların beceremiyeceği şu cevabı verdi:
«— Siz yer yüzünün halifesi zıllullahsınız; kalbinize doğan bil cümle şey
ler ilham-ı rabbanidir: söz ve fi’il ile
1976
Dördüncü M urad ve Sultan İb rahim ’in zam anındaki veziriazamlar
(İlâ v e : 125)
★
—>
ölüm ünü
müteakip.
sonra da Boşnak
Husrev Paşa azledilince
sadrıâzamlıga
getirilmiş olan Hafız Ahmed Paşa F ili
be'n bir müezzinin oğludur. Irkan Türk
veya Pomak
olduğuna dair iki kayıt
görülürse de
T ürklüğü
ihtimali daha
kuvvetlidir. Kendisi hafızdı.
Ayni za
manda sesi güzel bir hanende olan H a
fız Ahmed Pasa güzel şiirler meydana
getirebilen bir sairdi de.
Hafız Ahmed Paşa enderundan
ye
tişmiştir. Has-oda ağalarından iken ay
ni zamanda Dogancı-bagı bulunduğu sı
rada vezaretle Kaptan-ı derya tayin e.
dilmLjtir (Şubat 1608). K ap tanı derya
lıktan sonra Şam valiliğine getlrüen Ha
fız Ahmed Paşa burada yedi sene kal
mış,, daha sonra Van, Erzurum, B aidad,
Anadolu ve
Diyarbakır
valiliklerinde
bulunmuştur.
ÇEKKES MKHMED FAŞA
Bîrine! Mustafa
zamanından devre,
eten Kemankeş Ali PaşaHdan sonra Dör
düncü M urad'm tayin ettiği sadrıâzamların İlki Cerkes Mehmed Paça dır. Enderundan yetişmiştir. Sarayda silâhdarlığa kadar yükseldikten sonra Sam va.
İllisiyle taşra hizmetine çıkmıştır. Bilahara kubbe veziri olan Çerkeş Mehmed
Pasa, Kemankeş Ali P a şan ın katlinden
sonra sadrazam olmuştur. Nalma. *.hate m j vekâlet, Divan-ı hüm âyun vezirle,
finden piri nurarti Çerkeş Mehmed Pa
sa'ya verildi» cümlesiyle, sadrıözam ta
yin edildiği sırada hayli yaşlı bulundu
ğunu belirtir.
Çerkeş Mehmed Pasa sadrıâzam o*
Lunca, Erzurum 'da isyan edip Orta-Anad o lu n un m ühim bir kısmında faaliyette
bulunan Abaza
Mehmed Paşayı tenkil
ve Bagdad'ı da İran lIlard an istirdatla va
zifelendirildi. Çerkeş Mehmed Pasa,, A.
baza'nın tenkili işini daha ehemmiyetli
dördününden evvelâ onun üzerine yürü
dü. Kayseri civarında yaptığı muharebe
yi kazanarak Abaza’nın arkasından Ter
can'a kadar
İlerledi. Bu sırada Abaza
Mehmed Paşa eman dilediğinden kendisini
affederek Erzurum valiliğinde İpka ey
ledi. Oradan kışı geçirmek üzere dön
düğü Tokat’ta hastalanarak Öldü. (28 ocak 1625).
Çerkeş Mehmed Paşa'nm saclrıâzam
olarak en büyük hizmeti Kayseri civa
rındaki muharebeyi kazanmasıdır. Ken
disinin dürüstlük ve adaletperv erliğin de
zaman mm müverrihleri müttefiktir. Çer
keş Mehmed Paşa ile Tokat'ta görüşmüş
olan müverrih
Pecevi, onun rüş\retten
ve haksız yere man sıb tevcihinden ka
çındığını, insaflı bir
kimse olduğunu
kaydederek kendisini över. Çerkeş Meh
med P a ça nın cenazesi Tokat’tan İstan
bul'a naledilerek Bayezid earai’i mezar
lığına defnedilmiş tir.
Çerkeş Mehmed
Paşa nın ölüm ünü
müteakip sadrıâzam
olunca,
Bagdad't
İranlIlardan
kurtarmaya
memur edil
miştir. H aliz Ahmed Pasa m ühr.ü hü
mâyûnu
teslim
almadan önce zaten
B ağd ad ı kurtaracak kuvvetlerin serdar
lısında bulunmaktaydı. Bu defa sadrıâzam sıfatiylc ise daha esasb şekilde sa
rıldı. Sekiz ay 20 gün süren uzun bir »
muhasaraya ve Bağdad ın teslimine dair
İranlIlarla müzakere
acilmiş elmasına
rağmen, kapıkulu askerinin isyanı yü
zünden şehri alamadı. Neticede veziriâ.
zamlıktan azledilerek
İstanbul'a geldi
ve divanda ikinci vezir oldu. Bu arada
Birinci Ahmed1in kızlarından Ayşe Sul
tan ile evlenmiştir.
Husrev Pasa’nın azlini müteakip ikinei defa sadrıâzamlıga getirilen Hafız
Ahmed Paşanın bu defakî sadareti üc
bucuk ay sürmüş ve
Husrev Paşa’dan
sonra m ühr.ü hümâyûnun kendisine ve
rilmesini uman sadaret kaymakamı Re~
ceb Paşa tarafından tahrik edilen kapı
kulu askerinin ayaklanması neticesinde
padişah m gözleri
önünde feci şekilde
öldürülmüştür. Kabri vasiyeti gereğince
defnedildiği Üsküdar kabrlstanındadır.
H afız Ahn.ed Paşa şair, bilgili, zarif
ve nüktedandı. Güzel şiirleri olan Hafız
HAFIZ AHMED PAŞA
İlk
defa
Çerkeş
Mehmed
Pasa'nın
1977
Ahmed Fasa’nm,
yolda yazd ığı:
Bizim le K erb eiâ
B&ğdad'a
vâdisine
giderken
hem-derd olan
gelsüa
S ın a n s ın
arsa-i
fe rz a n e le ra e
m erd
o la n
gelsün
Diye başlıyan ş iir i meşhur olduğu
gibi, muhasara
esnasında asker, erzak
ve malzeme yardım ı gönderilmesine dair
arizasına eklediği
manzum istimdatnamesi de güzelliği dolayısîyle eski
Os
m anlI târihlerine konmuştur.
H A L İL
j
Husrev Faşa önce
Abaza
isyanını
bastırmış, daha sonra d a İ r a n l I l a r a kar
şı harekete
geçmiştir. İran arazisinde
Hemedan ve Dergüzin’e kadar yürüyüp,
dönüp gelerek Bağdad ı kuşatmış fakat
m uvaffakiyet
sağlıyamamıştır. Bu ara
da sert ve insafsızca hareketlerle bazı
paşaları idam ettirmiş, onun içîn erkân
ve ümera arasında şahsına karşı nefret
uyanmıştır. Bağdad muhasarasını kaldı
rarak Musul, oradan da Diyarbakır ta
ra iına çekilen Husrev Faça 1631 yazını
da ne yapacağını
bîlemiyecek
tar2da
doldurmuş, bunun üzerine sadaretten az
ledilmiştir.
PAŞA
Hafız Ahmed
Pasa'nın ilk sadaretinden sonra İkinci defa veziriazam olan
Halil Paşa birinci sadareti münasebetiy
le 118 num aralı ilâvede anlatılmıştır.
h u srev
pasa
H alil Pfişa’nm ikinci
sadaretinden
azlini müteakip veziriazam olan Husrev
Paşa aslen Bo^naktır. Bu sebeple um u
miyetle «Boşnak Husrev Paşa* diye a.
m lır. Enderundan yetişmiştir.
Sarayda
muhtelif hizmet
kademelerinde bulun
duktan sonra silâhdarlığa kadar yüksel
miş, silâhdarlıktan yeniçeri ağası yapıl
mak suretiyle taşra hi2metine çıkmıştır.
Çerkeş Mehmed Paga'nm Kayseri civa
rında Abaza Mehmed Paşa île muhare.
besi esnasında
yeniçeri ağası bulunu*
yordu. Çerkeş Mehmed Faşa'nın Tokat’
ta ölüm ü üzerine Defterdar Baki
Paşa
gibi bu da Hafız Ahmed Fasa'nm sadrıâzamlıga getirilmesi tavsiyesinde bulun
muştu. Fakat o arada İstanbul'da, «Hus
rev Aga mülır-ü hum âyûnu niçin kendi
si için istemedi»
seklinde bazı sözler
söylendiğini duyunca, H afız Ahmed P a
şa’yı tavsiyesinden Ötürü nedamet his
setmişti. Sadrıâzam Hafız Ahmed Paşa
nın Bağdad muhasarası sırasında yeniçe
ri ağası sıÎatiyle muharebelere iştirak eden Husrev A ğa'm n Serdar H afız Ahmed Faşa gibi gayret ve metanet gös
terdiğinden bahsedilir.
Buna m ukabil
o sırada orduda bulunan müverrih Peçevî, Husrev Afta nın Hafız Ahmed Faşa’yı kıskandığını ve onun muzaffer ol
masını istemediğini kaydeder*
Hafız Ahmed Pasa’nın Bağdad m u
hasarasını kaldırm asını m üteakip sada.
retten azledilerek m ühr.ü hüm âyûn H a
lil Paşa1ya verildiği zaman, Husrev Ağa da yeniçeri ağalığından azledilerek,
bu vazifeye usul hilâfına Çavuşbaşı Ali
Ağa getirilmiştir. Hafız Ahmed Paşa ile birlikte 2 m art 1627 de Halep ten ha
reket ederek İstanbul'a gelince kubbe
veziri olmuştur.
Bu arada Abaza Mehmed Faşa ikin
ci defa isyan ettiğinden H alil Faşa bunu
tenkile memur olmuş, fakat muvaifakiyet kazanamayınca, askeri kabiliyeti ve
dlsiplinciliğiyle nazarı
dikkati celbeden
Husrev Paşa'nm sadarete getirilmesi pa
dişaha tavsiye edilmiştir.
j
Husrev Paşa sadaretten azledilince
kaüikulu askerleri mevacib bahanesiyle
isyan etmişlerdi. Husrev Paşa bu sırada
itaatkâr görünerek askeri
yatıştırmaya
çalışmış bilahara Diyarbakır'dan Tokat’a
geçmiştir. Bu arada Konya* Seydişehir,
Beyşehri, Eskişehir, İnönü, îskîlip tara
fında mevcut sipahi 2orbaIan onu yeni
den sadarete getirmek için isyan hazır
lığı görürlerken, îstanbulda da Husrev
Paşa ile anlaşan Receb Paşa’nın tahriki
ile sipahiler ayaklanmış ve padişahı ayak divanına
mecbur edip, S a d nâ 2am
Hafız Ahmed Paşa yı
parçalamışlardı.
Husrev P a şan ın fesat hareketinde
elî
olduğunu gözönünde bulunduran Sultan
Murad. Murtaza PaşaV l Tokat'a yollıyarak onun idam ım temin etmiştir (11
mart 1632).
Husrev Paşa cesur,
pervasız, sert
tabiatlı, mağrur, ayni zamanda çok in
safsızdı. Basit şeylerden adam öldürür,
idam sahnelerini
kılm ı
kıpırdatmadan
bizzat seyrederdi. Tokat’ta idam edildiği
zaman başı İstanbul’a gönderilip, vücu
du orada defnedilmiştir. Afyonkarahisar
civarındaki
Husrev Paça hanı bunun
dur.
EECEB
FASA
Sultan Murad/m
istemiye
istemiye
mecburiyetler karşısında
sadnâzam lığa
1978
landırmış ve Hafız Ahmed Paşa’nm öl
dürülmesine
sebep
olmuştur.
Sultan
Murad bunun üzerine mühr-ü hüm âyûnu
mecburen kendisine vermiş, üç ay sonra
da idam ettirmiştir.
getirmiş olduğu Receb Paşa aslen Boşnaktı. Bostancı ocağından yetişmiş,
Bi
rinci Ahmed zamanında bostancıbaşılık
etmiş, ayaklarında nıkris hastalığı bu
lunması sebebiyle bir aralık tekaüd olunmuş, sonra tekrar hizmete alınmıştır.
Birinci A hm et’in Öküz Mehmed Paşa'dan
dul kalan kız ı Gevherhan Sultan
ile
evlenerek hanedana damad olmuş,
bu
yüzden bir müddet Damad Receb Pasa
diye anılmıştır.
TAKAM-YASSI MEllMED PAŞA
Dördüncü Murad m çocukluk yılları
nı atlatıp vaziyete hâkim duruma geçti,
ği devredeki sadrazam ların ilki
olan
Tabanı-Yassı Meiımed Pasa aslen Arnavultu. Birinci Ahmed'din meşhur ve nü
fuzlu Darüssaade
Ağası Hacı Mustafa
Ağaya intisab ile onun hizmetinde ye.
tlşrr.iştir. İstidat ve kabiliyeti dolay isiy
le ağır müteferrika
dirliğine nail olan
Mehmed Ağa bilahara k a lıcıla r kethü
dası olmuş
(N aim â C: 2, S : 438), bu
vazifeyi takiben de 1628
sonbaharında
Bayram Paşa'nm yerine Mısır valisi ta
yin edilmiştir. Bayram P aşad an
Mısır
valiliği acılınca,
Abaza Mehmed Paşayı
yeni tenkil etmiş olan Husrev Paşa, pa
dişaha bir ariza takdim ederek
Mısır
valiliğine
yeniçeri ağası H alil Ağanın
tayinini rica etmiş, fakat padişah Taba.
ni-Yassı Mehmed Paşa yi
göndermiştir.
Mısır valiliğinde Üç sene kadar kaldığı
anlaşılan Tabanı-YassL Mehmed Paşa az
lini müteakip İstanbul'a gelmiş, bu ara
da kendisine mühr-ü hüm âyûn tevdi olunmuştur (18 mayıs 1632).
Kubbe veziri
iken 1622 yılı içinde
Karadeniz
serdarlısına tayin edilmiş,
donanmadan bir filonun başında Kara,
denize açılarak 600 şaykalık Kazak de
nizcileri ile muharebeye tutuşmuş ve ba
şarılı bir netice istihsal etmişti, Bîlaİıa.
ra 1623 yılı şubatında kaptan-ı derya ta.
yin edilen Receb Paça ik i bucuk sene
kadar müddetle bu vazifede kalmıştır.
Müfsid bir adam oian Receb Paşa îki deia fesat hareketinde bulunmuştur.
Birincisinde sadaret
kaymakamı Gürcü
Mehmed Paşa'nm idamına, İkincisinde ise m ühim bir ayaklanmaya sebep olmuş
tur, Bizim tarihlerin muttefikan bildir,
dibine göre: 1035 zilkadesinde (1626 agustos) İstanbul'da bulunan yeniçeri ve
sipahiler, Receb Paşanın tahrikiyle, Sa
daret kaymakamı Gürcü Mehmed
Paşa
Bağdad a imdat etmedi dîye ayaklanmış
lar, bu yüzden Sultan Murad doksanlık
ihtiyar Gürcü Mehmed Paşa yı idam et.
tirmi.ştir.
Ham m er'in
(C: 9,
S: 298)
Venedik balyosunun
ifadesine istinaden
bildirdiğine göre ise; bu yeniçeri ayak
lanmasına, Gürcü Mehmed Paşa'nm* ye
niçerilerin
kaldırılm ası hakkında sadrıâzama yazdığı m ektupların elde edilmesi
sebep olmuştur.
OsmanlI
tarihlerinde
böyle bir şeyden kat’iyyen bahsedilme
diğine, Receb Paşa mn fesadında ittifak
edildiğine göre, H am m er’in söylediği şe
yin doğru olmaması gerekir.
Gürcü Mehmed Paşa idam edilince
Receb Paşa onun yerine sadaret kayma
kamı olmuş, Receb
Paşa dan
boşalan
kaptan-ı deryalığa da m irahurluktan ter
fi ettirilen Haşan Pasa getirilmiştir. Receb Paşa sadaret kaymakamlığında
epeyc-e kalmıştır. Hafız Ahmed Paşa'nm
ilk sadaretinden azli sırasında bile sad
ra z a m lığ ı akim dan geçiren Receb Paşa.
Halil Paşa m n arkasından Husrev Paşa’nın sadrıâzam olmasından da hoşlanma
mış, bilhassa bundan sonra Hafız Ahmed
Paşa ikinci defa sadarete getirilince kıs
kançlık hisleri iyice kabarmıştır. N iha
yet bu muhteris adam kapıkulunu ayak
Sadarete
geçtiği
günden itibaren
zorbaların temizlenmesi hususunda padi
şah ile sıkı bir işbirliği eden Tabanı Yassı Mehmed
Paşa bir hayli temizlik
yapmıştır. Sultan Murad gibi sık
sık
tebdil dolaşarak
İstanbul sokaklarında
«eğri sarıklı sipahi kılıklı» kim i gör
müşse derhal öldürtmüştür,
1633 yılında îra n seferi serdarlısına
tayin edilmiş, hu arada Anadolu'dan ge
çerken yollarda zorba bakıy yelerini tem izli yer ek ilerlemiştir. Sultan Murad ile
bllikte padişahın Revan seferinde
bu
lunmuş, Revan’m zaptından sonra kendi
sine sadrıâzamlığına
ilâveten
Rum eli
beylerbeyliği de tevcih edilmiştir. Sul
tan Murad, Mehmed Paşa'yı Revanim îranlılar tarafından zaptına mani olama
dı diye azl ve İstanbul’a döndüğü zaman
da iki ay kadar Sırça Saray’da hapset
m iştir. Bunun arkasından Özl, onu taki
ben de Budin valiliğine gönderilmiş, pa
dişah Bağdad seferinden İstanbul’a dön
düğü sırada da merkeze celbedip sada
ret kaymakamı yapmıştır.
Tabanı-Yassı
Mehmed Pasa sadaret
1979
kaymakamı iken, padişahın nıakbul siLâhdarj, Mustafa Paga n ın desise ve kini*
nin kurbanı olarak azledilip Yedikule'ye
hapsedildi. Mehmed Paşa tarafından az_
lolunan Eflak ve Bogdan
voyvodaları
mevkilerini yeniden elde edebilmek için
musahib Mustafa Pasa*ya külliyetli Da
ra yedirmişler, o da Mehmed Paşa'yj
voyvodalarla devletin
arasını açmakla
suçlandırmış, neticede musahibin desise
sini isbata fırsat bulamadan Yedikule'de
idam olunmuştur. Tabanı-Yassı Mehmed
Pasa’n m kabri
Üsküdar'da Karacaah.
med’deki miskinler tekkesinin arkasında
set üzerindedir.
ı
j
!
BAYRAM FASA
;
Irkan T ürk’tür. İstanbul’da Davud,
pasa semtinde dünyaya gelmiştir.
Aile
menşei Amasya ile Samsun
arasındaki
Lâdik kasabası halkındandır. Gençliğin
de yeniçeri ocağına girmiş, zamanla
cak dahilinde terfi ederek kul kethüda
sı. 1623 yılında da yeniçeri a£ası olmuş,
tur. Bilâhara 1625 yılında vezaretle M ı
sır valisi olmuş ve bu vazifede üç sene
den biraz fazla kalmıştır. Mısır valisi îken Yemen’de ZeydI İm am ı Muhammedin isyan ettiği görülmüştür. İmamın is^
yana cesaret bulmasında. Yemen valisi
Haydar Paşa
tedbirsizlik, Mısır valisi
Bayram Pasa da alâkasızlıkla itham olu
nurlar.
?
Mısır valiliğinden İstanbul'a döndü
ğü zaman kubbe vezirliğine getirilmiştir.
1628 yılı kasımında Bayram Paşa di
vanda altıncı vezir bulunuyordu. Sadrıâzam Husrev Paşa, Abaza Pasa’nm ten
kilinden İstanbul a
dönünce,
Bayram
Paşa’yı asker arasına fitne
sokmakla
itham etmiş, bu yüzden padişahın gaza
bına uğrıyarak bir hafta Yedikule, bir
hafta kapıcılar odasında hapsolunduğu
gibi malları da hazine namına müsadere
edilmiştir. Maamafih Bayram Paşa'niiı
menkubiyeti uzun sürmemiş vezareti iade
olunmuş ve sair haklarına da kavuşmuş,
tur. 1633 senesi içinde Rumeli beylerbe
yi olarak gördüğümüz
Bayram Paşa,
Sultan Murad'ın emriyle Rumeli'deki tı
mar ve zeamet yoklamasını yapmıştır.
Daha sonra sadaret kaym akamlığına ge
tirilen Bayram Pasa, bu
vazifedeyken
Tebanı-Yassı Mehmed Paşa’nın azli üze.
rine mühr-ü hüm âyûna nail olmuştur.
cin Sultan Murad gelinceye kadar
bir
takım hazırlıklar yaptı.
Sefere
çıkan
Sultan Murad ile giderken ordunun Urfa yakınlarında Cülab menziline ulaşma
sı sırasında vefat etmiştir (26 ağustos
1638). Cenazesi
İstanbul'a
getirilerek
Cerrahpaşa semtinde
Avratpazarı civarundaki türbesine defnedilmiştir. Türbe,
sine bitişik tekke.
sebil, mektep ve
medresesi, Kayseri’de de bir mevlevihanesi vardır. İyi ve tedbirli bir devlet adamı olarak tanıtılan Bayram Paşa bir
hicviyesi yüzünden N efT nin idamına sebep olmakla lekelidir.
TAYYAE MEHMED PAŞA
J
Irkan Türk olan Tayyar
Mehmed
Paşa selefi Bayram Pasa gibi Lâdik'lidir.
Bağdad valisi iken orada şehid
düşen
Uçar Mustafa Pasa'nm oğludur. Muhte.
lif sancaklarda sancak beyliği etmiş sonra valiliklerde bulunmuştur. Sadrıâzam
Çerkeş Mehmed
Paşa'nın 1G24 yılında
Kayseri yakınında Abaza Mehmed Paça
ile çarpışması sırasında
Tayyar Mehmed Paşa Sivas valisi idi. Harpten önce
Abaza taraftarı görünüp muharebeye giriicceği sırada sadrıâzamla beraber olu
su Abaza’nın mağlûbiyetini intaç etmiş
ti. Kayseri civarındaki muharebeden bir
sene kadar önoe Dlyarbekir valisi Hafız
Ahmed P a şanın idaresinde cereyan <sden Bagdad kuşatmasında, Sivas valisi
sı fa tiyle Tayyar Mehmed Paşa da bu
lunmuştu.
* Sadrıâzam Husrev Paşa Abaza Meh
med Paşa’yı teslim olmıya mecbur edin
ce, Erzurum valiliği sadrıâzamın İnhası
ile Tayyar Mehmed Paşa’ya verilmiştir.
Lâkin padişah bu sırada yeniçeri Ağası
Halil Ağaya Mısır valiliği
verilmesine
dair sadrıâzamın arzını kabul etmeyince,,
Erzurum
valiliği H alil Ağa
(Paşa)ya
kalmıştır.
Daha sonra
kendisine
Diyarbekir
beylerbeyliği verilen
Tayyar Mehmed
Pasa’nm bu vilâyetteki valiliği epeyce uzun sürmüştür. Husrev Paşa Diyarbekir'de bulunduğu sırada sadrıâzamlıktart
azledilince Tayyar Mehmed Paşa yı yeri
ne serdar vekili bırakarak Dlyarbekir’den ayrılmıştı.
Tayyar
Mehmed Pag a, Sultan Mu
rad m Bağdad seferine çıktığı sırada da
Diyarbekir beylerbeyi bulunuyordu. Bay
ram Pasa’nm ölümü üzerine, Ruznamçeci İbrahim Efendi’nin tavsiyesi üzerine
Sadrıâzam
olduktan bir bucuk ay
sonra, Diyarbakır’da bulunan orduya il
tihak etmek üzere İstanbul’dan hareket
etmiştir. Diyarbakirda, Bağdad seferi L
1980
j
i
j
(
T ayyar M ehm ed Pasa y i sadrıâzam y ap
m ıştır.
Kıymetli bir kumandan, iyi bir ida
reci, cesur bir asker oLan Tayyar Meh
med Paşa’n m sadnâzamlığı dört ay ka.
dar sürmüştür. Bağdad muhasarasında,
bir elinde kılıç olduğu halde askerle bir
likte hücum hareketine iştirak ederken
alnına isabet eden bir kursunla
şehid
düşmüştür. Sultan Murad, kahraman sad.
rı&zunınm ölümüne pek müteessir olmuş
ve «Ah Tayyar Bağdad kalesi gibi yüz
kale değerdin» demiştir. Tayyar Mehmed
Pasa, Imam-ı Azam’in kabrinin bulundu,
ğu Âzamiye'de babasının mezarının ayak
ucuna defnedilmiş tir.
KEM ANKEŞ
KARA
M U ST A FA
!
P A SA
Dördüncü M urad'm
sonuncu, Sul
tan İbrahim ’in ilk sadrazam ı olan Ke
mankeş Kara Mustafa Pasa aslen A r.
navuttur. Hammer, bunun Macar asıllı
olduğunu söylerse de, Kemankeş ile çağ
daş olan müverrih Vecihi’nin Avlonya’lı,
KâtLb Celebi’nin de
Arnavut olduğunu
söylemelerine, şüphesiz daha fazla deger verip doğru kabul etmek gerekir.
yi biraz asan müddet zarfında tersane
ocağını düzeltmiş ve ısrafatı Önlemiştir.
Sultan Murad üzerinde cok müsbet tesir
uyandırdığından,
padişah,
kendisine
birden fazla vazifenin verilmesinde
bir
beis görmemiştir. Nitekim Veziriâzam
Bayram Faşa’nın
Ölümünü
müteakip
kaptan-i deryalığına
ilâveten sadaret
kaymakamı da tayin edilmiş.
Sultan
Murad’ın Bağdad seferine
hükümdarla
birlikte İştirak etmiştir.
Tayyar Mehmed paşa'nın şehadetlni
müteakip sadrı âzam olan Kemankeş Ka
ra Mustafa Paga nın bu arada gördüğü
en m ühim iş,
İranlIlarla Kasr*ı Şirin
muahedesini akdetmesidir. Kasr-ı şirin
muahedesini imzadan sonra hudut işleriy
le meşgul olup kaleleri, tamir ettirdiği
gibi kapıkulu askerinin nizamlarıyle de
ilgilenmiştir. K âtib Çelebİ’nin bildirdi
ğine göre; bu cümleden olarak ocakta 12
bin sipahi, 17 bin yeniçeri bırakıp di
ğerlerinin kaydını silmiştir.
Sadrıâzamlığınm
Dördüncü Murad
devrine rastlıyan kısmında karşısında en
m ühim hasım olarak padişahın makbul
musahib ve sllâhdarı
Mustafa Paşa’yı
bulmuştur. Mustafa
Paşa’nm
padişah
nezdindeki nüfuzunu bildiği halde gücü
yettiği nisbette ona da mukavemet et
miştir. Sadrıâzamın padişaha yazdığı ya
zıların bir nüshasmin da kendisine yazılmamasma kızan Silâhdar Mustafa Pa
sa, padişaha bu hususta şikâyette bulu
narak, Kemankeş’in kendisini adam ye
rine 'koymadığını bildirmişti. Bu vazi
yet karşısında Sultan M urad:
Müverrih Naimâ,
Kemankeş Kara
Mustafa Paşanın hayatı, hususiyet
ve
meziyetlerine dair VecLhi ve Kâtib Çelebi nin verdiği m alum atı kendi tarihin
de hususi bir baslık
altında nakleder.
Buna göre: Kemankeş
Kara
Mustafa
Paşa nın yetişmesinde ilk rol oynıyan
şahsiyet, yeniçeri ocağı ağalarından Ka
ra Haşan Ağadır. Bunun yanında evve
lâ yeniçeri, sonra solak olmuş, bu sı
rada kemankeşllğe
heves ederek usta
bir kemankeş halinde temayüz etmiştir.
Zamanla terfi ederek yeniçeri kethüdaiıgına yükselmiş, Sultan Murad Edirne’ye
gittiği sırada da sekbanbaŞL olmuştur.
«— Niçin silâh darımı ihmal edersin,
bana yazdığın yazıları ona da yazmaz
sın?*. diye sorunca Kemankeş:
«— Şevketlü padişahım, evvelâ
bu
kuluna bildir, silâhdar
kulunun senin
saltanatında
ortaklığı var m ıdır, yok
m udur? Eğer varsa enıir
padişahımın;
her umuru ona da yazmak gerekir. Yok
İse padişahım, ben yalnız seni padişah
bilirim, ancak sana yazarım ve lâyık olanı budur ki; benimle padişahımın ara
sındaki muamele ve yazılışlar gibi sır
lara kat’lyyen silâhdar ve gayrisi mutta
li olmaya, aksi takdirde ben hükümet
ve vezaret edemem» demiş; padişah da
kendisini haklı bulmuştu.
Sultan İbrahim zamanında karşısında
en m ühim rakip ve müdahaleci olarak
Silâhdar
Yusuf Pasa İle Cinci H ocayı
bulan Kemankeş Mustafa Paşa, padişa
hın yersiz müdahalelerine de karşv koy
muştur. Vecihi tarihinde
kaydedildiğine
Abaza Mehmed Pasa en son isyanını
müteakip teslim olup, affından
sonra
padişaha intisab ettiği sırada Kemankeş
Kara Mustafa'nın hal ve harekâtı naza
rı dikkatini celbetmiş ve neticede onun
bundan sonraki yetişme tarzında Abaza
Paşa bir hayli müessir olmuştur. Ciddi
yet ve dürüstlüğüne dair o aralık pa
dişah da. bilgi edinmiş, yeniçeri ocağında
temizlik yapmak istlyen Sultan
Murad,
Revan seferine giderken
yeniçeri ağası
tayin ettiği Mustafa Ağa’ya bu hususta
ki arzu ve g ö r ü ş l e r i n i tatbik ettirmiştir.
R.evan seferi dönüşünde Deli Hüse^
yin P aşanın yerine kaptan-ı derya tayın
edilmiş, bu vazifede bulunduğu üç sene
1981
[
¿¡öre; Yusuf Paşa ve Cinci hocaiıın m ü
dahaleleri
yüzünden iki defa istifasını
vermişse de Sultan İbrahim kabul
et
memiştir.
Para üzerinde yaptığı ıslahat, temin
ettiği tasarruf ve düzenli iş görmesi sa
yesinde, Sultan Murad zamanında tees.
süs etmiş olan düzenli ve disiplinli idare
onun katline kadar Sultan İbrahim zamanmda da devam etmiştir* Kemankeş
Kara Mustafa Paşa'nm ölümü ile nizam
lar çiğnenip idare
bozulmaya bağladığı
cihetle. Sultan İbrahim 'in saltanat dev
ri, biri Kemankeşsin sadrıâzamlı&ı zama
nı, diğeri ondan sonraki kısım olmak üzere iki veçhe arzeder.
Kemankeş i
etraflı şekilde tanıtıp
kendisini metheden Kâtib
Çelebi onun
mühim noksanına da şöyle işaret eder:
«katledildiği sırada elli yağlarında kadar
olan Kemankeş Mustafa Paşa vezirler arasında memduh olan vezir-i zişâmn bi.
ridir ki mesleği sonra gelenlere divanda
düstür-u amel oldu* Vezir-i mezbur akil
ve müdebbir olup, ancak noksanı okur
yazar olmamasıydı. Bunu kendi dahi İti
raf edip, ben bu makama lâyık değilim,
nihayet kahM rical yüzünden beni nasbettiler. Zira mansıb-ı sadaretin şartı okuyup yazmaktır; padişah ile vezir ara
sında sırra müteallik nice umur vardır
ki bir kâtibin bunlara vâkıf olmaması lâ
zım gelir derdi» diyor.
j
Kemankeş Kara
Mustafa Pasa bes
sene dört ay süren sadrıâzamlığı esnasında bir takım imar hareketlerinde bulunup, hayır eserleri de meydana getirmistir. Sivas İle Tokat arasında bulunan
harap haldeki Mehmed Pasa hanını ta
mir ettirip etraftan dört beş yüz hane
iskân etmek suretiyle
Yenihan {şimdi
Yıldızeli diye anılmaktadır) adı altında
bir kadılık meydana getirmiştir. Edirne.
deki Mİhal Gazi köprüsünü 20 bin kuruş
sarfı yİ e tamir ettirerek harab olmaktan
kurtarmış; Macaristan’daki E ğri kalesin
de bir hamam,
mektep ve baruthane,
Çorlu ilerisinde ağaç bir köprü yaptır
mıştır. Ayrıca
Üsküdar ve
Pendik'te
çeşme, Rumeli'de köprü, yol ve çeşme
ler yaptırmış, Mekke'ye Arafat'tan ge
len suyun mecrasını
açtırıp akıttırmış,
Kâbe yolundaki Ayn-ı
Zerka
kalesini
yaptırıp buraya yerleştirdiği m uhafızla
ra ve Haremeyn fukarasına kendine ait
vakıflardan maaş tahsis etmiştirKe
mankeş Kara Mustafa P a şan ın İstan
bul'da Karagüm rük ile Balat arasındaki
Salmatomruk'ta bir mescidi,
Galata’da
Kurşunlu mahzen
civar ¡nd a
kiliseden
hazma
bir cami i3 Fatih’te Kıztaşı nda
bir çeşmesi vardır.
!
Katledildiği zaman bütün mallarının
hazine namına zaptı da emredilmişti. Bu
arada bir eğer heybesinin içinde 30 bin
floriden gayrı parası
çıkmadı. Evinde
kıymetli bir kürsü üzerinde beş adet re
sim görüldü. Bu bes resimden bir tane
si kendisinin, diğer dört tanesi de dev
let erkânından dört
kişinin resmi idi.
Kemankeş in kabri
Bayezld semtindeki
Parmakkapı (Çarşıkapı’da) da 1641
de
yaptırmış olduğu medresesi yanmdadır.
s v l t a n -z A d e
paşa
ftCivan.kapicıbaşı»j ayni zamanda şiş
manlığından dolayı «Semin» unvanları iJe de anılır. Mehmed Paşa nın babası,
Sokullu'dan sonra sadrıözam olan
A r
navut asıllı, Ahmed Paşa nın oğlu Abdurrahman Bey’dır.
Ahmed Paşa, Ka
nuni’nin kızı Mİhrİmah Sultanın Rüstem
Paşa ile evlenmesinden doğan kızı Ayşe
Hanı m-Sultania evlenmiştir. Bu vaziyete
göre; hakikî sultan^zâde babası olduğu
haîde, Mehmed
Paşa'nın bizzat kendisi
bu unvanla anılmıştır*
;
i
>
m ehm ed
|
-►
1982
Sultan-zâde küçük yaşta saraya alın
mış ve hasoda’da
terbiye
görmüştür.
Sultan Osman'ın Lehistan seferi sırasın
da henüz 19 yaşında
bulunduğu halde
kapıcıbaşı olmuştur.
Henüz pek genç
ya^ta kapıcıbaşı olduğu için «Civan kaPicıbaşı» lâkabı ile şöhret
bulmuştur.
Osmanlı hanedanı ile ilgisinin mevcudi
yeti sebebiyle çabuk yükselmekte devam
eden Sultan-zâde daha otuz yaşma tam
basmadan 1040 (milâdî 1630-1631) yılında
kubbe veziri olmuştur. Bu genç adam
yaşı icabı hareketli \e çalışkan olması
gerekirken 1633 yılında İran seferi ha
zırlığında gayretsizliğini müşahede eden
Sultan Murad tarafından Rodos'a sürgün
ve malları müsadere olunmuştur. B ilâ
hare affa mazhar olan Sultan-zâde Mehmed Paşa
1047 (milâdi 1637-1638) de
ikinci vezirlik payesiyle Mısır valisi ta
yin edilmiş, burada üç sene kadar kal
mıştır. Mısır, valiliği sırasında büyük bir
servet (Naimâ C: 4, S: 200J temin ede
rek İstanbul'a döndükten sonra darbhanc nezaretine memur edildi. Bu arada
Özi valiliğiyle Azak'a karşı yapılacak se
ferin serdarlısına
tâyin edilen (1642)
Mehmed Paşa, Kazaklar
Azak'ı tahrip
ederek çekilmiş olduklarından muharebe
vermeden kaleyi teslim almış oldu.
j
Kösem Sultanın ve daha bazı kimse
lerin gösterdikleri
teveccüh dolayısıyla
Sultan_zade’nln sadrıâzamlıfia
getirilebi
leceğini hesaplıyan Kemankeş Kara Mus
tafa Paşa, onu İstanbul'dan uzak tutma
ya çalışmış* Özi valiliğin den sonra Sam
valiliğine göndermiştir <16*3). Sultan.zâde Sam'dia iken Kara Mustafa Paça kat.
ledilince mühr-ü hüm âyun kendisine gön
derilmiştir.
İki seneye yaklaşan sadareti esnasın
da. Kemankeş'in
akıbetine uğramamak
endişesiyle hareket etüâi, bu arada Cin.
ci H ocanın nüfuzu da en kuvvetli dev
rine rastladığı içîn dalkavukluk ve ri
yayı son haddine çıkarmıştır. Bu hali
yalnız memleket için fena neticeler ver.
mekle kalmamış, Sultan İbrahim ’in çıl
gınlıklarının artmasına bile âm il olmuş
tur. Nitekim bir gün kendisini huzuruna
çağıran Sultan İbrahim şu satarları İhtı,
va eden. (Natmâ C: 4, S: 203) bir hatt-ı
hümâyunu yüzüne fırlatarak vermiştir:
\
Civan kapıcıbaşı
Mehmed Paşanın
yerine sadrıâzam olduktan sonra selefi
ni Girit serdarlı giyîe İstanbul’dan uzak
laştı rm ı$tm Deli Hüseyin Pasa'nm Gi
r it’te Klsamo, Apokorono,, Resrno kalele
rini zaptı ve Kandlye ablukasına giriş
mesi Saüh Basanın
sadareti zamanına
rastlar.
«Bre mütevelli 3'apılı kodoş, bre kar
puz kıyafetli püzevenk (daha bir sürü
galiz b ita b ); ecdadım Medine'ye bu ka
dar cevahir ve emval göndermişler, adam
Eönderüp
anda olan emval ve cevahiri
cümle getürdesin, ve illâ
senin derini
soyup saman doldurmam mukarrerdur,
Söyle bilesin;.
Sulîanjıade bu hatt.ı hüm âyun karşısında fazlaca şaşkınlığa uğramakla be
raber, dalkavuk baleti ruhiyesi yîne im
dadına yetiştiğinden «ferman padişahı*
mıadır» diyerek işi geçiştirmiştir. Padi
şaha her hafta ağır hediyeler takdim e.
d erek Sultan İbrahim 'i bu yönden de
baştan çıkaran Mehmed Paşa memurla
rı çabuk çabuk azledip aâır caizeler al
mıştır. Sadaretten azledildikten sonra Gi
rit serdarı tayin edilmiş olan Sultan-zâde
Mehmed Paşa oraya vardıktan bir ay
sonra hastalanarak ölmüştür. Cenazesi İs
tanbul'a getirilerek
Üsküdar'da Hüdaİ
dergâhı civarında annesi
Ayse HanımS u lta n ın ayak ucuna defnedilin istir,
Mehmed Pata ve halefi Hezar-Pârc Ahmed Paşalar biçiminde fenalıkları
pek
fazla olan bir kimse de delildir.
İrken Boşnak olup Hersek saııcagı.
na tâbi Nevesin liöir, Genç sayılacak bir
çağda iken Defterdar
Nıgdeli Mustafa
Paça ya* onun 1632 de idamı üzerine de
Dördüncü Murad'm fazlaca itimad etti
ği şahsiyetlerden olan Ruznamçeci İbra
him Efendiye intisap
suretiyle maliye
mesleğinde yetişmiştir. Fakat Sultan İb
rahim zamanında bazı kimselerin teşvik
ve telkinleriyle meslek değiştirerek, önee mlrahur3 sonra da yeniçeri ağası el.
muştur. Bu hareketi onun çabuk yük.
sölmesine tesir etmiş, nitekim 1644 ma
yısında kubbe veziri, iki ay sonra da
baş defterdar olmuştur.
■
Salih Paşa nın ölümü. Sultan İbra
him in cılgınca bir gazabı
neticesinde
vuku bulmuştur. Bir gün şehirde
bir
hoeaya okunmaya giâen Sultan İbrahim,
önüne bir araba çıkmasına kızmış, ara
ba yasağına daîr emrinin yerine getiril,
memesini sadrıâzamın
ihmaline hamle
derek, sadrıâzamlık sarayında ikindi di
vanı yapmakta olan Salih Paşayı çağır
tarak, gittiği hocanın evinde boğdurmuş
la r,
KAKA artS A PASA
Sultan İbrahim Salih Paşa'yı boğdu
runca mühr-ü hümâyunu, o sırada Mora'nm Anabolu limanında bulunan Kap
tana derya Kara Musa Paşa'ya gönder
mişse de sadaret kaymakamı Ahmed Faşa padişaha hulûl ile sadrazamlığı elde
etmiştir* Sultan İbrahim'in meşhur mu.
sahibesi Sekerpâre kadının kocası olan
Musa Pasa’nm sadnâzamlıga tayini ve
birkaç gün içinde azli gıyabında cereyan
etmiş ve kendisi fiilen sadrıâzamlık yap
mamıştır.
S A L İH PASA
Sultan-zâde Mehmed Paşa'yı azleden
Sultan İbrahim sadareti K ap tan ı derya
Yusuf Paşa’ya teklif etmişse de onun
kabul etmemesi üzerine* divan toplantı,
sında bulunan Salih Paşa'yı
caâırarak
mühr-ü hüm âyunu
vermiştir.
Böylece
sadrazam olan Salih Paşa, nazarı dik
kati celbedecek hususiyeti bulunan bir
şahsiyet değilce de, selefi Sultan-zâde
HEZAB-PÂFE AHMED PASA
İstanbul'da Tavşantaşı mahallesinde
dolmuştur. Bir kapıkulu süvarisinin oğ
ludur. Gene yasında
kâtibllkle maliye
hizmetine
slrmis, güzel ve çabuk yazı
1983
sizden hata sâdır olmaz ki itiraza mahal
ola. Zahirde gayrı makul görünen bazı
hallerin altında birtakım hikmetler giz
lidir ki, onlar bize m alûm değildir*.
Bu sözler padişah üzerinde tesir ic
ra eylemekten hali kalmamıştır. Kazas
ker Abdürrahim E fendinin Kâtib Çelebi’ye (Fezleke C: II, S: 293) bizzat mahremane söylediğine göre; Sultan İbra
him ’in aşın ve garip haller takınmasın
da Mehmed Paşa'mn havli rolü olmuş
tur' Zâten,
sonradan
mukarriblerine
söylediği sözlerden, hükümdarın Meh
med Paşa'mn lâflarına inandığı görül
mektedir. Nitekim bazı itirazlarda bu
lunan mukarriblere:
«— Sizin sözünüz garezdir. Bana la
lam böyle talim eyledi, benden hata sâ
dır olmaz, zuhur eden şeylerde bir giz
li hikmet vardır ki siz bilmezsiniz» de
meye başladı.
Padişahın kavrayışı bu merkezde,
yakın muhitini
teşkil eden bir kısım
şahsiyetler de bu halden istifadeyi göze
tir durumda olunca devlet işleri düze
nini kaybetmeye başladı -
yazması ve kavrayışlı olması dolayısiylö
Sadrıâzam Kemankeş K ara Mustafa Faşa’njn tezkireciliâino yükselmiştir. Kara
Mustafa Faşa bu açıkgöz adamın bir gün
evrak üzerinde sahtekârlık yaptığını ha
ber alıp katletmek istemiş, fakat paşanın
yakınları bunun yerine konacak ehil bir
adam mevcut değil diye kendisini affettirmişlerdi.
Kemankeş Kara Mustafa Paşa nın tezk er edilginden sonra sırasiyle mevkufatcj, def teremin i ve sipahi bölüğü ağası
olmuştur. Sipahi bölüğü ağalığında bir
kac gün bulunmuş ve bu arada padişah
tarafından bizzat davet edilerek vezaretle
defterdarlık tevcih edilmiş (1646), Salih
Pasa idam olununca da kendi kurnazlıgiyle sadareti elde etmiştir.
Ahmed Fasa'ıun sadnâzamlıği sıra
sında rüşvet aleniyete dökülmüş, samur
ve anber saînmsı adı altında
salmalar
yapılıp, bu münasebetle müsadereler de
iera edilmiştir. Mürtekip ve ahlâksız bir
adam olan Abmed Paşa padişahın arzu
larım yerine getirmeye çalışırken kendi
küpünü
doldurmak için de uğraşmış;
Bosna tarafında baz: kaîelerin elden git
mesi, Venedik donanmasının Çanakkale
Boğazım tehdidi
yüzünden Girit'e yar
dım kuvveti gönderilememesi gibi mem
leketin hayati meselelerine karşı gereken
alâkayı pek göstermemiş, icabmda pa
dişaha yalan söylemiş, fakat ihtiraslarım
tatmin uğrunda gayret sarfetmekten ge
ri kalmamıştır. Ocak ağalarını öldürmek
isterken kendisi canım kaybettiği
gibi
Suttan İbrahim ’in hal ine de yol açmjş'
tır. Cesedi parça parça edildiğinden do
layı tarihe «Hezar-pâre Ahmed Faşa* di
ye geçmiştir.
j
|
S u lta n İb r a h im 'in ha&taiığı
Sultan İbrahim devrinin iyi anlaşı
labilmesi için,
şüphesiz, hükümdarın
şahsî durumunun iyice belirtilmesine ih
tiyaç vardır.
Tarihçilerin umumiyetle kendisinden
*Deli İbrahim* diye bahsettikleri
bu
hükümdarın, zihni
kabiliyetleri bakımmdan normal bir kimse olmadığı m u
hakkaktır. Buna mukabil, tarihte «De
li Mustafa» dan ziyade «Birinci Musta
fa» dîye anılan ve deliliği, isminin ayrıl
maz bir parçası halinde pek zikredilme
yen amcası Sultan Mustafa’dan çok da
ha iyi durumda bulunduğu da muhak-
kakuv.
Dördüncü Murad zamanında her an
öldürülme korkusu içinde seneler geçir
miş olan Sultan İbrahim’in, bu müthiş
korku yüzünden ruhi muvazenesizliğe
B ibliyo g rafya: N a im â ; T arih C: 2, 3t
4. Solak-zâde; T arih. K ^ tib Celebi; Fez
leke C: 2. P eçevî; Tarih C: 2 . Kara-Çelebi-zâde A b dülâziz; Ravzat-ül-ebrar. Â ta;
E nderu n ta rih i. H am m er (M. Ata); Devlet-l O sm aniye ta r ih i C : Ö, lû . Osmanzâde
T a ib ;
Hadlkat-îil-vüzera.
T opçu
lar
K â tib i
A b d u lk a d ir:
V ekayinâm e
(SGIeymanîye
k ütüphanesi Esat Efendi
k ita p ia n
no:
2151).
A ta y î;
Ş akayık
zeyli.
İb ra h im
H ilm i
T a n ış ık ;
İs
tanbul Çeşmeleri
C: 1 ve 2. Müstakimzâde S a d e ttin ; Devhat-ül-mesayih. Meh
med Süreyya; S lc illJ ûsm anl. Ayvansaraylı H üsey in: H adikat-ül eevami. İsm ail
H ak kj
U zuncarşili;
Osm anlı tarihi C:
3/2. M ehm ed H a life ;
T a r ih i g ılm anî.
V e d h i: T arih (H a m idiy e kütübhane si no:
£317). Nazmi-zâde M u rta za; G ü lşe n J hulefa.
1984
maruz kalmasındaki vebal hiç şüphesiz
ağabeysi Sultan Murad’a aittir.
Sultan İbrahim tahta çıktığı zaman
hasta idi. Zamanında yaşamış olan, m ü
verrihlerin, onun yakınında vazife görüp
nakillerde bulunmuş kimselerin verdik
leri bilgilerden, padişahın «hafakan ve
yürek sıkılması? ndan muztarip olduğu
nu öğreniyoruz. Müverrihlerin verdikleri
bilgilerden başka, son senelerde «Tarih
Dünyası» mecmuasında (sayı: 6-17) Ça
ğatay Uluçay tarafından neşredilen, Sul
tan İbrahim'in mektup ve hatt-ı hüm â
yûnlarından hükümdarın hastalığının
şekline dair hayli geniş malûmat edin
mekteyiz. Bu mektup ve hatt-ı hüm â
yûnlardan
öğrendiğimize göre: Sultan
İbrahim; yürek sıkılmasından, sırt ağrı
sından, kulaklarının tıkanır gibi elma
sından, çenelerinin
kenetlenmesinden,
iştahsızlıktan, baygınlıktan şikâyetçi ve
muztariptir. Öyle görünüyor ki padişa
hın hastalığı sık krizler halinde kendisi
ni yoklamakta ve krizleri müteakip der
dine bir çare bulunması için etraftan
mütemadiyen medet ummaktadır. He
kimlerin çâre bulmakta âciz kaldıkları
bu kalb ve sinir hastalığını padişahın
kendi ağzından yaptığı şikâyetlerden ta
kip edelim:
«...Sancı deyu yanıyorum. Kâh ar
kama gelüb irgilür, kulaklarım tıkılu,
gün olur heman kef geçerim,..»
«... Lâkin şöyle sıkılmam var ki ölüyorum. Ona buna dalamam, gayetlen
halim yaman olmuştur...»
«... Sabahtan beri bir lokma taam
yemedim, tçim e zerre denlû sinmez. Bu
şikâyetten Hak Celle ve Alâ kurtarsıın.
Beni seversen buna çâre bulasın, gıne
ona buna sorasın. Oyluklarımda zerre
mecal yok, belki yine tedbirle bulu
nur,..»
*... pek elimde bilesiz. Top kapusunda bir sehl taam yemek İstedim ağzıma
komadım; bayıldım sanırsın, başımdan
duman gibi bir nesne iner...»
«... ziyade elemim var, iki ciğerim
sıkar, hele gine araştırasız, yerde gökte
aynk canım kalmadı»
. Taamsızlık canıma kâr eyledi,,.
Bir hafta, miktarı vardır içim aman ver
medi. Ağlamaktan gözüm çıkıyor. Şu gi
ne hekimbaşıylan. söyleşiniz, bir kaçı bi-
Sultan İbrahim (Juannin’den)
le olsun ve Yeni cami’in
hekimi ile
de...»
«... Şöyle sıkılıyorum ki hiç olmaz.
Günden güne yediğimi doyu sımam, sü
züldüm. Etraf ve eknafa haber sal. bi
len adamları huzuruma getür, sen bilürsün. Sen kendin eksiğine yer edin ben
bunda çenem ilikleniyor, başımdan yağ-
Sultan İbrahim’in rahatsızlığım tasvir
eden bu resim Rİeaut’daıı alınmıştır
1985
raur
g ib i
y ağar,
ne
ş e k ild ir
k im s e
b il
m ez».
Bunun gibi daha birçok tezkereler
le vaziyetinden sadnâzama şikâyet edip,
etraftan çare bulunmasını isteyen Sul
tan İbrahim’in
tedavisi için, o günün
şartlarına göre bütün imkânlara başvu
rulmuştu. Lâkin padişahın halinde bir
salalı görülmüyordu. îşte bunun üzeri
nedir ki hocalara, üfürükçülere müraca
at edilmiştir. Cinci Hoca’nın padişaha
nüfuzu böylece vukubulmuştur. Nefesi
nin keskinliği, muskalarının tesirliliğine
dair kendi muhitinde isim yapmış olan
Cinci Hoca’nm nefesleri ve muskaları
bir müddet için padişahta iyi tesir bı
raktığından, mezkûr hoca kısa zaman
da nüfuzlu bir şahsiyet
oluvermiştir.
Cinci Hoca’nm padişah üzerinde görülen
müsbet tesirinden sonra hasta hüküm
dar hekimlerden daha çok şeyhlere, ho
calara bel bağlamaya başlamıştır. Fa
kat doktorların ilâcının yerine kaim olan Cinci Hoca’nın nefes ve muskaları
da Sultan İbrahim’in huzurunu uzun
müddet ve tam mânasiyle temin edeme
diğinden başka şeyh ve hocalara baş
vurmaktan da geri kalmamıştır. Meselâ
itibar ettiği şeyhlerden biri olan Mag
ri pli Şeyh Ali için sadrıâzama yazdığı
emirlerde:
«... Yenikapu’da
Şeyh Ali derlermiş, meşhurdur, bileni vardır derler,
yoksa sen görderdiğin Mağribi midir?
Aslın arayıp bana gönderesin»
«...Ö teyi gün hatt-ı şerif gönder
miştim. Mağrıplı hatırı içün, ağaya gön
derin işsün, şimdi ağa söyledi. Bir senin
yanında o herifi getürsen, beni bir sehl
baksa, ne yüzden lâzımdır ilâç deyu. Siz
de bile gelsin de beni göstersen. Görelim
ne tedbir eder, bir şâfi'ce cevap göndersüıı. zira bu gece pek hasta oldum, va
lidemiz yanımızda bekledi. Günden gü
ne iyiliğe döneceğime, artıyor»
Yazılarındaki örneklerden anlaşıl
dığına göre, Sultan İbrahim’in ifadesi
bozuk ve bilgisi zayıftı. Şehzadeliğinde
günlerini korku içinde geçiren padişah,
belki günlerini ecel terleri dökmekle
doldurduğu için tahsili gözü görmemiş
veya onunla bu bakımdan meşgul olun
mamıştır. Bilgice kifayetsiz bir insan o~
larak tahta çıkmış olan Sultan İbrahim’in bu tarafının bazı kimselerce nazarı i
tibara alındığı müşahede olunmaktadır.
Nitekim Koçi Beyin.
Sultan M urada
sunduğu risalelerle Sultan
İbrahim’e
sundukları arasında pek bariz farklar
vardır. Sultan İbrahim’e sunduğu risale
lerde Koçi Beyin, âdeta bir mektep ço
cuğuna ders verir bir eda
takındığı,
mevzuları basit tarafından izaha çalış
tığı görülmektedir.
İşte hastalığına ilâveten bilgi tara
f ı da böyle zayıf olan hüküm dann, dal
kavuk takımından musahib ve musahibelerinin sözlerine kolaylıkla kapılmasını
tabi’i görmek lâzımdır. Yine Çağatay Uluçay tarafından neşredilen, Sultan İb
rahim’in Topkapı sarayı arşivinde mev
cut hatt-ı hümâyûnlarından anladığımı
za göre: hasta hükümdar, devlet işleriy
le alâkadar olmaya çalışmakta ve s i k s ık
yazdığı hatt-ı hümâyûnlarla sadrıâzamdan devlet işlerine dair malûmat iste
mektedir.
Kalb ve sinir hastalığına müptelâ,
bilgisi kifayetsiz, muhakemesi
zayıf,
safdil, çabuk sinirlenen bir şahıs olan
Sultan İbrahim’in; bu haliyle devlet iş
lerine fazlaca karışmasının fayda yerine
zarar getireceğini söylemeye lüzum yok
tur. Bilhassa riyakâr ve mürtekib ve
zirler, menfaatperest ve cahil şahsiyet
lerin teşvikleri
neticesi padişahın bir
çok şeylere mânâsız şekilde müdahalesi
yüzünden devlet işleri iyice bozulmuş
tur. Sultan İbrahim’in zararlı ve m ânâ
sız şeyler yapmasına tesir eden veya
âmil olan en mühim şahsiyetler Sadrıâzam Sultan-zâde Mehmed Paşa, Cinci
Hoca, Hezarpâre Ahmed Paşa ve bir k ı
sım saray kadınlarıdır.
Sadrıâzam Salih Paşa’nın
idam ı
Çok çabuk sinirlenen Sultan İbra
him böyle anlarında
korkunç olurdu.
Sadrcâzam Salih Paşa onun âni sinirlen
melerinden birinde bigünah olarak ha
yatını kaybetti. Salih Paşa’m n katli, S ul
tan İbrahim’in muvazenesizliğine örnek
teşkil eden hâdiselerden biridir.
Müverrih Naimâ (C: 4, S: 241) ya
göre, Salih Paşanın katli şöyle cereyan
etmiştir: Sultan İbrahim, asabî hastalı
ğı sebebiyle hekimlerin de tavsiyesi ge
1986
reğince İstanbulda bazan tahı-ı revan,
bazan at ve araba ile gezintiler yapar
da. «Yürek sıkılması ve sevdavi illete
müptelâ olduğundan* şeyhlere okunma
ya giderdi. Davud-paşa semtinde bir imatna giderken kazaen önüne bir ara
ba çıktı. Evvelce buna dair verdiği em
rin tutulmamış olmasına kızarak :
«Tiz veziri çağırın»
Diye bağırdı. Alelacele sadaret ko
nağına koşan adamlar Salih Paşayı sa
rayındaki ikindi divanından kaldırdılar.
Saarazam, acele çağrılışı karşısında ata binip harekete geçti ve padişahla imamın evinde karşılaştı. Sultan İbra
him :
«— Ben arabaları yasak etmişken
niçin benim tenbihim tutulmaz, ben pa-
dişah değil miyim? Tiz boğun!»
Diye bağırınca Salih Paşa itirazda
bulunarak canım kurtarmaya çalıştıysada m üm kün olmadı. Padişahın «Tiz bo
ğun!» diye bir daha bağırması üzerine,
adamcağızı imamın evindeki kuyu ipiy
le boğdular.
Sultan İbrahim ve saray kadınları
Sultan İbrahim tahta çıktığı zaman
Osmanlı hanedanının hayatta bulunan
yegâne erkek mümessili idi. Bu sebeple
padişahın evlâdı olsun diye kendisine
bir çok güzel cariye takdim edildi. Sinir
leri zâten bozuk olan hükümdar daha
da sarsıldı, üstelik
harem zevklerine
daldı, hem de kadınların devlet işlerine
karışmalarına âdeta vasıta oldu.
Sultaıı İbrahim’in harem zevklerine
fazlaca dalması, huyunun berbatlaşması
na hayli müessir oldu. Musahib ve musahibeler eğlence âlemleri tertip ile pa
dişahı sefahata sevketmekte
menfaat
umduklarından
Sultan İbrahim’in za
manlarının mühim kısmı eğlence ile ge
çiyordu. Cariye kadınlar ise, menfaati
padişahtan çocuk dünyaya
getirmekte
bulduklarından, hükümdarı kendilerine
bendedebilmek için bütün işvelerini kul-
Avrupalılar tarafından yapılan bu ild re
simden yukarıda olanı kesilmiş ve kar
tona yapıştırılmış olarak elimize geç
miştir, Bunun altında lâtiııce «Padişah
İbrahim’in başkadını Emine Sultan» d i
ye yazılmıştır. Aslı Top kapı sarayı mü.
zesinde bulunan sağa koyduğumuz port
renin üstünde de yine lâtince «İbrahim’
in Emine Sultanı» ibaresi vardır. H al
buki, Sultan İbrahim’in bu isimde zev
cesi ve kızı yoktur. Ancak, bu ismin
küçük ad olması da muhtemeldir
1987
lamyorlard;. Bu arada gerek musahibe
gerekse cariyeler sadedıl padişahı anlat
tıkları masallara bile inandırıyorlardı.
Sultan İbrahim, devlet hâzinesini âdeta
akıtıyordu. Mühim sancak ve bazı m ü
him vilâyetlerin haslarını cpaşmaklık»
olarak hasekilerine tahsis ediyordu. Her
biri yıllık yüzer bin kuruş iutar. bu pa
ralar valilere hizmet mukabili verilir
ken, Sultan İbrahim bunları hasekileri
nin. güzellik, işve ve kendisine tesir de
recelerine göre taksim geçiyordu.
Bu
cümleden olarak; hasekilerinin en sev
gilisi olaıı yedinci hasekiye Şam eyâle
tini, mühim Nİğbolu sancağını altmcı
hasekiye, Hamid sancağını beşinci hase
kiye, Sultan-zâde Mehmed Paşa’nın ö lü
münden sonra onun üzerinde bulunan
Bolu sancağını üçüncü hasekiye paşmaklık olarak vermişti. Paşmaklık olarak
ayrılan yerlere sırf bu iş için mütesel
limler tayin edilirdi. Yedinci hasekinin
Şam paşmaklığına bir aralık beylerbeyi
rütbesindeki Köprülü Mehmed Paşa ta
yin edilmişti. Böylece saray kadınları için şimdiye kadar görülmemiş ihsan,
tevcih, tören ve israflar (Kaimâ C: 4 S:
243, 250, 270, 280) yapılıyordu. Musahib
nedim ve kethüda kadınlar da padişahı
kandırma derecelerine göre pek çok şey
lere Konuyorlardı. Bu yüzden hazine m üt
hiş ziyana uğramakla kalmıyor hizmet
erbabı ve emektar erkân müthiş geçim
sıkıntısı çekiyordu.
Osmanlı sarayında yerleşmiş âdete
göre, padişahın firaşına dahil olan cari
yeler çocuk dünyaya getirirse hasekiler
arasına geçer bu arada bir düğün mera
simi icı'a olunmazdı. Sultan İbrahim bu
âdete muhalif olarak bir cariyeyi nikâh
la aldı ve bunun için muhteşem ve mas
raflı bir düğün tertip ettirdi (1647). Sul
tan İbrahim'in masrafa yol açan ayni
zamanda garip ve manasız hareketlerin
den birisi de ikişer üçer yaşlarında ki
kızlarını vezirlerinden birine nikâh et
tirmesi ve bu vesile ile muhteşem m e
rasim yaptırması idi. Veziriâzam Ahmed
Paşayı kendisine damad edinmek için
eski karısını boşattırması ve bunun ye
rine kendi küçücük kızını verirken 011sekiz gün süren gösterişli merasim tertip
ettirmesi garibin garibi bir hareketti.
Sekizinci hasekisi için Sultanahmed’
deki Ibralumpaşa sarayını döşettirip bu
rada kalmak istedi (1648). Bunun acele
icrası için emir verince sadrazam gece
varisi bedesteni açtırdı. Dükkân, han ve
mahzenlerdeki kıymetli kumaş, samur
ve vaşak kürkler parası sonradan öden
mek üzere zorla alındı. Fakat padişah
buranın döşenmesini beğenmiyerek sa
rayın döşenmesine memur ettiği defter
dar paşayı azl ve hapsetti.
Sultan İbrahim’in sarayda kadınlaria bir eğlencesi (Ricaut’dan)
1983
)b.NlYfc. ı
Padişahın hasekilerinin en sevgilisi
olduğu anlaşılan «Telli Haseki» diye ma
n ii sekizinci hasekisinden (Solak-zâde
tarihi S: 767) dünyaya gelen Orhan aduıdaki şehzade. Sultan İbrahim'den al
tı ay sonra ölmüştür. Padişah, hasekile
ri için hemşirelerine karşı izzeti nefis
kırıcı muamelelerde bulunuyordu. Hem
şirelerini hasekilerin hizmetine memur
etmişti. Hemşireleri Ayşe, Fatma, Hanzâde sultanlar ile Sultan M uradın kıîı
Kaya Sultan buna itiraz edince bunla
3BST
rın emlâk ve mücevherlerini toplayıp
Telli Haseki
(Humaşah) ye vermişti.
Telii Haseki yemek yer ve ellerini y ı
karken padişahın hemşireleri ile yeğe
ni ona hizmet ederlerdi. Valide Sultan
ve sair saray erkânı bundan müteessir
olmuşsa da padişah buna aldırmamış,
hatta bir aralık hemşirelerini Edirne’ye
sürgün bile etmiştir. Valide Sultan kız
larının hasekiler önünde hizmet etme
lerine mani olamamışsa da musahibelerden Şekerpâre'nin Mısır’a sürgün e-
l
i
Kızlar.ağası Sünbül tarafından Sultan
İbrahim’e taktım edilmek üzere bakire
diye alman, fakat beş altı ay sonra do
ğuran bir cariye, Dördüncü Mehmed’e
sütnine yapılmıştı. Padişah, kadına ve
babası meçhul çocuğuna bir gün pek faz
la iltifat edince, Hatice Turhan Sultan,
Şehzade Mehtned’i göstererek, asıl bu
nun muhabbete lâyık olduğunu söyler.
Sinirleri pek bozuk padişah da şehzade
yi kapınca oradaki havuza atar. Ricaut’daıı alınan yukarıkî resimde bu olayın
tasvirine çalışılmıştır.
Sağdaki resimde görülen genç, Mısır'a
gederken bindiği geminin korsanlar ta
rafından yakalanması ile Girit harbinin
müsebbibi olan kızlar-ağası Sünbül’ün
himayesinde bulunan ve yukarıda bahsi
geçen gayri meşru çocuktur. O da anne
siyle korsanların eline geçmişti. Malta
şövalyeleri, çocuğun vaziyetini öğrenin
ce, hakkında Sultan İbrahim’in büyük
oğlu olduğu fakat Valide Sultanlar tara-
fmdan saraydan uzaklaştırıldığı şayi’asını yaydılar ve onu vaftiz edip Dominique
de Saint-Thomas adını verdiler. Büyü
yüp yetiştikten sonra Papanın da kendisi
ne pek itibar ettiği bu zatı hıristiyanlık âleıni Padro Ottamano (Osmanlı papazı)
olarak anmakadır. Şövalyeler bununla
da Şehzâde Cem vasıtasiyle yaptıklarını
tekrar sevdasına düştülerse de bir neti
ce alamadılar. Bu adam, Girit muhare.
belerinin son safhasında gönderildiği
K and i ye’de de bir neticeye ulaşamayın
ca, çekildiği manastırda genç yaşta öldü.
1989
TARIH VEM 1
diimesini temin etmiştir (26mayıs 1648).
Sarayda büyük bir nüfuza malik olup
birçok rüşvet işlerinde eli bulunan Şe
kerpare ile Valide Sultan arasında m ü
nakaşalar cereyan etmiş, hatta Valide
Sultanın bu kadını döğdüğü saray dışın
da şayi bile olmuştu. Şekerpare sürgün
ve malı müsadere olunduğu zaman bir
han odasında saklanmış oııaltı sandığı
ele geçmiş, sandıklar açıldığı zaman iç
lerinden altın, iııci ve çeşitli mücevher
lerle kıymetli kürkler çıkmıştır. Sultan
İbrahim bunları görünce :
«— Vay kâfir, bana akşama ekmek
alacak param yok diye yemin ederdi.
Bak neleri çıktı, hep benim malimdir»
demişti.
Sultan İbrahim ’in samur merakı
Sultan İbrahim saray zevklerine da
larak çok müsrifime bir hayat sürerken
bir de kendisinde samur merakı başladı.
Naimâ (C: 4, S: 294) nın nakline göre;
Eyüb’de oturan Voyvoda kızı diye ma
ruf, güzel konuşan ve tatlı hikâyeler an
latan falcı bir kadın, Sultan İbrahim’e
her gece hikâyeler anlatırken, sarayla
rı samur kürkler döşeli bir padişahtan
bahsetmiş, o da bunun
tesiri altında
kalarak samur zevkine kapılmıştır.
Sultan İbrahim’in
samur iptilâsı
memleket için bir belâ olmuştur. Topkapı sarayındaki köşk ve edalarla di
ğer köşklerin her birini samur kürkler,
ağır ipekli kumaşlarla döşeten Sultan
İbrahim içi ve dışı tamamiyle samur
dan ibaret yepyeni bir kıyafete bürün
müştü. Elbisesinin her bir kısmı sekiz
bin kuruşa malolmuştur. Tek bir samur
evvelce yüz kuruş iken, sonraları biner
kuruşa dahi alınamaz olmuştur. Saray
ve köşklere döşenen samurlara buna gö
re paralar sarfedilmiştir. Bir de padi
şahın erkeklik kuvvetini artırmak için
kendisine amber yedirildiğinden, bu pa
halı madde için de pek çok paralar dö
külmüştür. Sultan İbrahim’in iptilâsının
karşılanabilmesi için vali, sancakbeyi ve
daha bir takım yüksek memurlara sa
mur ve anber tevziatı
yapılmış, yani
bunlardan samur ve anberin ya kendisi
veya bedeli tahsil edilmiştir. Bir kaç de
fa tekrarlanan bu tevziat için resmen
yazılar yazılmıştır. Samur ve anber be
delini ödeme kudreti olmıyanlardan ba
zı kimseler ya memuriyetlerinden azle
dilmiş veyahut da hapse atılmıştır.
Kendisinden samur bedeli istenen
lerden Galata kadısı şevhülîslâm-zâde
Mehmed Çelebi, bohçasına bir aba h ır
ka bir mevlevi külâhı koyup sadrazam
kanağına gitmiş, karşısına çıkan tezke
reciye :
i — Efendi ben kürk vermiye kadir
değilim, şu hırka ile külahı giyer m an
sıbımdan geçerim»
Demiş, biraz sonra huzura çıktığı
sadrazamın :
«— Niçin böyle aksilik edersin? Pa
dişahın halini bilmez misin, baban ver
di sen neden inat edersin?» sualine :
«— Babam mansıbı korkusundan
vermiş: ben bugün Galata’ya ııaib gön
dermedim» cevabını vermiştir.
Samur ve anber bedeli yeniçeri ağası, Bursa ve Edime kadılarından da
tahsil olunmuştu.
Samurlar Rusya dan
geldiği için, devletin parası Rusyava akıyordu, Naimâ (C: 4, S: 293) samur
kürkler emtia için Hindistan’a akan pa
ralara dikkati çekmekte, bilhassa Hindis
tan'ın Türkiye’den hiç bir şey almadığına
yana yakıla parmak basmaktadır. Sultan
İbrahim, 1647 de kapılmış olduğu samur
merakı yüzünden
memleket dahilinde
müsadere ve zoraki dilencilik kâfi gelmiyormuş gibi, bir de nâme-i hüm âyun
la İran şahından iki fil ve beşyüz adet
zerbeft ve seraser kumaş istetmiştir.
Sadrazam Ahmed Paşanın padişahın
suiistimallerine vasıtalığı
Sultan İbrahim, samur iptilâsından
önce de kıymetli eşya, para vesaireden
ibaret hediyelere düşkünlük göstermek
teydi. Hanya fatihi Yusuf Paşa hediye
davasından neticede hayatını kaybetmiş,
Varvar Ali Paşa bu yüzden isyan etmiş
ti. Fakat bu samur ve anber tevziatı na
mı altında toplanıp harcanan paralar es
kileri adeta unutturmuştu. Girit’te binbir sıkıntı içinde muharebeye devam fi
den kahraman kumandan Gazi Deli H ü
seyin Paşa, Yusuf Paşanın başına ge
lenlerden sonra 1646 yılı içinde, elli ke
se kendi malından, ölen iki yeniçeri su
1990
bayının muhallefatı ile Hanya ve Kisamo’dan da elli kese daha temini ile yüz
kese kuruş (Naimâ C: 4, S: 217) gönder
mişti. Fakat şimdi vaziyet 1646 daki ile
kıyas kabul edecek gibi değildi. Hüse
yin Paşa mütemadiyen yardım bekliyor,
Venedik donanmasının Boğazı kapatma
sı yüzünden donanma dışarı çıkamıyor,
Bosna tarafında kaleler elden gidiyordu.
Buna mukabil etrafa samur ve anber ıçin salmalar salınıyordu. Memleketin sı
kıntılı halini düşünmiyeıüerin başında
Sadrazam Ahıııed Paşa da vardı. Ö lü
münden sonra «Hezaı-pâre ( = bin par
ça) namını almış olan bu adam, padişahm mecnunâne israfı ve sefihane halle
rinin mürevvici gibi görünüyordu. Mem
leketin sıkıntılı durumuna aldırmamazlıkta padişahtan daha da ileri giderek
!ıeı- işin yolunda gittiğine dair yalan
söyleyip safdil hükümdarı kandırıyordu.
Sadrazam Ahmed Paşa duygusuzlukta o
derece ileri gitmişti ki, Girit’te biııbir
müşkilât içinde muharebeye devam eden
zaman zaman açlıkla bile boğuşan bey
lerbeyi ve sancakbeylerinin eyâlet ve
sancaklarını İstanbul'da rüşvet verenlere
tevcih ediyor, serdarın verdiği zeamet
ve tımarları da başkasına dağıtıyordu.
Padişah musahibi Damad Fazlı Paşa Sul
tan İbrahim'e; Bosna sınırındaki harp
durumunu ve memleketin çektiği sıkın
tıyı izahla; «padişahım, âlemin ahvaline
bizzat takayyüd edip tahsil-i vukuf bu\Tirun. Lalan irtişa ile âlemi haraba ver
di. Hazine yok. Reâya ve askerin hali
A llah’a kalmıştır. Bu hareketin akıbeti
nin neye müncer olacağım mülâhaza
buyurun. Bu makule müdahaneye asla
iltifat buyurmayın» dediyse de, Veziri
azam Ahmed Paşa selis konuşması ve
cerbezesi sayesinde üstün gelip padişahı
kandırdığı gibi, Fazlı Paşa’yı Azak m u
hafızlığı ile İstanbul’dan bile uzaklaştır
dı.
Sultan İbrahim’in suıstimallerine va
sıtalık eden Sadrazam Ahmed Paşa, hü
kümdara hoş görünmek için elinden ge
leni yapıp israf ve zulümlerde icracı ro
lünü oynamaktaydı. Hac yolunda ölen
bir kaç adamın muhallefatını zaptedip
vereselerini mahrum bırakarak padişa
ha kırk bin riyal değerinde mücevherli
bir kayık yaptırıyordu.
Eski müverrihlerin, akıllı ve devlet
işlerinden anlar bir adam olarak tanıt
tıkları Ahmed Paşa, p adi şalım mecııunâne arzularım yerine getirmeğe çalı
şırken, etrafını adetâ göremez olmuştu.
Zeki bir kadın olan Valide Kösem Sul
tan bu gidişin iyi olmadığını bilerek oğ
lunu hatalı yoldan çevirebilmek için
müşfikâne nasihatte bulunmuş, fakat söz
dinletemediği oğlunun istiskaliyle kar
şılaştığından Topkapı tarafındaki bahçe
de ikamete başlamıştı. Bir aralık Valide
Sultanın muhalefetine dair kulağına bazı
şeyler ulaşan Sultan İbrahim gazaba gel
miş ve sadrazamı göndererek annesini
Bakırköy tarafındaki İskender Paşa bah
çesinde oturmaya mecbur etmişti. İsken
der Paşa bahçesinde ikamet işinden Ön
ce de Rodos’a nefvi hakkında (Naimâ C:
4. S; 323) emir vermişse de, rica ile bu
emri geri aldırmışlardı.
Varvar A li Paşa isyanı
Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa
Paşa'mn idamı ile Sultan Ibrahimiıı sal
tanatının sâkin geçen birinci devresi ka
panınca, padişahın bir takım dalkavuk
ve mürtekip vezirlerin, saray kadınları
nın, Cinci Hoca gibi cahil bir gözü doy
mazın elinde oyuncak olması neticesin
de; Sultan Murad zamanında binlerce
insanın kanı pahasına kurulmuş olan ni
zam bozulmaya başladı. Sultan Murad en
ufacık irtikâb ve rüşved için kelle uçu
rurken, şimdi kötü niyetli kimselerin pa
dişahın çılgınca arzular izharına âmil ol
maları yüzünden, eski hastalık olan rüş
vet ve irtikâb işi yeniden meydana çıktı.
Bereket versin ki, Sultan Murad’ın şid
det idaresiyle yaptığı temizliğin tesirleri
hâlâ devam ettiği cihetle; irtikâb, irtişa
ve nihayet nizamsızlıklar Sultan Osman
vak’asmı takip eden günlerde olduğu gibi
memleket sathına yayılmadı. Umumiyetle
devlet merkezinde padişahın etrafında
ki birtakım insanlar grubuna münhasır
kaldı. Hattâ İstanbul dışında bu duruma
karşı reaksiyonlar bile görüldü. îşte,
Varvar Ali Paşa hadisesi, başlangıçta ir
tikâb ve bundan doğan usulsüzlüğe bir
karşı koyma hareketi idi.
Hezâr-pâre Ahmed Paşa’mn sadare
ti sırasında rüşvet kapısı iyice açılmış,
1991
Sultan İbrahim’in Avrupalılarca yapıl
mış bir resmi daha
devlet memuriyetleri rüşvet verenlere ve
rilir olmuştu. Padişahın para ve hediye
arzusu bitip tükenmediğinden. Hezarpâre Alım ed Paşa da vaziyetten istifade
ile arada kendi kesesini doldurmaya ba
kıyordu. Namuslu devlet erkânı, vali ve
sancak beyleri bu vaziyetten ıztırap çek
mekteyken, sadrâzamın gönderdiği adam
lar Sivas valisi Varvar Ali Paşa’dan pa
dişah için otuz bin kuruş bayram harç
lığı istediler. Bunun üzerine Ali Paşa
şehrin ileri gelenleri ile vilâyet erkânını
toplayıp, Sivas eyâletinin yıllık gelirini
hesaplattırarak bunun mümkün olmadı
ğını itizar ederek bildirdi. Lâkin mer
kezi hükümet talebinde ısrar edince, ge
len mübaşire:
«— Ben bu kadar akçeyi nereden
vereyim, yol keserek halkın malını mı
alayım?»
Diyerek mübaşiri geri gönderdi. Bu
arada Sultan İbrahim, İbşir Paşa’nın Si
vas'ta güzel bir karısı bulunduğunu duy
muş ve bu kadının gönderilmesini bildir
mişti. Varvar Ali Paşa buna karşı da:
•s— Bir mtislümauın nikâhlısını baş
kasına nasıl teslim edeyim?»
Diye bu isteği de reddetti. Naimâ
(C: 4, S: 247) nın kaydına göre, bu hâ
dise karşısında bazı kimseler Varvar Ali
Paşa’nm azlolunacağını tahmin ederler
ken, hükümet merkezince böyle bir icra
ata tevessül olunmadı ama, Varvar Ali
Haşa «âlemin dilgirliğine mağrur olup,
halkı kendüye yar olur sanup bu ihtilâl
ve fesadı âlemden def etmek» istedi. Yâ
ni halkın memnuniyetsizliğinden istifa
de ile bir düzeltici şeklinde meydana atıldı. Ve: «saltanat um uıu kadınların elinde olup padişah devlet işlerine m u
kayyeti değildir, ümera ve beylerbeyiler
kısa zamanda azlolunmaktadır. Reâya
perişan olup, memleket harap bir hâle
gelmiştir. Mühim mevki sahipleri bir araya gelerek bu kötü duruma nihayet
verilmesini padişaha bildirmelidirler. Üç
sene tamam olmadan İdarî ve
askeri
memurların değiştirilmemesi için hatt-ı
humayun ısdar edilmelidir» diye dava
sını ilân etti. Bunları kabul ettirmek için İstanbul’a gideceğini söyliyerek et
rafına adam topladı.
Varvar Ali Paşa’nın etrafına topla
nan levend ve sekbanları arasında eşkı
ya ve soyguncu ruhlu kimseler de mev
cuttu. Zulüm ve usulsüzlükleri düzelt
tirmek gayesiyle meydana atılmış olan
Varvar Ali Paşa, sekbanlarının öteye be
riye el uzattıklarını, bu hareketlerini
menetmek isteyince de dağılmaya başla
dıklarını gördü. Naimâ’mn bildirdiğine
göre; bunun üzerinedir ki levend ve sek
banlarının etrafa el uzatmalarına müsaa
de etti. Böylece, Varvar Ali Paşa peşi
nen iyilik düşündüğü halde onun adam
ları zulüm ve soygunun en âlâsını yaptı.
Yani yolsuzlukları önleyeceğini söyliyen
Sivas valisi, bilfı’il yolsuzluk edenlerin
başı şekline girdi. Kendisi şahsen gasıblarda bulunmadı ama, adamları çok can
yaktı. Naimâ: «evvelce valilerden sâdır olan cevr ve cefa bunlarınkine nisbetle b i
rer lütuf ve merhamet mesabesinde kal
dı» der.
Varvar Ali Paşa’nm hareketi bir is
yan telâkki olunduğundan Sivas valiliği
İbşir Paşa’ya tevcih edilerek Varvar’ın
tenkili emredildi. İbşir Paşa Varvar Ali
Paşa’nm eski bir dostu olduğu için bu iş
ten istinkâf (Naimâ C: 4, S: 274) ile:
■
s— Hak söz söyleyen adamın üze
rine nasıl varalım,
haksız yere nasıl
katledelim»
Dediyse de, padişahın «ya başı ya
başın!» cümlesini ihtiva
eden
ikinci
hatt-ı hümâyûnu eline tutuşturulunca,
mecburen harekete geçti. Sivas’a gidin
1992
ce Varvar Ali Paşa kendisini karşılayıp:
*— Ben padişaha âsî değilim, işte
mansıp. Mademki size tevcih olunmuş,
mübarek olsun, zapt eyleyin s
Diyerek Sivas’ı îbşir Paşa'va teslim
edip, «benim şer'i davam vardır!* diye
rek, İstanbul’a gitmek üzere Sivas'tan
ayrılıp Tokat tarafına gitti. Varvar Ali
Paşa'mn duıoımu Nasuh Paşa-zâde'ninkine benziyordu. Onun gibi, şer'i dâvam
vardır diye ilerlerken etrafına toplanan
insan kalabalığı mütemadiyen, artıyordu,
îbşir Paşa, onun arkasından yavaş yavaş
ilerlerken Karaman beylerbeyi Köprülü
Mehmed Paşa iie Afyon sancak beyi H ü
seyin Paşa da aldıkları emir gereğince
hazırlanıyorlardı. Bu arada Mehmed Paşa’va iltihak etmek üzere bir hasekinin
kumandasında bir miktar tüfenkendaz
bostancı neferi sevkedilmişti.
Varvar Ali Paşa Çerkeş kasabasına
geldiği sırada yanında beş bin kişi bu
lunmaktaydı. Burada
etrafının çevril
mekte olduğunu görünce derlıal üzerle
rine yürüdü ve cereyan eden çarpışma
da Köprülü Mehmed Paşa ile Afyonkarahisar sancağı mutasarrıfı Hüseyin. Paşa’yı mağlûp etti. Karaman valisi Köp
rülü Mehmed Paşa île İstanbul’dan ge
len tüfenkendaz birliğinin kumandanını
esir aldı. Bu sırada îbşir Paşa yetişerek
Varvar Ali Paşa'mn leveııdlerini mağ
lup etti. Varvar Ali Paşa da yaralı ola
rak esir düştü. Kendisini İbgir Paşa’mn
yanına getirdikleri zaman, Îbşir Paşa'
mn:
«— Paşa baba bu ne haldir? Niçin
kendini böyle muhataraya uğrattın?»
Sözüne karşı:
«— Ben sana ne yaptım? Senin av
retini Sivas’tan talebettiıeı, ırzını sivaııet edip vermediğim için senin gibi he
rifi üzerime tasallut ettiler. Zulmen İba
dullahın malım aiıp
vermediğim için
bana katil mi icap eder?» diye cevap
verdi. Tabi’i aldığı emir gereğince îb
şir, Varvar Ali Paşa’mn başım kesip İs
tanbul’a yolladı (1647).
Sadrıâzanun ocak ağalarına
karşı muamele ve niyetleri
Sadrıâzam Ahmed Paşa ,mühim dev
let erkânından tahsil ettiği samur ve
anber bedelini, yeniçeri ocağının
bazı
nüfuslu şahsiyetlerinden de almak niye
tiyle Bektaş. Muslihiddiıı, Kara Murad,
Kara Çavuş ve Mustafa ağalara da sal
ma saldı. Bunun üzerine, padişah ve
veziriazamdan müteııeffir olan ocak ağa
ları (Naimâ, C: 4. S: 296) kendilerinden
istenen şeyleri vermemek içiıı aralarında
söz birliği ettiler. Kendisinden iki samur
kürk ile altmış kese akçe istenen ocak
kethüdası Kara Murad Ağa, tahsil tez
keresini getiren memura, sert bir dil ilü :
«— Var defterdar efendiye söyle. Ben
Girit'ten geldim. İnce perdalu barut ile
yağlı kurşundan gayrı nesnem yoktur.
Samur ve anberin adını biz ilden İşitiriz,
görmemişiz. Akçe der isen, borç ile alıp
harcediyoruzs dedi. Tahsil memuru bu
na karşı bir şeyler söylemek isterken
-sçıks diye bağırarak kovdu.
Ocak ağalan, samur ve anber bede
lini vermedikleri için sadnâzamm ken
dilerine bir oyun oymyabileceğini hesaplıyarak tetikte duruyorlardı. O günler
de Ahmed Paşa oğluna eski sadnâzam
Kemankeş Kara Mustafa Paşa’mn sekiz
yaşındaki kızını alarak muhteşem bir
düğün
yaptırıyordu (6 ağustos 1648).
Sadrıâzam, adı geçen
ağalan düğüne
davetle yemek esnasında bir odada öl
dürmek istedi. Düğüne otuzar kırkar ki
şilik silâhlı çuhadarları ile gitmiş olaıı
ağalar bir odada yemek yerlerken, sad-
Sultan İbrahim’in tersaneden bir teftiş*
ten dönüşü ve ahalinin tezahüratı
(Ricaufdan)
1993
dıâzamm adamlarından Receb Ağa bun
ların yanma gelerek gizlice suikast ta
sarısından haberdar etti. Bunun üzerine
Mıırad Ağa :
*— Ya kaziyye böyle midir? Biz ko
laylıkla ölmeyiz, gayrı bizden suç gitti»
diye bağırdı. Ağalar derhal oradan kal
kıp evlerine gittiler.
Ocaklı ve ulemanın yaptıkları
toplantı neticesinde padişahın hal’i
Ziyafet yerinden ayrılan ocak ağa
ları, aralarında en cesurlan olan Kara
Murad Ağa'nın etrafında toplanarak, «bu
gailenin de fi için» aralarında sıkı bir
işbirliği yaptılar. Bu gaye ile Orta cam i’ine gidip, ocak ihtiyarlarını ve odabaşıları davet ettiler. Ve «bu fesatlan
padişaha talim eden veziriazamdır. Onu
aradan kaldırıp doğru bir adamı veziri
azam yapalım» kararma vardılar. Sonra
o gece, Fatih Carni'i vaizi Veli Efendi’yi
Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi’ye gön
dererek aralarındaki ittifaktan haberdar
edip, onun da ulema ile hazır olmasını
bildirdiler. Ertesi gün, yani 7 ağustos
(17 recep) cuma günü sabahleyin erken
den ocak ağaları ve silâhlı yeniçeriler
Orta cami’inde toplandılar. Sabah na
mazı vaktinden önce bu topluluk biz
zat Murad Ağa’yı şeyhülislâm’a göndederdi. Şeyhülislâm, geceleyin ocakları
nın kararından haberdar olduğu, kendi
si de onların fikrinde bulunduğundan,
memleketin durumuna dair aralarında
karşılıklı dertleşmeyi müteakip derhal
ulemaya tezkereler göndererek Fatih
cami’inde yapılacak toplantıya davet et
ti. Bir iki saat zarfında bütün ulema, ocak ağaları ve silâhlı yeniçeriler Fatih
cami’inde toplanmış bulunuyordu. Silâh
lı yeniçeriler cami avlusunu doldurmuş
vaziyetteyken ocak ihtiyarları, yeniçeri
subayları ve ulema camiiııin içinde di
zildiler. Bu sırada Kara Murad Ağa ulemaya hitaben :
*— Bu babda sipah taifesine muh
taç değiliz, onlan karıştırmasak da olur»
Dedi, ağalardan birinin «onlar da
gelsin ne zararı var* demesi üzerine si
pah taifesine de haber gönderildi. Böylece ocaklarının ittifakı
tamamlanmış,
kuvvet de ziyadelenmiş oldu. Bunun ü-
zenııe şeyhülislâm, «resmi kıyafetini ve
kürkünü giysin, mühr-ü hümâyûnu alıp
buraya gelsin» diye veziriazama haber
gönderdi. Lâkin Veziriâzam Ahmed Pa
şa, ocaklının toplandığım geceden haber
almış ve kaçıp bir köşeye saklanmıştı.
Bu ana kadar ocaklı ve ulemanın
yaptığı topluluk ve aldıkları karar sadrıâzamm aleyhine idi. Fakat sadrıâzam ııı kaçıp saklanması ve padişahın top
luluğa karşı takındığı tavır karşısında
hadiselerin inkişaf seyri değişti. .
Ocaklı ve ulemanın yaptıkları top
lantıdan (Naimâ tarihi C: 4, S: 301-326)
padişah haberdar olunca, şeyhülislâm ;ı
bir haseki ağa ile: «bu cemiyetin aslı
nedir? Edepleriyle olup dağılsınlar» di
ye haber yolladı Şeyhülislâm ise gelen
hasekiye: «Veziriazamı bize teslim etsin,
bu cemiyet dağılmaz. Şer’ ile sönümüz
vardır» dedi. Haseki lafendazlık etmek
istiyerek, ağzından «padişaha karşı koy
mak münasip midir?» diye bir söz ka
çırınca, şeyhülislâm: «Çık! sana söyle
nen sözü götür. Mademki vezirifizamı
vermiyor, iş bununla bitmez» diye ba
ğırdı. O sırada bazı yeniçeriler haseki
ağayı öldürmek istedilerse de adamı güç
lükle ellerinden kurtardılar. Böylece,
padişahın yolladığı haberden sonra hava
sertleşmiye başlamış oldu. Bundan son
ra Fatih cami’indeki
topluluk oradan
kalkıp Orta cami’ine gittiler. Burada va
ki konuşma neticesi, defterdarlıktan mazul Mehmed Paşa’ nın sadrıazamlığına
karar vererek kendisini Orta cami’ine
getirip veziriâzam ilân ettiler. Vecihî ta
rihinde kaydedildiğine göre, bu sırada
padişah tarafından gönderilmiş bulunan
musahib vezir Tavukçu Mustafa Paşa
Orta camiine gelip, Sultan İbrahim’in
cemiyetin dağılmasını istediğini, şeyhül
islâm ile Mehmed Paşa’yı da huzuruna
dâvet ettiğini bildirdi-. Topluluk, şeyhül
islâmın gelmesine müsaade etmediğin
den, Mehmed Paşa bin korku çekerek
saraya gitti. Muvazenesiz padişahın bir
denbire boğdurmasından fazlaca endişe
lenen Sofu Mehmed Paşa, kendisini zor
la veziriâzam yaptıklarını beyanla itiraz
da bulundu. Padişah Sofu Mehmed Pa
şa’ya mühr-ü hümâyûnu verirken:
«— Ahmed Paşa’yı azlettim. Kendi
si damadımdır, nasıl vereyim. Onu ken
1994
dilerinden rica eder, kurtuluşunu senden
beklerim» sözleriyle öldürülmemesini istedi.
Mehmed Paşa mühr-ü hümâyûnu alıp Orta cami'ine
dönünce, padişahın
sözlerini nakletti. Fakat kalabalık hep
bir ağızdan Ahmed Paşa'yı istediklerini
tekrarhyarak Alehmed Paşa’yı bir daha
saraya yolladılar. Sultan İbrahim, topluluğun talebini
tekrarlıyan Mehmed
Paşaya bu defa :
«—■Bre köpek koca (ihtiyar), vezi
riazam olmak için kulu tahrik ettin; bu
cem'ivet dağıldıktan sonra görürsün,
senin hakkından gelirim!»
Diye bağırdığı gibi hırsını yenerniyerek ihtiyar veziriazamın yüzüne bir
de yumruk indirdi,
Mehmed Paşa bu
defa müthiş bir korkuya kapılarak doğ
ruca evinin yolunu tuttu ve veziriâzamlık bil’ati ile mühr-ü
hümâyûnu bir
bohçaya koyup Orta camiinde bulunan
müftü yani şeyhülislâma gönderdi. Ocakhlar Mehmed Paşa’nm inzivaya çe
kilmesini kabul etmediklerinden
ocak
ağalarından Bektaş Ağa ile Koca Muslihiddin Ağa Mehmed Paşa’mn konağına
gidip :
*— Devletlü, korkunun mânası nedir? Senin ve bizim gibi ihtiyarlar din
uğruna Ölmekten gayrı neye yararlar.
Kalk bu işi başa çıkaralım»
Diyerek alıp Orta cami’ine getirdiler. İşte bu andan itibaren ocaklı ve ulema topluluğu yeni bir karara daha vardı. Bu ana kadar Ahmed Paşa’nm şadaretten azlini ve nihayet vücudunun or
tadan kaldırılmasını isterlerken, şimdi
Sultan İbrahim’in hal’i ile en büyük şeh
zade Mehmed’in iclâsma karar verdiler.
Onun için Valide Sultana şehzadeleri iyi
hıfzetmesi için tezkere yazdılar. Ayrıca
şehir kapılarım kapattırıp, kapı-ağası ile bostancıbaşıya da haber gönderdiler.
Ocaklılar ve ulemanın yeni kararını
müteakip, Orta cami’ine gelen Mirahur
Mustafa Paşa padişahın, cemiyetin da
ğılmasını istediğini, dağılmazlarsa «ken
dime sadık onbin kişi ile onların hepsi
ni kırarım» dediğini nakledince ağalar
dan biri ileri atılıp:
«— Biz Veziriâzamı kendisinden is
teriz. Eğer padişah ise çıksın ayak di
vanı etsin. İsteklerimizi arz edelim. Ev
velâ böyle gaflet ile saltanat olmaz.
Varvar Ali Paşa işe yarar, doğru ve din
dar bir adam idi; onun başı ve İbrahim
Paşa’nm cesedinin Bâb-ı humâyuııda
nahak yere yirmi gün
yatması hangi
kitapta vardır?»
Dedi, bunun arkasından Koca Muslihiddin Ağa söze başlayıp:
<s— Baka Ağa, padişah bir zâlimi âleme musallat edip, cem'i mal, irtişa ve
şeriatın terkedilmesiyle âlem bu hâle
geldi. Kadınlar devlet umuruna musal
lat. hazine yalnız israfata yetişmez, reâya perişan. Düşman Bosna serhaddiudtîn kırk pâre hisar aldı. Halen bu ka
dar düşman kalyonu boğazda yatıyor,
def’ine çalışan yok; İstanbul
mahsur
kaldı. Bu ahvali niçin görmez?® dedi.
Mirahurun, şimdiki muradınız nedir, onu
bildirin demesi üzerine de: «Evvelâ rüş
vet ortadan kalksın, İkincisi hasekiler
yanından gitsin; üçüncüsü veziriazamı
bize versin» diye daha bir kaç madde
sıraladı.
Korkudan şimdiye kadar kilitli olan
çeneler açılmıştı. Mevcut düzensizlikler,
çekilen ıztıraplar söylenip sıralanıyordu.
Bunların ortalığa
dökülmesini mütea
kip, ıztırabın müsebbiplerinin iş başında
kalması artık herhalde
m üm kün ola
mazdı. Ocaklılar da ulema da metin ve
kararlı görünüyordu.
Mirahur Mustafa Paşa saıâya dön
düğü sırada padişah bostancıları si
lâhlandırmış, sarayın bazı yerlerine top
lar koydurarak müdafaaya hazır bir va
ziyet almış bulunuyordu. Bu sırada ar
tık akşam olmuştu. Ocak ağalan, toplu
luk dağılırsa yarın bir araya gelmek güç
olur, topluluk gevşeyince de Sultan İb
rahim hiç birimizi sağ bırakmaz diye
rek, geceyi hep beraber Orta cam i'inde
geçirmelerini istediler.
Bunun üzerine
ulema küçük gruplar halinde yeniçeri
odalarına dağılarak orada kaldı.
Ahm ed Paşa ve Rum eli
kazaskerinin öldürülm esi
Ocaklı ve ulemanın, kendi hakkındaki kararından haberdar olan Veziriâzam Ahmed Paşa bir miktar altun ve
elmas alarak kaçmak teşebbüsünde bu
lunmuştu. Tanıdıklarından iki kişi ken
di başlarına bir belâ gelmesinden Kor
karak başlarından savmışlar, nihayet o
da başka bir tanıdığının evine gitmişti.
Ahmed Paşa’nm arkasını bırakmak iste
meyen yeniçeriler nihayet saklandığı
yerden çıkarıp Sofu Mehmed Paşanın
konağına getirdiler. Sofu Mehnıed Paşa
kendisini güler yüzle karşıladı. Ahmed
Paşa yalvarırken o kurtarmaya gayret
edeceğini söylüyordu. Biraz sonra isti
rahat etmesi için diğer bir odaya yolla
dı. Bu arada şeyhülislâma haber gönde
rerek idam fetvasını istedi. Beri taraf
ta Ahmed Paga'nm yanına giren yeni
sadnâzamın kethüdası bir takım vaidierle malının yerini söyletti. Sabah olun
ca Sofu Mehmed Paşa’nın S ül eym aniye
tarafındaki evine gelen cellât Kara Ali
yamağı Hamal Ali ile birlikte Ahmed
Paşa’yı yeni sadrıâzamm evinin ahırın
da boğdu. Sonra cesedini bir beygire
bağlayıp Atmeydam’na getirerek bura
daki çınar ağacının altına bıraktı.
Geceyi beraberce geçiren ulema ve
ocaklılar sabahleyin Veziriazam Sofu
Mehmed Paşa’yı da alıp Sultanahmed
meydanına gelirlerken, bir gün önce Fa
tih cam ¡’indeki topluluğa iştirak etme
mesi için şeyhülislâmın haber gönder
miş olduğu Rumeli kazaskeri Geredeli
Muslihiddin Efendi bugünkü cemiyetten
geri kalmamak için atma binip bir iki
adamı ile birlikte Sultanahmed meyda
nı yolunu tuttu. Bu adam, saraydaki ba
zı kimselere para yedirerek kendisini
Şam kadısı tayin ettirmiş, bir kaç ay
sonra İstanbul kadısı, bir kaç gün sonra
da Rumeli kazaskeri olmuş bulunduğun
dan herkesin gözüne kötü görünmektey
di. Böyle olduğu halde gerek hareketi
sırasında gerekse yolda müteaddit kim
seler Sultanahmed meydanına gitmeme
sini ihtar ettilerse de dinlemedi. Kalaba
lığa yetişip atından indiği sırada ulema
etrafını alarak kendisine acı sözler ve
lanet yağdırırken ocaklılardan bir kaç
kişi kendisini yaraladı. Tam o sırada
Şeyhülislâmın yanlarından geçtiğini gö
ren adam «imdat» diye eteğine sanldıysa da Şeyhülislâm atının üzengisi ile adamın suratını itince asker üzerine üşüştü ve kendisini öldürdü. Onun cese
di de Ahmed Paşa’m n cesedinin yanına
kondu.
Sultan İbrahim 'in hal’i
Ulema ve ocaklılar topluca Sultan
ahmed meydanına gelince herkesin itti
fakı iie; Mekke kadılığından mazûl Bos
nalI Beyazı Haşan E fendiyi
padişaha
gönderdiler. Topluluğun temsilcisi ola
rak cesaretle konuşan Hasaıı Efendiye
padişah :
«— Veziri öldürdüler, daha ne ister
ler?»
Diye sorunca, o aldığı talimat gere
ğince :
«— Padişahım, beytülmalin bunca
israfından; Bosna hududuna
düşman
müstevli olduğu, boğaz frenk gemileri
tarafından kapatıldığı halde, onları def’e
himmet etmediğinizden dolayı cumhur
sizden şikâyetçidir» dedi. Ve arkasın
dan da: «Halen asker bendeleriniz, vüzeıa ve ulema duacılarınız sizi görmek
isterler» cümlesini ilâve etti. Fakat Sul
tan İbrahim cevap vermediğinden Beya
zı Efendi dönüp geldi.
Bundan sonra iş
artık,
Şehzade
Mehmed’in ortaya çıkarılmasına ve ken
disine biat edilmesine kalmıştı. Bunun
için ulemadan seçilen iki kişi Valide
Sultan’a gönderildi. Bunlar; cümlenin it
tifakı ile padişahın lıal’ine karar veril
diğini, cumhura muhalefet caiz olmadı
ğını, büyük şehzade Sultan Mehmed’e
biat edilmek üzere camie gönderilmesi
ni bildirdiler. Valide Sultan ise: «Cami
de cülüs olagelmemiştir, saraya gelsin
ler» dedi. Fakat Sultan İbrahim bostan
cıları silâhlandırmış ve surlar üzerine
toplar yerleştirmiş olduğundan, Sultanahmed’deki topluluk saraya ilerlemeye
çekiniyordu. Bunun için ulemadan bir
kişi bostancıbaşıya gönderildi. Bu adam
bostancıbaşıya :
«— Ağa hazretleri, cümle ulema ve
vüzeranın cevapları budur ki; padişahı
hal’e umumcn ittifak olunmuş, bu husus
ta fetva verilmiştir. Şehzadeyi iclâs et
meksizin bu cemiyetin dağılması ihti
mali yoktur. Bunun çaresi hemen kapı
yı açıp işin tamamlanmasına yardım et
mektir. Aksi takdirde sizin ve canib-i
hilafı tutanların helâk olması mukarrer
dir» dedi. Bostancıbaşı, bizim taraftan
muhalefet eden olmıyacaktır cevabını
verip, bostancılara da tenbihatta bulun
du. Sonradan gizlice gidip ağalarla gö
1996
rüşerek mukavemette bulunulmıyacağmı
tekrarladı.
Bundan sonra kalabalık hep bera
ber hareketle sarayın önüne gelince ka
pı açıldı, bütün topluluk Bab-ı hüm â
yûndan saraya dahil oldu Şeyhülislâm,
kazaskerler, ocak ağalarından Muslihiddin Ağa. Bektaş-oğlu Murad Ağa hare
min dehliz kapısı civarına geldikleri sı
rada, başına siyah ipekli bir örtü örtün
müş olarak yanında bir siyah haremağası bulunduğu halde Valide Kösem Sul
tan karşılarına çıktı. Kösem Sultan ile
ocak ağalan ve ulema arasında uzun sü
ren bir görüşme vuku
buldu. Evvelâ
Muslihiddîn Ağa;
kendilerinin dîn ve
devlete hizmetten başka bîr şey düşün
mediklerinden başlıyarak, padişahın akıldan zayıf olması yüzünden işlerin bo
zulmasına, Bosna sınırı ve Çanakkale
boğazındaki askeri vaziyetlere, rüşvet ve
israf dolayı siyle memleketin duçar ol
duğu sıkıntılara varıncaya kadar uzun
izahtan sonra Sultan İbrahim’in hal’i ile
büyük şehzadenin iclâsı kararını bildir
di. Naimâ (C; 4. S: 323) nın söylediği
ne göre; Valide Sultan oğluna hayli k ır
gın olduğu halde annelik şefkatiyle onu
mazur göstermek üzere müdafaada bu
lundu. Oğlunun hatalarını kabul eden
Valide Sultan, işlenen hatalar karşısın
da şimdiye kadar susmuş olmaları ba
kımından ocaklıyı da suçlandırdı. Bade
ma iyi vezir, nıusahib ve sair maiyet er
kânı tayini suretiyle oğlunun yerinde
bırakılmasını istedi. Muslihiddin Ağa’dan
sonra Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi
ile Kara-Çelebi-zâde Abdülâziz Efendi
de uzun uzun konuştular. Valide Sultan’ın, iyi vezirler tayini suretiyle padi
şahın yine yerinde bırakılması talebine
karşılık Kemankeş Kara Mustafa Paşa
ile Yusuf Paşa’yı idamını misal göste
rerek, bu örnekler gözler önünde du
rurken hiç kimsenin dürüst çalışma ce
saretinde bulunamıyacağını bildirdiler.
Valide Sultan ise bu defa yedi yaşında
bir masumun saltanatının caiz olup olmıyacağım sordu. Buna karşı kazasker
Hanefî Efendi; hanefi mezhebinde akılsız
büyüğün saltanatının caiz olmayıp akıl
lı sabinin caiz olduğunu, masumun cü
lus edip veziriâzamın ona vekâleten iş
görebileceğini, zaten bu hususta fetva-
Sııllau İbrahim’in yine Avrupalılarca
yapılmış diğer bir g r a v ü r ü
nın verilmiş hazır olduğunu söyledi. Da
ha bir. takım izah ve tehlikelere işaret
ten sonra «Ravzat-ül-ebrar»
müellifi
Kara-Çelebi-zâde Abdülazîz Efendi söz
alarak uzun uzun konuştu. Bu arada Va
lide Sultan’a sert şeyler de söyledi. Na
im â (C: 4, S: 326) bu nokta için « ol
kadar küstahane sözler söyledi ki bu m a
halle tahrir olunmaktan imtina olunup
terk olunmuştur» dedikten sonra Valide
Sultan’ın münazara adabına riayette bu
lunduğunu işaretten de geri kalmaz. Va
lide Kösem Sultan, oğlunu hal’ edilmek
ten kurtarmanın imkânsızlığına kat’i ka
naat getirdikten sonra «varayım sarıkcığını sardırıp çıkarayım» diyerek ule
ma reisleri ve ocak ağalarının yanından
ayrıldı.
Dördüncü Mehnıed’in ciilûsu
ve
Sultan İbrahim ’e hal’inin tebliği
Büyük Valide Kösem Sultan içeri
girerken tahtn kurulmasına izin, vermiş
ti. Böylece, Bab-üs-saade önünde taht
hazır olunca, yedi yaşında bir çocuk olan
büyük Şehzade Mehmed, arz-ağaları et
rafını almış olduğu halde Kuşhaııe-kapısından çıkarıldı. Tahta oturtulan şeh
zadeye evvelâ şeyhülislâm, sonra veziri
azam, ulemanın reisleri biat ile eteğini
öptüler, Böylece 8 ağustos 1648 (18 receb
1058) cumartesi günü ikindi vakti D ör
düncü Mehmed tahta cülûs etmiş oldu.
Çocuk hükümdarın korkmaması için d i
ğer kimselerin biatinden vazgeçildiğin
den, yeni hükümdarın muhafazası Va
lide Sultan ile bostancıbaşıya havale edildi.
Bundan sonra ulema ve ocak ağa
la n Sultan İbrahim'in bulunduğu tarafa
teveccüh ettiler. Sultan İbrahim bunla
ra :
«— Bre hainler! bu nasıl iştir? Ben
her birinize ihsanlar etmedim mî? Ş im
di havanıza tâbi
olmadığım için beni
kaldırmak tedarikini gördünüz. Ben pa
dişah değil miyim, bu ne demektir?»
Diye bağırdı. Kazasker Kara-Çelebi-zâde Abdülâziz Efendi ise:
«— Hayır padişah değilsin. Umur-u
ger’iye ve dîniyeye ademi takayyüdle ci
hanı haraba verdin. Vaktinizi keyf ve
gaflet ile geçirip, rüşveti fâş, zalimleri
âleme musallat, beytülmali israf ve itlâf
ettiniz® deyip, daha bazı sözler söyledi.
Sultan İbrahim lüzumsuz yere bağırıyor
ve sözlerinin arasında sık sık iben pa
dişah değil miyim!» cümlesini tekrarlı
yordu, Muslihiddin Ağa ve Bektaş Ağa
mahlû padişaha cevaplar veriyorlardı,
3ira;: sonra tekrar söze kanşan A bdül
âziz Efendi: «Bu tahtta oturmuş bulu
nan ecdad-ı ızâlnınm yolunda gitmedi
ğin için tahta lâyık değilsin. Düşman
Bosna'yı istilâ etti, seksen pâre kalyon
halen boğazı kapatmış olup cenktedir,
Senin haberin yok. Gaflete mustağrak
olup, keyfe dalıp hâzineyi itlâf edersin»
dedi. Son veziriazamı Ahmed Faşa’m n
yalanlarının tesirinden kurtulamamış olan. Sultan İbrahim, düşman meseleleri
ne dair şeylerin yalan olduğunu iddia
ediyordu. Daha sonra eliyle yere işaret
edip:
«— Şu kadar oğlancığı padişah mı
edersiniz? ol kadar oğlancığın saltanatı
nasıl câiz olur? Şimdi malum oldu ki bu
kocayı padişah etseniz gerektir!»
Diye ihtiyar Veziriazam Sofu Meh
med Paşa’yı işaret etti. Veziriazamın
saltanatına dair endişe eden Sultan îbrahime kargı yine Abdülâziz Efendi muhatab olup:
«— Sen hâzineyi itlâf ve enva’ı is
rafla kötü niyetlilerin sözüne uyup rüş
veti fâş etmekle nizamın bozulmasına
âmil oldun. Katli rical ve müsadere-i
emval etmekle halka mızırsm. Kabil-i
talim ve ıslah olmamakla tahta lâyık de
ğilsin».
Sultan. İbrahim daha sonra orada
bulunanlardan bazılarına, mevkilerini
kendisine borçlu olup olmadıklarım sor
du. Şeyhülislâma: «Ben seni müftü et-
Sultan İbrahim (1640 — 1648) zamanındaki hükümdarlar
(İlâve : 126)
★
A vusturya :
ücüncü
Ferdinand
R usya : ü c ü n c ü M ih ail
B irinci Aleksi 1643 —
Ingiltere : B irinci Sari
Fransa : On üçüncü î-u!
O n dördüncü L u i 1643 —
L ehistan :
Yedinci
—
Papalar : Sekizinci U rbeıt
O nuncu İnosan 1644 —
—
— 1644,
İra n : B irinci Safi _ > — 1642, Ötincl Abbas 1642 __
1G4S.
İspanya : D ö rd ü n c ü
1843,
İsveç : K ra liçe K ristin
1643,
L adislas
—
F ilip
Özbek H a n lığ ı : îm a n ı K u lu B aha
dır Mehmed
_
1642, N ezir M ehm ed
1642 __ 16453 A b dülâziz 1645 ______ >.
P ortekiz : D ördün cü Civan I&40 —
1998
medim mİ, şimdi sen bana kast eder
sin?» sualine Abdürrahim Efendi: ^Ha
yır sen beni müftü etmedin, Allah ey
ledi» şeklinde cevap verince ziyade m ü
teessir olup ellerini semaya tutup oradakilere beddualara başladı. Münakaşa ıızadıkça uzuyor, karşılıklı cevaplar bit'
türlü bitmiyordu. Bu vaziyet karşısında
Silâhdar iîe Çuhadar ağa padişahın kol
tuğuna girip yerinden kaldırdılar. Sul
tan İbrahim nıahbesine gidinceye kadar
mütemadiyen geri dönüp dönüp lâf ye
tiştiriyor ve beddualar ediyordu. En n i
hayet :
4— İmdi, başımda yazılan bu imiş,
emir Allahın» deyip ilerledi. Mahbesin
kapısının, önüne vardığı zaman :
«— Elhamdülillah, hele, bir cemaa
tın başı oldum» dedi. Bu sözü ile, bun
dan böyle gelecek padişahların ceddi ol
duğunu kasdetmiş bulunuyordu.
Şeklen ağabeysi
Sultan
Murad’a
benzi yen Sultan İbrahim, aceleci, çabuk
çabuk konuşur, sabuk kızar, arzusunun
derakap olmasını ister teenni bilmezdi.
Bu hallerine mukabil israf derecesini bu
lacak kadar cömertti.
Sultan İbrahim’in devri saltanatın
da Saray-ı cedid-i âmire (Topkapı sa
rayı) ye ufak ilâvede bulunmuş, yanan
köşklerden bîrimde tamir ve ihya ettir
miştir.
Yapılan ilâve1 sarayın dördüncü ye
rinde Bağdad köşkü (kasıı) ile Sünnet
odası arasındaki geniş mermer taraçanııı Haliç’e bakan duvarı kenarındadır.
Bu, üç tarafı oyma mermer parmaklık
lı ve üstü, oluklu dört bakır sütunun ta
şıdığı. eşkenar dik dörtgen’e yakın ufak
kubbenin örttüğü bir gölgeliktir. «Kameriye» veya «şahnişin» e benziyen bu
köşk yavrusunun kubbeciğinde; ufacık
alem, dört köşesinde küçük birer «baba»
vardır. Bütüniyle Türk bakır işçiliğinin
şaheseri olan bu yapının kubbesinin üs
tü, alemi, babaları tamamen altın yal
dızla kaplıdır. Kitabesinde Sultan İbra
him tarafından H. 1050 de yaptırıldığı
ve adının «Kasr-ı İftariyye» olduğu ka
yıtlıdır. Bugünde öyle anılmaktadır.
Yanan köşk, üçüncü Murad devrin
de Saray-ı cedid-i âmire (Topkapı sara
yı» sûrunun Sirkeci tarafında Yalı-kapısı civarındaki kısmı üzerine yapıldığı
nı evvelce yazdığımız (C. III. S. 1403)
«Kasr-ı âli» veya banisine nisbetle <(Sinanpaşa köşkü» de denen binadır. Sul
tan İbrahim 1643 yılında buranın tamir
ve ihyasını ele alınca,
rivayete göre,
yaııaıı köşkün arkasında bulunan, Bos
tancı ocağına bağlı Sepetçiler ocağı hal
kı, kendilerini çok seven, daima iltifat
lar edip bazı imtiyazlar veren padişaha
müracaatla
masrafa iştirak arzusunda
bulunmuşlar. Köşk tamamlanınca o za
mana kadar
umumiyetle ıSinatıpaşa
köşkü» diye anılırken bundan sonra ar
tık «Sepetçiler köşkü» diye isimlendiril
miştir.
1999
Dördüncü Mehmed'İn tuğrası
DÖRDÜNCÜ
MEHMED
Padişahın cülüsu — Sultan İbrahim 'in öldürülmesi — Valide Sultanlar mücadelesi. Muhtelif
sadriâzamlar ve dahili buhrajıiar — Köprülüler devri, Avusturya harbi ve Vaşvar barışı, Kan.
diye fethi ve Leh seferi — ikinci Viyana muhasarası ve boîKun yılları — Padişahın hal’i.
U Ö R D C-VCC M b liM K D
Dördüncü Meh
akçe istenen Cinci
med cülusundan bir
Hoca bunu vermeye
Babası : Sultan İbrahim
yanaşmamış,
fakat
hafta sonra 16 ağus
Annesi : Hatice Turhan Sultan
Dogdutfu tarih : 2 ocak 1642
bu yüzden en sonun
tosta Eyub’a gide
Padişah olduğu tarih : 8 ağustos 1643
da bütün
serveti
rek kılıç kuşandı, EHal' edildiği tarih ı S kasım J687
müsadereye maruz
yub’dan dönüşünde
Ölüm ü : 6 ocak 1693
kalmıştır.
Gerek
âdet olduğu üzere
Bilinen zevceleri : Emetullah
Gülnûs,
ecdadının türbeleri
Cinci Hoca gerekse
Cihansah. Dtlriye, Nevruz, Aiiîe.
ni ziyaret etti. Pa
daha bazı kimseler
çocukları : Mustafa (padişah olmuştur),
den temin edilen
dişahların
cülusla
Ahmed (padişah olmuştur), Bayezid, H a,
tice (Musaiıib Mustafa Paşa, sonra Mo
rında
umumiyetle
paralarla cülûs bah
rali Haşan Paşa zevcesi) Fatma (Tır
görüldüğü üzere ba
şişinin tevzi’i
işi
nakçı tbıahim Pasa, sonra Topal Yusuf
Pasa zevcesi), Ümmii Gülsüm
(Küçük
zı yeni tayinler ya
halolunmuştur. Bah
Osman Paşa zevcesi).
şişin tevzi’inden ön.
pıldı. Bu defa, cü
lusu takip eden gün
ce kapıkulu süvari
ler kadılar arasında
lerinin bu hususta
Veziriazamları : Sofu Mehmed Paşa 7
ağustos 1648 —21 mayıs 1649, azil. Kara
yapılan tayin, nakil
müracaatta
bulun
Murad Pasa (ilk sadareti) 21 mayıs 1649
ve aziller miktarla
dukları, gerek tev_ 5 ağustos 1650, istifa. Melek Ahmed
Paşa 5 ağustos 1650 — 21 ağustos 1651.
zi’atın gecikmesi ge
rının fazlalığiyle na
azil. Siyavüş Pasa (ilk sadareti) 21 azarı dikkati celbedirekse Sultan İbra
gustos 1651 — 27 eylül 1651, azil. Gür
him ’in hal'inden m ü
vordu.
cü Mehmed Pasa 27 eylül 1651 — 20
haziran 1652, azil. Tarhoncu Ahmed Pasa
teessir olmaları se
Ağustosun 18 in
20 haziran 1652 — 21 mart 1653, idam.
bebiyle,
padişahın
ci günü kapıkuluna
Derviş Mehmed Paşa 21 mart 1653 — 21
ekim 1654. azil. Ibşir Mustafa Pasa 28
birini indirip birini
cülûs bahşişi veril
ekim 1651 — 11 mayıs 1655, idam. Kara
çıkardılar diye ağa
mesi kararlaşmıştı.
larını
taşladı klan
Fakat hazmede bu
görülmüştür. Bahşi
na yetecek kadar
sin verilmesi ve şi pah ilerin subay ve
para bulunmadığından bazı kimselerden
kâtiblerinden bir kaç kişinin azlolun.
para istenmişti. Kendisinden 200 kese
lardı. Sadrıâzam. ve sair yüksek makarri
ması üzerine, bir şey çıkmadan mesele
sahipleri padişahın imzası ile tayin ve
Kapatılmıştır.
azloluııur, fakat fikir ve telkin valide
Ulema ve kapıkulu askerinin işbirli
sultanlara ait bulunurdu. Ortada yazılı
ği etmesi neticesinde tahta geçirilmiş ci
bir kanun mevcut olmadığı, aıı’anenin
lan Dördüncü Mehmed. Osmanh padi
yerleşmesi için de heııüz usun bir za
şahları arasında en
küçük yaşta hü
man geçmediğinden, valide sultanların
kümdarlık tahtına oturanıdır. Sultan İb
tayin ve azillerle bir kısım hükümet icrahim padişah olduğu sırada Osmanh
laalındaki rol ve tesirleri şahsî kabiliyet
hanedanında ondan başka erkek bulun
ve zekâ dereceleri
madığı için sülâlenin
sona
ereceğinden
ne bağlıydı. Bunun
la beraber valide
korkulmaktaydı. Bu
sultanların karşısın
yüzden Menmed’in
da kütle halinde bir
doğumu
sevinçle
kuvvet vardı ki, bir
karşılanmış ve padi
hükümdarın tahttan
şahın emriyle mem
indirilip diğer biri
lekette Üç gün üç
nin tahta
çıkarıl
gece donanma şenli
masında
esas rolü
si yapılmıştı.
Şehzade
Meh
oynıvan
kapıkulu
askerî sınıflarından
med bira/ büyüyün
ibaret bu kuvvet,
ce padişah hocası
böyle çocuk hüküm
Şaırıî Yusuf Efendi
darlar devrinde var
hocalığına tayin elığını daha ağır şe
dilmiş, bu zatın, ökilde
hissettirirdi.
lüm ü üzerine de ŞaBinaenaleyh, bir ne
mî Hüseyin Efendi
vi naib durumunda
hocalık etmeye baş
bulunan valide sul
lamıştı. Daha son
tanlar kapıkulu sı
ra Şamî Hüseyin Enıfının temayülleri
fendi azledilince ay
ni hesaba katmak ve
ni ismi taşıyan baş
ona ayak uydurmak
ka bir Hüseyin Eihtiyacını duyuyor
fendi hocalığa tayin
lardı. Dördüncü Meh
edilmiştir.
med, ocak ağalan iOsmanh tarihin
Dördüneü Mehmed
le ulemanın işbirli
de Birinci Ahırıed’(Avrupalı bir ressamındır. A jlı
ği neticesinde padi
aen beri, bir de ço
Topkapı sarayı müzesindedir)
şah yapılmış oldu
cuk yaşta tahta ge
ğu cihetle, küçük
çen
hükümdarlar
padişaiım
annesi
meselesiyle karşıla
Hatice Turhan Sul
şılmıştı. BÖyle hal
M urad Paşa (ik in ci sadareti) l ı mayıs
tanın evvelâ bu iki
1654 — 19 ağustos 1655. istifa. Süley
lerde resmen bir ııam an Paşa 19 ağustos 1653 — 2" şubat
sınıfın tesir ve tel
ib tayin edilmemek
165S, istifa. Kurnazen M ustafa Pasa. ’
m art 1656 — 4 m art 1656. azil. Siyavüs
: kini karşısında kal
le
beraber, bu işi
paşa (ik in ci sadareti J 4 m a rt 1656 — 26
ması gerekirken, ofi’iliyatta küçük h ü
nisan 1656, ölüm .
B oynu E ğ ri 'B o yn u
cak ağaları meyda
kümdarların anne
y aralı) M ehm ed Pasa 26 nisan 1656 —
15 eylül 1656, azil. K ö p r ü lü Mehmed P a
nı yalnızca kendile
leri
görmekteydi.
şa 15 e y iû l 165S — 30 ekim ıssı. ölüm.
rine hasrettiler. Bir
Valide sultanlar, Ba
Köprülii-zâde F azıl Ahm ed Paça 30 e¿ m 1661 — 3 kasım 1676, ölüm . Merzimüddet sonra ocak
tı memleketlerinde
forılu K ara M ustafa Paşa 4 kasım 1676
ağalan ortadan kal
ki naibler biçiminde,
— 14/15 aralık. 16S3, azil. K ara İb ra h im
paya 15 ara lık 1683— 13 aralık 1535^ azil.
dırılınca da saray
hükümet icraat ve
Sarı ¿jüleym an Paşa 18 aralık 1658— İS
daki ak ve kara ha
kararlarına bizatihi
ey lül 16S7, azil, Siyavüs Paşa (K ö p rü lü
dımlar onların yer
imzaları ile müda
dam adı) 23 ey lül 1687 --- * ..
lerini
tuttular. Bu
halede
bulunmaz
aziyet Köprülü Mehmed Paşa’nın sada
retine kadar devam etti.
Sultan İbrahim ’in öldürülmesi
Sultan İbrahim tahttan indirilince,
yanma iki cariye vermişler ve kapatıl
dığı kârgir dairenin demir parmaklıklı
penceresinden bir yemek saham girecek
kadar yer açtıktan sonra demir kapısına
bir kilit asıp içine de kurşun akıtmışlar
dı. Bu vaziyete göre, sabık hükümdarın,
konduğu daireden çıkması kolay kolay
mümkün değildi. Fakat onun hapsedildi
ğinin ferdası günü Sultan İbrahim bo
şanmış diye bir şayianın çıkması üzeri
ne, yemek sahanı verilecek kısım hariç
kapı ve penceresini örüp duvar haline
getirdiler. Böylece adamcağız diri diri
mezara girmiş vaziyete düştü. Sultan İb
rahim'in hapsedildiği -daireyi gören ve
ilerde şeyhülislâm olan Bahaı Efendi,
burasını şöyle tarif etmektedir: «bir gusultıâne ve bir abdesthane ile bir ocağı
havi iki küçük oda ile bacası gök yü
züne bakan bir ocak ve bir yemek sa
hanı sığacak kadar pencere yeri olup
başka hiç bir taraf görünmezdi- Sahan
sığacak kadar bırakılmış olan yerin kar
şısında da dehliz duvarı vardı».
Sultan İbrahim bu mezar gibi yere
konunca, gece gündüz bağırıp ağladı. Onun yürekler paralavıcı feryadına saray
halkı tahammül edemez oldu. Bu feryaaları duymakta olan enderun halkı
kendi aralarında (Naimâ C: 4, S: 331)
dertleşip: «bu ne demektir, bir padişah-ı
Sultan İbrahim in öldiiriilmesi
(Ricaut’dan)
zişam göz göre göre tahttından indirip,
diri diri mezara koydular ve bir masumu
tahtta geçirdiler. Bunun nimetine müstağrak olup şimdi feryad-u figanım işitmekten bize ölmek yeğdir. Hemen it
tifak edip taşra çıkarıp cülûs tedarikini
görelim» diye konuşmaya başladılar. O
arsda kapıkulu süvarileri de hal’ işinin
aleyhinde sözler sarfetmeye koyuldular.
Bu vaziyet devlet erkânı tarafından du
yulunca, «Sultan İbrahim sağ bulunduk
ça nizâm-ı âlem olmaz» neticesine var
dılar. Ocak ağaları da bu hususta dev
let erkânı ile fikir birliği yapınca Şey
hülislâm Abdürrahim Efendi, sabık hü
kümdarın Öldürülmesine dair fetva ver
di. Şeyhülislâmın fetvası: «menasıb-ı ilmiyye ve seyfiyyeyi
ehline vermeyip
rüşvetle na ehline tevcih etmekle nizâm-ı
âleme halel veren padişahın hal’ ve iza
lesi câiz olur mu? - Elcevab olur» tarçın
daydı.
Fetva da tamam olunca Sadrı âzam
Sofu Mehmed Paşa, Şeyhülislâm Abdurrah.m Efendi, Kazaskerler, Yeniçeri ağası, Ocak ağalarından Murad ve Kara
Çavuş ağalar saraya gittiler. Bu sırada
Sultan İbrahim’in öldürülmesine göz ve
ya kulaklariyle şahit olmak istemeyen
saray adamları kaçıp bir köşeye saklan
dılar. Sabık hükümdar bulunduğu yen
aç.naya başladıkları sırada öldürüleceği
mi anlıyarak :
«— Benim nimetim* yiyenlerden ba
na acıyan kimse yok mudur? Göz göre
gör>r bu zalimler beni katlediyorlar»
Diye bağırmaya başlayınca, sesini
duyan saray hademeleri ağ
layıp kaçıyordu. O zamana
kadar bir çok insan öldür
müş olan Cellâd Kara Ali bi
le dayanamıyarak bir tarafa
kaçmıştı. İdam geciktiği tak
dirde bir hadisenin çıkma
sından
korkan Sadnâzam
Sofu Mehmed Paşa, bizzat araştırarak Kara A li’yi bulup
getirdi. Kara Ali sadrıâzamm ayağına kapanarak ken
disini bu işten affetmesi için
yalvardıkça Sofu Mehmed
Paşa elindeki âsâ ile cellâdı
döverek yamağı ile birlikte
içeri soktu. Hâdisenin şahî-
2002
Cinci Hoca
(İlâve: 127)
★
Hasta ve safdil bir h ük üm d arın bit
durum un dan istifade ise şahsi n ü fu z te
sis edip, mevki ve servetini tah k im fa
aliyetinin y anında h ük üm darı tesiri al
tında bırakarak kötü yollara sevkeden
tiplere en karakteristik örnek diye gös
terilmesi m ü m k ü n olan Cinci H oca'nm
esas adı H üseyin d ir. Aslen Safran bolu'iu
olan H üseyin E fendi tanınm ış b ir şey
h in o£ltt idi. Babasından ü fü rük ç ülük
ve m uska yazmayı öğrenm iş olan Hüse
y in E fendi, bir
medrese talebesi iken
kendisine selen hast-a kadın ve cocukiara okur ve muska yazardı. Kefes ve
m uskalarının
tesirlîliâi
ile tanınm ıştı.
K â tib Çelebi4nin «Fezleke» sİ ile Vecihi
tarihinde
kaydedildiğine gSre. Hüseyin
Efendi, Sultan İbrahim 'e daha şehzade
liginde okum aya
başlam ıştı. Saray k a
d ın la rın ın tavsiyesiyle şehzadeye okuyan
Hüseyin E fe ndi‘nin nüfuz tesis edişi ve
tarihe tC incî Hoca* diye m al oluşu Sultan İb ra h im ’in tahta geçişinden sonra
dır.
Galata, arpalık olarak
verilip, padişah
hocalığı m ansıbı da buna ilâve suretiyle
Anadolu kazaskeri tayin edildi.
Boylece
birdenbire lây ık olm adığı m akam a y ü k
selen Cinci Hoca, kendisini en
büyük
kudret sahibi olan padişahın tu tm asın
dan ziyadesiyle faydalanarak her
şeye
karışm aya başladı.
O arada S ultan İbrahim , Y usuf Pasa'yı kendisine musahib yapm ış olduğun*
dan. bununla işbirliği yaparak S adn âzam
Kemankeş Kara M ustafa P a ş a y a m u h a
lefete koyuldu.
Kemankeş in katlinden
sonra ise m eydanı m ü sait bularak b il
hassa k üp ünü doldurmaya baktı.
Cinci Hoca n ın muhteşem ikb ali
iki
seneden biraz fazla sürdü. Gözden d ü
şüşü. vuku bulan şikâyetlerden daha cok,
padişahın artık maska ve
nefeslerinde
eski tesiri bulam adığına kanaat getirme
sinden do£du. îk bal devresinde, kendi
siyle llfilsi
bulunm ayan devlet islerine
dahi karışm asından başka, bilhassa pek
çok rüşvet alarak kadı ve m üderris ta
y in ettirm e suretiyle fenalıklar
isledi.
Cinci Hoca, baz an rüşvet alarak tayin et
tiği kadıyı bir kaç ay sonra azleder,
boşalan yere, rüşvet veren başka b irin i,
veya rüşvetini tekrarlıyan eski sahst ye
niden tay in ederdi. Cinci Hoca ya ver
diği rüşvet kadar
parayı k ad ılık e tıi£ l
yerden çıkaramadan azle ugrıyatılar gö
rüldü. Anadolu kadıları bu yüzden çâ
b u k çabuk deâisir ve gözü doymaz Cin
ci! H oca'nm kesesi de kabardıkça
kabartrdı. Cinci Hoca n ın suiistim alleri sair
devlet erkânı tarafından b üindiği halde,
vezîriâzam ve şeyhülislâm gibi en yüksek
m akam sahipleri dahî onun pddîşah nez^
dindeki nüfuzundan
çekinerek seslerini
çıkaram azlardı. B u m ürtekip hilekâr a
dam. mükerer rüşvetlerle Ankara kndı
lığın a tayin e ttiğ i bir adam ı altı ay son
ra azletmlgti. Azledilen kadının kardeşi
İstanbul’a gelerek
kendisine
hakaretle
parasım geriye
isteyince adam a dayak
attıran ıştı. Bu yüzden çıkan g ü rü ltü ve
dedikodular padişaha aksedince
nihayet
kazaskerlikten azledildi. Azliyle
b itlikte
kendisine verilm iş olan konak da «eriye
Şehzâ deliğinde çok korkulu bir ha
pis hayatı geçilm esi yüzünden âsâbı bo
zulan Sultan İb rah im 'in, OsmanJı m ü
verrihlerinin
«nafakan ve sevdavî illet»
diye tarif ettikleri rahatsızlığına
karsı
doktorların Llâc ve te d a ile r i k âr etme
yince, hoca ve üfürükçülere m üracaat edilm içti. Bu arada padişaha okuyanlar
dan H üseyin E fe ndi nin Sultan İbrahim
üzerinde m üsbet
tesirleri
görülm üş, o
da bundan istifade İrgatım kaçırmamıştır, Hüseyin Efendi
padişahı tedaviye
başladıgı sırada «suhtea diye
anıldığına
söre, arta tahsile tekabül eden tetimme
medresesinin talebesi idi. E una raSmen
birdenbire m üderris yani profesör tayin
edüiverdî. O sırada şeyhülislâm Yahya
E fendi, henüz m ülâzim et duru m u n u ik.
tisab etm emiş olan H üseyin E fendfnirt
tayinine kanunsuz diye itiraz ettiyse de,
hemen iı&tt-ı hüm âyûn
ç ık tığ ın d a n bir
$ey diyemedi. M üderrislik m aasm a İlâ
veten b ir de büyük ve m ükem m el b ir ev
ihsanına nâil olan Hüseyin Efendi’nin.
bir kaç fi ün sonra m üderrislikteki dere
cesi yükseltildi. Bunun arkasından
da,
2003
a lın a rak S u lta n İb r a h im ’in
sis o lund u {1646).
k ızın a
tah
s ın ıfın d a n o ld u ğ u n u
beyanla yanın dan
uzaklaşm aları için b ir ik i söz söyleyin
ce, çavuş başı tekm e tokat evden çıka
rıp veziriazam ın h u z u r u n a g e tir d i Sofu
M ehm ed P aşa ta tlılık la söze başlıyarak
talebin i
tek rarlayın ca C inci H oca in a
d ın dan vazgeçm îyerek b ü tü n p ara sın ın el
li keseyi aşıîııy acag m a d a ir yem inler et
t i B u n u n üzerine sad rıâzam C inci H o
ca’y ı saraya hapsedip evine b ir heyetle
«bas b ak ik u lu » y a n i m a liy e baş tahsil
m e m u ru g ö n d e rd i B u n la r y a p tık la rı aram ada ik iy ü z kese akçe, a ltu n la do lu b ir
iki sandık, elliden fazla sam ur k ü rk ge
tirdiler. A y rıca Cinci H oca n ın kazasker
liğ i za m an ın d a k i defterler te tk ik edile
rek, m asraf ç ık tık ta n sonra üç b in ke
seden fazla m a lı o ld u ğ u an laşıldı. B u n u n
üzerine C e llâd K a ra A li vasıtasiyle ken
disine işkence y a p ıla ra k gizlediği p a ra
ların yerleri söyletildi. Ve dediği yerler
den o n îk i g ü ğ ü m c il akçe ve y etm iş bin
k u ru ş lu k halis a y a rlı
. p a ra
bu lu n d u .
B u n la r cülüs bahşişi olarak d a ğ ıtıld ığ ı
zam an b ir zam an asker arasında «cinci
akçesi» diye söylendi.
Böylece Cıneî H oca dan ü ; b in kese
li kten fazla para ve m a l is tir d a t o lu n
d u k ta n ve b ir a y lık hapisten sonra M ı
s ır'd a İkam ete m e m u r edildi. M ıs ır'a g it’
m ek üzere M ih a liç'e v a rd ığ ı sırad a has
ta la n d ığ ın d a n o rada o tu rm as m a m ü sa a
de olundu. M ih a lİç'te her g ö r d ü ğ ü ada
m a m a lın ın z a p te d lld iâ in e dair şikâyette
b u lu n an C inci Hoca* ya
bilâhare K ır ım
H a n 'ın ın tavassut ve ricası üzerine İs
tan b u l'a dönerek evinde ikam etine İzin
v’erildi. L â k in C inci H o c a n ın b a h tı a rtık
iyice kararm ış o lm alı k i ay ni senenin
S k im a y ın ın
son «ü n le rin d e «Sultanahmed
cam i1i
v a k ’ası» çıktı- Sipahilerle
yeniçerilerin
ç a rp ış tık la rı bu
vakada
Cinci H o c a n m a d a m la rı «bizim efendi
m iz in c ü rm ü ne id i k i bu k a d a r m ali
a lm d i ve çim di ne o ld u ? » diye söy len
dikleri görülünce y e n i b ir fitneye sebep
olur endişesiyle id a m ın a ferm an istih sa l
edilip h ü k ü m derhal icra o lu nd u (29 ek im 164S).
Cinci Hoca, S u lta n İb r a h im 'in
h a l'i
ile neticelenen ulem a ve yeniçerilerin içti m a m d a b ü y ü k bir te h lik e atlattı* Ule
m a iç tim a in in ikinci günü, S u ltan İb ra
h im ’in ta h tı kaybetm ekte o ld u ğ u n a ba
kıp, istik b a lin i g a ra n tiliy eh ilm e k
için,
kendisinin de ulem a sın ıfın d an oluşunu
gozönünde b u lu n d u rarak onlar;n arasına
k arışm ak
is te m iş ti Bu gaye ile cam iye
«ellşinden biraz önce R u m e li kazaskeri
M ııs lih îd d in E fe n d i ö ld ü r ü lm ü ş b u lu n u
yo rdu . Askerierden b ir kaç k işi
Cinel
H o ca 'y ı da ta n ıy a ra k öldürm e k isteyince
kayın pederi Karaçelcbt-zâde M a b m u d Efe n d in in , onu cam in in b ir kösesine sak
lay ıp k ıy a fe tin i değiştirerek arka k ap ı
da n k açırtm ası sayesinde k u rtuld u .
C inci H o c a n ın m uazzam m ik ta rla ra
u la ş a n servet b îr lk tir d îâ i herkesin
m a
lu m u îdi. D ö rd ü n c ü M ehm ed ta h ta geçi*
rîlince, hâzinede kâfi m ik tard a para o l
m a d ığ ın d a n , askere verilecek cülus bah
şişine y a rd ım o lm a k üzere kendisinden
îk iy üz kese akçe istendi. S a d n â z a m , C in
ci H o c a ’dan hu talepte bu lun u rk en , is
tenen y a rd ım ı y a p tığ ı tak dird e kazasker
likten m azul kim selerin payesinde k endi
sine h ır a rp alık tahsis o lu n a c a ğ ım
da
ilâve etti. F a k a t C inci H oca kaynatası
Karaceiebi-zâde M ahm ut! E fendiye güve
nerek bu p arayı vermeye b ir
tü r lü ya
naşm adı, K aynatası ise n a s ih a tin in din
le n m ediğini, ve2iriâza m in da sık ı du rd u
ğ u n u görünce onu k o rum ak tan vazgeçti.
Cinci H oca b u arada «eğer beni
yeni
pa dişa h a hoca y aparsanız y ü z kese
ak
çe g önd eririm i diye sa d n âza m a haber
g ö n d e rd i S adrıözam Sofu M ehm ed Paşa
İse, b u n u n yeni fesatlara â m iî olm ası,
ih tim a lin i önlem ek İçin y a k a la tm a k ü z »
re çavuş basıyı g ö n d e rd i Ç avuşbaşı Cinei H oca n ın evinin y o lu n u tu ttu ğ u sırada
Hoca, k e th üd asın ın
ikazları neticesinde
k ırk elli kese vermeye ra zı o ld u ğu için*
p a rasın ın ay arı b o zu k lan m , a ltın la rın ın
asınm ış ve eziklerini ay ırm ak la meşgul*
dü. Çavuşbaşı gelince evinin
arka tara
fınd a n ç ık ıp y a k ın ın d a k i b ir ah babın ın
evine can a ttı ve b ir h asırın a ltın a Kir
di. T a b i'i biraz sonra Ç avuş başı b u eve
dam ladı. H a s ır ın ucunu k ald ırd ı ve i
B ibliyo g rafya ;
N a lm â ; T a r ih , C :
3. 4. K âtfb Ç elebi; Fezleke C: 2. Hamm er (M . Â t a ) ; Devlet-I Osm aniye ta r ih i
C : 9, 10. Vecihl T a rih i {H a m ld ly e k ü tü p
hanesi n o : 017). Karaçelebi-zâde
Abdülâ 2iz ; Ravzat-ül-ebrar.
N ev’I-zâde A ta î;
Şak ayık zeyli. E vliy a C elebi; Seyahatna
m e, C; 10. R ic a u t: H isto ire de J’E m p ire
O t to m an.
D.
C an tem î r ;
H îsto ire
de
l ’E m p ire O ttom an.
«— E fe n d i
hazretleri evvelce ulvi
r u h la rı davet ederdi, simdi aşa ğ ılık Cin
leri davet için hasırın altın a g irm iş !»
Diye alay ederek
C inci H oca o arada,
oradan çık ardı.
kendisinin ulem a
2004
di olan Bahai Efendi bu sahney; şöy
le anlatıyor: «Biz dehlizden nazar eder
dik. Sultan İbrahim bir gülgun atlas en
tari giymiş, kırmızı çakşırının uçkurları
taşra çıkmış, başında bir külâhpûş, sol
elinde muslıaf-ı şerif müftüye hitab edip:
— Baka Abdur rahim, Yusuf Paşa
bana senııı için bir fettan dinsizdir, tepe
le demişti. Seni öldürmedim, meğer sen
beni öldürecekmişsin. İşte kitabullah,
beni ne hüküm ile öldürürsünüz? Za
limler! deyu feryad eyledi».
Nihayet cellâd Kara A li ve yamağı
Hamal Ali kemend ile Sultan İbrahim’i
boğdular (18 ağustos 1648 — 28 receb
1058). Bu iş tamamlanınca cenaze has oda avlusuna çıkarıldı. Gasl, teçhiz tek
finini yapan hünkâr imamı Şamî Hüse
yin Efendi namazını da kıldırdıktan son
ra Ayasofya’da amcası Sultan Mustafa'
nın yanına defnedildi.
1G48 — 1656 Y IL L A R I ARASINDA DEV LET İDARESİ VE İSTANBUL AHVALİ
Sultan İbrahim, sefih an e hareketle
ri dolayı siyle hazine boşaldığı, rüşvet ve
irtikâb arttığı, Venediklilere karşı cere
yan eden harpte müşkül günler yaşan
dığı için tahttan indirilmişti. Sultan İb
rahim baştan uzaklaştırılmakla gûya
bunlar düzeltilecekti. Lâkin onun taht
tan indirilmesiyle, vaziyette iyiliğe doğ
ru gidiş şurada dursun, biTakis işler da
ha fazla karıştı. Zira emir verenlerin,
kendi çıkarlarına göre müdahalede bu
lunanların sayısı arttı. Bir defa en baş
ta iki kadın mevcuttu; bunlardan biri
büyük valide Kösem Sultan, diğeri ço
cuk padişahın annesi Hatice Turhan
Sultan’dı. Kendi sözünü yürütmeye ça
lışan bu iki kadından biri ocak ağaları
na, diğeri saray ağalarına istinat ediyor
du. Böylece devlet işlerine müdahale edenlerin adedi çoğalıyor, ve sadnâzam ların, padişahın vekil-i m utlakı sıfatiyle
devlet gemisini
salimen
yürütmeleri
m üm kün olmuyordu. Müdahalecilerin adedinin çokluğu yüzünden hem ehliyet
li bir sadrıâzamın seçilmesi m üm kün ol
muyor, hem de seçilse bile sadrıâzamın
makamından endişe duymadan emniyet
le ve uzun müddet çalışmasına imkân
verilmiyordu. Köprülü Mehmed Paşa’nın
1656 da sadnâzam oluşuna kadar geçen
sekiz yıl istikrarsızlık, sıkıntı ve karışık
lık yılları halinde doldu. Bu sekiz se
nelik müddet zarfında ondört defa vu
ku bulan sadaret değişikliğinde oniki
başka başka şahıs sadrıâzamlık
etti.
Bunların bir tanesinin tayin ve azli gı
yabında cereyan ettiği gibi bir tanesininki de Osmanlı tarihinde kısalıkta re
kor teşkil edecek şekilde sadece dört
saat sürdü. Şimdi bu sekiz senelik dev
rede İstanbul’daki hadiseler ve devlet
idaresinin umumî durumunu tetkik ede
lim.
Sofu Mehmed Paşa'nın tasarruf ted
birleri ve Sipahi Ocağı ile
ilg ili icraatı
Sultan İbrahim zamanının en fazla
şikâyeti mucip taraflarından biri, hâzi
nenin israfı ve bazı memuriyetlerin eh
line verilmemesi meselesi olduğundan,
Sadnâzam Sofu Mehmed Paşa ilk ham
lede bunları düzeltmek gayesiyle faali
yete koyuldu. Bu cümleden olarak: Sul
tan İbrahim’in idamından bir iki gün
sonra saray iç-oğlanlarından seksen ki
şiyi tardetti: Ekim ayının ortalarında da
iki partide üç yüz elli iç-oğlanı sipahi ocağına geçirildi. Böylece sarayın yükü
biraz hafiflemiş oldu. Hizmetlilerin m ik
tarını azaltırken masraflarda da tenzi
lât yapmıya çalıştı. Gümrük, tuzla ve
sair mukataa işlerinde vazifeli bulunan
ların beratlarını yoklatıp müstahak olmıyanları işten çıkarıp yerlerine ehille
rini (Naimâ C: 4, S: 350) koydu. Altı
bölük halkının «veledeş» lerini yani oğullarını bizzat kendi önünde iki şahit
ile tespit ettikten sonra gulamiyelerini
verdi. Aynca bin nefer kadar «dirliği
çalık» yani ocaktan tardedilmiş sipahi
nin kaydını G irit’e gitmeleri şartiyle ye
niletti. Sadrıâzamın sipahilere karşı bu
eemilekâr hareketi, kendisinin de sipa
hi ocağından yetişmesinden ileri geliyor
du. Sultan Murad zamanından beri ve
2005
rilmeyen gulamiyelerin
ödenmesinden
başka, gelecek seneden itibaren tevliyet
ve cizye tahsili gibi hizmetleri vereceği
vaadında da bulundu.
Sofu Mehmed Paşa'nın sipahilere
karşı böyle lutufkâr davranması pek de
iyi olmadı. Zira sipahilere gösterilen lü
tuf başkaları için iyi bir örnek teşkil
etmediği gibi, sipahiler de bu iyilikten
anlamadılar. Zira içlerinde takdir kabi
liyeti kıt hayli kimse vardı. Bu nokta
ya işareti sırasında haklarında: «ekseri
si idraksiz hayvanat mesabesinde, şirret
ve adavete mail olup aklı başında olanı
nadir» gibi pek ağır dil kullanan müver
rih Naimâ’nın böyle konuşmasına hak
verdirecek bir anlayışsızlık göstererek,
toplantılar yapmaya ve fesat hareketine
teşebbüse koyuldular.
Sultanalımed cam i’i vak’ası
Fesada niyetlenmiş olan sipahiler, 25
eylül 1648 (7 ramazan 1058) de Üskü
dar'da toplandı. Bunlar esas itibariyle
Anadolu'dan gelmiş olan
sipahilerdi.
Sadrıâ 2 am Sofu Mehmed Paşa toplantıyı
haber alınca şeyhülislâmı, ulema reisle
rini, yeniçeri ağasıyle ocağın mühim ağalarını sadrazamlık dairesine davetle
vaziyeti görüştü. Sonra sipahilere adam
göndererek maksatlarım sordurdu. Sipa
hiler: «veledeşlerinin yani oğullarının iki şahitle tespitinden dolayı güceniklik
lerini belirttikten sonra padişah veya
veziriâzamsız sefere gitmiyeceklerini,
Sultan İbrahim’in hangi sebebe istinaden
idam edilmiş olduğunu, kendilerinin idam işinde bir suçlan olmadığı halde
Sivas valisi îbşir Paşa’nın intikam al
mak istediğini beyandan sonra «sun’umuz olmayan hususta biz niçin müttehem oluruz» diye cevap gönderdiler.
Sadnâzam bunun üzerine, ocağın n ü
fuzlu ağalarından Muslihiddin Ağayı ça
ğırarak:
«— Benim sadarette kalmam husu
sundaki sözünüz nerede kaldı»
Diye sorunca :
&— Sen, sizin kılınıza dokunulduğu
takdirde elli bin silâhlı yeniçeri yambaşmızda iıazırdır dedim. Bu sözümüz
de yine duruyoruz. Gerçi hal’ bizim ko
nuşmamızla oldu ama, katli hususunda
reyimiz ve müdahalemiz yoktur»
Cevabını verdi. Böylece ocak ağala
rının kendisine taraftarlık lanın n devam
edip etmediğini kontrol etmiş olan sad
nâzam sipahilere, kendilerini ilgilendir
meyen meselelere kanşmamalan habe
rini .yolladı. Lâkin bir defa fesada niyet
lenmiş olan sipahiler daha ileri giderek:
«— Halen tahtta oturan padişahımı
zı size inanmayız. Biz hizmete müdahele etmiyeli reâya mamur mu oldu?
Bostancılar ve tevabi’i,
vüzera bunca
yıldır reâyayı harab edip, bizim beş alacağımız yerden onlar on aldılar. Biz
reayaya zulmedelim demiyorum. Ancak
Sultan Süleyman merhumun kanunu üzere gulâmiye (vergi ve cizye tahsiline
memur edilen
kapıkulu
süvarilerine
mülâzım, bunlara
hizmetleri karşılığı
verilen paraya da gulâmiye denirdi. Onaltmcı asnn ikinci yansında ve onyedincî asrın başlarında her zimmiden alınan
maktu 150 akçe cizyenin on akçesi gu
lâmiye, her yüz koyundan ağnam resmi
olarak alman yüz akçenin yirmi beş ak
çesi de gulâmiye idi) olarak tayin edilen
miktarı, bu hizmette istihdam edilmek
suretiyle isteriz»
Diye sadrıâzama haber yolladılar.
Sadrıâzamın
bunlara gulâm iyelerinin
gelecek yıl içinde verileceğini bildirme
si üzerine, taşradaki sipahiler muhtelif
bahanelerle İstanbul’a gelmeye devam
ettiler. Bu arada G irit’e gitmek üzere
yola çıkanlanları bile yoldan çevirip ge
tirdiler. Sipahiler
İstanbul’a dolarken
şehirde Sultan İbrahim taraftan geçinen
bazı kimseler de bunlara iltihak ettiler.
Bu sırada Galatasaravı, İbrahimpaşa sa
rayı, hattâ Enderun acemi-oğlanları is
yan ederek bulunduklan yerleri terk edip dışarda hepsi birleşip sipahilere il
tihak ettiler. Acemi-oğlanlarının isyan
larının sebebi, yedi yılda bir yapılan acemi çıkmalarının bu defa müddetleri
nin epeyce geçmesine rağmen yapılmamasıydı.
Sipahilerin isyan sebepleri üzerinde
duran Kâtib Çelebi (Fezleke C: 2, S:
332), oıılann tagallüb niyetleri ile gu
lâmiye davasını ve sipahilerin kendi ifadelerinden ortaya çıkan noktaları
saydıktan sonra, Sadnâzam Sofu Meh
med Paşa’m n kendisini veliahd yerine
koyup (Kâtib Çelebi’nin burada veliahd
2006
kelimesiyle vasi, naip mânasını ifadeye
çalıştığı anlaşılıyor) divan toplantıları
na iştirak etmediğini, hattâ bu durumunu
bir iftihar vesilesi olarak etrafına söy
lediğini, halbuki halkın ve sipahilerin oııuıı bu haline tahammül edemediğini ay
rı bir sebep olarak ilâve eder.
Eski sipahilerden clup Selanik'ten
İstanbul’a gelen Bıyıklı Mahmud ismin
de biri acemi-oğlanlarını başına toplıyârak onlara zorbalık talim etti. Bıyıklı
Mahmud'un bunlara önderlik etmesi Çi
zerine cemiyet gittikçe büyüdü. Böylece
24 ekim gününden itibaren İstanbul’da
bir ihtilâl havası esmeye başladı. Erte
si gün sipahiler tvezmâzam ve m üftü
den şer’î dâvamız vardır» diyerek ayak
divanı yapılmasını istediler. Bir taraf
tan da yeniçerilere müracaatla kendile
riyle birlik olmalarını istedilerse
de,
ocak ağalarından Muslihiddin Ağa bu
na yanaşmadığından yeniçeri ocağı h ü
kümete sadakatta devam etti. Nihayet
26 ekim 1648 ( 8 şevval 1058) günü bütün
sipahi ve acemi-oğlanları Atmeydamnda toplandılar. Bunlara elebaşılık eden
Bıyıklı Mahmud sipahilerden bir bölü
ğü Sultanahmed cami’ı imaretine soka
rak silâhlandırdı. Sipahiler tam bir ayaklanma halinde idiler. Peşinen ve açıkca istedikleri şey; Sultan İbrahim’in
öldürülmesine iştirak eden kimselerin
katledilmeleriydi.
Bu vaziyet karşısında Veziriâzam ve
ulemâ reisleri yeniçeri ocağına gittiler.
Yeniçerilerin sadakatlanoa tekrar şahit
olan şeyhülislâm ve kazaskerler müşte
reken, sipahiler muhalefette devam et
tikleri takdirde katillerinin caiz olduğu
na dair fetva verdiler. Sipahiler ise bu
defa padişahı katledenlerin Öldürülmesi
davasından vazgeçerek dağılmaya baş
ladılar. Elebaşı Bıyıklı Mahmud da Üs
küdar’a geçti. Yeniçerilerin, sadnâzamı
tutması meselenin bugün için sükûnetle
atlatılmasına âmil oldu. Sadrıâzam bu
arada Bıyıklı Mahmud’un teslimini is
tedi. Lâkin sipahiler teslim etmediler.
Ertesi gün veziriâzam kethüdasının üç
sipahi neferini Şehzide Cami’i civarında
herkesin gözü önünde katletmesi, sön
meye yüz tutar gibi olan isyan alevinin
birdenbire parlamasına sebep oldu. Ve
ziriâzam ve müftüyü öldürmedikçe bize
rahat yoktur diyerek 28 ekim günü Sultanalımed
meydanında bir daha* top
landılar, Üsküdar’a adamlar gönderip
Bıyıklı Mahmud’u da getirttiler. Onlar
toplanınca sadrıâzam da emir vererek
şehir kapılarını kapattırdı.
Sipahi ve Celepler Sultanahmed'de
toplandıkları zaman Veziriâzam, Şeyhül
islâm, kazaskerler Orta cami’inde idiler.
Yeniçerilerin Veziriâzamla birlikte oldu
ğunu gören sipahiler çekingen davran
makta ve birdenbire adam öldürme ha
reketine girişememekte idiler. Sadrıâzam
bunlara dağılmaları için üst üste adam
lar gönderdiği halde kat’iyyen söz din
lemediler. Bu arada kendileri harem-i
hümâyûna bir heyet yolladılar. Sadrıâzam ve yeniçerilerden şikâyetleri üze
rine padişah «ben kullarım ın niza et
melerine ve biribirlerine kılıç çekmele
rine razı değilim. Makûl ve münasip
kim ise veziriâzam
etsinler» tarzında
konuşarak ellerine buna göre bir hatt-ı
hümâyûn verdi. Sipahi heyeti saraydan
ayrıldıktan sonra hatt-ı hümâyûnu Veziriâzama yolladılar. Padişahın hatt-ı ge
lince, yeniçeri ocağı ağalarına güvenen
Veziriâzam Sofu
Mehmed Paşa şöyle
konuştu:
s— Emir padişahındır, ve orayı ağalar bilir. Eğer azlimizi makûl görür
lerse mührü teslim edelim».
Bu şekildeki sözler yeniçeri ocağı
ağalarını gayrete getirdi ve:
■
z— Vezir ve m üftünün katillerine de
ğil azillerine bile razı değiliz; saraya
hücum ile hatt-ı hümâyûn almak ne de
mektir? Tiz dağılsınlar, yoksa elimizde
ki fetva mucibince cümlesini kırarız!»
Cevabiyle bir bölük
kumandanını
sipahilere yolladılar. Bîr taraftan da si
lâhlanıp savaşa hazır vaziyete geldiler.
Sultanahmed meydanına giden yeniçeri
subayının derhal öldürülmesi nihayet iki sınıf askeri birbiriyle savaşa götürdü.
Yeniçeriler aralarında Veziriâzam, Şeyhülisâm ve sair ulema da
oulunduğu
halde kalkıp
Sultanahmed meydanına
yürüdüler. Çemberlitaş önüne geldikle
ri sırada iki kola ayrılan yeniçerilerin
bir kolu Sultanahmed meydanına, bîr
kolu Ayasofya
taraflarına ilerledi ve
derhal iki sınıf asker yekdiğeriyle çar
pışmaya başladı. Bilhassa Muslihiddin
2007
Ağanın gayreti sayesinde yeniçeriler üs
tün geldi. Mağlûp olan sipahilerin bazı
sı kaçtı, m ühim bir kısmı eman diledi,
bazıları da Sultanahmed cami’inin içine
girdi. Zaten evvelce camiye girmiş olanlar da vardı. Buradakiler mukaveme
te devam ettiklerinden cami içinde de
çarpışmalar oldu. Müverrih Naimâ (C:
4, S: 370) bu hususta: «camide kalan
dermendler taşra haremde ve iç harem
de. şadırvan tarafında, kapı ve pence
re içinde, mimber ve mihrap önlerinde
kati ile kılıçtan geçtiler. Cami’i şerifin
ol nazenin musanna kapıları ve camları
tüfenk fındıkları ile delik delik oldu»
demektedir.
Bugünkü
çarpışmada üç
yüz kadar sipahi ve celep denilen saray
acemi-oğlam öldü. Sipahilere elebaşılık
edenlerden Bıyıklı Mahmud çarpışmalar
sırasında Ahırkapı'dan bir kayığa bine
rek Üsküdar'a geçti, oradan da Bursa'ya kaçtı. Bilâhara Yenişehir’de yakala
narak idam olundu.
Ocak ağalarının tegalliibii
Yeziriâzam Solu Mehmed Paşa ye
niçeri ocağı sayesinde hayat ve mevki’ini
kurtardı ama, bu defa ocak ağalarının
ellerine düşüp onların her dediğini yap
maya mecbur kaldı. Naimâ’nm ifadesiy
le: «veziriazamın yüzü gülüp mesruren
sarayına avdet etti, lâkin ocak ağaları
nın bıyığını balta kesmez olup bundan
sonra tegallüb-ü tam ile zimam-ı bal
ve akdi kabza-i tasarruflarına aldılar».
Sadrıâzam ocak ağalarının sözlerin
den çıkamaz hale düştüğü sırada yeni
çeriler de şımarmaya başladılar. Sul
tanahmed vak'asını takip eden bir kaç
ay zarfında bu şımarıklıklar devam et
ti. Hattâ 1649 martında İstanbul’da bazı
yeniçerilerin kadınlara taarruz ettikleri.
Murad Ağanın bunlara
karşı gevşek
davrandığı görüldü. Yine ayni ay zar
fında Gelibolu'daki yeniçerilerin hamam
bastıkları (Naimâ C: 4, S: 386) haberi
geldi.
Sultanahmed vak’asiyle açılan ocak
ağalarının tegallübü faslı üç sene kadar
devam etti. Bu devrin başlangıcında en
kuvvetli ocak ağalan
Arnavut
Kara
Murad, Boşnak Koca Muslihiddin, Arna
vut Kara Çavuş ve Bektaş ağalardı.
Sofu Mehmed Paşa’nın
azil ve idam ı
Sadrıâzam Sofu Mehmed Paşa
ocak ağalarının tegallübüne boyun eğ
mekle beraber bir taraftan da ihtiyatlı
davranıyordu. Ağalar da bir tuzağa düş
memeye çalışıyorlardı. Ocak ağalarının
en nüfuzlusu olan Kara Murad Ağa,
Sultanahmed vak’asmdan bir müddet
sonra yeniçeri ağası olmuştu. Sadnâzamııı bununla arası iyi iken, bilâhare, ağanm koruduğu bir şahsı öldürmesinden
dolayı açılmaya
başladı. Kara Murad
Ağanın sadrıâ/amdan yüz çevirmesinin
sebeplerinden birisi de, Sofu Mehmed
Paşa’nın büyük valide Kösem S ultanı
dinlememesi, hattâ onu öldürmek iste
mesidir. Kösem Sultan ise, Sadnâzamm
niyetlerini bildiğinden o da sadrıâzamııı
hareket icraatını kötülemeye uğraşıyordu. Sofu Mehmed Paşa gerek müstakil
iş görme arzusundan dolayı, gerekse sa
raydan çekindiği için divan-ı hümâyûna
uğramaz olmuş ve hükümet işlerini sadaret konağından
idareye çatışır hale
gelmişti.
Kara Murad Ağa ve Kösem Sultan’ın işbirliği etmeleri sadrıâzamın karşı
sında m ühim bir kuvvetin teşekkülü de
mekti. Bilâhare Muslihiddin Ağa da bun
lara katılınca artık Sofu Mehmed Paşa’nın aleyhinde istedikleri şeyi yapacak
duruma geldiler. Murad Ağa ile Kara
Çavuş aralarında anlaşarak birisi vezi
riâzam, diğeri onun yerine yeniçeri ağa
sı olmayı kurunca Sofu Mehmed Paşanm sadnâzamlıktan devrilme günleri
birdenbire yaklaşıverdi.
Ocak ağalarının kendisinden yüzçevirerek aralarında anlaştığını gören So
fu Mehmed Paşa bunları birer bahane ile
İstanbul’dan uzaklaştırmak istedi. O sı
rada Anadolu'da isyan etmiş olan Gürcü
Abdunnebi’yi ancak Murad Ağa’nın yakalıyabileceğini söyliyerek hemen hare
kete geçmesini emretti. Bu sırada Kaptan-ı derya Voyııuk Ahmed Paşa ku
mandasında bulunan donanma Foça ön
lerinde bir mağlûbiyete uğramıştı. Bu
mağlûbiyetin, Sofu Mehmed
Paşa’nm
donanmaya ihtimam
göstermemesinde
doğduğu, ayni zamanda donanma için
yollanan yüz kese akçenin de gemilerin
2008
/
•
boğamdan çıkmaları sebebiyle geri ge
tirilmesi üzerine sadrıâzanı tarafından iç
edildiği padişaha fitlenmişti. Çocuk pa
dişah bu fitlerin tesiri altında Sadrıâzamı nasıl sorguya çekeceğini öğrenir
ken, Sofu Mehmed Paşa da donanmanın
uğradığı kayıpların nasıl telâfi edilece
ğini araştırmakla meşguldü. Bunun için
şeyhülislâm, ulema ve ağaları bir top
lantıya davet etmişti. Lâkin tam o sıra
da sadııâzam padişah tarafından çağrıl
dı. Sofu Mehmed Paşa Arz-odasıııda ço
cuk hükümdarın huzuruna çıktığı zaman
büyük valide Kösem Sultan da oracaydı. Sultan Mehmed, kendisine öğretildi
ği tarzda sadrıâzamı donanma hakkın
da sorguya çekti. Sofu
Mehmed Faşa
kendisini müdafaaya çalıştıysa da m üh
rü hümâyûn istenip alındı. Mehmed Pa
şayı huzurunda çıkardıktan sonra m üh
rü bir müddet elinde tutan çocuk padi
şah kendisine öğretildiği şekilde orada
bulunanları bir defa gözden geçirdikten
sonra, Kara Murad Ağa'ya:
*— Gel ağa, al mührü seni vezir
yaptım» dedi (21 mayıs 1649).
Kara Murad mühr-ü hümâyûnu alınca büyük valide Kösem Sultan (Naimâ C: 4, S: 400) söze başlayıp:
•s— Bunca mallar alındı, maslahat
ta bu şekil görüldü. Beni öldürmek sev
dasına düşüldü. Bihamdillah-ı tealâ ben
dört devlet görmüşüm; bunca zamandır
devlet sürmüşüm, ben ölmekle ne âlem
tamir olur ne de yıkılır. Bunda kâh be
ni katle kastederler, kâh padişahımı ba
zı nesne ferman ettikçe kim öğretti sana
canım derler. Padişahlar ile böyle müstehziyaııe muamele olur mu? Ya talim
olunsa ne lâzım gelir?» dedi. Kösem
Sultan’m bu arada taş attığı ikinci şahıs
Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendi idi.
K ara M urad Paşa’nm sadnâzam lığı
Kara Murad Ağa mühr-ü hüm âyû
na sahip olunca evvelce kararlaştırdıkla
rı şekilde yeniçeri ağalığını Kara Çavuş
Mustafa Ağa’ya verdi. Sonra selefi Sofu
Mehmed Paşa’yı bostancıbaşı hapsine
attırıp mallarını müsadere, adamlarını
tevkif ettirdi. Sonra da Malkara’ya sür
dürdü. Sofu Mehmed Paşa’nm adamla
rından bir kaç kişiyi sorguya çektirerek
paralarının yerlerini söylettikten sonra
onları öldürten -Murad Paşa Malkara’ya
Sultan Dördüncü Mehmet!
(Kapıdağlı serisinden)
da adamlar gönderip selefini boğdurdu
(28 haziran 1649).
Kara Murad Paşa, halledilmesi ge
reken pek çok meseleler bulunduğu bir
sırada sadrıâzam
olmuş bulunuyordu.
Sultanahmed vak’asmm üzerinden he
nüz fazla zaman geçmediğinden, evvelâ
sipahilerin yeniçeri ocağı ve hükümet er
kânına karşı küskünlük duygularını sil
mek meselesiyle karşı karşıya idi. Sul
tanahmed hâdisesini siper edip maiye
tinde bulunan kuvvetlerle İstanbul üzerine yürüyen Gürcü Abdunnebi’nin
durumu başlıbagına bir mes’ele teşkil
ediyordu. Anadolu’da bsşka itaatsizlik
hâdiseleri de mevcuttu. Girit harbi ber
devamdı. Bütün bunlara ilâveten devlet
hâzinesinin sıkıntısı her gün biraz daha
artmaktaydı.
Bu karışık ve güç işlerin kademe
kademe halli, bilgili
olmaya, otoriter
bulunmaya, temkin ve tedbirde kusur
etmemeye bağlıydı. Lâkin Kara Murad
Paşa da bu hususiyetlerin tamamı olma
dığı gibi, mevcut şahsi kapasitesi ile de
düzenli bir iş görmesi mümkün değil
di. Zira ocak ağalarının tegallüb ve sal
tanatı berdevamdı. Kara Muıad
Paşa
2009
ocaktan yetişmekle beraber karşısında
derhal muhalif bir grup teessüs etmişti.
Bu muhalefeti yaratan da saraydı. Pa
dişahın çocukluğu yüzünden esas söz
valide sultanda bitiyordu. Hem de iki
valide sultan mevcuttu. Adeta iktidar
varışına çıkmışçasına hareket ve davra
nışları yüzünden iki grup teşekkül et
mişti. Kara Murad P a ş a y ı büyük vali
de Kösem Sultan’m tutmasına mukabil,
ocak ağalarından Kethüda Boy'i de kü
çük valide tutuyordu. Kethüda Bey’in
kudret ve nüfuzu sadrıâzamdaıı aşağı
değildi. Kethüda Bey kısa zamanda ye
niçeri ağası, Bektaş Ağa, Muslihiddin
Ağa ve yeniçeri kâtibini kendi tarafına
çekmişti. Bunlar sadrıâzamın aleyhinde
çalışıyorduj Kara
Murad Paşa böyle
kuvvetli hasıtnları bulunmasına ve mem
leketin de nazik günler
yaşamasına
rağmeıı devrinin bazı meşhurlarını et
rafına toplıyarak yalılarda içki ve saz
âlemlerinde (Naimâ C: 5, S: 12) bu
lunmaktan da geri kalmıyordu. Ayni şe
yi Kethüda Bey de yapıyordu.
Nihayet yeniçeri ağası, Muslihiddin
Ağa ve Kethüda Bey, «a dnazarsın katle
dilmesini temin etmek üzere çalışmala
ra başladıkları sırada Murad Paşa, Bek
taş Ağa’nın tavsiyesi üzerine sadaretten
istifa etti. M ühr.ü hümâyûnu padişaha
teslim ederken dikkate değer olan şu
büzleri söyledi:
«— Şevketlû hünkârım, bir memle
kette dört veziriâzam olmaz, işte müh
rün, bir kuluna daha ver. Ben kuluna
da bir ekmek parası ihsan eyle, hayır
duanla meşgul olayım. Ama zinhar m üh
rü yeniçeri ocağından kimseye verme,
zevali devletinize sebep olur».
Melek Ahmed Paşa’m n sadareti
ve m alî durum
Murad Paşa'mn istifasından sonra
kendisine sadaret teklif edilen Melek
Ahmed Paşa, ocak ağalarının tegallübü
karşısında bir iş görülmıyeceğini bildi
ğinden bu vazifeyi kabul etmek iste
medi. Nihayet bir saat ısrsrdan sonra
(Naimâ C: 5. S: 18) ocak ağalarının m ü
dahalede bulunmamaları şartiyle mührü
teslim aldı. Lâkin bu şart ve vaadlar
hep sözde kaldı. Ocak ağaları müdaha
leye devamla hükümet işlerinin normal
mecrada yürümesine mütemadiyen en
gel oldular. Mevki ve para hırsı gözle
rini bürümüş olan ocak ağalan sırtlan
ın saraydaki koruyucularına dayıyarak
devlet işini karma karışık hale getiri
yorlardı. Eyâlet valiliği gibi en büyük
hizmete tayinler ocak ağalarına verilen
rüşvetler neticesinde mümkün olabili
yordu. İşlerine gelmiyen adamı devir
mek, arzularına boyun eğecek kimseyi
mühim bir makama oturtmak bunlar için gayet tabi'! bir şeydi.
Osmanlı idaresinde yarım asn aşan
zamandan beri «ehliyet ve bilgiye hür
met» duygusu körlenir gibi olmuş, «işe
göre adam» prensibi yerine «adama iş»
preıısipi kaim olur vaziyete gelmişti. Bu
şartlar altında dürüst bir devlet adamı
nın muvaffakiyete ulaşması âdeta m üm
kün değildi. Böyle bir kimse iş başına
geçse bile kısa zamanda ya çeşitli şekil
de işleyen rüşvet yoluvle, ya pek usta
ca işleyen entrikalarla, bunlar da olmaz
sa zorbalıkla devriliyordu. Dördüncü
Murad’m rüşvet ve
zorbalığı ortadan'
kaldırabilmek için dölttüğü kanların acısı unutulur gibi olmuştu. Binaenaleyh,
meşhur seyyahımız Evliya Çelebi’nin pek
methetmesine rağmen, kuvvetli bir şah
siyet olmıyan Melek Ahmed Paşa’m n bu
derece bozuk bulunan işleri düzeltmesi
mümkün olamazdı. Esasen Melek Ah
med Paşa, peşinen yapılan vaada rağ
men ocak ağalanılın
tahakkümünden
kurtulamadı.
Melek Ahmed Paşa sadaret maka
mına geçişinden iki buçuk ay kadar
sonra, sadrıâzam olmak isteyen birinin
bu iş için saraya yazmış olduğu tezke
reyi yakaladı. Bu tezkereyi yazan ocak
kethüdasının adamı olan Zurnazen Mus
tafa Paşa idi. Sadrıâzam derhal Zurnazen’i azl ile yerine yeniçeri ağalığın
dan Bolu sancağına çıkmış olan Emiı
Mustafa Paşa’yı baş defterdar yaptı.
Mali işlerle alâkası olmıyan birisi baş
defterdar tayin edilirken Kethüda Bey’
in adamı olan bir şahsiyetin azli de ocak ağaları tarafından fena (Naimâ C:
5, S: 34) karşılandı. Bu arada Melek
Ahmed Paşa sadrıâzamlıktan devrilme
tehlikesi ile başbaşa kaldıysa da ocak
ağalan arasındaki ittifakın bozulması,
bilhassa ağaların kendilerine hükmeden
2010
Kethüda Bey'e karşı cephe almaya yö
nelmeleri, kendi üzerindeki hasmane
dikkatlerin dağılmasına âmil oldıı.
Sadrıâzam Melek Ahmed Paşa’nın
ocak ağalarının tegallübüniin yaıııbaşmda karşılaştığı en mühim müşkül malî
muzaveka idi. Dördüncü Murad'ın zor
balığa son verme ve suiistimalleri orta
dan kaldırma yolundaki gayretleri, Ke
mankeş Kara Mustafa
Paşa'nın mali
tedbirleri hâzinenin düzenli bir şekle
girmesini temin etmiş, hattâ Kemankeş
Kara Mustafa Paşa beş senelik sadrıâzamlığı neticesinde aitıbiıı keselik vari
dat fazlası sağlamıştı. Onun sadrıâzamlıktan uzaklaştırılarak idam edilmesin
den sonra işler sür’atle bozulmuş, Sul
tan İbrahim’in tahtan indirilmesinde ha
zîneyi perişan hale sokuşu baş rolü oy
namıştı. Dördüncü Mehmed tahta geçin
ce cülûs bahşişinin ödenebilmesi
için
bazı kimselerden yardım talep edilmek
mecburiyetinde kalınmıştı. Bütün bun
lar gayet kısa zaman zarfında vuku bul
muş şeylerdi. Rüşvet, israf ve yersiz tefiallübün hâzineyi ne hale getirdiği, iş
lerin nasıl içinden çıkılmaz hale sokul
duğu, köylü ve şehirlinin ne büyük
sıkıntılara maruz bırakıldığı, herkesin
gözü önünde cereyan ediyordu, İşin en
teresan tarafı, bu durumdan şikâyet edeıılerden bazıları iş başına geçince şi
kâyet mevzularını düzeltmeye çalışaca
ğına, eski fikirlerinin tersine bir yol tu
tarak şikâyet mevzuu kötülükleri bizzat
kendisi işliyordu. Doğru yolu seçen dev
let adamları ister istemez mürtekib, ah
lâksız, zorba ruhlu kimselerin menfaatlarına dokunduğu için çabucak düşman
kazanıyordu, işlerin bu derece bozul
duğu bir devirde etrafı ürkütmeden ve
ya menfaatlan zedelemeden salim yolu
seçip başarıya ulaşmak imkânsız dene
cek derecede güçtü.
Dördüncü Mehmed’in ilk Sadrıâzamı olan Sofu Meh
med Paşa saray israflarını önlemek ve
masrafları azaltmak için bazı hayırlı ic
raatta bulunmakla beraber sipahilere
rnülâzimet vaad etmek, ocaktan çıkarıl
mış bin sipahiyi tekrar ocağa kaydetmek
gibi yeni masraf kapılan açan iğler de
yaparak iki tarz arasında bocalamıştı.
İşte Sadrıâzam Melek Ahmed Paşa
içiıı bunlar malûm
hakikatler olduğu
gibi malî sıkıntı da bir hakikatti. Kara
Murad Paşa’nm sadaretine rastlıyan dev
re içinde 1G60 cemaziyülev velinde (Ma
yıs 1650) verilen ulûfeye para ye tüm e
ni iş bunun için 1062 ve 1063 (1652, 1653)
senelerinin varidatı vaktinden önce tah
sil olunarak sarfedilmişti.
Bu izahattan anlaşılacağı üzere, malî
sıkıntı ıkorkunçs kelimesiyle tavsif edi
lecek derecedeydi. Melek Ahmed Paşa
buna bir çare bulmak için sadnâzamlık
konağında divan üyeleri ve ocak ağala
rının iştirakiyle bir toplantı akdetti. Bu
toplantıda müşkilâtm halli için müsbet
bir neticeye varılamadı. Lâkin Naimâ (C:
5. S: 60) tarihinden aynen aşağıya nak
lettiğimiz ve bu toplantıda cereyan et
miş olan konuşmalar, o sırada devlet er
kânı ve bilhassa ocak ağalarının malî
durumlarını, aynca bazı kimselerin dev
şirmelere karşı ne gibi hissiyat besledi
ğini göstermesi bakımından hayli ente
resandır.
Toplantıda hazîneye para bulunma
sı mevzuu görüşülürken ocak ağalan,
vezirlerin haslarının hâzineyi! alınma
sını teklif etmişlerdi. Bunun üzerine
Gürcü Mehmed Paşa :
s.— Biz b u Asitanede rütbe-İ vezaıete nail olup hasları tasarruf ederken,
daha müslüman olmayan oğlanlar kâfir
diyarından gelip, vezir olup, sadarete
nail olup cihanın malını tasarruf edüp
bize bu rütbeyi ve bu kadarcık nanpâreyi çok gördüler: biz tahammül ettiks.
Bu sözlerini müteakip sadrıâzaraa
dönerek :
•s— Siz küçük bir-mansıbı eli. ke
seye bey: eylediğinizde yirmi kese ken
diniz için alırsınız, haslarınız gitse ve
dursa mutazarrır olmazsınız. Maaşları
yalnız haslara münhasır olan vezirU-rı.ı
halini düşünün, haslar alınırsa divanda
vezii' kalmaz».
Gürcü Mehmed Paşa’dan sonra söz
alan Damad Yusuf Paşa ise, kendi h a
sının saraya sunulacak bayram pişkeşi
ile zevcesi olan sultanın masraflarının
karşılığı olduğu zımnında şöyle de
miştir :
*— Benim on yük akçe (yâni bir
milyon akçe) hassım var; bayram piş
keşi ile sultanın masarifine yetişmez
2011
Has kalkarsa bu masraflarımız da kal
kar». Toplantının en güzel, ayni zamanda
en cesurane konuşmasını eski bir vezir
olan Kenan Paşa yapmıştır. Ocak ağa
larından Bektaş Ağa’ya dönüp bizzat şa
hadet parmağıyle de kendisine işaretle :
*— Cihan büsbütün avucunuzda.
Her ne dilerseniz edersiniz. Yeniçeri mevacibi üçyüzbin kuruş ile kapanırken
sekizyüzbin kuruş olur. Üçyüzbinden zi
yadesi sizin yanınızda kalır. 3u kadar
malı olanların ulufeye imdat etmesi ge
rekir ; yoksa vezirlerin yirmi otıız ke
selik 1)assın dan her biri, ki bu kadar
hizmetçileri ve aile efradı ona bağlıdır,
alındığı takdirde bunun hâzineye ne
faydası olacak ve ne kadal-cık yaraya
merhem olacaktır?» .
Ocak ağalarının kesesine inen pa
ra sadece yeniçerilerin mevacibinin iki
misline yakın miktardan da ibaret de
ğildi. Bu paranın gayrı meşru şekilde
şahısların cebine aktarıldığını hükümet
erkânının hepsi de bildiği halde bir şey
yapılamıyordu. Ayrıca etrafa zulmediyor
ve külliyetli rüşvet alarak mansıb tev7
cih ettiriyorlardı. Naimâ (C: 5, S: 96)
nın tabirince «zamanın Karun’u» haline
gelen, yani Karun (Lidya Kıralı Krezüs
kasdedilivor) misali servet temin etmiş
olan bu adamların gözü hâlâ da doy
madığı için bazı şeylerin ticaretini in
hisarları altına almıya çalışıyorlardı.
Nitekim et narhına kanşarak. etin ok
kasını sekiz kuruştan onüç kuruşa cı-karttırdıktan sonra Erzurum’a, Anadolu
tarafındaki sair eyâletlere, Eflâk ve
Boğdan taraflarına koyun getirtmek üzere adamlar gönderdiler. Getirttikleri
koyunlan yüksek fiyatlarla sattırdılar.
Bunun gibi Sakız ve Bursa’dan ipek,
Bağdad, Şam ve Bursa’dan kumaşlar ge
tirterek üç misli fiyatla esnafa tevzi et
tiler. Bu derece yüksek fiyatlarla et
vesair ihtiyaçlarını temin edemeyen hal
kın bir şikâyet dilekçesi ile hükümete
müracaat ettiklerini duydukları zaman:
«Bu şehir ekâbir şehridir, fukara şehri
değildir. Geçiminden âciz olan çıkıp taş
raya gitsin ve bulgur, bulamaç yesin»
diye alaylı alaylı konuştular.
Esnaf ayaklanması
Gözlerini tam mânasiyle kazanç h ır
sı bürümüş olan ocak ağalarının niha
yet paranın değeri işine de el attıkları
görülmektedir. Kâtib Çelebi ve N aimâ’da : bu meseleyi peşinen ihdas edenlerin
ocak ağaları olduğu şeklinde bir ifade
mevcutsa d a ; para değerini değiştirme
işi bir hükümet icraatı olduğuna göre,
ocak ağalarının daha başlangıçta m ali
ye memurlanyle anlaşmış bulunmalar:
mümkündür. Mezkûr müverrihlerin eserlerindeki kayda göıe : hâzineye sek.
sen akçeye alınan bir kuruş, ulûfe tevziinde ayni şekilde verilmeyerek züyûf
yani ayarı bozuk akçe ile tebdil edildi
ği takdirde biri kese akçede üçvüz kese
kalacağı hesaplanmıştır.
Bunun üzerine derhal .faaliyete ge
çen ağalar yalıudi ve sarraflar vasıtasiyle temin edilen akçeleri tebdil ederken
bir taraftan da Arnavutluk tarafında
kestirdikleri düşük ayarlı parayı İstan
bul’a getirtmişlerdir.
Yine zikri geçen müverrihlere göıe;
o sırada defterdar hâzineye para teda
riki zorunda bulunduğu cihetle, ağala
rın fikrine müracaat etmiş ve neticede
de onların hazırladıkları züyûf akçele
re yeni bir değer tespit edilerek esnafa
sürülmesine karar verilmiştir.
Böylece ayarı bozuk her vüzonsekiz
akçe bir altun (Naimâ C: 5, S: 98) iti
bar edilmiş, sonra ağaların temin ettik
leri düşük ayarlı akçeler Defterdar Emîr Mustafa Paşa’nm sarayına getirile
rek keselere konulmuştur. Buradan da,
kudret derecelerine göre sanat erbabına
dağıtılmak üzere bedestana taşınmıştır.
1651 ağustosunun 21 (4 ramazan)
inde bedestan kethüdası, bu züyûf akçe
yi esnafa arz için saraçhane kethüdası
ve ihtiyarlarını çağırarak vaziyeti anlat
mıştır. Ocak ağalarından çekinerek es
nafın bunu kabul edecekleri tahmin edi
lirken netice böyle çıkmadı vef esnaf
kethüda ve ihtiyarlan topluca sadrâzıazama gidip :
«— Devietlû, biz bu yıl ondört tek
lif (vergi) çektik. Kesat ise canımıza
kâr etti. Avarız vesair tekâlif-i mahudeden gayrı ağaların Karadeniz’den gelme
sefine sefine bakır, şap, fındık ve tuz;
2012
İzmir ve Akdeniz'den getirdikleri şay
ka şayka sabun, dimi ve sakız ve saireyi
bizlere tarhedip haddinden fazla baha
larım alıp bu kadar zarar çektirdiler.
Halimiz bitkin olup dükkân kiraları
mızdan âciz iken, böyle züyûf akçenin
yüzonsekizine bir altun istemek ne de
mektir? Bir veçhile im kân ve kudreti
miz yoktur».
Ahmed Paşa hiddetli davranarak: «Dı
şarı çıkın, bire kâfir gidiler, tedarik edin!» diye kovmuş, onlar da «hâşa ka.
bul etmeyiz, biz ehl-i islâmdamz» di
ye bağırarak dışarı çıkmışlardır. Esnaf
reislerinin böyle bir muameleye maruz
kalmaları üzerine dükkânları kapayıp
büyük bir topluluk halinde şeyhülislâm
Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendi’nin
evine gidip, vaziyeti anlattıktan sonra:
Siz şeyhülislâmsınız, bizim hak
kımızı görüp bu belâyı başımızdan def
etmek gerek. Bu zulmün def’ine bizzat
padişah-ı islâm hazretlerinden rica ede
riz. Vezire vardık, bize kâfir gidiler di
ye şetm eyledi. Vükelâsından üm it kal
madı. Kalk ahvalimizi padişaha bildir»
Dediler, Birkaç ay önce şeyhülislâm
olmuş bulunan Karaçelebi-zâde, böyle
şeylere karışmadığını, veziriâzama git
melerini söyleyince içlerinden birkaç
kişi ileri çıkarak :
«— Kendinizden kürkler istenince
ayağa kalkıp Sultan İbrahim'i ve veziri
katlettiniz. Ya şimdi bizim ahvalimiz
içiıı neden karışmazsınız? Elbette emir
şer'in. Ya kalk önümüze düş. ya hemen
ne olacaksa olsun*.
Şeyhülislâm Karaçelebi-zâde bu acı
fakat doğru sözlere rağmen, sadrıâzama
tavassutta bulunacağını beyanla onları
atlatmıya çalışıp, at eğerlensin ebdest
alayım bahanesiyle oradan savuşmak is
tedi. Lâkin kendisini ata bindirdiler ve
aralarına alıp sarayın yolunu tuttular.
Böylece, Osmanlı tarihinde ilk defa,
hükümet erkânından şikâyet ve hak ta
lebinde bul'.nmak üzere, sırf halktan
mürekkep bir topluluk meydana gelmiş
bulunuyordu. Bunlar saraya doğru yol
alırken tellâllar bağırttırarak dükkânla
rı kapattırdılar. Onbini mütecaviz biı
kalabalık saraya gidip Bab-üs-saade önürıe kadar girdiler ve padişahı ayak
divanına çağırdılar. Çocuk padişah ha
zırlanan taht'a Oturunca, durumlarını
anlattıktan sonra :
î — Padişahını, bu zulme takatimiz
yoktur. Lalana vardık, bize kâfirler diye
şetmeyledi. Halen sana geldik. Halife*!
ruy-ı zeminsin, hakkımızı hak edip üzerimizden bu zulmü def eyle».
Sultan Mehmed, kendilerini dinle
dikten sonra «size böyle bir zulüm ol
duğuna benim rızam yoktur» dedi, işiıı
aslını anlamak üzere sadrıâzamı çağırttıvsa da Melek Ahmed Paşa korkusun
dan gelemedi. Neticede (Naimâ C: 5 S:
101), Kanunî Sultan Süleyman kanunu
nun dışında kalan vergi ve tekâliften
affedildiklerine dair esnafın eline bir
hatt-ı hümâyun verildi.
Esnaf kalabalığı bu hatt-ı hüm âyu
nu aldıktan sonra hemence dağılmadı.
Ocak ağalarının tegallübünden çöle za
rar görmüş olan bu insanlar, onların tegallübleri devam ettikçe işlerin düzelmiyeceğini ve rahata kavuşamıyacâklarıııı biliyorlardı. Onun için padişaha:
*— Padifahım, zulüm ile âlem harap
oldu. Sana ’^ ildirmezler, vezirin ketmeder. Hâlen onaltı tıefer kimesne vardır
ki sana padişahlık ettirmezler, Beytülmal ve miriye ait malları yeyip içederler. Bunlar: Kara Çavuş,' Bektaş Ağa,
Kethüda Bey, Samsuncu Sarı Kâtib,
Deli Birader vesairedir. Bunları zulüm
ile âlemi harap edip devletine müstev
li oldular. Bunlar katlolunmayıp cezala
rı verilmedikçe padişahlık edemezsin»
dedikten sonra veziriâzamm azli ve ocak ağalarının katli babında ayak dire
diler.
Veziriazamın değiştirilmesi
Esnafın büyük bir kalabalık halin
de saraya ¿¡ittiğini duyan ocak ağalan
yeniçerileri Loplıyarak Atmeydam’na ge
tirdiler. Sarayda, veziriazamın azli ve ocak ağalarının katli üzerinde duruldu
ğunu da haber aldılar. Bu sırada büyük
valide sultan taraftan olan ocak ağala
rının bazıları Kösem Sultan’dan aldık
ları talimata da uyarak kendi araların
da konuşup Yeniçeri Ağası Kara Çavuş
Mustafa Ağ?nm sadrıâzamlığım m üna
sip görerek padişaha bildirdiler. Ve bu
kabul edildiği takdirde esnaf cemiye ti
2013
nin dağılacağını da ilâve ettiler. Padi
şah bu teklifi derhal kabul ile Kara
Çavuş'u saraya istedi. Lâkin yeniçeri ağası «mühür buraya gönderilmeden sa
raya gelmem muhaldir! tarzınca cevap
yollayınca, padişah, Lalası Eski Süley
man Ağa ve daha bazı kimselerin tavsi
yesi üzerine Siyavüş Paşa’yı veziriâzam
yapıp, mühr-ü hümâyunu Melek Ahmed
Paşadan getirtti.
Ocak ağalarının baskıyı
artırmaları
Siyavüş Paşa veziriâzam yapılınca,
se rayda bulunan esnaf topluluğuna :
«şimdi akşam oldu, istediklerinizin bir
kısmı da yarın yapılır, şimdi dağılın»
diye nasihat edilince, herkes yann yine
toplanmak üzere evlerine gitti.
Esnafın dağılmasını nıüâteakıp yeni
Veziriâzam Siyavüş Paşa ve Şeyhülislâm
Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendi, büyük
valide Kösem Sultan’dan aldıkları emir
ve talimata uyarak, ocak ağalarının gi
dip, kalabalığın dağıldığını söyledikten
sonra :
«— Bugün kaza savuldu, yarın ted
bir sizindir» dediler.
Bunun üzerine ocak ağaları geceden
itibaren sokak ve köşe başlarına silâhlı
yeniçeriler koydular. Ertesi gün esnaf
yeniden toplanmak isteyince yeniçeriler
tehdit ve sopa ile halkı dağıtıp toplan
malarına imkân vermediler. Bu arada
birkaç kişiyi de öldürdüler.
Böylece, Osmanlı tarihinde ilk de
fti vuku bulmuş olan halk ayaklanması,
istediğinin tamamına naii olamadan as
keri baskı ile ikinci gün sindirilmiş oldu.
Esnafın ikinci gün toplanamamasiyle
oı_ak ağalarının üzerinden mühim bir teh
dit sıyrılmış oluyordu. Ağaların kurtu
luşunu sağlıyan Kösem Sultan’dı. Naim İ (C: 5, S: 102) , Kâtib Çelebi, AbdüISziz Efendi ve Şerihülmenar-zâde gibi
müverrihlerden naklen bildirildiğine na
zaran : «devleti ayakta tutanın ağaıar ol
duğuna, onlar ortadan kalkarsa devlet
nizamının bozulacağına inandığı» için bü
yük valide Kösem Sultan ocak ağalarını
korumaktaydı. Yine Naimâ’ııın Ma’anoğlu Hüseyin Beyden naklen dinlediğine
göre: esnafın ayaklandığı gün aklı eren
lerden birisi, esnafın isteği kabul edilir
de ocak ağalan öldürülürse, bundan son
ra isyanlarımı! önüne geçilemiyeceğine
dair telkinde bulunduğu için Kösem Sul
tan ağalan korumuştur.
Naimâ’nm yaptığı nakillerde belirtil
diği şekilde. Kösem Sultanın ocak ağala
rım korumasında belki samimî niyetleri
de vardı. Fakat hâdiselerin tetkiki. Kö
sem Sultan'ıı- saltanat sürme, etrafa em
retme hırsı taşıdığım da göstermektedir.
Bu hırs onu Egaları korumaya sevketmiştir. Valide Sultan'ın koruduğu ağalar ise
sırtlarını Kösem Sultana dayayarak tegallübün son mertebesine çıkmışlardır.
Yeni veziriâzam Siyavüş Paşa’m n mühr-ü hümâyunu teslim aldığı gün ağalarla
kendi arasında geçen şu konuşma, bun
ların devlet içinde devlet durumlarını
gösteren pek İbretâmiz bir levhadır
Ocak ağalarının pek nüfuzlularından
biri olan Bektaş Ağa sadrâzama :
«— B akı paşa karındaş, sen bir iş
ettin ama, hiç de iyi etmedin!»
Demiş, Siyavüş Paşa’m n ne yaptığım
sorması üzerine de :
•s—■Bizim müşaveremiz olmadan n i
çin mührü aldın, sana vezareti kim ver
di?»
Diye gayet küstahane bir sual tevcih
etmiştir. Siyavüş Paşa buna :
Bamı vezareti saadetlû padişah
verdi, ben talip ve ragıb olmadım; hat
tâ bir iki defa imtina ettim. Ama fer
man edince emrine muhalefet olmıyacağı
için kabul ettim».
Bektaş Ağa :
«— Böyle ise ne güzel! Allah müba
rek etsin. Ama bizim meşveretimiz olma
dan bir iş edeyim dersen vezirlik edemezsin».
Bektaş Ağa’mn bu tehditkâr sözleri
ne karşı Sadnâzam Siyavüş Paşa, ona
mukabele olacak şekilde yüksekten ko
nuştuktan başka kendilerinin üstündeki
kudreti de hatırlatarak:
«— Padişah hazretleri ne buyurur
sa onu yapar,, fermanına göre hareket ederim. Ferman padişahındır. Bizim ve si
zin boynumuz kıldan incedir» demiştir.
Valid. sultanlar rekabeti ve
padişaha suikast teşebbüsü
Dördüncü Mehmed’in taht’a geçiril
mesinden soma büyük valide Kösem Sul
2014
tan’ııı karşısında mühim bir rakip belir
mişti. Bu, ker.üisinin gelini ve küçük pa
dişahın annesi olan Hatice Turhan Sultan’dı. Dördüncü Mehmed’in saltanatının
ilk yılı zarfmda Kösem Sultan bu reka
beti pek hissetmedi ama, Turhan Sul
ta n ın devlet işlerine dair bilgi edinmesi
ve bu vadide terakki kaydetmesi üzerine
işin rengi değişmeye başladı. Birinci Ahnıed’in zevcesi ve Dördüncü Murad ile
Sultan İbrahim’in anneleri sıfatiyle sö
zünü geçirmiş, daha isabetli bir ifade ile
saltanat sürmüş olan Kösem Sultana bu
vaziyet ağır yeldi. Görünüşe nazaran; onun yeniçeri ocağı ağalarını fazlaca tu
tuşu, salfenai’nı devam ettirebilmek için,
Turhan Sultan gibi bir rakibe karşı on
ları mesnet olarak kullanmak istemesin
den de ileri gelmekteydi.
Daha yumanlarda da işaret olunduğu
üzere, Kösem Sultanın ocak ağalarına
istinadına m ¿kabil, Turhan Sultan da sa
ray ağalan ye hizmetlilerine istinat edi.
yordu: Saray ağalarının nüfuzu Turhan
Sultanın işlev vukufu ile kudretinin art
ması nisbetincıe çoğalıyordu. Kösem Sul
tamın ocak ağalarına itimat ettiğini, bu
yüzden ccak ağalarının tegallüplerinin
arttığını bütün saray erkânı bilmekteydi.
Ccak ağalan iegallüp hareketlerinde bu
lundukça saray ağa ve sair hizmetlileri
Turhan S ultanın etrafında daha sıkı şe
kilde birlegiyprdu. Saray hizmetlileri ara
sından Turhan Sultanın en yakın ve m ü
him adamları harem ağalan idi. Bunlar :
Başlala Süleyman Ağa, padişah öğretme
ni Hoca Reyhan Ağa ve musahib İsmail
Ağa idi. Tuıhan Sultan kayın validesi
Kösem Sultan'ı işlere karıştırmamaya uğ
raştıkça bu harem ağaları gittikçe kuv
vet kazanıyor ve mühim birer şahsiyet
haline geliyorlardı, Böylece büyük ve
küçük valideler arasındaki rekabet za
man geçtikçe, bir taraftan da ocak ağa
la n ile h^rem ağaları rekabet ve geçim
sizliği şekline bürünüyordu. Her gün bir
az daha nüfuzları artan harem ağalan
Kösem Sultan ın adamlarına ehemmiyet
vermez olmuşlardı. Bu vaziyet karşısın
da ocak ağaları büyük valideyi tahrikten
geri durmuyorlardı.
Yeni Saonâzam Siyavüş Paşa'nın ocak ağaları ile arası iyi değildi. Ağaların,
ocağa yeniden onbin nefer yazılması hu
susundaki teklifini Siyavüş Paşa reddet
mişti. Bu sırada îbşir Paşa, ocak ağala
rının öldürülmelerini isteyen Abaza Hasaıı'm topluluğuna katılarak İstanbul'a
doğru ilerliyordu. Sadrıâzam Siyavüş Pa
şa bunla: ü karşı yeni asker yazıp gönder
mek teklifini kabul etmeyince, ocak ağa
lan can korkusuna düşmüştü. Ayni kor
kuya b ü jü k \alide Kösem Sultan da ka
tılmış (Naimâ C: 5, S: 108) bulunuyordu.
Bu vaziyet, karşısında işi kökten hallet
mek iste., en Kösem Sultan ve ocak ağa
ları, kenui bekalarını temin edeceğini he
sapladıkları bir plân hazırladılar. Bu,
müverrih Na m â’nm İfadesiyle : «ağalar,
yeniçeriyi tahrik ve Sultan Mehmed Ha
n'ı aradan kiidırıp, Turhan S ultanı Eskısaray’a sürüp, adamlarını katledip, Sul
tan Mehmed biraderi Sultan Süleyman’ı
cülus etüre. Sultan Süleyman'ın valdesi
Dilâşub Jultaıı bir safdil meczûb meşrep
bir hatundur; valdelik makamının hük
m ünü vermek sevdasında olmaz» plân ve
düşüncesinden ibaretti.
Kösem Sultan'in saray dahilindeki
mahremlerinden Bostaııcıbaşı Ali Ağa,
kara hadımlardan Başkapı-oğlanı ve Kireççibaşı gibi kimseler bu hususta faali
yete geçtiler. Bu arada Kösem Sultan,
Turhan Sultan’m adamlarından dört meş
hur harem ağasının idamlarını istemeleri
için ocak ağalarına bir tezkere (Kâtib
Çelebi, P-zIeke C: 2, 5 : 376) yazdı. Plân
2015
Valide Hatice Turhan Sultan
(Rieaıttf dan)
mucibince. Kösem Sultan'm adamlarının
Sizli çalif-aıai&rlyle, «gece sarayın De*
mir-kapı ;Ie bazı uğrun kapıları açık bı
rakılacak, buradan girecek yeniçeri ve
pğalar şehzâde Süleyman’ı iclâs ettikten
sonra Turhan Sultan ve taraftarlarını gö
türeceklerdi». Plân bu k ad arlıkla da bitmemekteydi. aimâ (C: 5, S: 109) m n de
vamla bildirdiğine nazaran: «Sultan Mehrr;ed Han'ı zehirlemekle, iş suhuletle bi
tip kıtal ve cioale hacet kalmaz diye Helvacı-başı üveys Ağaya iki kavanoz zehir.
3' şerbet verilip, padişaha içirmek için
tenbih olunup, uhdesinden gelebilirse
maıısıb ve nice ihsan vadetmişler» di.
Kösem Sultan'm bu teşebbüsü, cariyelerinden Meleki adındaki kadının va
ziyetten Turhan Sultan’ı haberdar etme
si üzerine tahakkuk etmedikten başka
tersine bu istikamet aldı. Turhan Sul
tan, hem=nce padişahı ve Süleyman Ağa
ile Reyhan Ağa’yı durumdan haberdar
etti. Ayni gün dört harem ağasının öl
dürülmeleri talebini muhtevi tezkere pa
dişaha sunulmuştu. Başlala Süleyman
Ağa, padişahın zehirlenmesi işini ve pa
dişaha gelen tezkereyi öğrenince, bir şey
den habeıi yokmuş gibi davranarak et
rafı kolaçan ettirerek kendi tetkiki so
nunda da Turhan Sultan'a verilen habe
rin doğruluğunu anladı.
Köse/n S u lta n ’m öld ürülm e si
Turhâii S.ntaıı'a verilen haberle Baş
lala Süle/m aa Ağanın yaptırdığı tetkikat neticesi ayni noktada birleşince, bun
lar Kösem Sultanın öldürülmesine karar
verdiler. 3u hararı alıp, lüzumlu gördük
leri tedbiıc. tevessül eyleyenler : Turhan.
Sultan, Başlala Süleyman Ağa, Hoca Rey
han Ağa, Lala İbrahim ve Musâhib İs
mail Ağa baş La olmak üzere ondört kişi
idi. Bunlardan birkaç kişi akşama yakın
ssray avl ısuııa çıkıp belli etmeden etra
fı gözden geçirdikleri zaman büyük vali
denin adamlarının nöbetçilerden daha
fazla silâhlanma hazırlığında olduklarım
gördüler. Bö.vlece duydukları şeylerin
doğruluğı.na k a fi kanaat getirdiler.
Büyük validenin plânını iflâs ettirip
onu öldür/ney: tasaılıyanlar, saray hiz
metlilerinden adam teminine ve onları
silâhlandırmaca başladılar. Bu cümleden
elarak; sayıları 120 kişiyi bulan zülüflü
baltacıları yeniçeri ocağı ağalarının tegallübü .yüz: inden kendilerine mansıp
verilmeyen Has-odalıları, hasılı büyük
valide kahvehanesinde bulunanlar müs
tesna, sair saray ağalanın kendi taraflaıına kazandılsr.
16 ramazan 1061 (2 eylül 1651) ge
cesi iftaî; ve onun arkasından teravih
namazının kılınmasını müte
akip herkes yerli yerine gi
dince, Başlala Süleyman Ağa
ve diğer harem ağalan faali
yete başlayarak kendilerine
bendettikleri kimseleri hare
kete geçirdiler. Bunlar tpadişahımız elden gitti» diye feryad ederek (Naimâ C: 5, S:
111) silâhlanıp has-oda önün
de toplandılar. Süleyman Ağa, teravihten bir iki saat
sonra bu nazırlıkları tamam
larken büyük
valdenin üç
yüzden mütecaviz adamı si
lâhlı olarak onun dairesini
muhafaza ile meşgullerdi.
Bu sırada saraydaki va
kitsiz ve anormal kaynaşma
Büyük Vaüde Kösem Sultan’m Öldürülmesini tas
yı gören kapı-ağası, Turhan
vir eden bu resim vak’amn hakikatine uymamak
Sultan’m adamlarının yanına
gidip ne istediklerini sorunca
tadır. Avrupalı bir ressamın havai mahsulü oian
«büyük valdeyi isteriz» cebu resim her yende görüldüğü için
cabı ile karşılaştı. Ve hemen
sayfamıza aldık
2016
|;;dip p a "i:t atır bildireyim diyerek orabir düşünceye sahip oldutu görülen m ü
('an ayrıl:.ı. Turhan Sultaıı’a gitmiş ol
verrih Xaimâ (C: ö, S: 115) bu cinayete
ocak ağalarını müsebbib göstererek
ması lâzı-ı geletı kapı-ağast biraz sonra
svalde-i muhtereme gibi bir sahibetüldönünce, padişahın herkesin yerli yeri
ne dağıln alar hususunda emir verdiği
ni bildirdi Bu defa «elbette büyük valdeyi isteriz, veyahut da hepimiz kırılırız*
cevabı ile karşılaştı. O sırada büyük va
lidenin taıaftarlarndan olan Has-odabaşı, Has-ods. efradına nasihata başlayınca
kendisini derhal öldürdüler. Sonra Süley
man Ağa silâhlı insanların önüne düşe
rek büyÜA validenin dairesine doğru iler
ledi. Bir .şıup mücevvezeli (bir nevi ka
vuk] tevaşilerle büyük validenin daire
sini bekliyen
başkapı-oğlanı bunların
ilerlemesine mani olmak isteyince ken
disini öldürdükleri gibi diğerlerini de ka
çırdılar. Bu sırada dışarıdaki sesleri du
yan büyük valide Kösem Sultan ocak agalarmm eld'ğini zannederek nöbetçile
re «geldiler mi?* diye seslendi. Kapı deh
lizine kadar gelmiş olan Süleyman Ağa
buna «Be'i geldiler, taşra buyurun» d i
ye cevap /erdi. Kösem Sultan gelenlerin
kim olduğunu anladığından aklı başın
dan gitti ve tan korkusuvle «odalar içi
ne girizan olup nihanhanelerin birine gi
rip dolap üzf-rinde bir mahfi gurfeyesgizlendi aî’.sa, Süleyman Ağa ve adamları
silâhlı olarak odalara doldular Kösem
Yine bir AvrupalI ressama güre
Sultanı girlendiği yerden eteklerinden ve
Kösem Sultan’ın yakalanması
ayaklarından tutarak aşağıya
indirdiler. Zülüflü baltacıla
rın eskilerinden olan Küçük
Mehmed, büyük valideyi vu
ra vura sersemlettikten son
ra pencere perdelerinden bi
rinin ipini keserek bununla
boğdu. Boğularak öldürülme
si sırasında Kösem Sultanın
ağzından ve burnundan boşa
nan kanlar celladının ellerini
ve üstünü başını kıpkırmızı
kesmişti. Cinayeti müteakip
katil ve arkadaşları büyük
valide dairesini yağma etti
ler.
Böylece, Osmaniı tarihin
de ilk defa bir valide sul
tan, cinayet kurbanı halinde
öldürülmüş oluyordu. Um u
Kösem'in öldürülmesi (Ricaut’dan)
miyetle Kösem Sultan lehine
2017
hayat devletlû ol bi insaf mutasallıtlarııı uğruna şehid oldu* der.
Kösem Sultan’m öldürülmesi
hâdisosi karşısında sadnâzam
Hâdise gecesi Veziriazam Siyavüş
Faşa kazaskerleri iftara davet etmişti.
Vemek es.'as.nda iç-oğlanlan ve çagnıgirlerin birbirine bakışıp işaretleşmele
rinden fevkalâde bir şeyler cereyan et.
t ‘ği anIai;iİJyoTdu. Bir anda ortalıkta so
ğuk bir iıava esmeye başladı. Bunun se
bebi tam o sırada ocak ağalarının, ida
mını talet ettikleri harem ağalarının bir
listesini Samsuncu Ömer Ağa ile veziria
zama göndermiş olmalarıydı. Samsuncu
ile birlikte bir grup da yeniçeri gelmiş
ti. Yemeğ.n üzerine kahveler de içilince
Samsunc'f veziriazamla görüşüp getirdiği
tezkereyi vercikten sonra, ocak ağaları
nın kendisini Ağa-kapısında bekledikle
r d i söyledi. Aldığı tezkere üzerine hayli
hayrete kapılmış olan Siyavüş Paşa, bu
davet karşısında korku ürpertileri de
geçirdi. Saray veya Ağa-kapısmdan han
gisine gi Kilesinin münasip olacağım reisülküttaö ile müzakere ettikten sonra sa
raya gitmeye karar verdi. Siyavüş Paşa,
Bâb-ı hüm âyunu açtırdıktan sonra Orti«-kapıya kadar geldi. Burayı da açtı
rarak içeri girdi. Divan günleri bölük ağalarının otuıduklan tahta peykeler üzeriııe oturup, idamı istenen harem ağa
larına dair bir tezkere yazarak padişaha
gönderdi. Telhisini götüren adamın hare
me vâsıl olması kadar bir zaman geçtiği
sırada sarayda bir gürültünün koptuğu
nu ve eli kılıçlı kimselerin etrafı aldığı
nı duyunca telhisinin cevabını bekleme
den saraydan dışarıya kaçtı ve doğruca
kendi kanığına geldi. Onunla beraber
gelmiş oi&n Samsuncubaşı Ömer Ağa da
süratle Ağa-kapısımn yolunu tuttu.
Süleymaniys'deki Ağa-kapısında (ye
niçeri ağası dairesi) toplanmış olan ocak
ağaları oradaki Tekeli köşkünde iftar et
mişlerdi. O sırada saray tarafına göz at
tıklarında saray içinde her zamankin,
den fazla mumlar ve ışıklar yandığını
görmüşlerdi. Onlar bu ışıklara bakarlar
ken samsuncubaşı oraya yetişti ve: <rAllahu âlem valdenin işi bitti. İçeride kılıç
lar çekilmiş, tut, kap sedası asümana çı
karken biz bâb-ı hümâyundan güçlükle
dışarıya can attık* diye durumu anlattı.
Sadnâzam, konağına geldikten biraz
sonra padişah tarafından saraya çağırıl
dı. Huzura çıkınca Süleyman Ağa’yı hü
kümdarın yanında gördü. Turhan Sultan'm başlalası bu anda hâdiseyi tafsilen sadrıâzama anlattı.
O arada padişah sadrıâzama :
«— Lala, ahval malûm olmuştur. Sa
dakat ile hizmetinde daim ol, devletime
ihanet üzere olanların cezaları verilsin»
dedi.
Siyavüş Paşa padişahın yanından ay
rılınca sarayın etrafını gezdi. Bazı gizli
kapıları açık bulduğundan bunların ne
den açık bırakıldığını sorunca büyük va
lidenin emriyle böyle hareket edilmiş ol
duğu cevabını aldı. Bu arada büyük vali
denin adamlarından birkaç kişiyi idam
ettirdi. Bostancıbaşı Ali Ağa'nm da ye
rinde bulunmadığı görülerek sabahleyin
başı kesildi. Kösem Sultanın adamların
dan kireççi başı da avni akıbete uğra
tıldı.
Ocak ağaları tegallüfaünün
sona ermesi
Büyük valide Kösem Sultan’m öl
dürülmesiyle yeniçeri ocağı ağalan en
büyük desteklerini kaybetmişlerdi. Bu
nunla beraber ocağın nüfuzlu şahsiyetle
ri olduklarına göre, birbirlerine düşme
den topluca hareket eder ve yeniçerileri
de arkalarından sürüklerlerse yine m ü
him birer kuvvet sayılabilirlerdi. Fakat
Kösem Sultan’ın öldürüldüğü gecenin sa
bahında başvurulan bir hareket bunları
bir kuvvet olmaktan süratle çıkarıverdi.
Hâdise gecesinin sabahında (3 eylül
1651 — 17 ramazan 10661) padişah ve
zirler, ulema, bölük ağaları ve sair dev
let erkânına haberler göndererek saraya
davet etti. Açıkça anlaşıldığına göre bu
davet Turhan Sultan’m Başlalası Süley
man Ağanın telkini ile yapılıyordu. Ule
madan birçok kimseler, vezirler ve devlet
erkânı saraya geldiği sırada Dördüncü
Sultan Mehmed Bab-üs-saade önüne ku
rulan taht’a çıkıp oturdu. Bu arada eski
kazaskerlerden Hanefî Efendi ve Hocazâde Mesud Efendi padişaha, sancak-ı şe
rifin çıkarılması, şehre tellâllar gönderi
2018
lerek padişaha itaat eden her müslümanın saraya gelmesi, gelmeyenlerin ceza
larım bulacaklarının ilânı tavsiyesinde
bulunuldu. Bu tavsiyelerin her ikisi de
tatbik olundu.
Bu davete icabet etmıvenlerden şey
hülislâm ve kazaskerler azledildi. Şeyhül
islâm Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendiv’ye saraya gitmesi ısrarla tavsiye olunduysa da ocak ağalarım gücendirmek
istemediği ve neticede onların ağır basa
caklarını tahmin ettiğinden ağaların ya
nında Orta camiinde kalmıştı.
Sancak-ı şerif altına davete gelmiyenlerin idamına fetva verildiğinin ilânı
muazzam bir tesir yarattı. Resmî vazife
sahiplerinden başka İstanbul halkı da
sarayın yolunu tuttu. Böylece sarayın av
lusu, Ayasofya ve Sultanahmed meyda
nına kadar asker sivil halk ile doldu.
Ulema, devlet erkânı ve halk sara
ya gitmekteyken yeniçeri ağası ile ocak
ağalan, Ağa-kapısında durmanın doğru
olmıyacağını söyliyerek Aksaray'da Yeni-odalardaki Orta camiine gittiler. Ye
niçeri ağası bu maksatla ata binerken :
«— Bu musahib ve mukarriplerin et
tikleri nedir? Devlet umuruna müdahale
edenleri istemeyiz. Valide Sultanı etbaı
ile katlettiler, bu nasıl iştir? Bundan
sonra validenin kanını isteriz»
Deyince, yeniçerilerden biri «sen va
lidenin vârisi mi oldun?» diye seslendi.
Bu vaziyet ocak ağalanm n tahakkümün
den yeniçerilerin bir kısmının memnun
olmadıklarını gösteren bir işaretti.
Birkaç gün önce esnaf saraya git
mek isterken onlara mâni olan yeniçe
riler, bu defa açıkça halka müzaherette
bulunuyordu. Saraydaki kalabalık art
makta devam ederken Hoca Sadeddin Efendi’nin torunu Ebu Said Efendi şeyhül
islâmlığa, Hanefi Efendi ile Hoca-zâde
M esu d Efendi kazaskerliklere tâyin edil
diler. Yeni şeyhülislâmın teklifi ile bu
arada bir hatt.ı hümâyûn yazılarak ocak
ağalan saraya çağırıldı. H att.ı hümâyun
da davete icabet etmedikleri takdirde
haklarından gelineceği bilhassa kayde
diliyordu. Yeniçeri ağası bu hatt-ı hü
mâyûna karşı : «Bizden oraya gelecek
yok. Biz burada dururuz ve padişahımı
za âsi olmayız. Üzerimize gelirlerse kar
şı koyup döğüşürüz» şeklinde cevap ver
di. Fakat bu sırada yeniçeriler ağalanıl
inadının yersizliğinin farkına varmışlar
dı. Onun için çözüntü başladı. Bölük su
bayları ve neferlerin çoğu sancak-ı şerif
altına koşarlarken yeniçeri ağasını biri
si uyartmaya çalışarak odalarda asker
kalmamak üzere olduğunu bildirdi. Bu
arada Samsuııcu Ömer Ağa «padişahın
birkaç haremağasıııa kendilerini değiş
miş olduğunu, buna mukabeleteıı şehri
birkaç yerden yakmayı ve evleri yeniçe
rilere yağma ettirmeyi» teklif ediyordu.
Yeniçeri ağası böyle bir hareketin din
ve devlete ihanet olacağını söyliyerek
reddetti. Gittikçe yalnız kaldıklarını gö
ren ocak ağalarından Kethüda Bey ye
niçerilerin gitmelerine maııi olmak için
altun ve kuruş torbalarım yanma getire
rek, para ile adam tutmaya çalıştıysa da
neferlerden ve çorbacılardan kimse buna
yanaşmadı. Ocak ağalan yalnız kalırken
onlarla beraber Orta camiine gelmiş olan ulema da dağıldı. Abdülâziz Efendi
nihayet Yalıköşkü tarafından saraya gir
mek istediyse de bostancıbaşınm yanın
da kalması için emir verildiğinden ora
dan dönüp Samatya'daki bahçesine gitti.
Ocak ağaları ciddi şekilde yalnız
kaldıklarını görünce can kaygusuna düş
tüler. Bu arada yeniçeri ağası Şeyhülis
lâm Ebu Said Efendiye, Kethüda Bey Sü
leyman Ağa’ya birer tezkere yazarak aflarının temini için yalvardılar. Ocakla il
gilerinin kesilebilmesi için affedildikleri
bildirilirken kendilerine yeni memuriyet
ler verildi. Ve ocağa hemerice yeni ta
yinler yapıldı. Bu cümleden olarak Sekbaııbaşı Kara Hasan-oğlu Hüseyin yeni
çeri ağalığına, Zağarcıbaşılıktan mazul
Küçük Kasım Ağa kul kethüdalıfına, Ocak muhzırlığmdan mazûl Mustafa Ağa
samsuncubaşılığa tayin çdildi. T-egallüb
hareketinin başları olan sabık yeniçeri
ağası Kara Çavuş Mustafa Ağaya Tamşvar (Temeşvar) valiliği, Kethüda (Çele
bi Mustafa) Beye vezaretle Bosna vali
liği, Bektaş Ağaya Bursa sancağı verildi.
Derhal kaleme alman tayin emirleri Boynu-yaralı Mehmed Paşa ile kendilerine
gönderilerek ertesi gün sabahleyin mut
laka memuriyet mahalline hareketleri
emrolundu.
Bursa sancağına gitmeyen Bektaş
Ağa, Silivri-kapı dışındaki çiftliğine sak
lanıp, oradan gizlice yeniçerilerin sam.
surtcu bölüğüne gelerek askeri tahrik et
mek istediyse de samsuncu neferleri ken
disini kabul etmediler. Bunun üzerine şe
hir dahilinde saklanmıya çalışan Bektaş
Ağa yakalanıp saraya getirilerek boğul
du. Evinde bulunan bir mahzen dolusu
para ve ik i güğüm dolusu altunu hazine
namına zaptedildi. Temeşvar valiliğine
gönderilen Kara Çavuş Mustafa Ağa Si
livri civarındaki çiftliğinde tevkif edilip
İstanbul’a getirildi. Padişah tarafından
sorguya çekildikten sonra öldürüldü. Bin
beşyüz kese kadar para ve buna göre
eşyası hazine için zaptedildi. Bosna’ya
gitmekteyken Kara Çavuş’un öldürüldü
ğünü haber alan Kethüda (Çelebi Mus
tafa) Bey memuriyet mahalline gitmiyerek kaçtıysa da nihayet Fireeik’te yaka
lanıp idam olundu. İkibin keselik para
ve sair eşyası hâzineye alındı. Ramaza
nın sonuna kadar ocak ağaları böyle te
mizlenip ortadan kaldırılırken eski Şey
hülislâm Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendi de Sakız adasına sürüldü.
Ocak ağalarının tegallübüne böylece kolay sayılacak şekilde nihayet ve.
rildi ama, bu defa onun yerine harem
ağalarının tegallübü kaim olmaya başladı.
Kösem Sultan’ın öldürülmesi ve ocak ağalarınm ortadan kaldırılmasında en m ü
him rolü oynamış olan Süleyman Ağa
22 eylül 1651 de Dar-üs-saade ağalığına
tayin edilerek saraydaki rütbe ve vazife
si yükseltilmiş oldu. Fakat onun sözü me
muriyeti ile kıyaslanamıyacak derecede
fazla geçer hale geldi.
Veziriazam Siyavüş Paşanın azli
Veziriazam Siyavüş Paşa, kıîlarağası Süleyman Ağa’nın tahakümünü hisset
mekle beraber buna m üm kün mertebe
tahammül göstermekteydi. L âkin Defter
dar Em ir Mustafa Paşayı azlettiği zaman,
Süleyman Ağa’nın onu koruması ve «Em îr Paşayı incitmesinler» diye haber
göndermesi üzerine- araları açıldı. Süley
man Ağanın kuvvetli nüfuzunun herkes
farkında olduğu cihetle, veziriazamın
maiyetindeki memurlar muhtelif düşün
ce ve gayelerle birçok şeyleri kızlar ağa
sına haber veriyorlardı. Nitekim veziriâzamın, Emir Paşa meselesi üzerine «bu
nasıl vezarettir ki ben bir arabm m ağ
lûp ve mahkûmu olayım» deyişini ve İbşir Paşa ile mektuplaşmasını, bu mek
tuplarda kızlar ağası aleyhindeki fikir
lerini Süleyman Ağaya haber vermişler
di. Süleyman Ağa bunları öğrenince, ta
bii derlıal valide sultana veziriâzamm az
lini tavsiyeden geri durmadı. Siyavüş Pa
şanın tayinler münasebetiyle biraz fazla
caize alması da onun aleyhinde k ullanı
lacak kozlardandı.
Valide Turhan Sultan kızlar ağası
nın tavsiyesini müteakip kethüdası M i
mar Kasım Ağa’yı çağırarak, Siyavüş’ün
azli takdirinde Gürcü Mehmed Paşanın
sadarete getirilmesinin münasip olup olmıyacağım sordu. Kasım Ağa ise :
*— Devletlû Sultanım, Gürcü Meh
med Paşa ebleh bir adamdır, bu büyük
hizmetin uhdesinden gelemez. Eğer onu
sadrıâzam yaparsanız Siyavüş Paşa’nın
ondan bin mertebe yukarda durması ge
rekir. Eğer muradınız azletmekse Siyavüş’ten üstün bir adamın veziriâzam ol
ması makuldür* dedi.
N aimâ’ya (C: 5, S: 170) göre, Kasım
Ağa, valide sultan «Siyavüş’ten üstün
kim var?» diye sorduğu takdirde Köprü
lü Mehmed Paşayı tavsiyeye niyetlen
mişti. Lâkin böyle bir sual tevcih etmeyan valide sultan :
•s— Şim dilik Gürcü’yü edelim, uhde
sinden gelmezse tedarik mümkündür*.
Şeklinde konuşması üzerine Kasım
Ağa valide sultanın huzurundan aynldı.
Anlaşılan, kızlar ağası valide sultana
Gürcü Mehmed Paşayı tavsiye etmişti.
Siyavüş Paşa’dan mühr-ü hüm âyû
nun alınması dar-üs-saade ağasının n ü
fuzunun derecesini, ayni zamanda etra
fa ne tarzda hükmetmeye çalıştığının da
örneğini vermektedir. Siyavüş Paşa sa
raya davet edilince, kızlar ağası onun pa
dişahla buluşmasını önledikten başka,
içeri girer girmez :
«— Ver mührü!»
Diye gazabla hitab etmiş ve Siya
vüş Paşa’m n :
«— Padişahın huzuruna varalım, ba
kalım azlimizin sebebi ne imiş?» sözüne
karşı yumruğunu sıkıp üzerine yürüye
rek küfür dolu kelimelerle :
«— Mührü ver, yoksa ağzım kıra
rım!»
2020
Deyince Siyavüş Paşa çıkarıp m üh
rü verdi. Darüssaade ağası, Siyavüş Pa.
şa’yı bostancıbaşı hapsine attırdıktan
sonra katlettirmek istediyse de Valide
Sultan C'nım öldürülmesine izin vermedi.
Böylece bir siyah hadımın arzusu neti
cesi, N aim â’nm «her umurda makam-ı
vekâletin hükm ünü vermek üzere hare
ket ederdi» dediği bir adam sadaretten
uzaklaştırılıp, doksanlık âciz bir ebleh
hükümetin başına geçirildi (30 ekim
1651).
Tarlıoncu Ahmed Pasa’mn
sadnâzamlığa tayini
Siyavüş Paşadan sonraki sadrıâzam
Gürcü Mehmed Paşa, çok âciz bir kim
se idi. Bunun beceriksizliğinden kızlar ağası istifade ediyor ve sadrıâzamı hük
mü altında tutarak, hem saltanat sürü
yor, hem de servet biriktiriyordu. Gür
cü Mehmed Paşanın aczine dair mütead
dit misaller zikreden Naimâ (C: 5, S:
203 - 216) nın belirttiği üzere, onun ac
zini meydana çıkarıp münakaşadan ge
ri kalmayan Anadolu Kazaskeri Hocazâde Mesud Efendi idi. Onun, sık sık ve
ziriazamı bozup mat etmesi saray dışın
da da duyulmuş ve halk arasında, işlerin
başına muktedir ve müdebbir bir vezi
riazam geçmelidir, diye söylenmeler baş
lamıştı. Gürcü Mehmed Paşa bunun far
kında olduğu halde sadrıâzamlığı bırak
mak istemiyor, rakip gördüğü kimseleri
İstanbul’dan uzaklaştırarak
mevkiinde
tutunmaya
çalışıyordu. Onun bu hali
karşısında Hoca Mesud Efendi de eski
Mısır valisi Tarhoncu
Ahmed Paga’yı
veziriazam yaptırmak istiyordu.
Bu sırada devlet çok sıkıntılı gün
ler yaşamaktaydı. Anadolu’nun durumu
ivi değildi. Hâzinede para yoktu. Girit’e
vardım yapılması ve donanmanın m ü
him sayıda gemilerle takviyesi gereki
yordu. Gürcü Mehmed Paşa gibi okur
yazar olmıyan bir cahil âcizin bunların
tekini bile muvaffakiyetle başarması
imkânsızdı. Bu haline rağmen Tarhoncu
Ahmed Paşa’nm sadrıâzam yapılacağını
anlıyarak sipahileri tahrike teşebbüs et
mekteydi. Bu sırada Gürcü Mehmed Paşa'nın mallarını müsadere ve Yedikule’de hapsettikten sonra Yanya sanca
ğına tayin etmiş olduğu Tarhoncu Ah
med Paşa, Hoca-zâde Mesud Efendİ’nin
tesiriyle sadaret kaymakamı yapılmak
üzere yoldan geri çevrilip İstanbul’a ge
tirtilmişti, G irit’e yardım kuvveti götü
recek donanma inşasındaki usulsüzlük
ve suistimal dolayısiyle Hoca-zâde, sadrıâzamı acı şekilde tenkid edince Gürcü
Mehmed Paşadan m ühr.ü hümâyûnu alan padişah, kimin sadrıâzam yapılması
nın münasip olacağını soruşturdu ise de
kesin bir cevap alamadı. Bu vaziyet kar
şısında padişah mühr-ü hüm âyûnun G i
rit serdarı Hüseyin Paşa’ya gönderilme
sine, Tarhoncu Ahmed Paşa’nın da sa
daret kaymakamlığı etmesine karar ver
di. Lâkin Valide Sultan ve onun telkini
ile hareket eden padişahın arzusuna rağ
men Gazi Deli Hüseyin Paşa’nın sadrıâzamlığı tahakkuk edemedi. Zira, veziri
azamların serdar olması takdirinde ka
pıkulu ocaklarının serdarla birlikte sefe.
re gitmeleri kanundu. Halbuki hâzinede
kapıkulu ocaklarının maaş, harcırah ve
postal paralarım karşılıyacak kadar pa
ra yoktu. Onun için bir hayli müzakere
lerden sonra en nihayet Tarhoncu A h
med Paşa’nm sadnâzamlığa getirilmesi
uygun görüldü. Erkânın meşvereti ile bu
karar alınıp vaziyet padişaha bildirilin
ce, Sultan Mehmed
Tarhoncu Ahmed
Paşa’yı tahtın önüne kadar (Naimâ C:
5, S: 223) çağırarak:
«— Paşa ne dersin? Bu üç husus ki
biri Girit, biri donanma ve biri de mevacib ve masarife mal yetiştirmeyi taahhüt
eder misin?»
Dedi, Tarhoncu da tereddüde kapıl
madan:
«— Ferman padişahımındır, taahhüt
ederim»
Cevabını vermesi üzerine, padişah
mühr-ü hümâyûnu ona verdi. N aimâ’nın
Şarihülmenar-zâde’den naklen bildirdi
ğine göre; padişah m ührü Ahmed Paşa
ya verirken, ileri sürdüğü üç şartı ta
hakkuk ettirmek üzere sadakatle çalış
ması hususuna m üftü ve kazaskerleri
kefil tutmak istemiş, onlar da böyle şey
lerde kefaletin değil yardımın mevzuubahis olacağını bildirmişlerdir. Bu cevap
karşısında meşvereti elden bırakmama
sını tenbih eden padişah, Ahmed Paşa
ya:
«— Baka, her vezir mazul olmaz,
saknı. Eğer taksirin zuhur ederse başı
nı keserim» dedi.
Bunun üzerine Ahmed Paşa:
«— Padişahını, benim de iki ricam
vardır. Evvelâ miri malını kimde bu
lursam tahsil edeyim, kimse mani olma
sın ve tedbirime kimse karışıp muarızlık
etmesin. İkincisi Gürcü Mehmed Paşa
gelişigüzel ve ifrat
üzere maa§ verip
muzır ihdaslarda bulunmuştur, bunlar
ilga edilsin® dedi. Padişahtan bunla
rın ikisine dair birer hatt-ı hüm âyûn al
dı. Ayrıca her işte müstakilen hareket
edeceğine dair eline bir hatt-ı hümâyûn
da verildi (20 haziran
1652). Bundan
sonra Tarhoncu Ahmed Paşa orada bu
lunan erkâna hitaben:
«— Ben bu makama lâyık değilken
Allahu Tealâ lâyık görüp ihsan eyledi.
İmdi, ya her 11e dilersem ederim, ta ki
Devlet-i Aliyyeye bir nizam veririm, ya
hut da kelleyi veririm. Sairleri gibi ölüm
korkusu ve el hatırı gözlemem; rüşvet
ve şefaat ile bir mansıp veremem» dedi.
Tarhoncu Ahmed Pasa'nın
sadrıâzamlığı ve icraatı
Tarhoncu Ahmed
Paşa sadrıâzam
olduğu sırada hâzinede müthiş para sı
kıntısı çekilmekteydi. Zâten diğer m ü
him işlerin halli de bu sıkıntının gide
rilmesine bağlıydı. Onun için, devlete
samimi şekilde hizmet etmek isteyen
Tarhoncu Ahmed Paşa mesaisinin m ü
him kısmını bu davanın halli hususuna
hasretti.
Hâzinenin para sıkıntısı çekmesi ye
ni bir şey değildi. Sultan İbrahim’in ilk
sadnâzamı Kemankeş
Kara
Mustafa
Paşa’nın ölümünden sonra israf ve sui
istimallerle bu sıkıntı her geçen yılda
biraz daha artmıştı. Bu yüzden devlet
hizmetleri hayli aksıyor, usulsüzlükler
karşısında halk tabakası ıstırap çekiyor
du. Devlet hizmetleri namuslu eller ta
rafından yürütülüp, israftan kaçınılsa ve
bu yolda sebatkâr davranılsa zamanla iş
ler düzelebilirdi. Tabi’i bu mühim şeyle
rin takip ve tatbiki esas itibariyle sadnâzam ın icraatına bağlıydı.
Tarhoncu Ahmed Paşa sadaret ma
kamına geçerken padişahtan aldığı hatt-ı
hümâyûna güvenerek işe koyuldu. Ev
velâ hal ve vakti müsait olan divan er
kânı ve sair kimselerden hâzineye im
dat şeklinde para istedi. Pek aceleci dav
randığı bu işte kısa zamanda iki yüz
keseden fazla para temin etti. Tarhoncu
Ahmed Paşa bu arada hayretle karşıla
nan bir harekette de bulundu: «Halk k ı
lıçtan korkar, gayrı şeyden korkmaz»
mülâhazasiyle, zindanlardaki kürek mah
kumlarından bir kaç kişiye (Naimâ, C:
5, S: 226) sırmalı zengin elbisesi giydi
rerek öldürttü ve cesetlerini herkesin
görmesi için kalabalık caddelere bırak
tırdı. Lâkin halk bunların aslen fakir
mahkûmlar olduğunu anlamakta gecik
medi. Tabi’i bu hareket halkın zaviye
sinden onun lehinde bir not olmadı. Za
manındaki
müverrihlerin
kaydettiği
veçhile; matbah. tersane, tophane ve sair
yerlerle maaşa bağlı askerin defterleri
ni yoklayıp m üm kün mertebe israfları
kesip masrafları azaltmakla işe başlama
sı gerekirken, bir kaç zavallının kanını
dökerek ehemmi mühimine tercih etmiş
oldu. Ancak bu gözdağı hareketinden
sonradır ki zikri geçen defterleri tetkik
ettirdi.
Tarhoncu Ahmed Paşa, ilk günlerde
kendisini tebrike gelen gümrük eminin
den hazine için üç yüz kese para istedi.
Aynı zamanda matbah ile koyun emini
olan bu adam bir çok koyun sürüsüne
sahip olup İstanbul’un et piyasasını eliııde tutuyordu. Ahmed Paşa bir çok
kimsenin yanında bu talepte bulunup,
rüşvet ve iltimasa teşebbüsünün kendisi
için felâket doğuracağını ihtar edince,
adam hem istenilen parayı getirdi, hem
de orada bulunanlar sadrıâzamııı tesir
kabul etmiyeceğini peşinen görmüş oldu
lar. Ahmed Paşa’nm hatır gönül dinle
meden çalışması ile alâkalı ve bu babım
dan zikri gereken mühim bir hadise de,
Valide Sultanın meşhur adamı Darüssaade Ağası Süleyman Ağa’nın azlidir. Sü
leyman Ağa, azledilen yeniçeri kâtibinin
tekrar vazifesine alınması, kendi adam
larından birinin Mısır valiliğine tayini
için sadrıâzama müteaddit defa müraca
at etmiş, Ahmed Paşa da bu durum kar
şısında onu Valide Sultana şikâyette bu
lunmuştur. O arada Valide Sultanın mürebbiyesi evlenirken bir kürk ve para
meselesinden dolayı Valide Sultana kar
şı hürmetsizce sözler sarfetmesi ağanın
2022
Tarhoneu Ahmed Paşa bütçesi
(İlâve : 128)
★
Tarhoncu Ahmed Paga nın Osmanlı
tarihindeki şöhreti;
rüşvet ve irtikâbı
önleme, masrafları kısmak suretiyle ha
zine açığını kapatma yolundaki gayret
lerindeıı başka hazırladığı bütçe lâyiha
sından da ileri gelmektedir. Devletin on
yıllık gelir gider hesaplarının mukayese
si ile 1065 yılındaki gelir ve gider mik
tarını gösteren bu lâyiha, pek çok tarihcilerce, Osmanlı
imparatorlusunda tan
zim edilen ilk bütçe zannedilmiştir. Hal
bu ki, lâyihanın kendisi bile, geçmiş on
yıla ait mukayeseyi ihtiva ettiği cihetle
ilk bütçe olmadığını göstermektedir. Av
r u p a lI müverrihleri ve son yıllara gelin
ceye kadar bizde ki tarihçileri bu mese
lede hataya sevkeden âmil, Osmanlı ta
rihçilerinin devletin irat ve masrafların
dan sarahatle ve rakam zikrederek bah
setmemişleri olsa gerek. Şayet, tarhoncu
bütçesinin hazırlandığı sırada mali sıkın
tı olmasa, buna çare
bulunmak üzere
çetin gayretler lıarcanmasa ve bu mevzu
üzerinde padişahın huzurunda müzakere
ler cereyan etmeseydi, Osmanlı tarihle
rinde 1063 hicri yılı bütçesine alt bilgi
de yer almıyacaktır.
Meselâ «Aynî Ali
risalesi» nde, bütçe açığının belirtilmesi
vesilesiyle 1564, 1592, 1597 yıllarının irat ve masrafları kaydolunmuştur. Nite
kim 1063 den sonraki devrede de dev
let masraflarıyla ilgili pek mühim bîr
şey cereyan etmemişse, kaynakların
bolluk ve genişliğine rağmen, tarihlerde
bütçeye ait malûmat göze çarpmaz. Esasen Tarhoncu bütçesinin OsmanlIlarda
ilk bütçe
olmadığını İfade edecek (üçünoü cildde 1456 ıncı sayfaya bakınız)
bir çok deliller mevcuttur.
Tarhoncu bütçesinin on yıllık muka
yeselerle birlikte
hazırlamşma tersane
bahçesinde padişahın huzuru ile yapılan
bir toplantı vesile teşkil etmiştir. Hâzi
nenin para sıkıntısına bir çare bulmak
gayesiyle 19 rebiülevvel 1063 {milâdi :
17 şubat 1653) günü veziriâzam, şey
hülislâm, kaptan-ı derya, defterdar
ve
kazaskerlerin iştirakiyle yapılan bu top
lantıda, o sırada onifci yaşında bulunan
Dördüncü Mehmed :
j
2023
«— Babam merhum zamanında ve
daha evvellerde devletin iradı masarifine
kifayet eder ve belki de artardı. Benim
masrafım babam kadar yok. Irat yine
evvelkidir: şimdi irat yetişmeyîp tersane
ve sair mühimmata akçe tedarikinde iz
hara acz etmenizin sebebi nedir?»
Diye sorunca, Veziriâzam Tarhoncu:
«— Padişahım, devlet-i aliyyenin ih
racat ve masarifi şimdi evvelkiden ziya
dedir. Onun için kifayet eylemez»
Cevabını verdi. Bu sual ve cevabı
müteakip orada bulunanlar muhtelif şey
ler söylediler. î'yeticedeJ birkaç senelik
irat ve masraf hesabı çıkarıldıktan sonra
durumun padişaha arzı ve buna göre bir
tedbîrin
düşünülmesine karar verildi.
Kararı müteakip, hazine hesaplarının tet
kiki için defterdarlığa gereken hatt-l hü
mâyun yazıldı.
Bu karar ve hatt-ı hümâyûndan son
ra divan üyeleri Defterdar Paşa sarayın
da. bir toplantı
aktettiler. Toplantıda
defterdar, 1063 fmilâdi 1653) senesinde
devlet hâzinesi gelirinin 24 bin yük (2
milyon 400 bin akçe), masrafın bundan
1200 yük fazla olduğunu, yani 25 biıı
200 yük bulunduğunu bildirdi. Naimâ ta
rihi ve Kâtib Çelebi'nin «Fezleke» sinde
belirtildiğine göre; bu 24 bin yükün 6
bîn yük kadarı İstanbul'daki gider mik
tarı olup üst tarafı memleketin diğer
yerlerindeki sarfiyata aitti. Bu ifadeden
anlaşıldığına göre
Osmanlı hazine he*
saplarında İstanbul'daki gelir ve giderlerle^ memleketin sair yerlerine ait gelir
giderlerin hesabı ayrı kaydedilmekteydi.
Defterdar; hazine gelir ve giderini
söylerken aradaki açıgm bir sene sonra
ki varidatın zamanından önce tahsili su
retiyle kapatılmaya çalı sildiğim da İlâve
etti. Defterdarın okuduftu rakamların ar
kasından herkes fikrini söyledi. Netice
de, bir karar olarak* müverrih Naimâ’run ifadesiyle:
«Kara Mustafa Paşa zamanında, 1053
senesinde İrat ve masarif beraber olup
hatta irattan biraz mebaliğ artmış idi;
sonra açığa ne sebep oldu; her kalemden
on yıllık vekayi çıksın, bu malûm olduk-
gözden düşmeye . başlamasına yol aç
mıştı. Onuıı için Veziri âzamin şikâyeti
tesirini göstererek azli temin edildi,
Osmanlı tarihinde kendi adı ile anı
lan bütçe lâyihası ile meşhur olan Tarhoneu Ahıned Paşa, saraydan gelen te
sir ve tavsiyelere bile aldırmadığından
rüşvet ve İrtikâp yolu kapanmıştı. Ve
ziriazam hâtır ve
gönül
dinlemeden
mutlak bir doğrulukla çalışıyordu.
Defterdar Zurnazen Mustafa Paşa,
sadrıâzamm da müşahede eylediği para
kifayetsizliğinden şikâyet ettiği içiıı pa
dişahın huzurunda bir toplantı yapıldı.
Veziriazam, şeyhülislâm, defterdarlar,
kazaskerlerin hazır bulunduğu bu top
lantıda. mevcut malî sıkıntıya çere bul
mak üzeı'e müzakereler
cereyan etti.
Neticede (M. Belin; Türkiye İktisadî Ta
rihi S: 144): Valilerin bundan sonra vi
lâyet varidatından
kendilerine
maaş
karşılığı tutulan meblağ ile iktifa etme
lerine ve varidat fazlasının «irsaliye»
namı altında İstanbul'a gönder mele ri ne;
Erzurum, Çankırı, Kastamonu. Manisa
ve sair bazı eyâlet ve sancakların ilti
zama bağlanıp (İsmail Hakkı Uzıtnçarşılı, Osmanlı Tarihi: C: 3, S: 269) vali
lerin bu iltizamdan muayyen bir kısmı
nı her yıl hâzineye
göndermelerine;
bunlardan başka has, zeamet ver paşmaklık sahiplerinin bunlardan ellerine
geçen irattan ihtiyaçtan fazla olanını h â
zineye devretmelerine karar verildi. İlk
örnek olmak üzere Aiımed Paşa kendi
haslarının gelirinden yirmi bin kuruşu
bunlardan başka has, zeamet ve paşmaklıklardan hazîneye terkedilecek m ik
tar yediyüz bin kuruş olarak hesaplan
mıştı. Yine bu toplantıda verilen karar
cümlesinden olarak, değirmenlerden se
nede bir riyal (bir riyal bu tarihte sek
sen akçe idi) öğütme resmi alınacaktı.
Yılda altı yüz bin kuruş tutacağı hesap
lanan değirmen vergisinin tatbiki m üm
kün olmadı, Ziı-aT daha Üsküdar’dan işe
başlarken, sipahiler «biz ulûfe almaz
ken değirmenlerimizden akçe alınmak
ne demektir?*
diye şikâyet ve itiraza
kalkmışlardı.
ran sonra ilâcı ne ise görülür* denildi.
Bunun üzerine, mâliyenin alâkalı daIreie-rî 1053 yılından itibaren on yıllık hazine gelir ve gider hesabım çıkarıp ve
ziriazama verdiler, Veziriazam da hesap
durumuna göre, masrafların neden arttı
ğının izahını da yaparak bunu padişaha
sundu. Isto «Tarhoncu. Ahmed Pasa lâ
yihası» budur. On yıllık hesapların tetki
kiyle bütçe açıgmın hangi sebeplerden
ileri geldiği sarih şekilde gözler Önüne
serilmişti. Mevcut sıkıntılı
duruma bir
çare bulunması içip, bir tetkikat yapilîp
Tarhoncu bütçesi meydana gelmekle be
raber, Naimâ’nin da belirttiği üzere bir
netice çıkmadı. Zira, tasarruf temin ede
cek şartlara riayet edilmedi. Bunu yap
ını ya çalışan Tarhûncu Ahmed Paşa’mn
katli ile eskiye nazaran hic fcir şey de
rişmeden bozuk durum ayni şekilde de
vam etti.
Hâzinenin açiğı hakkında müzakere
ler yapan heyette K â tib Celebi bu mesele
ile ilgili «Düstur-ul-amel li ı$Jah-il-haIeh>
adını taşıyan bir risale kaleme alarak
padişaha takdim etti. Kâtib
Çe]ebi’nin
risalesindeki tavsiyelere de pek aldıran
olmadı. Nitekim kendisi «Fezleke» sinde
bu hususta: «Hüsam-zâde miiitü iken ol
risaleyi talep eyledi, yazıp verdim; hu
zuru hümayuna ar2 etmig, Risalenizi pa
dişahımıza okuyup ve okuttuk dediler. Lâ
kin mucibi amele gelmiyeeeğin fakir bi
lip asla mukayyeti olmadım; belki za
man ile bir padişah agâlı olup onunla amel eyleyip fevaidini müşahede eyliyes;
der.
Müverrih Naimâ nın istifade ettiği
Ma'an-zâde Hüseyin Bey harem-i hassada bulunduğu sırada mühim vak'alan bir
, • tarih gibi kaydederek "bir mecmua mey
dana getirmişti. Ma'an-zâde, Tarhoncu
Ahmed Paga'nm yazıp padişaha takdim
ettiği irat ve masraf
defterini de bu
mecmuasında iktibasen dercetmisti.
Bibliyografyaı Naimâ; T arih C: 1 ve
5. Hammer (M, A ta): Devlet-i Osmaniye
Tarihi C: 10. M. Belin CM. ZJya): Tür
kiye İktisadi Tarihî. İsmail Hakkı tJzuncarçıli; Osmanlı devletinin
merkez ve
Bahriye teşkilâtı. Kâtib Çelebi; Fezleke
C; 2. Kâtib Celebi;
Düstur-ul-amel li
ıslah-il halel. Mehı^ed
Halîfe; Tarîh-i
Gîlmânl. Silâhdar Mchmed Ağa; Silâhdar
tarihi. C; 1* R3şİd: Tarih C: 1.
2024
■
* *
Tarhoncu Ahmed Paşa’nın katli
Masrafları kısmak, rüşvet ve irtikâbı
önlemek için hatır gönül dinlemede!!
doğrulukla çalışan Tarhoncu Ahmed Pa
şa, Ou yüzden bir hayli düşman kazan
makta gecikmedi. TarhoncuVa hasım ke
silenlerden biri de Kaptan-ı derya Der
viş Mehmed Paşa idi. Padişahın huzu
runda tersanede yapılan bir toplantıda,
donanma ve levazımına tahsis edilecek
para yüzünden veziriazamla kaptan-ı
derya münakaşa etmişler, bu yüzden ikisinin arası fazlaca açılmıştı. Veziriâzam, hazine darlığı sebebiyle Derviş
Mehmed Paşaya 20 kese nakid, 300 ke
selik de havale vermişti. Kaptan-ı der
ya hepsinin nakid verilmeden iş görülemiveceğin: beyan ederken, veziriazam da
paranın mevcut
olmaması dolayısivle
300 keselik havalede ısrar edince birbirlerîyle atışıp (>Taimâ C: 5, S: 275, 292)
karşılıklı acı sözler söylemişlerdi.
Tarhoncu’yu düşürmek isteyen saray
mensupları ve sair kimseler, işte bu mü
nakaşadan ziyadesiyle istifadeye çalış
tılar. Çocuk hükümdarı Derviş Mehmed
Paga'ya meylettirmek için Tarhoncu aleyhine bir sürü yalanlar uydurdular.
Aleyhdarları, evvelâ azli ile bir hudut
vilâyetine gönderilmesinin teminini he
saplarlarken, bilâhare, Naimâ (C: 5, S:
296) m n bildirdiği veçhile: «bu vezir
bütün umurda padişahın tarafına fayda
lı olmak üzere hareket edip, cümlemi
zin hatırım bu dava ile selbeyledi. Dev
letin irat ve masrafı ahvali malûmdur.
Bunun yerine gelecek veziriazam cümle
mizin hatırına riayet ederse yine bir iş
görmeyip bunun sadakatla hizmeti o za
man belli olur. Şimdi bu sağ kurtulur
sa ol vakit evveliyet tariki ile vezir olup bizden intikam alır. Münasip budur
ki, cülus töhmeti ile itham edip, padişa
ha katlettirip şerri havfinden emin ola
lım* dediler. Tarhoncu basımları, yeni
çeri ağalığından çıkma Süleyman Paşa
ya veziriâzamlık vaadederek oyunlarına
vasıta kıldılar. Ve Tarhoncu’nun, kendi
sini tahttan indirerek
yerine kardeşi
Süleyman’ı iclâs edeceğine çocuk padi
şahı inandırdılar.
Neticede Tarhoncu
tersanede donanma
işlerini görüştüğü
sırada saraya çağrıldı ve katlolundu (20
mart 1653 - 20 rebiülahır 1063).
Tarhoncu Ahmed Paşa, katlinden
bir hafta önce öldürüleceğini anlamıştı.
Buna rağmen tuttuğu yoldan dönmedi.
Tersaneden ayrılırken bu gidişin Ölüme
olduğunu kuvvetle tahmin ederek herkes
le helallaşmıştı. Saraya yaklaştığı sırada
yanında bulunan
tezkerecesine: «beni
katletseler acır mısın?» diye sorduktan
sonra, sözüne devamla:
s— Beni katletseler asla muztarib
olmam; şehadet canıma minnettir. Ben
bir belâya giriftarım ki ölümden gayrı
kurtuluş yoktur. Sadakat ve doğrulu
ğumdan bana düşman olan hainlerin söz
leri makbul olup beni haksız vere gayza hedef kıldılar. İyi ve doğru için sây-ü
gayret ve hizmetim bilinmedi» demişti.
Padişaha da :
«— Padişahım, sen beni şer' ile öl
dürmüyorsun. Benim mucib-i kati suçum
yoktur; zulm ile öldürüyorsun. Rûz-u
mahşerde iki elim yakandadır» sözlerini
sarfetmişti.
Derviş Mehmed Paşa’mn
s a d r ıâ za m lığ ı
Derviş Mehmed Paşa sadrıâzam ol
duğu sırada yetmiş yaşında idi. Dördün
cü M urad’ın Bağdad fethinden beri ve
zir rütbesinde bulunduğu cihetle bu ba
kımdan hayli tecrübeli idi. Selefi Tar
honcu Ahmed Paşa gibi dikine gitmiyerek hem sarayı hem de dışarıyı idareyi
başarıyordu. Pek insaflı bir kimse ol
mamakla beraber bu durumunu tecrübe
ve kurnazlığı sayesinde maskeliyordu.
Derviş Mehmed Paşa’nm sadrıâzam.
ljğı sırasında da devleti meşgul eden en
mühim mesele; hâzinedeki para kifayet
sizliği ve Girit harbi idi. Derviş Meh
med Paşa, bütçe açığını kapatmak için
selefi gibi davranmadı. Onun biçiminde
samimi hassasiyet göstermeyen bu adam,
daha ziyade zamanının gidişatına ayak
uydurdu. Hâzineye de müsaderelerle pa
ra bulmayı tercih etti. Derviş Mehmed
Paşa’nm müsadere siyasetine ilk hedef
olan şahıslardan biri Tarhoncu Ahmed
Paşa’nm kethüdası M ümin Ağa idi. Adamcağızı bunun için hapis ve işkence
ye tâbi tuttu. Bu vaziyet karşısında
(Naimâ: C; 5, S: 300) Mümin Ağa:
i — Bizim paşamız rüşvet almazdı;
âlem bilirdi. Vezir kethüdalarının belki
2025
cümle menasıb ashabının irad-ı tabi’i ve
damlarının Valide Sultan nezdindek.
menafi kanunları malumdur. İrat ve
müracaatları üzerine kendisinin İstan
masrafım hesap olunsun; irad-ı tabı'ım
bul’da kalmasına dair hattı- hümâyûn
den hariç hediye ve bâd-ı hava dahi
çıktıysa da, sadrıâzam onu ne yapıp ya
muradları üzere bir şey
farzolunsun,
pıp Girit’e yolladı.
ona göre benden mal talebetsiıılers
Dediyse de, bütün malının karşılı
Valide S ultanın evlendirilip saraydan
ğı olarak peşinen verdiği doksan kese
uzaklaştırılmasını isteyen şeyh
akçeye ilâveten daha fazlası istenerek
hapiste alıkonuldu. Nihayet Mümin ADerviş Mehmed Paşa’nm sadrıâzam ğanın kayın biraderi olan eski Sadrıâzam
lığı sırasında Diyarbekir’den İstanbul’a
Siyavüş Paşa ve ayrıca tbşir Paşaların
gelen Mahmud namındaki şeyh, nakibümektupları, affı için müracaatta bulun
leşraf Zeyrek-zâde Abdurrahman Efenmaları üzerine serbest bırakıldı.
di’ye giderek (Naimâ C: 5, S: 320); «din
Derviş Mehmed Paşa sadrıâzam ol
ve devletin haraba yüz- tutup müslüduktan sonra bir çok makamlarda ta
mihnette
kalmasına sebep;
yin, azil ve tebdiller yaptı. Bu mey an manİarm
şer’i şerifin terk olunup devlet umuru
da mühim olarak Defterdar Zumazen
na kadınların karışmasıdır. Madem ki
Mustafa Paşa’yı Temeşvar valiliğine,
Valide Sultan ve etbaı devlet umuruna
Zumazen’den önceki defterdar Emir Pa
müdahale ederler ve bundan fitne ve
şayı Temeşvar’dan-Kanije’ye tebdil et
fesat çoğalır; gereği olan budur ki, va
ti. Zurnazen’den açılan defterdarlığa da
lide sultanı bir adama tezviç ve saray-ı
«baş bakikulus Morali Mustafa Ağayı
hümâyûndan ihraç edeler» demiştir. Ab
getirdi. Mustafa Ağayı defaten başdefdurrahman Efendi bu sözü bir daha söy
terdarlığa getirirken
emirülümeralık
lememesini, zira başma bir belâ gelebi
vânı küçük derecede paşalık payesi de
leceğini tenbih etmişse de, o yine etraf
tevcih etti. Kendisinin sadrıâzam olması
ta sarfetmeye devam edince, veziriâzam
üzerine açılan kaptan-ı deryalığa Çatarafından Süleymaniye
tımarhanesine
vuş.oğlu Mehmed Paşa’yı getirdi. Gikonulmuştur. Bu defa, talebe ve ahbap
rit’e kuvvet ve mühimmat götürmeye
larından başka halktan bazı kimseler de,
memur edilen Çavuş-oğlu’nun donanma
böyle konuşan şeyhi görmek için tım ar
ile Rodos önlerine kadar gidip düşman
gemileriyle muharebeye cesaret edemi- haneye koşmuşlardır. Ziyaretçileri gel
dikçe şeyh: «doğru söz söylediğimiz iyerek İstanbul’a dönüşünden sonra da bu
çin zenciri boğazımıza taktılar? tarzın
vazifeyi eski Sadrıâzamlardan Kara Muda konuşup halkın da merakı artmış ve
rad Pasa’va tevdi etti.. Derviş Mehmed
ziyaretçileri çoğalmıştır. Şeyhi görmeye
Paşa, Valide
Sultana iyi görünmesini
gelenlerin her biri bir şey söylemeye ve
başardığından bu tayinleri fazla zahmet
bilhassa: «Vah vah işte doğru söyleyen
çekmeden yapabiliyordu. Tarhoncu Ahböyle olur. Şeyh, Allahın emrini buyur
med Paşa’nm, idamına sebep olanlardan
muş; Valide Sultan tezviç olunsa ne oSüleyman Paşa’nm sadarette gözü oldu
lur?» gibi sözler sarfetmeye başlamış
ğunu bilen Derviş Mehmed Paşa onu Gilardır. Bu vaziyet karşısında bir hadise
rit’e tayin etti. Süleyman Paşa bunun
nin çıkmasından çekinen veziriâzam, se
üzerine Girit’e gönderilmekten kurtarıl
lâmeti, tımarhaneye konduğu andan be
ması için saraydaki adamlarına ricalar
ri hiç bir delilik alâmetine rastlanmıyan
da bulundu. Onun bu iş için sarfettiği şu
bu adamı
memleketine göndermekte
sözler, rahat ve mevki düşkünü kimse
bulmuştur.
lerin Girit’e gitmeyi nasıl bir felâket
telâkki ettiklerini göstermesi bakımın
Kızlar ağasının padişaha
dan dikkate değer: «Beni veziriazamın
pençesine teslim ettiniz. Girit gibi girhükmetmesi
dab-ı mihnete salıp beni idam etmek is
Süleyman Ağa’nın dar-üs-saade ağa
ter. Bari sahip çıkıp bu vartadan tahlis
lığından azledilmesiyle, hadımlar tegaleyleyin. Bilâ mansıp İstanbul’da otur
lübünde bir hafifleme vuku bulmuş de
mama razıyım». Süleyman Paşa’mn a
ğildi. Zira, Süleyman Ağa ile işbirliği
etmek suretiyle yeniçeri ocağı ağaları
tegallübüne son verenlerden Behram Ağa ve hadım Hoca Reyhan Efendi yine
sarayda idiler. Behram Ağa, Süleyman
Ağadan sonra dar-üs-saade ağası olmuş
tu. Mühim işlerde umumiyetle Hoca
Reyhan Efendi ile işbirliği etmekte ber
devamdı.
Derviş Mehmed
Paşa'nııı sadareti
zamanında sarayda cereyan eden bir
hâdise, bu hadımların, çocuk padişaha
hükmeder tarzda harekette bulunabil
diklerini ifade bakımından ehemmiyet
arzeder. Mevzuubahis hadise şudur:
a
Dördüncü Mehmed onüç yaşına bas
tığı sene Ramazanda arefe günü Sinanpaşa köşkünde hüner sahiplerinin oyun
larını seyrettikten sonra Has-odaya gel
mişti. Padişahlar ötedenberi arefe gü
nünün gecesinde Has-odaya gider ve sa
baha kadar enderun ağalarının oyun ve
hünerlerini seyrederlerdi.
Enderun ağalan arasında güzel ko
nuşan, bilgili, saray adabına vukufu olan
bir çok kimseler mevcuttu. Çocuk padi
şah sabaha kadar Has.odada kaîınca, bu
bilgili ve nüktedan adamlardan hoşlanıp
içlerinden bir musahib seçer de kendi otoı'itesi zedelenir diye düşünen Behram
Ağa, Sultan Mehmed’i çabucak hareme
göndermeye (Naimâ C: 5, S: 419) çalış
tı. Bunun için yatsı namazından sonra
resmi kıyafeti ile Has-odaya girip, «bu
yurmaz mısınız?» der gibi bir tavır ta
kınarak tahtın önünde durunca, padişah:
«— Ağa lala, ecdad-ı
izamımızın
bayram geceleri Has-odada eğlenmeleri
ağaların hünerlerini görmek içinmiş. Biz
de eğleniyoruz, uykumuz gelmez»
Deyince, Behram Ağa hiddetle çıkıp
doğruca Valide Sulta’na gitmiş, padişaşahın sabaha kadar Has.odada kalması
nın mahzurlu olacağım, zira padişah bu
rada sabahladığı takdirde söz anlamaz
bir musahib
belirebileceğim ifade ile
«sonra oğlunuzu inkıyattan çıkarmış olursunuz!» demiştir. Valide Sultan ise :
«— Behey ağa, bu bayram gecesidir.
Arslanım dahi masumdur; bu gece ağa
ların lûb ve hünerlerim seyretmek kanun-ı kadimdir. Gece yarısından sonra
ya kadar eğlensinler, sonra yerlerine gel.
sinler»
Cevabı ile karşılamıştır. Behram Ağa, Valide Sultan’ııı bu şekilde konuş
masını bile fırsat sayarak hemence Hasodaya gitmiş ve Suİtaıı Mehmed’e:
«—■Padişahım içeri bu vuru a* demiş
tir. Sultan Mehmed bu arap hadıma:
«— Bu gece burada eğleniriz» demiş
se de Behram Ağa’nm:
-s— Valide hazretleri istiyor, bu vur
malısınız» demesi üzerine kalkıp sesini
çıkarmadan hareme gitmiştir.
Has-odalılaı-, Behram A ğan ın padi
şaha bu şekilde hükmetmesi üzerine
kendisine düşman oldular. Yeniçeri ve
sipahileri Behram Ağa aleyhine tahrik
ettiler. Bir aralık hayatından endişe eden Behram Ağa kendi arzusu ile Mı
sır’a gitmek istediyse de şeyhülislâmın
araya girerek has-odalıları sükûnete ka
vuşturması sayesinde makamında kal
dı.
Ibşir Paşa’nm sadrıâzanı tayin
edilmesi
Sadrıâzam Derviş Mehmed Paşa,
tecrübesi ve kurnazlığı icabı, mühim va
zife sahibi kimseleri tatlılıkla idareye
çalışıyor ve Naimâ (C: 5, S: 442) nm
bildirdiğine göre: «sîzlerden bir töhmet
zuhur etmez ve padişah tarafından ba
na bir itab vukubulacak ve dile düşecek
bir kabahatiniz görülmezse hiç birinizi
azletmem* diyerek yumuşak ve idareli
bir yol tutmuş bulunuyordu. Hasım ka
zanmamak gayesiyle etrafını böyle hoş
tutmasına rağmen, donanma için para is
temesi yüzünden Kaptan-ı derya ile bir
aralık arası açılmıştı. Murad Paşayı sadrıâzamlıkta kendisine rakip gördüğü içiıı, Deli Hüseyin Paşa’yı Girit’ten getir
terek Murad Paşa’nm yerine kaptan-ı
derya yapmak istemişti. Fakat, Deli H ü
seyin Paşa’nm daha mühim bir şahsi
yet olduğunun kendisine ihtar edilmesi,
Murad Paşa’m n da kısa bir zaman son
ra donanma ile İstanbul’dan ayrılması
üzerine bu fikrinden vazgeçmişti.
Kendisinin başdefterdar yapmış ol
duğu Morali Mustafa Paşa, Valide Sultan'a mektup yazarak, kendisine sadrıâzamlık tevcih edildiği takdirde hâzineye
para bulacağını bildirmişse de, Derviş
Mehmed Paşa böyle bir mektuba rağmen
2027
de makamını kaybetmemiştir.
işte böyle iki mühim rekabet hadi
sesi de atlamış olan Derviş Mehmed Pa
şa, K öprülü’den önceki devrede en ti
zim müddet sadnâzamlık eden bir şahıs
olarak göze çarpmaktadır.
Kendisinin
veziriâzamlıktaıı ayrılması da, bir tara
fına felç isabet ederek yataktan kalkamıvacak vaziyete düşmesi üzerine vukubulmuştur.
Derviş Mehmed Paşa yatağa düşün
ce mühr-ü hümâyûnun Melek Ahmed,
Siyavüş, Kara Murad, İbşir ve Defter
dar Morali Mustafa Paşalardan birisine
verilmesi hususunda görüşmeler yapıl
dı. Valide Sultan’ın Kara Murad Paşa’va fazla temayülü bulunmakla beraber
Derviş Mehmed Paşa
müftüye haber
göndererek bunun sadrıâzam olmasını
Önledi. Nihayet Ayşe Sultan’ın nişanlısı
olan Haleb valisi üzerinde karar kılındı.
Böylece 28 ekim 1654 günü mühr-ü hü
mâyûn Derviş Mehmed Paşa’dan alınıp,
bir haftada îbşir Paşa’ya yetiştirmekle
vazifelendirilen büyük mirahur İbrahim
A ğaya verildi. Bu da ertesi gün yola
çıktı. Melek
Ahmed Paşa da sadaret
kaymakamlığına tayin edildi.
H üküm et buhranı ve îbşir Paşa’nın
İstanbul’a gelmesi
Siyavüş, Melek Ahmed, Kara Murad
Paşalar gibi üç eski sadrıâzam ile İs
tanbul’da sadaret için uğraşan Morali
Mustafa Paşa’nın bir tarafa bırakılarak,
hemen hemen bir celâli hüviyeti taşıyan
îbşir Paşa’ya m ührün gönderilmesi, ha
dımlar grupunun fikir ve menfaatları
karşısında memleket menfaatlarının ikinci plânda kalışının tipik bir örneği
dir. Ayşe Sultan’ın Başlatası Mercan Ağa’nın, kızlar ağası ve musahiplerle iş
birliği ederek Valide Sultan ve çocuk
padişahı tesir altında bırakıp îbşir Paşa’yı sadrıâzam tayin ettirmeleri, aslın
da rahat günler yaşanmıyan bir aevirde
yeni bir buhranın doğmasına da sebep
teşkil etmiştir.
Dördüncü Murad devrindeki meşhur
Abaza Mehmed Paşa’nm yeğeni olan îb
şir Paşa cahil, sadedil, patavatsız, ayni
zamanda şöhret düşkünü ve muhteris bir
adamdı. Etrafına bir sürü levend ve sek
ban toplıyarak merkezin emirlerini pek
dinlemiyen îbşirPaşa muhitinde bir hay
li zulüm de yapmaktaydı. İşte bu hal
leri bakımından, bir celâliden farksız olan bu adamın, daha büyük bir belâ ha
line gelmeden elde tutulabilmesi için bi
rinci Ahmed’in kızlarından. Ayşe Sultan
kendisine nişanlanmıştı.
Îbşir Paşa böyle birdenbire mühr-ü
hümâyûna nail olunca, hemen İstanbul'a
hareket etmıyerek, Anadolu’daki karı
şık duruma son verdikten sonra gelece
ğini bildirdi. Aslında Anadolu’da ken
disinden çekinilecek şahıs bizzat îbşir
Paşa idi. Onun içindir ki, verdiği bu ce
vap, îbşir’in sadrıâzam tayinine âmil olan darüssaade ağası ve sair harem ağa
ları île şeyhülislâmı telâşa düşürdü. Bu
yüzden ikinci defa bir bostancı hasekisi
yollanarak İstanbul’a davet olundu. Ibşir Paşa bu adama :
«— Baka bre bostancı, siz beni sair
vüzeraya kıyas mı edersiniz? Acele ile
İstanbul’a varıp da oradaki nüfuzluların
emir kulu mu olayım, kalk diyeler kal
kayım, otur diyeler oturayım? Bana m ü
hür gönderildi, bugün veziriâzamım; bu
radan. Mısır ve Bağdad’a kadar Haleb
ve Şam ile Anadolu fitne ile doludur;
bunları defetmeyince İstanbul’a gelme
nin 11e faydası vardır? Buralara gereği
gibi nizam verdikten sonra gelirim, tşittim ki padişahımın devletine içeriden
ve dışarıdan nice kimseler müstevli ol
muşlar; çöplük subaşılığma kadar her
şeyi rüşvet ile verirlermiş; bu tarafın
nizamı yoluna koyduktan sonra o tara
fa da varıp ıslah ederiz» demişti.
Morali Mustafa Paşa’n m sadrıâzam
olm ak için uğraşması
Îbşir Paşa, İstanbul’da bazı kimsele
rin kendisini bir celâli telâkki ettikleri
nin farkındaydı. Bu yüzden, sadnâzamlık tevcihinin, İstanbul’a celb ve netice
de idamı için bir tuzak olabileceğinden
şüphelenmekteydi. Onun içindir ki, da
ha önce başına toplamış olduğu sekban
larını dağıtmaktan çekiniyor ve bunla
ra bir sürü vaadlarda bulunarak berabe
rinde tutuyordu. Kalabalık sekban gürûhu ile Haleb’den Konya’ya doğru ge
lirken Haleb; Şam ve Bağdad valilikle
rini kendi adamlarına verdi. Onun sek
banlarım dağıtmaması, İstanbul’a gelme
iğini çok ağırdan alması ve nihayet va
lilikler meselesi İstanbul’da dedikodu
hattâ endişeye yol açtı.
İbşir Paşa’nın bu şekilde davranışı
neticesi İstanbul’da beliren şüpheli ha
vayı gözönünde bulunduran Defterdar
Morali Mustafa Paşa sadrıâzamlığı elde
etmek için faaliyete geçti. îbşir Paşanın
niyetinin Anadolu’yu istilâ olduğunu id
dia eden Morali, sadrıâzamlık kendisine
verildiği takdirde Îbşir’in hakkından ge
leceğini belirterek, padişahı sözlerine inandırdı. Bu arada Moralı’nın faaliyetin
den haberdar olan Kara M ur ad Paşa
derhal padişaha giderek İbşir’in sadrıâzamlıktan azledilmemesini sağladı. Zira
böyle bir muamele vukuunda, maiyetinde
kalabalık sekbanlar bulunan Îbşir Paşa
nın büyük bir isyan çıkarabileceğini dü
şünmekteydi. Kara Murad Paşa, bir ta
raftan padişaha îb ş iri getirteceğini söy
lerken diğer taraftan da vaziyeti ona
bildirdi. îbşir Paşa İstanbul’da olup bi
tenlerden haberdar olunca Morali Mus
tafa Paşa'yı oyalamak gayesiyle kendi
sine mektuplar (Naimâ C: 6, S: 29) yaz
dı. Lâkin Morali, İbşir’in kendisini oyalamaya çalıştığını sezdiği için Veziri
azam olabilmek gayesiyle tekrar sara
ya başvurdu. Bu sırada Îbşir Paşa da İz.
m it’e kadar gelmiş bulunuyordu. Morali,
sarayda kendisinin sadrıâzamlığını iste
yen geniş bir taraftar kütlesi topladığın
dan, meseleyi halletmek isteyen padişah
sarayda bir toplantı ak i etti. Bu toplan
tıda:
«— İbşir’in rızay-ı hümâyûnuma
mugayir hareket ve su-i niyeti malûm
oldu, m ührü ondan alıp defterdar Paşa
lalama vermek murad ederim, siz ne der.
siniz?»
Diye Melek Ahmed Paşa ile şeyhül
islâma hitab edince, bunların her ikisi
de :
t— Padişahımız daha iyi bilir»
Cevabı ile işin hallini ondört yaşına
yeni basmış küçük ve
tecrübesiz hü
kümdara bırakmışlardır. Burada imdada
Kaptan-ı derya Kara Murad Paşa yetiş
miş, mühür kendisinden alındığı takdir
de Anadolu’da büyük bir isyan çıkabi
leceğini belirterek, sözlerini şayet ha
tırı hümâyûna keder verecek bir iş ya
parsa İstanbul’a gelince sühuletle icra
edersiniz, makulü budurs- diye bitirmiş
tir. Kara Murad Paşa aslında sevmediği
bir adamı, bir gaile çıkmasını önlemek
niyetiyle böyle müdafaa ederken, defter
dar tarafından kazanılmış olan kara ha
dımlar :
«— Padişahım, siz Murad Paşa'mn
sözüne kulak asmayın, pederiniz Sultan
İbrahim’in katline sebep olan bu zalim
değil midir?»
Sözleriyle hükümdarın zihnini allak
bullak etmişlerdir. Bunun üzerine Sul
tan Mehmed etrafındakileri koyarcasına
huzurundan çıkarmıştır. Vezirler huzur
dan çıktığı sırada musahib ve hadımlar
Kara Murad Paşa’ya kılıç çekip üzerine
hücum etmişlerse de Murad Paşa cesa
ret ve atikliği sayesinde mutlak bir ölümden kurtulmuştur.
Böylece Moralı'mn sadareti bir defa
daha akamete
uğrarken, İstanbul ile
muhabereye devam eden İbşir Paşa da
etrafını biraz daha fazla emniyete aldı.
En sonunda kendisine gönderilen Reyhan
Ağa'nın mushaf üzerine yeminine ina
narak etrafında bulunan yirmibin kişilik
çapulcu alayı ile Üsküdar’a ayak bastı.
Bir eelâlideıı ibaret bu adamın sadrı âzam tayininden alayla İstanbul’a girişi
ne kadar dört aylık zaman geçmişti. İbgir Paşa Üsküdar’a ayak bastıktan bir
gün sonra Ayşe Sultan ile evlendi ve
1655 şubatının son günü İstanbul’da va
zifeye başladı.
Defterdar Morali Mustafa
Paşa’m n katli
İbşir Mustafa Paşa’m n İstanbul’da
işe başlayınca ilk işi defterdar Morali
Mustafa Paşa’yı ortadan kaldırmaya ça
lışmak oldu. Morali'yi huzuruna çağıran
İbşir Paşa, veziriâzamlığı elde etmek için padişaha beş yüz kese para teklif et
miş olduğunu hatırlatarak, askerin m a
aşına verilmek üzere para istedi. Mora
li inkâra kalktıysa da İbşir’in elinden
kurtulamadı. Bu arada defterdarın altın
gümüşle dolu yirmi sandığı Mora’ya ka
çırdığı öğrenildiğinden evi mühürlenip
m allan müsadere edildi. Mora’ya kaçır
dığı sandıklar da geri getirtildi. İbşir
Paşa, Moralı’yı Yedikule'ye hapsettirdi
ği zaman Valide Sultan bunun öldürül-
2029
memesini istediğinden Kıbrıs'a sürgün
etmek üzere yola çıkardıktan sonra ar
kasından adam göndererek Dil iskelesi
civarında katlettirdi.
İbşir Paşa sadece Morali Mustafa Pa
şa’yı katlettirmekle kalmadı. Morali nın a
damlarından Mevkufati Mehmed Efendi
ile Melek Ahmed Paşa'nın sadrıâzamlığı için uğraşanlardan Gadde Mehmed
Efendi’yi öldürttü. Daha bazı kimselerin
de mallarını müsadere
ettirdi. Melek
Ahmed Paşa’yı ise Van valiliği ile mer
kezden uzaklaştırdı.
K ara Murad Paşanın tahriki neticesi
vuku bulan ayaklanma
îbşir Paşa’nın sadrıâzamlığa tayini
ile Anadolu’da sergerde ruhlu kimsele
rin endişeye kapılmadan faaliyetlerine
yol açılmıştı. En evvelâ İbşir'in tayin et
tiği vali ve sancak beylerinin ekserisi
halkı soyup zulmediyordu. Bu yüzden
İstanbul’a bir çok şikâyetçiler geldiği
görülüyordu.
îbşir Paşa Anadolu’dan beraberinde
getirdiği sarıca ve sekbanların ekserisi
ni Üsküdar’da bırakmıştı. Anadolu’da
nizam bozulup soygunlar başlayınca bu
levend, sekban ve sarıcalar geriye git
mek istemiş fakat îbşir Paşa bunlara 3zin vermediğinden aralarına soğukluk
girmişti, İbşir’in beraberinde gelenlerin
arasında bir hayli de A nadolulu sipahi
vardı.
Bu arada İbşir Paşa., kendisine sadrıâzamlığı temin etmiş olan Kara Murad
Paşa’yı gücendirerek kendi aleyhine
dönmesine sebep oldu. Yeniçeri ocağın
dan yetişme tecrübeli bir kimse olan
Murad Paşa saray ahvalini de iyice b il
diğinden padişaha hoş görünmesini de
başarıyordu. Padişahın, Kara
Murad
Paşa’yı saraya davetle iki samur kürk
giydirerek taltifte bulunması İbşir’in kıs
kançlık duygularını iyice tahrik etmiş
ti. Bu yüzden onu, donanma ile îstanbuldan bir an önce çıkıp gitmesi için sı
kıştırmaya başlamıştı.
İşte bu son vaziyet üzerinedir ki
Kara Murad Paşa sadnâzamın aleyhin
de faaliyete koyuldu. Evvelâ, sadnâzamdan soğumuş olan Üsküdar'daki sekban
ların başı bulunan şahısları gizliden el
de edip onlarla anlaştı. Sonra yeniçeri
ocağının en nüfuzlu ağası olaıı yeniçeri
ağalığından emekli Kara Hasan-oğlu H ü
seyin Ağa ile bunun arkasından da Va
lide Sultan’ııı Kahvecibaşısı Şaban Ha
life ile anlaştı. Kendisi donanma ile İs
tanbul’dan ayrılınca îbşir Paşa’nın ken
dilerine fenalık edeceğine bunları inan
dırdı. Böylece onları Veziriazam îbşir
Paşa aleyhinde bir ayaklanmaya iyice
hazırladı. Ayaklanma gününü dahi tes
pit ettikten sonra kendisi donanma ile
harekete hazırianıyormuşcasına baştardesine çekildi.
Bu sırada plân gereğince, îbşir Paşa’nın levendleri Üsküdar’dan İstanbul’a
geçirip yeniçerileri kırdıracağı, ayrıca da
îbşir Paşa’nın Üsküdar’a geçip kaçacağı
şayiaları ortaya çıkarıldı. Şayiaları m ü
teakip isyan hareketini idare eden Kürt
Mehmed
Üsküdar’daki sipah taifesini
kendine uydurarak İstanbul’a geçti (8
mayıs 1655). Atmeydamnda (Naimâ C:
6; S: 74) toplanan bu grup «devlet n i
zamına ve mezalimin def’ine dair dava
mız vardır» diye söylenerek yeniçerile
ri Atmevdanı’na çağırdılar.
Murad Paşa’nın perde
arkasından
tertiplediği Kürt Mehmed idaresindeki
bu askeri ayaklanma iki gün sürdü. Ayaklaııanlar Sadrı âzam îbşir Paşa ile
Şeyhülislâm Ebu Said Efendinin azil ve
katillerini istiyorlardı. Bu arada her ik i
sinin de evlerine giren yeniçeriler bun
ların eşyalarını yağmaladılar. Yavuz
Selim’in meşhur nedimi Haşan Can’m
soyundan gelen Ebu Said Efendi’nin e
vindeki kıymetli ve sanatkârane işlen
miş eşyalarla birlikte zengin kitaplığı da
(Naimâ C: 6, S: 91) yağmaya uğradı.
Neticede Sultan Mehmed, öldürülmemeleri şartiyle sadrıâzam ve şeyhül
islâmı azletti. Fakat ayaklananlar bun
ların idamlarında İsrarlı davrandıkların
dan İbşir Paşa boğduruldu. Ebu Sait Efendi, nakîbüleşraf Zeyrek-zâde Abdurrahmah Efendi’nin müdahalesi ile ölümden kurtuldu ve çiftliğinde oturma
sına müsaade edildi.
Sultan Mehmed, îbşir Paşa’yı azlet,
tiği zaman mühr-ü hümâyûnu Murad
Paşa’ya tevcih etti. Murad Paşa evvelâ
sadrıâ2 amlık istemiyormuşcasına yalan
dan hareketlerle donanma hizmetinde
kalmak istediğini söyledi ama, padişahın
2030
sözünü bir daha tekrarlaması neticesin
de mührü aldı. Böylece tertiplediği avaklanma muvaffak olmuş, kendisi de
ikinci defa sadaret makamına kavuşmuş
bulunuyordu.
Murad Paşa’nın sebep olduğu malî
ve askerî hercümerç
Hazırladığı ayaklanma neticesinde
sadrıâzam olan Kara
Murad Paşa’nm
sadareti bu defa devlete hayli pahalıya
mal oldu. Ibşir Paşa’nın İstanbul’a getir
diği sekbanlar hazine darlığı yüzünden
tatmin edilemedikleri için kendisinden
yüz çevirmişlerdi. Kara Murad Paşa bu
durumu nazarı itibara alarak askeri tat
mine çalıştı. Kapıkulu sipahilerinin «veledeş» denilen oğullarım tanıyarak bun
ların paralarını verdiği gibi ta Revan ve
Bağdad seferlerinde künyeleri defterden
çıkarılmış olan sipahileri tekrar deftere
kaydettirdi. Tarhoncu Ahmed Paşa’nm
masrafları azaltmak gayesiyle hayatını
tehlikeye atarak 25.590 kişiye indirdiği
sipahileri 50 binden ziyadeye, 55 bin ki
şiye indirmiş olduğu yeniçerileri de 80
binin üstüne çıkardı. Kap;kulunun di
ğer ocaklarını da (Naima C-. 6, S: 108)
buna göre artırdı.
Maaşlı askerleri böyle bol keseden
artıran Murad Paşa m alî işleri daha faz
la altüst etti. Selefi Îbşir Paşa sadnâzam olunca kendi sadaretinden önce il
tizama verilmiş olan mukataalan tanı
mamış, bu yüzden mültezimlerin peşin
ödedikleri taksitleri yanmıştı. Kara Mu
rad Paşa ise, îbşir Paşa’nın iltizam mu
amelesini tammıyarak mültezimleri tek
rar mağdur vaziyete düşürdü. Böylece
bir sene zarfında üç defa iltizam muame
lesi yapılmış oluyordu. Bu hatalı hare
ket yüzünden mültezimler zarar ettik
leri gibi bir kısım halktan da mükerrer
vergi tahsil edildi. Müverrih Naimâ bu
münasebetle diyor ki «tahsildar ve voy
vodalardan kimi temamen cem’i
mal
edip bu tebdilât ve tahvilât arasında
hesaplan muhtel ve müşevveş oldu. K i
mi aldığını verdiğini peşinine tutup, ki
m i inkâr edip buna müteallik davalar n i
ce zaman uzayıp kuzat ve hükkâma me’kel olduğundan maada, Âsitane’de divan-ı hümâyûnda ve defterdar sarayın
da hayli müddet süründüler. Bilahara,
tahsil olunup miriye vusul bulmayan ak
çeler tekrar reâya fukarasından tahsil ve
tekmil olundu. İhtilâl sırasında takke
kapanlar aldıklarını süpürdüler, gadr
fukaraya oldu».
Murad Paşa nın bu muameleleri yü
zünden, zâten müthiş sıkıntı içinde olan
hazine muazzam bir darbeye daha ma
ruz kaldı. Bu yüzden bir çok şikâyetler
başgösterince, paranın azlığım, buna m u
kabil masrafın çokluğunu beyan eden
Murad Paşa’nın son işlediği hatalar y ü
züne vuruluyordu. Murad Paşa nihayet
ne yapacağını şaşırdığından bu işten ucuz şekilde kurtuluşun çarelerini aradı.
Hacca gitmek için padişahtan izin istih
sal ederek 19 ağustos 1655 te mühr-ü
hümâyûnu padişaha teslim etti.
Süleyman Paşa’nm sadrıâzamlığı ve
m alî sıkıntının devamı
Kara Murad Paşa istifa suretiyle
sadaretten ayrılınca, onun da tavsiye
siyle mühr-ü hümâyûn Malatyalı bir Er
meni dönmesi olan Süleyman Paşa’ya ve
rildi. Süleyman Paşa halim selim ve â~
ciz bir kimseydi. Esasen, malt vaziyetin
bozukluğu ve haremağalannın tegallübü
yumuşak huylu bir kimseyi âciz vaziyete
düşürüyordu.
Sadrıâzam ve defterdarları en fazla
düşündürüp endişeye sevkeden mesele
askere maaş ve donanmaya para yetiş
tirilmesi işiydi. Morali Mustafa Paşanın
idamından sonra başdefterdar tayin edi
lenlerden Ali Ağa (Paşa) ve Sofu Mehmed Paşa selâmeti istifada bulmuşlardı.
Zira maaşı verilemiyen askerin gayzmdan ancak böyle sıynlabiliyorlardı. Sul
tan Ahmed zamanında defterdarlığı elde
etmek isteyenler bu uğurda çeşitli en
trikayı göze alırken şimdi defterdarlar
makamında durmuyor ve talibi de çık
mıyordu.
Yeni Sadrıâzam Süleyman Paşa ha
zine darlığı yüzünden büsbütün şaşkına
dönmüştü. Hâzinede kifayetli para bu
lunmadıktan başka para ayarı da bo
zulmuştu. Naimâ (C: 6, S: 138) ya göre;
bir kuruş, zahiren seksen, bir esedi (as
lanlı kuruş) yetmiş akçe ise de, hakika
ti halde bu rayici tutmuyordu. Zira te
davüldeki paraların çok mühim kısmı-
mn ayan bozuk, karışık, kenarlan kesik
veya fazla aşınmıştı. Bu bozuk akçeleri
sarraflar para kıymeti yerine maden kıy
meti ile tartarak alırlardı. Asker ve me
m ur maaşları can yakıcı
müsadereler
yolundan temin edilen paralarla karsılanmıya uğraşılıyordu. Fakat, maaşlı as
kerin miktarı o kadar çoğaltılmıştı ki,
had derecede olaıı malî sıkıntı muva
cehesinde bunu ödemek m üm kün ola
mıyordu. Asker maaşının ödenmemesi
hükümet erkânı için en büyük tehlike
mevzuu teşkil ettiğinden; mültezim ve
sarraflann sözlerine uyan Yeziriâzam ve
Defterdar
Hahcı-zâde Mehmed Paşa,
mansıb tevcihi ve müsadere yoluyle te
min ettiği birkaç yüz kese halis ayarlı
akçeyi sarraflara verip, o tarihlerde çin
gene '-e meyhane akçesi denilen kızıl
ve kesik akçe ile tebdil edip adedi m ik
tarını çoğalttıktan sonra
kapıkulunun
maaşım verdi.
Askere verilen bozuk ayarlı paranın
bir fesat hareketine sebep olabileceğini
hesaplıyan Süleyman
Paşa, belâ başgöstermeden sadaretten ayrılmak istiyor
sa da, onun yumuşaklığım istismar eden,
ier ayrılmasını istemiyorlardı.
Süleyman Paşa bu kadar ağır y ü
kün altından kalkacak şahsiyet değildi.
Sadrıâzamtn eskidenberi dostu olan M i
mar Kasım Ağa, işlerin düzelebilmesi için bir takım tavsiyelerde bulundu. K a
sım Ağa ile sadnâzam arasında cereyan
eden konuşmayı uzun uzadıya nakleden
Naimâ'nm kaydına göre; Süleyman Pa
şa muhatabının her
tavsiyesine karşı
açıkça aczini belirtmiştir. M ühim mevki
lere getirilmek üzere becerikli on kişi
nin ismini saydığı zaman sadnâzam:
«— Behey Kasım Ağa, bu söyledik
lerinin iş
bildiklerini ben de bilirim.
Lâkin bu memuriyetlerin her biri bir
ejder ağzındadır; kudretim yoktur; h i
maye edenlerden korkarım, müstaid adamlardan birini tenhaya çağırıp konu
şamam, çünkü bunların her birinin ya
nımda çalışan adamlardan casusları var
dır, gidip haber verirler» demiştir.
Kasım Ağa daha sonra, Köprü ka
sabasında oturan Trablusşam valiliğinden
mazul Mehmed Paşa’yı getirtip sadaret
kaymakamı yapmasını
tavsiye edince
de j
«— Behey adam, her vardığı y e r c i
anlaşamayıp kavga ile azl olunan m ü f
lis adamı bana tavsiye edersin ama, onu
buraya kadar getirmek için harçlık lâ
zımdır. Ben şimdi padişaha bayram he
diyesi olarak şu kadar mala ihtiyaç var
onun teminini düşünüyorum. Sen bize
öyle adamlar tavsiye et ki parası ile bi
ze yardım etsin»
Demiştir. Bunun üzerine Kasım A.
ğa :
«— Sultanım, bu devlet-i âliyye’de
hazine ve mala zahmet çekilmez. Lâkin
devlet umuru tam nizamını bulmaya
muhtaçtır» cümlesiyle sözlerine son ver
miştir.
Zurnazen M ustafa Paşa’nın dört
saatlik sadareti
Sadaret makamını Süleyman Paşa
gibi bir âciz işgal ederken askere veri
len bozuk ayarlı para yüzünden bir be
lâ çıkabileceğini gözönünde bulunduran
bir kısım devlet erkânı, Valide Sultan
ve kızlar ağasını bu hususta ikaz ile,
ehil bir kimsenin
sadarete getirilmesi
lüzumunu belirttiler. Bu sırada Süley
man Paşa ihtiyarlığım ileri sürerek is
tifa etti (27 şubat-1656).
Devlet erkânının ikazı üzerine sa
rayda sadrazamlığa
getirilecek şahsın
tespiti için görüşme ve müzakereler ce
reyan ediyor ve İbşir Paşanın tayininde
olduğu gibi gruplar arasındaki menfaat
çarpışmaları açıkça belli oluyordu. N i
hayet Süleyman Paşanın istifa ettiği gün
Girit serdarı Deli Hüseyin Paşanın sad
razam yapılmasına karar verildi. Ve pa
dişah, Hüseyin Paşaya, G irit’ten gelip
gelmemekte muhayyer bırakan, şöyle bir
hatt-ı humâyun (Naimâ C: 6, S: 144)
gönderdi: «Eğer senin vücudun Girit ce
ziresinde lâzım değil ise karadan (Mo
ra üzerinden denilmek isteniyor) gele
sin.
Eğer hareketinde din ve devlete
zarar terettüp edecek mahzur ihtimali
varsa hizmet-i muhafazada olasın».
Bu hatt-ı humâyunla birlikte mührü humâyun Deli Hüseyin Paşaya gönde
rilirken Sadaret kaymakamlığı da Z u r
nazen Mustafa Paşaya tevdi edildi. Fa
kat Zurnazen Mustafa Paşa ne yapıp
yapıp kendisini sadnâzam tayin ettirdi.
2032
(4 mart 1656) ise de bugün Çınar vak’ası denilen bir ayaklanma vuku buldu
ğundan sadrazamlığı
ancak dört saat
sürebildi.
Atm evdanı veya Ç ınar vakası
(V ak ’a-i vakvâkiye)
hüdası ve sır kâtibi olan Ma’aıı-zâde
Hüseyin Bey. isyanın zahiri sebebinin
kalp ve züyûf para işi olduğuna işaret
ile hakikatte devlet tarafından mağdur
edilmiş kimselerin bu isyanı hazırlamış
olduklarını müverrih Naimâ’ya (Naimâ
tarihi Cr 6. S: 147) anlatmıştır. Ma’a n zâde Hüseyin Bey, hadisenin tahrikçile
rine dair isim vermezse de, Karaçelebi zâde Abdülâziz Efend; muharriklerin ba
şında Zurnazen Mustafa Paşa’nuı bu
lunduğunu söyler; Naimâ da (C: 6, S:
154) Hüsam-zâde’den naklen, baş m u
harrikin Zurnazen olduğunu, fakat son
ra isyanın kendisine de zararı dokundu
ğunu zikreder.
Bir hafta kadar sürmüş olan bu ayaklanma şöyle başladı: Kalp ve züyûf
akçeden ulufelerini alan yeniçeriler bu
paralarla alışverişe çıktıkları zaman es
naf bozuk akçeleri almadı, askerin zor
laması, esnafla bir sürü kavgada bulun
ması meselenin halline değil sinirlerin
gerilmesine yol açtı. Bu arada Girit’ten
dönmüş olan bir kaç yüz kişilik yeniçeri
grubu Ağa-kapısma gidip «biz G irit’te
taşlan yastık toprağı döşek yapıp din-i
Sadrazam Süleyman Paşanın istifa
sını takip eden günler zarfında İstan
bul’da bir askerî ayaklanma vuku bul
du. Ayaklanan askerlerin Atmeydanı'nda
toplanmaları sebebiyle «Atmeydanı vak'ası», veyahut da Öldürülen kimselerin
cesetlerinin meydandaki bir çınar ağa
cına asılmasından dolayı «Çınar vak’ası»
diye isimlendirilen bu hadisenin vuku
unu hazırlıyan esas sebep; sikkenin tağ
şiş edilmiş olması ve bir kısım askerin
de maaş alamamasıdır. Ayarı bozuk ak
çelerden maaş alanların alışverişte müş
külâtla karşılaşıp ihtiyaçlarını bu para
ile temiıı edememeleri, hiç maaş almıyanların da zâten para sıkıntısı çekme
leri bunları bir ayaklanmaya sevketmiştir. Atmeydanı vakasının bozuk paralar
yüzünden çıktığına işaret edilmekle be
raber, saraydaki ak ve ka■a hadımların tegallübünün,
böyle bir hareketin meyda
na gelmesinde büyük rol ve
tesirinin mevcudiyeti de unutulmamalıdır.
Hükümet
erkânının işlerine müdahale
eden, sadrıâzamlan arzu ve
görüşlerine uymaya mecbur
bırakan, hattâ son zamanda
tahakkümlerini padişaha ka
dar uzatan hadımların tahakkküm ve tegallübleri yü
zünden idare iyi karışmış ve
işler çığrmdan çıkmış hâle
gelmişti. Binaenaleyh, çınar
vakası, bir bakıma, hadım
lar tagallübüne karşı uyanan
reaksiyonun bir neticesidir.
Askerî
ayaklanmaların
ekserisinde rastlandığı veç
hile, bunda da tahrik edici
kimselerin mevcudiyeti m u
Muhtelif hadiselere sahne olan Bab-ı hümâyun
hakkaktır. Lâkin m uharrik
önünde, asilerin nasihatçılardan Kara Abdullah’ı
lerin hüviyetleri sarih şekil
kaçmak isterken yakalamaları (Ricaut dan)
de tarihlere aksetmemiştir.
Hadise sırasında hazine ket
2033
mübin uğruna gaza eyledik. Buna rağ
men dokuz aydır maaşımız verilmedi.
Halimize merhamet buyurup istihkakla
rımızı verin» diye hallerini arzettikleri
zaman kul-kethüdası Osman Ağa şiddet
gösterip bunları kovdu. Bunlar da yeni
çeri odalarına giderek mşruz kaldıkları
muameleden dolayı dert yandılar. Bu
vakıalar sebebiyle yeniçeriler heyecan
ve sinirlilik içinde bulunmaktayken ulûfelerini zaten tamamen alamamış va
ziyette olan
sipahiler de Haşan Ağa,
Şamlı Mehmed, ve Karakaş Mehmed ad
larındaki elebaşıların teşviki ile yeniçe
rilere iltihak ettiler. Böylece yeniçeri vc
sipahilerden ibaret kapıkulu evvelâ ye
ni odalardaki «Etmeydanı»nda toplandı
lar. Kendilerine züyuf akçe verilmesinin,
bir kısmının ulûfelerinin ¿¡denmemesinin,
mal biriktirme sevdasında olan bazı kim
selerin etrafa tahakkümü yüzünden ol
duğunu beyanla, aralarında ittifak vuku
bulduğu taktirde bu adamları ortadan
kaldırıp rahata kavuşabilecekleri kararı
na vardılar. Geceyi yeniçeri odalarında
misafireten geçiren sipahiler sabaha ka
dar bu mesele hakkında meşverette bu
lundular. Neticede katillerini isteyecek
leri kimselerden otuz kişi tespitle bun
ların isimlerini bir deftere yazdılar.
Ertesi gün sabahleyin Atmeydam'nda
toplanarak (4 mart 1656 cumartesi 8 cemaziyülevvel 1066) padişaha adam
lar gönderip ayak divanı istediler. Böy
le bir talep karşısında evvelâ yeniçeri
ağası Mehmed Ağa ile kul kethüdası Os
man Ağa azledildiler. Fakat Atmeydam ’ndaki topluluk dağılmadığı için padi
şah tarafından üst üste iki defa nasihatci heyet gönderildi. Bunlar ise dağılmıyarak ayak divanı yapılması hususun
daki ricalarını tekrarladılar. Ayak diva
nının tahakkukunda kendileri için teh
like sezen saray ağalan da padişaha ayak
divanı yaptırmamaya çalıştılar. Birinci
gün böyle padişahın mukavemeti ile geç
tikten sonra ertesi Pazar günü ayni ka
labalık Atmeydam’nda yine toplanıp sa
raya bir heyet yollıvarak ayak divanı
talebini tekrarladılar. Askerler Sultanahmed meydanına biriktiği zaman dev
let erkânı da saraya gelmiş bulunuyor
du. Bu sırada meydandaki askere dağıl
maları için nasihatta bulunmak üzere
gönderilen Kara Abdullah ismindeki şa
2034
hıs, asker tarafından iki yüzlü bir kim
se diye bilindiğinden, söze başlar başla
maz derhal Öldürüldü. Bunun üzerinedir
ki, Sultan Mehmed sarayın iç kısmından
çıkıp «Alay köşkü» ne gitti. Atmeyda
m ’nda ki askerler de oradan hareket edip
Alay köşkü önünü doldurdular. O ara
lık ayaklanan asker namına konuşmak
için sipahi taifesinden Mehter Haşan Ağa, Şamlı Mehmed ve Galata voyvoda
lığından menkûp Karakaş Mehmed na
mındaki şahıslar ileri çıkıp kasr-ı âli
karşısında el bağlayıp durdular. Bu üç
kişiden Haşan Ağa padişaha dua ile sö
ze başlayıp şunları söyledi :
«Kullarınızın arzuhalleri budur ki :
Allaha şükür padişahımız kemal haddi
ne ulaşıp, istiklâl üzere saltanat umuru
nu kadir hale istidat kesbetmiştir. Girit
adasında vüzera, ümera ve asker kulla
rınız gece ve gündüz küffar ile harp ve
kıtalde zahmet çekip, deniz ve karada
küffarın enva-i türlü haşaratını padişa
hımıza ifade etmezler.
Memleketin etrafı zulümle harap ol
duğundan bundan kurtulmak isteyen re
ayanın çoğu harp sahasına firar eyledi.
Padişah kul ile, kul hazine ile, hazine
ı-eâya ile vücut bulur. Reaya adaletle
huzura kavuşur.
Kulların hali perişandır; ulûfe yüzü
görmüyorlar. Verdikleri ulufe mağşuş ve
geçmez safi bakır akçedir. Bu paralan
İstanbulda kimse kabul etmiyor. Vezir
ve defterdarlar saltanat şeriklerinden
korktuklarından arz etmekten çekindik
leri gibi mirî ve hazine malı tahsiline
de kadir olamıyorlar. Huzur-u padişahiye yakın olan ağalar, musahibler bir çok
hizmetçiler besleyip her biri devlet umurundan nice şeylere kanamaktadır.
Bunlar pek çok mal toplayıp muazzam
servet- sahibi oldular. Gerek böylelerinden gerekse onların himayelerindeki adamlardan miri malı tahsil olunamaz.
Bunlar istedikleri gibi hareket ettikleri
gibi sadrıâzâmlann azil ve idamlanna
da sebep oluyorlar. Bunlardan başka bir
kaç mal canlısı kimse var ki, elleri al
tında kalp ve züyûf akçe tedarik eden
sarraflan mevcut olup defterdarların sı
kıntılı zamanlannda ödünç vererek bun
la n sarfettik ten sonra yerine halis altın
ve gümüş alırlar. Bütün bu haller yü
zünden gelecek iki seneye ait tahsilât
şimdiden yapılmış olup, hazine haı'ap
vaziyete sokulmuştur. Netice olarak dev
lete zarar veren bu iki taifenin ortadan
kaldırılması din ve devlet için zaruri olup, bundan gayri selâmet yolu mevcut
değildir».
Hasaıı Ağa, gösterdikleri bu cüret
ten dolayı aflarını istirhamla sözlerini
bitirirken, cebinden bir avuç züyûf ak
çe çıkarıp, bize ulufe diye verdikleri
bunlardır diye gösterdikten sonra, b i
ran ve enderun erkânından idamlarını
istedikleri otuz kişinin ismini havi lis
teyi sundu.
Sultan Mehmed bunun üzerine
«— Bu defterde isimleri yazılı kim
selerin m allaıı alınıp kendileri sürgün
edilsin, katillerinden vazgeçilsin» dedi.
Padişahın sözünü,
dört saat önce
sadrıâzam tayin olunmuş bulunan Zurnazen Mustafa Paşa askerlere tebliğ edin
ce :
«— Hayır katlolunmadıkça feragat
etmeyiz ve seni de istemeyiz!» sesleri
yükseliverdi.
Vaziyetin hayli ciddi olduğunu gö
ren Sultan Mehmed bir miktar sükût
edip düşündükten sonra kalem kâğıt is
teyip bostancıbaşıya hitaben bir hatt-ı
hümâyun yazdı. Ayaklanan askerin is
teklerinin kabulünü tazammun eden bu
hatt-ı hümâyunun yazılmasından sonra
Dar-üs-saade ağası B ehram, Kapı-ağa
sı Bosnalı Ahmed ve Raco İbrahim ağalar derhal idam olunarak cesetleri sa
ray duvarından dışarı bırakıldı. O ara
da Has-odabaşı Haşan, padişahın hocası
Bilâl ve hazinedar İbrahim ağalar sara
yın deniz tarafındaki duvarından ipler
sarkıtıp aşağı inerek Üsküdar’a geçip
saklanmışlardı.
Sultan Mehmed hoca
Bilâl Ağayı kurtarmak istediyse de ıs
rarlı davranan âsilere söz geçiremedi.
Bir kaç saat sonra Haşan Ağa ile hazi
nedar Yusuf Ağa bulunarak öldürüldü
ler. Her ikisinin cesedi de diğerleri gibi
saray duvan dışına bırakıldı. Bu arada,
«firar edenler yakalandıkça idam edile
cektir» dendiysede askerler dağılmadı
lar. Onun içindir ki, defterde ismi yazı
lanların idamları tamamlanmaya kadar
Atmeydanı’ııdaki topluluk günlerce de
vam etti.
idam olunanların cesetleri sürüne
rek götürülüp Atmeydanı’ndaki çınar a
ğacına asılmış olduğundan bu vak'aya
«Çınar vak'ası» veya şark mitolojisinde
meyvası insaıı olan vak vak adındaki ağaca telmihen «Vak’a-i vakvâkiye» den
di.
İlk idamların yapılışının ferdası gü
nü Valide Sultanın nvusahibesi Meleki
(veya Mülki) usta ile bunun kocası Şa
ban Halife de ele geçirilip idam olundu,
üçüncü gün Hoca Bilâl Ağa bulundu
ğundan onun cesedi de çınar ağacında
diğerlerinin arasında yer aldı- İdamı is
tenenlerden gümrük emini Haşan Ağa,
tersane emini Mehmed Efendi, Deli b i
rader Ahmed Ağa, Topkapılı Mustafa Ağa ve Mimar Mustafası gibi şahıslar ka
çıp saklanmış olduklarından evleri m ü
hürlenip aranmalarına devam edildi. Idamı istenen şahısların ekserisinin or
tadan kalkmasından, saklanan kimsele
rin de bulundukça idam edileceklerinin
tekidinden sonra Atmeydanı’ndaki asker
topluluğu 12 cemaziyülevvel akşamı (8
mart) dağıldı.
Hadisenin birinci günü Yedikule’ye
hapsedilmiş olan eski defterdar Halıcı zâde Mehmed Paşa dördüncü gün ora
da boğuldu. Cesedi üç gün Yedikule önünde kaldıktan
sonra Mahmud Paşa
cami’i harimine defnedildi.
Zumazen
Mustafa Paşanın sadrıâzâm olur olmaz
defterdarlığa tayin ettiği ve bir şairin :
Çalıncak zurnasını çıktı cebinden
Karagöz
mısraındaki nüktesine hedef teşkil
eden Karagöz Mehmed Efendi beş gün
lük defterdarlığı müteakip, yeni çavuşbaşı Mahmud Ağa da üç günlük çavuşbaşılıktan sonra ilk hesapta yokken öl
dürülmüşlerdir.
Siyavüş Paşa’tun sadrıâzam
tayin edilmesi
Atmeydam’nda toplanmış plan as
kerlerin reislerinden olan Haşan Ağanın:
«Mustafa Paşa kendi âleminde sâkin bir
adamdır, ona başka mansıb verilip sa
darete müstaid bir kimsenin getirilmesi
münasiptir» diye haber göndermesi üze
rine; Zurna zeri Mustafa Paşa sadaretten
azledildi. Sadrıâzamlığı dört saat sür
müş olan Zurnazen '¡n tayin ve azlinin
hangi gün cereyan ettiği sarih şekilde
belirtilmemiştir. Müverrih Naimâ, Haşan
Ağa’nın Alay kögkü'nde âsiler namına
padişahla konuştuğu sırada Zumazen’den «sadaret kaymakamı» diye bahset
mektedir, Bu ifade esas alınırsa onun
tayin ve azlinin 5 martta, askerlerin
kendisine eseni de istemeyiz» diye bağı
rışları gözönüne getirilince de bu tayin
ve azil muamelesinin 4 martta cereyan
etmiş olması gerekir.
Zurnazen azledilince mühr-ü hüm â
yûnun eski
vezi ri âzarala r dan Siyavüş
Paşa’ya tevdi’i uygun görüldü. Bu sıra»
da Siyavüş Paşa Silistre valiliğinde bu
lunduğu cihetle kendisi gelinceye kadar
ikinci Vezir Yusuf Paşa sadaret kay
makamı nasbolundu.
Çınar vak’asırun cereyan ettiği gün
ler zarfında idam edilenlerin yerine ye
ni tayinler
yapıldığı gibi, daha bazı
mansıplarda da değişiklikler vuku bul
du. Âsiler arasında, M üftü Hüsam-zâde
Abdurrahman
Efendi’nin, musahibleri
koruduğuna dair sözler dolaşması üze
rine, Hüsam-zâde istifa etti. Ondan açı
lan Şeyhülislâmlığa Memek-zâde Mus
tafa Efendi getirildi. Fakat güzel konuş
ması, cerbezerliği ve bilhassa Gürcü
Mehmed Paşa ile münakaşaları dolayısiyle kendisini tanıtmış olan Hoca-zâde
Mesud Efendi’nin adamları asker arasına
girerek «Memek-zâde gibi afyon m üp
telâsı, ilim ve maariften nasibi bulun
mayan bir mürtekipten şeyhülislâm mı
olur? böyle bildiğini söylemekten kork
maz adamın şeyhülislâmlığına ihtiyaç
vardır» diye söylenmeleri üzerine, tayi
ninden onüç saat sonra (Naimâ C: 6, S;
157) Memek-zâde azledilip Hoca-zâde
Mesud Efendi şeyhülislâm tayin olundu.
Zumazen’in azledildiği günden iti
baren geçen bir hafta zarfında İstanbul’a
yetişerek vazifeye başlıyan Siyavüş Paşa’nm bu defaki sadnâzamlığı iki ay bi
le sürmedi. İstanbul’a gelince ilk ig ola
rak Zurnazen Mustafa Paşa’yı Erzurum
valiliğine tayin etti. Bundan bir kaç gün
sonra da Halıcı-zâde’nin damadı olup
Anadolu valiliğinden mazul bulunan Ka
ra Mustafa Paşa’yı Zumazen’den açılan
Kaptan-ı deryalığa getirdi. Eski sadnâzam Süleyman Paşa da Bosna valiliğine
gönderildi.
Siyavüş Paşa bu defaki sadnâzam-
lığınııı ilk günlerinden itibaren hasta
landığından bir defa divan toplantısına
iştirak edebildi. Böyle olduğu halde, de
ğerli bir şahsiyet olan ve Karagöz Meh,med Efetıdi’nin arkasından defterdarlı
ğa getirilmiş bulunan Defterdar-zâde
Mehmed Paşa’yı kıskanıp onu Veziriâzamlıkta kendi yerine namzed gördü
ğünden ortadan kaldırmaya çalıştı. Bu
hususta şeyhülislâm ile de işbirliği edince bir töhmet neticesi idamı için fer
man istihsal eyledi. Bu kıymetli şahsi
yet mânâsız bir kıskançlığın gadri ile
cellâd elinde can verirken, onu öldür
ten Siyavüş Paşa da hasta yatağında öl
dü. Ertesi gün Defterdar-zâde’nin Süleymaniye’de, Siyavüş Paşa’nın da Sultanahmed’de cenaze namazları ayni sa
atte kılındı. Defterdar-zâde idamından
Önce bostancıbaşı hapsine verildiği za
man annesi şeyhülislâma giderek
■
s— Dar-ı dünyada bir oğlum var,
veziriâzamlık istemez, şefaat edip ölüm
den kurtararak bir yere sürgün edin»
Diye yalvarıp döğündükçe şeyhülis
lâm :
<e— Bre hey hatun, ben âlim ve fa
zılım diye kimseyi beğenmez. Azametin
den biz yerimizde oturamaz olduk. Onun katlolunması lâzımdır» diye kıskanç
lıkta Siyavüş Paga’ya iştirak ettiğine de
lil sayılacak bir cevap vermiştir. M ü
verrih Naimâ bu haksız idam dolayısiyle çok geçmeden şeyhülislâm Hoca-zâde
Mesud Efendi’nin de cezasını bulduğu
nu, böylece ilâhi adaletin tecelli ettiği
ni kaydeder.
Sipah ağalarının tegallübü
ve bunların sonu
Çınar vak’ası neticesinde, ekserisini
hadımların teşkil ettiği saray ağaları
nın tegallübü sona erdiyse de, bu defa,
hadımların
temizlenmesinde baş rolü
oynıyan sipah ağalarının tegallübü baş
ladı. Padişahın çocukluğu ve işbaşına
kudretli bir sadnâzamın geçememesi yü
zünden devlet idaresinde bir hercümerç
devam ediyor, bir zümrenin tahakküm ü
ne başka bir zümre nihayet verip ken
disi onun yerine .kaim oluyordu. Dördün
cü Mehmed’in tahta geçişinden biraz son
ra başlıyan «yeniçeri ocağı ağalarının te-
2036
/E.I'll I L— 1 . v r v \ 9
gallübü» 2 sene 10 ay devam etmiş, bunu
takiben başhyan «saray ağalarının tegalIübü» de çınar vak’asına kadar dört bu
çuk sene sürmüş oluyordu. Çınar vak’asmı takiben başlıyan «Sipah ağalarının
tegallübü» ise onlardan çok daha kısa olarak 70 gün devam edecektir.
Kemankeş Kara Mustafa Paşa’mn
idamından bu tarafa geçen oniki seneye
yaklaşan zamandan beri devlet idaresi
bozuk düzen gittiği, şahıs veya zümre
lerin hükümete hükmetmelerine müsait
bir hava mevcut olduğundan sipah ağa
larının tegallüb tesis etmeleri de kolay
ve süratli cereyan etti. Alay köşkünde
padişaha maruzatta bulunan Haşan Ağa
birkaç defa padişah tarafından kabul edilmiş olduğu cihetle hem burnu büyü
dü, hem de etrafa hükmedebilmek için
bu durumdan istifadeyi bildi. Netice iti
bariyle Haşan Ağa ile birlikte sipah ağa
larının diğer ileri gelenlerinden Şamlı
Mehmed, Karakaş Mehmed, Kara Osman,
Yamak A li ve daha birkaç kişi birer ko
nak temin ederek elli altmış kişilik m a
iyetle sefihane bir hayat yaşa m iv a başla
dılar. Atmeydanı vak’asından kuvvet aIan ve etrafa tahakkümlerini bu vak’a
üzerine tesis eden yeni mütegallibelere
halk «Meydan ağalan» diyordu.
İdam edilenlerin mallarını gasb ve
yağma suretiyle servet temin eden mey
dan ağaları bunu daha fazla artırmaya
uğraşıyor, devlet dairelerinde işi olanla
ra vasıtalık ederek rüşvet koparıyor, ay
rıca devlet ricaline tazyik ile istedikle
rini yaptırıyorlardı. Sipah ağalannın
böyle usulsüz işlerinden en çok devlet
hâzinesi zarar görüyor ve daha önceki
zümrelerin tegallüblerinde olduğu gibi
hükümet erkânının otoritesi iyice zede
leniyordu.
Sipah ağalarının tegallüblerini önle
me işini ilk mevzuubahis edenler Reisülküttab Şami-zâde ile Defterdar Sarı
A li Efendi, oldu. Her ikisinin de Sadaret
kaymakamı Yusuf Paşa ile Şeyhülislâm
Mesud Efendi’ye c.ert yanmaları ve bu
nun bir çaresine bakılması tavsiyesinde
bulunm alan üzerine, yeniçerilerden bu
hususta istifadeye karar verildi. Netice
de, ocağın ileri gelen ağalarından kur
naz ve işbilir bir şahıs olan Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağayı gizlice davet ederek görüştüler. Kendisini çağıranların
görüşlerine iştirak eyleyen Kara Hasanoğlu, bu meselede .muvaffakiyet temin
edebilmek için, yeniçerilerin sevecekleri
ayni zamanda otoriter bir kimsenin ocak
kethüdalığına tayini, ona da istinat su
retiyle sipah elebaşılarının bir toplantı
da idame olunabilecekleri mütaleasında
bulundu. Ve Keçeci-oğlu Mehmed Ağa
nın ocak kethüdalığına tayininin uygun
olacağını bildirdi.
İstanbul'da böyle gizli konuşmalar
yapılıp kararlar alındığı sırada Anadolu
huzursuzluk içindeydi. îbşir Paşanın ida
mından sonra onun levend ve sekbanla
rının mühim bir kısmı Şeydi Ahmed Pa
şa ile Abaza Haşan Ağanın yanına git
mişlerdi. Bunlar Îbşir Paşanın idamın
dan dolayı sipahilerden intikam davası
na kalkıp önüne gelen sipahiyi öldürme
ye başlamışlardı. Şeydi Ahmed Paşa teh
likesinden kaçıp İstanbul’a gelenler iki
defa padişaha istida sunup Anadoludaki
vaziyetten şikâyet etmişler, hükümet
merkezindeki sipahileri de bu hususta
tahrik eylemişlerdi. Meydan ağalan diye
isimlendirilen Sipah ağaları : «Şeydi A h
med Paşa Anadolu’yu harap etti; yoldaş
larımızı müsadere kati ve ihrtaka başla
dı. Küffar donanması boğazı kapatarak
Akdenizi istilâ etti. Sefer gailesi varken
Şeydi Ahmed üzerine serasker gönder
mekle iş bitmez, padişah-ı âlempenahın
bizzat Anadolu’ya gitmesi lâzımdır» şek
linde konuşma ve müzakerelerde bulun
maya başlamışlardı. Sipah ağalarının bu
görüşmelerinden haberdar olan Kara
Hasan-oğlu Hüseyin Ağa zahiren kendi
lerine taraftar -görünerek teşviklerde
bulununca, sipahiler arasında padişahı
Anadolu’ya götürme cereyanı kuvvet
lendi.
Neticede 4 mayıs 1656 da sipahiler
bu maksatla Atmeydanında bir toplantı
yaptılar. Ve Şeydi Ahmed Paşa’ya karşı
sefer yapılması hususunu padişaha arza
karar verdiler. Sipahi Mehmed «meydan
ağalan» nın önüne düşerek sipahilerin.
Anadolu seferi istediklerini bildirdi. K a
ra Hasan-oğlu Hüseyin Ağa, meydan ağalannın topluca ele geçirilmesinin m üm
kün olacağını hesaplıyarak sipah ağala
rını teşvikte devam etti. Hükümet ile de
anlaşılmış olduğundan 8 mayısta tuğlar
Cebehane önüne çıkarıldı. Neticede Ana
2037
I AKIHVEM E
dolu seferi hakkında müzakerelerde bu
lunulacağı beyan edilerek, vüzera ve ümeranıa yanında yeniçeri ve sipah ocağı
ağalan da saraya davet edildi. Padişahın
huzurunda cereyan eden bu plânlı top
lantıda şu konuşmalar (Naimâ C: 6, S:
175) cereyan e t t i:
Evvelâ öne çıkan sipah ağası zorbabaşı Haşan :
«— Şeydi Ahmed Paşa yoldaşlarımı
za ihanet ve reayaya zulüm ile Anadolu’
yu harap etti. Bizzat padişahımız gitme
dikçe def’i mümkün değildir» .
Zorba başının böyle konuşmasından
sonra Sadaret kaymakamı Yusuf Paşa
Şeyhülislâma hitaben :
«— Efendi hazretleri. Sevdi üzerine
padişahın iştiraki ile sefer yapılması meş
ru mudur?»
Diye sorunca, Şeyhülislâm, böyle bir
şeyin meşru olamıyacağını, vezirlerden
birinin bu iş için tayininin kâfi geleceği
ni bildirdi. Daha sonra yeniçeri ocağını
temsil edenlerin fikri sorulunca kul ket
hüdası Keçeci-oğlu :
t— Devletlû padişahımızın kılıcı uzundur. Sevdi Ahmed Paşanın isyanı vâ
ki ise oııun hakkından gelmeye vezir
den bir kulu kifayet eder. Bizzat padişa
hımızın hareketini ocağımız makul gör
mez» dedi.
Kul kethüdasının konuşmasından
sonra Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa,
Şeyhülislâma şu suali tevcih etti :
«— Sultanım, padişaha tahakküm edip, devlet ve reâya nizamını bozup,
memleket umurunu fesada verenler hak
kında şer’an ne lâzım gelir?»
Şeyhülislâmın cevabı :
*— Seyf-i siyasetle izaleleri lâzım
gelirs> oldu.
Bunun üzerine padişah bir işarette
bulunduğundan toplantıda hazır olan si
pah ağalarından Haşan Ağa, Şamlı Mehmed, Yamak Ali ve Kara Osman’dan iba
ret dört kişinin yakalarından tutulup dı
şarı çıkarılarak boyunları vuruldu. Sa
rayda bu hâdise cereyan ederken İstan
bul kapıları kapatıldı ve bir iki gün zar
fında sipah zorbalarından yirmiden fazla
insanın boynu vuruldu. Böylece, Sadrıâzam Boynu-yaralı Mehmed Paşa daha İs
tanbul’a gelmeden sipah ağalarının tegallübüne son verilmiş oldu.
Bazı m ühim memuriyetlerde
yapılan değişiklikler
Sultan İbrahim’in saltanatının orta
larından beri devlet idaresindeki bozuk
luğun en belirli alâmetlerinden birisi,
mühim memuriyetlerde sık sık değişik
lik yapılmasıydı. Bu değişikliklerde, ev
velce muhtelif misallerle izah edildiği üzere; nüfuz mücadeleleri, rüşvetler, kıs
kançlıklar aynca bilgisizlik ve becerik
sizlik gibi kötü âmiller bir hayli rol oy
namaktaydı. Soıı senelerde sık sık deği
şiklik yapılması işi sadaret makamına
sirayet etmiş ve Derviş Mehmed Paşa’dan sonraki sadrıâzamlar mevkilerinde
en fazla altı ay kalmışlardı. Memuriyet
tebdillerinde her yeni sadnâzamın hisse
si bulunmakla beraber, hükümete hük
meden zümre ve nüfuzlu şahsiyetlerin
hissesi daha büyüktü.
Meydan ağalarının tegallübüne niha
yet verildikten sonra icra edilen deği
şikliklerin bir kısmında, müverrih Naim â (C: 6, S: 179) m n Ma’an-zâde Hüse
yin Bey’e istinaden bildirdiğine göre,
Şeyhülislâm Mesud Efendi’nin tesiri mev
cuttu. Bunun tesiri ile Yusuf Paşa sada
ret kaymakamlığından azledilip Silistre
Valiliğine gönderilerek Haydar Ağa-zâde
Mehmed Paşa sadaret kaymakamı tayin
edildi. Yine şeyhülislâmın tesir ve suç
landırması neticesinde yeniçeri ağası Ve
zir Mahmud Paşa katledilerek Çetrefiloğlu Hüseyin Ağa’ya yeniçeri ağalığı tev
cih edildi.
Haydar Ağa-zâde şeyhülislâmın eski
bir dostu idi. Mesud Efendi, Boyııu-yaralı Mehmed Paşa’yı sadnâzamlığa tav
siye ederken, onun ihtiyarlığından isti
fade ile devlet işlerinde istiklâl temin
edeceğini hesaplamıştı.
Silistre Valiliğine tayin edilen Yusuf
Paşa daha memuriyet mahalline varma
dan, burası Sevdi Ahmed Paşa’ya tevcih
edildi. Son beş altı aydan beri Sivas ve
Tokat taraflarını zulüm ve tahribi ile in
letmiş olan Şeydi Ahmed Paşa maiyetin
deki beş altı bin kadar sarıca ve sekba
nı ile Kütahya önlerine geldiği sırada,
arzettiği tehlikenin savulması gayesiyle
bu tevcihatta bulunulmuştu. Şeydi A h
med Paşa bu tayini evvelâ kendisi için
2038
bir tuzak zannetti vse de vezare t tevcihi
de yapılınca buna inandı.
Çınar vak’asından sonra yapılan m ü
him tayinlerden biri de «Firari» namı ile
marûf Mustafa Paşanın kaptan-ı derya
lığa getirilişidir. Vecihi, Karaçelebi-zâde
Abdülâziz ve Mehmed Halife gibi mü
verrihlerin, kaptan-ı deryalıktaki hizme
tini methettikleri Zurnazen Muştala Pa
şa Erzurum valiliğine gönderilince; Şey
hülislâm Mesud Efendi ve daha birkaç
kişinin (Naimâ C: 6, S: 186) padişaha :
« Gerçi yakında silâhdarlıktan çıktı. A h
vale vukufu yoktur. Lâkin kuvveti mâ
liyesi vardır. Hazînenin muz ayekası sıra
sında tersane mühimmatı ve levend te
darikinde zaruri olan masrafı kendi ke
sesinden. tekmil edip, namusunu koru
mak için malını feda eder. Bu veçhile
iş görülmek memuldur» diye tavsiye et
mişlerdi. Lâkin, parası yüzünden kaptan-ı derya tayin edilen Firari Mustafa
Paşa bu vazifede sadece otuz beş gün
kaldı. Kaptan-ı deryalıkta daha fazla ka
lırsa malından başka icabında başının da
gidebileceğini hesaplıyarak, bu vazifenin,
ehli olmadığını beyanla istifa etti. Sonra
sadrâzama dört yüz kese akçe teslim eyliyerek Mısır Valiliğine tayinini yaptır
dı. Bunun istifası ile Atike S ultanin zevci
Sarı Kenan Paşa kaptan-ı derya tayin
edildi.
Donanm anın mağlubiyeti
ve boğazın kapanması
Boynu-Eğri (Yaralı) Mehmed Paşa'nın sadareti sırasında, fakat onun daha
İstanbul’a gelmesinden önce, Sarı Kenan
Paşa idaresindeki Osmanlı donanması
Venediklilere karşı çok mühim bir m ağ
lûbiyete uğradı.
Sarı Kenan Paşa kaptan-ı deryalığa
tayininden bir buçuk ay kadar sonra do
nanma ile İstanbul’dan hareket etti (16
haziran 1656) . Abdi Paşa vekayinamesindeki kayda göre; kaptaıı-ı deryanın em
rinde 45 kadırga, 7 mavna, 27 kalyondan
ibaret 79 tane (Kâtib Çelebi’nin Esfar-ülbihar’mdaki kayda göre 40 kadırga, 10
mavna, 30 kalyon, 20 bey gemisi) gemi
mevcuttu. Lâkin
gemilerdeki
cenkçi
miktarı noksandı. Kenan Paşa boğazdan
çıkınca Venedik donanması ile karşılaş
tığından durumu müzakere etti. Bu sıra
da düşman donanmasındaki cenkcilerin
durumunun mükemmelliğini öğrenerek,
noksan cenkçi ile mücadeleye atılmamak
için İstanbul’dan yardım talebinde bulun
mak istediyse de, donanmadaki ocak hal
kının subayları buna mâni oldular. Kenan
Paşa bunun üzerine o civarın halkından
bahşiş ile cenkçi yazmaya kalktı. Fakat
yazılanların bahşişlerini harpten, sonra
vermek istediğinden bunlar cenge karşı
istek duymadıkları gibi, zâten bahşiş n i
yetiyle gelmiş olan bu insanlar disiplin
siz bir güruhtan farksızdı.
Donanmada mevcut hakiki denizciler,
cenkcilerin noksanlığı, mevcutların da
vehme düşmüş olmaları (Naimâ C: 6, S:
184) sebebiyle harbin kabulünün doğru
olmadığını bildirdiler. Fakat Kenan Pa
şa «küffarın üzerine varasın ve melâinin
gemilerini boğaz önünden defedesin» di
yen padişahın kat’i ifadeli fermanına ita
at mecburiyetini hissediyordu.
Vaziyet böyleyken Sarı Kenan Paşa,
Lazaro Mocenigo idaresindeki Venedik
donanması ile iıarbi kabul etti. Mücade
le Çanakkale boğazı önünde ve Anadolu
sahiline pek yakın bir sahada cereyan
eyledi (36 haziran 1656) . Osmanlı tarih
lerinin ittifakla belirttiklerine göre; do
nanmadaki cenkçi miktarı hakiki ihtiya
cın üçte biri, levend sayısı da dörtte biri
kadardı. Düşman hücumu başlayınca, ya
lılardan toplanan ücretli ve disiplinsiz as
kerler can kaygusuna düştü. Diğer cenk
çiler de hemen hemen ayni şeyi yaptı
lar. Bu yüzden, gemileri sahile sığ yerle
re doğru çekip bir an önce karaya çık
mak isterken Venedikliler top ateşi ile
bunları iyice şaşkına çevirdiler. Osmanlı
gemilerindeki efradın mücadele yerine
karışıklık içinde canlarını kurtarmaya ça
lıştığını gören dört bin kadar forsa ise,
bu vaziyet karşısında Venediklilerin isi
ne yanyacsk şekilde kürek çekmeye gay
ret etti. Böyiece, donanmadaki efradın
doğru dürüst harb etmemesi neticesinde
muazzam bir mağlûbiyete uğranıldı. M u
harebe sonunda San Kenan Paşanın elinde bir mavna ve 17 kadırga kaldı. Düş
manın zayiatı sadece beş gemi idi. Kâtib
Çelebi, Kenan Paşa emrindeki gemileri
100 tane, Daru ise •»Histoire de Repub
lique de Venise» ismindeki eserinde 98
tane gösterdiğine, Naimâ da harbin zayi-
2039
atma dair bilgi verirken Abdi Paşa’nın
rakamının üstüne çıktığına göre ; 80 ka
dar gemi batmış ve düşmanın eline geç
miş demekti. Osmanlı donanmasının sek
sen kadar kaybından 15 veyahut da 35
kadar gemisinin battığı, buııun üstündekilerin de düşman eline geçtiği kayde
dilir.
Gerek Osmanlı, gerekse yabancı m ü
verrihlerin belirttikleri veçhile bu muha
rebe, İnebahtı (Lepaato) dan beri Os
man.Iı donanmasının uğradığı ikinci b ü
yük mağlûbiyettir. Pek çok gemi, top,
mühimmat ve esirin Venedikliler eline
geçmesi ile neticelenen bu hâdise için,
devrin şairlerinden biri «verdiler küffara donanmayı bi-cenk ve cidal» mısraı ile
tarih düşürerek, bu tek satırda hâdisenin
ruhunu aksettirme kudretini göstermiştir.
Paga'nm ihmal ve hatâlı hareketleri y ü
zünden buradaki kuvvetler zayıf ve id e
den kifayetsiz durumda bulunuyordu. Onun için Venedikliler muhasaraya başla
yışlarımı: dokuzuncu günü Bozcaada’yı
zaptettiler (13 temmuz -656) . Venedik
liler Bozcaada’yı aldıktan sonra Limni'yi
de zaptetmek üzere harekete geçtiler. Ve
gidip kalesini muhasara ettiler: Lim ııi’nin kalesi Venediklilerin müthiş baskısı
na ondokuz gün mukavemet etti. Netice
de eman ile iç-kalenin de teslim olması
üzerine Lim ni de Venediklilerin eline
geçti (Ağustos 1656) . Venedikliler eman
dileyen müslümanları, üzerlerine yalnız
ca bir don ve gömlek bırakacak derecede
soydular.
Sadrıâzam Boynu-Eğri (Y aralı)
Mehmed Faşa’m n İstanbul’a
gelişi
V enediklilerin Bozcaada ve
L im n i’yi zaptetmesi
Venedik amirali Çanakkale boğazı önünde kazandığı parlak muvaffakiyet
ten sonra, boğazı kontrolde garantiye claşmak, ayni zamanda donanma harbin
deki başarısını fetih hareketi ile daha da
kıymetlendirmek için Bozcaada üzerine
yürüyerek burasını muhasara etti. A da
nın muhafazasına memur Vezir Ahmed
Kendisine mühr-ü hümûyun tevdi edilen yeni Sadrıâzam Boynu-Eğri Meh
med Faşa, Şam’da mührü teslim alın
ca İstanbul’a gelmekte pek aceleci dav
ranmadı. Bir müddet önce D;yarbekirli
bir tüccar ölmüş ve güzel karısı dul kal
mıştı. Mehmed Paşa bu çok güzel ve zen
gin kadınla evlenerek Haleb'e getirmiş
ti. Naimâ (C: 6. S: 194) a n t kaydına göre:
Osmanlı ve Venedik gemileri arasında ilk çarpışmaların başlaması
2040
ç
^
Mehmed Paşa sadrıâzam olunca biraz da gösteriş niye
tiyle Haleb’de bir
müddet
kaldı ve bu
arada, birkaç
yıldan beri Anadolu’da za
rarlı
faaliyetlerde bulunan
ve bir c-elâlideıı başka bir
şey olmıyan Abaza Haşan Ağa’yı Diyarbekîr valiliğine
tâyin etti. Abaza
Hasan’a
böyle bir vazifenin tevcihi
münasebetiyle: «dest-'i tasal
lutundan Türkmen ağalığını
kurtarmak m üm kün olmıyan
bir şahsa Diyarbekir V alili
ğinin verilmesi doğru değil
dir» diyenlere, «sîz bilmez
siniz. Abaza işe yarar bir adamdır, Valilik rütbesine n a
il
olduktan soııra padişahın
fermanlarına muhalefet eylemez»
cevabım
vermişti.
Boynu-eğri Mehmed Paşa
ayrıca, Abaza Hasan’dan bo
şalan Türkmen Ağalığına oiiuıı
kethüdasını, kendisin
den boşalan Şam Valiliğine
de Mısır’dan mazûl Haseki
Mehmed Paşa'yı tayin etti.
Bu tayinler dolayısiyle
de hükümet merkezine ulaş
ma işini yavaşlatmış olan
Boynu-eğri Mehmed Paşa n i
hayet 3 temmuz 1656 da İs
tanbul'a vâsıl oldu. Yeni
Yukanda: Borda bordaya
gelen Osmanlı ve Venedik
gemileri
üzerindeki
kanlı
mücadeleden bir görünüş.
Ortada: Savaşta galip gel
melerine rağmen pek harap
olan bir Venedik gemisinin
hali.
Aşağıda : Bu çarpışma
lar esnasında gözünün birini
kaybettiğinden, sonradan ta
rihlerimizde Kör Kaptan ola
rak geçen, Venedik amirali
Lazaro Mocenigo’mm Vene
dik’teki zafer aiayı (Resim
lerin her üçüde İtalyanca bir
albümden alınmıştır).
2041
sadrıâzamııı İstanbul’a gelişinden bir haf
ta önce donanma mağlûp olmuş, on gün
sonra da Bozcaada elden çıkmıştı. Mütea
kiben Limni adası da işgale maruz kalın
ca Venedikliler tam mânasiyle Çanakkale
Boğazım kontrol eder vaziyete gelmiş bu
lunuyorlardı. Kenan Paşa emrindeki do
nanma mağlûp olunca, Venediklilerin sa
hillere dahi tecavüze yeltenerek Rumeli
kıyısında birkaç köye baskın yaptıkları
görülmüştü. O sırada tayin olunduğu Silistre eyâletine gitmekte olan Şeydi A h
med Paşa derhal o tarafa teveccüh ede
rek Venediklileri vüzgeri etmiş, aradan
yirmi gün kadar zaman geçince de Sarı
Kenan Paşa’nm yerine kaptan-ı derya
tayin edilmiştir.
Şeyhülislâm Mesud Efendi ve Şelızâde Süleym an’ın iclâsı meselesi
Bir ilmiye mensubu olduğu halde,
daha ziyade cerbezer, hattâ entrikacı,
muhteris bir siyasî hüviyet arzeden Şe\'hülislâm Hoca-zâde Mesud Efendi, bil
hassa Gürcü Mehmed Paşa’nm sadareti
sırasında nazarı dikkati celbetmişti. Mez
kûr sadrıâzamla münakaşaları münasebe
tiyle «meşveret meclislerinde sözünü sa
kınmayan, doğruyu pervasızca söylemek
ten çekinmeyen bir adam» diye şöhret
bulmuştu. Ibşir Paşanın sadaretinde rağ
betten düşen, Kara Murad Paşa zamanın
da da yine pek yüzüne bakılmayan Me
sud Elendi Çinar vak’ası üzerine şeyhül
islâm tayin edilmiş bulunuyordu. Çmar
vak’asının kahramanları olan sipah zor
balarının istekleri üzerine bu makama
getirilmiş olmakla beraber bilâhara on
ların temizlenmesi sırasında hükümetle
işbirliği ettiğinden, Valide Sultan nezdinde yine eski teveccühe mazhar ol
muştu. Bu teveccühün bir neticesi ola
rak ikinci Osman’ın hocası Ömer Efendi’ııin tasarruf ettiği Sivas mukataası da
hilinde onbin kuruşluk bir has Mesud
Efendi’ye ihsan olunmuştu.
Böyle teveccüh ve ihsanlar muvace
hesinde şeyhülislâmlık vazifesinin icap
larını sükûnetle yerine getirmesi bekle
nirken, Mesud Efendi ihtirasını tatmin
yolunda gayret sarfetmekten geri kalma
dı. Siyavüş Paşa ölünce, Boynu - Eğri
Mehmed Paşa’m n sadnâ zamlı ğa tayinini
tavsiye ederken, bu adamın ihtiyar ve
beceriksiz oluşunu gözönünde bulundu
rarak, sadaret makamında zayıf bir şah
siyetin mevcudiyetinden faydalanıp iste
diği gibi hüküm sürmeyi kurmuştu. Lâ
kin, Mehmed Paşa İstanbul'a geldikten
sonra kendisine yüz vermiyerek, bilhassa
tayin ve azil işlerindeki müessiriyetini
önleyip, onun fikirlerini kaale almadan
iş görmeye başladı.
Buna içerliyen Mesud Efendi iki ay
Önce sadnâzamlığa getirilmesini tavsiye
etmiş olduğu adamın aleyhine dönüver
di. Ve (Naimâ C: 6, S: 198) etrafta sadnâzam aleyhinde konuşmaya başladığı
gibi, Valide Sultana da «Bu adamı yanlış
şevketmişiz. Bu makamın ehli değildir ;
başka birinin tedariki iktiza etti» diye
haber göndermişti. Valide Sultanın m uh
teris şeyhülislâma cevabı :
«— Bu adamı kendileri tarif etti ;
mucib-i azil ne suçu var? Düşmanın du
rumu, devletin zaruret ve ihtilâli malûm.
Böyle zamanda suçsuz yere iki günde bir
veziriâzam tebdilinin zararını düşünme
den neden böyle bir fikre zahip olurlar »
gibi haklı ve isabetli sözlerden ibaret
oldu.
Müverrih Naimâ, Mesud Efendinin
bu vaziyet karşısındaki niyet ve teşeb
büsünü şöyle anlatır : « Vecihi ve Abdülâziz (Karacelebi-zâde) -'Efendiden maa
da vak’aları kaydeden kimselerin anlat
tığı veçhile, Mesud Efendi bu mağlûbi
yete tahammül edemeyip cibilliyeti muktezasınca fasit fikirlerle harekete koyu
lup, sadaret kaymakamlığından mazûl
Haydar Ağa-zâde ile meşveret ve sözbirliği etti. Ve bu adamı zaruret icabı biz
tavsiye ettik, şimdi ise ayağımıza çelme
takmıya uğraşıyor. Canib-i saltanata na
sihat haberi gönderdik, dinlemedi. Düş
man Bozcaada’yı a ld ı; bu gidişle nere
deyse İstanbul’a gelecek. Zamanın icabı
budur ki : ocağı tahrik ile Sultan Süley
man’ı iclâs eyliyelim. Sen veziriâ2 am ol.
Alemin nizamına beraberce gayret sarfeyliyelim» .
Böylece, beş sene kadar bir zaman
geçtikten sonra şehzade Süleyman’ın iclâsı işi ikinci defa mevzuubahis edilmiş
oluyordu. îlkinde işin başında Kösem
Sultan gibi bir şahsiyet mevcuttu. K ö
sem Sultan buna muvaffak olamadıktan
sonra Mesud Efendi’nin başan sağlaması
2042
daha ziyade meşkûktü. Esasen şehzade
Süleyman, Sultan Mehmed’den küçük ol
duğuna göre ; Mesııd Efendi’nın bu me
selede ihtirasının esiri olduğu besbelliy
di. Binaenaleyh, Mesud Efendi’nin Şehzâde Süleyman’ı iclâs edebilmek için et
rafına fazlaca adam toplaması da kolay
değildi. Zâten Mesud Efendi'nin bu ni
yeti, Haydar Ağa-zâde’den başka Keçecioğlu, Şehzade Süleyman’ın annesinin ket
hüdası Kara A li Ağa ve daha bir kaç
kişinin benimsemesinden gayri yeniçeri
ocağına intikal edemeden sadrıâzam tara
fından duyuldu. Mehmed Paşa derhal pa
dişah ve Valide Sultanı gizlice vaziyetten
haberdar etti. Mesud Efendi’nin ihtira
sına delil olan eski hareketleri de bu
vesile ile hatırlanarak derhal Diyarbekir’e sürgün edilmesine dair hatt-ı hü
mâyûn çıktı. Buna dair emir yazılırken
bir taraftan da «Sinan-pasa köşkü» nde
yapılacak meşverete davet edildi (17
temmuz 1656 - 25 ramazan 1066). Me
sud Efendi köşke gelir gelmez veziria
zam ve padişahı görmeden bostancıbaşı
tarafından bir kayığa konup Anadolu ya
kasına geçirilip Bursa’ya gönderildi. Me
sud Efendi bövlece sürgüne gönderilir
ken Rumeli Kazaskerliğinden mazul H a
nefi Efendi şeyhülislâm tayin olundu.
Mesud Efendi bir müddet Bursa’da
kaldi. O sırada Anadolu yollan Abaza
Hasan’ın levendleri yüzünden kapalı ol
duğundan kendisine muhafız olmak üze
re levend yazmaya başladı. Mesud Efen
di levend yazarken Diyarbekir'e hareke
tinin daha fazla gecikmemesi için İstan
bul’dan emir gelmiş, Bursa kadısı Sadreddin-zâde Ruhullah Efendi ise, hare
kete hazırlanan Mesud Efendi'ııin levend
yazmakta olduğunu İstanbul’a bildirmiş
ti. Sadrıâzam Boynu-Eğri Mehmed Paşa
ise, bunu bir fırsat telâkki etmiş ve onun
levend yazışını padişaha bir fesada hazır
lanış şeklinde aksettirerek katline fer
man istihsal eylemiş ve buna dair emri
bir çavuş ile Bursa’ya göndermiştir. Me
sud Efendi misafir kaldığı evde sohbet
etmekteyken evin etrafı çevrilmiştir. Ce
sur ve kuvvetli bir adam olan Mesud
Efendi derhal kılıcına sarılmış, idamına
gelenlerden birkaç kişiyi yaraladıktan
sonra öldürülmüştür (2 eylül 1656).
Karaçelebi - zâde Abdülâziz Efendi,
Mesud Efendi için «kendisine isnat olu
nan iclâs maddesinden bihaberdi» diye
rek, onun böyle bir şeye teşebbüsünü va
rit görmemekte, maamafih, onun ihtirası
na işaretle Defterdar-zâde Mehmed Pa
şa, yeniçeri ağası ve daha birkaç kişiyi
suçsuz yere öldürtüşünün cezasını çekmiş
olduğunu ilâve eylemektedir.
Mesud Efendi’nin idamından sonra
onunla fikir birliği ettiği söylenenlerden
vezir Haydar Ağa-zâde Mehmed Paşa,
Şehzade Süleyman’ın annesinin kethüda
sı Ali Ağa, sipahilerden bir başka Ali Ağa
ve daha birkaç kişi idam edildiler.
Vaziyetin nazikliği ve
Boymı-Yarah’nm aczi
Donanmanın mağlûbiyeti, Bozcaada
ve Lim ni’nin elden gitmesi üzerine Ve
nedikliler boğaz önünde tam manasiyle
hâkim vaziyete geçince boğaz kapandıBu hâdiselerin İstanbul’da hem maddi,
hem de manevi tesirleri derhal görülüverdi. Maddi bakımdan eşya fiyatları fır
ladı ; manevî bakımdan da panik havası
esmeye başladı. Paniğin doğmasında,
başta sadrıâzam olmak üzere birçok dev
let erkânının âciz kimselerden mürek
kep bulunuşunun da rol ve hissesi mev
cuttu. Donanmanın mağlûbiyeti esas iti
bariyle acz, ihmal ve bilgisizliğin eseriy
di. Koca bir imparatorluğun merkezi sı
kıntı ve heyecana maruz kalırken, halk
bunun, baştaki idarecilerin beceriksizlik
lerinden ileri geldiğinin farkındaydı. Sadrıâzam ve sair erkânın bu duruma karşı
akıl ve bilginin emrettiği şeyleri yapma
sı gerekirken Boynu-Eğri Mehmed Paşa,
tedbir alarak gülünç şeylere teşebbüs et
miş bulunuyordu. Naimâ (C: 6, S: 214)
nın kaydına göre; bu sırada halkın açık
tan açığa şöyle söylendiği duyuluyordu :
«— Bu nasıl iş ve harekettir Devlet
büyükleri kendi fena maksatlarını icra
kaydına düşüp donanmayı ve adaları
düşmana verenlere bir ceza tatbik etme
diler. Parasını alıp mansıp vermekte de
vam ediyorlar. Pirincin kilesi yüzelli ak
çeye çıkıp sair şeyler de pahalandı. Ve
ziriazam tedbir ve tedarikten âciz durum
da. Düşman geliyor diye hisar üzerin
deki evleri yıktırdı; bu işin sonu ne ola
cak ve bu hareket neye yarıyacak. Saadetlû padişahımız ise Üsküdar’da zevk
ve sefasında, ahval-i âleme karşı ka
yıtsız» .
Âciz Sadnâzam Boynu-oğri Mehmed
Paşa bu sırada Ahır-kapı ile Yedikule arasındaki surlar üzerinde bulunan evle
ri yıktırmış, düşman donanması İstanbul
önüne gelirse surları yeni zannederek
şehri alamıyacağını tahmin etsin diye
bunların denize bakan tarafını badana et
tirmeye başlamıştı. Sadnâzam, tehlike
karşısında kalan devekuşunun başını ku
ma gömmesi biçimindeki hareketlere te
vessül etmekteyken maneviyatı bozulan
bazı kimseler malını mülkünü satarak
İstanbul'dan Üsküdar'a geçmeye başla
mıştı.
Boynu-eğri Mehmed Paşa şaşkınlık
ve acz içinde kıvranmasına rağmen ke
sesini doldurma işini (Naimâ C: 6. S:
213) başarabilmekteydi. Heyecan artmak
ta devam ederken ulema ve meşayih’ten,
ayni zamanda ocak ihtiyarlarından bazı
kimseler birkaç defa mufassal arzuhaller
yazıp bizzat padişaha aızettiler. Bunun
üzerinedir ki Dördüncü Mehmed Üskü
dar'dan Topkapı Sarayına geçti (3 eylül
1656J . Bundan iki gün sonra yani 4 ey
lülde de vezirler, ulema ve devlet erkânı
ile Yalı-köşkünde bir meşveret meclîsi
akdetti. Umumi durumun müzakeresini
müteakip, «evvelce havass-ı hümâyûna
iltihak edilmiş bulunan Aydın ve Saruhan sancakları ile Anadolu ve Karaman
eyâletlerine sancakbeyi ve valiler tayin
edilerek bunların İzmir, Sakız ve İstanköy adaları ile sahillerin muhafazasına
memur kılınmalarına : askere zahire te
min etmek üzere Bursa, Mihaliç ve sair
yerlere kapıcıbaşılar gönderilmesine;
tersanede çektirme, yani kürekli gemiler
yaptırılıp kalyon inşasının terkedilmesine» karar verildi. «Tarih-i Gılmani» sa
hibi Mehmed Halife’nin kaydına naza
ran: bu toplantıda iç hâzineden bir m ik
tar para çıkarılması ve «imdadiye» na
mı ile para toplanmasına da karar veril
miş bulunuyordu.
Ne yazık ki, nazik ve heyecanlı gün
ler yaşandığı bu sırada biie, bir tedbir
olarak alman kararların tatbikinde dahi
adam kayırma ve maddi menfaat rol oy
nadı. Zira Sadnâzam Mehmed Paşa, Ay
dın ve Saruhan sancaklarını kendi adam
larına verdiği gibi «Anadolu ve Kara
man eyâletlerini de mebaliğ-i azim ile
birer adama sattı» . Sultan Mehmed müsbet şeyler beceremiyen, fakat menfaatini
gözetmekten de geri durmayan sadrâza
mı artık bezenmiyor, şimdiye kadar fay
dalı bir iş göremediğini, cülûs töhmeti
ile bir sürü adam katlettirdiğini, meşve
ret meclisinde alınan kararları da lâyık
olduğu derecede tatbik edemediğini be
yanla : «ne kuvvet-i şecaatla iş görmeye
kudreti var, ne zekâ ve ferasetle hüsn-ü
tedbirde mehareti var! Emr-i sefer için
olan müşaverede tedbir ve hareket böy
le mi olur?» diyordu. Sultan Mehmed,
ilkinden bir hafta sonra tertip ettiği ikin
ci bir toplantıda, veziriazama : « Bizzat
sefere gideceğim, denizde ve karada ha
zırlığı gör ve mühimmatı gereği Jf.bi ha
zırla» emrini verdi. Buna karşı sadnâ
zam ise, Naimâ’nın ifadesi ile :
t— Şevketlû ve kerametlû padişahım,
Hak Tealâ ömr-ü devletinizi berdevam
eyliye. Ortalığın ihtilâli ve askerin ni
zamsızlığı dolayısıyle vaktinde sefer et
mek zordur. Hazine-i âmirenin ise zaru
reti tabir olunmaz. Azimetiniz takdirin
de iç hâzineden yinni bin kese akçe yar
dım yapılmasına ihtiyaç vardır. Aksi tak
dirde sefer-i hümâyûn icrası mümkün
değildir» cevabını verince Sultan Meh
med kızıp sustu ve arkasından da toplan
tı dağıldı. Netice olarak bu görüşmeden
de müsbet bir netice de istihsal edile
medi.
ŞEYH VE VAIZLARIN DURUMLARI, VÂIZLARIN SARAYA TESlR VE
HÜKÜMET İŞLERİNE MÜDAHALELERİ
Anadolu Tüklüğünün ve dolayısıyle
Osmanlı cemiyetinin fikrî, İçtimaî ve İl
mî veçhelerini ana hatları ile topluca
tespit edebilmek için, şeyh ve vâızlann
bu cemiyetteki mevki ve durumlannın
tetkikine ihtiyaç vardır. Esas itibariyle,
tarikat erbabının en üst kademedeki şah
siyetleri demek olan şeyhlerden bazı kim
seler, sadece bir tarikat adamı olarak
kendi tarikatları dahilinde değil, ilim ve
2044
fazlının- derecesine göre cemiyet dahilin
de g-sniş çapta tesirler de yaratmışlardır.
Bu arada peşinen şunu belirtmek icap
eder k i ; Osmanlı cemiyetindeki şeyhler
esas itibariyle, bir tarikat adamı halin
de ömrünü tekke ve dergâhlarda doldu
rur, va’z ve irşadlarını bu muhite hasre
der, icabında camilerde kürsü şeyhi ha
linde halka va’z ve nasihatta bulunur,
bunun dışındaki zamanlanın ibadetle, bir
kısmı da aynca eser yazmakla geçirirdi.
Dîn ve tarikata ait bilgiler yayan şeyh
ler öğüt ve irşadlariyle cemiyetin ahlâkı
üzerinde de müessir olurlardı. Şeyhlerin
esas ve umumî ahvali böyle olmakla be
raber, aralarında bazen devlet adamla
rının hattâ hükümdarların yakırunda bu
lunarak onlara tesirler icra eden, pek na
dir görülmekle beraber hayatlarının her
hangi bir devresinde devlet hizmeti ka
bul edenler de vardı.
Şeyhlerin ön plândaki meşgaleleri
mensup oldukları tarikatın fikirlerini
müdafaa ile âyin ve merasimlerini icra
idi. Eserlerinde, tekke ve dergâhlardaki
irşad ve va’zlannda tarikatlariyle ilgili
fikirleri neşir ve müdafaa ederlerdi.
Camilerde kürsü İşgal ederek va’z eden kimseler arasında herhangi bir tari
kata mensup olanlar bulunduğu gibi, bir
tarikatla ilgisi olmıyanlar da vardı. Hü
kümet merkezinde büyük camilerde med
rese müderrisleri ve zamanın meşhur âlimleri va’zederdi. Bunların tesir derece
leri eserleriyle yaptıkları şöhretleri, ilmî
kudretleri veya konuşma kabiliyetleriyle
alâkalıydı.
On yedinci asrın ilk yansındaki
Önemli tarikatlar
Osmanlı devleti yeni kurulduğu sıra
da Anadolu’da bazı tarikatlar mevcuttu.
Zamanla bunların sayıları daha da ço
ğaldı. Onbeşinci asırdan itibaren, «tedrisi
tasavvuf» diye de anılan «İlmî tasavvuf»
yayılmaya başlamış olduğu cihetle, bu
nun ilmî tahlil ve tefsirini yapan bir kı
sım din uleması vasıtasiyle yeni tarikat
lar ortaya çıktı.
Hükümdar ve devlet adamları umu
miyetle tarikat erbabına karşı müsama
halı davranıyordu. Tarikatların çoğalma
ve tarikatçiliğin gelişmesinde bunun da
tesirleri mevcuttu. Maamafih bazen teh
like sezilen şeyh ve tarikatçilerin taki
bata uğradığı da oluyordu.
Onyedinci asırda mevcut tarikatların
mühimleri şunlardı : Bayramiye ve bu
nun kolları olan Şemsıyye, Celvetiye. Melâmiye. Onbeşinci asrm ikinci yarısında
Şeyh Ömer Ekmeleddin tarafından kuru
lan Halvetiye, ve bunun kollan olan Sünbüliyye, Gülşeniyye, Sinaniyye. Anado
lu ’da mevcudiyetlerine ondördüncü asrı»
sonlarında rastlanmakla beraber esas iti
bariyle onyedinci asrın ilk yarısında ya
yılmaya başlayan Kadiriyye, Rifaiyye.
Ayrıca Nakşibendiye, Anadolu’daki tarikatlerin en eskilerinden olan Bektaşiye
ve M evi eviye.
Tarikatlerden her biri yekdiğerinden az veya çok farklı fikir ve akide
leri müdafaa etmekteydi. Her tarikatin
bir zikr usulü de vardı. Musiki, raks ve
şiire dayanan mevlevilikteki zikr ve âyi
ne * semâ» denirdi. Mevlevîler ney ve
kudüm sesleri arasında hem mihver, hem
mahrek üzerinde dönerek semâ yaparlar
dı. Halvetîlerle Kadiriler devr yaparak,
Rifaîler ayakta durdukları yerde, Nakşibendîler oturarak zikrederlerdi. BektaşîIer ile Melâmîlerin zikri ise sohbet esa
sına müstenitti. Bayramiye tarikatinden
ayrılmış olan Melâmiyede zikir olmadığı
gibi hususi bir kıyafet de yoktur. Bay
ramiye sünnî bir tarikat olmakla beraber
Melâmiyede şiî temayüller açıkça sezilir.
Onaltıncı asırda Melamı şeyhleri arasında
akideleri şeriata aykırı görülerek idama
mahkûm edilenler olmuştur. Melâmiliğin
ana umdesi vahdet-i vücut felsefesine da
yanır.
Onyedinci asrm ilk yansındaki
m ühim mutasavvıflar
Onyedinci asnn ilk yansı Osmanlı
devleti için idari bozukluk ve bazı huzursuzluklann mevcut olduğu bir devir
olmakla beraber, bir hayli ilim ve sanat
adamı da yetişmiştir. Bunların bir kısmı
tasavvuf erbabından olan şeyhlerdir.
Meşhur ve mühimleri : Celvetiye Şeyhi
Aziz Mahmud Hüdai Efendi, Halvetiyye
tarikatinin Şemsiyye kolundan Abdülmecid Şeyhi ve bunun halifesi Abdülahad
Nuri Efendi, yine bu tarikatın Sinaniyye
2045
kolundan Oğanlar Şeyhi İbrahim Efen
di, Melâmiyedeıı Hüsameddin Ankaravi,
Kadiriyye tarikatinden Tosyalı İsmail
Rum î gibi kimselerdi.
Şimdiye kadar hükümetçe şeyhlere
pek dokunulmadığı cihetle onlar da tari
katlarına ait görüşlerini serbestçe neşret
mişler, tekke ve dergâhlarında zikr ve
âyinlerde bulunmuşlardı. Gerçi Onaltmcı
asır içinde meşhur şeyhülislâmlardan !bn-i Kemal ve Ebussuud Efendi devir ve
raksın haram olduğuna dair fetva ver
mişlerse de, tarikat mensupları bu fetva
lara, zikrullahın meşruluğuna dair birçok
eser yazmak suretiyle cevap vermişlerdi.
Ontın içindir ki tekke ve dergâhlarda
devr, semâ ve raks şeklindeki zikrler y i
ne devam etmekteydi.
D ar görüşlü vâizlar
Dördüncü Murad zamanında padişah
ve devlet erkânına nüfuz eden bazı vâiz
lar taassuba doğru bir çığır açmışlardır.
Dördüncü Mehmed zamanında bu durum
daha da sıkılaşmış ve iş, dar görüşlü vâızlarla şeyhler arasında mühim bir m ü
nakaşa şekline dökülmüştür. Dar görüş
lüler, hem cemiyetin zihniyetçe zedelen
mesine, hem de bazı saray ve hükümet
erkânına istinad ettiklerinden İdarî h u
zursuzlukların zuhuruna sebep olmuşlar
dır. Bu dar görüşün mümessilleri en baş
ta Kadı-zâde Mehmed Efendi, sonra Üstüvanî Mehmed Efendi, Çelebi Şeyh,
Şeyh Osman, Köse Mehmed, Çavuş-zâde
Hüseyin Efendi’dir.
İslâm âleminde bazı meselelerde
farklı içtihadlar yüzünden ihtilâflar çık
tığı ve halkın taraflara ayrıldığı m alûm
dur. İşte mevzuubahs edeceğimiz m üna
kaşalar da esas itibariyle bazı hususlarda
dar görüşlü bir içtihaddan doğmuştur.
Dördüncü Murad ve Dördüncü Meh
med devirlerinde dar görüşün en başta
gelen mümessili olan Kadı-zâde’den da
ha önce de onun gibi düşünenler çık
mıştı. Zâten, Kadı-zâde Mehmed Efendi
de içtihadında Kanusî ve İkinci Selim
devrinin, adamı olan Birgili Mehmed Efetıdi (1522-1573) ye istinat ediyordu. K ı
saca «Birgivi» diye tanınan Mehmed Efendi’nin en meşhur eserleri «Tarik at-i
Muhammediye» ve «Vasiyetname* adını
taşır. Birgivi, diııi hususlarda çok m uta
assıp bir kimseydi. Şeriatten kıl kadar
inhirafı dahi kabul ve hazmedemezdi. R i
saleleri ve mevizeye ait bir eser olan Tarikat-i Munammediye’si bu görüşünün
örneğini veren fikirlerle doludur. Birgivi
Mehmed Efendi her bid’atin aleyhinde
bulunmuştu. Para ile Kur’an okutmanın
ve herhangi bir ibadet mukabilinde ücıet almanın haram olduğunu risaleleriy
le ilân etmesi üzerine, zamanın âlimleri
bu mevzuda hayli münakaşa etmişlerdi.
O zamanın Şeyhülislâmı Ebussuud Efen
di, Birgivi aleyhine fetva vermişti. O
devrin hükümeti kuvvetli olduğu, bilhas
sa onun fikirlerine âlet hale gelmediğin
den, mesele ilim adamları arasında bir
münakaşadan ileri gitmemiş, halkın zih
ni bul andı rılmamıştı. Fakat Birgivî’den
faydalanan ve onun eserini şerheden Kadı-zâde’nin tesir ve çalışma şekli öyle ol
madı.
Bİrgivî Mehmed Efendi gibi aslen
Baiıkesirli olan Kadı-zâde Mehmed Efendi, Birgivi’nin
talebelerinden ders
görmüş sonra İstanbul'a gelerek tahsi
lini tamamlamıştı. Kadı-zâde kendisini
vaaz kürsülerinde tanıttı. Selis ve çok
güzel konuştuğu için çabuk nazarı dik
kati celbediyor, bu yüzden de pek çok
dinleyici bulunuyordu. Topluluğun alâ
kasını çekebilecek mevzuları seçmekte
bîr psikoloğ mahareti gösterdiği anlaşı
lan Kadı-zâde, bilhassa bilgisi zayıf ve
cahil kimseler üzerinde bir hayli mües
sir oluyordu. Halveti ve Mevleviler hak
kında «tahta tepenler, düdük çalanlar®
diye tezyifkâr sözler sarfederek devran
ve semâm haram olduğunu ifadeden baş
ka, sair bid’atlerden de dem vuruyordu.
Kadı-zâde gibi ilmi
kudreti fazla
olmıyan bir mutaassıbın her geçen gün
de daha fazla alâka çekip nüfuz tesis et
mesi vesilesiyle, medreselerin durumu
na işaret etmek de faydadan hâli değil
dir. Onyedinci asırda medrese tedrisatın
da daha ziyade menkulât esas tutuluyor,
ve makulât eski ehemmiyetini kaybet
miş bulunuyordu. Tedris durumundaki
bu zayıflığa işaretten, geri kalmıyan Kâtib Çelebi, «Mizan-ül-hak» isimli eserin
de (sayfa 9} bu noktayı «sûk-ı ilme kesad gelip, ehli inkıraza karib olmuş îdi»
cümlesiyle hükme bağlar.
2046
îE N IY E T .O R O â
i
^
u
İşte böyle bir
devrin adamı olan
Kadı-zâde Mehmed Efendi, makulâttan
anlamadığı halde sert tenkitlerde bulu
nur, bilmediği bu şeyler hakkında lü
zumsuzluk hükm ünü kondurup dine ay
kırı telâkki etmekten geri kalmazdı. Tabi’i. devrin ulemasının hepsi de Kadı zâde derecesinde değildi. Makûlattan anlıyan, bilgi derecesi Kadı-zâde’den üstün
ve geniş görüşlü kimseler de vardı.
Kadı-zâde ve onun fikrini benimsiyenlerle Sivasî Abdulmecid Efendi, Ga
lata mevlevihanesi postnişini İsmail De
de ve Cerrah şeyhi İbrahim Efendi ara
sındaki münakaşalar Dördüncü Murad
zamanında başlamıştı. Esas itibariyle
bir tarafta Kadı-zâde, ona karşılık da
Sivasî Abdulmecid Efendi vardı. Sultan
Murad, Kadı-zâde’yi tutup onun bir kisim fikirlerinin tesiri altında kalmakla
beraber Abdülmecid
Efendi’yi de hoş
tutup gücendirmemeye çalışmıştı.
Kadı-zâde'nin m ünakaşa ettiği
meseleler
O
zamanın tâbirince ulemay-ı
hir’den Kadı-zâde ile tarikat erbabını
teşkil eden Sofiyyun’dan Abdülmecid
Efendi arasındaki münakaşada mevzuu bahis edilen meselelerin burada kayde
dilmesi, hem Kadı-zâde’nin dar görüşlü
lüğünün derecesini, hem de ucu asayişi
ihlâle kadar giden münakaşa mevzuunun
iyice anlaşılmasını m üm kün kılacaktır.
Kâtib Çelebi’nin «Mizan-ül-hak» isimli eserinde (sayfa 14-123) ele alınıp
tarihten örnekler de verilmek suretiyle
esaslı şekilde anlatılan, Naimâ (C: 6,
S: 228-240) tarihinde ise daha kısa şe
kilde kaydedip 16 madde halinde sırala
nan bu münakaşa mevzularını okurken,
o sırada Avrupa müsbet ilimler sahasın
da vuku bulan muazzam hamleyi hatır
lamamak m üm kün değildir. Avrupa’da
Descartes (1596-1650), Pascale (1623 1662), Galile (1564-1642), Spinoza (1632 1677), Kepler (1571-1630) gibi müsbet
ilimler sahasında inkılâplar yaratan âlim
ve filozoflar yetişirken, bizde Kadı-zâde
Mehmed Efendi’nin «miisbet ilim lerin ve
bu meyanda matematiğin tahsilinin menolunması» ndan bahsetmesi ve daha b u
na kıyasla zararlı ve boş iddialarda bu
lunması ibretle okunacak noktalardır.
Münakaşa mevzuu 16 mesele şunlar
dır :
1 — Müsbet ilimlerin ve bu arada
matematiğin tahsilinin meşru olup ol
madığı.
2 — H:zır peygamberin sağ olup ol
madığı.
3 — Ezan, mevlut ve sair şeylerin
makam ve güzel sesle okunmasının câiz
olup olmadığı.
4 — Tarikat erbabının raks ve dev
ranının haram olup olmadığı.
5 — Tesliye ve tarziyenin yâni Hazreti peygambere tazım makamında sallalahü aleyhi ve sellem ve ashaba radiyallahü anh demenin icap edip etmediği.
6 — Kahve, tütün ve sair muhaddesatın haram olup olmadığı,
7 — Hazreti peygamberin anne ve
babasının m ü’min addolunup olunmıyacağı.
8 — Firavunun imanla ölüp ölme
diği.
9 — Muhiddin-i Arabi’nin durumu
ve şeyh-i ekber addedilip edilmiyeceği.
10 — Halife Yezid’e lânetin icap ezâ-dip etmediği.
11 — Peygamberden sonra ortaya
çıkan bid’atler.
12 — Kabirleri ziyaret bahsi.
13 — Regaib, berat ve kadir namaz
larının cemaatla kılınması bahsi.
14 — Kibarın elini, eteğini, ayağını
öpmek ve selâmlaşmada eğilme bahsi.
15 — Emr-i bil-mâ’ruf ve nehy-i an i’I-nıünker (malûm ve marûf olan ile
emr ve inkâr ve red edilmişten men olunmak) bahsi.
16 — Rüşvet bahsi.
Kadı-zâde ve onun fikrini benimsiyenlerle münakaşa eden Sivasî A bdül
mecid Efendi, müsbet ilimlerin tahsili
nin meşruluğundan, tütün ve kahvenin
haram olmadığından başlıyarak bu onaltı maddeyi müsamaha ve geniş görüş
lülüğün ifadesi halinde cevaplandırmak
taydı.
Kadı-zâdeliler ve saray erkânı
Dar görüşün müdafi ve alemdarı olan Kadı-zâde Mehmed Efendi 1635 se
nesinde öldü ise de, onun görüşünü m ü
dafaa ve devam ettirenler eksik olmadı.
Mehmed Efendi’nin nâmı dar görüşlü
2047
vâız takımına bir slem halinde miras
kaldı. Onuıı içindir ki. Mehmed Efendi'den sonra da onun yolunda gidenle r
«Kadı-zâdeliler» veya *Fakilı» ten ga
lat olarak «Fakıiar» dîye anıldılar.
Kadı-zâdeliler meselesi, asıl Kadı zâde'nin ölümünden
sonra daha fazla
kuvvet ve şümul kazandı. Zira dar gö
rüşlü kürsü vâızları, devlet idaresindeki
mevcut nizamsızlıklardan faydalanarak
bilhassa saray ağalarına nüfuz ettiler.
Saray halkından baltacılar, bostancılar
ve kapıcılar bunların va’zlarıııı mütead
dit defa dinlediklerinden tesir altında
kalmışlardı. Bunlar yoluyle darüssaade
ağasına ve nihayet Valide Sultana ta
nıştırılan vâızlar sadece iltifata değil atiyyelere bile nâil oldular. Boylece kuv
vet kazanıp dediğini yaptırır ve netice
itibariyle kendilerinden . çekinilir kuv
vet haline geldiler.
Kadı-zâdeliler grubunun dayandığı
mühim kuvvetlerden biri de cahil avam
takımı idi. Cerbezeli konuşmalariyle on
lara kolaylıkla tesir edip kendilerine ta
raftar hâle geldiklerini hissettikçe, et
rafa hücumlarında daha cesur davranı
yorlardı. Müverrih Naimâ (C : 6, S: 232)
nın kaydına göre; Kadı-zâdeliler Dördün
cü Mehmed’in
saltanatının ilk yıllan
zarfında dünya malına düşkünlük gös
termeden sade bir hayat yaşayıp hile
yoluna sapmazlardı. Fakat bilâhara va
ziyetleri değişti. Kendilerini züht ve
tekva yolunda gösterip envai türlü hile
kârlık ve kötü şeyler işler oldular.
Ü stüvanî Mehmed Efendi
Kadı-zâde Mehmed Efendi’r.in ölü
münden sonra bu grupun en mühim adamı Üstüvanî Mehmed Efendi denilen
birisiydi. Ş a m lı bir şahsiyet olan Meh
med Efendi Ayasofya cami’inde direk
dibinde oturup sırtını somaki direğe dayıyarak va’zettiği için «üstüvanî» diye
anılıyordu.
Fakılar'ın bu şirret ve riyakâr ada
mının dersinde baltacı, bostancı, kapı
cı ve saire gibi bir hayli saray hizmet
lisi bulunduğundan Üstüvanî’yi Iıarem-i
hümâyûna kadar tanıtmışlardı. Hoca
Reyhan Ağa kendisini himaye ettiğinden
usul ve kanun hilâfına has-odaya ka
dar dahil olarak burada va’zetmişti.
Kiitiı-zâcielilerin tekkelere tecavüze
yeltenmeleri
Kadı-zâdeliler
grupunun en fazla
hücum ettikleri meseleler arasında, m a
kam ile na’t-ı şerif okuma, devran ve
semâ işi de vardı. Raksın haram oluşu
nu ele alan Kadı-zâdeliler devran ve
semâ-ı raks telâkki ederek, devran ve
semâda bulunan Halvetiye ve Mevleviye tariiigti erbabını tekfir ediyorlardı.
Hattâ yalnızca tekfirle de kalmıyarak
tekkelere girenleri kâfirlikle itham edi
yorlardı.
Saray dahilinde hizmetli ve hattâ ağalardan
taraftarlarının
bulunuşunu,
cahil halk tabakasından bir hayli kim
senin bunların sözlerine inanışını naza
rı dikkate alan tarikat erbabı tekkeye
devamda cesaretsizliğe
maruz
kaldı.
Hattâ mevlevîler âyin yapamaz hale gel
di. Nihayet günün birinde «Saikımsöğüt» te Demirkapı tarafındaki Halveti
tekkesini basarak dervişler: dağıttıkları
görüldü. Bu baskın hareketi vuku bul
duğu sırada Melek Ahmed Paşa sadrıâzamdı. Onun yumuşak davranmasından
cesaret bularak başka tekkelere de te
cavüze yeltendiler. Melek Akmed Paşa
buna dair yazılı emir verme hatasını da
hi işledi. Bu yüzden neredeyse mühim
mikyasta kan akacaktı. Kadı-zâdelilerin
yazılı müsaade ile basacakları tekkenin
mensupları arasında yeniçeri kethüdası
ile ocağın m ühim ağalarından samsmıcubaşının da bulunması sayesinde me
sele tehlikeh bir hal almadı.
Kadı-zâdeliler kendilerini epeyce
kuvvetli hissettikleri sırada Şeyhülislâm
Baha; Efendi’yi sıkıştırarak devran ve
semâm haram olduğuna dair fetva bi
le aldılar. Bilâhara bu fetvanın kanlı bir
hadiseye sebep olabileceğini anlıyan Bahai Efendi, vaızlardan herhangi bîr kim
senin tarikat erbabı hakkında kötüleyici
lâf etmemesi hususunda emir vermiştir.
Kadı-zâdeliler cür’etkârane hare
ketlere kalkışırken barikat ehlinden olan
ulema kitap ve risaleler yazarak onların
iddialarını cerhetmeye çalışmıştır.
Bu
hususta en değerli faaliyet gösteren şa
hıs Sivasî Abdülmecld Efendi’nhı hali
fesi Abdülahad Nuri Efendi’dir. Abdülalıad Nuri Efendi, kaleme aldığı eseri
2048
ile, kadı zâdelilerin en mühim istinat
gahı olan «Birgivît ııin «Tarikat-ı Muhammediye» sini tenkid edip cerhe ça
lışmıştır.
Kadı-zâdelilerin rüşvet alm aları ve
hüküm et işlerine m üdahaleleri
Kadı-zâdeliler, darüssaade ağası ve Va
lide Sultana kadar nüfuz ettikleri zaman
artık rüşvet alıp tayin ve azillerde m ü
essir olmaya başlamışlardı. Bir vazifeye
tayinini istedikleri şahsı saraydaki taraf
tarlarına gönderip, bunun filân işe tayi
ninin münasip olduğunu söylerler ve bu
suretle hem istedikleri adamın uygun
gördükleri işe tayinini sağlamış olurlar,
hem de ondan rüşvet koparırlardı. M ü
verrih Naimâ’nın ifadesiyle : «vâız efen
dileri n mâkul gördükleri iş suret bulur
du. Vâi2 ve nâsih efendilerin makul gör
düğü işe hatâdır demeye kimsenin kud
reti yoktu®. Mezkûr müverrih, bunların
hükümet işlerine tesir ve müdahale sure
tiyle iş sahiplerinden rüşvet alışlarını pa
zarlığa bağlamış olduklarını, onların pa
zarlığına Hind tüccarının b ile , dayanamıvacağını nakleder.
Kadı-zâdelilerin, hükümet erkânı ne2 dinde söz ve arzularının yerini bulma
sından ibaret nüfuzlu halleri, bilhassa bir
dediği iki olmıyan üstüvanî Efendi’nin
gözde ve imtiyazlı vaziyeti Çınar vak'asına kadar devam etti. Yeni sadrâzam
Boynu-eğri Mehmed Paşa, seleflerinden
birkaç kişinin yaptığı şekilde onlara yu
muşak ve müsamahalı davranmadı. Na
imâ (C: 6, 5; 234) nın ifadesiyle.: «ta
biatı Türkmaniye muktezasmca; ulema
ve şeyhlere danışmak, onların medh-ü
zemininden elem çekmek ne demektir?»
diyerek bütün tayinleri kendi bildiği gi
bi yaptı, vâızlarm alacağı rüşveti de ken
di cebine attı.
Kadı-zâdelilerin fesat çıkarmak
istemeleri
Boynu-eğri Mehmed Paşa’nın Kadı-zâde grupuna yüz vermemesi bunların h ü
kümet aleyhine dönmeleri neticesini ver
di. Memleketi değil kârlarını düşünen bu
adamlar, Bozcaada ve lim n i’nin elden
Çıkarak boğazın Venedikliler tarafından
kapatılışını kendi lehlerine istismar et
mek istediler. Bu sıkıntılı ¿ünlerde dik
katleri kendi üzerlerine çekebilmek ve
kendilerine yüz vermeyen hükümet rei
sini gözden düşürebilmek içhı, cami k ür
sülerinde ve sair yerlerdeki konuşmala
rında açıktan açığa hükümete atmaya
başladılar. Bu arada: «Zalim ve mürteşiler çek. Şer’ı şerif icra olunmuyor. Memalik-i islâmiye bid’at ile doldu. Vezi
riazam ve m üftü tarikat erbabını him a
ye ediyor» gibi sözlerle etrafı tahrik ediyorlardı.
Böyle tahriklerle hükümetin aleyhinde
ve dolayısiyle kendi lehlerinde muhit
yapmaya uğraşan kadı-zâdelilerin fiilen
harekete geçmek isteyişleri Köprülü’nün
sadareti zamanına rastladı. Köprülü Meh
med Faşa’nm sadarete geçişinin sekizinci
günü (2 ekim 1656), aleyhdariarma kar
şı şiddet göstererek hâdise çıkarmak is
tediler. Bugün Fatih Camiinde toplanan
Kadı-zâdeliler, namazda müezzinlerin
makam ile okumalarını önlemek için üzerlerine yürüdüler. Tabii onlar buna
mâni olmak isterken mukabil taraf işe
müdahale etti. Az kalsın camide bulunan
lar birbirine girecek ve kan dökülecekti.
Hâdisenin bu kertede kapanmasına rı
za göstermiyen Kadı-zâdeliler, tarikat er
babına karşı kinlerini büsbütün açığa
vurdular. Ve îstanbuldaki tekke ve hangâhları tamamen yıkıp tas ve toprağını
denize dökmeye karar verdiler. Bunun
için, taraftarlarına : «yarın silâhlı olarak
cami avlusunda hazır olun, emr-i b i’Im â’ruf ve nehy-i ani’lmünker hizmetin^
yardım edin» diye tenbihatta bulundular.
Müverrih Naimâ’m n belirttiğine göre
Kadı-zâdelilerin bu sıradaki karar ve n i
yetleri :
a)
İstanbul'daki bütün tekkeleri yık
mak, ondan sonra rastladıkları şeyh ve
dervişlere tecdid-i iman teklif etmek, ka
bul etmeyenleri katleylemek.
b) Bunların yaptıktan sonra toplu
luk halinde padişaha giderek cümle bid'atlerin ortadan kaldırılmasını istemek.
c) Selâtin camilerinde birer mina
re bırakıp diğerlerini yıkmak.
Hasılı, Hazreti peygamberden sonra ih
das edilen şeyleri büsbütün ortadan kal
dırıp, ortalığa kendi görüşlerine göre bir
nizam vermekti. Müverrih Naimâ (C: 4,
2049
S: 236), Kadı-zâdelilerin bundan sonraki
vaziyetlerini şöyle anlatıyor: «Ol gece
bu gulgule şelır-i İstanbul’a münteşir oiup softalar sopalar ve kürdeler ile ve
muhtekir ve mürai esnaf ve bunlara men
sup şahısların elebaşıları Hacı iıa n d a l ve
Fakı Döngel madrabazlan gagirdleri ve
köleleri olan hatvan kazak kakavanlarına
silâh kuşatıp din davasına gidelim şek
linde gürûh güruh toplanıp Sultan Melımed (Fatih) camiinde toplanmaya başla
dılar»,
Sadnâzam Köprülü Mehmed Paşa bun
ların toplandıklarını duyunca evvelâ ken
dilerine adam göndererek fesada sebep
olacak bu hareketten vazgeçmelerini b il
dirdi. Fakılar sadrıâzamın gönderdiği nasihatçıyı dinlemeyince Köprülü Mehmed
Paşa ulemayı davetle meseleyi görüştü.
Fesat çıkaran ve buna teşebbüs edenlerin
tecziyeleri lâzım geleceğine dair muva
fakat alınca, durumu padişaha arzedip
fesatçıların idamları için emir istihsal ey
ledi. Fakat idam cezasını tatbik etrniyerek Üstüvanî Mehmed, Türk Ahmed, D i
vane Mustafa gibi vâız ve muharrik ele
başıları Kıbrıs’a sürdürmekle iktifa ey
ledi.
Kadı-zâdelilerin zihniyetlerindeki
geriliğin ve ahlâklarındaki
d üşüklüğün derecesi
Hazreti peygamberden sonra ihdas edilmiş şeyleri ortadan kaldırarak dîne
bir nizam verme iddiasında bulunan K a
dı -zâdelilerin, bu iddialarında samimi ol
madıklarını; menfaat temini için dinî me
seleleri âlet ettiklerini isbata yarıyacak
deliller mevcuttur. Dördüncü Mehmed
zamamndaki Kadı-zâdeliler grupunun
zihniyetçe çok geri ve ahlaken çok düşük
oldukları görülmektedir. O nlann bu hal
lerine bakarak kendilerine taraftarlık eden halktan herkesin de aynı derecede
ahlâken düşük bulunduğu iddia edilemez.
Bu bakımdan Kadı-zâdelilere taraftarlık
edenlerden bazılarının, ya onların içyüz
lerini bilmediklerini, ya iyice cahil ol
duklarını, veyahut da herhangi bir men
faatin peşinde koştuklarını tahminde ha
tâ olmasa gerek. Eski OsmanlI tarihlerin
de bunların zihniyet ve ahlâkî durumla
rını açıklamaya medar olacak misaller
verilmiştir. Naımâ tarihinden (C: 6, S:
236) naklettiğimiz şu misal, Kadı-zâdeli1er grupunun zihniyetinin gerilik dere
cesi ile birlikte, alay mevzuu olacak ka
dar gülünçlüğünü de ortaya koymaktadır.
Kadı-zâdelilerin, Hazreti peygamber
den sonra ihdas edilen şeyleri kaldırma
fikirlerine karşı, Naimâ'nm tâbiri ile za
rif bir adam, bu grupa dâhil, vâızlardan
Türk Ahmed’e şöyle bir sual tevcih eder :
*— Hazreti peygamber zamanında çak
şır ve don yoktu. Binaenaleyh, çakşır ve
don giymek de.bid’attır. Bunları da kal
dırır mısınız?»
Türk Ahmed’in cevabı tereddütsüz şe
kilde şöyle olur :
î — Evet onu da menederiz; izar (futa)
ve peştemal kuşansınlar».
Adam başka bir suale geçerek :
i — Ya kaşık kulföınmak da bid’attir,
onu ne yaparsınız?» der.
Türk Ahmed yine kesin ve tereddüt
süzce şu cevabı verir :
a— Onu da kaldırırız ; yemeği elleriy
le yesinler, zehir değil ya, yemek elle
rine bulaşsa ne lâzım gelir?»
Türk Ahmed’e sual soran adam bu de
fa dayanamayıp :
*— Efendiler, halkı âlemi soyup çıp
lak çöl arabı kıyafetine sokmak ister
siniz» diyerek alay eder.
Bu mecliste konuşmaya şahit olanlar
dan başka birisi söze karışıp vâıza :
«— Kaşıklar yasak olunca bir alay ka
şıkçı esnafı ne yapsınlar?»
Diye sorar ; Türk Ahmed r
i — Misvak ve tespih yapıp onunla ge
çinsinler» der. Fakat karşısındaki alaylı
alaylı şu cümleyi yapıştırır :
«—• Misvak ve tespih sanatını Gerede
ve Taraklı Türklerine işletirsiniz ; Ha
remeyn fukarasına da geçinmeleri için
başka bir sanat bulun».
Müverrih Naimâ, Kadı-zâdelilerin ah
lâken düşüklüklerine ait misalleri Ma'anzâde Hüseyin Beyden naklen kaydetmek
tedir. Ma’an-zâde Hüseyin Bey Kadı-zâdeîilerden birçok kimseyi tanıdığını, bun
ların çoğunun :
D ef için gam belâsın
Okuruz kadeh duasın
Mısraında mânâsını bulduğu üzere, iki
yüzlü hareket edip, zâhit göründükleri
halde gizlice her türlü kötülüğü işledik
lerini söyler.
2050
Ma'aıı-zâde bir gün Fanilerin ileri
gelenlerinden birine şöyle bir sual tev
cih eder:
*— Behey Efendi, Iezzet-i nefsaniveden olan kabahatları cümleniz irtikâb edip, görünürde cüz’iyat makülesi olan
şeylerde niçin taassup gösterirsiniz, bu
nun aslı nedir?»
Adamın verdiği cevap âdeta suçun iti
rafı mahiyetinde şöyle olur :
«— Beyim, sen gayet ahmak imişsin.
Adam bir haramı irtikâb ettiği zaman ne
ticesinde ya tahsil-i .mal, ya zevk-i nef-
sanî ve lezzet-i cismani bulunmalıdır ki
günahkârlığı abes olmaya. Yoksa aituu
ve gümüş avaııi kullanmak, ipek giymek,
tütün içmek ve nağme dinlemek ve sair
buna benzer şeylerde ne lezzet vardır?
Akıllı odur ki bu türlü cüz'i lezzeti terkedip, belki suret-i zahirede inkâr ve
men’i babında taassup gösterip avam-ı
nâs ahmaklarını hüsn-ü haline inandıra.
Mahrem-i esrar olanlar ile ve reyperdede dünyevi maslahat ve nefsanî lezzete
derkâr olmaya mâni yok».
1648-1656 Y ILLA R I ARASINDA ANADOLU’DAKİ HADİSELER
Dördüncü Mehmed’in saltanatının,
Köprülü Mehmed Paşa’nın sadaretine ka
dar geçen ilk sekiz yılı zarfında Anadolu
tarafında bir takım şekavet ve isyan ha
reketleri vuku buldu. Anadolu’da huzu
run kaybolması neticesini veren bu hâ
diselerin en önde gelen sebebi hükümet
idaresindeki bozukluktu. Rüşvet ve irti
kâplar. hükümet ve saraya tegallübler, iş
başına geçen adamların beceriksizlikleri,
bir gnıpuıı diğer bir grupu devirdikten
sonra onların adamlarına karşı takındı
ğı tavırlar hükümet merkezi İstanbul’da
olduğu gibi Anadolu’da da huzur ve sü
kûnun bozulması neticesini verdi.
Dördüncü Murad’ın tesis etmiş oldu*
.ğu sükûn ve dûzeıı Sultan İbrahim’in
saltanatının ortalarından itibaren bozul
maya başlamıştı. Dördüncü Mehmed za
manında ise, bu hal, "sekiz sene müddetle
hafiflemeden devam etti. İkiııci Osman
hâdisesinden sonra Anadolu’da isyanlar
çıkmasına yol açan sebepler, Dördüncü
Mehmed zamanında da tekerrür eder gi
bi oldu.
Anadolu isyanlarını evvelâ Kuyucu
Murad Paşa, daha sonra da Dördüncü
Murad ezmişti. Yarım asırlık müddet
zarfında üçüncü bir defa daha ezilmele
ri için Köprülü Mehmed Paşa gibi bir
adamın sadrıâzam olması icap etti.
Sultan İbrahim’in saltanatının son
larından itibaren devlet idaresindeki bo
zukluğun acısını en fazla çeken yer İs
tanbul ile Anadolu idi. Sadnâzam ve yük
sek devlet memurları arasında sık sık
vuku bulan değişikliğin acılan en ziya
de Anadolu’dan çıkmaktaydı. Zira Vali,
sancakbeyi, kadı ve sair ¡memurlar eıı çok
Anadolu tarafında değişikliğe uğruyor,
rüşvetle mevki ele geçiren kimseler, İs
tanbul’a verdikleri parayı fazlası ile bir
likte Anadolu halkından çıkarıyordu. Bu
yüzden, bir taraftan mütegaiîibe takımı
türüyor, bir yandan da çiftini çubuğunu
bırakan köylüler emniyete kavuşmak ve
yeni geçim kaynakları bulmak için ka
saba ve köylere göçediyordu. Osmanlı ta
rihinde «çiftbozan reâya» diye anılan bu
çiftini çubuğunu bırakan köylülerden bir
kısmı levend ve sekban namı ile bir mütegallibe şahsa iltihak ediyor, böylece âsi
ve şaki grupunun âleti haline geliyordu,
Levend ve sekbanların çoğalması nisbetinde şekavet hadiseleri de artıyor, buna
mukabil köylerde nüfus azalıp topraklar
bakımsız kalıyordu.
Dördüncü Mehmed zamanında Ana
dolu’da fiilen isyan çıkaran veya hükü
mete muhalefete teşebbüs edenler ara
sında vali gibi resmi hükümet memurları
olduğu gibi halk arasından çıkmış eşkiya yapılı kimseler de vardır. Bunların
ayrı ayrı tetkiki, hem isyancıların m ahi
yetini, hem de isyanların hususiyetleri
nin anlaşılmasını
mümkün kılacaktır.
Dördüncü Mehmed devrinin isyancıla
rı, Haydar-oğlu, Katırcı-oğlu,
Gürcü
Abdünnebi, Abaza Haşan ve Şeydi Ahmed Faşa’dır.
2051
Haydar-oğlu
Sultan İbrahim zamanında devlet
idaresinde intizamsızlıklar başladığı sı
rada, İsparta tarafında yol kesen kervan
soyan Kara Haydar adında bir eşkiya tü
remişti. Kara Haydar adamlariyle birlik
te Uluborlu’da Veli Baba tekkesinde yatarken (rfairtıâ tarihi Cr 4, S: 240) bazı
kimseler tarafından bastırılıp öldürül
müştü (1647). Onun ölüm ü üzerine ba
basını katledenlerden intikam davasiyle
ortaya çıkan oğlu Mehmed babasından
dalıa azılı bir eşkiya oluvermiştir.
Haydar-oğlu Mehmed eşkıyalığa gi
riştiği zaman üzerine evvelâ Anadolu
valisi İbşir Paşa gönderildi. îbşir Paşa,
Haydar-oğlu’nu Söğüt kasabası tarafında
sıkıştırarak adamlarını dağıttıysa da ken
disi ele getirilemediğinden sür’atle der
lenip toparlanarak soygunculuğuna de
vam etti. Dördüncü Mehmed’in saltanatı
nın. ilk senesi iğinde, maktul Veziriâzam
Hezar-pâre Ahmed Paşa bir sancak için
otuz bin kuruşunu aldı (Naimâ C: 4, S:
347) diyerek Ilgın ile Akşehir arasım ke
sip hacı ve tüccarları soymaya devam
edince, Anadolu beylerbeyi Küçük Çavuş-oğlu Ahmed Paşa tenkiline memur
edildi. Ahmed Paşa, Kütahya’dan kalkıp
Haydar-oğlu’nun üzerine yürüdü ve ken
disini Afyon kara hisar civarında m ağlû
biyete uğrattı. Lâkin mağlûp eşkiyayı ta
kip etmemek hatasına düşerek geriye
döndü. Bundan faydalanan Haydar-oğlu
ise bütün adamlarını başına toplayıp dü
zene koymak fırsatına kavuştu. Ahmed
Paşa Sandıklı ovasında gurur ve gaflet
İçindeyk
Haydar-oğlu bir baskınla bey
lerbeyini esir etti. Kendisini öldürmiyerek «bir daha kullanamadığın asker ile
galip gelemiyeceğin hasım önüne çıkma»
diyerek, soyup bir entari ile bıraktıktan
sonra azad eyledi. Fakat Ahmed Paşa’nın
salıverilmesinden bir saat kadar sonra,
Haydar-oğlu’nun en m ühim adamların
dan Katırcı-oğlu : «Bre oğlan, ben ve sen
onun eline geçseydik şimdi başımız şu
meydanda yuvarlanırdı. Öyle hasmı adam sağ koyar mı?» deyip arkasına düş
tü ve biraz sonra yetişerek Ahmed Faşa’yı öldürdü.
Ahmed Paşa’nm başına bu işler ge
lince emri altındaki sanca ve sekbanlar
Haydaroğlu’na iltihak etti. Bu hâdiseyi
müteakip Bosna valiliğinden mazul Ke
tenci Ömer Paşa-zâde Mehmed Paşa’ya
Anadolu eyâleti tevcih olunarak Hay
dar-oğlu Mehmed’in tenkili ile vazife
lendirildi (Eylül 1648). Ayrıca Haydaroğlu’nu yakalayan adamdan mallarının
hesabının sorulmıyacağı bu hizmetine
mukabil bir beylerbeylik verileceği de
ilân edildi.
Ahmed Paşa’nm mağlûbiyeti üzeri
ne Afyonkarahisar ve civan halkı Haydar-oğlu’ndan daha -fazla korkmaya baş
ladı. Bunun için o civardaki Çay kasaba
sı zaimlerinden İsa Ağa, mevcut tehlike
yi etraflı şekilde izahtan sonra bu belâ
dan kurtulmak için Haydaroğlu’na bir
valilik tevcihinin uygun düşeceğine dair
sadrıâzama bir mektup yazdı. Sadnâzam
Sofu Mehmed Paşa bu mektubun muh
teviyatını Yeniçeri ocağının meşhur ağaları ile müzakere eyledi. Ocak ağala
rından Koca Muslihiddin Ağa, bir eşkiyaya valilik tevcihinin devlet otoritesini
sarsıp fena bir çığır açılmasına âmil olaeağını beyanla tevcihata mâni oldu.
Ahmed Paşa’nm sekbanlanyle kuv
vetlenen Haydar-oğlu’na gelince ; bu ga
libiyetinden sonra Afyonkarahisan basa
rak şehrin ricalinden bazı kimseleri öl
dürüp çarşısını da yağma etti. Ondan
sonra İsparta üzerine yürüdü. Şehir hal
kı Haydar-oğlu’na ricacılar göndererek
baskında bulunmamasını, buna mukabil
ne isterse vereceklerini bildirdiler. Hay
dar-oğlu ise bu rica karşısında İsparta’
ya baskın yapmıyarak üç bin kuruş iste
di ve talep ettiği para toplanıncaya ka
dar civarda beklemeye başladı.
Bu sırada İsparta sancak beyliğine
merhum padişah Dördüncü Murad'ın
makbul silâhdarlarından Hacı Sinan-zâde’nin kardeşi Mehmed Paşa tayin edil
miş (Naimâ tarihi C: 4, S: 374) ve m ü
tesellimi Abaza Haşan Ağayı İsparta’ya
göndermişti. İsyancı Haydar-oğlu İsparta
civarında beklemekteyken Abaza Haşan
şehir dahilinde bulunuyordu. Cesur bir
adam olan Abaza Haşan bu arada acele
eli silâh tutan gençleri etrafına topladı
ve Haydaroğlu’nun içki ve eğlence ile
meşgul olduğu bir gece âni baskında bu
lundu. Asinin adamları mukavemete ça
lıştıysa da baskının şiddet ve âniliği kar
şısında mağlûp oldular. Haydar-oğlu ya
2052
ralı vaziyette bir ata binerek kaçtıysa da
Haşan Ağa arkasına düştü ve bir köyde
kendisini on kadar adamı ile birlikte ya
kaladı.
Abaza Haşan bu muvaffakiyetinin
mükâfatını elde etmek için derhal İstan
bul yolunu tuttu. Ve hükümet merkezi
ne gelince yakaladığı adamları alay ile
sadrıâzama takdim etti. Sarı bıyıkları
yeni çıkmış çok taze bir genç olan Haydar-oğlu Mehmed, Parmakkapı’da asıldı.
Sadrıâzam Sofu Mehmed Paşa, Abaza Ha
şan Ağa'ya bu hizmetine mukabil «Yeni-il
Türkmen ağalığı» m ihsan edip lıil’at
giydirdi. Yeniçeri ocağı ağaları bu tevcih
münasebetiyle, «bir sipalıinin birdenbire
Türkmen ağası olması ne demektir» diye
rek muhalefet ve kıskançlıklarını belirttilerse de Veziriazam : «Bu adam bü
yük hizmet edip yararlık gösterdi ; ben
tevcihten dönmem, isterlerse mührü alıp
arzu ettiklerine versinler» cevabında bu
lununca ocak ağaları seslerini çıkarma
dılar.
Böylece, azılı bir âsi olan Haydaroğlu beklenmedik şekilde ortadan kal
karken, ileriki yıllarda çok kuvvetli bir
âsi haline gelecek olan Abaza Haşan Ağa
(Paşa) da nüfuz tesis edebileceği bir işin
başına geçmiş oluyordu.
Katırcı-oğlu
Aslen Hamid-elî (İsparta) mıııtakası
Türkmenlerinden olan Katırcı-oğlu önce
Haydar-oğlu ile birlikte çalışmakta ve
onun en m ühim reislerinden bulunmak
taydı. Haydar-oğlu’nun ölüm ünü mütea
kip onun emrindeki adamların reisi oldu
ve azılı bir âsi halinde faaliyetine devam
etti. Bir aralık Gürcü Abdünnebi’ye il
tihak ederek, onun İstanbul üzerine yü
rüyüşü sırasında beraberinde bulundu.
Gürcü Abdüîiııebi İstanbul’dan tekrar Aııadolu’ya dönünce, o da ayni şekilde Anadolu’ya avdetle evvelâ Yenişehir son
ra Seydişehri taraflarında gekavete de
vam etti Seydişehri halkından iki bin ku
ruş eman parası talebettiği sırada Hatnid-eli sancağı mutasarrıfı Topal Meh
med Paşa kendisi ile çarpıştı. Katırcı-oğlu’nun emrindeki yedi yüz kişilik kuv
vetten ikiyüz kişi muharebe meydanında
can verdi. Topal Mehmed Paşa’nın zayi
atı daha da fazlaydı. Katırcı-oğlu bu
mağlûbiyetten sonra bir müddet o civar
da dolaştı, bilâhara Çay kasabasına gele
rek buranın âyanından İsa A ğ a n ın çift
liğine kondu. Muharebede verdiği zayiat
kendisine ağır geldiği, daimi korku içinde yaşamaktan da usandığı cihetle, affı
hususunda Isa Ağa’nın tavassutunu iste
di. İsa Ağa’ya :
«— Ya gelsin beııi affettirsin ve illâ
hanümanını yıkar divar-ı Acem’e gide
rim® dedi.
İstanbul'da adamları bulunan Isa Ağa durumu sadnSzama arzetti, Katırcıoğlu’nun affını prensip olarak kabul eden Sadrıâzam Murad Paşa «ben mektup
göndermem, ama devlet erkânından arzu
edenler göndersin» dedi. Bu vaziyet kar
şısında şeyhülislâm, kazaskerler ile da
ha bazı kimseler İsa Ağa’ya müsait ce
vaplar yazdıklarından Katırcı-oğlu Şah
Mehmed kalkıp İstanbul’a geldi. Önce
sadrıâzam tarafından kabul edilen Katırcı-oğlu bilâhara padişahın huzuruna
çıkarılarak (NLİmâ tarihi C: 4, S: 458)
Sultan Mehmed'e takdim edildi. Hemen
hemen kendiliğinden af taleb edip neti
cede buna mazhar olan Katırcı-oğlu’na
Beyşehri sancağı ihsan olundu. Tayin edildiği sancağına gitmeden önce devlet
erkânı ile tanıştırılan Katırcı-oğlu bir de
cirit oyununda hazır bulundu. Bu oyun
daki mahareti ile herkesi hayran bıraktı.
Türkmen lehçesi ile konuşan Katırcı-oğlu hakkında İstanbul lehçesine ya
bancı oluşundan dolayı Şarih-ül menar
zâde tarihinde «Türkçe bilmez» şeklinde
bahsedilmektedir. Türkmen hususiyetle
rini bundan sonra da muhafaza ettiği an
laşılan Katırcı-oğlu daha sonra Karaman
valiliği ve İsparta sancak beyliğinde bu
lundu. İbşir Paşa Abaza Hasan’a karşı
1652 yılında serdar tayin edildiği zaman
bunların eski dostlukları hatırlamış, bu
yüzden Karaman beylerbeyi Katırcı-oğlu’na da serdarlık emri (Naimâ tarihi C:
5, S: 89) gönderilmişti. Katırcı-oğlu’nun
serdar tayinine içerliyen İbşir Paşa Aba
za Haşan ile işbirliği etmiş ve neticede
Karaman Valisi Aksaray tarafında m ağ
lûp olmuştur. İbşir’in Abaza ile işbirliği
edişini ve Katırcı-oğlu’nun da mağlûbi
yetini gözönünde bulunduran hükümet,
ibşir Paşa’yı memnun edebilmek için
2053
kendisine Diyarbekir Valiliğini tevcih et
mişse de İbşir oraya gitmemiştir.
İbşir Paşa sadnâzam olduğu zamaıı
Katırcı-oğlu’nu ortadan kaldırmak iste
mişse de Kara Murad Paşa’nın himayesi
sayesinde ölümden kurtulmuştur. Zeki
ve süratli kavrayışlı bir adam olan Katırcı-oğlu devlete hizmete devam etmiş
ve 1668 senesinde Giz'it’te Kandiye m u
hasarası esnasında şehid düşmüştür.
Gürcü Abdünnebi
Sadnâzam Gürcü Mehmed Paşa'run
akrabalarından ve Adanalı Cafer Faşa’nın kardeşi olan (Naimâ tarihi C: 4, S:
394) Abdüıınebi, Dördüncü Murad zama
nındaki sipalı zorbalarının meşhurlarmdaııdı. Mezkûr hükümdar zorba takımını
ortadan kaldırırken Gürcü Abdürmebi
kaçıp saklanmıştı. Bilâhara yakalanan
Abdünnebi padişahın huzuruna getirildi
ği sırada silâhdarın ricası üzerine affedil
miş ve Sultan Murad’ın :
«— Sana bağışladım; bir kıyafetli
kâfirdir, kapıcılar kethüdası yap».
Demesi üzerine belirtilen vazifeye
getirilmişti. Gürcü Abdünnebi saray hiz
metlerinde bulunduğu sırada Bor ve N iğ
de tarafında çiftlikler teinin etmiş, ken
disinin affına delâlet eden şahsın idam ın
dan sonra Niğde’deki çiftliğine gelip yer
leşmişti.
Niğde’de oturduğu halde nüfuzu sa
yesinde İstanbul’a mektuplar yazarak is
tediği işi gördüren Gürcü Abdünnebi bil
hassa kârlı şeyleri ele geçirmeyi gözet
mekteydi. Nitekim Sultan İbrahim’in
lıal’mden kısa bir müddet önce Suriye’
deki Safed sancağının voyvodalığını yüz
doksan bin kuruşa iltizama alrtîış, ve bu
iş için evvelâ peşin yüz bin kuruş verip
bakisinden 30 bin kuruşu da sadnâzam
Hezarpâre Ahmed
Paşa’ya yollamıştı.
Abdümıebi’nin yolladığı para deftere
geçmeden saltanat değişikliği vuku b u l
muş ve yeni sadrâzam bu parayı tanı
mamıştı, Abdünnebi 30 bin kuruşu ye
niden ödememekte ısrar etmiş, bu sıra
da İstanbul’da Sofu Mehmed Paşa yeni
çerilerin yardımı ile sipahileri tedip et
tiği ve tedip hareketini müteakip sipa
hilere karşı haşin davranıldığından. eski
bir sipahi olan Güıcü Abdünnebi’nin voy-
vadalığı da tanmmıyarak bu iş başka b i
rine verilmişti. Böylece Abdünnebi’nm
yüzbin kuruşu da yanmış oluyordu.
Yüz otuz bin kuruşunun yanmasından
ve İstanbul’da sipahilerin öldürülmesin
den sonra Gürcü Abdünnebi’nin. Niğde
dışında çadıra çıkarak, sipahilik gayre
tiyle etrafına adam toplamıya başladığı
görülmektedir. Gürcü Abünnebi 130 bin
kuruş kayba uğradıktan sonra adam te
minine çalıştığına göre ; güceniklik his
sinin onun hâleti rulıiyesine hâkim bu
lunduğunda şüphe yoktur. Kaybolan bir
menfaati yeniden elde etme düşüncesi,
İhtimal onun ilk plânda gelen endişesiydi. Lâkin Gürcü Abdünnebi böyle bir şey
söylemeden sipahilerin kan davası ile or
taya çıktı. Etrafa haberler salıp adamlar
göndermek suretiyle Anadolu’daki sipa
hileri ve daha birçok kimseyi etrafına
topladı. Maiyetindeki insanların miktarı
kabarınca Konya tarafına ilerledi ve oranın sipahileri de kendisine katıldı. G ür
cü Abdünnebi etrafa haberler j’olladığı
sırada, davete rağmen kendisine iltihak
etmiyeıılerin mallarını yağmalattırdığın
dan, zor karşısında kalan kimseler ister
istemez (Naimâ tarihi C: 4, S: 411) onun
başına toplanıyordu. Bu bakımdan A b
dünnebi’nin emrinde birleşenlerin m ik
tarı çok kabarıktı.
Vaziyetten endişelenen Veziriâzam
Sofu Mehmed Paşa birkaç defa nasihatçılar gönderdi. Sofu Mehmed Paşa’yı ta
kiben sadnâzam olan Kara Murad Paşa
da ayni şekilde davranarak mektupla bir
likte birisini gönderdi ve :
«— Hareketinden muradın nedir?
Hasmm olan Sofu Mehmed Paşa'nın hak
kından gelindi. Onun içiıı cemiyetini da
ğıtıp yerine git» dedi.
Abdünnebi’nin buna cevabı :
«— Sultanahmed camii vak’asında bu
kadar arkadaşlarımız öldü ve namazları
kılınmadı. Bu fitneye sebep olan veziriâ
zam gitmiş, fakat fetva veren m üftünün
hakkından gelinmek için davamızı padi
şahın huzuruna götüreceğiz», oldu.
Gürcü Abdünnebi İstanbul istikame
tinde ilerledikçe adamlarının miktarı ar
tıyordu. O arada Katırcı-oğlu da dört yüz
kişilik maiyetiyle, Kazaz Ahmed nam ın
daki eşkıya da yine adamlariyle birlikte
Abdünnebi’ye iltihak etti. BÖylece G ür
2054
cü Abdünnebi’nın etrafında toplanan in
sanların miktarı on beş bin kişiyi aştı.
Kütahya tarafındaki Altıntaş civarına
geldiği zaman İstanbul’da telâş ve heye
can başladı. Abdünnebi'ııin muharebe cdebileceği düşünülerek asker tedariki ça
relerine başvuruldu. Yeniçeriler hakkın
da güvensizlik duyusuna kapılanlar gö
rüldüğünden bunu telâfi etmek gayesiyle
ocağa acemilerden asker alındı. 30 Hazi
ran 1649 günü vezirler, şeyhülislâm, ule
ma, yeniçeri ve kapıkulu süvarisi subay
larının iştiraki ile bir meşveret meclisi
toplanarak Gürcü Abdünnebi’den gelen
mektuplar da okunmak suretiyle mesele
müzakere edildi. Evvelâ, Gürcü Abdüıınebi’r.in İstanbul’daki sipahiler tarafın
dan davet olunduğundan şüpheleııildiğinden bu nokta münakaşa edildi, sipahile
rin böyle bir şey yapmadıklarını bildir
meleri üzerine. Abdünnebi ile birleşmiveceklerine dair kendilerinden söz alındı.
Daha sonra bunların asiliği ve kendile
riyle çarpışma işi görüşülürken Kara Çelebi-zâde Mahmud Efendi fetva işine iti
raz edip :
«— Siz bu meşvereti ve fetvayı konu
şuyorsunuz, ama bir kere halkın sözleri
ne kulak verin ne söylüyorlar. Ol taife,
şer' ile sözümüz var deyip, bu kadar ce
miyet ile gelirken ve bir ferdin malına
ve ırzına taarruz etmeyip kendi hallerine
mukayyed iken nasıl celâli olur?» dedi.
Naimâ ( C: 4, S: 416) nın kaydına nazaran,
Mahmud Efendi’nin bu sözlerinden sonra
toplantı dağılmıştır. Fakat, Kâtib Çelebi
«Fezleke» sinde: «Gürcü Abdünnebi huruc-u ales-sultaiı (padişaha âsi vaziyet
alma) edip Katırcı-oğlu dedikleri yol ke
sen eşkıyayı yanına alıp fesada ittifak et
mekle isyanı mukarrer olmuştur. Bundan
sonra inadından vazgeçmezse kendisinin
ve yanında bulunanların katilleri için»
senet tanzim edilip kazaskerler ve sair
ulema tarafından imzalandığını bildirir.
Vecihi tarifindeki kayda göre, G ür
cü Abdünnebi adam toplıyarak harekete
hazırlanırken Sivas Valisi Ibşir Paşa serdarlık emri yazılmış ve diğer beylerbey
lerine de Ibşir Paşaya iltihakları bildiril
miştir. Fakat Abdünnebi gelirken İbşiıPaşa veya başka bir beylerbeyinin onun
la çarpışmasına tesadüf edilmemekte ve
İbşir Paşa’nm da bu husustaki faaliyet
şekline dair tarihlerde sarih bir m alû
mat bulunmamak tadı r.
Abdünnebi İzmit’e doğru gelmektey
ken Erzurum Valisi Tavukçu Mehmed
Paga serdar tayin edilip İstanbul'dan on
beş oda yeniçeri gemilerle İzmit’e sevkedildi. Bunlar İzmit’te siperler kazarak
mevzive girdiler. Gürcü Nebi'nin kuv
vetleri yaklaşıp da siperlerdeki yeniçeri
ler tüfenk ateşine başlayınca Katırcı-oğlu ileri atılıp :
«— Yoldaşlar bizim sizinle çengimiz
yoktur.»
Dedi. Yeniçeriler ateşten vazgeçtiler.
Pek uzun sürmeyen görüşmeleri mütea
kip asker dağılıp yeniçerilerin büyük
kısmı karşı tarafa iltihak edince Tavuk
çu Paşa da sür’atle geriye çekilip İstan
bul yolunu tuttu.
İzmit’te bu işler olurken tuğ ve san
caklar Üsküdar’a geçirilip Doğancılar
meydanına dikilmiş, yeniçeri, sipahi, top
çu, hattâ saraydaki Bostancılar da Üs
küdar tarafına nakledilip siper ve hen
dekler hazırlanmaya başlanmıştı. Tavuk
çu Mehmed Paşa avdet ettiği zaman, G ü r
cü Abdünnebi’nin «şeyhülislâmın idam ın
dan feragatla azline razı olmuş bulundu
ğu» haberini getirdi. Bu duruma göre
bir çarpışmaya lüzum kalmadan anlaşıl
ması mümkündü. Fakat şeyhülislâmın
azli de kabul edilmeyip askerini dağıtma
sı isteği tekrarlandı.
Daha yukarılarda Murad Paşa'ııın ilk
sadareti kısmında temas edildiği veçhile,
neticede hükümet kuvvetleri ile Abdünnebi'ııin kuvvetleri ¿Bulgurlu» tarafında
karşılaştı. Abdüınıebi’ııin arzu etmemesi
ne rağmen iki taraf birbiriyle tutuştu. Bu
sırada, müverrih N aimâ’nın ifadesiyle :
«Bu mertebe kıtal olmak insaf mıdır? d i
ye sözler söyleyip veziriazam ve serdara
istima’ olundu. O sırada akşam erişti.
Gürcü Nebi ve Katırcı-oğlu dönüp, ma
demki muradımıza aldırış olunmadı; bey
hude müslümanlar birbirlerini niçin k ı
rarlar? Müslümanlar ile vuruşmak caiz
değildir» diyerek çadırlarına bile uğra
madan. Gebze tarafına çekilip gittiler.
Onların ayrılıp gitmesi karşısında asker
leri dağılıp perişan oldu (Temmuz 1649).
Bu hâdiseden sonra Gürcü Nebi, Niğ
de, Katırcı-oğlu Söğüt, Kazaz Ahmed de
Akşehir tarafına giderek şekavete başla
2055
dılar. Üsküdar civarındaki muharebeye
kadar Abdünnebi’ye bir haydut nazarı
ile bakmak herhalde mümkün değildir.
Esasen onun bu hâdiseden bir ilâ bir bu
çuk ay kadar sonra, Kırşehir sancakbeyi
îshak Bej7 tarafından Karapınar civarın
da yakalanarak başı kesilincej'e kadar
neler yaptığına dair de eski tarihlerimiz
de tafsilât mevcut değildir. Halbuki, Üs
küdar’da çarpışmadığı için münakaşa edip kendisinden ayrılan Katırcı-oğlu’n un
bu arada Adapazan’m basıp malını talan
ettiğini, iki yüz kadım kaçırıp adamları
na dağıtarak bunlarla fuhuş irtikâb (Naima tarihi C: 4. S: 434) ettiklerini bili
yoruz.
Abaza Hasa» Ağa
Dördüncü Mehmed’in çocukluğu dev
rinde işlerin bozuk düzen gidişi ve ya
pılan haksızlıklar, serkeşliğe meyilli kim
seleri isyana bile sevketmiştir. Gürcü Abdünnebi'nin asker toplıyarak Üsküdar’a
kadar gelmesi buna misal olduğu gibi,
Abaza Haşan Ağa’nın isyana kalkışı da
buna misaldir. Biraz yukarda belirtildi
ği üzere, Haydar-oğlu’nu yakalamasına
mükâfaten Abaza Haşan Ağa’va üç sene
müddetle Yeni-il voyvadalığı verilmişti.
Haşan Ağa ne yazık ki bu işine üç sene
boyunca sahip olamadı. Bir sene sonra
burası yeniçeri kethüdasının tesiri ile Ak
Ali admaa birine (Naimâ tarihi C: 5, S:
83) verildi- Halbuki kendisinin müddeti
dolmamış ve bu arada parası geçmiş bu
lunuyordu. Bu vaziyet karşısında İstan
bul'a gelerek ocak ağalarının her birine,
sonra da vezirifizama başvurarak, elin
deki hatt-ı hümâyuna rağmen yapılan,
haksızlığı izaha çalıştı. Kendisi derece
sinde mühim iş görmiyenlere yapılan bü
yük tevcih ve ihsanlardan misaller gös
terdikten sonra, Yeni-il voyvodalığının
elinden alınması yüzünden hâzineye 60
bin kuruşunun geçtiğini beyanla, tatbik
edilen muameleden dolayı pervasızca
tenkid ve şikâyette bulundu. Bilhassa ve
ziri âzamin huzurunda muhavereye karı
şan ocak ağalarından Deli Birader’e acı
sözler söyledi. Bu sırada orada bulunan
kethüda Gadde Mehmed, veziriâzamın
huzurunda böyle konuşmanın ayıp oldu
ğunu ihtar edince, Haşan Ağa elini kı
lıcına atarak, hakikati sadrıâzama anlat
manın ayıp olamıyacağmı beyanla ken
disini azarladı. Nihayet Vezin azam Me
lek Ahmed Paşa:
o— Haşan, sözü uzatma, vakti iki ey
le, görelim ahvaline bir suret verilir».
Diyerek kendisini dışarıya çıkarttı.
Bu günler, yeniçeri ocağı ağalarının tegallübü devrine rastladığından, idare me
kanizmasında onların sözleri yürüyordu.
Haşan Ağa’nın. ırkdaşı olan Sadnâzam
Melek Ahmed Paşa, herhalde mevcut
haksızlığı takdir ediyor, fakat ağaların
hâkimiyeti yüzünden
sesini çıkaramıyordu.
Abaza Haşan Ağa veziriâzamın hu
zurundan çıktıktan biraz sonra eline bir
lıatt-ı hümâyûn tutuşturuldu. Bunda he
men o gün vilâyetine gitmesi emrolunuyordu. Ayrıca yine bu arada vezir ket
hüdası ile ocak ağalarının elbirliği edip
kendisini öldüreceklerini duyduğundan
derhal Üsküdar'a geçti. Burada, ağaların
gadri dolayısiyle hükümetten memnun
olmıyan sipah reislerinden Konyalı Ha
şan Ağa, Kör Mehmed, Cündi Yusuf ve
daha bazı kimselerle birleşti. Yekdiğeri
ile kolaylıkla anlaşan bu insanlar Sarı
Kâtib, Deli Birader, Gadde Mehmed ve
defterdarın başlarını istediler. Haşan Ağa’nın bu talebine, istenen kimselerin ye
niçeri ocağının himayesi altında bulun
dukları cevabı verilince, o da «burası Atmeydanı değildir, şimdiden sonra aramı
zı kılıç fasleder, ağalar gelsinler bu ta
rafta görüşelim* diye haber yolladı. Bövlece Haşan Ağa çarpışmayı göze almış
bir âsi vaziyetine geçmek üzere bulunudu. Ne çare ki ağaların tazyiki altında
olan sadrıâzam pek idareli davranamadı
ve Abaza Haşan Ağa’ya vilâyetine git
mesi hususunda bir emir daha yazdı. Abaza, parası verildiği takdirde gideceğini
söylediği ve bu bakımdan ayak diredi
ğinden iddia ettiği miktarın yarı kadar
bir para, yani otuz bin kuruş kendisine
ödendi. Ve yine vilâyetine gitmesi husu
su tekrarlandı. Bu vaziyet karşısında Ha
san Ağa tbizı mahzun ve mağdur gönder
mekle o vilâyetlere acımıyor musunuz?»
deyince verilen cevap o kadar acayip, o
derece hükümet adamına yakışmayan şe
kilde idi. Devletin idare işlerinin bozuk
luğunu ve hükümet adamlarının zihni
2056
yetini bunun kadar sarihçe ifade edecek
itirafa pek az rastlanır. Abaza Hasan’a
verilen bu cevap :
«Buradan kalkıp gitsinler, isterlerse
Anadolu’yu ateşe versinler» cümlesinden
ibaretti.
Serkeşliğe niyetli olmıyan bir kimse
dahi, o sırada, böyle bir cevap karşısın
da baştan çıkabilirdi. Tabiaten âsi ruhlu
olduğu anlaşılan Abaza Haşan <röyle ise
vebali boynunuza» deyip derhal faaliyete
koyuldu. Ulûfe almak için İstanbul’a gel
mekte olan sipahileri geriye çevirerek
cemiyetine kattı. Ayrıca etrafa adamlar
salarak sair sipahileri kendisine iltihaka
davet etti. Gönlü ile katılmıyanlan da zor
kullanarak, hattâ mallarını zaptettirmek
suretiyle iltihaka mecbur bıraktı. İzmit’e
vardığı zaman bir miktar da sekban yaz
dı. Böylece cemiyeti kalabalık hale gel
diğinden. artık sahraya çıkıp çadırlar ku
rarak geçtiği yerlerde soygun hareketle
rine girişti.
Bu sırada, yeniçeri ocağı ağalarından
Bektaş Ağa’ya ait otuz bin kuruş ile at
ve deve katarlarının İstanbul’a götürül
mekte olduğunu haber aldı. Bolu ile Ge
rede arasına adamlar göndererek bunları
müsadere etti. Abaza Haşan Ağa artık
kuvvetine hayli güvenir durumda olmalı
ki, ocak ağalarına mektup yazarak yap
tığı müsadereyi bizzat bildirdi.
Şimdiye kadar müteaddit örnekleri
görüldüğü üzere, sivrilen bir âsiye sair
küçük âsilerin iltihakı misali tekerrüre
başladı. Bu cümleden bir hâdise olarak,
Bolıı tarafındaki mühim eşkıyadan Köleoğlu namındaki şahıs adamlariyle birlik
te Abaza Hasan’a iltihak eyledi. Köle-oğIu müteaddit defa Bolu paşasının adam
ları üzerine baskın yapıp bazılarını kat
letmişti. Abaza Haşan Ağa, Köle-oğlu’nun iltihakından sonra Kastamonu’ya
doğru ilerledi. Bu taraftaki Eflânı na
hiyesinde rastladığı yeniçerilerin burun
ve kulaklarını kestirdikten başka ayrıca
katil ve soygunlar yaptı. O sırada, vezi
riazamın adamlarından iken kaçarak
kendisine iltihak etmiş olan Şahin Ağa
adındaki şahsı bir bölük kadar asker ile
Bektaş Ağa'nın Ankara’daki çiftliğini
yağmaya memur etti. Çiftliğin kethüdası
soygunun, vuku bulacağını haber aldığın
dan buradaki kısrakları eşkıyanın eline
düşmekten
koruyabilmek için Ankara
kalesine sokmak istedi. Ankara kadımı,
kısraklar yüzünden şehir halkının eşkiyanın gavz ve tasallutuna maruz ka
labileceğini beyanla bunları içeri alma
mak istediyse de bilâhara razı olup al
dı. Kadının bu şekildeki davranışı İs
tanbul’da duyulur duyulmaz, Bektaş Ağa
hükümet nezdiııde nüfuzunu kullanarak
derhal onun idamı için emir çıkarttırdı.
İdam emri Ankara'ya gelince, sevilen bir
adam olan kadı’nın idamını önlemek üze
re maiyetindeki adamlar işbirliği ediver
di. Bektaş Ağa bu defa Ankara kadısının
adamlarının toptan idamı hakkında (Naimâ tarihi C: 5, S: 87) emir çıkarttırdı.
Fakat bu emir de infaz edilemedi.
İstanbul'da birbirini takiben çeşitli
zümrelerin tegallübleri yüzünden, işler
karışıp hükümet otoritesi bir hpvli zayıf
larken, işlenen büyük hatâlar dolayısiyle bazı kimselerin isyanına âdeta zorla
yol açılmış oluyordu. Abaza Haşan, şüp
hesiz bunun en açık delili idi. Ankara
kadısı Keder-oğlu da şayet Abaza Haşan
gibi âsi ruhlu bir kimse olsaydı, evvelâ
kendisi, sonra maiyeti için idam emri çı
kınca, pekâlâ Celâli grupuna dâhil ola
bilirdi.
Kole-oğlu adındaki eşkiya Abaza
Hasan’a iltihaktan sonra Bolu tarafında
soygunlara devam ederken, Bolu’da sakin
Süleyman Ağa namındaki cesur bir şa
hıs fırsat düşürerek bu eşkiyanın kırk
elli adamını kılıçtan geçirdiği gibi ken
disini de beş altı yakini ile birlikte eie
geçirdi. Bu beş altı kişi ile beraber İs
tanbul'a sevkedilen Köle-oğlu Parmak*
kapı’da asıldı. Bü sırada kendisine Bolu
sancakbevliği tevcih edilmiş olan bölük
halkından Canbolad Deli Haşan Ağa Üs
küdar’a geçerek adam toplamak üzere
çadır kurdu. Fakat bir gece adamların
dan birkaç kişi sancakbeyliğine ait tuğ
ları da alıp kaçarak Abaza Hasan’a ilti
hak ettiler. İstanbul halkının :
A Benli Haşan tuğlar nice oldu?
Dis’e türkü söyleyip alay etmesine
vesile teşkil eden bu hâdise, yeknazarda
üç beş kişinin kaçmasından ibaret gibi
görünürse de, kaçtıkları yerin Üsküdar
oluşu ve bir sancak beyinin maiyetine
dâhil bulunuşları bakımından hayli mâ-
2057
nalı ve hükümet erkânını düşündürmesi
gereken bir şey idi.
İbşir Paşa ve Abaza Hasa«
Abaza Haşan'jn etrafındaki kalabalık
artarken Sivas Valisi İbşir Paşa bunun
tenkili için serdar tayin edildi. Lâkin
îbşir Paşa Abaza’yı tenkil edeceğine to
nunla birleşti. 1654 ekiminin son günle
rinde sadaret mührüne nail olacak olan,
bu Celâli tabiatlı adamın, Abaza Haşan
ile birleşmesi sebebinin iyice anlaşılabil
mesi için Sivas valiliğine getirilmeden
Önceki durumuna gözatılması isabetli ü~
lacaktır. İbşir Paşa’nııı Celâliliğe özenti
duyacak şekilde burkulmasında, haksızlık
telâkisi edilecek tarzda sakat bir muame
leye maruz bırakılmasının izlerini bulmak mümkündür. Bu muamele ona Şam
Valiliği sırasında tatbik edilmiştir.
Ibgiı* Paşa, Şam Valisi iken, Lübnan'
da Dürzi M a’n -oğulla rı n dan İkinci Fahreddin’in kardeşi Yusuf oğlu Emir Melhem (Mulham) ile yine bu aileden olan
Ali Bey ile mücadele halindeydi. Bun
ların geçimsizlik ve mücadelesinde, mer
kezi hülîûmet A li Bey’i tuttuğu cihetle,
Emir Melhem’den Sayda ve Beyrut mukataatmdan vermesi icap eden verginin
istenmesi, vermediği takdirde tenkili ci
hetine gidilmesi hususunda Şam Valisi
İbşir Paşaya İstanbul’dan emir gönderil
mişti (Xaimâ tarihi C: 5, S: 39). Emir
Melhem Şam Valisinin asker ile üzerine
gelmekte olduğunu casusları vasıtasiyle
haber almış ve tedarik görerek onu pu
suya düşürmüştü. Gerek âni hücuma ma
ruz kalması, gerekse Şam kulunun hıya
neti yüzünden İbşir Paşa mağlûp olmuş,
kendisi yaralanmış ve ağırlığı yağma edilmişti (1650). İbşir Paşa buntın üzeri
ne Emir Melhem’e karşı serdar tayin
edilmesini İstanbul'dan istemiş, önce di
leği kabul olunarak serd arlık emri ya
zılıp Divarbekir ve Haleb valilerinin de
kendisine iltihakı emredilmiştir. Fakat Emir Melhem bu defa da atik davranarak
İstanbul’a para ve ricacılar, İbşir Paşa’
ya da şefaatçiler yollamak suretiyle s&rdarlık emrinin kaldırılmasını sağlamıştır.
Bu arada İbşir Paşa’nın maruz kaldığı
mal zayiatının Emir Melhem tarafından
tazmin edileceği bildirilmişse de, İstan
bul’a yedirdiği rüşvetlere güvenen Mel
hem, İbşiı'e birkaç attan başka bir şey
vermemiştir, İbşir Paşa buna hayli içer
lemiş se de, Naimâ'nm ifadesiyle: «kazi
yenin nice olduğun bilip ocak ağalarının
tasallutunu fehmetmekle nâçâr iıazm ve
sükût» eylemiştir.
İşte, ocak ağalarına karşı iyi hisler
beslemiyen îbşir Paşa, Abaza Hasan’ın
isyan hâdisesi üzerinedir ki, bu hislerle
karışık olarak serkeş ruhluluğunu ortaya
koydu.
Abaza Haşanın yaptığı işler İstan
bul'da duyulunca, ocak ağaları kendi a~
ralarında bir görüşme yaparak âsiye kar
şı serdar tayinini karara bağlamak iste
diler. Bu sırada Abaza Hasan'ın eski dost
larından Diyarbekir Valiliğinden mazul
Çavuş-oğlu Mehmed Paşa’dan Bektaş Ağa vasıtasiyle yüz otuz kese para alına
rak Sivas Valiliği fNaimâ tarihi C: 5, S:
88) tevcih edilmiş bulunmaktaydı. Meh
med Paşa, Sultan İbrahim’in kızı olan
karısı Gevherhan Sultan’m mücevherle
rini rehine koyup temin ettiği para ile
vilâyetine gitmeye hazırlanırken, Sivas
Valiliğinin, Şam’dan mazûl vazıyette
Göksün yaylasına gelip yeni bir memuri
yete tâyinini bekleyen ibşir Paşa’ya tev
cih edildiğini, kendisinin de Şehrizor Va
liliğine tayin olunduğunu öğrendi. Meh
med Paşa, ocak ağalarına verdiği rüşveti
Şehrizor'dan çıkaramayacağını düşünerek
müteessir olmakla beraber vilâyetine git
mekten gayri yapacağı iş yoktu. Böylece
Çavuş-oğlu Mehmed Paşa gayri memnun
vaziyetle Şehrizor’a giderken İbşir Paşa
da Sivas'a, yerleşti.
îbşir Paşa'ya Sivas Valiliği verilince,
Abaza Hasan'a karşı serdar tayin edildi
ğine, Anadolu’daki bazı valilerin de onun
emrine girerek harekâta katılmalarına
dair emirler yazıldı, ibşir Paşa’y3 s®1"“
darlık emri gönderilirken, yukarıda ken
disinden bahsedilen Canbolad-oğlu m ü
teferrika Benli Haşan Ağa’ya da Bolu
sancağı verilerek Üsküdar'a geçirilmişti.
Haşan Ağamın tuğlarının çalınması, ser
dar tayin edilen kimsenin de işi yavaş
tan aîır gibi görünüşü bu meselede sür’atli bir muvaffakiyet temin edilemiyeceğine delildi. Abaza Haşan Ağa’ya karşı
asker toplama işinin yavaş ve gönülsüz
şekilde yürümesinin en başta gelen âmili
ocak ağalarının zulüm ve tegallübleri idi.
2058
Ocak ağalarının tegallübleri yüzün
den İstanbul’da idari işler çok sakat şe
kilde yürütüldüğü cihetle, Abaza Hasan’a
karşı harekât icra eyliyecek serdar brr
defa daha değiştirildi, tbşir Paşa. Aba
za Hasan’tn eski bir dostudur denerek
serdarlığa Karaman Valisi Katırcı-oğlu
tayin edildi. Bu arada İbşir’in gönlünün
alınması için de, kendisine Bağdad Va
liliğinin tevcihi düşünüldü. O arada Bağ
dad kulu tarafından vali öldürülmüş ol
duğu cihetle Bağdad Valiliği müııhaldi.
Katırcı-oğlu'nun serdar tayinine içerliyen tbşir Paşa, peşinen sesini çıkarmaz
gibi görünüp, hükümet ile Abaza Hasan’ın arasını bulmak ister gibi davra
narak askerini toplayıp biraz ilerledi ve
neticede Abaza Hasan’a iltihak etti. Bövlece âsi kuvvetlerin miktarı fevkalâde
kabarıverdi. Serdar Katırcı-oğlu Mehmed Paşa Aksaray tarafında mağlûp ola
rak Konya'ya döndü. Vaziyetin çok ciddi
şekle girdiğini gören ocak ağaları İbşir’e
Bağdad Valiliği emrini göderterek onu
Abaza'dan ayırmak istedilerse de îbşir
bu tevcihi kabul etmedi. îbşir Paşanın
âsi manzarasına bürünmesi üzerine, Bektaş Ağa’nın tesiriyle Çavuş-oğlu Mehmed
Paşa ve daha iki beylerbeyine Ibşir'in
katli için (N’aimfi tarihi C: 5, S: 156) emırler yazıldı. Fakat bu paşalar tbugün
ona ise, yarın bizedir!» diyerek aldıkları
emrin infazına girişmedikleri gibi mer
kezden gelen yazılan da tbşir’e gönder
diler.
İbşir Paşa ve Abaza Hasazı
A nkara önünde
İbşir Paşa, Abaza Hasan'a iltihak et
tikten sonra bunların cemiyetleri pek ka
barık hale geldi. Bunlar geçtikleri saha
yı yağma ederek ilerledikleri ve önleri
ne geleni kendilerine iltihaka zorladık
larından maiyetlerindeki insanların m ik
tarı 30 bin kişiyi bulmuştu. Böylece sa
yıları korkunç derecede kabarırken sipa
hiler İbşir Paşa’ya :
t— Sana mühr-ü hümâyunu temin
etmek için Üsküdar'a kadar gidip mu
halifleri katlettikten sonra seni veziria
zam yaparız. Böylece hem sana hizmet,
hem de yoldaşlarımızın intikamını almış
oluruz» diyorlardı.
Sipahilerin sözleri canına minnet o l
makla beraber İbşir Paşa, sadrâzamlığı
elde etmek niyetiyle ayaklanmış görün
mek istemiyor, onun için «bunlar beni
dile düşürdüler» diyerek hakiki niyetini
gizlemeye uğraşıyordu. Öte taraftan geç
tiği yerlerde halka «zahire baha» ve «se
lâmet akçesi* adı altında salmalar yapa
rak tehditle para topluyordu. Abaza H a
şan ile birlikte Ankara’ya geldiği zaman
burada sancakbeyi bulunan Abdullah
Bey'i bir kişilik maiyeti ile birlikte öl
dürttü. Daha sonra Ankara yeniçerilerin
den on beş bin kuruş emaıı parası istedi.
Yeniçeriler Abaza ve İbşir'in etrafındaki
kalabalığın korkunçluğu karşısında der
hal bu parayı ödemeyi tercih ettiler, t fa
şır Paşa daha sonra Eskişehir taraflarına
da adamlar göndererek salmalar yaptı.
Herkes canının korkusuna istenen parayı
veriyor, itiraza cüret edenler öldürülü
yordu.
Bu sırada Siyavüş Paşa sadrıâzam ol
muştu. İbşir Paşa ve Haşan Ağa gibi as
len bir Abaza olan Siyavüş Paşa, sadrıûzamhğımn ilk günleri zarfında, Abaza
Hasan'a bir mektup yazarak etrafındaki
adamları dağıttığı takdirde kendisini iyi
bir vilâyete vali tayin edeceğini (Naimâ
tarihi C: 5, S: 59) bildirdi. Abaza Haşan
ise cevaben ocak ağalarından Bektaş Ağa,
Kara Çavuş, Kethüda Bey, Sarı Kâtib,
Deli Birader, Gadde kethüda, Samsuncu
Ömer ve tezkireci Gınâyî'den ibaret se
kiş kişinin idamlarını istedi. Veziriazam
Siyavüş Paşa bu mektubu padişaha ve
saraydaki bazı nüfuzlu kimselere gösterdiyse de ocak ağalarından gizledi. Ocak
ağalarının zulüm ve tegallübünden bazı
erkân ile birlikte İstanbul halkı da bizar
dı. Hal böyle iken bir de devlet merke
zinde İbşir ve Abaza Hasan’ın İstanbul’a
doğnı ilerlemekte oluşunun korkusu ya
yılmaya başlamıştı. Bu endişeler büyü
mek istidadmdayken, Siyavüş Paşa’mn
sadaretinin ikinci haftasının sonunda ocak ağalan ortadan kaldırılarak tegallüb
ve saltanatlarına son verildi. Tabii Siya
vüş Paşa derhal, istenen şahısların orta
dan kalkmış olduğunu beyanla cemiyet
lerini dağıtmalarını bunlara bildirdi. Sad
rıfizamdan gelen haberi İbşir Paşa Aba
za Hasan’a nisbetle daha fazla istiğna ile
karşılayıp yeni bir talepte bulundu. Bu
2059
talep, Şam Valiliğinin kendisine, Trablusşam’ın da arzu ettiği bir kimseye tev
cihi ile Dürzi Emiri Melhem (Mulham)
den intikam almasına müsaade olunması
merkezindeydi. Siyavüş Paşa bu isteğe
karşı da «cemiyetini dağıt da ondan son
ra mansıp iste» tarzında mukabelede bu
lundu. Lâkin İbşir Paşa yine de başında
ki kalabalığı dağıtmıyor ve bazı bahane
lerle oyalanıyordu. Oılun yanından gelen
adamlar sadrazamlıkta gözü olduğunu
izah ettiklerinden Siyavüş Paşa :
«— Dağlar başında mühür istenmez,
mühre talip ise buraya gelsin* diye ha
ber gönderdi.
Abaza Haşan ve lbşir Paşanın etraf
larındaki kalabalığı dağıtmamaları kar
şısında padişahın huzuru ile toplanan
meşveret meclisinde mesele müzakere edildi. Neticede, Anadolu Valisi Boynueğri Mehmed Paşa, silâhtar ağası Par
maksız Hüseyin Ağa ve ocaktan samsuııcu Mustafa Ağa’dan müteşekkil bir he
yetin kendilerine nasihatçı olarak gönde
rilmesine karar verildi. Bu sırada îbşir
Paşa’nm Bursa üzerine yürüyeceği, h a
len ilerlemiş bulunduğu öğrenildiğinden,
bir taraftan da Bursa'da müdafaa ted
birleri alınmak üzere faaliyete geçildi.
İbşir Paşa ve Abaza Masan
cemiyetinin dağılması
Boynu-eğri Mehmed Paşa’mn idare
sindeki heyet İbşir Paşa ve Abaza Haşan
ile Eskişehir civarında buluştu. Mehmed
Paşa onlara cemiyetlerini dağıtmaları h u
susunda tavsiyede bulunup, istedikleri
vazifelerin verileceğine dair padişahın
vaadlarını bildirdi. Neticede garip bir usule başvurularak hükümet namına ha
reket eden heyet ile İbşir ve Abaza Ha
şan arasında bir senet tanzim edildi. Bu
senette; yeniçeriler ile sipahilerin barış
tıkları, sipahilere üç ayda bir ulufeleri
nin mutlaka ödeneceği, yeniçerilerin si
pahilere ait mukataat ve tevliyet hizmet
lerine müdahale etmiyecekleri, Kanunî
Süleyman zamanındaki kanun ve esas
lara uyulacağı, bu hususlar dışında hare
ket edenler olur ve yeniçerilerle sipahi
ler arasına nifak sokanlar görülürse kat
ledileceği kaydedilmişti. Senete Abaza
Haşan İle îbşir Paşa’daıı başka sipahile
rin nüfuzlu şahsiyetlerinden iki yüz kişi
daha imza atmıştı (Köprülü Mehmed Pa
şa bu senedi ele geçirip saklamış ve sadrıâzamlığı sırasında bu iki yüz şahsı birer
bahane ile ele geçirerek öldürtmüştür).
Neticede İbşir Paşa'ya Haleb V alili
ği, Abaza Hasan’a Türkmen-ağalığı, To
pal Mehmed Paşa’ya Karaman Valiliği,
âsilerin ileri gelenlerinden daha bazı kim
selere de voyvodalık ve daha başka me
muriyetler verildi. Ayrıca Defterdar, Deli
Birader ve Gadde Mehmed’in de idam
edilecekleri vaadolundu. Böylece hükü
met otoritesinin sarsılmasına rıza göste
rilmesi ve bu yolda fedakârlığa katlanılnılması pahasına 1651 sonlarına doğru
Abaza Haşan ve İbşir Paşanın cemiyet
leri dağılıp isyanları sona ermiş oldu. Ta
bii her ikisinin o zamana kadar yaptık
ları tam mânasiyle yanlarına kaldı.
İbşir Paşa’nm ikinci defa
muhalefete teşebbüsü
lbşir Mustafa Paşa mühim bîr muha
lefet hareketinden sonra Halep V aliliği
ne tâyin edilmiş olduğu cihetle, etrafın
fazlaca alâkasını çekmiş ve bundan dola
yı kuvvetli bir nüfuz peyda etmişti. Vi
lâyetine gittiği zaman bu gözle görülen
lbşir Paşa iyi idaresiyle de dikkati çe
kince nüfuzu azalmamış, bilâkis çoğala
rak kendi vilâyetinin sınırlan dışına taş
maya başlamıştı.
Bu sırada devlet idaresi hakikaten
berbat vaziyette yürütülmekte, gerek İs
tanbul, gerekse Anadolu halkı huzurun
hasretini çekmekteydi.
Merkezi hükü
metin zayıflığından faydalanarak Abaza
Hasan’a iltihak cesaretini göstermiş olan
İbşir Paşa, hemen hemen ayni halin de
vamından dolayı bir defa daha muhale
fete yeltenmek istedi. Aııcak İbşir’in bu
defaki muhalefetinin ilkinden farklı ta
rafı mevcuttu. Devlet idaresindeki sakat
lıkların düzeltilmesi arzu ve iddiası ile
ortaya atılır görünen İbşir Paşa, Haleb
ayanının kendisine verdiği hediyelerle
Halep şehri dışında bir ziyafet çekti ve
burada bir nutukta fikirlerini açıkladı.
Nutkunda devlet idaresindeki bozukluk
ları, halkın durumunu, çekilen sıkıntıları
anlattı. İşlerin düzeltilmesinde yeniçeri
ve sipahilerin iyi geçinmelerinin rolüne
2060
işaret ettikten sonra bunları barıştırmak
gayesiyle birbirleriyle Öpüştürdü. Rüşvet
ortadan kalkmadıktan sonra, işlerin dü
zelmesi imkânsızdır diyen îbşir Paşa en
nihayet kanun yerine kaim olmak üzere
toplulukla birlikte bir takım kararlar al
dı, Bu kararlar :
a) Rüşvet ve caize alınmaması,
b) Vali ve kadıların
üç seneden
önce azledilmemesi,
c) İşlerin kanun dairesinde görülüp
para ayarının düzeltilmesi,
d) Verilen bu kararlardan dönülmemesi.
Hakikaten iyi esaslardan ibaret olan
bu kararların bir kâğıda yazılmasını m ü
teakip orada bulunan memur ve asker
lere bu esaslara riayet için yemin ettirdi.
Daha sonra Diyarbekir, Bağdad, Erzu
rum, Sivas, Karaman ve sair Anadolu
valilerine mektuplar yazarak, memleke
te nizam vermek üzere 1652 ilkbaharın
da valileri Maraş’ta bir toplantıya ça
ğırdı.
İbşir Paşa’nın mektubunu Hacı Bay
ram Sofu adındaki bir adamı Karaman’a
götürdüğü sırada, İstanbul tarafından
Trablusşam valiliğine tayin edilen, fakat
îbşir’in onu bu vilâyete bırakmaması üzerine geriye-dönmüş olan Ömer Paşa Ka
raman Valisi Katırcı-o ğlu’nun yanında
misafir bulunuyordu. Müverrih Naimâ
(C: 5, S: 199) nın kaydına nazaran Katırcı-oğlu bu mektubu okuduktan sonra
Ömer Paşa’ya vermiş, sonra mektubu ge
tiren aaama dönerek :
«— Bakın bre herifler, paşanız beni
öldürmek istedi, Öldüremedi. H âlâ böyle
suret-i salâbda tuğyan etmek ister. Ben
dağ başında bir harami iken Hak Teâlâ
bana böyle büyük bir ekmek verdi. Her
zaman padişah nusretinden döıımezem ve
üzerimize gelürse altı bin yarar askerim
var; derbendleri kapatıp basıp kırarım.
Size mektup da veremem* dedi.
Osmanlı tarihlerinde başka tafsilât
bulunmamakla beraber, diğer valiler de
İbşİr Paşa'mn fikrine uygunluk göster
medi. Böylece onun ikinci muhalefeti de
kuvveden fiile çıkamadaıı vilâyeti dahi
linde bir mukavele tanzimi ile valilere
davet mektupları yazmaktan ileri gide
medi.
Şeydi Ahnıed Paşa ve
K ürt Mehmed hâdisesi
îbşir Paşa gibi fisi ruhlu ve bilhassa
zalim tabiatlı bir vali de Sevdi Ahmed
Paşa’dır. Aslen bir Çerkeş olan ve Kara
Ahmed Paşa’nm kölesi iken saraya ve
rilerek orada yetişen Şeydi Ahmed: ka
zaen bir ağanııı ölümüne sebep olduğu
için saraydan çıkarılmış, daha sonra da
sancakbeyi tayin edilmiştir. 1654 yılında
Maraş Valiliğine tayin edilen Şeydi A h
med Paşa yeni vazifesine giderken îbşir
Paşa ile karşılaşmış, o sırada veziriâzamlığa tsyiıı edilmiş bulunan tbşir Paşa «Se
nin gibi cesur bir vezire Maraş Valiliği
azdırs- diyerek Anadolu Valiliğine tayin
etmiştir. İbşir Paşa İstanbul’a gelirken
levend ve sekbanlarının hükümet merke
zine getirilmesi mümkün olmıyanlarım
Şeydi3-Ahmed Paşa’tun yanında bırak
mış ve «bunları hoş tut, vakti gelince b i
ze lâzım olurlar* diye de tenbihatta bu
lunmuştur.
Cesur, fakat zalim tabiatlı olan Şey
di Ahmed Paşa Sadrıâzam îbşir Paşaya
güvenerek halka zulmetmekten geri dur
mamış, maiyetindeki levend ve sekban
lar da yağma ve soygunlar yapmışlardır.
Bu zulme dayanamıyan Kütahya halkın
dan bir grup İstanbul’a gelerek, İbşir’e:
•sBu zalimi vilâyetimize sen musallat et
tin» diye söylenmişler, müteakiben de
padişaha giderek hikkında şikâyette bu
lunmuşlardır. Bunun üzerine Sevdi A h
med Paşa Anadolu valiliğinden azledile
rek Çanakkale boğazı muhafazasına me
mur olunmuştur.
îbşir Paşa’nm katlinden sonra, onun
katlinde mühim rol oynayan Kürt Meh
med hâdisesini, Abaza Haşanın uğrunda
mücadeleye kalkmış olduğu Yeni-:1 voy
vodalığına tayin ettirmişti. İbşİrin katlin
den müteessir olan Abaza Haşan ise bin
kadar atlı adamı ile Üsküdardan Ana
dolu’ya hareket etmişti.
Kürt Mehmed, Abaza Hasan’ın kor
kusundan Yenı-il voyvodalığına tesahüp
edememiş ve o sırada Şeydi Ahmed Pa
şanın valiliğine tayin edildiği Konya’ya
gelmişti. Bu sırada hükümete kafa tutma
ya niyetlenmiş olan Abaza Haşan, Şeydi
Ahmed’in İbşir Paşa taraftan olduğunu
düşünerek bir mektup yazıp beraberce
2061
harekete davet etmişti. Kürt Mehmed,
Şeydi Ahmed'in Abaza Hasaıı ile birleş
tiğini duyunca, onun Anadolu evâletindeyken yaptığı zulümleri halka izah edip
taraftar toplıyarak kendisini Konya'ya
sokmamaya kalkmıştı. Bu sırada Kürt
Mehmed'in etrafında üç bin kişilik kuv
vet (Naimâ tarihi C ; 6, S: 119) toplan
mış vaziyetteydi.
Kürt Mehmed'in böyle davranışı, iş
lerin karışması ve bilhassa Şeydi Ahmed
Paşa'nm kuvvete müracaatına yol açmış
tı. Kürt Mehmed eli altındaki kuvvetlerle
bu işin altından başarı ile kalkamıyacağmı sezdiğinden. Şeydi Ahmed’i Konya
halkının istemediği zehabını uyandırmak
için onda bu şüpheyi uyandırmak vazife
siyle ileriye adamlar sevketmişti. Fakat
Şeydi Ahmed Paşa bunun Kürt Mehmediıı bir oyunu olduğunu sezmekte gecik
medi. Ve kendisine gelen adamları paylıyarak geri çevirdi. «Padişahın bana ver
diği mansıbı başkasına zaptettirmemi di
yen Şeydi Ahmed Faşa Abaza Hasan:a
müracaatla kuvvet istedi. Abaza Hasaıı
Ağa iki bin kişilik tüfeııkendaz gönderdi.
Kendi yanında da üç dört bin kişilik
kuvvet vardı. Bunlarla Konya üzerine
yürüyerek Kürt Mehmed’le karşılaştı. Üç
saatlik bir muharebeden sonra mağlup olan K ürt Mehmed Konya kalesine gire
rek kale kapılarım kapattı.
Vaziyet İstanbul’a bildirilince, Kara
man eyâleti Kör Hüseyin Paşa’ya verilip,
Şeydi Ahmed
Paşa Haleb Valiliğine
naklolundu. Ayrıca Şeydi Ahmed Paşa’
nm başka hâdise çıkarmasının önlenmesi
gayesiyle, bir an önce yeni vilâyetine
gitmesi hususunda hatt-ı hümâyun yol
landı. Lkinci bir tedbir olarak da Türk
men ağalığı voyvodalığı Kürt Mehmed'in
uhdesinden alınarak Abaza Haşan Ağa’ya
verildi.
Abaza Hasan’a pek istediği voyvoda
lık tevcih edilirken, onun, Şeydi Ahmed
Paşa ile müştereken bir gaile çıkarması
nı önleme gayesi güdülmüştü. Bu gayede
muvaffakiyet sağlanmak üzereyken Kürt
Mehmed’in buraya da burnunu sokması
tekrar işlerin karışmasına yol açtı. 1655
ekiminde Konya’dan çıkan Kürt Meh
med sür’atle ve Şeydi Ahmed Paşa’dan
önce Haleb’e giderek, İstanbul'a dönme
ye hazırlanan mazûl Haleb Valisi Kara
Mustafa Paşa ve Ilaleb halkım Şeydi A h
med Paşa aleyhine tahrik etti. Konya’da
yaptığı gibi burada da onun zalimliğin
den dem vurarak Haleb halkının mazûl
vali Kara Mustafa Paşa etrafında birleş
mesini temin etti.
Şeydi Ahmed Paşa daha önce yaptığı
gibi Abaza Haşan Ağa’dan kuvvet aldı.
Bunları kendi sekbanları ile birleştire
rek, Haleb’i zorla ele geçirebilmek için
şehri kuşattı, ik i ay süren muhasara es
nasında şehre su veren yerler kesildiği ve
içeriye zahire
sokulması işi önlendiği
cihetle kale dahilindekiler çok sıkıntı
çekti. Şeydi Ahmed Paşa ayrıca şehir ci
varında tahribatta bulundu.
Şeydi Ahmed Paşa kendisinin şehre
sokulmadığını İstanbul’a izah etmeye ça
lışırken, Haleb halkı da, böyle bir zalimi
vali olarak istemeyiz diye arzda bulunu
yordu. Bu arada Sevdi Ahmed Paşa’va
İstanbul’dan bir iki defa nasihatcılar gön
derilmişti. Bunlara pek aldırış etmiyen
Şeydi Ahmed Paşa şehri sıkıştırmaktan
vazgeçmiyordu. Nihayet Haleb halkının
yolladığı mektuplara ilâveten İstanbul’
daki Haleb'li tüccarların devlet erkânı ve
şeyhülislâm nezdinde mükerrer ricada
bulunmaları tesirini göstererek, Sevdi
Ahmed Paşaya Haleb'den Sivas V aliliği
ne tayin edildiğine dair hatt-ı hümâyun
gönderildi. Bunun, üzerinedir ki Şeydi
Ahmed Paşa Haleb muhasarasını kal
dırdı.
Sevdi Ahmed Paşa, kendisinin Kon
ya ve Haleb’de mücadelesine sebep ol
muş bulunan Kürt Mehmed’i ele geçir
mek istemekteydi. Haleb’in düşmesi ih
timaline karşı oradan çıkıp Trablusşam’a
geçen Kürt Mehmed İstanbul’a gitmek
niyetiyle bir deniz vasıtasına binmiş, son
ra da yiyecek içecek almak gayesiyle Adana vilâyeti sahillerinde karaya çıkmış
tı. Bunu haber alan Sevdi Ahmed o ta
rafa adamlar göndererek yanındaki bir
kaç kişi ile birlikte yakalatmıştı. Ele ge
çen bu adamları derhal idam ettirerek
başlarını İstanbul’a yollayınca; Veziriââzam Süleyman Paşa bundan memnun
olmuş ve N aimâ’m n ifadesiyle «aferinler olsun diyerek nüvazişnameler» gön
dermişti.
Şeydi Ahmed Paşanın yanında kala
balık miktarda levend ve sekban vardı.
2062
Haleb'e!en sonra Sivas'a giderken bunları
dsğıtmamıştı. Kendilerini doyurabilmek
için yağma ve soygun yapmalarına m ü
saade etmişti. Bu yüzden Anadolu'nun bir
kısım köyleri Seydİ Ahmed ve Abaza Hasan ıiı levend ve sekbanlarından bir hayli
çekti. Daha önceki bahiste Boymı-eğri
Mehmed Paşa’nın sadareti kısmında söy
lendiği üzere, İstanbul’da sipahiler padi
şahı Sevdi Ahmed ve Abaza Hasan’a kar
şı sefere bile götürmek istemişlerdi. Seydi Ahmed Paşa’nııı zulmü, ancak onun
Silistre Valiliğine tayin edilmesi üzeri
nedir ki Anadolu’dan kalkmıştır.
Van, Basra ve Habeş hâdiseleri
Disiplinsizlik, tegallüb, rüşvet ve ir
tişa hareketlerinin pek bol olduğu Dör
düncü Mehmed'in saltanatının ilk sekiz
senesi zarfında, yukarda anlatılan büyük
çaptaki isyan hâdiselerinden başka, bun
lardan daha küçük nisbette birtakım vak’
alar cereyan etmiştir. Bir nevi isyan
ve merkezin emrini dinlememe şeklinde
tezahür eden bu vak’aların vukuunda,
idarenin umumî bozukluğunun, ve bilhas
sa rüşvet işinin mühim mikyasta rol oy
nadığı müşahede edilir.
Van hâdisesi : 1651 senesi içinde m ü
him miktarda caize vermek suretiyle Van
Valiliğine tayin edilen Mehmed Emin
Paşa, henüz verdiği caizeyi karşılıyacak
kadar para toplıyamadan azlolunmuş ve
yerine, ocak ağalarından Bektaş Ağa ta
rafından külliyetli rüşvet alınan İbrahim
Paşa (Naimâ tarihi C: 5, S: 53, 73, 76)
tayin edilmişti. Mehmed Emin Paşa az
linden kısa bir müddet önce Hoşap h â
kimi Süleyman’ın Van’a tâbi Erciş, A h
lat ve Adilecevaz’dan on beş bin koyu
nu sürüp götürdüğüne, İran’dan gele»
tüccar eşyasını da gasbettiğine dair İs
tanbul’a şikâyette bulunmuştu. Van’da
böyle huzursuzluk tevlit eden şeyler ce
reyan ederken vali değişince Van halkı
yeni valiyi şelıire sokmamak istemiştir.
Bu yüzden Van’daki yerli kulu askeri ile
yeniçeriler birbirine girerek birkaç gün
çarpışmıştır. İki sınıf asker biribirine gir
diği sırada Hoşap hâkimi Süleyman ye
niçerilerin imdadına gelmişti. Nihayet
hâdise Bitlis hâkiminin tavassutu ile bas
tırılmış, yeni vali İbrahim Paşa idareyi
ele alırken eski vali Mehmed Esniıı Paşa
Hakâriye kaçmış, oradan da İstanbul'a
gelmiştir.
Basra hâdisesi : Mütegallibe tabiatlı
bir kimse olan Basra Valisi Efrasiyab-oğlu Ali Paşa, otuz sene kadar burada va
lilik ettikten sonra 1652 yılında ölmüş
tü. Babasının ölümü üzerine oğlu Hüse
yin Paşa idareyi eline almaya çalışır
ken amcaları Ahmed ve Fethi Beyler
(Naimâ tarihi C: 6, S: 112) Basra’nın bir
kısım ayan ve halkı ile birlik olup Bağ
dad Valisi Murtaza Faşa’ya başvurdular.
Gürcü asıllı bir zat olan Murtaza Paşa’ya
külliyetli miktarda para vaadinde bulu
narak Ahmed Beyin valiliğini temin et
mesini istediler. Bunun üzerine Murtaza
Paşa bir miktar asker ile kethüdasını
Basra’ya yollarken, öte yaııdan Hüseyin
Paşa’run zâlim bir adam olduğunu be
yanla Basra halkının Ahmed ve Fethi
beylerden birini vali olarak istediklerini
İstanbul’a bidirdi. Murtaza Paşa’nın a m
karşısında Ahmed Bey’in vali yapılma
sına dair İstanbul’dan emir geldiği ci
hetle, Bağdad Valisi asker ile harekete
geçerek Ahmed Bey’in valilik makamına
oturmasını temiıı etti. Hüseyin Paşa bu
arada para ve mücevherlerini hayvanla
ra yükletip kendisine taraftar olan bir
aşiret beyine iltica etti.
Ahmed Paşa valiliği elde edince Mur
taza Paşa’ya vadettiğinden daha fazla pa
ra, mücevher ve kumaşlar verdiyse de
Murtaza mn gözü bir türlü doymadı. Dic
le mansabında tüccar eşyasının yığılıp
hıiz edildiği «Kapan hanı» nda mevcut
malları istedi. Ahmed ve Fethi Beylerin
Kapan hanındaki malların Arap, Hind ve
Acem tüccarlarına ait olduğuna, ve bun
ların zaptının Basra ticaretini tamamen
mahvedeceğine dair verdikleri izahat
Murtaza Paga’nın kuiağına girmedi, ü s
telik, mevzuubahis tüccar eşyasını geti
rip teslim etmedikleri takdirde neticenin
fenaya gideceğine dair tehditlerde bu
lundu. Ahmed ve Fethi Beyler :
Behey efendim, tüccara padişah
lar bile taarruz edemezler. Fitne-i Cengiz’in sebebi, tüccara zulüm ve teaddi
olduğunu tarihlerden siz de okuduğunuz
halde, şimdi böyle bir işe teşebbüsün m a
nası ııedir?» dediler.
Murtaza Paşa yine tehditlerinden
dönmeyince bunlar da gidip mezkur mal
2063
lan nakletmek için gemilere doldurma
ya başladılar. Bu vaziyeti gören halk ve
tüccarlar : «bizim vali yaptığımız adam
lar meğer yağmacı imişler» diyerek ayaklandılar. isyana urban yani Arab aşi
retleri de katıldı. Murtaza Paşa isyan sı
rasında çevirdiği manevra ile Ahmed ve
Fethi Beyleri öldürttü; bunlar ortadan
kalkınca kendi kethüdasını Basra Valili
ğine oturttu ama bu defa Arab urbanı
onun hilesinin farkına vararak hücuma
geçti. Urban'ın faaliyete koyulması sıra
sında Hüseyin Paşa da meydana çıkarak
onlarla beraber Murtaza Paşa’yı kaçırttı.
Kendi eşyasını dahi Basra’da bırakarak
canını güçlükle kurtarıp Bağdad’a gelen
Murtaza Paşa’yı bu defa Bağdad halkı
şehire sokmadı. Fazla tamahı yüzünden
Bağdad Valiliğini de kaybeder duruma
düşen Murtaza Paşa, Bağdad’ın Kuşlar
kalesine yerleşerek vazife mahallinin de
ğiştirilmesi için İstanbul’a müracaatta bu
lundu. O sırada Haleb halkı Şeydi A h
med Paşa yı şehire sokmadığından v alili
ği münhal gibiydi. Onun için Murtaza
Pasa Haleb'e, Murtaza Faşa'mn kaçırttı
ğı Hüseyin Paşa Bağdad’a, Şeydi Ahmed
Paşa Sivas’a tayin edilmek suretiyle me
sele yatıştırıldı.
Habeş hâdisesi : Müverrih Naimâ
vC: 6, S: 128) mıı tavsifiyle «sefih, do
landırıcı ve habis» bir kimse olan Bosna
Defterdarlığından ma^ûl Mustafa Bey,
yüz kese tutarında para ve mal temin
ederek bunun altmış kesesini rüşvet ola
rak bazı erkâna vermek suretiyle ken
disini Habeş Valiliğine tayin ettirmişti.
Böylece para ile rütbe ve vazife sa
hibi haline gelen Mustafa Paşa, valilik
menşurunu alır almaz Mustafa Ağa na
mındaki cahil bir şahsı mütesellim ola
rak Habeş eyâletine gönderdi (Silâhdar
tarihi C: I S: 2). Mustafa Ağa, Habeş eyâletinin Kızıldeniz kıyısındaki limanı ta
lan Sevakin’e çıkarak idareyi eline aldı
ğı sırada, buraya uğrayan üç tüccar ge
misinden gümrük resmi olarak mal ye
rine para almak istedi. O civarda yerleş
miş âdete göre, gümrük resmi para de
ğil, mal olarak tahsil edilirdi. Mal yeri
ne para talebinin geniş çapta memnuni
yetsizliğe sebep olacağı kendisine izah edildiyse de dinlemiyerek sözünde ısrar edince, buradaki yerli kulları halk ile birleşerek tüccar tarafını tuttular. Neticede
mütesellim Mustafa Ağa ile yanındaki
adamım kaleye kaldırıp hapsettiler.
Mütesellimden bir müddet sonra yo
la çıkmış olan Vali Mustafa Paşa bu sı
rada Arabistan sahilindeki Cidde lim a
nına gelmiş bulunuyordu. Mütesellimin
başına gelenleri orada iken duydu. Bu
nu tatlılıkla halletmek için, Cidde beyi
ve şeriften aldığı birkaç kişinin yanına
küçük kardeşini katarak Sevakin'e yolla
dı. Sevakin'deki yerli kulunun başına
geçmiş olan Derviş nanundaki şahıs bunla n ve mütesellimin yardımcısını katlet
tikten sonra mütesellimi de soyup soğa
na çevirerek Cidde’ye yolladı. Bunun üzerine Mustafa Paşa Sevakin önüne ge
lerek maiyetindeki iki yüz kişi ve iki top
ile şehri muhasara etmek istediyse de
yerli kulunun hücuma geçmesi üzerine,
geldiği gemiye binerek Cidde’ye geri
döndü. Buradan Mısır Valisi Haseki Meh
med Paşaya müracaatla yardımcı kuvvet
istedi. Mehmed Paşa, Mısır kullanndan
iki bin kişi ve bir miktar topu Boşnak
Ahmed Beyin emrine vererek Süveyş do
nanmasına yerleştirip gönderdi. Cidde’ye
uğrayıp Mustafa Paşa’yı alan Ahmed Bey
Sevakin’e gelerek muharebe ile şehre
girdi ve valiyi makamına oturttu. Deli
Derviş bu arada kaçtı. Ahmed Bey, Ha
beş eyâletindeki âsi şahısları da temizle
dikten sonra Mısır’a döndü.
KÖPRÜLÜ MEHMED
Daha yukarılarda uzun boylu izah edildiği üzere. Sultan İbrahim’in saltanatının ortalarından beri devlet işleri pek
bozuk şekilde yürütülmekte, bu yüzden
çeşitli nizamsızlık ve bunlardan doğan
sıkıntılar birbirini takip eylemekteydi.
PAŞA’NIN SADARETİ
Bilhassa son yıllarda sıkıntılar büsbütün
artmış, Venediklilerin Çanakkale Boğazını kapatmaları üzerine, Sadrıâzam Boynu-yaralı Mehmed Paşa acz içinde kıvranarak, tedbir mülâhazasiyle gülünç işîere teşebbüs etmişti. Bozukluk yalnızca
2064
Köprülü Mehmed Paşa
(Bu portre, Paşa’mn eski küçük bir resminden aynen kopya edilmiştir- Movcud diğer bir resmi de metine konmuştur).
(Mufassal Osmanlı Tarihi tablosu No: 41/
bir sahaya münhasır değildi. Rüşvet âde
ta tabii hâle geldiğinden memuriyetler
umumiyetle para ile satılmakta, bundan
mütevellit halk zulme maruz kalmakta;
hazine müthiş para sıkıntısı çekmekte;
memleketin bazı yerlerinde mühim asa
yişsizlik hâdiseleri görülmekte, memleket
idarecilerine bilgileri ile ışık tutması ge
reken ulema sınıfının bir kısmı gerici
zihniyetin miîdafileri halinde zihinleri
bulandırmakta ayni zamanda bunlar bir
takım suiistimallerin arkasında koşmak
ta, bütün bunlara ilâveten Venedikliler
Çanakkale Boğazmı kapattığından hükü
met adamları şaşkınlık içinde bulunm ak
taydı. İşte böyle buhranlı bir devrede
sadrıâzamlığa getirilen Köprülü Mehmed
Paşa, buhranın atlatılmasını ve Osmanlı
tarihinde «Köprülüler devri» diye bir
devrin açılmasını sağlıvan mühim bir
devlet adamı olup, sadrıâzamlığa tayini
şöyle cereyan etti :
Daha yukarılarda Gürcü Mehmed
Faşa’nın sadnâzamlığı kısmında kendi
sinden bir nebze bahsedilen ve «Köprülü
Mehmed Paşa» başlıklı ilâvemizde de sa
darete tayininden önceki durumuna dair
bilgi vermiş olduğumuz Köprülü Meh
med Paşa, Haleb Valiliğinden sadrıâzam
tayin edilmiş olan Boynu-eğri Mehmed
Paşayı Eskişehir'de karşılamıştı. Köprülü ’nün, Köprü kasabasından kalkıp yeni
sadrıâzam ı karşılamasının sebebi ondan
bir memuriyet istemekti. Köprülü, yeni
sadrı âzamla birlikte İstanbul'a gelirken
(Naimâ tarihi C: 6, S: 217) onunla dev
letin durumuna dair faydalı konuşmalar
da bulunmuştu; Boynu-eğri İstanbul'a
gelince K öprülü’ye bir m iktar tayinat
verdirip Bayezid’de bir konakta oturt
muştur.
Sadrıâzam lığa tayini
i
Köprülü Mehmed Paşa, Bayezid'deki
konakta oturarak memuriyet beklerken,
geceleri tebdili kıyafet ederek eski dostu
Mimar Kasım Ağa’nın evine giderdi. Bu
rada Kasım Ağa ile birlikte reisulküttab
Şamizâde Mehmed ve saray hocası Meh
med Efendilerle görüşürdü. Mimar K a
sım Ağa, Gürcü Mehmed Paşanın sadare
ti zamanında K öprülü’yü Valide Sultana
medh ve tavsiyede bulunmuştu. Gürcü
K ö p r ü lü M e hm ed Paşa
(B u resm in o r ijin a lin in a ltın d a «a
d e v ird e y a p ılm ış tır» diye y a z ılıd ır)
Mehmed Faşa bundan haberdar olunca
Mimar Kasım Ağa’yı Valide kethüdaiığından azil ve malını müsadereden, sonra
Yedikule zindanındaki «Kanlı Kuyu» ya
sarkıttırıp, sonra Kıbrıs’a nefyetmişti.
Bu belâlardan nihayet Valide Sultanın
müdahalesiyle kurtulup evinde ikamet
eder olmuştu.
Bu kadar belâya Köprülü yüzünden
uğramış olan Kasım Ağa yine de onun le
hinde düşünmek ve çalışmaktan geri kal
mamıştır. Boynu-eğri’nin sadareti zama
nında da Hoca Mehmed Efendi ve balta
cı Karakaş vasıtasiyle hazinedar Solak
Mehmed’e tesir ediyor ve bu yolla Köp
rülü’yü Valide Sultana tavsiye ediyordu.
Bunlar alttan alta Köprülü lehinde çalı
şırken Boynu-eğri Mehmed Paşa’nın ket
hüdası Ahmed Ağa da, efendisinin gidi
şinin iyi olmadığını, bu vaziyette sadrıâzamlığmın uzun sürmiyeceğini sezmiş ve
Köprülü'nün sadrıâzamlığına taraftar olan Mimar Kasım Ağa grupuna iltihak
etmişti, Naimâ (C: 6, S: 220) nm kaydı
na göre, bunlar da Ahmed Ağayı sadrıâzamı iğfal işi ile vazifelendirmişlerdî.
Bozcaada Venedikliler tarafından işgal e
2065
dildiği zaman Köprülü taraftarları faali
yetlerini artırmışlardı. Bunlar Valide
Sultana «bu veziriazamın elinden iş gel
mez. Nizam-ı devlet murad ederseniz
Köprülü Mehmed Paşayı veziriazam edersiniz. Böyle vakitte ondan gayri adam bu maslahatın uhdesinden gelemez»
diye haberler gönderiyorlardı.
Bu şekildeki çalışmalar devam ederken Boynu-eğri taraftarı olan silâhdar Siyavüş Mustafa Ağa vaziyeti hissederek«mührün başkasına verilmesi ih ti
m ali vardır, gafil olma!» diyerek sadi'iâzamı ikaz edince, Boynu-eğri, Köprülü’yü Trablusşam Valiliğine tayin edip der
hal harekete geçmesini bildirdi. Köprülü
Mehmed Paşa parası olmadığından bir ta
raftan tüccarlardan birkaç kese borç te
dariki ile uğraşırken Öte yandan taraf
tarları da sadrıâzamlığını temin etmek
üzere gayret sarfedıyordu. Bu arada
Limnı adasının düştüğüne dair haber gel
miş olduğundan, veziriazcm Boynu-eğri
Mehmed Paşa daha fazla telâşlanmış ve
bunun için bir meşveret meclisi akdini
emretmişti ki, yakınlarından birisi gelip,
«mühür elden gitti, Köprülü’nün çaresine
bak» diye fısıldadı.
Venedik harbinin ciddiyet arzetmesi
karşısında aczinden kıvranmasına rağ
men mühr-ü hümayunun elinden kaçma
sına dayanamıyan Boynu-eğri, kethüda
sı Ahmed Ağa yı çağırarak :
«-— Bu koca (ihtiyar) ya mansıp ver
dik, onun gitmeyip burada kalmasının
sebebi nedir? Galiba dimağı fesattadır.
Tez şimdi adam gönderip davet eyle, Onun varlığından yokluğu evlâdır» dedi.
Ahmed Ağa, bu sözler karşısında
Köprülü lehinde cereyan eden çalışmala
rın duyulduğunu anladığı gibi, hayatı
nın tehlikeye maruz kaldığını da gördü.
Ahmed Ağa, Boynu-eğri’yi kandırabilmek için, kendisine söylenen sözün doğ
ru olmadığım, Köprülü’nün derhal hare
ket edememesinin parasızlığından ileri
geldiğini, para bulursa hemence yola çı
kacağım söyledi. Bu sözlere inanır gibi
olan Boynu-eğri, Köprülü’ye beş kese ak
çe yolladı. Müverrih Naimâ’nın ifadesiy
le r «Veziriâzam’ın, hükümdarın yakının
da olan casuslarının, azli kokusunu vezirlâzama hissettirdikleri, veziriâzamm
da Köprülü’ye suikast üzere bulunduğu
taraf-ı saltanatın malûmu olunca», Köp
rülü taraftarlarının ilkaativle bir şaşırt
ma hareketine başvuruldu. Bunıın için
Boynu-eğri'nin dostu olan silâhdar S i
yavüş Mustafa Paşa vezirlikle Şam Va
liliğine tayin edilip, Şam Valisi Haseki
Mehmed Paşa’ya acele İstanbul’a gelme
si hususunda hatt-ı hümayun yazıldı.
Böylece ssrav halkı ve sair erkân Hase
ki Mehmed Paşa'nın sadnâzam olacağını
zannettiler.
Köprülü Mehmed Paşa’nın sadnâzamlığı takarrür ettiği zaman, bir fitneye
eür’et edebilir düşüncesiyle Boynu-eğri
taraftan olan yeniçeri ağası vezir G ür
cü Hüseyin Ağa azledilerek Köprülü ta
raftarlarının dostu olan birinci mırahur
Sührab Mehmed Ağa yeniçeri ağası ta
yin edildi. Birkaç gün geçince de ken
disine vezaret tevcih olundu.
Yeniçeri ağası değiştirilirken bu yön
den emniyete kavuşan Köprülü Mehmed
Paşa, taraftarları vasıtasiyle, arzolunacak bazı sözleri bulunduğunu, bunlar ka
bul edildiği takdirde sadrıâzamlığa rıza
göstereceğini, sadnâzam olunca da mev
cut müşkül durumun uhdesinden gelebi
leceğini Valide Sultana duyurmuştu.
Neticede, müverrih Naimâ’nın kay
dına göre, yeniçeri ağasının değiştirildi
ği gün baltacılardan biri Köprülü Meh
med Paşa’yı gizlice sarayda kızlar ağası
dairesine götürerek Valide Sultan ile bu
luşturmuştur. Paşanın yer öpmesini m ü
teakip Valide Sultan «Paşa hoş geldim
diyerek kendisini iltifatlı şekilde karşı
lamış, sonra da :
<s— Padişah-ı âlempenah hazretleri
size sadaret m ührünü ihsan buyurmak
murad eder; din ve devlete matlûp olan
hizmetin uhdesinden gelebilir misin?»
Diye sorduğu zaman Köprülü :
*— Devletlû sultanım, taraf-ı saltanat-ı aliyyeden birkaç şart ile himmet
ve inayet buyrulursa, inşaallahu teâlâ
devlet-i padişahide her işin muntazaman
görülmesi mümkündür» demiştir.
îşte bunun üzerinedir ki Valide Sul
tan şartlarının ne olduğunu sormuş, Köp
rülü de Osmanlı tarihinde pek meşhur
olan şu dört şartını sıralamıştır :
1 — Huzur-u hümâyuna her ne tel
his edersem infaz olunup hilâfında emir
buy uru İmaya.
2 — En küçüğünden en büyüğüne ka
dar memuriyet, rütbe ve sair tevcihat
2066
v
Köprülü Mehmed Paşa
i
(İlâve : 129)
★
!
Devletin, bilhassa dah ilen pek buh
ranlı bir devrinde sad rıâzam b ğa geçerek,
düzensizliklerin ortadan
kalkm asın ı ve
neticede b u h ra n ın atlatılm asın ı sağlam ış
ûlan K ö p r ü lü M ehm ed Paşa aslen Arr.av u t'tu. S ilâh d ar ve N aim â tarihleri
ile
A bdi Fasa
vekayinam esinde
Mehmed
F a ç a n ın A rn a v u t o ld u ğu yazılıdır. Köpr ü lü lâk ab ın ı, zevcesinin m e m leketi
ve
kendisinin de yerleşme ve m azuliyet za
m a n la rın ı geçirme yeri olan, o zam an
Am asya sancağına ba£lı bulunan, K ö p
rü kasabasından alm ıştır. K ö p rü lü M eh
med P aşa’n ın k ü çü k oğlu F a 2il M usta
fa Paş& 'nın toru nu H afız A hm ed Paşa
ecdadını ve eserlerini ta n ıtm a k için im a m ı Behceti İb ra h im E fe n d iy e m ü s
takil b ir eser y azdırm ıştı. B u eserde,
Mehmed Paşa h i n Selân ik ile ü s k ü p arasındaki «K öprülü» kasabasından oldu
ğu bildirilm ekteyse de, M ehm ed P asa’n ın , sağlığın d a 1660 y ılın d a
E d irn e ’de
tanzim e ttird iğ i
vakfiyedeki kayde bu
bilgi uym am aktad ır. Vakfiyede, Mehmed
Pasa, «vatan-ı aslım A rn avut B elgradı
(B erat) na tâb i R u d n ik karyesi»
diye
esas m em leketini tas rih etm ektedir. Beh
ceti İbrah im E fe n d i'n in eserinde Mehmed
Paşa nın babasının adı
H üseyin diye
gösterilm ektedir.
M ehm ed Fasa,
K ö p r ü kasabasında
Y usu f A ğ a 'n ın kızı Ayşe h a n ım ile ev
lenm iş,
bilâh ara sadrıâzam olan o ğ u l
ları Fazıl A hm ed ve F azıl M ustafa bu
rada d ün yay a gelm iştir. K ö p rü kasaba
sına bu aileden dolayı sonradan Vezir
köp rü denilm iştir.
i
—>
den zabitleri huzursuz olduğun dan sipa
hilik le taşra nefy» o lunm uştur. Boşnak
Husrev Ağa yeniçeri ağası tayin edildi
ğ i zam an eski koruyucusunun hizm etine
girm iş, veziriâzam olduâu sırada da onun
hazinedarlığında
bulunm uştur.
Husrev
Paşa katledilince bazı voyvodalık ve a£a lık la rd a b u lu n m u ştu r. D aha sonra İs
ta n b u l’da İhtisap amalığı etmiş, m ü te a
kiben de tophane n a z ırlığ ı, silâh dar ve
sipahiler ağa lığ ı, eebeciba$ıîık vazifeleri
n i ifa eylem iştir. S ultan İbrah im zam a
n ın da sadrıâzam K em ankeş K ara Mus
tafa P asa’ya intisab suretiyle kapıcılar
k e th ü d a lığ in a
getirilm iş,
Sultan-zâde
Mehmed Pasa n m sadareti sırasında da
T rabzon v aliliğin e ta y in o lunm uştur. Son
ra bir m ü ddet
m a zul kalan M ehm ed
Faşa, S ultan İb ra h im ’in yedinci haseki
sine p a şm a k lık olarak verdiği g a m eya
letine m ü teseilim lik
vazifesiyle gönde
rilm iştir. Bu arada hük üm ete isyan eden
Varvar A li Pasa üzerine gönderilmiş,
fakat
m u v affak
olam ıyarak o h a esir
düşm üştür. V arvar A li Faşa tarafından
öldürüleceği sırada Ib ş ir Paşa ta rafın
dan k u rta rılm ış tır.
M etin kısm ında k a y d e ttiğ im iz veçhi
le dostu m im a r K asım A ba n ın tavsiyesi
üzerine 1651 de ku bbe veziri olmuşsa da,
sadrıâzam G ürcü M ehm ed Paşa bundan
kıskançlık duyup kendi m a k a m ın ın elden
gidebileceği düşüncesiyle vezirliğini kald ır tıp K Östendil sancağına y ollam ış, onu
Valide S ultana tavsiye eden K asım A¿ a y ı da K ıb rıs ’a sürdü rm ü ştü r. Mehmed
Pasa daha sonra K Östendil sancağından
azledilm iştir. B u azil üzerine epeyce sı
k ın tıla ra m aruz k a ld ığ ı anlaşılan M eh
m ed Pasa için, S ilâh dar F m d ık lılı M eh
med A ga; «bazı ehem miyetsiz m a n sıp la r
da can çekişerek ve kâh m irî divandan
kapıarasm da kâh defterdar başbakikulu
hanelerinde hapsolunarak» cüm lesiyle bu
sık ın tıs ın a işaret etm ektedir.
îb ş ir Paşa sadrıâzam o ldu ğa zam an
K ö p rü kasabasından kalkıp gelerek K ü
tah y a ’da kendisi ile görüşmüş- ondan
bir vazifeye ta y in in i istiyerek Trablussam v a liliğ in i
alm ış tır.
M ehm ed Paşa
O sm anlı ta rih in in bu
m eşhur şahsi
yeti gençliğinde saraya a lın m ıştır. D ör
düncü M u r a d 'in saltanatın ın başlarında
matbah-ı âm irede hassa ahcı ne fe rlerin
den iken, bilâh a ra sad rıâzam lığa yükse
lecek olan hasodalı Boşnak H usrev A ğa
ya intisab etm ek suretiyle büy ük odalı
züm resine d a h il olm uştur, B ilâh ara hazine-i âm ire hizm etlileri arasına geçerek
kıdem liler grupuna dahil olmuşsa
da,
m üverrih silâh dar
F m d ık lılı
Mehmed
A ğ a n ın ifadesiyle: «had rey olup ser
keşlisi sebebiyle ta v ır ve hareketlerin-
-»
2067
T rablusşam 'a gitm işse de burada
da
fazla k alam am ıs, o k u lları F a z ıl A hm ed
ve F azıl M ustafa beyler
a ğ ır lık la rın ı
getirm ekteyken tbşir
Paşa İsta n b u l'd a
katlolunm us ve m e zk û r eyaletin v aliliği
de baskasm a veriîdiğinde n, kendisi Trablusşam 'dan, o ğ u lla r ı ise yoldan K öprü
kasabasına dönm üştür* M ehm ed P aşa b ir
m ü d d e t sonra, Şam valisi İken sadrıâzam
ta y in edilm iş olan B o y n u y aralı M ehm ed
Pasa ile b irlik te İs ta n b u l’a gelm iştir. Bu
şahsın sadareti esnasında ic ve dış b u h
ran had safhay a g e ld iğ i sırada m im ar
K asım A ğ a ve b u n u n vasıtasiyle dostluk
tesis e ttiğ i bazı şahısların V alide S u ltan
ne zdindeki teşebbüsleri sonunda sadrıâzam olm u ştu r.
rar ve kusurlarından üstün olaugu um u
miyetle kabul edilen Köprülü Mehmed
Pasa hakkında eski Osmanlı müverrihle*
rinden Mehmed Halife, Naimâ, Râşid ve
Abdi Pasa
lehte,
silâhdar Fındıklılı
Mehmed Ağa da aleyhte bir hükme var
maktadır. K öprülü'nün hayratının
bile
doğru yoldan meydana
getirilmediğini
söyliyen F ınd ıklılı Mehmed Ağa, meşhur
sadnâzamı idamları
dolay isiyle devleti
, berbad hale getirip, müdebbir adam ba
kım ından inkıraza uğratmakla itham et
mekte ve
şöyle demektedir : «paşay-ı
mezbur maldar, zâlim, cebbar, hodbin
ve had rey-i bırahm ve nahakk-ı kıtab-u
hunriz, sinni seksen altıya baliğ olmuş
bir dişlenk koca idi. Padişahı saglrl av
layıp R u m e li'v e Anadolu’da hak ve na
hak katlettiği vüzera, m irim îran, üme
ra, ehali-i vilâyet ve mütemevvil adam
ların mal ve emlâkin bikülliye kabz eyleyüp akarlar ve zannınca hayratlar ile
memalik-i İslâmî m âm ur ve âbad eyle1 di. Hükkâm-ı memleket ve taife-i askeride
sahibhâne ve nam ve şan komayjp ko
lun kanadın kırdı ve kalanlarının dahi
kuvvet ve kudreti kalmayıp el’an devlet-i aliyyenin yıkılıp berbat ve zebun
olmasına ve düşmana cevap verir m ü
debbir komayıp
inkırazına ve herbar
kâfire mağlup olmasma sebep oldu*.
K Ö p r ü lü ’n ü n
disip lin ci bir şahsiyet
o lduğu ve m u v a ifa k iy e tin i bu yoldan te
m in edeceği sadarete geçişinin h aftasına
belli o lm u ştur. İsta n b u l'd a işleri düzelt
tikten sonra Ç anakkale boğazı seferine
çık m ış, Bozcaada ve Linini’y i Venedikli
lerden istird at ederek boğazı abluk adan
k u rta rm ıştır. K ö p r ü lü M ehm ed P aşa’nm
şiddetli bir m izaca sah ip o ld u ğu bu m u
harebeler srrasında
y a p tırd ığ ı
id am lar
vesilesiyle pek acık şekilde belirm iştir.
Boğaz ön ü n d e k i m ücadeleden sonra Köp
r ü lü M ehm ed Paşa E rd el seferine çık a
ra k Y a n o v a y ı z a p te tm iş bu arad a A n a
d o lu 'd a k i isyan m ünasebetiyle İs ta n b u l’a
d ön d ü ğ ü n d e n E rd el h a r b i serdarlar ida
resinde
m uv affak iy ete ’ u la ştırılm ıştır.
Köprülü'n ü n en m ü h im m uvaffakiyetle
rinden birisi A n ad o lu ’ dak i isyanı söndür
mesi, bu arada âsi ve
serkeş züm reyi
k a nlı şekilde tem izlem esidir. Anadolu'da
şekavet ru h u n u ezdiği gibi, ayni şiddet
li usulle ordu ve İdare m e kanizm asında
da düzensi2liklere son verm iştir.
Köpr ü lü ’n ü n en fazla tenkide u ğrty an icraa
tı bu ta ra fı o lm a kla beraber, k a rış ık lık
la rın ancak bu sayede ortadan k alk ıp ,
b u h ran ın ancak bu yolla atlatıLabiIdiği
de ta rih î bir gerçektir.
Gösteriş için
değil, din ve devlete hizm et gayesiyle
sadarete g e ld iğ in i bizzat söylem iş
olan
K Ö p rü lü ’nün j b u
sözüne sadık k aldığı,
beş seneden b iraz fazla süren sadareti
boyunca m ü tem adiy en didinişin den bel
li ise de, fazla şiddeti y üzünden b ir ta*
k im haksız cana k ıy m a la rd a b u lu n d u ğ u
da h ak ik a ttir. G irit serdarı Deli Hüse
y in Pasa, şeyhülislâm
B o lu lu M ustafa
E fe ndi ve S ey dİ A hm ed P aşa’y ı haksız
yere id a m ettirm esi, o n u n affedilemiyecek k u su rlarıd ır, ic ra a tı ve b u n dan do
ğan neticelerin faydalı tara fla rın ın , za
Osmanlı tarihinde üç kişi fazla adam
öldürtmeleriyle nazarı dikkati celbederler. Bunların birisi
sadrıâzam Kuyucu
Murad Paşa, diğeri
Sultan
Dördüncü
Murad, ücüncüsü de Köprülü Mehmed
Pasa’dır. Avrupa1lı
tarihçi
«Ricaut»
ya göre, beş sene zarfında 36 bin kişi
öldürtm üştür. Alman tarihçisi Hammer,
onu; «amansız bir gaddar fakat meharetli bir devlet adamı* şeklinde tavsif et
mekte; icraatının
neticesi bakımından
da» devletin sönmeye meyleden kudreti
nin şulesini yeniden parlatmıştır» demek
tedir.
Memleket dahilindeki icraatında sert
davranan K öprülü
Mehmed Paşa, dış
siyasette bazı devletlere karşı da
sert
davranmaktan geri
kalmadı. Glrittteki
Venedik başkumandanının Fransız elci
sine gönderdiği şifreli bir mektubun ya
kalanması üzerine, elçi ile oğlunu hap
settirmesi ve sonra da İstanbul'dan çı
karttırması buna delildir.
K öprülü Mehmed Paşa nın sırası ge
lince siyasi tehditleri lâyık olduğu şe
kilde cevaplandırarak
tesirsiz bıraktığı
da görülmektedir. Erdel harbi sırasında
Varad (Grass-Vardeın) m zaptı üzerine,
2068
hususunda kat'iyyen bir taraftan sevk ve
şefaatla bu kullarına müdahale buyurulmaya ki, devlet-i padişahiye faydalı olan
ricali istihdam kabil ola.
3 — Vezirler ve devlet erkânından
birisi, ya malına rağbeten veyahut hüsn-ü
itıüadma binaen şerik makamına kona
rak bu kullarının istiklâline halel veril
meye.
4 — Bu kulları hakkında garaz sahiJji olan münafıklara söz hakkı verilme
ye. Zira herkes devletten hissemend ol
mak ister. Alemi tamamen razı etmek
kabil değildir. Onun için, bu makam sa
hibine hased edip hasım kesilenler çok
tur. Şahısların hücumunu kesmek ve fe
sadı defetmek için vesvese kapısını ka
pamaktan başka çare yoktur.
Bu dört şarta riayet ile müsaade buyurulursa. Allahın inayeti ve duanız be
reketiyle hizmet-i vezaretin uhdesinden,
gelmek mümkündür®.
Köprülü Mehmed Paşa sözünü biti
rince Valide Sultan :
«— Vallahilazim bu ricalarına müsa
ade olunu r».
Sözünü üç defa tekrarladı. Bu kabu
lün ferdası günü Veziriâzam Boynu-eğri
Mehmed Paşa saraya çağırıldı. Padişah
tarafından, sefer hazırlığındaki becerik
sizlik ve ihmalinden dolayı tekdir olunup
mühr-ü hümâyûn kendisinden alındıktan
sonra bostancıbaşı hapsine gönderildi.
Bunun arkasından Köprülü Mehmed Pa
şa saraya davet edildi. K öprülü’nün bir
gün önce Valide Sultan’a sunduğu dört
maddelik şartı padişah bizzat okuduktan
sonra :
t— Bu şartlara riayet olunmak üzere
seni nıüstakilen veziriazam eyledim. G ö
reyim seni nice hizmet edersin» demiştir.
Böylece 14 eylül 1656 (25 zilhicce
1066) günü Köprülü Mehmed Paşa sada
ret makamına geçmiştir. Sadnâzam ol
duğu sırada yetmiş yaşını aşmış olan
Köprülüm ün bu makama gelişi ulema,
saray ağaları ve hükümet erkânı arasın
da garip karşılandı. Zira, şimdiye kadar
->
y a p tırm ış ve b u n la r iç in L im n ij Yanova,
K öp rü , O sm ancık,
M erzifon, A khisar,
Bilecik ve daha b azı yerlerde m ü lk k öy
le rin i b ü tü n
resim leri ve
h a sılâ tı ile
vakfetm işti. B u n la rd a n başka E rd el'de Arad kasabasında su
yolu, H endek île
Sapanca arasm da u zu n bir k ö p rü yap*
u rrm ştı. H ekim -ham
ve A n ta ly a 'd a evk a fı m evcuttu^.
bu hadisenin h ıris tiy a n devletlerin birleserek kara ve denizden h ücu m a geçme
lerine sebep o labileceğini söylîyen Avus
tu r y a elgisine: «p adişah ım olan arslantn
ne ateşten, ne de sudan korkusu, vardır.
E ğer k u vv etini an la m a k isterlerse b ü tü n
h ıris tiy a n la r birleşip h ü c u m edebilirler»
cevabını vemesi b u n a m is a ld ir.
K ö p r ü lü M ehm ed P asa devlet n a m ı
na ba^ı in şaat y a p tırd ığ ı gibi k endi n a
m ın a da birçok h a y ra t m eydana getir
m iştir. S a d rıâzam lıg a g etirilm ek üzerey
ken âdeta m eteliksiz o la n K ö p r ü lü 'n ü n .
h a y ra tın ın b o llu ğ u
karşısında, silâh d a r
F m d ık lılı M ehm ed A £ a n ın b u hususa
m ü te a llik sözle rinin isa b e tliliğ i m eydana
Ç ıkm ak tadır.
İs lâm
A nsiklopedisinin
«K öprülüle re m addesinde M ehm ed P aşa’n ın h ayrat, e m lâ k ve v akfı şöyle sıra
la n m ış tır :
«B ozcaada'da cam i, mescid,
mektep, h am an ij d ü k k a n la r, yeldesirmenleri, Y an o va’ da cami* m ektep, d ük k ânlar,
K örös n e hri üzerinde değirm en, Hudnîkte cami, m ektep, T u r h a l'd a h an, V ezirköp
rü'de çeşme ve na m a zg âh , L efke’de Karaoğlsn-beH denilen yerde cam i, m ektep,
han, Sam ey aletinde Cİsr Ş u g u r’da cam i,
mescid,
m ektep, han, G ü m üşh acık öy ’de
oam î4 m ektep ve h a n . B olu san cağınd a
T araklı kasabasında
cam i ve
m ektep
BiblïyûÈraiyfc : N aim â; Tarih-i Naimâ C: 5 ve 6. H ammer {M. A ta); DevJet-i Osmaniye tarihî C: X I. Raşid ; Ta
rih,, C: 1, Silâhdar Fndıklılı Mehmed Aéa; SıIahdar tarihi C: 1. Mehmed Halife;
T arîh-İ Gılmanî.
Hüseyin Hüsameddîn;
Amasya tarihi C: IV .
Ahmed Refik;
Köprülüler, Behcetî ;
Sflsiletü'l-asafîyye
fi devleti' I’hakanİyeti'1-Osnianiyy e (Köp
rülü kütüphanesi no: 212). Abdi Paşa;
Vekayinâme (Baëdad köşkü kitaplığı no:
217). Rıcaut; Histoire de I ’Etat présent
de 1 Empire Ottoman. Tayyar-zâde Ata;
Tarih C: 2. Evliya Çelebi: Seyahatname
C: 2, 6. Ösman-zâde Taip; H adikatü'l vüzera. Marquis de Bonnac; Mémoire his
toire sur l'Ambassade de France. İsmail
Haîckı Uzunçarsılı; Osmanlı tarihi C: 3.
Tarih dergisi sayı : 7 , Belleten sayı :27,
Islâm Ansiklopedisi.
2069
|
1
j
V a lid e S u tta n ’d a n sonra K ö p r ü lü M e hm ed
P aşa’n ın ş a r tla r ım k a b u l eden D ö rd ü n c ü
M e h m e d 'in g e n ç liğ in e a it b ir tas%iri ( M a
carca « A M a g y a r N em zet T urtenete»
a d lı k ita p ta n )
bir muvaffakiyeti tesbit edilmemiş olan
ve okuma yazma bilmeyen bu yaşlı ve
zirin mâliyeyi ve bozuk giden diğer işle
ri düz el tem iveceği tahmin edilmişti. Meh
med Halife’nin (Tarih-i gılmâni S: 44)
izah ettiği bu hayret, kısa bir müddet
sonra, tam mânasiyle başka zaviyeden,
onun azmi ve muvaffakiyetleri karşısın
da gösterilmeye başlandı.
K ö p rü lü ’n ü n sadaretinin
ilk ayları
Köprülü Mehmed Paşa pek nazik bir
devirde çok ağır bir yükün altına gir
mişti. Muvaffak olabilmesi hakikaten çok
güçtü. Fakat o, ilk günlerden itibaren her
tarafa derin bir dikkat sarfedip sıkı dav
ranmak suretiyle, başarı yolunda adım
adım ilerlemesini bildi.
Köprülü'nün ilk azimkar hareketi,
Kadı-zâdeliler grupunun ayaklanma h â
disesinde görüldü. «Şeyh ve vâizların fa
aliyetleri» başlığım taşıyan bölümün so
nunda izah edildiği üzere, hâdise çıka
ranların elebaşılarını Kıbrıs’a sürdürdü.
Kendisini daha önceki sadnâzamlar
gibi zannederek hükümet işlerine tesir
ve müdahalede bulunmak isteyen hasodabaşı H alil Ağa’yı tekaüt ederek sa
raydan uzaklaştıran Köprülü, bunun ye
rine Galatasaray ağası Sefer Ağ a’yı ta
yin ettirdi (1 kasım 1656) . Böyle bir n ü
fuzluyu mevkiinden uzaklaştıran Meh
med Paşa, Bozcaada’nın Venedik eline
geçmesine sebep olmuş bulunan Abaza
Ahmed Paşayı da İstanbul’a getirterek
idam ettirdi (11 kasım 1656) . Şilâlıdar
tarihindeki (C: 1, S: 62) kayda göre, Abaza Ahmed Paşanın idamı Hasbahçe’de
ve padişahın görebileceği bir yerde icra
edildi. Valide Sultan kendisini himaye
eden bir kimse idiyse de bu idam karşı
sında hiç sesini çıkarmadı. Böyle bir adamm katli, K öprülü’den m ühim bir şey
ummıyanları şaşkınlığa şevketti. Bu ara
da önemli mevki sahiplerinden iki kişi
nin de memuriyetlerinde değişiklik ya
pıldı. Bu iki kişiden biri Mısır Valisi iken
İstanbul’a çağırılmış olan ve sadrıâzam
yapılacağı tahmin edilen Haseki Mehmed
Paşa, diğeri de Şeyhülislâm Hanefi Efend i’dir. Birincisi yoldan geriye çevrilerek
Bağdad Valiliğine gönderildi; İkincisi de
kulağının ağır işitmesi sebebiyle tekaüt
olunup Rumeli kazaskerliğinden açıkta
bulunan Bali-zâde Mustafa Efendi şey
hülislâm tayin edildi.
Şeydi A hm ed Paşa’nın sadrıâzam
olmak, istemesi
Cesaret ve şecaati dolayısiyle ken
disini etrafa bir hayli tanıtmış olan Şey
di Ahmed Paşa bu sırada kaptan-ı der
ya bulunuyordu. Kendisi baltacı ocağın
dan yetiştiği cihetle sarayda epeyce ta
raftan mevcuttu. Köprülü Mehmed Paşa’nın pek tanınmamış bir şahsiyet olu
şunu ııazarı itibara alan Şeydi Ahmed
Paşa ve saraydaki taraftarları, bu du
rumdan cesaret bularak, bir miktar gay
ret sarfı neticesinde sadrıâzam lığın elde
edileceğini sandılar. Naimâ (C: 6, S: 249)
nın kaydına göre bunlar, Köprülü ile pa
dişah arasındaki şartlaşmadan haberdar
değillerdi. Onun için Şeydi Ahmed Pa
şa sadrıâzam olabilmek gayesiyle saray
daki musahipler ve enderuıı ağalan ile
2070
gizlice mektuplaşmaya koyuldu. Ende
run ağalan ve musahipler Sevaı Ahmed
Paşa'ya sadrıâzamlığım temin yolunda
çalışacaklarına dair söz bile
verdiler.
Köprülü Mehmed Paşa bunu duyunca
Sevdi Ahmed Paşayı
derhal serasker
ünvanını da ilâveten (silâhdar tarihi C:
1, S: 23) Bosna valiliğine tayin ettirmek
suretiyle İstanbul'dan uzaklaştırdı. Şey
di Ahmed Faşa’dan açılan kaptan-ı der
yalığa ise Tamşvaı- valiliğinden mazııI
Topal Mehmed Paşa’yı tayin etti (12 aralık 1656}. K öprülü’nün bu âni icraatı
üzerine, Naimâ’nuı ifadesiyle: «Şeydi
Ahmed Paşa mühr-ü hümâyunu koylum
da bulup taraftarları ve sair halk makam-ı sadarete tekaddümüne muntazır
iken zor bazuvy-u veziriâzam ile atıldı
ğını gördükleri gibi memullerindeıı me
yus oldular».
Sipahi isyanı
Köprülü Mehmed Paşa’nm otorite te
sis etmesi birdenbire olmadı. Zeki ve
kurnaz veziriâzam, bu otoriteyi birtakım
hâdiselere tam zamanında ve bilhassa
ustaca müdahalede bulunması sayesinde
tesis edebildi. Tabi'i bu arada bir takım
mühim meseleleri de halletmiş oldu. Onun sadarete geçişinden dört ay kadar
sonra çıkmış olan sipahi isyanının bas
tırılması, K öprülü’ye Şeydi Ahmed Pa
şa meselesinden çok daha fazla kuvvet
ve perestij kazandırdı.
Sipahi isyanının birdenbire çıkma
dığı, evvelâ bir hazırlık devresi geçirdi
ği görülmektedir. Yıllardan beri devam
eden disiplinsizlikten yüz bulan sipahi
ler, evvelki hareketlerini Köprülü'nüıı
sadareti sırasında da yapmak istediler.
Cür'etkârlık ve zorakilik kelimeleriyle
ifadesi m üm kün olan ilk hareketleri me■yanında, maaş istemek bahanesiyle Def
terdar Divrikİi Mehmed Paşa’nm Süleymaniye’deki konağını taşlayıp camları
n ı-kırdılar. Bundan ürken defterdar, ve
ziriazama gelerek dert yandığı zaman,
Köprülü Mehmed Paşa,
sipahilerin o
yıllardaki durumlarını da ifadeye yarıyacak şu dikkate değer sözleri söyledi:
s— Sen ahval-i âlemi bilmez misin?
Muztarıp olma; selefte gelen defterdar
lar bu gaileyi çekmişlerdir, hattâ sakini
oldukları sarayın camlan iki üç kat m ü
heyya dururdu. Taşla kırılanların yerle
rine, derhal camcı dükkânına gidilerek
hazır camlardan yenileri takılırdı. Hak
Teâlâ hazretleri nizâm-ı ahvale tevfik
ihsan eyleyinceye kadar bu hale taham
m ül zaruridir; sabreyle bakalım».
Köprülü Mehmed Paşa, sipahilerin bu
hareketlerinin bir isyana hazırlık oldu
ğunu sezmişti. Defterdara böyle tenbihatta bulunurken kendisi tedbir almak
la meşguldü.
Lâkin Divrikİi Mehmed
Paşanın tahammülü olmadığını da anla
dığı cihetle kendisini azil ile başbakikulu Ahmed Ağayı
defterdar tayin etti
(3 aralık 1656).
Sipahilerde
sezilen
kımıldanışlar
karşısında K öprülü’nün, defterdarı de
ğiştirme ve Şeydi Ahmed Paşayı Bosna
valiliğine tayinden önemli peşin tedbir
ler de vardı. Bu peşin tedbirlerden bi
risi, «bütün hareketlerinin iyiliğine ve
şer'iliğine dair» şeyhülislâmdan bir hüsni hal vesikası istihsal etmesi, diğeri de
yeniçeri ocağının sadakatini temin hu
susunda söz almasıdır. Sipahi isyanından
•bir gün önce gizlice şeyhülislâm Bâli
Efendi’yi ziyarete giden Köprülü, evvelâ
o güne kadar olan sadareti esnasında
sşer’i şerife aykırı ve devlet haysiyetini
ihlâl eden bir hareketi» olup olmadığını
muhatabına sormuş, şeyhülislâmın «ha
yır» demesi üzerine böyle bir yazılı ve
sika istihsal eylemiştir. Şeyhülislâmdan
vesika almasından sonra aynı günün ge
cesinde tebdili kıyafetle konağından çı
kıp, yeniçeri ocağının nüfuzlu ağaların
dan Kara Hasanoğlu Hüseyin Ağa ile
buluşup görüşmüştür. Hüseyin Ağa’ya
evvelâ umumi durumun bozukluğunu izahtan sonra, din ve devlete hizmet ar
zusunda bulunduğunu inandırıcı şekilde
anlatmış; bu sözlerin arkasından da Sev
di Ahmed Paşa meselesine temasla, mez
kûr paşanın sadnâzam olmak istediğini,
şecaat sahibi bulunan Şeydi Ahmed Pa
şanın zalim ve şiddetli tabiatı yüzünden
hata işlemeye müsait bir karakteri bu
lunduğunu, onun sadarete geçmesi tak
dirinde işlerin
İbşir Paşanın sadareti
devre sin dek ine döneceğini izahtan son
ra, sipahilerin,
Şeydi Ahmed Paşanın
Bosna’ya gönderilmesini bahane ederek
fitne ve fesat çıkarmaya teşebbüs etmiş
durumda
olduklarını
beyan etmiştir.
Köprülü, sözlerinin sonunu şöyle (Naimâ
2071
tarihi C: 6, S: 254) bağlamıştır: «Bu âfenalıkları çoğalmıştır. Bu makule eşhır ömrümde şehid olmaktan asla korkkiyamn ortadan kaldırılması gerektiğin
marn. Bu hususta cenabınız bize taraftar
den tedipleri veziri âzama havale olun
olup yeniçeri ocağını nasihatla rapteder
muştur. Binaenaleyh, devletimiz için ha
ve böylece devletin namus ve şerefini
yırhah olanların fesat ehline yardımcı
korursanız, o müfsitlerin cemiyetini pe
olmayıp bunların cezalarının verilmesi
rişan etmek mümkün olur; yok eğer ohususunda veziriazamla işbirliği etmeleri
cak halkım zaptetmeyi taahlıüt etmez
nimet hakkını yerine getirme vazifesi
seniz ve bizden hoşnut değilseniz bizi
dir» deniyordu.
haberdar edin de biz de ona göre işteıı
Hatt-ı hümâyûnun okunmasını m ü
el çekelim».
teakip orada hazır bulunan yeniçeri su
bayları ve sair erkân :
Köprülünün bu haklı ve isabetli söz
■
t— Böyle fesat ve fitneden biz de
lerini Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa ye
bizar olduk. Padişahımızca cezalarının
rinde bulup tasdik edince, sadrıâzam da
verilmesi hususunu beklemekteydik. Fer«bundan sonra Hüseyin Ağa’m n rey ve
man-ı aliyyelerine hiçbir şekilde muha
tedbirine ve nzay-ı hatırına muhalif ha
lefet oluıımayıp hizmetin ifası canımıza
reket etmemek üzere ahd ve yemin» ey
minnettir» dediler.
ledi. ik i mühim şahıs arasında böyle söz
Bu azimkar ve esaslı cevap üzerine
le sözleşme vuku bulunca yeniçeri ağa
zorba takımının tamamen katli için hatt-ı
sı ile kul kethüdası gizlice oraya çağrı
hümâyûn sadır olduğundan derhal faa
lıp sadakatları temin olunduktan sonra
liyete geçildi. Hemen o gün silâhdar asipahi müfsidlerine karşı alınacak tedbir
ğalığmdan mazûl Ahmed Ağa (Silâhdar
ler tesbit edildi.
4
"Ocak 1657 (18 rebiülevvel 1067)tarihine göre Çalık Hüseyin Ağa) yaka
lanıp Alay köşkü önünde katledildi ; ar
günü sipahiler ağalarının evlerini taşlıkasından Cebeciler Kethüdası Halil Ağa
yarak ve önlerine geleni yollarından çe
da ayni âkıbete uğratıldı. Neticede bir
virmek suretiyle Atmeydanı’na toplan
iki
gün zarfında çoğu sipah zümresinden
dılar. Burada ileri geri söylenip, Sevdi
birkaç kişi de onlara katılan halkın ayak
Ahmed Paşa yeniden kaptan-ı deryalığa
takımından 90 kişi katledilip cesetleri
getirilmezse sefere gitmeyeceklerini (sidenize atıldı. Müteakiben İstanbul ve
lâhdar tarihi C: 1, S: 64) beyan ettiler.
Üsküdar tarafında sipahilerin barındığı
Köprülü, sipahilerin ayaklanarak Atmeyhanlar basılarak zorba takımından olan
dam’nda toplanmış olduklarını bir telhis
lar ele geçirildi. Böylece sipahilerden
iie padişaha arzedince Sultan Mehmed
başka yeniçeri, cebeci, topçu, mehter ve
yeniçeri ağası ile kul kethüdasını huzu
sair sınıflar öldürülerek nizâm ve sükûn
runa çağırarak, fesatçıların tedibi için
temin edildi.
kendilerinden gereken hizmeti beklediği
ni bildirdi.
Bu arada sipahiler önce eski sonra
yeni odalara adamlar göndererek yeniçe
rin kendileri ile birlik olmalarını istedi
lerse de yeniçeriler onlara açıkça red ce
vabı verdiler. Sipahiler Atmeydanı’nda
toplanırken dükkânlar kapanıyor ve şe
hirde normal hayat aksamaya başlıyor
du. Fakat sipahiler yeniçerilerin sözle
rinde sebat edip onlara mukabil bir ta
vır takınması karşısında korkuya kapı
lıp dağıldılar. Ertesi gün veziriâzam sa
rayında büyük bir toplantı aktedilerek
padişahın gönderdiği hatt-ı humâyun okundu: ^Cülusumdan bu âna gelinceye
kadar sipah eşkıyasının kötülükleri had
di tecavüz edip ekmek yedikleri kapıya
Bazı tâyinler ve K ö p rü lü ’nün
sadaretten çekilmek istemesi
Sipahi isyanının çıktığı yerde m uvaf
fakiyetle söndürülmesinden sonra bazı
vilâyetlere yeni valiler tâyin edildi. Bu
cümleden olarak : Çınar vak’asında dört
saat sadrazamlık eden ve bilâhara Ru
meli Valiliğine gönderilen Zumazen Mus
tafa Paşa’nın vefatı haberi gelince muhallefatı tespit olunup hazine namına
zaptedildikten sonra eyâletin valiliğine
Maraş Valiliğinden açıkta bulunan Gür
cü Mustafa Paşa, Haleb Valiliğine Dîyarbekir Valisi Vezir Abaza Haşan Pa
şa, Şam Valiliğine de Haleb Valisi Murtaza Paşa tâyin edildi.
2072
Bu tâyinler arasında Şam’da sadrıâzamııı icraatına bir karşıkoyma hâdisesi
vuku buldu. Hâdiseyi Şam Valiliğinden
azledilen Siyavüş Mustafa Paşa çıkart
maktaydı. Siyavüş Mustafa Paşa'nm ye
rine Şam Valiliğine tâyin edilen Murtaza Paşa, buraya mütesellimi gönderdiği
zaman, halk mütesellimi kabul etmeye
rek eski valinin yerinde bırakılmasını
istemişlerdi. Şam halkını böyle bir m u
kavemete teşvik eden Siyavüş Mustafa
Paşa'nın bizzat kendisiydi. Silâhdarlıktan yetişme bir kimse olan Siyavüş Mus
tafa Paşa, saraydaki taraftarlarının des
teğine güvenerek sadrıâzam olmak iste
mekte, o zamana kadar bir başarısı gö
rülmeyen ve bu bakımdan bugün yarın
sadaretten düşeceğin: zannettiği Köprülü'nün emrini dinlememe cesareti gös
termekteydi. Köprülü'nün azlinin bir gün
meselesi olduğunu mülâhaza eden sadece
Siyavüş İJustafa Paşa değildi. Nitekim
müverrih Naimâ (C: 6, S: 259) bu mev
zuda diyor ki : «Garabet budur ki ; yal
nız mezbur Siyavüş Mustafa Paşa değil,
harem-i humâyundan çıkan ve sair namdar vüzeranın cümlesi, belki ümera ve
ağalara varıncaya kadar herkes bu mü
lâhazada olup şan ve şöhreti bulunma
yan böyle bir adam ne maslahata kadir
olabilir? Kaht-ı rical dolayısiyle sada
rete getirdiler diye iktidarının devamı
na kimse ihtimal vermeyip azli haberine
muntazır idilerj.
Pek çok kimseler böyle düşünmekle
beraber Köprülü zekâ ve azmi sayesin
de hem meseleleri muvaffakiyetle hallet
mesini, hem de zihinlerdeki istifhamı sil
mesini başardı. Şam halkının mukave
meti karşısında gevşeyip yelkenleri suya
indirmediği gibi hâdiseyi birden bire alevlendirecek bir yol da tutmadı. Zira
halkın isteğine rağmen eski valiyi orarada bırakmayıp Maraş Valiliğine tâyin
etti; Şam Valiliğine gönderdiği Murtaza
Paşa’nın yerini Diyarbekir'e tahvil edip,
buraya da Tavyar-zâde Vezir Ahmed Faşa’vı gönderdi.
Köprülü Mehmed Paşa bir taraftan
bu tâyinlerle Siyavüş Mustafa Paşa'nm
teşebbüsünü iflâs ettirmeğe çalışırken öte yandan padişaha bir telhis sunarak ;
silâhdarlıktan yani padişahın hususi hiz
metinden çıkan Siyavüş Paşa’nın herkes
ten daha fazla padişah emirlerine itaat
etmesi gerekirken Şam âsileri ile birlik
olup azli kabul etmiyerek padişah fer
manına karşı gelmesi dolayısiyle katli
için natt-ı humâyun istedi. Siyavüş Mus
tafa Paşa’nm idamı için hatt-ı hümâyûn
istihsal olunduğunu duyan silâhdar, çu
hadar; rikâbdar. doğancı ve tülbend gulâmı gibi saray erkânı onu kurtarmak üze
re faaliyete koyuldular. Köprülü bunla
rın faaliyetini öğrenince derhal saraya
gidip padişahın huzuruna çıktı ve :
«— Devlet umuru başkalarının elin
de olunca hizmetin ifası mümkün olmaz.
Bu bendelerinin yaptığını başkaları bo
zunca iş görülmesi imkânsızdır. Bir gün
kusur isnadı ile öldürülmek tense daha
önce sadaretten feragat evlâdır».
Diyerek mühr-ü humâyunu padişaha
takdim etti. Bu vaziyet karşısında Dör
düncü Mehmed ;
<t— Senin işiııe karışanların cezala
rının verilmesini sana bıraktım. Nasıl b i
lirsen öyle et. Bundan sonra işine kimse
karışmasın, müdahale edenlerin hakların
dan gel» dedi.
Köprülü Mehmed Paşa padişahtan
bu selâhiyeti almakla beraber saray ağalarına karşı iki ay sesini çıkarmadı.
Daha sonra 1657 nisanı ortalarında bir
denbire faaliyete koyularak rikâbdar,
tülbend ağası, doğancı başı, silâhdar ağasını saraydan uzaklaştırdı. Bu hâdise
dolayısiyle ikinci defa mim koymuş oldu
ğu Siyavüş Mustafa Paşayı da aradan
epeyce zaman geçtikten sonra Maraş va
liliğinden azlederek İstanbul’a getirtti ve
Erdel seferine hareketinden önce de kat
lettirdi (Haziran 1639) .
Şeyh S alim ’in festü
Şeyh Salim adında Mağrib'ti bir Arap on beş seneden beri İstanbul’a yer
leşmiş ve kendisini gaipten rınber veıen
keramet sahibi bir kimse olarak t.uüimıştı. Bu bahane ile cahil kimset>;vı t an
dırıp paralarını alan, hilekâr şeyh claıüssaade ağası ve Valide Sultana da n üf. z
imkânlarım elde etmişti. Onun i^ n cirçok işlerde sözünü yürütür ve etraftan da
bol bol hediye toplardı. M aktül eski Şey
hülislâm Hoca-zâde Mesud Efendi’nin
mahremi esrarı olan Şeyh Salim kurnaz
2073
lık ve sahtekârlığı sayesinde hükümet
erkânına da yakınlık temin etmiş ve ne
tice itibariyle kendisine gümrük, ipek
mukataası ve sai reden günde bin akçelik
maaş bağlanmıştı. Gaipten haber veri
yorum diye etrafı dolandırmasından baş
ka bir de böyle mühim bir maaşın sahi
bi bulunmaktaydı.
Köprülü Mehmed Paşa sadnâzam ol
duktan sonra hâzinenin para sıkıntısına
bir çare olmak üzere, vaziyetleri iyi ol
duğu halde gümrükten maaş alanların
maaşlarını ve bir de iki yerden maaş
lanların maaşlarının birini kesmişti. Ma
aşlarının bir kısmı kesilenler şikâyette
bulunduğu zaman hazine darlığından
bahsediyor, sıkıntının geçmesini mütea
kip eski vaziyete dönüleceğini ilâve ey
liyordu.
Maaş sahiplerine ait bütün vazifeler
yoklanırken Şeyh Salim'in maaşının bü
yük kısmı hazine içiıı kesilip kendisine
yevmiye iki yüz akçe bırakılmıştı. Gözü
doymaz Arab bu vaziyet karşısında sadi'i âz ama gelerek şikâyette bulununca
Köprülü sükûnetle hazine sıkıntısını izah
edip sıkıntının atlatılmasını müteakip y i
ne eski miktarın ödeneceğini bildirdi.
Şeyhiıı :
•s— Padişah ihsan eder, niçin keser
siniz?»
Diye bağırmasını da mülayemetle ge
çiştirmek isteyen ve buna göre konuşan
sadrıâzama Şeyh Salim :
«— Biz size gör ne yaparız! »
Diye küstahça mukabelede buluna
rak çıkıp gidince, Köprülü Mehmed Pa
şa o anda acı bir gülümseme ile ona bak
maktan gayrı bir şey yapmadı. Fakat bir
az sonra asesbaşıyı arkasından gönderip
yakalattı ve geceleyin boğdurarak cese
dini denize attırdı.
R um patriğinin asılması
İstanbul’daki Rum Patriği Üçüncü
Partenios’un Eflâk voyvodasına gönder
diği bir mektubu yakalandı. Hükümetin
sıkıntılı durumunu gözönünde bulundu
ran Eflâk Voyvodası Kostantin, bundan
istifadeyi düşünüp isyankâr bir vaziyet
takınmıştı. Patrik Paıtenios ise, voyvo
dadan daha fazla Osmanîı hükümeti aleyhinde düşünerek yolladığı mektubu ile
onu isyana teşvik etmekteydi. Naimâ (C:
6, S: 264) mn bildirdiğine göre, patriğin
mektubunda şöyle denmekteydi :
«Müddet-i devr-i islâm tamam olma
ğa aa kalmıştır. Velvele-i din-i İsevi
tekrar âlemgir olacaktır. Ona göre teda
rikte olasınız. Yakın zamanda cümle vilâ
yetler hıristiyanlar eline girip salip ve
nakus (çam) ashabı tenıamen memleket
lere sahip olacaktır?.
Patriğin yakalanan bu mektubu ken
disine gösterildiği zaman : «her sene sa
daka tahsili için bu gibi kâğıtlar gönde
rilire tarzında şaşkınlık ve manasızlığın
eseri olan bir cevap verdi. Neticede hivaneti sabit olan patrik Parmakkaprda
asıldı {24 mart 1657) .
İstanbul'da karışıklık ve yağmalar
cereyan ettiği zaman bazı Rum gençle
rinin dolama ve fes giyip yeniçeri kıya
fetine girerek yağmalara iştirak ettikle
ri şayiası ortalıkta dolaştığı cihetle, bu
hâdise üzerine Rum Patrikhanesi basıldı
ve ortalıkta dolaşan şayiayı teyid ede
cek şekilde kırk elli kat dolama, fes ve
yeniçeri üsküfü ele geçirildi.
idam ı emredilen Kara Mustafa
Paşa’nın kaçıp saklanması
Sadnâzam Köprülü Mehmed Paşa
mevkiini sağlamlaştırdığı nisbette muha
liflerini, serkeş tabiatlı olanları, evvelce
mühim kusur işliyenleri ve nihayet yeni
yeni hatâlar yapanları temizlemeye baş
ladı ve bu temizliği yer ve zamanı gel
dikçe tatbik eyledi. Mısır Valisi Kara
Mustafa Paşa'nm 1657 yılı içinde öldü
rülmek istenmesi, Köprülü’nün temizlik
plânına dâhil hâdiselerdendir.
Kara Mustafa Paşa Çınar vak’asmdan
sonra bazı kimselere külliyetli paralar
takdim etmek suretiyle Mısır Valiliğine
tayinini yaptırmıştı. Tarihte «Firari Mus
tafa Paşas diye geçmiş olan bu adam
hakkında Mısır’dan şikâyetler gelmesi
üzerine valilikten azledilerek yerine S i
vas Valiliğinden mazulen açıkta bulu
nan Şehsüvar-oğlu Gazi Paşa tâyin edil
mişti. Mustafa Paşa, Mısır halkının şikâ
yetine karşı kendisini müdafaa niyetiyle
kara yolundan İstanbul’a hareket etmiş
bulunuyordu. Mustafa Paşa İstanbul’a
gelirken onun idamı ile vazifelendirilen
2074
büyük mirahur da icraatını gizliyecek bir
vazife ile yola çıkarılmıştı. Ayrıca idnmm infazı hususunda Şam Valisi Tayyar-olğu Ahmed Paşaya ve gerekirse
mirahura yardımda bulunması için de
Haleb Valisi Abaza Haşan Paşa’ya emir
ler gönderilmişti.
Köprülü'nün Kara Mustafa’ya düş
manlığı, bu adamın 1655 senesinde pa
dişahın emrine muhalefetle Haleb Vali
si Sevdi Ahmed Paşa’yı şehre sokmamış
olmasından ileri geliyordu. Köprülü Mehmed Paşa o zaman Sevdi Ahmed Paşa’mn
ordusunda bulunmuştu.
Firari Mustafa Paşa Suriye'de Cesri
Yakup köprüsüne geldiği zaman kendisi
ni bekliyen büyük tehlikeden haberdar
oldu. Fakat büyük mirahuru nezaketle
kabul etti. Mirahur bu vaziyet karşısın
da idam emrini tatbik edemiyeceğini an
ladı. Mustafa Paşa’nm adamları mira
huru soyarak idam fermanım alıp yok
etmevi teklif ettilerse de Paşa böyle bir
hareketi doğru bulmadı.
Büyük mirahur elindeki fermanın
icabatım yerine getiremeyince Firari
Mustafa Paşa yoluna devam etti. Konya'
ya geldiği zaman Abaza Haşan Paşa’nm
kendisini yakalamak için süratle yola
koyulmuş olduğunu öğrendi. Bu vaziyet
karşısında kıyafet değiştirerek birkaç sa
dık adamı ile gizlenip İstanbul’a kaçtı.
Müverrih Naimâ (C l 6, S: 276), Kara
Mustafa Paşa’m n kaçışını, veziriazamdan
pek emin olmayan ve bir vezirin katline
kendini karıştırmak istemeyen Abaza
Haşan Paşa’mn ona kaçması hususunda
gizlice haber göndermesi rivayeti ile iza
ha çalışmaktadır.
Böylece ölümden kurtulup İstanbul’a
gelen Kara Mustafa Paşa, yıllarca bir
köşede saklı yaşamış ve nihayet oğulla
rı Fazıl Ahmed Paşa’nın sadareti za
manında affedilmiglerdir.
K ö p rülü’yü sadnâzam lıktan uzaklaş
tırm ak isteyen ocak ağası
Köprülü Mehmed Paşa İstanbul’da
işleri epeyce yoluna koyduktan sonra Ça
nakkale Boğazını Venedik tehdidinden
kurtarmak için faaliyete geçmişti. Boğaz
önünde Venediklilerle yapılan çarpışma
lar sırasında mühim hatâ işleyen, kaçan.
ihmalkâr davrananlara karşı veziriaza
mın idam cezaları tatbiki suretiyle aman
sız davranması onun aleyhinde bir reak
siyonun uyanmasına yol açtı. Bu reak
siyon yeniçeri ocağının en nüfuzlu ağa
sı Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa’dan gel
mekteydi.
Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa on
seneyi aşkın zamandan beri ocak dahi
linde büyük nüfuz tesis etmişti. Bilhassa
son yıllarda mühim işlerde birinci plân
da rol oynaması sebebiyle padişah ve dev
let ricali arasında bir dediği iki olmu
yordu. Ibşir Paşanın düşürülmesinde, oııun halefi Murad Paşa'nın teb’idinde, Sü
leyman Paşa’nm sadnâzamlığa getirilme
sinde. Çınar vak’ası suçlularının cezalan
dırılmasında hizmetleri görülen Kara Ha
san-oğlu na son sipahi hareketinin sindi
rilmesi vesilesiyle Köprülü Mehmed Pa
şa sözünden çıkmıyacağıııa dair söz ver
mişti. Valide Sultan ve padişahın zaman
zaman fikrini öğrenmek gayesiyle zeki,
sinsi ve birçok tecrübe ile pişmiş bir kim
se olan Kara Hasan-oğlu ’nu saraya davet
ettikleri olurdu.
İşte bu derece kuvvet ve ııüfuz sa
hibi olan Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa,
Köprülü'nün ocak kethüdasını, birkaç ye
niçeri subayı ile bir miktar yeniçeriyi
idam ettirdiğini haber alınca, kapı yol
daşlığı gayretine kapılarak sadrıâzamı
mevkiinden düşürmek gayesiyle padişah
üzerinde tesir yaratma faaliyetine koyul
du. Naimâ’m n (C: 6, S: 296) kaydına gö
re ; Kara Hasan-oğlu, sadrıâzam için :
«bu kocanın hareketi hareket değildir;
yeniçeri ocağına kılıç koyup zabitler kat
line başladı, bir gün evvel bunun teda
riki görülmek gerek irs diyordu.
Sultan Mehmed sadrıâzama taraftar
olmakla beraber, yeniçeri ocağında sözü
pek fazla geçmesi bakımından Kara Ha
san-oğlu da ihmal edilemiyecek bir kuv
vetti. Kara Hasan-oğlu, sadrıâzamın de
ğiştirilebilmesi için şeyhülislâmı da ken
di tarafına kazanmak istemekteydi. Fa
kat, kısa bir müddet önce Bâli-zâde Mus
tafa Efendi'nin yerine şeyhülislâmlığa
getirilmiş olan Bolulu Mustafa Efendi,
Köprülü taraftarı olup mevkiinden uzak
laştırılmasına asla razı değildi. Onun için
Hüseyin Ağa tarafından gelen tazyike
mukavemet ediyordu. Nitekim Kara Ha
san-oğlu, yeniçeri ocağının güzel konuşur
2075
ve işbilir şahsiyetlerinden olan Burnaz
Baki Çelebi’yi şeyhülislâma göndererek :
«— Köprülü Paşa ya sahip çıkmasın
lar ; padişaha durumu anlatıp azli ile ye
rine kaymakam Ankebut Ahmed Paşa’nııı
tâyini takarrür etmiş gibidir. İş bu mer
tebeye gelmişken aksine gayret sarfetmesinler. Onun zuhur ve hareketi gayet
korkunçtur. Kuvvetini iyice takviye eder
se bizi ve kendilerini ayrıca başka ileri
gelenlerden kimseyi sağ bııakmıyacağına
dair alâmetler mevcuttur. Himaye eder
lerse sonra kendileri pişman olurlar» de
mişti.
Köprülü’nüıı daha fazla kuvvetlen
mesi takdirinde hükümet işlerine müda
halede bulunanları sağ bırakmıyacağına
dair Kara Hasan-oğlu’nun tahmini doğ
ru idi. Onun işbaşından uzaklaştırılması
takdirinde ise memleket işlerinin büs
bütün fena bir şekle bürüneceği de m u
hakkaktı. Görünüşe nazaran Bolulu Mus
tafa Efendi bu cihetleri takdir etmektey
di. Onun için Burnaz Baki Çelebi’ye :
«— A Baki Çelebi, şimdi sefer üzere
azil güçtür. Kazandığı zaferle düşman ge
milerini boğazdan uzaklaştırdı, şimdi
Bozcaada’yı kurtarmakla meşguldür. Se
ferden dönünceye kadar sabredilsin bakalıım.
Cevabı ile Çelebi’yi savmak isteyin
ce muhatabı :
«— Hayır sultanım, Ağa'rmı reyi budur ki, Bozcaada ve Limni’yi alarak mansuren İstanbul’a gelirse, bir daha onun
önünde zafer bulmak müşküldür. Onun
için halen fırsatı kaçırmamak gerektir»
dedi.
Burnaz Baki Çelebi kendisini gönde
ren adanı namına Köprülü'nün değiştiril
mesi meselesinde âdeta ısrar ediyordu.
Bu konuşmalar cereyan ederken şeyhül
islâmın kethüdası içeriye girerek Bolulu
Mustafa Efendi’nin kulağına eğilip Kara
Hasan-oğlu Hüseyin Ağa’nııı şimdi ölü
münü haber aldığını bildirdi.
Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa'mn
kendiliğinden birdenbire ölmesi üzerine
Köprülü Mehmed Paşa, o ana kadar ken
disine muhalif vaziyete geçenlerin en
korkunç ve kuvvetlisinden kurtulmuş ol
du. Şayet Hüseyin Ağa âniden ölmeseydi Köprülü Mehmed Paşa kafiye yakın
derecede büyük ihtimalle sadııâzamlığı
kaybedebilirdi.
Köprülü Mehmed Paşa Kara Hasanoğlu'nun ölümünü haber alınca bir hayli
sevindi. Ordu hakkında ona haber gön
derenlerden evvelce Tarhoncu Ahmed
Paşaya kethüdalık etmiş olan meşhur zaimlerden Mümin Ağa’mn boynunu vurdurttu: sekbanbaşı Çoban Kasım Ağa’yı
önce Bursa sancak beyliğine tâyin edip
arkasından adam vollıyarak katlettirdi.'
KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞANIN ERDEL SEFERİ VE MÜCADELENİN NETİCESİ
Sadrıâzsm Köprülü Mehmed Paşa
Bozcaada ve Lim ni’yi istirdat ile boğazı
ablukadan kurtardığı sırada Erdel’de cid
di hadiseler cereyan etmekteydi. Bunun
için Çanakkale Boğazı harekâtından dö
nüşünde Erdel’e bir sefer icra etti.
Osmaıılı himayesinde bir beylik olan
Erdel’e karşı sefer açılması sebeplerinin
iyice anlaşılabilmesi için, Erdel’in son
yirmi senelik durumunun gözden geçiril
mesi faydalı olacaktır.
Hükümete karşı pek sadık davranışı
ile dikkati çeken Bethlen Gabor’un ölü
münden sonra Rakoeri György’nin kırallığı ele geçirmesinden bu cildimizde
1931 inci sayfada bahsedilmişti. Erdel
kıralları arasında Birinci Râıtoczi (Rakoçi) olarak tanınan bu adam 1630 senesin-
de kırallığa geçmiş, 1642 senesinden iti
baren kendisine halef olarak tayin ettiği
oğlunu da hükümetine ortak kılmış, bu
hususta padişahın müsaade ve tasdikini
mutazammın bir ahidname de almıştı.
Rakoczi bir aralık, merkezî Avrupa dev>etlerini yıllardan beri meşgul eden otuz
sene harblerine Fransa ve İsveç’in m üt
tefiki olarak girdi. Bu mücadelede Habsburglara hasım vaziyette bulunan Ra
koczi iki yıl kadar sonra İmparator ile
Linz sulhunu imzalayarak (1645) müca
dele sahnesinden çekildi.
İ k i n c i R a k o c z i’n i n ih t ir a s ve
it a a t s iz l iğ i
Birinci Rakoczi 1648 de ölünce ken
disine oğlu İkinci Rakoczi György halef
2076
v
oldu. Bethlen Gabor ve ondan sonra da
Birinci Rakoczi zamanında Erdel iyi ida
re edilmiş olduğundan bu prensliğin ser
vet ve kuvveti fazlalaşmıştı. Erdel’in ye
ni kıralı, hem memleketinin bu duru
mundan, hem İsveç kiralının müttefiki olarak harbe girmiş olmanın uyandırdığı
alâkadan cesaret bularak Lehistan kırallığım elde etme sevdasına kapılmış bulu
nuyordu. Aslında muhteris bir kimse ci
lan İkinci Rakoczi’yi böyle bir hevese
pevkeden âmil, Osmanlı devletinin iç me
seleler bakımından pek müşkül günler
yaşamasıydı.
ikinci Rakoczi Lehistan tacına sahip
olmak istemekteyse de bu iş kolay ta
hakkuk edecek bir şey değildi. 2ira Fran
sa ve Avusturya hükümetleri bunu iste
medikleri gibi Osmanlı hükümeti de ik in
ci Rakoczi’nin Lehistan kırallığına taraf
tar değildi. 21 eylül 1656 da İstanbul'dan
Erdel kiralına gönderilen mektupta (İs
lâm Ansiklopedisi, Erdel maddesi S: 302);
Erdel Beyliğinin Lehistan Kırallığından
yüz defa daha iyi olduğu söylenmekte ve
Rakoczi, şayet Lehistan Kıralı olmak is
tiyorsa, padişahın rızasını alması gerektiği, ayni zarruında Leh ve Erdel elçileri
nin memleketleri namına bu hususta
müştereken padişahtan ricada bulunma
ları icap ettiği belirtilmekteydi.
Osmanlı hükümetinin İkinci Rakoczi’
ye bu türlü ihtarlarda bulunmasına rağ
men o, daha ziyade devletin iç ve dış
meselelerde sıkıntıya maruz durumundan
cesaretlenerek, merkezi dinlemeden ar
zusuna ulaşmak istedi. Bu hususta fazla
cür’etkâr davranmaktan bile çekinmedi.
Eflâk ve Boğdan voyvodalarını nüfuzu
altına alip, İsveç’in de müttefiki sıfatı
ile Lehistan’a karşı sefer açtı. İkinci Ra
koczi, Leh seferi münasebetiyle, nüfuzu
altına aldığı Eflâk ve Boğdan’daıı bu hu
susta istifadeyi gözettiği gibi, Kırım Ha
nı ile Kazak Hatmanına bile elçiler gön
dererek, bunları Lehistan aleyhine ken
disiyle müttefik yapmak istedi.
Osmanlı hükümeti, Lehistan ile Er
del bir idare altına girecek olursa, dev
letin kuzey sınırında geniş ve kuvvetli
bir birlik meydana geleceği cihetle, ik in
ci Rakoczi’nin Lehistan kırallığına muha
lifti. Fakat Rakoczi, nihayet bunu kuv
vete başvurmak suretiyle halletmek için
1657 yılında Lehistan’a girdi. Rakoczi’nin
kumandasında Eflâk ve Boğdaıı’dan aldıklariyle birlikte 60 bin kişilik kuvvet
vardı. Bu arada İsveç kuvvetleri de Lehistana girmiş bulunduğu cihetle, Ra
koczi evvelâ bazı muvaffakiyetler kazan
dı. Fakat İsveç ordusunun DanimarkalIlar
ile çarpışmak için Lehistan’dan çekilme
si üzerine Rakoczi’nin muvaffakiyetleri
daha fazla olamadı. Onu bu macerasın
da nihayet müşkül vaziyete düşüren, İs
veç ordularının Lehistan’dan çekilmesin
den ziyade Kırım Hanının hareketi idi.
K ırım Hanının Rakoczi
üzerine yürümesi
Rakoczi’nin Lehistan’a karşı hareke
te geçtiği haberi İstanbul’a gelince, K ı
rım Hanına bunun üzerine yürümesi hu
susunda emir gönderildi. Kırım Hanı
Mehmed Giray İstanbul’dan emir alınca
büyük bîr ordu (Bu ordunun miktarı Naim â’da 200 bin, Silâhdar tarihinde 400
bin gösterilir. Kırım’ın o zamanki im
kânları gözönüne getirilince, Naimâ’mn
verdiği rakamm dahi mübalâğalı olması
gerekir.) ile harekete geçti. Kırım Hanı,
İk in c i Rakoezi G yörgy
(M acarca «T olnai V ilag törte ne lm e » adlı
k ita pta n )
2077
eli altındaki kuvvetin bir kısmı ile biz
zat Rakoczi üzerine yürürken diğer bir
kısmını kalgayımn emrine vererek Erdel’i yağmaya gönderdi.
Kırım Hanının harekete geçtiğini du
yan ikinci Rakoczi müdafaa tertibatı al
maya koyuldu. Fakat biraz sonra İkinci
Rakoczi'niıı kumandanı Kemeny Jâııos
bir kısanı K ırım kuvvetlerinin Erdel'i
yağmaya gittiklerini öğrenince hana kar
şı koymaktan vazgeçerek 'memleketine
gitmeye çalıştı. Lâkin gerisinin kalgay
kuvvetleri tarafından kapandığını anla
yınca Y i stül nehri kenarında muharebe
yi kabul mecburiyetinde kaldı. Cereyan
eden muharebede Rakoczi ordusu tam
mânasiyle imha edildi. Naimâ (C: 6, S:
303) ya göre ; Rakoczi kuvvetlerinden 20
bin kişi kılıçtan geçirilmiş (Silâhaar ta
rihinin birinci cildinin 105 inci sayfa
sında 80 bin kişi kılıçtan geçirilmiştir
deniyor), yirmi bin kişi de esir alınmış
tır. Erdel ordusunun başında bulunanlar
ancak üç yüz kişi ile perişan vaziyette
kaçıp kurtulmuşlardır. Osmanlı tarihleri
nin ittifakla belirttiğine göre; bu çarpış
mada sadece doksan Tatar askeri ölmüş-
tür. Ayrıca bin araba, 150 top ele geçi
rilmiştir.
İkinci Hakoczi’nin uğradığı müthiş
hezimet haberi Bozcaada fethinden b ir
kaç gün önce İstanbul'a gelince büyük
memnuniyeti mucip olmuştur.
Padişahın Edirne’ye hareketi
Erdel Kıralı Rakoczi Lehistan'a gir
diği sırada Sadrıâzam Köprülü Mehmed
Paşa Çanakkale Boğazı harekâtı ile meş
guldü. Devletin kuzey batı sınırlarında
cereyan eden hâdiseler karşısında hassa
siyet gösterilmesi gerekirdi. Bu noktalan
gözönünde bulunduran Köprülü padişaha
yolladığı bir tezkerede Edirne'ye hare
ketinin münasip düşeceğini arzetmişti.
Anlaşıldığına göre; padişahın Edirne’ye
hareketinde Erdel ve Venediklilere karşı
manevî baskı ciheti hesaplanmaktaydı.
Sultan Mehmed Edirne’ye giderken
Anadolu Beylerbeyliğinden sadaret kay
makamlığına getirillen. Kör Hüseyin Pa
şa İstanbul muhafazasiyle vazifelendiril
di, Kara Hasan-oğlu Hüseyin Ağa’nm
sadrıâzam yapmak istediği Ankebut A h
med Paşa bu arada Karaman Valiliğiyle
İstanbul’dan uzaklaştırılmıştı.
Padişahın Edirne’ye gidişi büyük bir
tantana ve gösterişle cereyan etti. Padi
şah, 4 ekim 1657 de Davutpaşa sahrasın
da hazırlanmış olan otağa çıktı, on beş
gün sonra da bilfiil harekete geçti. D ör
düncü Mehmed’in Edime yolculuğu aynı
zamanda av partilerinede vesile teşkil
etti.
Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa
Linini adasının da istirdadından sonra,
padişaha m ülâki olmak üzere doğruca Ediı-ne’ye geldi (25 kasım 1657) . Padişah
bu senenin kışını Edirne’de geçirdi. Gö
rülmemiş derecede şiddetli soğukların hü
küm sürmesi ve fazla kar yağması sebe
biyle saray bahçesindeki büyük ceviz ağaçları kesilip odun olarak yakıldı. Edir
ne halkı da bu kış müthiş yakacak sı
kıntısı çekti.
Eflak ve Boğdan voyvodalarının
değiştirilmesi
K ır ın ı H a n ’ı
(M a c a rc a « A M a g y a r N em zet Törteııete»
ad lı k ita p ta n )
Eflâk Voyvodası Istvan (İstefan) ve
Boğdan Voyvodası
Kostantin’in İkinci
Rakoczi’nin söröne uyup onunla ittifak
2078
1 1 .İN 1 T c . ı
etmeleri devlete karşı itaatsizlik ve isyan
demekti. Bunlar, gerek padişahın Edir
ne’ye hareketinden önce, gerekse oraya
gidişini müteakip Venediklilere karşı ter
tiplenecek sefer heyetine iştirakleri ba
hanesiyle çağırılmışlar, fakat voyvodalar
çeşitli bahaneler ileri sürerek davete ica
bet etmemişlerdi. Nihayet kuvvete m ü
racaat suretiyle değiştirilmelerine karar
verildi.
Yeni tâyin edilen voyvodaların m a
kamlarına oturtulmasını temin işiyle K ı
rım Hanı ve Silistre Valisi Fazlı Pasa
vazifelendirildi. K ırım Hanı, Kalgay Ga
zi Giray emrine 30 bin Tatar askeri vererek Boğdan tarafına gönderdi. Fazlı
Paşa ise kendi eyâletinin askerinden baş
ka civar sancaklardan da bir miktar as
ker aldı. Yeni voyvodaları merasimle ma
kamlarına oturtacak «iskemle ağası» de
nen memur da Silistre'Valisinin yanın
daydı. Bu sırada âsi voyvodalar asker
toplıyarak mukavemete niyetlendilerse
de K ırım askeri ile Fazlı Paşa kuvvetle-,
rinin topraklarına girmesi Ü2 erine Erdel
voyvodasının yanma kaçmaktan başka
bir şey yapamadılar. Eflâk Voyvodasının
yakalanması için emir verilmişse de
Fazlı Paşa’nm bir takım bahanelerle iki
günlük menzili kasden on yedi günde
katederck (Naimâ tarihi C: 6, S: 325)
Kostantin’in kaçmasına im kân vermiştir.
Netice itibariyle azledilenlerin yerine Ef
lâk Voyvodalığına Mihne, Boğdan Voy
vodalığına da Chika geçirildi. Müverrih
Naimâ’nm «hasis ve denî bir Boşnak»
şeklinde tavsif ettiği Fazlı Paşa ise az
sonra Edirne’ye celbedilerek idam olun
du (Haziran 1658) .
K ö p rü lü ’ye suikast niyeti ve
sadrıâzam m yaptırdığı idam lar
Kısa bir müddet önce ölen Kara H a
san-oğlu Hüseyin Ağa ve onun gibi dü
şünenlerin bellirttikleri veçhile, Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa, Boğaz hare
kâtında muvaffakiyet temin ettikten
sonra kendisini daha fazla kuvvetli his
setmeye başlamıştı. Bu yüzden muhalif
durumda olan ve hatâ işliyenleri, ya
mevkilerinden uzaklaştırmak, veyahut da
idam ettirmek suretiyle temizlemekteydi.
Boğaz harekâtı sırasında şiddetli dav
ranışları ile nazarı dikkati celbeden Köp
rülü Mehmed Paşa için artık, âdeta «ca
na kıyma faslı» açılmış gibiydi. Zira bun
dan sonra meşhur sadrıâzamm mütema
diyen idam cezası tatbik ettiği veya et
tirdiği görülmektedir.
Köprülü Mehmed Paşa Boğaz hare
kâtından ordu ile dönerken yeniçerilerin
kışı Gümülcine’de geçirmeleri emredil
mişti. Fakat yeniçerilerin bu emri dinlemiyerek tayin edilen yere gitmeyip Edirne’de kışlamak için topluluklar mey
dana getirdikleri görülünce, Köprülü, as
kerlerden birçok kimseyi öldürtmüştü.
Ayrıca yeniçerilerin böyle bir şeye teşeb
büslerinden yeniçeri ağası A li Ağa’yı me
sul tuttu. Bunun için, evvelâ yeniçeri ağ alığın a tayin ettiği sekbanbaşı K undak
çı-zâde Mustafa Ağa’yı yeniçerilerin ba
şına geçirmek üzere İstanbul’dan çağırt
tı. Beri tarafta A li Ağa, mevkiinin elden
gittiğini duyunca, yerinde ibkasını rica
etmeleri hususunda askeri teşvike koyul
du. Bunu haber alan Köprülü, A li Ağa’vı derhal Edirne’ye getirterek padişahın
gözü önünde boynunu vurdurdu (14 mart
1658) .
Köprülü Mehmed Paşa artık insaf
sızca adam öldürüyordu. Naimâ (C: 6, S:
328) diyor ki : sSadrıâzam boğazdan Edirne’ye gelinceye kadar ve Edirne’de her
gece yeniçeri ve sipah zümresinden müstaid-i fesad olan meşahirden kırk elli adamı gizlice katlederdi. Şöyle ki, Edir
ne’nin Tunca suyu kenarında bulunan
başsız adam cesedlerinin hadd-ü hesabı
yoğ idi».
Köprülü Mehmed Paşa, Bozcaada’nın
fethinde yararlığı görülenlerden sipahi
zümresinden serdengeçti ağası Nakkaş
Haşan Ağa’ya, bu hizmetine mükâfaten
İstanbul’un ihtisap ağalığını ihsan etmiş
ti. Sadnâzam Edirne’de bulunduğu sıra
da Haşan A ğa’nın bazı fitneler çevirmek
istediğini duyunca, vazifesinden azletti.
K öprülü’nün giriştiği idamlar gerek
halk gerekse asker arasında korku ve
dehşet uyandırmıştı. İşte İstanbul İh ti
sap Ağalığından azledilen ve azlini m ü
teakip bir vazife almak için Edirne’ye
geldiği halde kendisine yeni bir vazife
verilmeyen Nakkaş Haşan Ağa, bu deh
şet havasından faydalanmaya çalıştı. Ka
pı yoldaşları olan bazı sipahilerle görü
şerek bir isyan hazırlamak ve o sırada
2079
Erdel seferine çıkmak iuere bulunan
K öprülünün çadırına âni bir hücum ya
parak kendisini öldürmek istedi. Hattâ
bu niyetini en nihayet açıkça ilândan b i
le çekinmedi. 17 haziran 1658 günü bir
kaç arkadaşı ile Edirne dışında ordunun
bulunduğu mevkiin karşısında bir yere
çıkarak :
t — Bu veziriazam padişah kullarını
katlederek mahvetmektedir. Böyle kandökücü vezir bize lâzım değildir; onun
kılıcının kahrından kurtulmak isteyen
gelsin ! *
Diye yüksek sesle, bağırmaya başla
yınca etrafında birkaç yüz kişi toplandı.
Köprülü, vaziyetten haberdar olunca ye
niçeri ağası ile kul kethüdasını bu top
lantıyı derhal dağıtmaya memur etti. Kul
kethüdası Bodur Süleyman Ağa birkaç
yüz yeniçeri ile bunların üzerine yürü
yüp dağıttığı gibi Nakkaş Hasaıvı da beş
arkadaşı ile birlikte yakalayıp sadrıâzama getirince boyunları vuruldu. Bu ara
da Nakkaş Hasan’ı kul kethüdasının elin
den kurtarmak isteyen} silâhdar ağası
Mustafa Ağa’m n da onlarla müttefik ol
duğu anlaşılarak öldürüldü.
İstanbul’da sadaret kaymakamı ola
rak bırakılan Kör Hüseyin Paşa, Nakkaş
Haşan Ağa’nın ihtisap ağalığı sırasında
onun fesadına iştirakle suçlandınldığı ci
hetle Edirne'ye celbedilmişti. Sadrıâzam
Köprülü şimdilik kendisini katletmeyi
doğru bulmadığından, Nakkaş Hasan'ın
idamını müteakip Girit Serdarı tâyin ederek derhal yola çıkardı. Kör Hüseyin
Paşa Girit Serdarı tâyin edilmekle Köprülü’ııün elinden kurtulmuş olmadı. Zira
idam emri bilâhara arkasından gönderile
rek hüküm Girit’te infaz olundu. Kör
Hüseyin Paşa'nm Girit’e gönderilmesin
den bîr müddet önce yıllardan beri Girit
Serdarı bulunan Deli Hüseyin Paşa’yı
Edirne’ye davet etmek üzere haseki Uzun İbrahim Ağa’yı göndermişti (23 m a
yıs 1653) .
Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa,
senelerden beri kendini tanıtarak taraf
tar sahibi olmuş, kimselerin bile m akam
larına el atabilmek için, kendisine taraf
tar bir kimsenin padişah sarayında bu
lunmasını lüzumlu görmüştü. Tabii onun
adamı olan şahıs sarayda mütemadi şe
kilde Köprülü lehine bir hava yaratmaya
gayret edecekti. Nitekim, daha Edirne’de
idamlara girişmeden önce Solak Mehmed
Ağa’yı darüssaaade ağası tayin ettirmiş
(6 ocak 1618) bulunuyordu.
K ö riilü ’nün Erdel seferine çıkması
Osmanlı tarihinde daha çok Rakoçioğlu şeklinde zikredilen ikinci Rakoczi,
Kırım Ham tarafından mağlûp edildikten
sonra yapılan nasihatlan dinlememiş ve
üçüncü defa gönderilen .ferman-ı hüm â
yûna (Silâhdar tarihi C: 1, S: 119} da
itaat etmişti. Bu sebeple, Venedik seferi
tehir olunarak (Naimâ tarihi C: 6, S: 332)
KÖprülü’nün bizzat Erdel seferine çıkma
sına karar verildi.
Ordu Edirne’den hareket etmeden
önce Sultan Mehmed, serdar nasbettiği
Köprülü Mehmed Paşa’nın başına m ü
cevherli bir kılıç kuşattı. Sefere memur
başka kumandanlara da usul gereğince
h il’atleı.' ihsan etti. Bu merasimlerden
sonra Köprülü Mehmed Paşa emri altın
daki kuvvetlerle birlikte 23 haziran 1658
(22 ramazan 1067) de Edirne’den hare
kete geçti. Sadrıâzamm Edirne'den ayrı
lışından önce Erdel seferine iştiraki hu
susunda Kırım hanına emir gönderilmiş,
Avrupa toprağındaki valilere de gerekli
talimat verilmişti. Bu bakımdan sadrıâzam Belgrad’a vardığı zaman Silistre Va
lisi Kadri Paşa eyâleti askeri ile gelip or
duya katıldı. Bu arada Kırım Hanının
da çok kalabalık Tatar ordusu ve Leh K i
ralının verdiği on iki bin kişilik asker
ile birlikte Eflâk arazisi içinde ilerle
mekte olduğu haber alındığımdan on beş
gün kadar beklenen Belgrad’dan hareke
te geçildi. Belgrad’daıı sonra sadrıâzam
Temeşvar (Tamşvar) a geldi ; burada da
Budin Valisi Kenan Paşa eyâleti askeri
ile serdara m ülâki oldu.
Temeşvar dan sonra sadrıâzamm ida
resindeki ordu Erdel arazisine girdi. K a
nunî zamanında zaptedilip bilâhare Erdel’e bırakılmış olan Yanve (Yanova, Jenoe) kalesi muhasara edilip ikinci günü
emanla alındı (31 ağustos 1658) . Bu sı
rada Kırım Ham, emrindeki iki yüz bin
kişilik Tatar ve Kazak askeri (Naimâ ta
rihi C: 6, S: 354) île Erdel arazisine gi
rip yağma ve talan yaparak ilerlemeye
başlamıştı. Böylece ilerliyeıı K ırım Ha
2080
m nihayet Erdel'iu merkezi olan Erdel
Belgradı ( Weissenburg) önüne gelip şeh
ri zaptedince İkinci Rakoczi Avusturya
hududundaki bir kaleye kaçtı.
Ekoş Barçkay’ın Erdel K ıralı
tâyin edilmesi
Sadrı âzamin emrindeki kuvvetler
Yanve’den sonra Şebeş (Sebes) ve LSgoş (Logosch) kalelerini de aldıkları, Ta7
tar askerleri ise yağma ve binlerce k i
şiyi esir etme hareketine devam ettikleri,
İkinci Rakoçi de kaçtığı cihetle; Erdelliler için yapılacak en isabetli iş," süratle
anlaşmaktı. Nitekim bu sırada Ekoş Barçkay’ın sadnâzama bir mektup gönderdiği
görüldü. Ekoş Barçkay, mektubunda, or
duya gelmesine müsaade olunmasını rica
ediyordu. Kendisine müsait cevap veril
diğinden, Erdel’in bir takım muteber
şahsiyetleriyle sadrı âzamin yanına geldi.
Naimâ’nın (C: 6. S: 354): Rakoçi-oğlu ’nun defterdarı, Silâhdar tarihinin (C:
1, S: 128); Rakoçi-oğlu’nun defterdarı ve
Yanve banı diye kaydettikleri, İsmail
Hakkı Uzunçarşılı'mn 21 sayılı Belleten’de neşrettiği bir vesikada ise «Erdel’in
başvekili ve banı» diye zikredilen Ekoş
Barçkay, yapılan görüşmeleri müteakip
Erdel Kıralı tâyin edildi. Barçkay ile va
rılan anlaşmaya göre :
a) Erdelin yıllık vergisi 15 binden
kırk bin altuna çıkarıldı.
b) Yanve (Yanova), Şebeş ve Lögoş
kaleleri Osmanlı sınırları içinde kalacak.
c) Harbe Erdel’in sebep olması se
bebiyle tazminat makamında hazîneye
bir sene için bin kese akçe ödiyecekti.
Ekoş Barçkay bu şartlan kabul edince (15 eylül 1658) kırallığının mera
sim bakımından da tasdiki zımnında ken
disine h il’at giydirilip başına da mutad
olan sorguç takıldı.
Sebes kalesinin yetmiş sene evvelki
durumu
landığı kale üzerine gitmek istediyse de,
Anadolu'da çıkan isyan dolayısiyle padi
şah tarafından çağırıldığından, Ekoş
Barçkay'ı kıral tâyininden iki gün sonra
Seydİ Ahmed Paşa’nm İkinci Rakoczi
ile muharebeleri
Ekoş Barçkay’m kıral nasbedilmesiyle Erdel meselesi halledilmiş değildi. Z i
ra, ordunun buraya kadar gelmesine se
bep olan Rakoczi henüz yakalanmamış
ve kendisi iddiasından da vazgeçmemişti.
Köprülü Mehmed Paşa, Rakoczi’nin sak-
Ekoş B a rçk a y
(M a c a rc a «A M a n y a r N em zet Torténete»
a d lı k ita p ta n )
2081
gen dönmeye mecbur kaldı. Buradan ay
rılırken Erdel işinin geri kalan tarafları
nın neticeye ulaştırılmasını, Yanve m u
hafazası ile de vazifelendirdiği Budin Va
lisi Kenan. Paşaya bıraktı. Sadrıâzam
Eddel’den ayrılırken Tatar askerleri de
burayı terkettiler. Kenan Paga'nm bu arada yaptığı yegâne iş. Ekoş Barçkay ile
müzakereye devamla beş maddelik bir
anlaşma imzalamasıdır. Ekoş Barçkay bu
anlaşmada sadnâzama karşı razı olduğu
şartlara ilâveten Rakoczi'nin ortadan
kaldırılmasını da taahhüt ediyordu.
Avusturya İmparatorundan teşvik gö
ren Rakoczi (Rakoçi) yeniden sahneye
atıldığı ve kendisine epeyce de taraftar
bulduğundan Erdel işi uzadı. Avusturya
İmparatoru bu arada İstanbul’a elçi gön
dererek Rakoczi'nin tekrar kırallığa ka
bulünü rica ettiyse de teklif reddedildi.
Rakoczi yeniden sahneye çıkınca E-
H a y d u k şa la r
(M acarca «A M a g y a r N em zet Tö!'te nete»
a d lı k ita p ta n )
koş Barçkay kendi kuvveti ile bununla
başa çıkamadığından Budin Valisinden
vardım istedi. Bu sırada Şeydi Ahmed
Paşa Bosna Valiliğinden Budin Valiliği
ne tâyin edilmiş bulunuyordu.
Şeydi Ahmed Paşa, Ekoş Barçkay'in
yardım talebi ile karşılaşınca evvelâ Siyavüş Paşa’nın kardeşi Sarı Hüseyin Paşa'nın emrine 4 bin kişi vererek (Naimâ
tarihi C: 6, S: 439) ileriye gönderdi. Ay
rıca kendisi de hazırlanarak derhal yola
çıktı. Rakoczi, Şeydi Alımed Paşa’nm as
ker ile gelmekte olduğunu öğrenince, ser
darın geçeceği yol üzerinde mühim bir
geçit sahası olan «Demirkapıs yı tutmak
istedi. Cesur bir asker ve usta bir ku
mandan olan Şeydi Ahmed Paşa, arazi
nin müsait durumundan faydalanmasına
rağmen Rakoczi'yî mağlûp etti (1659 aralık sonları) . Rakoczi’nin yirmi bini aşan askerinden 10 bin kadarı kılıçtan ge
çip. üç bin kadarı da esir (Silâhdar ta
rihi C: 1, S: 195) düştü.
Rakoczi hayli ağır bir mağlûbiyete
uğramasına rağmen mücadeleden vazgeç
medi. Demirkapı’daki mağlûbiyetini m ü
teakip Avusturya hududundaki kaleye
yine sığındı. Bu sırada kış iyice bastır
mış olduğundan Rakoczi ve ona taraftar
lık edenlerin takibi işi mecburen ertesi
bahara kaldı. Sadece Küçük Mehmed Faşa'nm emrine beş yüz kişilik seçme as
ker verilerek Ekoş Barçkay, merkezi olan Sibin kalesine götürülerek makamı
na yerleştirildi.
Şeydi Ahmed Paşa, Rakoczi’nin m ü
cadeleden vazgeçmiyceğini tahmin etti
ğinden serhad askerinin memleketlerine
gitmelerini doğru bulmadı. Onun için as
kerler Tamşvar sahrasında ahşap veya
taş binalar inşa ederek kışı bu binalarda
geçirdiler. Avusturya imparatorundan
teşvik ve destek görmekte devam eden
Rakoczi ise bu müddet zarfında boş dur
mayıp mütemadiyen hazırlıklar yaptı. Or
ta Macar arazisi halkından ve Erdel’de
kendisine taraftarlık edenlerden asker
topladı. Rakoczi’nin bu defaki ordusu
hayli kalabalık olup miktarı 40 bin kişiyi
buluyordu. Rakoczi, ordusunun bir kısım
askeri ile evvelâ Sibin kalesi üzerine yü
rüdü- Tehlike zail oluncaya kadar Ekoş
Barçkay'ı koruyup yardımda bulunmak
üzere Sibin yakınına bırakılmış olan Kü-
2082
çük Mehmed Paşa bunlarla
yaptığı mücadelede muvaffa
kiyet temin etti.
Rakoczi’nin bir hayli ta
raftarı bulunduğundan tah
rikleri çabuk tesirini göste
riyor, onun isteklerine uygun
hareket bir isyan ve Türklere
muhalefet şekline bürünebi
liyordu. Bu noktalan da gözönünde bulunduran Sevdi
Ahmed Paşa ordu erkânı ile görüştükten sonra (Silâh—
dar tarihi C: 1, S: 199) 1660
baharında «Haydukşa» 1ar üzerine yürüdü. Saks. Seke)
ve Haydukşalardan ibaret
Erde! lıalkı içinde en çetin
muharip zümreyi teşkil eden
Şeydi Ahmed Paşa’ıtın İkinci Rakoczi
Haydukşalar bu sırada Raile bir savaşı (Rieaut'dan)
koczi'nin tahriklerine âlet ol
makta idiler.
Varad kalesine iltica ettiyse de yaraları
Şeydi Ahmed Paşa, Havdukşalann
nın tesiriyle bir müddet sonra öldü (5
kalabalık olarak bulundukları Varad'a
haziran 1660). Asilerden 4700 kişi muha
(Macarlar Nagy-Varad, Almanlar Grossrebe meydanında can verdi, birçoğu eWardein derler) yürüdü. Silâhdar tari
sır düşüp, bir kısmı da perişan vaziyet
hinde ismi «Barkokdb şeklinde kaydedi
len ve Rakoczi’nin akrabası olan bir şah
te etrafa dağıldı.
Esirler arasında elli bir adet kale
sın idaresindeki 20 bin kişilik âsi kuv
kumandanı vardı. Ele geçen malzeme aveti Şeydi Ahmed Paşa karşısında tutu
namadığından onların elinde bulunan bu
rasmda birçok harb levazımı ile 30 top
civardaki kale ve palankalar zaptedilmebulunuyordu.
Kolojvar civarındaki btı muharebe
ye devam edildi. Seydı Ahmed Paşa Kolojvaı- (Almanlar bu şehre Klausenburg
den sonra altı bin kadar âsi Erdelli Avus
derler) önüne geldiği sırada, Sibiıı m u
turya arazisine sığınmış bulunuyordu.
hasarasından vazgeçip em
rindeki 40 bin kişilik kuv
vetle bu tarafa gelen îkinci Rakoczi ile karşılaş
tı. İkinci Rakoczi ordusu
nun kendilerinden hayli
kalabalık oluşu karşısında
Osmanlı askeri korkuya
kapıldı. Fakat cesur ku
mandan
Şeydi
Ahmed
Paşa askerine teşvik ve
teşci edici hitabede bu
lunarak
maneviyatlarını
takviye etti. 22 mayıs 1660
(12 ramazan 1070) günün
cereyan eden muharebede
Erdel’in önemli şehirlerinden Kolojvar (M a
Erdel âsileri tam bir he
carca «A Magyar Nemzet Törtenete» adlı
zimete uğradı. Rakoczi de
kitaptan)
üç yerinden yaralanarak
2083
Şeydi Ahmed Paşa bir tarafta» Avustur
yalIlardan bunların iadesini istedi, öte
yandan da daha cevap gelmeden Avus
turya arazisine girip bunları kılıçtan (Silâhdar tarihi C: 1, S: 203) geçirdi. Avus
turya İmparatoru bu usulsüzlüğü protes
to ile Budın Valisini padişaha şikâyet etti.
Şeydi Ahmed Paşa'nın işlediği hatâ iki
devlet arasındaki sulhü tehlikeye düşür
müş olduğu cihetle, hâdisenin kapatıla
bilmesi için Bu din valiliğinden azledile
rek bu eyâlet Boşnak İsmail Paşa’ya tev
cih olundu. Maamafih, Şeydi Ahmed Pa
şa azline rağmen bu bölgeden uzaklaştınlmayarak Budin Valisi ile birlikte, yeni
Erdel Serdarı Kaptan-ı Derya Köse Ali
Paşa’nın maiyetine verildi.
Köse A li Paşa’n m Erdel Serdarlığı
Şeydi Ahmed Paşa’nın yerine Erdel
Serdarlığına tâyin olunan Kap tan -1 Der
ya Köse A li Paşa, Edirne’de bulunan pa
dişah tarafından kabul olunduktan son
ra, emrine verilen 4 bölük sipahi, 15 bö
lük yeniçeri ve bir miktar topçu ve ce
beci ile yola çıktı. Avusturya sınırının
karışık durumu ve Erdel hâdisesinin he
nüz kat’î şekilde halledilmemiş olması
gözönünde bulundurularak bazı valilere
hazırlanmaları daha önce bildirilmişti.
Bu sebeple, Köse Ali Paşa Belgrad’a u
laşıp orada biraz kaldığı sırada Anadolu,
Rumeli, Silistre, Karaman, Sivas ve Maraş valileri eyâletleri askeri ile kendisi
ne m ülâki oldular. Ali Paşa Belgrad’dan
Temeşvar’a ilerleyip oradan da Yanve’ye
geldiği gün Şeydi Ahmed Paşa da alay
ile serdarın emrindeki orduya dâhil oldu
(4 temmuz 1660) .
Köse A li Paşa’nın emrindeki Osmanlı /
crdusu Yanve’den doğruca Varad kalesi
öııüne geldi. Bu arada Ekoş Barçkav da
serdarın maiyetine katılmıştı. Körös neh
ri kenarında olan Varad kalesi pek müs
tahkem bir yerdi. Silâhdar tarihinde (C:
1, S : 204) tavsife göre : «duvar hisarı üç
kat ve bilcümle tuğla ve horasan ile bina
olunmuş ; etrafındaki hendeğin genişliği
yüz zira’ ve derinliği yirmi zira’ olup içi
tamamen su ile doludur ve kaleyi ejder
misali çevirmiştir».
Varad’ın muhasarasına başlanacağı
sırada, Avusturya
kumandanlarından
Zriny ve Battany've tâbi kuvvetlerin Eğ
ri ve Kanije tarafına hücum ettikleri ha
beri geldiğinden, Köse A li Paşa Budin
Valisini o tarafa şevketti : Bir akm ve
talan hareketinde bulunduğu anlaşılan
AvusturyalIlar Budin Valisinin geldiğini
duyunca kaçıp gittiler.
Müstahkem Varad kalesinin muhasa
ra ve zaptı hayli müşkül oldu. Evvelâ kaieye yaklaşılablmesi için bir hayli zaman
hendeklerdeki suların akıtıl
ması için çalışıldı. Bu işde
muvaffakiyet sağlanınca ka
le surlarının tahribi için uğ
raşıldı. Nihayet kaleyi m ü
dafaa eden Avusturya ku
mandanı «Souches», müdafilerin canlarına dokunulma
dan gitmelerine müsaade olunması
şartı ile
Varad'ı
teslim etti (27 ağustos 1660).
Kırk beş günlük bir m uha
saradan sonra zaptedilen Va
rad kalesi ayrı bir eyâlet ad
dolundu. Ve bu eyâletin va
liliğine Sinan Paşa tâyin edildi.
Kenıeny Janos
Varad’m Osmanlı ordusu taraf,ndan muhasarası (Ricautdan)
V a r a Î m ^ za p im d a ^ “ s 5 a
Ekoş Barçkay (Akos Barc-
say) ı merkezi hükümetine gönderip,
kendisine itaat edilmesi hususunda et
rafa emirnameler yolladıktan sonra kış
lağa çekildi. Bu sırada, Osmaıılı tarihle
rinin Kimyanoş, Kimi Yanaş veya Kilyanoş tarzında kaydettikleri Kemeny Janus
adında birisi ortaya çıktı. Silâhdar tari
hinde Hakoczı’nin müdir-i umuru diye
tanıtılan bu adam, 1657 yılındaki hare
kât sırasında Tatarlar tarafından esir edilmiş. o arada Eflak Voyvodası bunun
fidye-i necatı olarak yüz bin altun öd;veceğini bildirince Erdel'e dönmesine
müsaade olunmuş (Naimâ tarihi c: 6, s:
438). fakat bu fidye-i necat işinin onun
kaçırılması için bir hile olduğu bilâhara
anlaşılmıştı. Rakoczi’nin mağlûbiyet ve
ölümü üzerine Avusturya tarafına gittiği
anlaşılan Kemeny Jaııos Avusturyanın
himaye ve desteği ile Erdel Kıralı olma
ya çalışmıştır. Silâhdar tarihinde (C: 1.
S: 212) bu nokta şöyle anlatılmaktadır ;
«Kimyanoş nam lâin-i fitne ayin Barçkay
Ekoş'un Erdel’e ve Serdar A li Paşa’nm
dahi kışlağa azimet ettiğün haber aldıkta,
Nemçe (Avusturya) tarafından Erdel’e
kıral olmak üzere cümle Erdel kıla’m
nemçelüye zaptettirmek şartiyle otuz bin
miktarı nemçeli ile Erdel’e girip, kadim
den Erdellünün muteberi olmağla cüm
lesi kendüye inkıyad edüp ve ekser kıla’a
nemçeli doldurup Barçkay Ekoş'un üze
rine vardıkta, mezburun mukabeleye ik
tidarı olmadığından bir kaleye tahassün
etmişti*.
Macar tarihlerine göre Kemeny Jânos bu sırada Erdel diyet meclisi tara
fından kırallığa seçilmiş bulunuyordu.
Silâhdar tarihinde bahsedilen bütün Erdellilleriıı ona inkıyadı işi ihtimal bun
dan ileri geliyordu.
Kemeny, Ekoş’un sığındığı kaleyi
muhasara ettiği zaman, Ekoş eman şartı
ile kaleyi ona teslim ederek dışarı çıktı.
Fakat Kemeny, eman şartını bundan son
ra bozarak onu öldürttü.
Ekoş Barçkay’ı öldüren Kemeny Jânos, Serdar Ali Paşa’ya mektupla müra
caat ederek Erdel kırallığm ın kendisine
verilmesini istedi. Serdar da, ricasının ka
bulüne vesile teşkil edeceğine işaretle,
oğlunun rehin olarak gönderilmesi tale
binde bulundu. Lâkin Kemeny, serdarın
bu sözlerine hic ehemmiyet vermedi. Er
del ve Kemeny’nin durumu İstanbul’a
Kemeny Janos
(Macarca «Tolnai Vilagtörtenelme»
adlı kitaptan)
Küçük Mehmed Paşa
(Macarca «A Magyar Nemzet Törtenete»
adlı kitaptan)
2085
Evliya Çelebi
(İlâve: 130)
★
Y andığı b ü y ü k bir seyahatnam e do
layı siyle m eşhur olan E v liy a Çeiebi onyedinci asırda yaşam ış büy ük b ir T ilrk
seyyahıdır. H ay a tına alt m a lu m atı ken
d i seyahatnam esinin
satırları arasından
Ö ğrendiğim iz E vliy a Çelebi 25 m art 1611
de İstanbul'da
TJn kapan ı ’nda dünyaya
g e l m i ş t i r . Derviş M ehm ed Z illi adın; ta
şıyan babası sar ay m k uyum cu basısı 1di. Seyahatnam e de
belirtildiğine göre;
164S y ılın d a 117 yaşında iken ölen E vli
ya Ç elebi'nin babası İkin ci Selim ve B i
rinci A hm ed zam anlarında hükümdarların y a k ın m u h itinde
bulunm uş, iltifata
n a il elm uş san atkâr, ay n i zam anda hoş
sohbet bir zat im iş :
E vliy a Çelebi nin
ecdadı aslen K ü ta h y a lıd ır. Sevimli sey
yahım ız, seyahatnam esinin m u h te lif yer
lerinde verdiği bilgilerle ecdadım Germiyan-oglu Yakub beye bağlar. E vliy a Çele b i’nin aslen A baza olan annesi, Birinci Ahm ed zam anında saraya getirilerek
kuyum cu başı ile evlendirilm iş olan bir
k a dındır. Seyyahım ızın annesi tarafından
Melek Ahm ed Paşa ile karabeti vardır.
i
E v liy a Çelebi seyahatlara başlayışını
bir rüya hadisesi ile izaha çalışır. Meş
hur seyyahımız bir Keçe rüyasında Hazreti P eygam beri görür, O sırada -»şefaat,
ya Resûl A llah» diyecek yerde «seyahat,
ya Resul Allaha der. Peygam ber ise hem
şefaatini b ild irir hem de seyahat em
reder. B u arada g ö rdüğ ü şeyleri yazm a
sı da ter.bih edilir.
Evliya Celebi 1640 senesinde babası
Derviş M ehm ed A ğ a ’dan gizli o larak B ur
sa seyahati yapm ış, bir ay k a d a r süren
bu seyahatından dönüşünde babası cııa
bundan sonrası için seyahat iz n i vermiş
ve g örd ü k le rin i yazm a tavsiyesinde bu
lunm uştur, B u izni
m üteak ip kısa bir
İzm it y o lcu lu ğ u nda n dönüşünden sonra
dır kE uzun seyahatlara başlam ıştır. îlk
uzun seyahatına T rab2on v a liliğ in e ta
y in edilen Ketenci Ömer P aşa’ya refa
kat suretiyle
başlam ış, deniz yoluyle
gittiği T rabzon'dan A h ap a’ya, o radan Azak kalesini istirdada giden sefer he
yeti arasında bu lu n m u ş, o senenin kışı
nı K ır ım ’da
B ahçesaray’da geçirm iştir.
K ırım 'd a n deniz y oluyle İsta nbul'a dö
nerken m ü th iş bir fırtınay a y akalanarak
Evliy a Celebi medrese tah silini sonu
na kadar tam am liy am am ıstır. K endi ifadesine nazaran, yedi veyahut ta î ı sene
lik b îr tahsilden sonra silâh tar
Meiek
Ahm ed Afta (P aşa) vasıtasiyle D ö rd ü n
cü M u ra d ’a ta k d im
edilm iştir. BÖylece
saraya d ah ii olan E vliya Çelebi burada
da bilgi ve m eharetlerini a rtırm ağa gay
ret etm iştir. Zeki ve pek mütecessis olan seyyahım ız güzel konuşm ası, zarif
nükteleri sayesinde b u lu n d u ğ u yerlerde
kendisini
sevdirmesini daim a bilm iştir.
G ö rd üğü alâk alardan asla gevşemeyen bu
zarif adam , Ö m rün ün sonuna kadar b il
hassa görerek öğrenm e işiııe ehem m i
yet vermiştir.
B ir seyyah o larak İstanbul dısm a çık
m adan önce onu birtakım m a rife t
ve
hususiyetlerin sahibi olarak görm ekte
yiz. Hoşsohbet ve nük te d an lığın a ilâve
ten sesi güzel, m usikiye v ukuf sahibi, ya
zısı güzel., şen tabiatlı, ayni zam anda b i
n icilik ve atıc ılık ta
usta bu lu n d u ğu n u n
bilhassa belirtilmesi gerekir.
Evîîya
çelebi'de
mevcut olan,
şeyi görerek öğrenm e meyli o nu evvelâ
İstanbu l'u iyice ta n ım a y a sevketm iştir.
Bu yüzden en güzide
meclislerden cn
kuytu köşelere, tekkelerden k o ltu k mey
hanelerine, serkeşler m u h itinde n m eddah
kahvelerine kadar her yere g irip çık
m ış, n ük te d a n lığ ı, neş eli h a li sayesinde
her tarafa k o la y lık la nüfus edebildiği g i
bi, dahil olduğu yerlerde kendisini aıatabilen sıcak b ir hava y aratabilm iştir.
Evliya Çelebi, İsta n b u l'u ta n ım ak için
1630 dan itibaren şehir içinde on sene
m üddetle tetkik ve dolaşm alarda b u lu n
d u ğun u söylemekteyse de, bu on sene
lik devre zarfında b ir ara lık B ursa, K ü
tahya ve M anisa'ya gitm iş o ldu ğ u n a d a ir
seyahatnam esinin dokuzuncu cildinde ba
zı p asajlar göze çarpm aktadır. B u nok
talar istisna edilecek o lu r ve kendisinin
iiadesi esas alınırsa İstanbul dışın d ak i
seyahatlara 1640 senesinden itibare n baş
lam ıştır, Zaten bu y ıl içinde saraydan
da a y rılm ıştır.
her-
2086
g ü d ü k le k u rtulm u ş, a tla ttığ ı b u tehlike
tesiriyle
olm alı kî d ö "t sette seyahate
çik m ıy arak İstanbu l'da kalm ıştır. 16İ5
de tekrar
seyahati ara başlıy ân E vliy a
Celebi E rzu ru m a
gitm iş, oradan
da
T iflis ve Baku ya kadar u zanm ıştır. Varvar A li Pa$a, K ara Haydar-oglu. Katsrcı-oâlu gibi kim selerin isyanları sırasın
da A n adolu ’y u dolaşan seyyahım ız m ü
him isyan hadiselerinin bizzat şahidi ol
m uş ve seyahatnamesinde b u n lara dair
k ıym etli bilgiler
verm iştir. Bir arahk
Şam valisi M urtaza P aşa'ya intisap eden
E vliy a Celebi, onunla, birlik te Şam 'a Rit
m i? ve bundan faydalanarak Suriye-, L ü b
nan ve F ilis tin ’i dolaşm ıştır. Melek A li
me d Pa§a ıım
s ad rıâzam lığı sırasında
İsta nbul'da bulunan E vliya Çelebi sadrıâzam m m utem ed b ir adam ı halinde y a
k ının d a bu lun m uş, onun sad n âzam h k tan
ayrılm asını
m ü te ak ip de Melek Ahmed
Paşa nın v alilik ettlgl Özi. R um eli, Van,
Bosna e y âletlerini dolaşm ış, on senelik
bu m ü ddet zarfında b irta k ım m uharebe
lerin, siyasî meselelerin şahidi olm uş, bir
nevi kurye gibi vazife de g ö rd ü ğ ü ci
hetle her fırsatta İsta nb ul'a da gidip
gelm iş, böyleee
seyahatlerinde hususi
mesele ve du ru m ları tespit ederken res
m i meselelere de yabancı k alm am ıştı”.
Seyahat yapabilm ek ve dah a çok
yer
g örebilm ek icln hiç bir fırsatı kaçırm ayan
E vliya çelebi İcabında sefere çık an or
dulara, fırsatı y akalay ınca e lç ilik he
yetlerine
iltih a k ta n seri
k alm am ıştır.
Meselâ Köse A li Paşa'ya iltih a k la Erdel
harekâtında b ulu n m uş, elci M ehm ed P a
ç a y a iltih a k la Peşte'den V iyana’y a g it
miş, zam an ve zem ini
m ü s a it görünce
M ora üzerinden
G irit’e seçmiş, burada
K andıy e m uharebelerinin şahidi o ld u k
tan sonra adadan ay rılarak A rnavutluk
ve A d riya tik k ıy ıla r ın ı dolaşm ıştır. 1671
y ılında M ekke'ye kadar uzanarak haccetmişj oradan, da Süveyş üzerinden M ı
sır'a geçip H abeş eyâleti ve S udan a k a
dar seyahatim te m d it etm iştir. M ısır'da
beş. hattâ sekiz dokuz sene kadar kal
d ığ ı anlaşılan E v liy a çe le b i eserinin son
c ild im M ısır a tahsis etm iştir.
Binlerce sahifelik bir
seyahatnam e
bırakm ış olan Evliya Ç elebi'nin ne zam an ve nerede ö ld ü ğ ü bilinm em ektedir.
S eyahatnam enin sonunda 1092 (1681) se
nesine a it bir kaç hâdiseden bahsedil
mekte, b u arada M ekke’de
vukuftu lan
bir sel işinden de kısaca dem v u ru lm ak
tadır. 1092 y ılın a ait b ir kaç hadiseye
dair kısaca m a lû m a t
verirken E v liy a’-
n ın M ısır’da
b u lu n d u ğ u sarih şekilde
belli olm a ktadır. R aşid tarihin de bu sel
v ak 'as m ın 1091 senesi zilhiccesinin 23 cü
gürnü (34 ocak 1681) vuku b u ld ıı£ u . sel
dolayısiyle bozulan su y o lların ın ta m iri
için de 1 tem m uz lö S i de İstanbu l'dan
M ekke'ye birin c i m îra iıu r S üleym an Ag a 'n m gönd erildiği yazılıdır. Seyahatna
mede, Haşld tarihin dek i m a lû m a ta u y g u n
olarak, Süleym an A ğar.m Mekke ve M e
dine'de sellerin tevlit ettiği hasarları or
tadan k a ld ırd ığ ı b ir kaç satırla a n la tıl
dıktan sonra, 1034 (m ilâ d i 1683) sene
sinde M ısır’da B uhayre ta ra fın d a
bir
âsinin tenkil e dildiğ i belirtilm ekte
ve
bunu m üteakip nirengi noktası teşkil e*
decek bir şey an latılm a d a n seyahatnâm e bitm ektedir. 1683 senesinde V iyana
m uhasarası g ib i çok m ü h im bir hadise
cereyan e ttirm e , E vliy a Çelebi gibi, mütecessis bir şahsiyet b u n dan bahsetmedi
ği ue göre, seyyahım ızın 1683 senesinde
h ayatta bulunm ası ih tim a li pek z a y ii tr.
Binaenaleyh,
seyahatnam enin
sonunda
görülen 1094 ta rihin i
m üştensih hatası
k a b u l eden Profesör
Cavid B aysun'un
kanaa tında isabet o lm a lıd ır, ile tic e iti*
barîyle, seyahatnam enin bitiş şekline ba
karak meşhur seyyahım ızın 1S82 y ıltnd a
veya bu y ıldan sonra ölm iiş o ld u lu tahinin edilebilir.
Burs alt T ahir Bey «Osm anlı m ü e llif
leri* isim li eserinde E vliya Çelebi n in Şiş
hane ta ra fın d a k i Meyyit-zâde kalesi civa
rına defnedilm iş o ld u ğ u n u kaydederse de
k ay n ak zikretmez. E vliy a Ç elebi’n ln ken
disi seyahat nâm esinin satırları arasında
Meyyit-zâde kabristanında ailesi efradın
dan y a ta n la r
b u lu n d u ğ u n u b elirttiğin e
göre. B ursalı T ahir
B ey in bu noktayı
gîJzön ünde bu lu n d u ra rak tah m in i b ir ne
ticeye varm ası m ü m k ü n d ü r. Meyyit-zâde
kabristanı y arım asır kadar önce k a ld ı
r ıld ığ ı cihetle, bu n o k tay ı işaret edilen
yerde k ontrol im k ân ı ise m evcut değil
dir. E vliy a Celebi h ak k ın d a en esaslı tet
kik yazısını Islâm A nsiklopedisindeki il
g ili bendde neşretmiş olan Cavid Baysun. E vliya n ın ö lü m ü ve k ab ri m evzu
unda şöyle dem ekledir: «E vliy a Ç e le b i
n in nerede, hangi tarihte vefat ettiği ve
hangi kabristanda m e d iu n oldujŞu m aale
sef rriich ulüm üzd ür. Ancak kuvvetli
bir
tah m in olarak 16S2 den sonra fa zla ya
şam adığını
söyliyebilece£im îz
Evliya
Çelebi’ııin, eğer
M ıs ır'd a n dönm üş işej
Meyyit-zâde kabri civarındaki aile suffesinde m e dlu n bulunm ası şim diye kadar
İleri sürülen b îr f araziyedir î>.
1
j
du. Bunun için 1661 ilkbaharında Bosna.
Özi (Silistre), Rumeli. Anadolu, Kara
man, Sivas, Maraş eyâletleri askeri ve
kendisi ile beraber Belgrad'da kışlamış
olan kapıkulu askerlerini bir araya toplıyarak Erdel’e hareket etti.
Şeydi Alım ed Paşa’nm idam ı
Serdar Köse Ali Paşa Erdel'e git
mek üzere Temeşvar’a geldiği sırada, bu
civarda kışlamış olan Sevdi Ahmed Paşa'yı görüşme bahanesiyle yanına çağır
tarak idam ettirdi (Nisan 1661) ve ba
şını İstanbul’a yolladı. Silâhdar tarihin
de (C: 1, S: 213) kaydedildiğine göre;
buııuıı halli için bir seneden beri fırsat
gözetilmekteydi.
Şeydi Ahmed Paşa’nm evvelce A na
dolu tarafında âsice bazı maceraları gö
rülmüş, Bosna Valiliğine tayininden ön-
E v liy a Ç elebi
(R e s s a m la r ım ız a göre)
srzedilince Köse Ali Paşa’nın serdarhğı
temdit olunarak harekât icrası emrolun—>
E v liy a Çelebi, seyahatnam esinde za
m a nın süslü edebi tarzına bağlı k alm a
dan sade ve sam im î bir dil k u lla n m ıştır.
Lisan ve g ram er h a ta la rın a rağm en ifa
desi sürükley icidir. G ö rü ş tü ğ ü şahısları
a n la tış ve muhavereleri nakledış ta rzın
da r ö p o rta ja benzer b îr hava m evcuttur.
S a tır la r ın ın arasında bir çok m ü b alağa
ve m iza h i ifadelere rastlanır. M üb alağa
la rın ın bazıların ı ilg i çekm ek için y ap
tığ ı azçok belli o lm a k tad ır. Ba2i m ü b a
la ğ a la rın ın a lım d a da o nu n hes ve n ü k
tedan h üv iy e tin in kıs kıs gülen aksi sak
lı gibidir.
Seyahatnam esinde a n la tıla n la r ın
çok
b ü y ü k ekseriyeti bizzat görm e ve m ü
şahede m a h s u lü d ü r. F a k a t k ita p la rd a n ed in d iğ l ve sağdan soldan du y d u ğu şey
lerin b ir k ısm ını da bizzat g örm üş g ibi
a n la tm ıştır. O n u n D an im arka. H o lland a,
B randen bu rg ve İspanya seyahatına aît
y a z d ığ ı şeylerin hu neviden olduğu an
laşılm a k ta d ır.
E v liy a Çelebi, m eşhur eserinde m ü
balağa ve lâtifelerden başka tenkitlere
de yer verm iştir.
Plendisl m ütem adiyen
dolaman ve herkesle iy i geçinm ek ih tiy a
cını hisseden b ir kim se
o ldu ğu cihetle,
insan ve hadiseler h ak kın da ki görüşle
rini, h atalar k arşısındak i fikir ve hissi
y a tın ı cok defa sert ifadeye kaçm adan
te n k il etm iştir.
Seyahatnam ede pek çeşîllî meselelere
ı
i
j
2088
dair sayfalar b u lu n d u ğ u g örü lm e k te d ir.
Bu kocam an , h ac im li eserde ta rih , coğ
rafya, biyografi, folklor, dil* terâcim , k i
tabeler, ista tistik , ziraa t ve ik tis a d iy a t
gibi pek çeşitli m evzulara d air pek hol
m alzem e m evcuttur.
E vliy a Çelebi seyahatnam esinin
ilk
dört cildi 1896 y ılın d a ik d a m m a tb a a s ın
da, beşinci c ilt 1897 de,, altıncı c ilt 1900
de tab e d ilip n e şro lu n m u ş, y edinci
cilt
1928 de İsta n b u l'd a devlet m atbaasında,
sekizinci c ilt O rh a n i ye m a tb aa sın d a basılm j§, dokuzuncu c ilt 1935 te. onuncu
d i t de 1938 de devlet m a tba a sın da ba
sılarak ne şro lu n m u ştu r. İlk altj cildin
neşri istib d a t devrine ra stla d ığ ın d a n bir
çok p arçalar sansür
yüzünden eserden
ç ık a rılm ıştır.
B ib liy o g ra fy a
Cavid B ay su n; E v
liy a Çelebi (İslâm Ansiklopedisi C: 4, S :
400). İsm ail H a k k ı U zunçarşılı ; K ü ta h y a
şehri. M ustafa N ıh ad Ö zön; E v liy a Çe
lebi (D e rg âh m ecm uası no: 29, 31, 32,
35).
M ustafa N ih ad Özön - Faik R eşit
U nat ; E v liy a Çelebi (A y lık A nsiklopedi
C: 2 ). M ustafa N ih ad Ü zön; O nyedinei
asır h a y a tın d a n levhalar. Reşad E krem
K o ç u ; E v liy a Çelebi seyahatnam esi. W .
B arth o ld ; İs lâ m
m e deniy eti ta r ih i. J .
D e n y ; Les
pérégrinations du m uezzin
E vliy a Tckelebi en
R o u m an ie, X V I I I
siéle. M élangés offests k M . N icolas lorga*
Paris 1933.
ce de sadnâzam olma arzusuna şahit oIunmuşsa da, Öldürüldüğü sırada böyle
bir neticeyi gerektiren, suçu mevcut de
ğildi. Bu şecaat sahibi ve cesur vezir
Bosna ve Budin valiliklerinde mühim
hizmetler ifa etmiş, bilhassa Erdel seıdarlığında kıymetli bir kumandan oldu
ğunu isbat etmişti. Eski maceraları "bir
tarafa bırakıldığı takdirde, Sevdi Ahmed
Paşa’nııı, Köprülü'nün mühim şahsiyetle
ri ortadan kaldırma plânının kurbanı ol
duğu anlaşılmaktadır.
Apaffy M ihaly’in Erdel Kıratlığına
tâyini
Emrindeki ordu ile birlikte 1661 ilk
baharında Erdel'e giren Köse Ali Paga,
Kemeny Jânos'a itaat eden birçok şehir
ve kasabaları zaptettiği gibi, bazı yerle
ri de yağma ve ihrak etti. Daha sonra
E ıdel’in muteber şahsiyetlerinden bazı
larım tatlılıkla yanına getirten A li Paşa
Erdel asilzadelerinden Apaffy M ihaly’i
(Apafi Mihal) kıral tâyin etti. Apafi Mihal’in kırallıga getirilmesi merasimine
bizzat şahit olan Evliya Çelebi (Seyahat
name C: 6, S: 56), o sırada genç bir adam
olan Apafi'nin bir iskemle üzerine otur
tulup Melek Ahmed Paşa tarafından ba
şına taç konduğunu, sonra bunun ayağa
kalkıp serdarın elini öptüğünü, serdar
dan sonra da sair vezir ve beylerbeyle
rine karşı ayni muameleyi tekrarladığı
nı, bu hareketin arkasından da Erdel ku
mandanlarının Apafi’nin elini öperek
kendisine biat ettiklerini bildirmektedir.
Erdel'in yeni kiralından da, Ekoş
Barçkay'ın taahhüt etmiş olduğu bin ke
se akçe tazminat istendi. Fakat o, m uha
rebeler dolayısivle memleketinin tahribe
uğradığını beyanla itizarda bulununca bu
miktarın yarısına razı olundu.
Apafi M ihal’in kıral tayininden son
ra Erdel’den ayrılan .Serdar Köse Ali
Paşa Yanve Beylerbeyi Küçük Mehmed
ABAZA
A p a ffy M ih a ly
(M a ca rca «T o ln a i Y ila g tö rte n e lm e »
a d lı k ita p ta n )
Paşa’yı bir miktar kuvvetle yeni kiralın
yanında bıraktı.
Köse A li Paşa'nın harekâtı sırasında
Avusturya’ya çekilmiş olan Kemeny Jânos yeniden meydana çıkmak üzere fır
sat gözetlemekteydi. Bir iş yapacağını
tahmin ettiği sırada tekrar sahneye atı
larak, toplıyabildiği kuvvetlerle Apafi
MihaFin bulunduğu şehre doğru ilerle
meye başladı. Küçük Mehmed Paşa bu
durumdan haberdar olunca süratle üze
rine yürüdü. Şegeşvar civarında cereyan
eden çarpışmada Kemeny Jânos’un em
rindeki kuvvetler mağlûp oldu ve kendisi
de öldürüldü (Ocak 1662) . Kemeny’nin
öldürülmesiyle rakipsiz kalan Apafi M i
hal bu makamda yirmi seneden fazla bu
lunmuş ve bu müddet zarfında Erdel Os
m a n l I devletine sadık ve itaatli bir bey
lik olarak kalmıştır.
H A Ş A N P A Ş A İ S Y A N I V E K Ö P R Ü L Ü ’N Ü N
Y A P T IR D I Ğ I İ D A M L A R
Dördüncü Mehmed’in saltanatının,
Köprülü’nün sadaretinden önceki devresinde, Anadolu’da hükümete karşı vuku
bulan isyan ve muhalefet hareketleri meyanında Abaza Haşan hadisesinden de
bahsedilmişti. Muhalefet hareketlerine
2089
bilfiil karışmış olan ve Yeni-il Voyvoda
lığını yedi sekiz sene müddetle elinde tu
tan Abaza Hasan'a Boynu-yaralı Mehmed
Paşa'nın sadareti zamanında Diyarbckir
Valiliği verilmiş, aradan bir sene geçtik
ten sonra da vezaret
tevcih edilerek
Haleb Valiliğine nakledilmişti.
İşte, aslen kapıkulu süvariliğinden
yetişmiş ve evvelce de birtakım itaatsiz
liklerde bulunmuş olan Abaza Haşan Pa
şa, K öprülünün Erdel seferi sırasında
bir defa daha isyan etti ki : bu isyan, Osmaıılı tarihindeki Celâli hareketlerinin
en mühimlerinden biridir.
Köprülü Mehmed Paşa sadrıâzam olunca evvelâ İstanbul’da intizam ve d i
siplini temin etmişti. Fakat, senelerden
beri devamlı denecek derecede bol mik
tarda nizamsızlıklarla çalkalanmış olan
Anadolu’nun düzen ve sükûna kavuşması
biraz zamanın geçmesine bağlıydı. Ziıa
bu taraftaki valilerin bir kısmı hâlâ sa
nca ve sekban istihdamına devam edi
yor, bunları beslemek için halktan usul
süz olarak iazla vergi alıyor, hattâ bu
sekbanlar vasıtasıyle soygunlar yaptırı
lıyordu. Senelerce süren şekavet dolayısiyle köylülerin bir çokları çiftini çubu
ğunu bıraktığı, yani eski Osmanlı tarih
lerinin ifadesiyle çift bozan reâya şekli
ne girdiğinden, lâalettayin âsi reisleri
kendilerine şerik, mütegallibe ruhlu va
liler de sarıca ve sekban yazmak üzere
bunlardan kolaylıkla adam temin edebili
yorlardı.
isyanın sebebi ve peşinen
arzettiği şekil
Abaza Haşan Paşa’nın bu defaki is
yanı, sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa
nın aleyhinde bir hareket manzarası arzetmekteydi. Tabii onun aleyhinde böyle
bir faaliyetin tekevvünü, . tatbik ettiği
şiddet rejiminin aksülâmetinden başka
bir şey değildi. Köprülü’nün sert davra
nıp bazı kimseleri idam ettirmesi üze
rine, Celâli ruhlu kimseler, evvelce seyyiatı bulunan şahsiyetler istikballerinden
endişe duymıya başlamışlardı. Bu yüzden
asker, olsuıı. sivil olsun kendisinden şüp
hesi bulunan birçok kimseler gelip Aba
za Haşan Paşa’mn etrafında (Naimâ ta
rihi C: 6, S: 342) toplandılar. Bu arada
birbirlerine haberler salarak toplantı sa
hasının Konya ovası olduğunu da bil
dirdiler. Böylece Abaza Haşan Paşa’dan
başka, Şam Valisi Tayyar-zâde Vezir Ahmed Paşa, Anadolu Beylerbeyi si Can
Mirza Paşa, bunlardan başka vazifeli ve
ya açıkta bulunan oıı beşten fazla vali ve
sancak beyi sarıca ve sekbanları da yan
larında olduğu halde bir araya geldiler.
Bunlara ayrıca işsiz güçsüz ve levend ta
kımı da katıldı. Neticede Konya ovasın
da otuz bini aşan bir kalabalık toplanmış
oldu. Köprülü Mehmed Paşa Erdel sefe
rine çıkarken bunları davet ettiyse de,
bir takım savsa kİ ayıcı sözlerle sefere iş
tirak etmediler. Zira Abaza Haşan Paşa,
sefere katılmak üzere Rumeli’ye geçtiği
takdirde, kendi ayağı ile yakalanmış oiacağını hesaplıyordu.
Asilerin padişaha haber göndermesi
Konya ovasında toplanmış olan âsi
ler, Rumeliye geçtikleri takdirde kendi
kendilerini ele vermiş olacakları, onun
için, o tarafa geçmeden dilediklerini pa
dişaha kabul ettirmek hususunda arala
rında anlaştılar. Sayılarının kabarıklığı
ve Girit harbi gibi bir meselenin de mev
cudiyeti cihetiyle, hükümdarın, arzuları
nı reddedemiyeceği mülâhazasında bulun
dular. Onun için cesaretle dileklerini ar
za karar verdiler.
Padişaha yolladıkları ilk haberde;
Köprülü'nün yeniçeri ve sipah taifesinden
bin kişiyi Öldürmüş olduğuna işaret edip,
onun sadarette kalması takdirinde bir
gün öldürüleceklerinden korktuklarını
beyanla, Bağdad fethi sırasında şehid dü
şen Sadrıâzam Tayyar Paşa’mn oğlu Ahmed Paşa h m veziriâzamhğa tâyinini is
tediler. Bu vaziyet karşısında bunların
sefer için Rumeli’ye geçmeleri işinden
vazgeçilerek, Bağdad muhafazasında bu
lunmaları hususu kendilerine tebliğ edildi.
Asiler, padişahın bu şekildeki eniri
ni kendilerini tedip için (Naimâ tarihi C:
6, S: 345) bir oyalama telâkki ettiler.
Ayrıca, Rumeli’ye şevklerinden vazgeçil
mesini bir çekingenlik kabul etmiş olma
lılar ki Köprülü aleyhindeki niyet ve is
teklerini hemence açığa vurdular. Ve (Silâhdar tarih. C: 1, S: 135) bu defa : «Veziriâzam öldürülmedikçe ne sefere gide
2090
riz, ne de ferman olunan tarafa gitmemiz
mümkündür. On beş güne kadar kat’î
cevap bekleriz ; müsaade olunursa ne âlâ,
yoksa biz de bildiğimiz gibi hareket ede
riz» dediler. Bu cevabı da kendilerine
padişahtan ferman getirmiş olan kapıcıbaşı ile yolladılar.
Âsilerin Bursa’ya girmesi
Asilerin reisi olan Abaza Haşan Pa
şa padişahtan ümidini kesmediği içiıı adamlarmın açıktan açığa soygun yapma
larına izin vermemişti. Fakat bu kadar
kalabalık insanı beslemek meseleydi. Oııun için etrafa adam ve mektuplar sala
rak tazyikle para temin ediyordu. Böylece, kalabalık âsi grupu Bursa’ya doğru
ilerlemeye başladı.
Abaza kuvvetlerinin Bursa civarına
geldiklerini Sultan Mehmed öğrenince
Sadaret Kaymakamı Topal Sarı Kenan
Paşayı bu vazifeden azlederek Bursa
muhafazasına gönderdi (16 temmuz 1658)
müslümanlık mıdır? Ahdim olsuıı bun
dan sonra katliâm ile cümlesini kılıçtan
geçirip bir ferdini bu âlemde sağ koymıyacağım. Sizleri bile katlederdim, lâ
kin elçiye zeval yoktur; varın yıkılın gi
din ! »
İdamlar yapacağını ifade eder tarzda
konuşması, ihtimal, Köprülü’nün şiddet
politikası takıp ederken işine yaramış ol
malıdır, Hâşim-zâde’ye karşı hitabından,
bu sırada genç hükümdarın da, işlerin
düzelebilmesi için geniş çapta idamlara
taraftar bulunduğunu hükmettirecek gi
bidir. Maamafih, kritik bir devrede, cep
heye gitmeyi red ile sadrıâzamm değiş
tirilmesini istiyenler karşısında fazlaca
kızdığı da belli olmaktadır. Zira, Bursa
kadısı Hâşim-zâde, âsilerin zoru ile gel
diğini ifade etmesine rağmen kendisinin
idamım emretmiştir. Lâkin peygamberin
mensup olduğu Hâşimî soyundan gelme
si dolayısiyle, seyyidlerden bulunması
bakımından kurtarılmıştır.
Padişahın âsilere sert cevabı
Sadrı âzamin vaziyetten haberdar
edilmesi
Abaza Haşan Paşa âsîleri Bursa’ya
girdikleri zaman şehrin kadısı Hâşimzâde ile eşraftan bazı kimseleri zorla Edirne'ye gönderdiler. Yeni sadaret kay
makamı Ali Paşa vaziyeti padişaha arzedince Sultan Mehmed bunları huzuru
na çağırdı. Ve kendilerine «sizi kim gön
derdi?» diye (Naimâ tarihi C: 6, S: 347)
sordu, onlar da «Abaza Haşan Paşa kuluııuz ile yanında bulunan kullarınız gön
derdi» deyince, Sultan Mehmed şöyle ko
nuştu :
«— Hâşâ, onlar benim kullarım de
ğildir; onlar şeytanın kullarıdır. Leh K ı
ralı kâfir iken bu gazay-ı azime imdad
eyledi. Bunlar m ü m in ve muvahhid ve
padişah-ı İslâm kuluyuz derler, ehl-i din
ehl-i İslama lâyık olan bu mudur ki, ves
vese-j şeytaniye ile başı korkusuna dü
şüp bu kadar adamı kendüye uydurup
küfran-ı nimet ede. Bundan önce afv ve
emam müş’ir hat gönderdim. Bu fikri
fasidden feragat edip bu tarafa gelmek
ten korkarlarsa Bağdad muhafazasına
varsınlar, yahut cemiyetlerini dağıtıp her
kes vazifesi başına gitsin, veziriâzam azl
edilecek zaman değildir, dedim. Bundan
sonra padişah emrine itaat etmemek
Dördüncü Mehmed, Abaza’dan gelen
kâğıtları, âsilere ferman götürerek niyet
ve durumlarını bizzat müşahede etmiş
olaıı kapıcıbaşılardan Zencefli-oğlu Ha
şan A ğaya verip Erdel'de bulunan sadrıâzama gönderdi. Bu arada, gözünle gör
müş olduğu âsilerin durumunu da anlat
diye tenbihatta bulundu. Zencefli-oğlu
sadnâzamı bulııp kendisine vaziyeti anla
tınca. Köprülü, âsilere ait sözler etrafta
duyulur da bir fesada sebep olur diye
kendisine hatt-ı humâyun ve haber ge
tiren Zenceili-oğlu'nu öldürttü.
Köprülü Mehmed Paşa bundan son
ra emrindeki orduda bulunan kapıkulu
.askerinin ihtiyar ve subaylarını çağıra
rak bunlarla görüştü; sonra askerin ağ
zından, Abaza ordusuna iltihak etmiş ka
pıkulu zümresine, âsiden sıyrılıp orduya
katılmaları hususunda haber gönderdi.
Köprülü, bu haberinde, onları düşmana
karşı birlikte kılıç kullanmaya davet ediyor, gelmedikleri takdirde Erdel işi b i
tince üzerlerine yürüyeceğini de belirti
yordu. Abaza Haşan Paşa ise sadrıâzamın gönderdiği bu haberden malûmatta r
olunca :
«— Mademki sözümüz geçmedi, bun
dan sonra bizi de Acem Şahı gibi kavi
bir düşman bilsinler. Bundan sonra R u
meli onların, Anadolu bizim olsun, b il
diklerinden geri kalmasınlar® dedi. Köprülü’ye muhalefet şeklinde başlamış olan
Abaza Haşan Paşa isyanı böyleee devle
te muhalefet ve ülkeyi ikiye bölmeyi he
def tutucu bir şekle bürünmüş oldu. Hat
tâ Abaza Haşan Paşa bunu sadece sözde
de bırakmıyarak Bursa tarafını tamamiyle istilâ edip, yanında bulunan ümeraya
' eyâlet ve sancak tevcihine (Naimâ tarihi
C: 6, S: 349) bile başladı. Bu arada âsiler
etrafı yağma ve tahribe de koyuldular.
Naimâ ve S ilâh dar tarihlerindeki kayda
göre; Abaza Haşan Paşa, Anadolu bizim
olsun diyerek memur tayini yaparken
padişahtan daha ümidini kesmemiş ve
bu hareketleriyle hükümdarı sıkıştırarak
yola getirme gayesini gözetmiştir. Gerçi,
işi memurlar tayinine kadar ileri götüren
bir âsinin bu neviden hareketini, bir taz
yik metodu şeî.linde tefsir biraz isabet
siz gibi görünürse de, Köprülü'nün şid
deti karşısında, âsi zümresine dâhil bir
çok kimsenin mazideki seyviatları yüzün
den hayatlarından endişe edişlerinin açıkça belli oluşu, ayni zamanda K öprülü'
nün öldürülerek Tayyar Paşa-zâde Ahmed Paşa’nın sadarete getirilmesini iste
yişleri de gözönüne alınınca, mezkûr m ü
verrihlerin verdikleri bu bilgi veya ıtıütaleanın doğruluğuna inanmamaya da se
bep yoktur.
Padişah ve K ö p r ü lü ’n ü n m ü şk ü l
d u ru m la rı
Âsilerin istekleri ve her gün biraz
daha büyüyen cemiyetleri dolayısiyle pa
dişah da, Sadrıâzam Köprülü de müşkül
durumda kalmış oluyorlardı. Genç h ü
kümdar, âsilerin fiilî tazyiklerine göğüs
germiş ve yumuşamamıştı. Asiler, Köp
rülü’nün hıristiyanlara karşı seferi esna
sında onun aleyhinde kıyam etmekle, gö
rünürde, isyan için uygun bir zaman seç
miş değillerdi. Zira, padişahın sözlerine
dikkat edilecek olursa hıristivanlarla
muharebe edilirken bunların seferden istinkâfları, Sultan Mehmed üzerinde aksi
bir tesir meydana getirmiş ve şartlı ola
rak Sadrıâzam yaptığı KöprüJü’yü daha
fazla tutmasına âmil olmuştur. Dördüncü
Mehmed, K öprülüy ü tutmakla, metin ve
sözlerinde sebatkâr olduğunu, aynı za
manda memlekette devlet otoritesinin
hâkimiyetini istediğini göstermekle be
raber, Anadolu’daki vaziyetten endişe
duymaması da imkânsızdı. Padişahın bu
durumuna karşılık, Köprülü’nün vaziyeti
elbette ziyadesiyle nazikti. Bu derece bü
yük bir kalabalık onun aleyhinde düşün
düğüne ve bu düşüncelerini etrafa ilân
ettiklerine göre, hükümdarın onların ar
zularına hafif meyli derhal boynunun uçurulmasına âmil olacaktı.
Bu dâvada Köprülüyü tutan padişah,
«küffar ile gazaya memur iken fesat çı
karıp gazaya gitmeyenler kâfirden eşeddir» diye fetva çıkarttırarak İstanbul’da
bulunan ulemanın da imza etmeleri için
kaymakama gönderdi. Ulemanın imzasını
müteakip bu fetvanın suretlerini çıkart
tırarak etraftaki vilâyet ve kazalara gön
derdi, Bir taraftan da Bağdad muhafa
zasına memur Diyarbekir valisi Murtaza
Paşa’ya seraskerlik fermanı yolladı. Kürt
beyleri ile Diyarbekir ve Erzurum as
kerlerinin âsileri ezmek için seraskerin
idaresinde birleşmeleri emredildi. Bu sı
rada Edirneli Suhte (Softa) Mahmud Pa
şa’ya da Haleb valiliği tevcih edildi. Haleb askeri Abaza Haşan Paşa’nın eli al
tında olduğundan buraya vali tayin edi
len Mahmud Paşa îçei askeri ile serda
rın emrine girecekti. Tabii bütün bu ha
reketler padişahın Köprülü’yü tutması
nın bir neticesiydi. Nitekim müverrih
Naimâ (C: 6, S: 350) bu noktaya işaretle
diyor ki : «elhasıl saadetlü padişah-ı âlempenah hazretleri sadrıâzam kullarını
himavet ve sıyanet hususunda şoi mer
tebe izhar-ı salâ’oet ve metanet buyurdu
lar k i; huzur-u humâyunda anın hilâfı
na bir söz söylemeğe kimsenin cesareti
kalmamış idi. Erkân-ı devlet ve rical-i
saltanatın ekserisi, belki bu şahısların
hepsi sadnâzamın kılıcı ile kahrolacak
larından korktuktan için zevalini bekle
mekte ve Abaza Haşan cemiyetinin ne
ticeye ulaşmasını bin can ile istemekte
idiler».
Üsküdar ve civarda alınan
tedbirler
Abaza Haşan Paşa idaresindeki âsi
ler İstanbul yakınında bulundukları için
2092
bazı tedbirlere tevessül oluııdu. Lâkiıı
başvurulan tedbirlerden umulan netice
istihsal olunamıyordu. Bu cümleden ola
rak : Bursa muhafazasına gönderilmiş olan Kenan Paşa buraya gidince Abaza
Haşan ile gizliden mektuplaşmış ve onun
kuvvetleri için barut, kurşun, at nalı, za
hire ve para biriktirmiş, sonunda da bun
ları alarak Abaza'ya iltihak etmiş bulu
nuyordu. Onun böyle yapmasını mütea
kip Çavuş-oğlu Meiımed Paşa Gemlik
muhafazasına memur edildiyse de, Aba
za o tarafa kuvvet sevkedince, Gemlik ve
Mudanya tarafında tutunamayıp selâme
ti gemiye binip Mudanya’dan ayrılmak
ta buldu. Çavuş-oğlu’nun da burada uıtunamaması üzerine siyah ağalığından
paşalığa yükselmiş olan Konakçı Ali Paşa’va Anadolu beylerbeyliği verilerek
serdar Murtaza Paşa gelinceye kadar İs
tanbul civarının muhafazasına memur olundu. İstanbul kaymakamı Kırkayak Si
nan Paşa da Üsküdar muhafazasına me
mur edildiğinden bu tarafa toplar geçi
rerek siperler kazdırmaya başladı.
Halkın hissiyatı ve Sadrıâzam m acele
İstanbul’a çağırılması
Abaza kuvvetlerinin İstanbul'un ya
kınında bulunmaları sebebiyle lıalk cid
di şekilde korkuya kapılmıştı. Üsküdar
halkından bir çok kimselerin, eşyalarım
İstanbul tarafına nalettiği, hattâ civarda
ki bağ ve bahçe sahiplerinin eşkiya kor
kusundan zamanından önce bağlarım
bozduğu görülüyordu. Devlet erkânı ve
askerlerin Köprülü’den duydukları kor
ku bir nefret hissi şeklinde halka inti
kal etmeye başlamıştı. Gerek Köprülü’
den duyulan korku, gerekse âsi takımı
nın çok kalabalık olması sebebiyle bun
lara galip gelmenin güçlüğü hesaplana
rak, hemen herkes Abaza'nın muvaffak
olmasını istiyordu. Sultan Mehmed «hal
kın bu mertebe Celâli tarafına meylini
ve sadnâzamdan nefretini» görünce, şu
hatt-ı humâyûnu (Naimâ C: 6, S: 352)
yazarak sadrıâzamı acele çağırdı :
«Benim lalam, Abaza Haşan dedik
leri şakinin hakkında eli silâh tutanla
rın harekete geçmesini ferman ettim; lâ
kin cemiyetleri gittikçe ziyade olmak
tadır. Zapt-ı rapt-ı umura müteallik o
lan hizmetine hased edip senden hoşnut
olmadıkları için halkın çoğu eşkiya tara
fına meyi üzeredir. Suhuletle def’ olmaz
ve ihmal götürmez iştir; hâlâ memur ol
duğu umurdan ve feth-i kaleden bu ga
ilenin def’ini ehem ve takdimdir. Mühr-ü
vekâletin sana lâzım ise tehir ve tevak
kuf etmeyip bir gün evvel erişesin».
Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa bu
fermam alınca Erdel’den yola çıkarak ha
reketinden yirmi gün sonra Edirne’ye vâ
sıl oldu (12 ekim 1658 - 14 muharrem
1069) .
Ayak divanı ve padişahın
İstanbul’a gelmesi
Köprülü Mehmed Paşa’nııı Edirne’ye
gelişinden üç gün sonra otağ-ı hümâyûn
dan başka vezirler, şeyhülislâm, kazas
kerler, yeniçeri ağası, bölük ağalan ve
daha bazı erkânın hazır bulunduğu bu avak divanında Abaza Haşan meselesi gö
rüşüldü. Bu arada padişah :
«— Abaza Haşan dedikleri mel’un
emr-i hümâyûnuma inkıyad etmeyip bu
sene-i mübarekede vaki olan gazaya mâ
ni olup, küffara yardım etmekle isyanını
izhar eyledi ve bir alay eşyiyayı başına
toplayıp Anadolu memleketini yağma ve
garet ile fesada verdi, üzerine seferim
vardır, gitmeniz memul-i hümâyûnumdur, gider misiniz?»
Deyince, orada bulunanlar :
«Uğurunuzda can ve başımız fedadır,
gideriz. Ve ahdimiz üzere dururuz, ta
haklarından gelinceye kadar kılıçlarımızı
bellerimizden çıkarmayız» dediler. Bu
arada padişahtan, korkularından dolayı
Abaza cemiyetine dâhil olanlardan bu ta
rafa gelip itaatlarını bildirenlerin afları
nı rica (Naimâ tarihi C: 6, S: 371) etti
ler. Padişah da bu ricayı kabul etti. Bir
aralık ayak divanında hazır bulunan zağarcı-başı, isyan edenlerin de kendileri
gibi müslüman olması dolayısıyle onlara
nasıl kılıç çekileceğini sorması üzerine
Şeyhülislâm Bolevi Mustafa Efendi Abaza hakkında verdiği fetvayı yüksek ses
le okuyunca tereddütler dağıldı.
Ayak divanı akdinin beşinci günü,
yani 20 ekim 1658 günü Dördüncü Meh
med ordu ile Edirne’den hareketle on gün
sonra İstanbul’a vâsıl oldu.
2093
P adişahın Ü sk ü d a r’a geçmesi
Dördüncü Mehmed Edirne'den İs
tanbul’a dönünce havaların soğuyup k ı
şın yaklaşmasına rağmen saraya çekilnııyerek otağını Kâğıthane ye (S ilâh dar ta
rihi C: 1, S: 143) kurdurdu. Burada as
kere altı aylık maaş verildi. Ondan son
ra 13 kasım 1658 de Üsküdar’a geçti. Pa
dişah Üsküdar'a geçtiği sırada, kısa bir
müddet önce tayinleri yapılmış olan Anadolu valisi Konakçı Ali Paşa’nın m ü
tesellimi Kütahya’ya, Ankara sancak be
yi Neyzen Hasaıı Paşa’nın mütesellimi
de Ankara’ya giderek şehrin idaresini
teslim almışlardı. Böylece İstanbul’dan
hükümet kuvvetleri ilerleyince, âsilerin,
geride sığınacakları bir yerleri yok de
mekti. B li sırada Murtaza Paşa kuvvet
leri de Sivas’a kadar gelmişti. Hükümet
kuvvetlerinin hazırlıklarının epeyce iler
lediğini gören Abaza Haşan Paşa Bursa
taraflarından Eskişehir’e çekildi.
Mütesellimi pek zahmetle Kütahya’
ya girmeye muvaffak olmuş bulunan Ko
nakçı Ali Paşa’ya bir taraftan da İzmit
tarafına âsileri yaklaştırmama vazifesi
verilmişti. Fakat bir gün Abaza’nın gön
derdiği dört bin kişinin ani baskınına
maruz kalan Ali Paşa (Silâhdar tarihi C:
1, S: 147) vuku bulan çarpışmada yara
lanıp kuvvetleri perişan oldu, adamları
nın çoğu da kılıçtan geçirildi.
K ö p rülü’nün öldürttüğü sipahiler
Anadolu’da ve bilhassa Abaza Hasaıı
Paşa’nin maiyetinde bulunan sipahiler,
İstanbul’da mevcut tekmil kapıkulu as
kerine iki kist mevacip, yani altı aylık
maaş verildiğini duyunca bundan mah
rum kalmak istemediler. Abaza Haşan
Paşa’nın maiyetinde toplanmış olan beşbinden fazla sipahi, Abaza’nın tertip ve
plânı gereğince, zahirde itaat etmiş gö
rünerek İstanbul'a gelecek ve maaşları
nı alacak, bu arada İstanbul’daki sipahi
leri de kendilerine uyduracak ve bir fır
sat düşürerek (Naimâ tarihi C: 6, S: 367)
Sadrıâzam Köprülüyü öldüreceklerdi. Bu
plân üzerine yemin eden Abaza’nın ya
nındaki sipahiler maaş almak bahanesiy
le bölük bölük İstanbul’a gelmeye baş
ladılar. Lâkin âsiler takımına karışmış
olan sipahilerin bu tertipleri muvaffak
olamadı. Zira her sınıf asker arasında
casusları bulunan Köprülü Mehmed Pa
şa, aleyhindeki tertibattan haberdar ol
du. Bunun üzerine sipahi defterlerini ge
tirterek yedibin sipahinin adını defter
den sildirdi. Yalnız bu muamele ile de
kalmıyarak defterden isimleri çıkarılan
sipahilerin künyelerini Murtaza Paşa ve
onun emrindeki paşalara tamim ederek
yakalananların derhal öldürülmelerini
emretti. Ayrıca yollan da tutturarak İs
tanbul’a gelenlerden bir kafile idam olu
nunca diğerleri bunu duyup geri döndü
ler. İstanbul'a gelmiş bulunan sipahiler
den üç yüz kişi yakalanıp otağ-ı hüm â
yûn önünde boyunları vuruldu. Böylece
birkaç gün zarfında binden fazla sipahi
öldürülmüş oldu.
Mehmed Halife (Tarih-i Gilmâni S:
57) nin kaydına göre; padişahın Üskü
dar’a geçmesi, Abaza üzerine bizzat git
mek istemesinden dolayı idi. Fakat ve
ziriazam ve sair devlet erkânı bunu uy
gun bulmadılar. Bu arada Veziriazam
Köprülü de sefere çıkmaktan çekindi. Z i
ra, asker arasında kendi aleyhinde tür
lü dedikodular dolaşıyor ve : «biz niçin
karındaşlarımıza ve ocakdaşlanmıza k ı
lıç çekip cenk ederiz? iki adam birbiri
ne düşmüş, onlar için ibadullahın kanı
nın dökülmesi reva mıdır? Veziriazam
ocağımıza düşmanlık ediyor, hâlâ bu ka
dar bin adamın esamilerini sildi ve bu
kadarını katlettirdi. Gittiğimiz takdirde
cenk değil belki veziri tutup Haşan Paşa
ya veririz maslahat hâsıl olur» diyor
lardı.
M urtaza Paşa’nuı Ilgın civarında
Abaza’ya yenilmesi
Serdar Murtaza Paşa nihayet âsilere
epeyce yakın mesafeye kadar gelmişti.
Abaza’ya doğru yaklaşırken mümkün ol
duğu kadar uyanık davranmaya gayret
ediyordu. Ankara’ya ulaştığı sırada, Haleb valiliğine tayin edilmiş olan Softa
Mahmud Paşa, Kars’tan mazûl Koca Dilâver Paşa ve Abaza Haşan Paşa’nın da
madı ve Haleb’de mütesellimi olan Hamamct-oğlu da binden fazla sekbanı ile
gelip kendisine m ülâki olmuşlardı. Zahi
ren hükümete bağlılık gösteren bu adam
lar aslında Abaza ile muhaberede idiler.
2094
Murtaza Paşa her üçünüıı de mektupla
rını yakaladığı cihetle derhal katlettirdi
(Silâhdar tarihi C: 1, S: 148-149) ve
başlarım suçluluklarının işareti olaıı
m e k t u p l a r î y l e birlikte İstanbul'a yolladı.
Abaza Haşan Paşa’nın Anadolu için
de casusları bulunduğundan serdarın va
ziyetinden muntazaman haber alıyordu.
Nitekim Murtaza Paşa Eskişehir’e yak
laşınca kendisi Konya’ya doğru teveccüh
etti. Muntazam haber alması sebebiyle
serdar yaklaştıkça çekiliyor ve ordunun
oyalanıp yorulmasına âm il oluyordu. Abaza’yı bir an önce yakalamak isteyen
serdar nihayet sür’atle ilerliyerek Ilgm ’a
geldi. Bu sırada firar etmiş gibi görünen
Abaza Haşan Paşa bir pusu tertip ede
rek seraskerin idaresindeki kuvvetler üzerine birdenbire yükleniverdi (11 aralık
1658) . Serdarın ordusu mukabeleye ça
lıştıysa da bu beklenmiyen darbe karşı
sında mağlûp oldu. Ilgın civarındaki bu
muharebede iki taraftan sekizbin kişi
(Naimâ tarihi C: 6, S: 380) can vermiş
ti. Serdar Murtaza Paşa Afyonkarahisara çekildi. Orada ordusunun etrafa da
ğılan kısmım topladıktan sonra Konya'
ya gitti.
Murtaza Paşa, ağırlıkları düşman eline geçecek derecede mağlûp olmasına
rağmen, haşin tabiatli Köprülü, serdarı
korkutup gücendirecek bir şey söyleme
di. B il’akis, serdarlığının devam ettiğini,
eşkivanm hakkından gelmesini, ilkba
harda asker gönderileceğini bildirdi.
Serdarın mağlûbiyeti padişah ve
sadrıâzamda üzüntü yarattıysa da kış so
ğuklarının içinde bulunulduğundan ba
han beklemekten gayri yapılacak iş yok
tu. Âsilerin mutlaka hakkından gelin
mesini göstermek isteyen padişah, sara
ya dönmiyerek kışı Üsküdar bahçesinde
geçirmek istedi. Fakat bir müddet son
ra sadnâzamın ricası ile sarayı âmireye
avdet etti.
Abaza ve sair âsi reislerin
öldürülm esi
Askerini yeniden derleyip toparlıyaıı Murtaza Paşa kumandanları ile yap
tığı görüşme sonunda Haleb’e gitmeye
karar verdi. Zaten daha Afyonkarahisar’da iken Anadolu, Sivas, Karaman vali
leri ile yeni Şam valisi Kadri ve Haleb
valisi Tutsak (Konakçı) Ali paşalar ken
disine iltihak ettikleri cihetle kuvvetlen
miş bulunuyordu. Bu kuvvetler bir ara
ya gelirken Abaza Haşan Paşa da Anteb’e çekilmişti. Murtaza Paşa Haleb’e
gelince Anteb etıafmdaki yolları kesti
rerek âsileri erzaksız bırakmak için sıkı
tedbirler aldı. Âsilerin bulundukları yer
den başka tarafa çekilip gitmeleri de zi
yadesiyle güçleşti. Bu arada Murtaza ve
Konakçı Paşa’nuı plân ve tedbirleriyle
âsi kuvvetler arasına adamlar salındı.
Bunların yaptıkları telkinler neticesinde
âsilerden birçok kimseler Abaza ordusun
dan kaçarak hükümet kuvvetlerine ilti
haka başladılar. Ayrıca Abaza ordusun
daki sipahi bölükbaşılarına haber gön
derilerek âsilerden ayrıldıkları takdirde
affedilecekleri yeminlerle temin edildi.
Ve mezkûr şahıslar bu hususa inandırıl
dı. Abaza ordusunun baş-bölükbaşısına
paşalık vadolunarak gizlice elde edildi.
Baş-bölükbaşıya Anteb müftüsü ile Kilis
kadısının da iltihakı ile Abaza ordusu bir
takım dolambaçlı yollarla içerden çöker
tildi. Baş-bölükbaşının sözlerine inanan
Abaza Haşan Paşa kuvvetlerinden bir
kısmının serdarın ordusuna katılmaları
na razı oldu. Gûya bunlar yalandan ita
at etmiş görünüp serdarın ordusundaki
adamlardan bir çok kişiyi de kendi tara
fına çevirip bir hücumla Haleb kalesini
zaptecleceklerdi. Bir müddet sonra bu gi
den askerden, serdar ordusundakileri el
de ettiklerine dair haberler geldi. Tabii
bu kâğıtlardaki haberlerin aslı faslı ol
mayıp hazırlanan aldatma plânının bir
icabıydı. Haleb’i alacak kuvvetlerden ha
ber gelince, yine plân gereğince, Abaza
Haşan Paşanın da itaat etmiş görünerek
serdar ordusu arasına girmesi lâzımdı.
Abaza’yı kandırma plânı muvaffakiyetle
işlerken, Anteb müftüsü ile Kilis kadısı
araya girip serdar nezdinde tavassutta
bulunarak Abaza'nın affına dair yeminli
kâğıtları getirdiler. Bunun üzerine Abaza
Haşan Paşa maiyetindeki paşa ve arkadaşlariyle birlikte Haleb’e gelerek Mur
taza Paşa’ya dehalet etti.
Böylece kan dökülmeden Abaza’nın
kocaman ordusu erimiş, kendisi de bü
tün adamları ile birlikte kafese girmiş
oluyordu. Abaza Haşan ve arkadaşları
serdar tarafından gayet iyi karşılanıp m i
2095
safir edildi ve kendilerine tam itinıad gel
mesi için afları hususunda İstanbul'a arizalar yazıldı. Murtaza Paşa bunlara fev
kalâde iltifat göstererek (Naimâ tarihi C:
6, S: 389) Ab a;'a Haşan, Tayyar-zâde
Ahmed ve Sarı Kenan paşaları kendi ko
nağında. geride kalan ikinci derecedeki
paşaları da Haleb valisi ile şehir eşrafı
nın konaklarında misafir etti.
Serdar Murtaza Paşa, âsi paşaların
misafir edildikleri yerlere adamlar tah
sis ederek kaleden top atıldığı zaman pa
şaların derhal öldürülmelerini emretti.
Bu plân da kararlaştırılınca Murtaza Pa
şa kendi konağındaki paşalarla yemek
yeyip yatsıya kadar sohbet etti. Yatsı na
mazı için abdest almak üzere dışarı çık
tığı sırada tenbihli adamlar içeri girerek
üç paşayı hançerliyerek öldürdüler (16
şubat 1659 - 23 cemaziyülevvel 1069) .
Bunların işlerinin bitirilmesini müteakip
yine ayni gece (Naimâ tarihinde 24 ce
maziyülevvel) kaleden atılan işaret topu
ile diğerleri de bulundukları evlerde ay
ni akıbete uğratıldılar. Abaza Hasa«,
Tayyar Faşa-zâde ve Sarı Kenan Paşa
lardan başka öldürülenler şunlardı : Ali
Mirza Paşa, Deli Ferhad Paşa, oğlu Yah
ya Bey, Hadım kardeşi Haşan Ağa ve
üç oğlu, Abaza Haşan Paşa’nın kethü
dası Kefeli A li Ağa, kapıcılar kethüdası
Mahmud Ağa, Tayyar Paşa-2 âde Ahmed
Paşa’nm kardeşi Mustafa Paşa, Abaza
ordusunda yeniçeri ağası olan Mir Alî,
Abaza ordu kadısı Tekeli Abdülvehab ve
daha bazı kimselerle birlikte otuz bir kişi
idi. Bunların hepsinin dc başları İstan
bul’a gönderildi.
Abaza Haşan Paşa hâdisesi böylece
halledilince vilâyetlere hatt-ı hümâyun
lar yazılarak rastlanacak sarıca ve sek
banların derhal öldürülmeleri emredildi.
Bu kat’î hüküm lü emirleri müetakıp onbinden fazla (Silâhdar tarihi C; 1, S: 157)
adam öldürüldü. Öldürülen kimselerin
mühimlerinin başlan İstanbul’a gönde
rildiği, ayrıca hükümet merkezinde de
idamlar vuku bulduğu cihetle bir sene
müddetle Divan-ı hümâyûn önünde her
£ün onbeş yirmi insan başı eksik olmadı.
A ntalya’da Körbey hâdisesi
Antalya sancağına arpalık olarak m u
tasarrıf bulunan Körbey nâmı ile maruf
Mustafa Paşa, devlet nizamının gevşek
lik ve bozukluğundan faydalanarak ev
velce isyan etmiş ve etrafına fazla zarar
vermeden isyanı bastırılmıştı. Bu defa
Abaza hâdisesinden istifade ile tekrar
baş kaldırınca, karadan Manisa sancak
beyi Küçük Mehmed Paşa, denizden de
Kaptar,-ı derya sevkedilmişti (11 mart
1659). Bunların Antalya’ya giderek ka
lesini sıkıştırmaları üzerine, Antalya hal
kı Körbey’i kaptan-ı deryaya teslim et
tiler. Kaptan-ı derya, Körbey Mustafa
Paşa ve daha b a n kimseleri idam ettirip
başlarını İstanbul’a yolladı.
Şam ’da Yerli-kulu hâdisesi
Hudut kaleleri ile dahildeki mühim
yerlere mevcut kanun gereğince üç se
nede bir değiştirilmek üzere yeniçeri
gönderilirdi. Gidenlerin müddeti bitince
İstanbul’a döner onların yerini de yeni
bir kafile yeniçeri alırdı. Şam kalesi de
böyle bir kaç bölük yeniçeri gönderilen
yerlerdendi. Dahilî gaileler çoğaldığı za
man, buraya yeniçeri gönderilmemiş ve
mevcut başka bir kanuna istinaden yerii-kulu alınmıştı. Mahalli halktan temin
edilen yerli-kulunun maaşları o mıntakanın halkı tarafından ödenirdi. Şam’
daki yerli-kulu efradının adedi fazlala
şınca şımarmışlardı. Bunlar valileri ra
hat bırakmadıkları gibi bir sürü suiisti
mallere de meydan vermekte (Naimâ ta
rihi C: 6, S:396) idiler. Köprülü Mehmed
Paşa, Abaza isyanının bastırılmasından
sonra Şam’daki yerli-kulunun şımarıklık
ve suiistimallerine son verdirtti. Bu arada yüz kadar yerli-kulu katledildi
(1659) .
Müfettiş İsm ail Faşa’nın A nadolu’da
ki teftiş ve idam ları
Köprülü Mehmed Paşa, Abaza isya
nının bastırılmasından ve bu arada bir
sürü insanın başının uçurulmasmdan son
ra da bu çeşit işleri bitmiş kabul etmedi.
Celâliliğin kökünü kazıyabilmek için in
safsızca davranmakta devam etti. Artık
çocukluk devresini atlatır çağda bulunan
padişahın da, onun bu neviden icraatına
cevaz verdiği anlaşılıyordu. Zira idam
hâdiselerinin bir kısmı padişahın ferma
nına istinaden icra olunuyordu.
2096
Verirdik
mııiral senlisinin, (^ıınakkalo
Kiir-ka|>laıı
Mni'ml^o'nıın
(Mufassal Osmanlı Tarihi tablosu No. 40)
I$n£;;r/ırn!:t Topçu Kura Mclıınutfiu Rİillcsi il« infilâkı,
cesedi ve amirallik fenerinin kurtarılırı (1657).
Abaza Hasaıı isyanının bastırılma
sından sonra 1659 temmuzunda padişah
Bursa'ya gitmiş bulunuyordu. Bu sırada
İstanbul kaymakamı vezir İsmail Paşa
Bursa’ya davet (Naimâ C: 6, S: 415) olunmuştu. İstanbul ihtisap ağalığında
bulunduğu sırada kendisini tanıtan ve
buradaki muvaffakiyetini müteakip da
ha bazı vazifelerde bulunduktan sonra
bir sene önce vezirlik payesini elde et
miş olan İsmail Paşa’ya Anadolu müfet
tişliği vazifesi verildi. Üsküdar'dan Ara
bistan'a kadar uzanan sahayı teftişe me
mur edilen İsmail Paşa Celâlilerle bir
likte bulunmuş, onlara yardım ve yatak
lık etmiş kimseleri yakalayıp öldürecek
ti. Bu çeşit adamlar ister yeniçeri, ister
sipahi, çavuş, müteferrika, beylerbeyi,
kadı, soîta, hattâ isterse sâdattaıı olsun
hiçbir hususiyetine bakılmadan ortadan
kaldırılacaktı.
İsmail Paşa bu sıkı talimata uyarak
geniş selâhiyetle Anadolu’yu taradı ve
Celâlilikle uzaktan yakından alâkası bu
lunanları yakalayıp boğdurdu ve başları
nı İstanbul’a yolladı. Celâlîlikle alâkası
bulunan kimseler temizlenirken haksız
İsmail Paşa bu arada halkın elinde buiunan tüfenkleri de topladı. Naimâ’nın
kaydına göre İsmail Paşa İstanbul’a sek
sen bin iüfenk teslim etmiştir.
M ısır’da Çerce Beyinin
çıkardığı lıâdise
Antalya’daki KÖrbey gibi, devletin
çeşitli gailelerle meşgul bulunmasından
istifadeye çalışanlardan biri de Mısır’da
Çerce Beyi Çerkeş Mehmed Beydi. Bîr
tarafta Erdel harbi devam eder, Anado
lu ’da da Abaza Haşan isyanı hüküm sü
rerken Mısır’ın bu yerli Çerkeş beyi et
rafına topladığı onbin kişiye istinaden
Kalıire’yi alıp Mısır’a hâkim olmak (Silâhdar tarihi C: 1, S: 1662) sevdasına ka
pıldı. Bu niyetini kuvveden fiile çıkar
mak isterken bazı ümerayı da elde et
miş bulunuyordu. Nihayet Kahire’ye
doğru yaklaşıp Mısır valisi Şah Gazi Paşa'ya Kahire’yi terketmesi için haber yol
ladı. Mısır valisi asker ve ümera ile ko
nuşup onların devlete sadakata devam
ettiklerini anlayınca, Çerce beyine mu
kabele İçin hazırlıklara başladı. Mehmed
Bey, Kahire’deki hazırlıkları öğrenince
geri çekildi- Kısa bir müddet sonra, ev
velkinden daha fasla kuvvetle niyetini
tahakkuk ettirmek üzere Kahire'ye yak
laştı. Bu defa etrafında otuzbin kişi (Naimâ C: 6, S: 406) vardı. Fakat bunun
kalabalık kuvveti bir işe varamadı. Şah
Gazi Paşa’nın sevkettıği beşbin asker
bunları perişan etmeye kâfi geldi. Çerce
beyi de emirülhac Kaytas Bey tarafın
dan yakalandı (1659) . Gazi Paşa, Mısır’a
hâkimiyet dâvasına kalkmış olan bu adamın ve ileri gelen şahsiyetlerinin baş
larını kesip İstanbul’a yolladı.
F a/il Ahmed Paşa’nm
sadrıâzam olması
Sultan Mehmed, Abaza isyanının bas
tırılmasından sonra Bursa’ya gittiği ;a~
man, Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa’nın oğlu Fazıl Ahmed Beyi oraya çağı
rarak kendisine vezaretle Erzurum va
liliğini tevcih etmişti (21 ağustos 1659).
Köprülü Mehmed Paşa sadrıâzam ol
duğu sırada zaten bir hayli yaşlı idi.
Sadnâzamlığı devresinde pek çok gaileli
işlerle uğraştığından yaşlı vücudu daha
fazla yıpranmıştı. Köprülü Mehmed Pa
şa hastalandığı zaman padişah’a :
«— Rahat olmak isterseniz ben ölün
ce sadaret makamını Haleb valisi G|,ium
Fazıl Ahmed Paşa’ya veriniz».
Diye tavsiyede bulunmuştu. Köprülü
böyle bir tavsiyede bulunduğu sıraca,
mühim şahsiyetler muhtelif sebep veya
bahanelerle öldürülmüş olduğundan şöh
retli bir kimse de mevcut değil gibiydi.
Gerek devlet ricalinin bu durumu srzetmesi, gerekse Köprülü'nün tavsiyesinin
gözönünde bulundurulması sebebiyle, onun ölümü üzerine, Sultan Mehmed, Köp
rülü'nün büyiik oğlu olan Fazıl Ahmed
Paşa’yı sadrıâzam tâyin etti.
Köprülü Mehmed Paşa’mn ölümü Anadolu'da duyulunca Aydın ve Saruhan
tarafında kalmış olan sipah zorbaları baş
larına adam toplıyarak sekavete başladılarsa da, Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa
eniştesi Kaplan Mustafa Paşa’yı gönde
rerek isyanı derhal bastırttı. Bunun dı
şında da Fazıl Ahmed Paşa’nın sadareti
esnasında başka bir asayiş meselesi de
görülmedi.
2097
VENEDİK HASBİ VE GİRİT’İN' ZAPTI
Sultan İbrahim zamanında 1645 yı
lında bilfiil başlamış olan Venedik harbi
o vakitten beri devanı etmekteydi. Dalmaçya kıyılarında da bir cephe bulun
makla beraber, Venedik harbinin esas
siklet merkezi Girit adasmdavcü. Bu cil
dimizde 1962 - 1976 mcı sayfalar arasın
da anlatıldığı veçhile, Girit’te bazı yer
ler zaptedilmekle beraber, donanmanın
kendisinden bekleneni başaramaması yü
zünden, adadaki çarpışmalar Kandıye et
rafında bir mevzi harbi şekline bürün
müştü. Daha Sultan İbrahim padişah bu
lunmaktayken Venedik donanması Ça
nakkale boğazı ağzını kapatmıştı. Donan
ma Girit’le muvasalayı temin edemedi
ğinden, adadaki askerin ihtiyacı olan pa
ra, mühimmat, erzak Moraya kadar ka
radan gönderiliyor, oradan da bey gemi
leri ile Girit’e nakle çalışılıyordu. Bu
yüzden adadaki asker binbir sıkıntı için
de harp etmekteydi. Osmanlı donanma
sının başarısız duruma düşmesi, Kâtib
Çelebi’nin kanaatına göre (Esfar-ül-bihar S: 174) ; hıristiyan devletler kadar
coğrafya fennine ehemmiyet verilmeme
sinden ileri geliyordu. Coğrafya fenni ke
limesiyle denizcilik fennîni kasdettiği an
laşılan Kâtib Çelebi bu mütaleasmda
haklıydı. Bu yüzdendir ki harp hem se
nelerce uzadı, hem de çok sıkıntılı dev
reler geçirdi.
Çanakkale boğazının kapanması se
bebiyle harbin sıklet merkezi boğaz önü
ne kaymış, daha isabetli bir ifade ile Ça
nakkale boğazı önünde Girit kadar ehem
miyetli yeni bir cephe teşekkül etmişti.
Dördüncü Mehmed zamanında, Köprülü
Mehmed Paşa’nın sadaretine kadar geçen
müddet zarfında boğaz önündeki cephe
ehemmiyet ve hassasiyetini muhafaza et
miştir. Venedik harbinin bu devresini,
biraz özlüce ölçüde şimdi gözden geçi
relim.
Kalyon inşası meselesi
Dördüncü Mehmed tahta geçirildiği
sırada sadrıâzam bulunan Sofu Mehmed
Paşa, donanma işini ele almak istedi. Bu
maksatla toplantı ve görüşmeler yaptığı
zaman bazı kimseler Osmanlı donanma
sının muvaffakiyetsizliğini donanmada
kalyonun bulunmamasiyle izaha çalıştı
lar. Kalyona (yelkenli gemi) kadırga
(kürekli gemi) ile değil kalyonla karşı
kouulması icap ettiğini (Kâtib Çelebi,
Esfar-ül-bihar S: 125) bildirdiler. Avru
palIlar hakikaten çoktan beri kalyon
devrine girmişlerdi, donanmalarındaki
gemilerinin ekseriyeti kalyonlardan m ü
rekkepti. Lâkin İş kalyon inşa etmekle
bitmiyecekti. Zira mühim olan kalyonun
inşası değil, bunun teçhiz ve kullanılmasıydı. Nitekim Sofu Mehmed Paşa ile
görüşen Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi,
Osmanlı donanmasında Barbaros zama
nında da kalyon bulunduğunu, fakat Bar
baros’un kalyonları harpte değil, asker
ve mühimmat naklinde kullandığını, Bar
baros’un kadırga ile kalyona galip gel
diğini söyledikten sonra ¿gemi yapmak
hüner değildir; top ve mühimmatını tek
milden sonra kullanacak mahir gemici
ler ve topçular tedarik edins dedi. Boylece, kalyon inşası ve donanmada kalyon
devrine geçiş kafileşmedi.
V enedik baly osunun hapsi
Venediklilerle birkaç senedenberi
harb devam ettiği halde İstanbul’daki
Venedik balyosu vazifesine devam et
mekte, Osmanlı hükümet merkezinde el
de edebildiği malûmatı hükümetine b il
dirmekteydi. Venediklilere yardıma ge
len frenk donanmasından kaçıp Türklere
sığınarak islâmiyeti kabul etmiş ve ken
disine tersanede vazife verilmiş olan bir
kaptan, Venedik doçundan elçiye mektup
geldiğini öğrenerek sadrıâzamı gizliden
haberdar etmiştir. Bu ihbar üzerine el
çinin masası mühürlenerek mektup elde
edilmiş, bu mektupta; donanmanın boğaz
dan çıkmasını geciktirdiğinden dolayı
doçun (reisicumhur) elçiye teşekkür et
tiği, sultan, musahip ve sair mühim iş
sahiplerinin elde edilerek yine bu gecik
tirme işine devam olunmasının tavsiye
edildiği görülmüştür. İşte bu mektubun
yakalanması üzerinedir ki Venedik elçi
sinin m allan müsadere olunarak Rumeli
hisarına hapsedilmiş, tercümanı da boğ
durularak cesedi denize atılmıştır (30
mart 1649) .
i
2098
Kaptaıı-ı derya Voynuk Ahmed Paşa’nın Suda lim anı önünde şehadeti
Venedik elçisinin hapsinden bir ay
sonra Kaptaıı-ı derya Voynuk Ahmed
Paşa İstanbul’dan donanma ile hareket
etti. Venedik donanması Boğaz öııünde
beklediği cihetle, donanmaya destek ola
bilmesi için, Derviş Mehmed Paşa da Ge
libolu yarımadasına karadan gelip boğaz
ağzına toplar yerleştirmişti. Karadan ve
donanmadaki toplar birden faaliyete ge
çince Venedik gemileri Anadolu kıyıları
na doğru çekildiğinden, donanmanın bo
ğazdan çıkması mümkün oldu. Fakat bir
müddet sonra Venedikliler kendilerini
toparlayıp civardaki gemilerini de bir
araya getirmek suretiyle Osmanlı donan
masının ardına düştüler. Yolda iki taraf
arasında ateş teati edilmekle beraber Ve
nedikliler bir netice istihsal eyliyemediler. Fakat Foça önünde cereyan eden çar
pışmada Osmanlı donanmasından iki ge
mi yanıp battı, iki burtan, bir çektiriyi
düşman bizzat zaptetti, iki gemi de for
salar tarafından Venediklilere götürüldü.
Bu zayiat ve mağlûbiyete rağmen
kaptan-ı derya Girit önüne kadar gitti.
O arada Tunus, Cezayir, Trablus ve Mı
sır’dan bey gemileri gelip kaptan-ı der
yaya mülâki olmuşlardı. Kaptan-ı derya
Voynuk Ahmed Paşa Kandiye yakının
da küçük bir hisarı muhasara ve fethet
tiği sırada Girit serdarı ile aralarına bir
soğukluk girdi. Buna rağmen onunla iş
birliği yapmadan ve küçük deniz vasıta
ları ile Suda kalesini alarak Suda lim a
nına hâkim olmak istedi. Harekâtının G i
rit adası üzerindeki Paleo Kastron (ka
le) u zaptı kısmı başarı ile ııeticelendiyse
de körfezin ağzında bir adacıkta bulu
nan Suda kalesini muhasara ve fethe
kalkıştığı sırada top güllesinin isabeti
suretiyle şeli id düştü. (28 temmuz 1649).
Boğazın tekrar kapatılması
Voynuk Ahmed Paşa’nın şehadetinden sonra kaptan-ı derya tayin edilen
Haydar Ağa-zâde Mehmed Paşa Girit’e
kadar giderek donanmayı alıp İstanbul’a
götürdü. Fakat 1650 nisanında Venedik
lilerin 28 kalyon, 8 çektiri ve 2 mavna
dan ibaret bir filosu boğaz önüne gelin-
V o y n uk A h m e d P aşa'm ıı
Foça deniz savaşı
ce Osmanlı donanması yine boğazdan çı
kamaz oldu.
Kaptan-ı derya Hu sam Bey-zâdc
Ali Paşa’nm faaiıyetı
Rodoslu Ali Paşa diye de tanınan
Ali Paşa iki sene kadar süren kaptan-ı
deryalığı sırasında üç defa Ege denizine
çıktı. Girit’e imdat kuvveti götürmek üzere 12 kasım 1650 de İstanbul’dan hare
ket eden Ali Paşa’ya Ege’ye açıldıktan
sonra birkaç bey gemisi de katıldı. Gö
türdüğü askeri Girite ulaştırmaya m u
vaffak olan Ali Paşa kazasız belâsız İs
tanbul’a avdet etti. Anlaşıldığına göre;
mevsim kış olduğundan, Venedikliler. Osmanlı gemilerinin boğazdan çıkacağını
tahmin etmemişler ve bu yüzden boğaz
civarından uzaklaşmışlardı.
Girit’e yardım kuvveti götürmek ga
yesiyle 30 kalyon, 38 kadırga ve 8 mav
nadan mürekkep bir kuvvetle 1651 mayı
sının sonlarında İstanbul'dan hareket eden AK Paşa, Venedik gemilerine rastla
madığından (Kâtib Çelebi, Esfar-ül-bihar S: 128) boğazdan rahatça çıktı. Sa
kız’a vardığı zaman bey gemileri ile b ir
leştiğinden donanma gemilerinin m ik
tarı 150 yi buldu.
Osmanlı donanması bu kadar kala
balık bulunduğu halde Nakşa adası önünde cereyan eden muharebede m ağ
lûp düştü. Kalyonculukta acemi olan ef-
209.°
rad bunları iyi idare edemedi. Venedik
liler 6 kalyon, 1 mavna zaptettikleri gibi
3 Türk kalyonu da düşman tarafından
yakıldı.
Ali Paşa 1652 mayısında donanma ile
harekete geçtiyse de Venedik donanma
sı boğaz önünde beklediğinden dışarı
çıkmaya muvaffak olamadı. Sadece ka
ranlık bir gecede boğazdan dışarı 8 ka
dırga geçirdi, kendisi de karadan gidip
Midilli yakınında gemilere dâhil olduy
sa da bu kadarcık gemi ile bir şey yap
mak imkânı yoktu.
Mustafa Paşa’nın
Kaptan-ı deryalığı
1655 haziranında İstanbul’dan hare
ket eden Kaptan-ı derya Mustafa Paşa
Çanakkale boğazı önüne vardığı zaman
muharebeye tutuştu. Cereyan eden çar
pışmada Venedikliler beş altı gemi kay
betti. Türklerin kaybı da Venediklilerinkinden aşağı değildi. Kaptan-ı derya
bu muharebeden
sonra Sakız’a doğru
gitti, bu sırada bir Venedik filosunun
Mora kıyısında Menekşe hisarını muha
saraya çalıştığını haber alınca o tarafa
teveccüh etti. Kara ve denizden vaki
müşterek gayret sonunda düşman çekil
di.
Boyııu-eğri Mehmed Paşa'nm sadrıâzamlığı kısmında anlatıldığı üzere; 1656
senesinde Kaptan-ı derya San Kenan
Paşa’nm mağlûp olması üzerine Vene
dikliler Bozcaada ve Limni adalarını iş
gal ettiler, böylece Boğaz iyice kapan
mış vaziyete düştü.
Sulh teşebbüsü
1652 senesinde İngiliz elçisinin ta
vassutu üzerine bir sulh teşebbüsünde
bulunuldu. Bunun için Venedik’ten bir
elçi istendi. 1653 senesi başlarında gelen
Venedik elçisi Kandiye için Cizye, do
nanma için de para teklifinde bulundu.
Osmanlı hükümeti
Kandive’nin tesli
minde ısrar ettiğinden anlaşma mümkün
olmadı ve elçi Edirne’ye gönderilerek
hapsedildi.
Kaptan-ı derya K ara Murad
Paşa’nuı faaliyeti
Derviş Mehmed
Paga’m n sadareti
sırasında Kaptan-ı deryalığa getirilmiş
olan Kara Murad Paşa 9 mayıs 1654 te
İstanbul’dan hareket etti. Çanakkale bo
ğazından çıkarken Venedik donanması ile karşılaştığından muharebeye tutuştu.
Kaptan-ı derya boğaza girdiği sırada
Mısır ve bey gemileri Bozcaada önünde
donanmayı bekliyorlardı. Boğaz önünde
ki bu muharebede Osmanlı donanması
galip geldi. Venedik amirali maktul düş
tü. Venediklilerin 26 kalyonundan 8 ta
nesi yakıldı veyahut zaptedildi, ay
rıca bir kaç tanesi de hasara uğratıldı.
Kara Murad Paşa bu galibiyetten
sonra Ağriboz’a teveccüh etti. Yolda 11
tane Cezayir kalyonu kaptan-ı deryaya
m ülâki oldu, İstandil adası civarında ce
reyan eden ikinci muharebede kuvvet
ler denk geldi. Daha sonra bey gemile
rine yerlerine gitmeleri hususunda ruh
sat veren Murad Paşa Girit önüne ka
dar gittikten sonra İstanbul’a döndü.
1648-1656 y ılları arasında G irit’te
Deli Hüseyin Paşa’nın durum u
Denizlerdeki üstünlük Venedikliler
de olduğundan, Girit’e zamanında ve ih
tiyacı karşılıyacak miktarda yardım ya
pılamıyordu. Ayrıca İstanbul’da devlet
idaresine burnunu sokan, şahsi menfaat
peşinde koşarak mütegallib vaziyete ge
çen kimselerin mevcudiyeti yüzünden
Girit işi ihmale de uğruyordu. Bu vazi
yetler dolayısivle de Girit serdarı Deli
Hüseyin Paşa binbir sıkıntı içinde kıv
ranıyordu. Cesur,
şeci, ayni zamanda
harp meydanlarında pişmiş bir şahsiyet
olan Hüseyin Paşa, bir taraftan İstan
bul’dan yardım isterken, öte yandan da
yardımın gecikmesi, istenen bazı şeyle
rin de hiç gelmemesi yüzünden manevi
yatı bozulan askerin moralini düzeltmek
için didiniyor ve nihayet bu hal ile düş
man karşısında muvaffakiyet teminine
uğraşıyordu. Hüseyin Paşa, daha Sultan
İbrahim zamanında Kandive’yi muhasa
raya başlamış ve bir iki tabyayı da ele
geçirmişti. Hüseyin Paşa bütün m üşkü
lâta göğüs gererek vazifesine devam ediyordu.
2100
G irit’te Hüseyin Paşa aleyhine
askerin tahriki
Hüseyin Paşa'mn başarısı, hattâ kah
ramanlığından dolayı muhitinde yarat
tığı hayranlık bazı kimseleri kıskançlı
ğa sevketmekteydi. Bu kıskançlığa kapı
lan ve onunla nüfuz yarışına çıkmaya
yeltenen birisi görüldü. Bu, Rumeli bey
lerbeyliğine tayin edilen ve Girit’te bu
lunan eyâleti askerinin başına gönderi
len Zurnazen Mustafa Paşa idi.
Seferlerde tımar ve zeamet erbabı
nın defterleri serdarın emrinde bulunur,
ceza ve mükâfatlar serdarın emriyle
deftere işlenirdi. Zurnazen Mustafa Pa
şa Girit’e geldiği zaman bu kaideye mu
gayir olarak Rumeli eyâletine ait defterhanenin kendisine teslimini istedi. H ü
seyin Paşa (Naimâ tarihi C: 4, S: 439)
ise; «Ben serdarım, mahlûlât ve tevcihat
bana aittir, senin alâkan nedir? edebin
le oturs cevabı ile defterleri vermedi.
Bu yüzden aralarına soğukluk girdi.
Serdar Deli Hüseyin Paşa’ya hasım ke
silen Zurnazen, sekbanbaşı Mahmud Ağa ile de işbirliği yaparak el altından
tahrike başladı. Mahlûller vuku bulduk
ça serdarın bunları para ile satıp mustahıkine vermediği rivayetleri yapıldı.
Girit’teki askerler yalnız düşmanla de
ğil sıkıntılarla da boğuştuklarından her
hangi bîr tahrik kolaylıkla meyvalarını verebilirdi. Nitekim tahrikin ilk tesirîeri görülmeye başladı. Rumeli asker
leri ve yeniçerilere lüzumu kadar asker
ve cephane gelmediği taktirde siperlere
girmiyeceklerim açıkça ifadeye başladı
lar. Tahrikçiler işi daha da ileri götü
rerek, serdarın Kaudiye içiııe adamlar
gönderdiğini ve düşmanla gizliden an
laşmış olduğu dedikodusunu çıkardılar.
Bunun üzerinedir ki, bir gün askerler ayaklanarak sarayına hücum ettiler. Ser
darın yanına kadar yaklaşmış olan bir
yeiliçeriyi. Hüseyin Paşa kılıcı ile biçe
rek ölümden kurtuldu. Bu hücumda ser
darın sarayı yakılıp eşyası yağma edil
di. Vaziyetin fenaya gitmekte olduğunu
gören sekbanbaşı ile serdarlık fikrinden
vazgeçen Zurnazen Mustafa Paşa araya
girerek ayaklanan askeri sükûnete ka
vuşturdu. Serdara böyle bir muamelede
bulunmuş olan askerler, artık burada
fazla kalmayıp gitmek istediklerini bil
dirdiler.
Sükûnet teessüs ettikten sonra Girit’in kahraman serdarı Deli Hüseyin
Paşa, askeri toplıyarak, kendisine reva
görülen muameleden duyduğu üzüntüyü
belirten bir ııutuk verdi. Nutkunu ağlı
ya ağlıya söyliyen serdar, adadan gidil
diği takdirde bunca emeklerin heba o~
lacağını ve müslüman Türk namusunun
da lekeleneceğini belirtti. Bu sırada, piş
manlık duyan sekbanbaşı Mahmud Ağa,
serdarın ayaklarına kapanarak, askerin
bunu bilmeden yaptığım söyliyerek af
diledi. Neticede asker ile serdar barış
tı.
Serdarla asker barıştıktan sonra Hü
seyin Paşa yine fevkalâdeden gayretleri
ne devam ile askeri mevzie soktu. O
sırada Kandive önüne ¿¡elmiş olan donaıırııa efradından bir kısım kürekçi ve
cenkciler de karaya çıkarak mücadeleye
karıştılar. Serdara yapılan muamelenin
mahcubiyetini silmek isteyen asker ve
subaylar müthiş bir gayretle harbettiler.
Bu sayede Kandive'nin iki tabyası rap
tedildi. Bu sırada şiddetli top ateşinden
başka düşman yetmiş yedi lâğım patlat
tığından, Naimâ (C: 4, S: 445) ya göre
20 bin kişilik zayiat verildi (EylûJ 1649).
Hüseyin Paşanın şöhretinin
bul’da kıskanılması
İstan
Serdar Hüseyin Paşanın şöhreti İs
tanbul'da da kıskançlık uyandırmaktay
dı. Girit'te onun aleyhinde çıkarılan de
dikodunun akisleri tabii İstanbul'a ka
dar gitmişti. Bu sırada devlet merkezin
de oeak ağalarının tegallübü hâkimdi.
Serdarın şöhretini kıskananlar onu altetmek için fırsat aramakta idiler. Vezi
ri âzam Kara Murad Paşa da onun şöh
ret ve muvaffakiyetini hazmedemiyenlerdendi. Bu bakımdan Girit’teki subay
lara gizli mektuplar yoUıyarak Hüseyin
Paşanın tımar ve zeamet mahlûllerini
hakiki istihkak sahiplerine verip verme
diğini, Kandiye'nin muhasarasında ih
mal gösterip göstermediğini sordu. Ev
velce serdarın maiyetinde çalışmış olan
Kara Murad Paşa şimdi eski kumandanı
nı bertaraf etmek için bahane arıyordu.
Deli Hüseyin Paşa bundan haberdar o
2101
lunca subayları, beyleri, sancakbeyi ve
sair erkânı toplıyarak kusuru olup olma
dığını, tım arlan
müstehaklarıııa verip
vermediğini soı-du. Orada bulunanların
hepsi de gayet namuslu ve gayretli ol
duğunu beyan ettiklerinden, bu ifadele
ri tespit ederi imzalı senetler hazırlatıp
İstanbul’a yollanarak sadrıâzamın her
hangi bir şey yapması ihtimali peşinen
önlendi.
lında İstanbul'a gönderilmiş olan, Naimâ
tarihinden (C: 6, S: 137) aldığımız şu
feryadname askerin çektiği
müşkilâtı
bütün çıpia kliğiyle ortaya koymaktadır.
«Bu tarafın ahvali perişandır. Asker
azalmıştır: mevcut olanların da ulufele
ri zamanında yetiştirilmediğinden sıkın
tı son haddini bulmuştur. Düşmandan
kale almak şurada dursun, şimdiye ka
dar alınanları
muhafazaya iktidarımız
kalmamıştır. Eğer bu yıl veziriâzam umuın yeniçeri ve sipahilerle gelmek zah
metini ihtiyar ederse, adanın tamamen
zaptı mümkün olabilir. Aksi takdiıde,
zaruret karşısında muhafazadan el çe
kip, makarrı islâm olan kaleleri eman
ile küffara teslim ederiz».
Bu fervadnamenin gelmesini müte
akip padişahın huzuru ile üç gün süren
toplantı yapılmış ve Veziriâzam Siyavüş
Paşa'nın serdar olarak Girit’e gönderil
mesi, oradaki serdarın da Kaptan-ı der
ya tayin edilmesi kararlaştırılmışsa da,
bu karar fi’iliyata inkılâp edememiş,
Bovnu-eğri Mehmed Paşa’nın sadareti
sırasında Bozcaada ve Lim ni’nin düşman
eline geçmesiyle Girit’teki durum daha
kötü! eşmiş tir.
Hüseyin Paşanın düşmanı büyük
zayiata uğratması
1650 senesi ağustosunun başlarında
Kandive’dekİ Venedik kumandanı Türk
ordugâhına bir elçilik heyeti gönderdi.
Bu heyet iki tarafın elinde bulunan m u
teber şahsiyetlerden ibaret esirlerin m ü
badelesini, diğer esirlerin de üçer yüz
kuruş verilmek şartiyle (Naimâ tarihi
C: 5, S: 22) serbest bırakılmasını tek
lif etti. Heyetin esas maksadı Türk or
dugâhını tecessüs edip buna göre bir
harekette bulunmaktı. Venedik heyetini
merasimle karşılayıp kabul eden Hüse
yin Paşa, Türk ordusunun
muradının
Randiye’yi zaptetmek olduğunu beyanla
yapılan teklifi reddetti.
Bu tekliften sonra bir gece Türk or
dugâhına baskına karar vermiş olan Ve
nedikliler hazırlıklarını ikmal ettikleri
sırada kaleden Türkler tarafına ka
çan birisi Venedik plânından haberdar
etti. Bunun üzerine gereken tertibatı alaıı Hüseyin Paşa, hücum edecek Vene
dik kuvvetleri kaleden iyice çıktıktan
sonra pusudaki askerini bunların üzerine
yüklendirdi. 14 ağustos 1650 tarihinde
cereyan eden bu hadisede kalederv çıkan
10 biri Venedik askerinden sadece üç
yüz kişi kurtulabildi.
G irit’teki askerin sıkıntıya
m aruz kalması
Donanmanın Çanakkale boğazından
dışarı çıkamadığı devrelerde G irit’teki
ordu müthiş sıkıntıya maruz kaldı. 1652
yılı ilt- 1654 arası böyle sıkıntılı bir dev
re oldu; Fakat asıl sıkıntı, Kaptan-ı der
ya- Sari Kenan Paşa’nın mağlûbiyeti üzerine başgösterdi. Kandiye muhasara
sında bulunan asker tarafından 1656 yı
K öprülü Mehmed Paşa’nın
Çanakkale boğazı harekâtı
Köprülü Mehmed Paşa devlet mer
kezindeki işlere epeyce nizam verdikten
sonra, Venediklilere karşı sefere çıkmak
üzere faaliyete koyuldu. Tabi’i bu hu
susta ilk yapılacak şey, Çanakkale bo
ğazı önündeki tehlikenin uzaklaştırılma
sıydı. Bu da donanma ile başarılacak bil
işti. Onun için evvelâ donanmav. takviye
ettirdi. Ve Kaptan-ı derya Topal Meh
med Paşa’yı 19 kalyon, 10 mavna, 30
çektin ve Kaptanpaşa baştardesi ile ön
den gönderdi. Donanma bir sene önce
büyük kayba maruz kalmış olduğu ci
hetle, bu gemiler yeni yapılmıştı; gemi
cilerin mühim kısmı acemi olup, asker
ler de pek nizamlı değildi.
Çanakkale boğazı önündeki harekât
için serdar tayin olunan Köprülü Meh
med Paşa’ya serdarlık h il’ati giydirilip,
başına murassa iki sorguç takıldıktan
sonra bizzat padişah tarafından sancağ-ı
şerif kendisine teslim edildi. Bu merasi
2102
mi müteakip Köprülü Mehmed Paşa,
Çırpıcı Çayırındaki
karargâhtan ordu
ile harekete geçti (haziran 1657). Köp
rülü, yoldan itibaren gayet sıkı davra
narak ikinci konakta askeri yoklama (Na
imâ tarihi C; 6, S: 271) etti. Bulunmıvanlann derhal dirliklerini kesti.
Köprülü Mehmed Paşa Gelibolu'ya
doğru ilerlerken Çanakkale boğazına hâ
kim olmak isteyen Venedikliler «Boğaz
ınsan» na 8 bin kişilik (Silâhdar tari
hinde 18 bin deniyor, C: 1, S: 77) kuv
vet çıkarmışlardı. Boğaz muhafazasında
bulunan Çavuş-zâde Mehmed Paşa em
rindeki kuvvetler, karaya çıkan Vene
diklilere zayiat
verdirerek gemilerine
çekilmeye mecbur etti.
Köprülü Mehmed Paşa Gelibolu’ya
geldikten sonra Anadolu vakasına geçti
ve «Kale-i Sultaniye» etrafım karargâh
ittihaz eyledi (30 haziran 1657).
Boğaz önünde cereyan eden
muharebe
Serdar Köprülü Mehmed Paşa, Ça
nakkale boğazının Rumeli vakasında So
ğanlı deresine, Anadolu tarafında da k ü
çük Kepez denilen mahalle toplar yer
leştirerek karşıda bulunan düşman do
nanmasına ateş açtırdı. Bunun üzerine
Venedik gemileri biraz geriye çekilerek
Büyük Kepez hizasında toplandılar.
Serdann karan gereğince Osmanlı
donanması 17 temmuz 1657 günü Vene
dik donanmasına hücum ettirildi. Bu m u
harebede Osmanlı donanması mağlûp ol
du. tik safhada bir Osmanlı mavnası bat
tı. Mavnalardakiler epeyce vuruştu ise de
diğer nevi gemilerdekiler doğru dürüst
çarpışmadılar. Çektirilerde bulunan ye
niçeriler gemileri Rumeli sahilindeki Kâfir-bucağı denilen mahalle götürterek
çarpışmaya seyirci oldular. Onların böy
le davranışı diğer askerlerin maneviya
tını da altüst etti. Bu yüzden harp eden
mavnalardan üçü Rumeli sahilindeki bir
sığlığa, üçü de Büyük Kepez önüne çe
kildi. Bu arada Venedikliler Süleyman
Kaptan mavnasını çekip götürürlerken
Alâiye sancak beyi Küçük Mehmed Bey
birkaç kayığa yerleştirdiği adamlarla bu
nun arkasından gidip döğüşerek mavna
yı (Naimâ tarihi C: 6, S: 280) kurtardı.
Yeniçerilerin muharebeye seyirci
kalmaları üzerine, kalyonlar yelkenlerini
şişirerek M idilli tarafında bulunan kap
tan paşaya iltihak etmek niyetiyle m u
harebe sahasından uzaklaştılar. Baştarde
ile çektirilerin 17 tanesinin içinde bulu
nanlar ise düşman hücumuna dayanamıvarak Büyük Kepez’de karaya çekip can
larını kurtarmak istediler.
Muharebenin aleyhe döndüğü sırada
bir kayıkla Rumeli sahiline geçen Köp
rülü. orada karaya dökülmüş olanları alıp Anadolu tarafına getirdi, sonra düş
man önünden kaçıp Büyük Kepez’de ka
raya çıkanlardan sekiz yüz kişiyi derhal
idam ettirdi. Bunu gören diğerleri gemi
lerine döndüler. Sadrâzam, sığlığa doğ
ru yaklaşan diğer gemileri de denize çe
virdi. Ve sonra donanmayı karadaki top
larla desteklemeye başladı.
Osmanlı donanması böyle bir peri
şanlığa maruz kalmakla beraber muha
rebe bitmedi. Venedikliler, muvaffaki
yetlerinin verdiği cesaretle denizden h ü
cum ederken Türkler karadan donanmayı
desteklediler. Böylece mücadele üç gün
üç gece devam etti.
Muharebenin ikinci günü Venedik
donanmasının kumandam, Osmanlı tarih
lerinde Kör-Kaptaıı diye zikredilen Mocenigo. amiral gemisini bayraklarla do
natmış, bir gün önceki muvaffakiyetin
gururu ile hareket ediyordu. Türk do
nanması ise sahildeki topların himayesi
sayesinde tutunabilmekteydi. Amiral Mocenigo, Osmanlı donanmasının baştarde
vesair gemilerini zaptetmek gayesiyle
harekete geçti. Büyük gayret sarfetmekte olan Sadnâzam Köprülü teessüründen
ağlıyor ve tehlikeli durumu önlemek için
her türlü gayreti gösteriyordu. Venedik
gemileri Kum-burnu önünden geçerken
metrislerden Kara Mehmed adında bir
topçunun attığı gülle amiral gemisinin
barut mahzenine isabetle {Ricaut, Histoire des trois derniers empereurs des
Turcs C: 1 S: 260) onu berhava ve diğer
düşman gemilerinin darmadağın olmala
rına sebep oldu. Bu vaziyet, Türk do
nanmasındaki efradın maneviyatının dü
zelmesine de yol açtı.
2103
Köprülü’nün taltif ve idamları
Venedik donanmasının kudreti kırı-
Imca Köprülü Mehmed Paşa, harpte gay
yı tasarlıyordu. Köprülü bundan haber
reti görülenleri taltif edip, mücadeleden
dar olunca, kaptan-ı deryaya özürünti
kaçan veya yan çizenlerin bir kısmını ö- kabul ettiğini bildirerek kendisine temi
lümle cezalandırdı. Cesaret ve gayretle
nat vermek suretiyle vazifeye davet etti.
muharebe edenlerden Alâive sancak be
Ayrıca, Tun tıs, Cezayir ve Trablus ge
yi Küçük Mehmed Beyin alın ve gözle
mileri kaptanlarını Bozcaada’nın istirda
rinden öptükten sonra kendi arkasındaki
dı için vazifeye çağırdı. Böylece kürekli
samur kürkü çıkarıp ona giydirdi ve ba * ve yelkenli 86 parça (Naimâ tarihi C: 6,
şına da gazi çeleııgi (Naimâ tarihi C: 6
S: 289) gemi bir araya gelmiş oldu.
S: 285) taktı; ayrıca iki yüzden fazla al
Deniz kuvvetlerinin toplanmasından
tın ve kendisi ile birlikte gayret göste
sonra Kurt Paşa emrine verilen 33 çek
renlere dağıtılmak üzere bir kese kuruş
ti rive yerleştirilen askerle 25 ağustos ge
verdi. Daha yüksek rütbeye nâil edeceği
cesi Bozcaada’nın Değirmenderesi ardın
ni de vadeyledi. Venedik amiral gemi
daki Kemer deresinde karaya çıktı. Asini batıran topçu Kara Mehmed’i yet
miral gemisinin batmasından sonra Ve
miş akçelik sipahilik ulufesi ile çırağ et
nedikliler boğaz önünde sadece altı tane
tikten başka yüz altın ve bir kat ağır el
kalyon bırakıp, kendilerine yardıma gel
bise verdi. Başka gayret gösterenlere de
miş bulunan Malta ve Floransa gemileri
mükâfatlar dağıttı. İdamla cezalandırdı
ile birlikte Bozcaada'ya çekilmişlerdi.
ğı kimseler de şunlardı : Kalyon kuman
Bunlar, Türk askerinin karaya çıktığım
danlarından Ferhad Paşa, yeniçeri kethü
görünce donanmadan ateş açtıkları gibi
dası Yusuf Ağa ve onunla birlikte yedi
bilâhara karaya asker dökerek Türkleri
yeniçeri çorbacısı, filo kumandanı Sivas
arkadan vurmak istediler. Lâkin, Naimâ
beylerbeyisi Çerkeş Osman Paşa, mav
ve Silâhdar tarihlerinde tafsilen anlatı
na kaptanlarından Tophaneli Sipâhi-zâde
lan beş günlük şiddetli bir mücadeleyi
Mehmed Kaptan, mavna kaptanlarından
müteakip Bozcaada istirdat olundu (31
Puslacı-zâde Mehmed Kaptan ve daha
ağustos 1657) .
birkaç kişi. Gayretsizliği sâbit olanlar
Bozcaada’nın istirdadı İstanbul'da
dan yeniçeri ağası Sührap Mehmed Paşa
büyük bir sevinç uyandırmıştı. Padişah,
evvelce Köprülü’nün Sadrıâzam olması
sadrıâzama gönderdiği hatt-ı hümâyunda
hususunda çalışmış bulunduğundan bu
Lim ni’yi de geri alıncaya kadar orada
nu sadece azille iktifa etti. Bilâhara da
kalmasını bildiriyordu. Bu sırada sadrıâSivas beylerbeyliğine tayin eyledi.
zamın emrindeki kuvvetlere ilâveten
Bursa sancağı ve daha başka sancakların
tımar erbabından takviyeler yollandı.
Bozcaada ve L inini adalarının
Köprülü ise, Bozcaada’yı alınca kalesini
istirdadı
tamir ile Sivas Valisi Suhrap Mehmed
Paşayı bir miktar asker ile muhafız bı
Köprülü Mehmed Paşa 14 ağustos
raktı. Sonra Kaptan-ı derya Topal Meh
1657 günü (Silâhdar tarihi C: 1, S: 91)
med Paşa’yı Lim ni’nin zaptına memur
bütün kuvvetleri beraberine alarak Boz
etti.
caada’nın karşısına isabet eden Eski İs
Bozcaada’dan kurtulan Venedikliler
tanbul (Alexandria Troas) diye maruf
Lim ni’ye çekildiği ve adanın kalesi hayli
Çaybaşı mevkiine gitti. Sadnâzamın n i
sarp yerde bulunduğundan Lim ni’deki
yet ve plânı Bozcaada’yı geriye almaktı.
mücadele hayli uzadı. Deniz ve karadan
Bu sırada donanmanın bir kısmı Kapta
Limni ve sarp kalesini kuşatan kaptan-ı
nı derya Topal Mehmed Paşa’nın ida
derya, 65 gün muhasaradan ve amiral
resinde Midilli adası sularında bulunu
Mocenigonun biraderi kumandasındaki
yordu. Boğaz önündeki muharebeye iş
müdafilerin de kendilerine imdat gelmitirak etmemiş ve hizmette bazı kusurları
yeceğini anlamalarından sonra, eşyaları
görülmüş olan kaptan-ı derya, sadrıâzaile birlikte çekilip gitmelerine müsaade
mın idamlarından haberdar olunca kor
etmek suretiyle kaleyi teslim aldı (15
kuya kapılmıştı. Bu yüzden emrindeki
kasım 1657 — 7 safer 1068).
bazı kaptanlarla birlikte Tunus ve Ceza
Limni adasındaki mücadele uzayınca,
yir tarafına kaçarak ölümden kurtulma
Erdel tarafında nazik meseleler cereyan
ettiğinden Köprülü Mehmed Paşa, Edir
ne’de bulunan padişah tarafından çağı
rılmıştı. Butıuıı için Edirne’ye gitmek üzere yola çıkmış olan sadrıâzam, Gelibo
lu civarındaki Kavak denilen mevkie
geldiği sırada Lim ni’nin fethi müjdesini
aldı.
Girit Serdarı Deli Hüseyin Paşanın
katli
rıâzaııı, onun aleyhinde şeyhülislâmdan
fetva da alamayınca kaptan-ı der
yalığa tayin (temmuz 1658) ile fır
sat gözetlemeye başladı. Hüseyin Pa
şayı seven kimseler sadrıâzamın kötü
niyetinden onu haberdar ettiler. Daima
tetikte bulunan Hüseyin Paşa kaptanlar
tarafından sunulan mutad hediyeleri da
hi almadı. Köprülü Mehmed Paşa, kaptan-ı derya iken ona bir şey yapamıvacağım anlayınca, bu defa Rumeli beyler
beyliğine nakletti, bir taraftan da arka
sından hareketlerini gözetlemek üzere
gizliden adamlar gönderdi. Bir müddet
kendi parası ile idare etmiş olan Hüse
yin Paşa, şahsi parası bitince yanındaki
levendlerin masarifine karşılık olmak üzere zenginlerden
biraz para topladı.
Hüseyin Paşanın işte bu hareketi idamı
için bir tutamak teşkil etti.
Kurnaz Köprülü,
Hüseyin Paşayı
tatlılıkla İstanbul'a davet ettikten son
ra, Rumeliye gönderdiği adamlara ha
zırlatmış olduğu şikâyet mazbatalarını
padişaha gösterdi: ayrıca Girit'te bulun
duğu zamana ait bir takım kusurlar da
ha savdıktan sonra katline müsaade al-
Sadrıâzam
Köprülü Mehmed Paşa
yalnızca âsileri, büyücek kusur işleyen
leri değil, kendisine rakip addettiği kim
seleri de idam ettirmiştir. Rakip say
dıklarından canına kıydığı şahısların en
büyüğü Girit serdarı Deli Hüseyin Pa
şadır.
Köprülü, bilhassa Boğaz harekâtın
daki muvaffakiyetini müteakip idamla
rım artırınca, etrafta bir tedhiş havası
esmeye başlamış ve kendisinin sadrıâzamlıktan düşmesini arzulayanlar çoğal
mıştı. Bu sırada Köprülü, Deli Hüseyin
Paşanın sadrıâzam tayin edilmesinden
korkmaya başladı. Girit serdarının bü
yük bir şöhreti vardı, ken
disinin daha önce de sadrıâzamlığı mevzuubahis olmuş
tu. Köprülü Mehmed Pa
şa, şöhret ve muvaffakiyet
lerini kıskandığı Deli Hüse
yin Paşanın elinden evvelâ
serdarlığını
(Naimâ tarihi
C: 6, S: 329) aldı ve, o sıra
da İstanbul kaymakamı bu
lunan Kör Hüseyin Paşayı
Girit serdarhğına tayin etti.
Bu hususlara dair emri çı
karınca, Deli Hüseyin Paşa
yı Edirne’ye getirtmek üze
re haseki Uzun İbrahim Ağayı yola çıkardı (23 mayıs
1650).
Köprülü,
Deli Hüseyin
Paşanın mezaliminden, G i
rit’te para biriktirmiş oldu
ğundan dem vurarak idamı
Girit harbi esnasında Çanakkale boğazının iç kıs
na çalıştıysa da, Darüssaade
mında bulunan kalelerin müdafaaya kâfi gelmedi
ağası
Solak Mehmed Ağa,
ği görülerek ağız kısmında Kunıkale (sağda) ve
Reisülkültab Şamî-zâde ve
Seddiilbahir (solda) yeni kaleleri Dördüncü Mehmed
Valide Sultanın müdahalele
tarafından yaptırılmıştır (Ricaut'dan)
ri sayesinde kurtuldu. Sad2105
muvaffakiyet kazanmış bir sadrıâzamın
işi bizzat ele alması, Venediklileri endî
şeye şevketmiş olduğu cihetle, Fazıl Alımed Paşa îstefe’de iken Venedik elçisi
oraya kadar gelerek kendisi İle görüştü.
Fakat Kandiye'nin zaptına azmedilmiş
olduğu cihetle bu defa da anlaşılamadı.
di. Böylece Giritlin şanlı serdarı, bunca
hizmetlerine, kendisini seven ve hayran
lık duyanların çokluğuna rağmen, ihti
yar Küprülü'nün hased ve kıskançlığı
nın (Naimâ tarihi C: 6. S: 398) kurbanı
oldu (29 aralık 1658). Silâhdar tarihin
de (C: 1, S: 144) kaydedildiğine göre;
iki gün Yedikule’de hapsedildikten son
ra boğularak öldürülmüş olan. Hüseyin
Paşa Yedikule'deki Mucevher-kapı (Y al
dızlı-kapı) bahçesine gömülmüştür.
Sadrıâzam Fazıl Aİrnıed Paşanın
Girit seferine çıkması
G irit harbi, Köprülü Mehmed Paşa
nın sadaretinin sonuna kadar devam et
tiği gibi, Fazıl Ahmed Paşanın sadare
tinin ilk yıllarında da mücadele durma
dı. Fazıl Ahmed Paşanın Avusturya se
ferinden dönüşünden sonradır ki Girit
meselesi esaslı
şekilde ele alınabildi.
Fazıl Ahmed Paşanın bir gün padişaha
Kandiye’nin zaptı lüzumundan bahsetme
si (Silâhdar tarihi C: 1, S: 394) üzeri
ne, Sultan Mehmed, devlet erkânının bîr
toplantı yaparak meseleyi görüşmelerini
emretti. Neticede, bir takım hazırlıkları
müteakip ve padişahın da
tensibiyle
Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşanın serdar
olarak G irit’e gitmesi kararlaştı. Oniki
seneden beri Edirne'de mahpus bulunan
Venedik elçisi sadnâzamm G irit’e gide
ceğini öğrenince, anlaşabilmek için bir
mülakat rica etti. Bu mülâkatta Osman
l I hükümeti Kandiye’nin Venediklilerde
kalmasına mukabil yılda onbın, bir defa
ya mahsus olmak üzere de yüzbin altın
verilmesini, ayni zamanda Suda kalesinin
yıkılmasını istedi. Fakat anlaşmak m üm
kün olmadı,
Sadrıâzamın Mora’daki Benefşe (Monemvasia) limanından
G irit’e geçmesi
kararlaştırıldığından, Fazıl Ahmed Faşa
ordu ve padişah ile birlikte Mart 1666
da Edirne’ye müteveccihen İstanbul’dan
hareket etti.
Fazıl Ahmed Paşa daha
sonra 14 mayıs ta Edirne’den ayrıldı.
Ordunun toplanması için bir müddet Tesalya’da îstefe (Tep) de bekliyen sadrıâzam nihayet Benefşe limanında do
nanmaya m ülâki olup 3 kasım 1666 da
(Silâhdar tarihi C: 1, S: 413) Hanya’da
Girit'e ayak bastı. AvusturyalIlara karşı
Fazıl Alım ed Paşanın K andiye
muhasarası
Fazıl Ahmed Paşa Hanya'da karaya
çıktıktan sonra
Kandiye karşısındaki
Osmanlı
ordugâhına gelerek durumu
gözden geçirdi. Bir ay kadar sonra do
nanma ile yeni takviyeler geldiğinden
G irit’teki Türk kuvvetlerinin miktarı 70
bin kişiyi buldu. Her türlü hazırlıkları
ikmal olunduktan sonra toplanan meş
veret meclisinde, muhasaranın nasıl ya
pılacağı müzakere edilip karara bağlan
dı, Karar gereğince, Kandiye bu kere
Vire tabyası (St. André) tarafından ku
şatıldı, Düşmanın her hangi bir hareke
tinin önlenebilmesi İçin de Yahudi (Bethlehem) tabyası ile Domuz damı (Martinengo) tarafına (Tarihi Raşıd C: 1, S:
165) kuvvet yerleştirildi. Sadrıâzam, ay
rıca Kandiye kalesinin karşısındaki İncir
li adasına da toplar tabiye edildi.
Askerlerin mevzie girmesini müte
akip 21 mayıs 1667 de muhasa ra muharebeleri başladı. Haziran son
larında başkumandan Morosîni gelerek
kumandayı ele aldı. Bu arada Papa ve
Malta donanmalarından da
takviyeler
(Hammer, C: 11 S: 207) geldi. Venedik
liler bu takviyeleri alırken Osmanlı or
dusuna da Sivas ve Budin valilerinin il
tihakları vuku buldu. Böylece çarpışma
lar daha fazla şiddet kesbetti. Muharebe
esas itibarile müstahkem bir kalenin k u
şatılmasından ibaret bulunduğu cihetle,
mücadelenin esasını top ve tüfek düello
su ve lâğım açıp patlatma faaliyeti teş
kil ediyordu.
' Venedikliler bütün güçleriyle Katıdiye’yi müdafaaya çalışırken, bir taraf
tan da müzakere imkânları anyarak, işin içinden m üm kün olduğu derecede az
zararlı şekilde sıyrılmak istiyorlardı. Bu
na mukabil Fazıl Alımed Paşa da hem
muharebenin şiddetle devam ettirilmesi
için gereken tedbirleri alıyor, hem de kış
2106
Köprülü-zâde Fazıl Ahmed Paşa
(İlâv e : 131)
★
K öprülü Mehmed Paşa nın büyük oğ
lu olan Fazıl Ahmed 1635 senesinde Köp
rü kasabasında dünyaya gelmiştir. Yedi
yakındayken babası tarafından İstanbul'a
getirilerek tahsile başlatılmış ve devrin
tanınmış ilim adam larından, evvelâ Os
man Efendi den, sonra da Kara çelebi-za
de Abdülâziz Efendi’den ders «örm üş
tür. Okuma yazma bilmeyen babası Fa
zıl Ahmed’inj tahsiline ehemmiyet veriniştir. Henüz onaltı yaşındayken baba
sının illlm asiyle önce hariç, sonra dahil
müderrisi tayin edilen Fazıl Ahmed b u
arada apaşa-z&de» diye şöhret bulmuş
tur. 1657 yılında yirmi ik i yaşındayken
Sahn-ı seman müderrisliğine yükselmiştir. 1659 senesi ağustosunun 21 inci gü
nü babasının arzı ile vezaretle Erzurum
valiliğine tayin
edilen Fazıl Ahmed'in,
böyle birdenbire meslek değiştirmesi, il
miye mensupları
arasındaki anlaşmaz
lıklardan nefret etmiş bulunmasıyle izah
edilir.
İlmiyeden idareci zümresine
dahil
olan F a îil Ahmed Pasaj Erzurum vali
liğinden Şam valilisine, oradan da Ha*
îeb’e tayin olunmuştur. Valilikleri esna
sında adaletli davranışları ile nazarı dik
kati celbeden Fazıl Ahmed Paşa, Şam’da
bulunduğu
sırada «deşişe» ve «kerihe*
denilen vergileri kaldırtmaya muvaffak
olarak halkın sevgisini kazanmıştı. Vali
olarak en son tayin
edildiği H alebde
daha işe başlamadan İstanbul kaymaka
mı yapılm ak üzere hüküm et merkezine
davet olunmuştur. Dördüncü Mehmed'in
üçüncü defa Eirne'ye gidişi münasebe
tiyle hüküm darın yanında bulunan ba
basının hastalanması üzerine Fazıl Ah
med Paşa da tstabul’a kalamıyarak Edirne’ye gitmiş ve sadaret kaymakamı ol
muştur. Babasının
hastalığı dolay isiyle
48 gün müddetle hüküm et işlerini bizzat
kendisi tedvir etmiştir. K öprülü Mehmed
Paşa’nın ölüm ü üzerine, onun tavsiyesi
ne riayet
eden padişah Fazıl Ahmed’i
sadrıâzamlıga getirmiştir <1 kasım 1661 8 rebl ülevvel 1072).
Sadaretinin ilik günlerinde sıkı fakat
adaletli icra^.tiyle dikkati çeken Fa 2 il Ah
med Paşa İle Şeyhülislâm BursalI Mehmed Efendi arasında geçen şu konuşma.
onun zihniyetini belirtmesi
bakımından
ehemmiyet arzeder. K öprülü Mehmed F a
çanın fazla şiddetinden ve haksız
yere
kanlar dökmüş olmasından şikâyet eden
şeyhülislâma, Fazıl Ahmed Paşa:
«— Eğer babam idam kararları ver
diyse senin fetvan üzerine vermiştir».
Demiş, buna kaşı m üftü:
i
i
*— Verdiğim fetvalar zulmünden kor
kuma mebnidir» diye cevap verince;
,
«— Efendi, sen şeriat hükmüne vâkıf
olduğun halde Hâlikten ziyade mahlûk*
tan m ı korkman lâzım gelirdi?»
Mukabelesinde bulunmuş, bu söz kar
şısında susan m üftüyü azlederek Rodos'a
sürdürmüştür.
i
1
!
j
2107
Sokuliu Mehmed Paşa dan bu tarafa
on seneden iazla sadrıâzamlık eden şah
siyetlerin ilkf olan Fazıl Ahmed Paşa
nm 15 yıllık Sadrıâzamîıgınin 9 senesi
serdarlıkla muharebe sahalarında geçmiş
tir. Avusturya’ya karşı
yaptığı seferde
Uy var'ı zaptetmiş ve 1664 te Vasvar (Vaşvar) sulhünü imzalamıştır. Girit serdarltğın ı bizzat ele almak suretiyle çetin m u
harebeler sonunda Kandlye’yî zaptederek
Adanın fethinin tamamlanmasını ve boylece Sultan İbrahim zamanından beri de
vam eden Venedik harbinin sona erdiril
mesini sağlamıştır. Lehlilere karşı yaptı
ğı seferde 1672 yılında Kamaniçe zaptedilmiş, sonra Lehlilerin Bucaş
muahedesi
şartlarını yerine
getirmemeleri üzerine
bu devlete karşı tekrar sefere çıkmak mee
buriyeünde kalmıştır. Fazsl Ahmed Paşa
bu defakı seferde hastalandığından serhad işlerinin tanzimini başkalarına biraKar ak Edirne’ye dönmüştür (1674). Bun
dan iki sene kadar sonra padişah ordu
ile tstanbul dan Edirne'ye hareket eder
ken Fazıl Ahmed Paşa hasta bulundu
ğundan beraber gidememiş, bllahara yola
çıkmışsa da Çorlu İle Karıştıran arasın
da bulunan Karabiber çiftliğine geldiği
zaman daha ileri gidememiş ve burada
vefat etmiştir (3 kasım 1676). Cenazesi
İstanbul’a getirilerek babasının medfun
bulunduğu Çenberlitaş yakınındaki tür
beye den tedilmiştir.
Kırk bir yaşında hayata veda etmiş
olan Faz;l Ahmed Paşa nın, içkiye fazla
dünkün oluşunun onun ölümüne yol aç-
|
i
!
j
|
i
t iği söılenir. Müverrih Fındîklılı Meh
med Aga bu hususta: «bazı mukarriban
iğ vasiyle şaraba müptelâ ve akibet em
razı istîskaya
uğrayıp sebeb i mevtine
baas oldu» demektedir.
Zamanının müverrihlerinin ve
ken
disini tanıyan yabancı müşahitlerin ittifakla belirttiklerine göre; Fazıl Ahmed
Paşa babası gibi sert ve zulme varacak
şekilde şedit tabiatlı bir kimse delildi.
Haksızlığın olduğu kadar irtikâbın
da
düşmanıydı. Alim, cömert, dürüst, zeki
ve açk kalpli bir insan olan Fazıl Ahmed Faşa taassup derecesinde rüşvetten
nefret ederdi. Köprülü Mehmed Paşa'mn
kusurlarım uzun boylu sayan Silâhdar
Mehmed Ağa bunun da uzun uzun me
ziyetlerini sıraladıktan sonra, cümlesinin
sonunu «zamane vezirlerinin serefrâzı ve
misli bulunmaz gazi bir adam idis diye
bağlar.
Babasının okur yazar
olmamasına
mukabil kendisi âlim bir kimse olan
Fazıl Ah med Paşa sadrazamlığı boyunca
ilme ve ilim adamına kıymet vermiştir.
İlme değer verişini İstanbul'da Divanyolu'nda babasının türbe ve medresesinin
yakınında bir kütüphane kurmakla
da
göstermiş, kendi kitaplığını da buraya
devretmiştir. Kütüphanenin vakfını tale
beye tahsis ve vakıf şartları arasmda bu
rada bazı ilimler tedrisini de zikrettir
miş tir.
j
f
!
[
şü hürmete şayan ve mütevazı İdi; ta
vırları cazipti. Babasının ne İstibdadını,
ne de zulmünü göstermezdi. îttsaün ve
haksızlığın düşmanı ve irtikâbın, hasisli
ğin o derece fevkinde idi ki kendisine
hediye takdim etmek ekseriya nezdinde
işin gördürmemeye muadil olurdu. Her
şeyi çabuk kavrıyan ve müstehzi müfek
kiresi, pek saâJfim olan hafızası, metin
ve emin olan muhakemesi, acık zekâsı
ve birçok delillerini
göstermiş olduğu
hissi selimi hakikati araştırması husu
sunda kendisine hayrete şayan bir su
rette hizmet eder ve hakikate bermutat
en kısa yoldan vâsıl olurdu. Lüzumsuz
sözün düşmanı olduğundan daima büyük
ihtiyat ile ve iyice düşündükten
sonra
ve işi bilerek söylerdi. Daha bidayetinde,
şeriat mesleğine girmeye niyet ettiği va
kitten tetebbuuna nefs-i vakfetmiş olduku ilim, Raab ve Dniestr saîüllerinde ve
Kandiye nin yığıntı ve duman bulutları
nın arasına kadar refiki olmuştur».
Bu sözlerinden sonra Fazıl
Ahmed
Paşa yı tahlile devanı eden Hammer ni
hayet onu Sokullu Mehmed Paşa ile m u
kayese etmekte ve:
«Her ikisi de adaleti ayni derecede
sevmişlerdir, KÖprülü’nün tabiatı, SokulIu ’nunkinden daha haiim. fikri onunkin
den daha malûmatlı îdi»
«Sokullu mahir bir kumandan olmak
la beraber daima sulhu muhafazaya ve
hükümeti kuvvetlendirmeye çalıştığından.
Köprülü ise sulhperver heveslerle doğdu
ğu halde mütemadiyen bir harpten son
ra diğer bir harp çıkardığından ve Ma
caristan’ı teskin etmek bahanesiyle ora
da nifak ateşini şiddetlendirdiğinden, iş
le bu sebeplerden dolaytdır ki Sokullu
ikisinin arasında en afif en büyük ola
nıdır; fakat ondan sonra; Köprülü Ah
med Osmanlı imparatorluğunun inanını
tutmuş olan birinci devlet adamıdır» de
mektedir.
Cok dürüst ayni zamanda cömert ol*
duşundan
servet
biriktiremedigi için
hayratı b abasını nk ilerle kıyaslanamıyacak derecede azdır. Fazıl Ahmed P aşa
nın Uy var, Kamaniçe ve Kandiye'de birer
camisi, îzmird'e de inşaatı sonradan ta
mamlanan kârgir bir hanı vardır.
Devlet adamı olarak Fazıl
Ahmed
Paşa, babasının şiddet yoluyle yaptığını
tedbir, iz’an, adalet ve tatlılık yoluyle
yapmıştır. Babası
memleket dahilinde
şekavet ruhunu
söndürdüğü ve ülkede
nizam ve disiplini temin ettiği cihetle.
Fazıl Ahmed
Paşaya da devleti eski
satvetine kavuşturabilmek için gayret sarfetmek düşmüştür. Nitekim Osmanlı dev
leti, bunun sadareti zamanında, Avrupa
taraimda, sınırlarının en geniş haddSne
ulaşmıştır*
Meşhur müverrih Hamnıer m uhtelif
müelliflerin mütalealarınt tetkik ve ken
disinin de icraatını da gözden geçirdik
ten sonra onun hakkında şöyle diyor:
«Fazıl Ahmed Paşa uzun boylu ve
bir derece balık eürtdeydL Gözleri iri ve
epeyce acık, rengi cok beyazdı. Görünü
Bibliyografya :
Silâhdar Findıklılı
Mehmed Ağa ; Silâhdar tarihi C; 1. Raşid;
Tarih C: 1. Hammer (M. Ata); Devlet-i
Osmaniye tarihi C: 11. Mehmed Halife;
Tarih-î GılmanL
Hüseyin Hüsameddin;
Amasya tarihi C: 4. Anmed R efik ; Köp
rülüler. Abdi Paşa; Vekayinâme (Bağdad köşkü
kitaplığı no: 217). Ahmed
Muhtar: Sen Gotar'da Osmanlı ordusu.
Haşan Ağa; Cevahir-üt-tevarih (Esat £ •
fendi kütüp. no: 2242). Osman-zâde Taib;
Hadikatülvüzera. Defterdar Sarı
Meh
med Paşa; ¡Zübdetü’l-vekayi (Esat Efen
di kütüp. no: 2382). îslâm Ansiklopedisi.
2108
■
dolayısiyle muharebenin durakladığı ay
de kalmakla beraber hiç bir işe yarama
dı.
larda gerek Venedik doçu gerekse baş
kumandan Morosini ile sulh ve kalenin
1668
haziranında asker tekrar met
teslimi hususunda muharebe ediyordu.
rislere girip muhasaraya şiddet verilmek
Buna rağmen Kandiye muhasarası
le beraber Kandiye mukavemete devam
uzadıkça uzuyordu. Muhasara uzayınca
ediyordu. Kandiye’yi raptetmeden sadrıSultan Mehnıed 1668 martının sonunda
âzamın Girit’ten ayrılmıyacağmı anlıyan
Tesalya Yenişehir'ine geldi. Tabii padi
Venedikliler, türlü hile ve tedbirlere baş
şah Kandiye’deki vaziyetten çabuk ça
vurarak muhasaranın gevşetilmesi çare
buk haberdar ediliyordu.
lerini araştırıyorlardı. Bu sebepledir ki
1668
yazında muharebeler yenidenYenişehir'de bulunan padişaha bir elçi
gönderdikleri görüldü. Sultan Mehmed
şiddet kesbettiği sırada
Fazıl Ahmed
elçi ile görüşmeden önce sadrıâzama bir
Paşa. Venediklilerin Kandive’deki topla
hatt-ı hümâyun
göndererek; kalenin
rı büyüklüğünde toplar döktürmüş ve
zaptı mümkünse bunu elçiden isteyece
bunlarla Türk ordusunun ateş kudretini
ğini, şayet muhasara bir sene daha de
daha da artırmıştı.
vam edecekse buna asker ve malzeme
1667/1668 kışını İstanbul’da geçirmiş
yetiştirilemiyeceğini (Tarih-i Raşid C: 1
olan Kaptan-j derya Kaplan Mustafa Pa
S: 214) bildirdi. Bundan müteessir olup
şa Girit sularına avdet ettiği sırada, papa
endişe duyan sadrıâzam, kalenin zaptı
Dokuzuncu Clément da Venediklilere
ihtimali yaklaşmışken muhasaradan vaz
bir yardım filosu göndermişti. Bu filoda
geçilmenin doğru olmayacağı hususunda
sözde Sultan Mehmed’in kardeşi olduğu
padişahı ikna etti. Bir taraftan da kaptan
ilân edilen dominiken rahibi Padre Ot
paşanın kışı Ağriboz'da geçirmesi husu
tomane (Hammer, C: 11, S: 213) da var
sunda gereken tedbirleri aîdı.
dı. Papa ve Venediklilerin manevi bir si
lâh şeklinde kullanmayı
düşündükleri
Venedikliler 1668 kasımında padişa
bu adam harbin sonuna kadar Kandiye’
ha, daha sonra da veziriazama elçi gön-
Kandiye şehri, kalesi ve limanını gösteren bu kroki 1651 de Venedikli
Marco Rosclıini tarafından yapılmıştır
Fransız kuvvetleri kumandanı Duc de
N'oaiIIes’in halkın ricalarına rağmen
Kandiye’yi terketmesi (İtalyanca bir
albümden)
dererek vergi vermeleri şartiyle Kandiye’nin kendilerine bırakılmasını istedi
ler. Fakat sadrıâzam bunları kabul et
medi. Bu senenin kışı metrislerde geçi
rildi. Mücadeleye Fransızların yolladığı
yardımcı kuvvetler de katılmaktaydı.
1669 yazı gelince mücadele kışa nısbetle
tekrar şiddetlendi. Venedikliler Malta,
Papa ve Fransızlardan yardım gördük
leri cihetle bu derece uzun muhasaraya
mukavemet edebiliyorlardı. 1669 ağusto
su sonlarında başkumandan Morosini ile Fransız kuvvetleri kumandanı Duc
de Noailles arasında ihtilâf çıkması ve
nihayet müttefik donanmasının geri çağ
rılması Venediklilerin sulha
yanaşmalarına yol açtı.
Hasid tarihinde (C : 1. S: 240) on
dört
maddesi
kaydedilmiş,
Ahmed
Refik'in
»Köprülüler - Fazıl Ahmed
Paşa» isimli eserinde (Sayfa : 63)
tamamı nakledilmiş olan muahedenin önemli maddeleri şunlardır:
1 — Kan diye kalesi bütün top ve
cephanesi ile teslim edilecek.
2 — Kandiye’deki asker şehri terkedecek, ahali de gidip gitmemekte serbest
olacaktır.
3 — Suda, Esper Longa (Spirna Longa), Granbusa (Grabiye)
Palankaları
Venediklilerde kalacak, (Buralar m ua
hedenin imzasından 21 sene sonra Girit’e
ilhak edilecektir).
4 — Bosna tarafındaki Klis kalesi
Venediklilerde kalacaktır.
5 — İstanbul'da Galata’da Venedik
balyosu oturup muayyen bir yeri olacak
Venedikliler sair iskelelerde de balyos
bulundu ra bilecek.
6 — Akdenizde Osmanlı idaresinde
ki adalara Venedikliler tecavüzde bulun mıyacak.
Muahedenin imzasından ve içindeki
Venediklilerin ve şehri terkedeceklerin
gitmesinden sonra 27 eylülde kalenin anahtarları teslim alınarak Türk kuvvet
leri kaleye dahil oldu. Fazıl Ahmed Pa
şa kaleyi tamir ettirmek ve Girit’te ara
zi tahririni yenilemek için kışı adada ge
çirdi. Bu arada yirmi sen ed enberi itaatsızlıkta bulunan Mora güneyinde sakin
Osmanlı - Venedik Sulhu
Venedikliler müşkül du
rumda kalınca nihayet kale
yi teslim edeceklerini
Osmanlı serdarına bildirdiler.
Bunun üzerinedir ki,
Os
manlI hükümeti adına Halep
valisi Şişman İbrahim Pa
şanın riyasetinde kul kethü
dası Zülfikâr Ağa, küçük
tezkireci Ahmed Ağa ve ter
cüman Panayot
Efendi’den
mürekkep heyet altı günlük
müzakereden sonra onsekiz
maddeden ibaret bir muahede
imzaladılar (5 eylül 1669).
2110
Manyotlar'ın da itaatim temin eden Fa
zıl Ahmed Paşa 1670 haziran sonlarında
Edirne'ye geldi.
Gerek muhasara müddeti, geıekse
aefıid m ikdan bakımından Kandıye fet
hi kadar Osmanlı devletine pahalıya mal
olan başka bir fetih hadisesi mevcut de
ğildir. Girit’e ayak basıldığı
tarihten
muahede akdine kadar geçen 24 sene 2
ay 12 günlük müddet zarfında harp de
vam etmiştir. Kandiye:niıı yalnızca Fa
zıl Alım ed Paşa tarafından muhasarası
iki buçuk sene sürmüştür. Muhasaranın
sadece bu k;smında karşı taraftan 29 bin,
Türklerden 181 bin kişi can vermiştir.
1663 - 1664 OSMANLI A V üST LRİ'A HARBİ
Köprülü-zâde Fazıl Ahmed Paşa sa
darete getirildiği sırada devleti meşgul edecek en mühim dış mesele Venedikliler
le cereyan eden muharebe idi. Köprülü
Mehmed Paşanın bir sefer icrasına se
bep olan ve bilâhara serdarları da uğraş
tırmış olan Erdel işi, Apafi Mihal’in kıral nasbi üzerine tavsiye edilmiş gibiydi.
Apafi’nin rakibi olan Kemeny'nin, Fazıl
Ahmed Paşanın sadarete tayininden iki
buçuk ay sonra maktul düşmüş olması,
Erdel’in daha fazla sükûnete kavuşması
na âmil olacak bir hadise idi. Onun için
padişah ve hükümet erkânı Venedik har
bi üzerine dikkatlerini daha geniş çapta
çevirebildiler.
Raşıd ve Silâhdar Fındıklıh Mehmed
Ağa gibi Osmanlı müverrihlerinin belirt
tiklerine göre; Sultan Mehmed bir gün
Venedik harbi işine sadrıâzamm dikka
Kandlye muhasarasını deniz tarafından gösteren bu resim Ricaut’dan alınnııgtır
2111
tini çekmiş, bunun üzerine 24 eylül 1662
jîüııü yapılan divan toplantısında, şimdiye kadar müteaddit defalar deniz harbi
tecrübesinin geçirilmiş olduğu mütaleasiyle, Bosna tarafındaki Venedik cephe
sine karşı karadan bir sefer icrasına ka
rar verilmiştir. Bu karardan sonra, o ta
rafta yolların bozuk veya hiç bulunma
yışı dolay isiyle, yol iıışa edilmek üzere
faaliyete geçilmiş, bir taraftan da sefer
için eyâletlere gerekli hazırlık emirleri
yazılmıştır.
- îşte bu kararlardan sonra padişah
Dördüncü Metımed ilkbaharın başların
da devlet erkâm ile birlikte İstanbul’dan
hareket ederek Edirne’ye geldi (7 nisan
1663 — 28 şaban 1073). Dördüncü Mehmed'in pek sevdiği Edirne’ye gelindik
ten sonra Avusturya sınırından bazı ha
berler alındı. Erdel meselesini bahane eden AvusturyalIlar hudutta tehdiikâr bir
vaziyet takınmışlar, Erdel hududunu b il
fiil tecavüzle Szekelhyd kalesini işgal
ettikleri gibi, Kanije civarında da Zriuyivar (Serinwar) adlı yeni bir kale inşa
etmişlerdi. Bu haberleri müteakip aktedilen toplantıda, Venediklilere karşı hazırlanmakta olan seferden vazgeçilerek,
daha kuvvetli ve daha tehlikeli bir ha
sım olan Avusturya’ya karşı sefer icrası
kararlaştırıldı.
del’deki Szekelhyd kalesinin
tahliyesi
iîe Kanije kalesi civarında inşa edilen
Zer in var (Yenikale) in yıkılmasını ve
Erdel'de mevcut Avusturya askerinin bu
topraklardan çıkmasını (Tarih-i Raşid.
C: 1, S: 30) istedi. AvusturyalI"lar, Erdel'deki taleplerinden vazgeçmediklerin
den Osmanlı ordusu yürüyüşüne devam
etti. Essek (Özsek) e varıldığı zaman Avusturya heyetini yanma davet edip ken
dileri ile ikinci defa görüşen Fazıl Alımed Paşa, daha önceki isteklerini tek
rarladıktan başka, Kanunî devrindeki
verginin, yani 1606 Zitvatorok muahede
sinde kaldırılmış olan yıllık 30 bin altunun Ödenmesini istedi. Avusturya heye
ti, yıllık vergi işini imparatora arzedemiyeceklerini, fakat diğer istekleri h ü
kümdarlarına bildireceklerini söylediler.
Osmanlı ordusu yürüyüşüne devam
eder, iki defa da müzakere tarzında elçi
lerle görüşülürken. Sadrıâzam Fazıl A h
med Paşa ile Avusturya başvekili Duc
de Sağan arasında ayni mevzu üzerinde
mektuplar teati edilmekteydi. Elçilerin
görüşmesine ve mektupların teati olun
masına rağmen anlaşma m üm kün olma
dı. Zaten Osmanlı ordusu bir hayli yol
katetmiş, ayni zamanda AvusturyalIların
oyalama siyaseti güttüklerinden de şüpnelenmişti.
Fazıl Ahmed Paşa’nm Edirne’den
hareketi
Uyvar üzerine yürünmesine
karar verilmesi
Ordunun serdarlığına tâyin olunan
Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa mutad me
rasimleri müteakip 13 nisan 1663 te Edirne'den hareket etti. Serdar-ı ekrem
ordu iîe Belgrad’a giderken, Avusturyanın Osmanlı devleti
nezdindeki elçisi
Reninger de beraberce yola
çıkmıştı.
Belgrad'a varıldığı zaman iki Avusturya
temsilcisi ile daha karşılaşıldı. Bunlar
dan biri Viyana'dan gönderilen yeni elçi
Baron de Goes, diğeri de evvelce Tamşvar valisi A li Paşa nezdine gönderilmiş
olan (Hammer, C: 11. S: 97) Berin adın
daki şahıstı. Bunlar üçü birleşerek sadnâzamdaıı müzakere talebinde bulundu
lar.
Fazıl Ahmed Paşa sefere çıkmış hal
de bulunmasına rağmen müzakere tale
bini reddetmedi. Vaki görüşmede; Er
Ordunun Budin’e vasıl olmasından
sonra sadrıâzam ordu erkânı ve ocak ağalarını toplıyarak bir görüşme yaptı
(16 temmuz 1663). Toplantıda: Uyvar,
Komaron ve Yamkkale’den hangisinin
üzerine yüıünmesinin isabetli olacağı hu
susunda herkesin fikrim söylemesini is
tedi. Fakat hemen herkes «ferman sultammındır, biz padişah-ı islâmın kulla
rıyız; her ne tarafa fermanınız olursa
can ve baş ile çalışırız*, cevabını verdiler.
Bu durum karşısında, gerek düşman va
ziyetinden casuslar vasıtasiyle haberler
alan, gerekse mevzubahis kalelerin du
rumlarına dair esaslı bilgi edinmiş bulu
nan Fazıl Ahmed Paşa, her üç kalenin
(Tarih-i Raşid C: 1, S: 34) yol, nüfus,
tahkimat ve stratejik vaziyetlerini izah
la, Uyvar’a yürümenin müreccah bulun
2112
duğunu şöyle belirtti: «Uyvar büyük bir
kaledir; hem de Çasar’m ikinci vezirinin
oturduğu yerdir. Köy ve kasabaları ma
murdur, altun ve gümüş madenlerinin
mevcudiyetiyle meşhurdur. Uyvar'm zap
tı etrafındaki köy ve palankalarla bir eyâletlik yerin padişah mülküne ilâvesini
Bağlıyacaktır*. Sadnâzamm bu izahat ve
mütalealarını müteakip Uyvar'a yürün
mesi kararı alındı.
Ordunun gideceği yer de k afi şe
kilde tâyin olununca, Sadrıâzam Fazıl
Ahmed Paşa, Budin kalesinde misafir edilmiş bulunan Avusturya elçilerini ça
ğırttı. Bunlarla vaki görüşmede; Osman
lI ordusunun Uyvar'a yürüdüğü belirtil
dikten sonra Kanije tarafındaki kalenin
yıkılması ve Erdel’de işgal eyledikleri
yerlerden çekilmeleri talebinden başka,
ya Kanuni zamanındaki 30 biıı altun ver
giyi, veyahut da Zitvatorok muahedesin
de zikredilen 200 bin kuruşu vermeleri
istendi. Elçiler vergi işinin mevzuubahis
olamıyacağıııı beyan ettikleri cihetle,
kendilerine ı-uhsat verildi.
Uyvar muhasarası ve zaptı
Fazıl Ahmed Paşa’nm idaresinde Budin'de toplanmış kuvvetler yüz bin kişiyi
buluyordu. Sefere karar verildiği zaman
Szel»elyhid kalesinin o devirde yapılmış
bir krokisi (Macarca «A Magyar Ncmzet
Törtenete» adlı eserden)
orduya iltihakı hususunda Kırım Hanına
da mektup yazılmıştı O sırada Kırım'dan
ayrılmayı doğru bulmayan Han ise, oğlıı
Ahmed Giray idaresinde yüzbin Tatar as
keri göndermişti. Ayrıca Ahmed Giray'm
kardeşinin emrinde 15 bin Kazak askeri
varaı. Osmanlı devleti böyle büyük bir
ordu ile Avusturya üzerine yürürken Îmf. ara tor Leopold, İsveç’ten vardım iste
miş, fakat iki hükümdar bu hususta uyuşamamıştı. Bu bakımdan Avusturya-
Drava üzerinde Türk ordusunun geçiş noktası olan Essek (Ösek) den bir görünüş
(Macarca «Tolnai Vilagıortenelme» adlı eserden)
2113
i
lıîar, Osmanlılarla mücadele içinde ken
di im kânları ile başbaşa demekti.
Osmanlı ordusu 30 temmuzda Budin’den hareket etti. Fazıl Ahmed Paşa h a
reketten evvel Gran ( Esztergom ) önün
de bir kale inşasını emretmişti. Buraya
gelindiğinde kalenin inşaatı bitmemiş ol
duğundan dört gün beklendi. Sonra Esztergom’dau karşıya Ciğerdelen (Parkany)
sahrasına geçildi. Bu arada Uy var (Neuhausel) kumandanı Forgaes’ın, bir harb
hilesi ile. Ciğerdelen’e geçen kuvvetlerin
bir kısmına taarruz etmesi temin olundu.
. Hu taarruz Forgacs’a beşbin maktul ve
bin esirlik zayiata ( Tarih-i Reşad C: 1,
S: 39 ) maloldu.
Ordu Ciğerdelen’de Tuna’nın sol sa
hiline geçince Sadrâzam, Serdar Ali Pa
şa, Kaplan Mustafa Paşa ve Budin Valisi
Hüseyin Paşa’yı Uy var’a giden yol üze
rindeki köprüleri inşa ve muhasara için
£ ereken hazırlıkları ifa vazifesiyle iler
den gönderdi.
Uyvar muhasarasına 17 ağustos ( 13
muharrem ) günü başlandı. Orta Macar
beylerinden olan kale kumandanı For
gacs’a evvelâ teslim teklifinde bulunuldu
ise deTForgacs bunu reddetti. Kaleyi m u”
hasara eden Osmanlı askeri dört kola ay
rıldı. Sadrâzam Fazıl Ahmed Paşa bu
kollardan birine bilfiil nezaret ediyordu.
Muhasaranın başlamasından on gün son
ra Kırım H anının oğlu yüzbin kişilik Ta
tar askeri ile geldi. Ayni gün Eflak ve
Boğdaıı voyvadaları öa birer miktar kuv
vetle Uyvar önüne ulaştılar.
Bu sırada İmparator Leopold’ün ku
mandanlarından Montecuculi’niıı 30 bin
kişilik kuvvetle (Silâhtar tarihi C: 1, S:
273 ) Uyvar’ın imdadına gelmekte oldu
ğu öğrenildiğinden, Fazıl Ahmed Paşa
bunlara karşı Tatar, Kazak, Eflak ve
Boğdanlılardan mürekkep seksen bin k i
şilik kuvvet şevketti. Kaplan Mustafa Paşa’nın emrine verilen bu kuvvetler Moııtecuculi'yi mağlûp edip kaçırdıktan son
ra Kırım askerleri Viyana önlerine kadar
uzanan bir akın, hareketinde bulundular.
Serdar-ı ek rem Fazıl Ahmed Paşa
muhasara boyunca asker ve kumandan
ları teşci faaliyetinden geri durmadığın
dan, kalenin zaptı için sıkı bir şekilde
çalışılıyordu. Müdafiler pek çok tüfek ve
top mermisi yağdırmakla beraber Türk
kuvvetleri yılmadan işine devam edi
yordu. Top gülleleri ile surlarda g e d ik le »
açıldığı, lâğım patlatılarak yıkıntılar
meydana getirildiği ve nihayet toprak
Osmanlı ordusunun Uyvar muhasarası
(Macarca «A Magvar Nemzet Törtenete» adlı kitaptan)
2114
I
¡-ürülerek surlara yaklaşıldığı cihetle
daha ilerisinde bir arazi parçası ele ge
Uvvar miidafiieri şehrin elden gitmek
çirilmiş oluyordu. Alman tarihçisi Hamüzere olduğunu görüyorlardı. Kale kunıer bu münasebetle şöyle der:
ı.mndanı Forgacs, Uyvar zaptının elle tu*
İşbu Uyvar fethi, Zitvatorok müsa'.ulur hale geldiğini görünce, müdafileri
lehasmm mütemadiyen yenilenmesi ile
esir olmak veya ölmekten kurtarmak is
yarım asırdan beri teaaiıhür etmiş olan
tedi. Bu sebepledir kî ; muhasaranın otuz
Macaristan aleyhine muhasamatın yeni
sekizinci günü kalenin Beç kapısının üze
lenmesinin ilk vak’ası olduğu için bütün
rinde emaıı bayrağının çekildiği görüldü.
Almanya’da derin akisler bırakmıştır. ABunun üzerine kaleden gönderilen heyet
vusturya İmparatorluğu memleketlerinin
şu şartların (Tarih-İ Raşid C: 1, S: 47)
Türkler tarafından istilâsına dair hiçbir
kabulü takdirinde Uyvar’ı teslim ede
zaman bu sene ile bundan sonraki sene
ceklerini bildirdiler :
ler zarfında çıkarıldığı kadar eserler, va
1 — MaL ve canlarına zarar veril
azlar. ruzname, keşfiyat, nasihatler, teşiri iyec ek,
viknâmeler ııeşrolunmamıştır. Uyvar ka
2 — Ordunun içinde geçmivecek ve
lesine o kadar üstün kuvvetlerle hücum
Tatarların yüzünü görmiyecekler.
olunmuş, muhasara o kadar şiddetle ida
3 — Mallarını nakletmeleri Içııı bin
re edilmiş, o kadar çok sürmüştür ki.
araba tahsis olunacak.
bugün bile Avusturya - Macaristan’da zi
4 — Uyvar müdafilerinin
harpte
yade ibrazı mesai olunduğundan ve nagayret gösterdiklerine dair imparatora
kabili tezelzül bir mukavemet gösteril
ibraz edilmek üzere ellerine mektup ve
diğinden bahsolunmak istenilirse *‘\eurilecek.
hausel önünde bir Türk gibi" derler».
5 — Avusturya askeri kaleden çık
madan Osmanlı askeri içeri girmiyecek.
Neograd ve Nytra kalelerinin zaptı
6 —- Müdafilere yeteri kadar zahire
ve sadrıâzamın Belgrad’da
verilecek.
kışlaması
7 — Yaralılar iyileşinceye kadar Uvvar’da kalacak.
Avusturyamn Osmanlı sınırı yakı
8 — Kaleden çıkıldığında bayraklar
nında en mühim mukavemet şeddi adde
açıp trampetler çalınarak gidilecek.
dilen U yvaı’dan sonra bu civarda birkaç;
kale daha alındı. Bunlardan birisi olan
Avusturya heyetini dinliyeıı Fazıl
Neutra ( Nytra ) Hüseyin Paşa tarafın
Ahmed Paşa, son maddeyi söyledikleri
dan, Neo^rad ( Novigrad) Kaplan Mus
( Silâhdar tarihi C: 1, S: 280) zaman :
«— Utanmazsanız
böyle
yapmaya, yapın,
tablhanenizi döğün, borularınızı ça
lın, bayraklarınızı açıns- de
di. Ve bir günlük zahire ile
mallarını nakil için dört yüz
araba verileceğini ve Komaron adasına kadaı nakledi
leceklerini bildirdi.
Böylece o gün akşam üzeri Uy
var işgal olunup kale burç
larında Türk bayrakları dal
galanmaya başladı (24 eylül
1683 - 21 safer 1074). Fazıl
Ahmed Paşa, Uyvar’ın zap
tından sonra surlarını tamir
ve içerisine dört bin kişilik
Nytra'nın onvedinci asrın ikinci yarısında ya
muhafız asker, mühimmat
pılmış bir resıtıi (Macarca «A Magyar Nemzet
ve erzak koydu. Uyvar fethi
Törtenete» adlı eserden)
ile istilâ devri
sınırlarının
2115
tafa Paşa tarafından zaptedildi. Ayrıca
Leu-enz ( Leva ) alındı. Bu arada İIo:avya ve Sılezya'ya akın eden Tatarlar
yirmi dört bin esir alarak geri döndüler.
Uy var ve sair kalelerin fethini m ü
teakip Fazıl Ahmed Paşa topladığı mec
liste ; hudut yakınında bir yerde kışla
manın mı, İstanbul'a dönmenin mi m üna
sip olacağını görüştü. Kumandanlar, düş
man kuvvetlerinin ezilmemiş olduğuna
dikkati çekerek o taraflarda kışlamanın
lüzumunu belirttiler. Bu fikri doğru bu
lan sadrıâzam da Belgrad’da kışlamaya
karar verdi.
Erdel Beyi Apafi Mihal, müteaddit
mektuplar yazılarak sefere çağırıldığı
halde muhtelif bahaneler ileri sürerek
yerinde kalmaktaydı. Ordunun Uyvar’a
ulaşmasından sonra tekrar çağırılan Er
de! Beyi nihayet kalenin fethinden sekiz
gün sonra ordugâha geldi. Fakat sadrıâ-
zam ona itimad telkin edebilmek için ge
cikmesine ses çıkarmadı.
Beigrad'da kışlamaya karar vermiş
olan Fazıl Ahmed Paşa Budin'e geldiği
zaman Erdel Kralı, Eflak, Boğdan voy
vodaları ve Kazak Beyine ilkbaharda or
duya iltihaklarım emrederek memleket
lerine dönmelerine izin verdi. Budin’de
iken Avusturya elçisini kabul eden sadrıâzam, imparatorun başvekili Dııc de
Sagan'a hitaben ( Tarih-i Raşid C: 1, S:
55 } yazılmış bir mektup vererek Viyana’ya gönderdi. Bundan sonra Belgrad’a
gitmek üzere Budiıı’den ayrılan sadrâ
zam, imparatorun vali ve kum andanla
rından Zrinyi ( Zırin-oğlu ) nin memle
ketini vurmak üzere Kaplan Mustafa Pa şa kumandasında elli bin Tatar, on bin
ç,önüllü şevketti. Bundan sonra yoluna
devamla, askerleri kışlaklarına tevzi,
kendisi de aralık 1663 başında Belgrad’a
vâsıl oldıı.
A vusturyalIların kış ta
arruzunun defedilmesi
Osmanlı ordusunun kış
laklara dağılmasından sonra,
bundan istifade etmek iste
yen ve Türklerin kışın h a
rekât yapmıyacağım hesap
layan AvusturyalIlar, Uyvar’ın
kaybına
mukabele
teşkil etmek üzere âni ham
lelerle bazı yerleri almak is
tediler.
Peçuy (üstte) ve Kanije (sağ
da) kalelerinin 1664 vı(ı başla
rında AvusturyalIlar ve mütte
fikler tarafından
muhasarala
rım tasvir eden bu resimlerin
ikisi de Macarca
«\ Magyar
Nem7et Törtenete» adiı eserden
alınmıştır.
2116
Bu plânın tatbiki gayesiyle, Gene
ral Zrinyi ( Osmanh tarihlerinde Zırinuğlu ) General Hoheıık)he ile birleşerek
30 bin piyade ve süvari asker ve 40 top
( Silâlıdar tarihi C: 1, S: 311 ) ile hare
kete geçti ve Tiirklere ait Berztnce, Babocsa ( Babofça ) yi aldıktan sonra SiSetvar'ı muhasarava başladılar ( 24 ocak
1664) .
Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa vazi
yetten haberdar olunca Tatar askerleri
nin ve yakın kışlaklarda bulunanların acele yetişmeleri için emir verdi, kendisi
de 2 şubat’ta Belgrad’dan yola çıktı. Kış
çok şiddetli olduğundan etraf kar ve buz
larla örtülü idi. Bu yüzden askerler çok
güç şartlar altında yol katediyorlardı. Siîietvaı- Önündeki su donmuş olduğundan
Avusturyahlar buzlar üzerinden yürüyüp
geçerek kaieye hücum ediyorlardı. Fakat
Türk askerinin harekete geçerek üzerle
rine gelmekte olduğunu duyunca, Sigetvar muhasarasını bıraktılar ve Essek (Esek, Ösiyek) köprüsünü kesip Pecs (Peçuy) i kuşatmaya karar vererek bu ka
rarı tatbike koyuldular.
AvusturyalIların hücum ettikleri sa
haya en yakın yerde Tatar askerleri kış
lamaktaydı. Fakat bunlar emredilen ye
re yetişme işini soğuklar dolayısıyle çok
yavaştan aldılar. Maamafih bir müddet
sonra civardaki Osmanlı askeri Peçuy'a
yaklaştığı cihetle üç taraftan ateş arasın
da kalmak istemeyen General Zrinyi oniki günlük bir muhasaradan sonra Feçuy önünden de çekilmek zorunda kal
dı. Kış soğukları tabii Avusturya ordusu
için de büyük müşkilâta âırtil olmaktay
dı. Nitekim Zrinyi’nin askerlerinin bazı
larının elleri ayakları donmuştu. Onlar
Peçuy önünden çekilirken arkalarından
yetişen Kaplan Mustafa Paşa kendileri
ne bir miktar zayiat da verdirmiş tir.
Netice itibariyle AvusturyalIların kiş
taarruzu böylece defedilmiş olduğundan
Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa yoldan ge
riye dönerek 21 Şubat 1664 te Belgrad’a
dâhil oldu.
serdarı orduyu buna göre hazırlamaya
çalıştı. Uyvar’ın Türkler tarafından zap
tı Avrupa’da bir hayli heyecan yaratıp
derin akisler uyandırdığı cihetle Avus
turya'ya etraftan yardım elleri uzandı.
Bu cümleden olarak ; İspanyollar, Sak
sonya ve Brandenburg para ve asker yar
dımında bulundu : Fransa Kıralı Ondördüncü Louis de beşbin Fransız gönüllüsü
gönderdi. Buna mukabil sadrıâzamın or
dusu da Anadolu tarafından gönderilen
kuvvetlerle geçen seneye nisbetle eliibin
kişi ( Silâhtar tarihi C: 1, S; 32G ) fazla
laştı.
Fazıl Ahmed Paşa casuslar vasıtasiyIe düşmanın durum ve niyetlerinden azçok haberdar oluyordu. AvusturyalIların
Essek köprüsüne bir taarruz yapabilece
ğini tahmin ettiğinden burasını takviye
için tedbirler aldı. Bu sırada 15 bin ki
şilik bir Avusturya kuvvetinin Kytra
( Neutra ) kalesini, birkaç gün sonra da
60 bin kişilik başka bir kuvvetin de Kaııije’yi muhasara ettikleri haberini aldı
ğından her iki kalenin de imdadına derral kuvvet şevketti. Nytra kalesi fazla
dayanamayarak düştü ise de burayı alan
AvusturyalIlar imdat kuvvetinin vaklaş-
Zerinvar'ın zaptı vc
kalesinin yıkılması
AvusturyalIların kış taarruzu Fazıl
Ahmed Paşa için uyartıcı bir tesir yap
mış olduğu cihetle. Osmanlı ordusunun
Zrinyi (Zırin-oğlu) (Maearca
«A Magyar Nemzet Törteııete» den)
Zemliıı sahrasına çıkaıı. 7 mayısta da
Zem lin’den harekete geçen Serdar Fazıl
Ahmed Paşa Kanijeye doğru teveccüh
etmişti. Kanije muhasarasını bırakan Avusturva kuvvetleri bu şehrin güney ba
tı tarafında, Mur nehri ile Drava’m n kav
lağında ve Drava’nın sol sahilindeki Yeısikale (Zerinvar) ye çekilmişti. Sadrıâzam da Kanije önüne geldikten sonra,
muahede ahkâmına mugayir olarak ya
pılmış olan bu kaleye doğru teveccüh
etti. Zerinvar yirmi günlük muhasara ne
ticesi zaptedilerek kalesi yıktırıldı, Dal^a sonra bu civarda (Komaroıı (Kıskomorn), Beleska, Egerwar, Kemendwar.
küçük kale ve palankaları alındı. Bunlar
dan önce düşmanın geçen yıl elde etmiş
olduğu Babofça ve Berzence de kolayl.kia istirdat edildi.
Yenikale (Zerinvar) (Maearcâ
«A Magyar Nemzet Törienetc» den)
ması üaerine kaçtılar. Kanije'yi kuşatan
ve Osmanîı tarihinlerinde Zirin-oğlu ve
Balcan-oğl^f diye zikredilen Avusturya
kumandanları ise, Osmanlı ordusunun
yaklaştığını duyunca muhasarayı çözüp
çekildiler.
Nisan ayı ortalarında Bel<;rad’dan
S ulh muahedesinin hazırlanması
Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa Zerin-
C ijgrdelgo
VotUd
Jir\atofOİc iP ’
v»yç*a
'Kir*d
lito n i - B d g r v l
Sttkelvhid
(C ro u • vs 4fj f ın |
'»jvtr
CjnkurUno
Çoidni
M A C A R İŞ T A N
\Vnı>La|e
Sicetvar
1
Se je d ip
«TÛ—
• L‘'‘ °l
Sou,
sabin •
SLOV EN YA
• K a r a n - y t* *
BANAT
Pelervarad
«t*.
— SUniuuoeı
Pançova
M cha d i yr
/ « n lin
d
BOSNA
TUN i VKKIl
SıRÖlST AN
Osmanlı ordusu ile, Avusturya ve müttefiklerinin I6B3-S4 yılları arasında cere
yan eden hareketlerini ve karşılıklı olarak muhasara veya zaptettikleri yerleri,
nihayet Sen-gotar'a gelişlerini gösterir harita.
2118
varı aldıktan sonra kuzev istikametime
yöneldi. Avusturya kumandanı Montecuculi de bu sırada Raab nehi'inin sağ kı
yısındaki Avusturya arazisini korumak
üzere o tarafa koştu. Kuvvetli Türk or
dusu ilerlediği yeri zaptediyor. ayrıca
akın hareketleri yüzünden Avusturya'
nın bazı yerleri tahribe uğruyordu. Bu
bakımdan, Avusturya için eıı doğru ha
reket sulhe yanaşmaktı. Nitekim sacirıâzam Raab nehri kenarındaki Czakany
( Çakan ) mevkiine geldiği zaman bu ne
tice doğdu. Avusturya başvekilinden ge
len mektup üzerine, ordu ile beraber ge
tirilmekte olan ve Osmanlı tarihlerinde
imparatorun kapı kethüdası niye zikre
dilen elçi Simon Renitıger ile muharrem
salı (29 temmuz 1664) günü gece yarısı
na kadar cereyan eden müzakere sonun
da on maddelik bir muahede metni ha
zırlandı. Fazıl Ahmed Paşamın tensibi
üzerine, muahede tasdik olununcaya ka
dar ( Silâhdar tarihi C: 1, S: 3â7 ) Os
manlI ordusu muhasematı devam ettirnıo
hareketinde serbest olacaktı.
Sen G o tar m uharebesi
Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa Csakany
mevkiinde Raab suyunu geçmek istedi,
fakat karşıda Avusturya kuvvetleri bu
lunduğundan geçiş mümkün olmadı. Bu
,
..
Müttefik orduları kumandam
Monteeuccoli.
sebeple nehir boyunca batı istikametin
de ilerliyerek Saint-Gottard (Sen Gotar)
mevkiine geldi. Avusturyanm İtalyan asıIlı meşhur kumandanı Montecuculi
( Mcnteeuccoli ) Alman, Fransız, İspaıı-
-t —
Sen-gotar savaşında düşmanın mukabil hücumu ile yenilmeye uğrayan Osmanlı
kuvvetlerinin Raab suyundan geçişi (Resimlerin ikisi de Macarca «A Magyar
Nemzet Törfceııete» adlı eserden alınm ıştır)
2119
yol, Çek vesaireden mürekkep Avustur
ya kuvvetlerinin başındaydı. Sen Gotar'da iki taraf kuvvetlerini Raab suyu ayı
rıyordu. OsmanlI ordusu 6 muharrem (30
temmuz) da Sen Gotar'a gelince nehre
muvazi sırtların gerisine çadır kurdu. O
arada Osmanh t.-pçusu karşıya ateş açtı
ğından, Maııtecuculi kuvvetlerini orma
nın içine çekti.
Fazıl Alımed Paşa Raab suyunu kar
şıya geçerek Raab kalesine doğru ilerle
mek istediğinden, burada Avrupa tarih
lerinin pek fazla süsleyip şişirerek an
lattıkları bir muharebe cereyan etti.
Fazıl Ahmed Faşa 1 ağustos 1664 gü
nü 3 bin piyade 3 bin süvarilik bir kuv
vet geçirdi. Bunlar düşman üzerinde bir
panik yarattıkları sırada sadrıâzam 5 bin
Üstte: Raab suyunu geçen Osmanh kuvvetlerinin hücum« ve düşmanı geri at
ması, Altta: Düşmanın mukabil taarruzu iie Osmanlı kuvvetlerinin merkez kısım
da yenilmeleri, kanatlarda da başarısırlığa uğramalarını gösterir krokiler
2120
kişi daha gönderdi. İkindiye kadar yağ
mur altında devam eden ilk safhada Türk
askeri üstünlük gösterdi. Lâkin gerek bu
üstünlüğün verdiği nefse güven, gerekse
yağmur yüzünden Türk askerinde bir
gevşeme vuku bulunca bundan faydala
nan Montecuculi askerini taarruza kal
dırdı. Şiddetli topçu ateşinden sarsılan
Osmanlı askeri bir de piyade ve süvari
nin taarruzu ile karşılaşınca bunlara da
yanamadı. Neticede 4 bin kişi vuruşarak
şehit düştü, geri kalanların büyük kısmı
da kabarmış olan Raab suyunda boğul
dular. Bu arada 15 top düşman eline
gegti.
Vasvar muahedesinin Osmaııh ca nüsha
sının baş tarafı (A Magvar Nemzet
Törtenete’den)
Y7asvar m uahedesi
2■
— Türkleriıı zaptetmiş olduğu UySen Gotar muharebesinden önce ha
var, Neograd kaleleriyle bunlara bağlı
zırlanarak İmparatorun tasdikine gönde
kariye ve palankalar Tüıklerde kalacak.
rilmiş olan sulh muahedesi bu arada tas
3 — Rakoçzi ve Ke-ıeny Janos’un so
çık edilmişti. Vasvar ( Eisenbuıg ) şehri
yundan ve Orta Macar beylerinden her
ile Sen Gotar köyü
arasındaki Çakan
hangi bir kimse Erdel’e sokulmıyacak.
(Çakani, Csakanv) mevkiinde hazırlan4 — Zerinvar kalesi tekrar inşa edilmakla beraber en yakın merkez olan
miyecek.
Vasvar ismi ile anılan bu muahedenin
5 — İki taraf da a kınla ra son vere
hazırlanış şekline dair tafsilât vermeyen
cek, çeteleri korumıyacak.
Hammer (C: 11, S: 132), muahedenin 10
6 — Muahede ile teessüs edecek sulh
ağustos 1664 te imzalandığını kaydetmek
ve dostluk hali yirmi sene devam eyliyele yetinir. Fakat İmparator Leopold'ün
cek.
Fazıl Ahmed Paşaya yazmış olduğu <Sİ7 — Muahede ile kurulan dostluğa
lâhdar tarihi C: 1 S: 369) sureti mevcut
nişane teşkil etmek üzere imparator pa
mektupta. 10 muharrem (3 ağustos) den
dişaha iki yüz bin kuruşluk hediye ve
itibaren iki memleket arasında yirmi se
pişkeş yollıyacak, padişah da buna uy
nelik dostluğun teessüs ettiğinden bahse
gun hediye gönderecek.
dildiğine göre, muahedenin 3 ağustos
Heyeti mecmuası itibariyle Türkler
1664 te tasdik olunduğu anlaşılmaktadır.
lehine şartlar ihtiva eden bu muahede
Oıı maddeden ibaret Vasvar muahedesi
nin tasdikli nüshasını, alan Sadrıâzam
hulâsatan. şu şartları ihtiva eder r
Ahmed Paşa seferden dönüş yolculuğuna
1
— AvusturyalIlar Erdel’de işgal etbaşladı. Muahedenin tatbikatına nezaret
miş oldukları yerlerden çıkacaklar ve bu
gayesiyle o senenin kışını Belgrad’da ge
memleketten Türk ve Avusturya askerle
çirdikten sonra 15 temmuz 1665 te padi
ri ayni zamanda çekilecektir.
şahın bulunduğu Edirne’ye dâhil oldu.
DÖRDÜNCÜ MEHMED'İN BİRİNCİ VE İKİNCİ LEHİSTAN SE fER İ
AvusturyalIlar ile Vasvar muahede
sini akteden Fazıl Ahmed Paşa, daha
sonra G irit seferine çıkmış ve adanın fethiısi tamamlıyarak Venedik harbine n i
hayet verilmesini sağlamıştı. Bu iki m u
vaffakiyetli harpten sonra Osmanlı dev
leti yeni bir harbe daha girdi ki, Lehli
lerle yapılan bu harp, ötekilerden daha
çok muvaffakiyetli oldu. Padişahın da
bizzat katılmış olduğu Leh seferleri Sa
rıkamış Kazaklan yüzünden çıklı.
Dördüncü Mehmed, Sadrıâzam Fazıl
Ahmed Paşa’ııın Girit serdarlığı sırasın
da Tesalya Yenişehrinde iken, Sarıkamış
2121
haııenkoyu lıatman yapmakla. Potkalı
zümresini Sankamışlara musallat etmiş
oluyordu.
K ın m Hanının, hem padişahın arzu
sunu nazarı itibara almadan icraata g i
rişmesi. hem de Kazaklar arasında mü cadeieye sebep olması üzerine, kendisi
azledilerek Selim Giray Kırım Hsm tayin
edildi (Mayıs 1671) .
Doroşenko ile Hanenko mücadeleye
giriştiği zaman bundan istifade fırsatını
kaçırmak istemeyen Leh Kıralı, Doroşenko'ya ait birkaç palankayı zapietmişti
Lehliler Osmanlı himayesindeki bir yere
el uzatırken ikinci Osman'ın Hotin sefe
rinin tesiri altında bulunmakta idiler. O
zamandan beri OsmanlIlardan pek korkmıyan Lehliler. Osmanlı devletini yine o
devirdeki durumda zannediyorlardı. Bu
sebepledir ki, Leh Kiralına sulhe aykırı
hareket etmemesi hususunda hem nasihat
hem tehdit ihtiva eden bir mektup gön
derildiyse de, Leh Kıralı Michel Korybut
Wiesnowiski, Doroşenko’ııun kendi ben
desi olduğunu ifade ile Osmanlı devleti
nin hoşuna giimiyecek bir cevap verdi.
Bu vazıyef karşısında Lehistan'a sefer
icrasına karar verildi.
Dördüncü Mehmed’in Edirne’den
hareketi
Dördüncü Mehmed
(Asil Floransa mtizesi ndedir)
Kazaklan hatmanı Doroşenko’dan bir el
çi gelmiş. Leh Kıralı ile Kırını Hanından
şikâyet ederek himaye olunmasını iste
mişti. Bu vaziyet karşısında Doroşenko'ya tuğ. sancak ve mehterhane gönderil
miş ve netice itibariyle Sarıkamış K a
zaklan O s m a n l ı himayesine girmişti.
(1669) .
Eveice Lehlilere tâbi olan Sarıkamış
Kozaklarının onlardan yüz çevirerek
Ormanlı himayesine girmesi. Lehlilerle
aranın bozulmasına yol açmışt.r. Kazak
lar meselesinde Kırım Hanı Âdil Giray
da isabetli sayılmıyacak bir yol tutmuş
tur. Padişaha yapılan şikâyette kendisin
den bahsedilişine içerliyen Âdil Giray,
Potkalı Kazaklarından « Hanenko » adın
da birini hatman yapıp Dorogenko üze
rine sevketmiştir. « Sarıkamış » s Barabaş» ve «P otkalı» diye üç koldan m ü
rekkep olan Ukrayna kazaklarının ıeisi
Sarıkamış zümresinden iken, Adil Giray
Sefere karar verilmesinden sonra ge
rekli hazırlıklar yapıldı. Bu defa sefere
bilfiil katılmakta olan padişah 5 haziran
1672 de Edirne'den harekete geçti. M ai
yetinde henüz dokuz yaşında olan büyük
oğlu Mustafa ve bunun annesi de vardı.
Fakat gerek şehzade gerekse padişahın
hasekisi muharebe sahasına kadar götürül raiye re k vezir İbrahim Paşa ile bir
likte Dobruca’daki Babadağı’nda bırakıl
dı.
Isakçı'da kurulan köprüden Tuna ge
çilmek suretiyle Boğdaıı arazisine girildi.
Boğdaıı voyvodalığının merkezi Y a ş
( Yassi ) a varıldığı zaman asker yokla
ma edilerek kapıkuluna sefer bahşişi ve
rildi. ö zi muhafızı Halil Paşa, Anadolu
ve Karaman, beylerbeyleri İle birlikte
Dniestr üzerinde köprü kurmıya ve inşa
atın muhafazasına memur edilmişlerdi.
Dniestr’in karşı tarafı yani sol sahili Le
histan arazisi olduğundan köpıü kuıul-
2122
Dördüncü Mehnıed’in sefere çıkışının bir yabancı tarafından tas\iri.
(İlâve :
132)
★
—>
şevket ve
haşmetine ait bazı levhalar
g ö rm ü ş tü m ; fakat Z&t-ı şahanenin bugün
sefere g itm ek üzere
E dirne'den dışarı
çık ışın daki
ih tiş a m ın ve hayret verici
debdebenin g üzelliğine
yaklaşacak hiç
bir şey görm em iştim .
.... bu olay b ü tün haya tınıca gördü&üm şeylerirf en güzeliydi ve Fransa sa
rayı ha "iç dün y a n ın hiç bir yerinde bu n
dan güzel bir tören yapılam azdı. H ır is ti
y an prenslerinin
u ğ ru n d a bi**
m ik ta r
m asrafta b u lu n d u k la rı genliklere, eğlen
celere ve m erasim lere a it oldukça do&ru
O nyed incl asrın O sm an lı im p a r a to r
lu ^u için bir
du rak lam a devri olduğu
m a lû m d u r. H a ttâ S ultan Osman vak'assndan D ördüncü Mu~ad ın şahsen id a
reyi ele alışına ve yine K em ankeş K ara
M u stafa P aşa nın
ö lüm ünden
K ö p rü lü
M ehm ed Paşa n ın sadaretine kadar gecen
devre zarfında devleti sür atle ç ö k ü n tü
ye götüren y ılla r yaşanm ıştı. Bu asır zar
fında A vrupa ise a r tık ilim . /ik i“. sanat,
iktisat ve nih ay et bu n ların k azandırdığı
bir netice halinde te k n ik yenden Os
m anlI im p arato rlu ğu n d an ileride b u lu n u
yordu. Vaziyet ik i taraf için kısaca bu
merkezde iken,
K ö p rü lü le rin gayretleri
sayesinde 25 senelik p arlak bir devir y a
randı. O sm anlı im p a ra to rlu su n u n hayat
çem beri üzerinde bir
İkindi güneşinin
p a rla k lığ ın a
benzetilmesi m ü m k ü n olan
bu y irm i bes y ılın şaşaası V iyana boz
g u n u İle hazin şekilde, fütıu e.inceyi;
kadar, pek çok
A v ru p alı
T ürkierden
ko rk m akta ve onaltınc) astrda o lduğu
gibi bîzlere gıpta ile bakm akta devam
etti.
tasvirler vücuda, g e tirild iğ in i g örüyoruz:
çün kü onlar m a h d u t şeylerdir; fakat her
şeyi do£u olarak görm ek iddiasında bu
lunan kim selerin, o gün Osm anlı sara
y ında geçmiş olup daha m ükem m el
ve
m uhteşem
olm asını
tasavvur
etmek
m ü m k ü n b u lu n m ay a n şeyler hakkında
verecekleri izahatla do&ru biv fik ir tel
kinine de k aadir bu lu n m a d ık ların ı idcîia
ederim. B u n ları insan zekâsına kavı atabilecek yeterlikte, kuvvette bir ta lâk st,
sözlerden vücut bulacak bir kudret yok
tur. Bu,
bilinm esi için ecnebi gözlerin
tavassutlarının kifay et etiği şeylerden de
ğ ildir. m a h iy e tin i anlıy ab ilm e k için in
sanın bunu kendi gözleri ile g örm üş ol
ması lâz ım d ır» .
A. G alland, y a rım sayfa daha tutan
Övücü sözlerden,
şenlik için de£ii de
harp için teşkil edilm iş bu o la y la rın ge
çit m erasim ine isim olacak kelime b u
la m a d ığ ın ı beyandan sonra alay ların ge
çişini a nlatm ay a
başlam aktadır. Geçen
heyetleri yedi kısm a a y ıran A, G alland
birincinin reisülk ü ttaba , İkincisinin def
terdara, üçüncüsünün vezir İb ra h im Paçft’ya,
d ö rd ün cüsünün kaym akam Mus
tafa P aşa'ya, beşincisinin baş m usahip
paçaya, a ltıtıcism m sad nâzam a , yedincisininde padişaha ait oldu öu n u söylem ekte ve
işte, ik in d i güneyinin
p atlak lığını*
benzettiğim iz
bu
devrede
T ürkiy e'de
b ulu n an
A n toine
G alland
adtnda bir
Fransız, E dirne'de 1672 y ılında Dö~düncü M ehm ed‘în L ehistan seferine hareke
tine şahit olm uş ve g ördüğü şeyleri kay*
delm iştir* Aşağıda h a tıra tın d a n pasajlar
su n duğum u z A ntoine
G alland m litin c o .
Yunanca. îbranlce, T ürkçe, Farsça. Arapça bilen geniş k ü ltü r lü bir kimse ol
du ğu n u, o zam ank i F ransız elçisi M. de
N aintel in R u m la r ın itik a tla rın a ait bazı
meseleleri te tk ik ettirm ek üzere bu zatı
beraberinde getirm iş b u lu n d u ğ u n u bilhas
sa kaydedelim .
N ahid S ırrı Ö rik tarafından tercüm e
ve T arih k u ru m u ta ra fın d a n neşedilm iş
olan Antoine G alland*m g ü n lü k h a tıra la
rın a alt k ita b ın 7 m ayıs 1672 cum artesi
k ısm ında şunlar okunuyor.
«p adişah ın cam ie gidişlerinde, b ü
y ü k ve k üçük bayram günlerinde, ekselanszn (F ran sız elçisini kastediyor) h u zu
ra kabu! edilişinde ve K a n d iy e n în zap
tın d an sonra k a d ırg a la rın m uzaffer gi
rişlerinde. O sm anlı
im p a ra to rlu ğ u n u n
b u n la rın geçişinin beş saattan fazla sür
d ü ğ ü n ü beyan etm ektedir. B u nd an son
ra her heyetin şahıslarını, a tla rın ı, si
lâ h la rın ı renk, şekil ve süslerine v a rın
caya kadar anlatımken sayfalar do ldu r
m aktad ır. A. G alland T ü rk asker ve su
b ay ların ı. p aşaların m aiyet e rk â n ım o
kadar güzel ve m ükem m el buluyor
ki.
2123
j
j
b u n la rı Y u n a n ilâ h la rın a
benzettikleri
başka F ran sız kadınlarının ¿sık olacak
la r ın ı d a ilâveden geri kalmıyor. İşte
onun bu hususa dalı- s a tırla rı:
e.... bu vezir a g a y a h u t su b ay larının
kim isi dört, k im isi allı* sekiz y ahu t on
iç-oğlam ndan m ürek k ep
ta k ım la r tara
fınd a n ta k ip edildikleri g örülüy o rd u ki,
b u n lar ekseriyeti sakalı çık m am ış deli
k a n lıla r olup şim d i ta r if etmiş o ld u ğu m
kıyafetle r içinde her b ir i M erih elbiseleri giym iş b ir Venüs e veya J ü p ite r in
başından
henüz s ık m ış b ir M ine rv a’ya
benziyorlardı. K e n dilerini dikkate daha
çok lây ık k ıla n ve
gözü h a y ra n eden
keyfiyet de şuydu ki, her b irin in zırh lı
elbiseleri ve y üzle rin in beyazlığına siya
ha çalan renkleriyle dah a b ü y ü k b ir rev
nak veren k e n a r la n d e m ir z ır h lı p arlak
ve c ilâlı dem ir serpuşları, yayları, k u
b u rlu k la rı, ellerinde de bir k a rg ıla - 1 b u
lu n m a sın a rağm en, sa rık la rı, eşarp vazi
yetindeki ceketleri- k u b u rlu k la r ın ın İsle
meleri ve bey g irlerinin b ir kısm ı dem ir
•
|
ve çelik, bazısı y a ld ızlı b a k ır ve bazısına
aynı m addeden iri ç lıîle r in tiza m la sok u l
m u ş tezyinatı b ü tü n kıyafet ve h e y c1:te
rinde o derece la tif b ir n izam ve ahenk
vücuda getiriy orlard ı ki, insan hayran oluyordu.
... B u a ltı vezirin m a iy e tle :li'd e b u lu
nan iç o £ la n ı sayısının binden a^agı olma
d ığ ı düşün ülünce, şa şk ın lığ a m a h al o lu p ol
m a d ığ ı ta k d ir edilir. Bu elbiseler o kadar
m ü kem m eld i ve kendilerine o derece şa
şaalı bir m anzara veriyordu ki. o nları bu
halde görenler Fransa
h an ım la rım ızd a n
azının kendilerine k arşı m u h a b b e t d u y
mayacaklar« k a n a a tim beslemekte b u lu n u
yorum . ç ü n k ü sade b ir
k ita p ta ta r f.in l
o k u m a k la ço ğun un âşık d ü ştü k le rin i bil
d iğ im iz o k a h ra m a n edasına b u n la r ara
sında m a lik olmiya.ni azd ı.s
A. G allan d , vezirlerle m aiyetleri hal*
k ın ın geçişini uzun boylu tasviri m ütea
k ip p ad işah ın b u lu n d u ğ u heyeti anîatm ıy a b aşlıy or ve : « m ü b a lâğ a etm eksizin
söylerim ki, bu mucizeye benzer m anza
rayı tebliğ ve İzah için m eleklerin kendi
ara la rınd a her* şeyi te b liğ ve ifadede
k u lla n d ık la rı kudrete ih tiy aç v ardır» de
dikten sonra p adişahın m a iy e t h a lk ın d a n
doğancı, zağarcı, peyk» solak ve şa tırla ri
anlatıyor. E n nih ay et p a d işa h ı da şöyle
tasvir ediyor :
«G üneşin h uzuru n nasıl seyyarelerle
y ıld ız la r p a rla k lık la rın ve h aşm e tlerin i
kaybederlerse, bu satırlardan bira?, sonra.
**>
2124
a t üstünde y a ln ız o larak ilerleyen padişah
da kendin den evvel geçm iş olan safia rin
u ü tü n debdebe ve ih tiş a m ın ı işte öylece
siliyordu. B ir y ıl evvel kendisinde fevka
lâde h iç b ir şey tasavvur etm ekliğim e im
k ân vermiyecek derecede sönük bîr h âl
ve m anzara içinde " ö r d ü ğ ü m bu b üy ü k
ve k u d re tli h ü k ü m d a r, b u g ü n bana o de
rece şan ve haşm etle g ö rü n d ü k i, b u n
dan
sözlerim
k a m a ş tı.
P u tp e re stliğ in
M erihi, daima, bize ga2a p lı b ir adam k ı
y afetinde ve kan ve to z la k a p lı b ir insan
suretinde tasvir e d ile n b îr İlâ h tı, ve çalı
sı için saygı ve ta z im ilh a m etm ekten zi
yade kalpleri deh çer ve korku ile do ldu
racak bir m a n z a ra arzederdL T ürkle rin
M eriiıi bundan ta m a m iy le fa rk lı id i. E d a
sına ve eengâverane
k ılığ ın a m u n zam
olm ak üzere üstünde ve a tın ın sem ve
sanrısını örten b ir pars d erisinin aJtından
d ürülen b îr h aşa nın üzerinde parlayan
iri ehnas ve İncilerin şa'şaasından ayrıca
da. b ü tü n e tra im d a k ile rin tem iz m a nza
ra ve in tiz a m la rı z ih in le ri a y n î zam anda
hayretle,
ş a şk ınlık la,
h a y ra n lık la
ve
zevkle do lduran b ir harp ve şen lik tez
y in a tı vücuda getirm ekteydi. P a d işa h ın
m uhte şem e n d a m ın ı anlam ay a ve vücu
dunun baştan a y ağa k a d a rk i intiza m ve
a h e n gin i ölçm eye h iç b ir şey m â n i o lm u
yordu. E n d a m ın ı gizleyen k ü r k lü b ir k a
lın h ırk a g iy in m iş ti: ince çelikten zırh
ceketi, bilekleri, ay nı m adenden z ırh lı
p a n talo n u ve asla a ju r örtü sü b u lu n m a
yan to zlu k ları b ü tü n e n d a m ın ı gösteriyor
du. M u tad seklide ve k afasını gayetle
iri gösteren s a n g ı y o k tu ; b a ş ın ı yassı
o lm a k tan ziyade y u v a rla k olan çelikten
veya güm ü şten bir m if f e r sarm ıştı. B a
şın üstünde bu serpuşun yeşil k ü ç ü k b ir
sarigi bu lu n u p b u n u n a ltın ve güm üşle
işlenm iş k u m aştan olan sonları arkad an
g ö rü n ü y o r ve bu m a n z a ra R o m a lı im p a
ra to rla rın defne d a lla rın d a n zafer taçla
rın], y ah u t da eski Asya k ır a lla r m m taç
la rın ı güzelce c an la ndırıy ordu . B irçok d a l
lardan m ürek k ep b ir sorguç, b u sarığa
alın üzerinde ve ta şla rd a n m ü rek k ep b îr
d ü ğ ü m le b a ğ la n m ış tı. Serpuşun tamalîıiyle kenarına b a ğ la n m ış dem irden b ir zırh,
sarık yerine in iy o r ve boyunla o m uzlar
üzerinde serbestçe y a y ıld ığ ı g ib i y ü z ü de
y a n s ın a k a dar k a p lıy o rd u .
B u y üzün
esmer teni de y o rg u n lu k la r a altşm ıs ve
güne şin en şiddetli ateşlerine ve m evsim
lerin h içbir a u îm ü ne ehem m iyet vermez
b ir ad am ı haber v eriyordu. B u esmer
tende, tebaasının kendisi için diledikleri
bin saadeti eelp ve dâvet eden b ir ihti-
ması güç ve derin dikkat is
teyen bir işti.
Bu sebeple
evvelâ karşıya sallarla feda
iler geçirildi.
Bunlar ağaç
barikat ve siperler yapmak
suretiyle karşıda tutundular.
Neticede köprü inşaatı m u
vaffakiyetle
sona erdirildi.
Köprü tamamlanınca ordu
karşıya geçerek Lehistan arazisine girdi. Padişah Dör
düncü Mehmed de 15 ağus
tosta karşfya geçti.
Lehis
tan arazisinde ilk işgal jedileıı yer Zwaııic kalesi oldu.
Buranın muhafızları kaçtı
ğından tüfek patlatılmaksın n ele
geçirildi.
Dniestr
( Turla ) köprüsünün geçili
şinin ferdası günü K ın ın H a
Kamaniçe kalesinin zaptı (Ricatıt’dan)
nı da orduya geldiğinden m e
rasimle karşılandı. Ayni gün
Boğdaıı voyvodası Duka azledilerek voy
Muhasara 18 ağustosta başladı. Kalede
vodalık Etienne Petroitschak’a tevcih eLehlilerden başka Alman ve Rus kuvvet
dildi. Bir gün sonra da kazak hatmanı
leri de vardı. Kale kumandanı da Alman
Doroşenko gelerek hakipâyi şâhâneve yüz
asıllı bir şahıstı. Muhasaranın yedinci
sürdü.
günü Kamaniçe’nin en müstahkem tab
yası zaptedilerek üzerine Türk bayrağı
dikildi. Ertesi gün lâğım patlatılarak dış
K am aniçe’nin zaptı
surlardan mühim b ir parça çökertildi.
Dniestr’i geçmiş olan Osman Iı ordu
Onun arkasından çıkan ikinci surun tah
su, Hotin’in yakınında ve kuzey tarafın
ribine hazırlanılırken, Kamaniçe müdada bulunan Kamaniçe ( Kaminiec, Kafilerinin beyaz bayrak çektikleri görüldü.
menetz Podolsk) yi muhasara etti. LeBunun üzerine kaleden gönderilen me
aistan’a ait Podölyanın merkezi duru
murlarla beş maddelik bir teslim anlaş
munda en mühim şehri olan Kamaniçe
ması yapıldı ( 27 ağustos 1672) . Anlaş
muhasarasını idare eden Sadnâzam Fa
ma gereğince müdafiler canlarına doku
zıl Ahmed Paşa orduyu üç bölüme ayıra
nulmamak şartıyle çekilip gidecek, şe
rak kendisi merkezde yer aldı. Sağ kolu
hir halkı da Kamaniçe’de oturup oturMusahip Mustafa Paşanın, sol kolu da
mamakta serbest bırakılacaktı.
Kara Mustafa Paşanın
emrine verdi.
.
şam p arlam ak tay d ı. P a d iş a h ın sol kolu
k ırm ız ı ve a ltın sırm alı m uhteşem ipek
ten bir eşarp a ltın d a gizlenm iş olup bu
eşarp om u2 üzerine mücevherlerden bir
düğümle b ağlı b ulu n u y o rd u . B una r a ğ
m en, b ey girinin gem ini rah atça tu tm ak
hususunda b ir g ü ç lü k çekm ekte defilldi.
K op çalar ve islem eli d üğm eler göğüs üzerinde, burada zırh ın k u m aşın a işlenm iş
m ücevherler arasın dan g örünüy o rd u . Zırh
kalçan ın üzerinde blrlesiyordu ve bun-
j
1
2125
dan sonra b irta k ım bu tla bacamı gizle
yeceği k orkusu ile b ir satır bu n u bey
g irin sağrısı üzerinde tu tu y o r, herhangi
bir hareke tin y a h u t da rü z g â rın bunu
u çu rara k bu suretle de efendisinin .sal'
ta ra fın ın b ü tü n p r o filin in görülm esine
m â n i olm ası ih tim a lin i önlüyo rdu . Bey
g iri kendisini rahatsa, ta k at öyle b ir aza
met edasiyle götürm e ktey di ki. o k a da r
cok eyalete ve o k a d a r cok k ıra llig a sa
h ip b u lu n a n b ir h ü k ü m d a rı ta şım a k ta b u
lu n d u ğ u n a hükm edilebilirdi.;*
Lehlerin hüküm et merkezinin
boşaltılması
Müstahkem Kamaniçe şehrinin kısa
zamanda elden gitmesi Lehistan’da bir
panik havası yaratmıştı. Lehistan'da böy
le bir hava eserken Osmanlı ordusu boş
durmuyordu. Kamaniçe’nin zaptından
sonra Kırım Hanı, vezir Kaplan Mustafa
Paşa, Rumeli ve Anadolu beylerbeyleri,
Eflak Voyvodası ve Kazak Hatmanı Doroşeııko Lemberg’in 2aptı vazifesiyle ile
ri gönderilmişti. Gerek bu kuvvetler, ge
rekse Osmanlı ordusunun diğer birlikleri
Podolyanm birçok kasaba ve palankala
rını zaptediyordu, Nihayet Kaplan Mus
tafa Paşa'nm emrine verilen kuvvetler
Lemberg önüne gelerek bu şehri muha
sara etti. Osmanlı tarihlerinde ilbav şek
linde kaydedilen Lemberg şehri bu sıra
da Lehistan Kıratlığının merkezi bulu
nuyordu. Muhasaranın daha üçüncü günü
Lemberg çok sıkışık (Silâhdar tarihi C:
1, S: 613j duruma düşmüştü. Bu şartlar
altında Lemberg’in teslim olması pek ya
kın görünüyordu. Fakat Lehlilerin sulhe
talip olmaları ve Bucaş muahedesinin
akdi dolay isiyle muhasara kaldırıldığın
dan, Lehlerin hükümet merkez’ Türklelin eline düşmekıen kurtulmuş oldu.
3 — Ukrayna toprakları eski hudut
ları ile Kazak batmanına (Osmanlı hizmayesiııdeki kazaklar mevzuu bahistir)
verilecek. Ukrayna’da bulunan Lehler de
Kazak hatmanma tâbi olacak.
4 — Osmanlı hudut valileri, Kırım
Tatarları. Eflak ve Boğdan voyvodaları
Leh arazisine tecavüzde buluıımtyacak.
5 — Leiı kıralları, İslâm Giray za
manından beri Kırım hâzinesine ödemek
te oldukları yıllık vergiyi yine ödiyecekler.
6 — Lehler bir tecavüze maruz kalır
sa Kırım Hanı Tatar askeri ile imdat edecektiı'.
7 — OsmanlIlar bir Avrupa devleti
ile harb ederse Lehler o devlete herhan
gi bir şekilde yardımda bulunmıyacak.
8 — İlbav ( Lemberg ) şehrinin m u
hasarasının kaldırılmasından ötürü Leh
Kırallığı bir defaya mahsus olmak üzere
OsmanlIlara 80 bin kuruş pişkeş verecek.
9 — Podolyaya tâbi raptedilen veya
zaptedilmeyen kırk sekiz palanka Os
m anlIlara teslim olunacak. Ele geçiril
miş Rus palankaları ise Lehlilere veri
lecek.
10 — Evvelce Lehlere tâbi iken or
duyu hümayuna dâhil olan Lipka Tatar
larına ve aileleri efradına bir zarar ve
rilin iyecek.
Bucaş muahedesi
Podolyanın birçok yerleri elden git
tiği ve Lemberg de muhasaraya maruz
kaldığı sırada Leh Kıralı acele Kırım Ha
nı vasıtasiyle sulhe talip oldu. Üçüncü
vezir Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın
reisliğindeki Osmanlı heyeti ile Yolhynie
kalesi muhafızı François Lubamirski'niıı
reisliğindeki Leh heyeti arasında Bucaş
mevkiinde cereyan eden müzakereler ne
ticesinde dört maddeden ibaret muahede
imzalandı (12 ekim 1672 — 24 cemaziyül
âhır 1083) . Son iki maddesi hayli uzun
ca olaıı Bucaş muahedesi şu esasları ihti
va ediyordu ;
1 — Leh Kıralı her sene Osmanlı hâ
zinesine yirmi iki bin altun pişkeş vere
cek.
2 — Podolya toprakları eski hudutlarıyle tamamen OsmanlIlara terkedilecek. Leh kuvvetleri Podolyayı tahliye ederken kalelerdeki mühimmatı olduğu
gibi bırakacak.
2126
Padişahın Edirne’ye avdeti
Dördüncü Mehmed'in birinci Leh se
feri neticesinde Podolya imparatorluk arazisine katılmış ve Lehler yıllık vergiye
bağlanmıştı. Osmanlı imparatorluğunun
Avrupa tarafındaki sınırının kuzey kıs
mı bu suretle en geniş haddini bulmuştu.
Dördüncü Mehmed, muvaffakiyetli Leh
seferinden 9 aralık 1672 de Edirne’ye
avdet etti.
Lehlerin muahede şartlarını
yerine getirmemesi
Leb Kıralı ağır şartlı bir muahedeyi
kabul etmekle beraber Leh devlet adam
ları Osmanlı kudreti hakkında doğru bir
fikre sahip değillerdi. Nitekim bu devri
bizzat yaşamış olan (Silâhdar tarihi C:
1, S: 618) müellifinin tâbiri ile : «Lehle
rin ekser cenkleri Tatar taifesi ile olma
ğın, kâh memleketlerin korutmak kâh bir
' d in 11 c ı
miktar mal verip emin olmak şeklinde;
henüz kr.vi Osmanlı tabancası yc ıııediklerinden bu canibi saymazlardı » . Gerçi pa
dişahın başında bulunduğu O sır, anlı or
dusunun Podolya ya girmesi bunları şaş
kına çevirmişse de, Leh devlet adamları
arasında, tkiııci Osman’ın Hotin seferini
gözönünde bulundurarak Türk kudreti
ne şüphe ile bakanlar olduğu anlaşılı
yordu. İşte, gerek bu yanlış hesap dolavısiyle, gerekre yıllık vergi işini haysi
yet kırıcı buldı k! arından Leh diyet mec
lisi muahedeyi l-.sdik etmedi. Bu yüzden
yıllık yirmi iki bin altın vergiyi gönder
medikleri gibi, teslimi taahhüt olunan
palankaları da devretmediler.
Bu-ıun üzerine, Leh Kiralına mektup
yazılarak nıı.^hede şartlarının tatbiki ha
tırlatıldı ve muahedeyi tatbikten imtina
eyledikıuri takdirde sulhu bozma mesu
liyetinin kendilerine raci olacağı ilâve
edildi. Fakat, bu mektuba : « Kamaniçe
kalesini boş bulup almak ve hâli Podol
ya memleketinde esip savurmak hüner
değildir. îşte biz de askerimizi toplayıp
meydana çıktık ; kılıcınız varsa pişkeş alırsımz » tarzında cevap geldi.
Sılâhdar (C: 1, S: 626) ve Raşid (C:
1, S: 296) tarihlerine göre bu mektuplar
Osmanlı ordusunun Leh hududuna yak
laştığı sırada teati edilmiştir.
Padişahın ikinci defa Leh
seferine çıkması
Bucas muahedesinin Leh
diyet meclisince kabul edil
memesi üzerine Osmanlı dev
leti Lehistana
karşı tekrar
harp açmaya
karar verdi.
Dördüncü Melımed bu sefere
de iştirak ediyordu. Kışı y i
ne Edirne’de geçirmiş olan
padişahın emriyle 1 haziran
1673 te tuğlar Edirne sarayı
Babüssaadesi önüne dikildi.
Bu, harbin ilânına işaretti,
Otağ-ı hümâyun Çukurçayır
mevkiine kuruldu, iki hafta
kadar geçince Sultan Mehmed 7 ağustos 1673 te ordu
ile Edirne’den hareket etti.
Eylülün 20 sinde
Isakçı’ya .
varıldığı sırada kapıkuluna
ulufeleri dağıtıldı.
Lehlerin taarruza geçmesi
Diyet meclisinin muahedeyi tasdik
etmemesi üzerine hazırlıklara girişmiş
olan Lehler, bu arada etraftan da yar
dım teminine çalışmışlardı. Padişahın
idaresindeki Osmanlı ordusu Lehistan is
tikametinde yol alırken onlar da hazır
lıklarını ikmal etmiş bulunuyordu. Bu
sırada Leh Kıralı Michel Wiesnowiski
hasta bulunduğundan, kendisi Krakovi'de kalarak, Jaıı Sobieski’yi ordusuna baş
kumandan tayin etmişti- Jan Sobieski
Lehlilerden başka Alman, Macar, Kazak
vesaiı- unsurlardan mürekkep ellibin sü
vari, otuzbin piyadeden mürekkep bir
ordu ile harekete geçerek Hotin’e doğru
ilerledi.
Lehlilerin H otin’i zaptetmesi
Jaıı Sobıeski'niıı Hotin üzerine gel
diği haber alınınca, Özi Valisi Sarı H ü
seyin Paşa buranın imdat ve muhafazası
na gönderildi. Jan Sobieski’den önce Ho
tin’e varan Hüseyin Paşa emrindeki as
kerle şehre dâhil olarak, gerek şehrin,
gerekse Turla köprüsünün müdafaası için
(Silâhaaı- tarihi C: 1, S: 628) tedbir al
maya başladı. Fakat, Jan Sobıeski’nin as
kerinin, kendi emrindeki askerden çok
fazla okluğunu Öğrenince bunu derhal
padişaha arzetti. Padişah da Haleb Bey-
Hotin yakınındaki köprü civarında cereyan
eden savaşlar (Ricaut’dan)
2127
OsmanlI Ordusuna karşı bazı başarılar
kazanan ve Lehistan kırallığına seçüeıı
Jaıı Sobîeski
lerbeyi Kaplan Mustafa P^sa'nın enirine
on iki bin kişilik kuvvet verdirdi; fakat
Kaplan Mustafa Paşa’nm Hotın’e değil
de Yaş tarafına gitmesi emrolundu.
Jan Sobieski
Hotin önüne geldiği
sırada Boğdan Voyvodası îstefan da as
kerî ile birlikte kendisine iltihak etti.
Böylece kuvvetleri artan J. Sobieski âdeta emniyet duyarak Hotirı'i muhasara
ya koyuldu Bu arada Eflâk Voyvodası
Livroşko Türk ordugâhından kaçıp Leh
lere iltihak eyledi. Türk kuvvetleri hak
kında esaslı bilgi verdiği gibi bilhassa
müdafaanın zayıf taraflarına işaretle o
kısma yüklenilmesin! sağladı. Neticede
Hotin’deki kuvvetler bozuldu. Bu arada
Sarı Hüseyin Paşa Turla köprüsünden
geçerek Kamanıçe kalesine kaçtı. O nun
la beraber ancak iki yüz kişi Kamaniçe’ye gidebildi. Turla köprüsü yıkıldığından
üzerindeki askerler sulara gömülüp çoğu
boğuldu. Netice olarak Hotin kalesi Leh
lerin eline düştü.
Jan Sobieski Hotin’i zaptettiği sırada
Leh Kıralı Michel ölmüştü. Leh devlet
erkânı ve muteber şahsiyetleri tarafın
dan Krakovi’ye çağrılan Sobieski kıral
seçilerek Leh tahtına oturtuldu.
Hotin’in düşmesinden önce Sarı H ü
seyin Paşa bir defa daha imdat talebin
de bulunmuştu. Silistre’de bulunduğu sı
rada böyîe bir taleple karşılaşan Sultan
Mehmed, Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa'ya bizzat Hotin’in imdadına koşmasını
emretti. Yağmur ve soğuklar başladığı
cihetle askerlerin bir kısmı kışlaklara
yerleştirilmişti. Lâkin padişah kış ve so
ğuğa rağmen Hotin’in imdadına gidilme
sini istiyordu. Fazıl Ahmed Paşa hare
kete geçtiği sırada Kaplan Mustafa Paşa’daıı alınan bir mektuptan. Hotin’in
düşman eline geçmiş olduğu, kendisinin
de soğuklar yüzünden Çuçura menzilin
den ileri gidemediği öğrenildi. Bu vazi
yet karşısında harekât bahara tehir edi
lerek, kışı geçirmek üzere padişah Hacıoğlu Pazarı’na, Sadrıâzam ve devlet er
kânı Babadağı’na çekildi.
Ordu kışlağa yerleşirken Kaplan
Mustafa Paşa da. aldığı emir gereğince,
Yaş tarafından kalkıp gelerek esas kuv
vetlere iltihak etmişti. Buğdan’ın kuzey
tarafının Osmanlı askerinden hali oldu
ğunu gören eski Boğdan Voyvodası îstefan. Lehlerin teşviki ile, eli altında bulu
nan birkaç bin kişilik kuvvetle Boğdan’a
girerek Yaş şehrini ele geçirdiyse de, k ı
sa bir müddet sonra Yaş İstirdat olundu.
H otin’in istirdadı ve padişahın
U krayna’ya girmesi
Padişah Dördüncü Mehmed 15 hazi
ran 1674 de Hacı-oğlu Pazarı’ndan ordu
ile harekete geçti. Babadağı’nda sadrıâzam ve diğer erkân da padişaha m ülâki
oldu. Ordu îsakçı’ya geldiği sırada doğu
eyâletlerinden gelen arzlarda, İranlıların
hudutlara asker sevket.tikleri bildirilmek
te olduğundan doğudaki eyâletlere acele
tâyinler yapıldı. Bu arada Kaplan Musta
fa Paşa Diyarbekir. Yeniçeri Ağası Vezir
Abdun'ahmaıı Paşa da Bağdad V a liliği
ne lâyin edildi. Paşalar maiyetleri halkı
ile acele yola çıkarıldığı gibi deniz yoliyle İskenderun ve Trabzon’a mühimmat
sevkedildi.
Ordu Boğdan arazisinde yürüyüşüne
devam ederken K ırım Hanı da gelerek
orduya katıldı. Çuçura sahrasına varıldı
ğı sırada Hotin’in istirdat edilmiş oldu
ğu haberi geldi- Daha önce Hotin üzeri
ne sevkedilmiş bulunan Şam Beylerbeyi
Kör Hüseyin Paşa, Kamaniçe kalesinden
2128
üç oda yeniçeri ile bir miktar lâğımcı ve
hum haracı alıp Hotin'i muhasaraya baş
lamıştı. Şam Valisinin Hotin'i kuşatması
pek uzun sürmemiş, Sobieski’nin buraya
yerleştirdiği muhafızlar* vire ile şehri
teslim etmişlerdi.
Hotin’in geriye alınması ve Kazak
Hatmam Doroşenko’nun kendisine ait
bazı palankaları Rusların zaptetmiş ol
duğunu bildirmesi karşısında, ordunun
ilerleyiş istikametinde değişiklik yapıl
dı. Doroşenko’ya yardım niyetiyle Uk
rayna'ya girilmesi kararlaştırıldı. Böylece, yalnız cephe değil düşman bile de
ğişmiş oluyordu.
Ukrayna’ya girilmesi kararlaşınca S i
vas Beylerbeyi Çavuş-zâde Mehmed Pa
şa köprü kurmak vazifesiyle ileri gön
derildi. Mehmed Paşa, Dniestr nehri ke
narındaki Saroka’da emredilen köprüyü
kurdu. 8 ağustos 1674 günü Sultan Meh
med ordu ile Saroka’dan Ukrayna arazi
sine dâhil oldu.
Ukrayna’ya girilince, Rusların elinde
bulunan Kazak palankaları ve bu meyanda Istene, Kançe, Ladjin palankaları ve
Human kalesi alındı. Kazak palankaları
nın bir kısmı Tatarlar tarafından tahrip
edildi. Padişah Ladjin önünde bulundu
ğu sırada 21 ağustos 1674 günü Osmanlı
ordugâhına gelen Leh elçisi, Podolya ve
Ukrayna’nın iadesi şartiyle hükümetinin
sulh istediğini bildirdi. Bu münasebetsiz
talep karşısında kiralın mektubuna cevap
verilmesi dahi lüzumsuz addedildi.
Bir buçuk aylık harekâttan sonra
Sultan Mehmed 18 eylülde ordu ile Ladjin ’den hareketle dört menzil sonra Saroka köprüsüne ulaşıp buradan Boğdan arazisine dâhil oldu. Vezir Şişman İbra
him Paşayı serdarlıkla Babadağı m uha
fazasında bıraktıktan ve ordunun Dobruca’da kışlamasını emrettikten sonra yo
luna devamla 21 kasım 1674 te Edirne’ye
vâsıl oldu.
1675 ve 1676 yıllarındaki harekât
Sultan Dördüncü Mehmed 1675 yılı
mayıs ayında oğlunu sünnet ettirdiği, onu
takiben de kızı Hatice Sultanı Musahip
Mustafa Paşa ile evlendirdiği cihetle, Edirne'de mutantan düğün merasimleri
tertip olunurken, kışı Babadağı’nda ge-
Köprülü-zâde Fazıl Ahnıed Paşa
çjirmiş bulunan Serdar Şişman İbrahim
Paşa da, ayni aylar zarfında Lehistan üz eri ne harekete hazırlanmaktaydı. Ser
dar Şişman İbrahim Paşa kendi eyâleti
olan Haleb askerinden başka Anadolu,
Rumeli, Bosna, ö zi, Karaman. Adana,
Şam, Sivas, Maraş eyâletleri askeri ile
bir miktar kapıkulunu alıp Boğdan üze
rinden Podolya’ya girdi. Kamaniçe civa
rındayken Kırım Hanı Selim Giray (Si
lâhdar tarihi C: 1, S: 649) da kendisine
iltihak eyledi. Bu sırada, Bucaş muahe
desi gereğince teslim olunması icap eden
kırksekiz palankanın çoğunda isyan hâli
görüldüğünden, bunların hepsi de zaptedildi. Haleb beylerbeyisi olan Vezir Şiş
man İbrahim Paşa’nm Podolya’da ik i ay
süren harekâtı esnasında Leh Kıralı Osmanlı ordusunun karşısına çıkmadı. K ı
şın yaklaşması üzerine İbrahim Paşa da
tekrar Babadağı’na döndü.
Kış mevsimini Babadağı’nda atlatan
Vezir Şişman İbrahim Paşa, Lehistan’da
yeniden harekât icra etmek üzere, kış
laklardaki askeri toplayıp yürüyüşe geç-
2129
harekâtta epeyce muvaffakiyetler kaza
nıldı. İzvança'daki müstahkem Lelı mev
zilerine yapılan taarruzlarda da m uvaf
fakiyet kazanılıp düşman mukabeleden
âciz kalınca (Silâhdar tarihi C: 1, S: 163)
Lehlerin, serdara elçi göndererek, vergi
maddesinden vazgeçilmek ve Ukrayna'
daki Piai'zka ve Powlocza kaleleri ken
dilerine terkedilmek şartiyle, Bucaş m u
ahedesi dahilinde sulhe talip oldukları
görüldü. Serdar İbrahim Paşa, Lehlerin
sulh talebini bir müsalehaya bağladıktan
sonra neticesi padişaha bildirildi. Bunun
arkasından da Babadağı’na döndü.
Osmaıılı . Leh sullıüniin
kesinleşmesi
Merzifonlu Kara Mustafa Faşa
(A Ttlagyar Nemzet Törtenete’deıı)
tiği sırada, 1676 temmuzunda İsakçı’da
öldüğünden, Şam Valisi Şeytan İbrahim
Paşa seıdar tayin edildi.
Yeni Serdar Şeytan İbrahim Paşa
Podolya’ya girdiği sırada bîr yıl önceki
gibi Kırım Hanı Selim Giray Tatar as
keri ile geldi. 1676 vazmda icra edilen
Şeytan İbrahim Paşa’nın akdettiği
müsslena. yıllık vergi maddesi hariç, he
men hemen Bucaş muahedesinin tekrarı
demekti. Bu sulh şartları padişahça mak
bul addedildiğinden, müsalehayı akteden
Şeytan İbrahim Paşa ve Selim Giray tal
tif edildiler. Lâkin, muahedenin tasdikli
nüshasını almaya gelmiş olan Leh elçisi,
muahedenin Türkçe metninde, kendileri
ne ait üç kalenin OsmanlIlarda gösteril
miş olduğu bahanesiyle işi uzatmak ve
ahidnameyi mübadele etmemek istediy
se de, o sırada Ruslar üzerine yapılan se
fer hazırlığının kendilerine çevrilebilece
ğini (Silâhdar tarihi C: I, S: 670) hesap-
Edirııe sarayının Dördüncü Mehmed zamanındaki genel vaziyetinden bir görünüş
(A. Galland’dan)
2130
I t . ■.W l\ V 3
Uyarak iddiasından vazgeçti.
Boyiece 21 mart 1677 de Os
m anlI - Leh sulhü kesinleş
ti.
Merzifonlu Kara Mustafa
Paşa’nm sadareti
I
1676
yılı yaz mevsimini
İstanbul’da geçiren Dördün
cü Mehmed 12 ekimde Edir
ne’ye hareket etmişti. Sadrıâzam Fazıl Ahmed Paşa bu
sırada bir hayli hasta idi.
Padişahın arkasından kendi
si de yola çıktıysa da Edir
Edirne sarayının Alay köşkü
ne’ye kadar gidemedi. Çorlu
(Dr. Rifat Osman Bey’den)
ite Karıştıran arasında Erge
ne köprüsü civarındaki K a
rabiber çiftliğinde öldü (3 kasım 1676),
med de huzur duyuyor, ayni zaman
Fazıl Ahmed Paşa ölünce yanında bulu
da pek sevdiği avcılığa bolca zaman
nan kardeşi Fazıl Mustafa Bey mührü
ayırabiliyordu. Mehmed Paşa’ya damat
hümâyunu alıp padişaha götürmek için
olmuş, onun çocukları ile beraber ye
süratle yola koyuldu: Dördüncü Mehmed
tişmiş, kısacası Köprülü ailesine ka
Edirne’ye girmeden kendisine yetişerek
rışmış bir
kimse
o la n , Merzifonlu
(Silâhdar tarihi C: 1, S: 652) mührü tes
Kara Mustafa Paşa vı sadrâzam tâyin elim etti. Padişah ise. lıemence Üçüncü
den padişahın. Köprülülerin kurduğu
vezir Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı
düzeni devam ettirmek istediği anlaşıl
maktaydı.
davetle, mührü teslim edip:
«— Seni kendime Vekil-i mutlak ey
E d im e sarayının genişletilmesi
ledim ve cümle ibadullahı sana emanet
Edirne’yi pek fazla seven, bu şehrin
ve seni dahi Hak cel ve âlâ hazretlerine
emanet verdim; muin ve za
hirin olsun» dedi.
Böylece, Merzifonlu Ka
ra Mustafa Paşa sadaret ma
kamına geçmiş oldu. Köprü
lü Mehmed Paşa’nın damadı
olan Kara Mustafa Paşa K öp
rülü’nün oğullariyle beraber
yetişmişti. Köprülüler saye
sinde devlet buhranlarından
kurtulduktan
başka
istilâ
harpleri bile yapıldığı cihet
le, Dördüncü Mehmed parlak
bir devrin hükümdarı
gibi
görünmeye başlamıştı,
Os ■
manii kudretinin tekrar ken
dini gösterir gibi olmasında
Köprülülerin tesir ve hisseli
Edirne sarayında Adaîet kasrı ve Bostancıbüyüktü. Devlet, dış görünü
başı kasrının bir kısmı.
şü bakımından bu manzara
(Dr. Rifat Osman Bey’den)
yı arzederken Dördüncü Meh2131
civarım avlanmaya daha müsait bulan
Dördüncü MehmecL Köprülülerin sada
reti devrinden itibaren vaktinin mühim
kısmım Edirne’de geçirmekteydi. Padi
şah Edirne'de bulunduğu için, devlet er
kânının mühim kısmı da buraya gelme
ye mecbur kalmakta, diğer taraftan sa
ray erkân ve hizmetlilerinin bir kısmı
Edirne'ye geldiği gibi, yeni hizmetlilerle
buradaki saray kadrosu da kabarmaktay
dı. Dördüncü Mehmed, gerek Edirne’ye
kargı duyduğu hususi alâkadan dolayı,
gerekse kabaran hizmetli kadrosunun du
rumunu gozönünde bulundurarak Edirne
sarayına yeni ilâveler yaptırdı. Silâhdar
tarihinde (C: 1, S: 650), Edirne yeni sa
rayındaki geniş İnşaat, 1087 (Milâdi 1676)
yılı vukuatı meyanında şu cümle ile hu
lâsa edilmiştir : «Edirne'de yeni saray te
melden yıkılıp müceddeden vâsi tarz bir
saray-ı dilküşa binasına Edirne bostancıbaşı Nasuh Ağaya hitaben ferman-ı h ü
mâyun sudur etti». Edirne yeni sarayı
na yapılan ilâvelerle yeniden yaptırılan
köşklerin inşaatı on seneden daha fazla
zaman almıştır. Edirne sarayının en m â
mur ve en geniş durumunu iktisap ettiği
Dördüncü Mehmed devrinde Edime ye
ni sarayına ilâve edilen köşkler şunlar
dır : Alay köşkü, Bülbül kasrı. Değir
men kasrı. Sepetçi kasrı ( Bostancıbaşı
kasrı), İftar kasrı, l'diye kasrı, Şikâr kas
rı, Gülhane kasrı.
RUSLARLA HARP VE ÇEHRİN SEFERİ
1669
yılı haziranından beri Osmanlı
ne nisbetle daha kuvvetli hale gelmeleri,
himayesine girmiş olan Sarıkamış K a
ayni zamanda Ukrayna ve Podolya’nın
zakları hatmam Doroşenko’nun Osmanlı
OsmanlıIara bağlaıımasıyle tehlikeyi he
himayesinden çıkıp Rus himayesine gir
men yanıbaşlarında hissetmeleridir. N i
mesi ve merkezi olan Çehrin kalesini
tekim 1671 sonunda Osmanlı hüküm eti
Rus la ra teslim etmesi, OsmanlIlarla Rusnin Lehistan’a sefer açacağı belli olun
lar arasında bir harbe sebep oldu. İkinci
ca Ruslar Lehlilerle bir anlaşma yaparak
Selim zamanında Don - Volga kanalı aTürk taarruzu vukuunda onlara yardım
çılırken, ayrıca daha sonraları Kafkasva’detmişlerdi. Gerçi Osmanlı ordusu Po
yanın kuzeyinde ve Azak kalesi çevresin
dolya'ya girdiği zaman derhal faaliyete
de münferit Rus kuvvetleriyle çarpışma
geçememişlerse de, Bucaş muahedesinin
lar vuku bulmuşsa da büyük çapta bir
aktedildiği yıl zarfında bir kımıldanışta
muharebe cereyan etmemişti. Sarıkamış
bulunmuşlardır. Bu devri geniş şekilde
kazaklan yüzünden vuku bulan çarpış
kaydeden Osmanlı kaynaklarından Silâhmalar büyük kuvvetler arasında cereyan
dar ve Raşid tarihleri bu kımıldanışın si
etliği cihetle, bu harbin ilk Türk - Rus
yasî veçhesine dair bir şey söylememek
harbi addedilmesi mümkündür.
teyse de kitabını Rus tarihlerinde hulâ
sa ettiği anlaşılan Akdes Nimet Kurat
Podolya’nın zaptı hâdisesi karşısında
« Rusya Tarihi » isimli eserinin 236 ncı
sayfasında kaynak zikretmeden ; 1672 y ı
K uşların takındığı tavır
lında bir Rus elçisinin Çar Aleksey MiOnaltıncı asırda Osmanlı İmparator
hailoviç’ten bir mektup getirdiğini, bu
luğundan fazlaca çekinen, onyedinci as
mektupta Çarın padişaha Leh seferinden
rın ilk yarısı içinde ise, OsmanlIlarla sivazgeçme tavsiyesinde bulunduğunu; se
lâhLı bir mücadeleye atılmamaya itina
ferden vazgeçilmediği takdirde hıristiyan
gösteren Huşlar, Kazak Hatmanı mese
devletlerle birleşerek harekete geçeceği
lesi ve Podolya’nın zaptı gibi hâdiseler
ni; ayrıca Don Kazaklarını Karadenize
karşısında eski tavırlarını değiştirme yo
çıkaracağını ve Kalmık, Tatar, Nogay ve
lunda adımlar attılar. Rusların, OsmanlI
Yedisan Tatarlarını OsmanlıIara hücum
lardan çekinme hareket ve siyasetlerinin,
ettireceğini; hattâ İran Şahı ve başka hımücadeleyi göze alma şekline çevrilme
ristiyan devletleri Türkiye aleyhine sevsine tesir eden en esaslı âmiller, eskisi
kedeceğini kaydettiğini bildirmektedir.
2132
E N IY E T .O R G
Osnıanh devletinin Doroşenko’yu
Hatnıanlıktan azli
Sarıkamış Kazaklan Hatmanı Doroşeııko, Kuşlar tarafına geçince Osnıanlı
hükümeti kendisini a2İederek Yorgi Himilnitski’yi Hatman tâyin etti. Raşid ta
rihinde (C: 1, S: 338) «Elıliçki», Silâh dar
tarihinde (Cild 1, S: 665) «Bhmiliçki»
şeklinde kaydedilen bu adam, evvelce
kazakların iıatmanı iken yerini Doroşenko’ya kaptırmış, bunun üzerine de papaz
lık mesleğine girerek bir köşeye çekil
mişti. İşte o arada Bucak Tatarları ta
rafından esir edilip Edirne'ye getirilmiş,
kendisinin eski bir hatman oluşu gözönünde bulundurularak, ilerde lâzım ola
bilir düşüncesiyle İstanbul’a Yedikule’ye
sevkedilmigti.
Beş altı seneden beri Yedikule’de
mahpus bulunan Himilnitski (Chielniki!
nin eline tâyin emri verildikten sonra,
beylik alâmeti olan tabi ve alem ile to
puz ve menşurun Serdar İbrahim Paşa
tarafından takdimi uygun görüldüğünden
bunlar serdara gönderildi. Ayrıca İbra
him Paşa'ya yollanan fermanda, Doroşenko’nun yerine hatmaıı tâyin edilen
bu adama Ukrayna’yı zaptettirmesi ve
Çehıin'i de Ruslardan alarak buraya yer
leştirmesi emredildi. Kırım Hanı Selim
Giray'a da mektup yazılıp beş bin altun
çizme baha yani sefer masrafı için para
yollayarak Tatar askerini toplıyarak ser
darla işbirliği etmesi bildirildi.
Şeytan İbrahim Paşa nın
Çehrin seferi
Himılnitski’yi Doroşeııko'nuı: yerine
oturtmaya ve Çehriıı’i Ruslardan alarak
Osmanlı himayesindeki bu hatmana tes
lime memur olan Şeytan İbrahim Paşa,
İstanbul’dan gemilerle gönderilen toplar
la mühimmatı teslim aldıktan sonra,
tsakçı'da toplamış olduğu askerini 1677
mayısında Tuna’dan karşıya Kartal sah
rasına geçirdi. Birkaç gün sonra buradan
hareketle Ukrayna’ya gitmek üzere yola
koyuldu. Turla ( Dııiestr) nehrini Bender kalesi altından geçti. Ukrayna topra
ğında ilerlerken Kırım Hanı Selim G i
O s m a n lı d e v le tin in L e h is ta n ve R u sy ay a savaş açm a sın a sebeb olan k aza k la rd an
b ir g u ru p (C h a rle s A d otphe - H e n ri H es’in b ir e stam pı)
2133
t a r ih v e m
ray’la birleştikten sonra Haziranın son
larında Çehrin önüne vâsıl oldu. Ukray
na'nın zamanımızdaki mühim şehirlerin
den Krenıençuğ şehrinin yirmi, yirmi beş
kilometre kadar batısında ve Dııiepr neh
rinin kollarından Tiasmin ( Tasmin ) su
yu üzerinde bulunan Çehrin ( Czehryn )
önünde metrisler hazırlatan İbrahim Pa
şa buranın kalesini muhasara ve toplarla
dövmeye başladı.
Çehrin kalesinin üç tarafı bataklık
olduğundan İbrahim Paşa ancak bir ta
raftan tazyik edebilmekte, muhasara ediIemiyen taraftan Tasmin suyunda işleti
len kayıklarla kaleye erzak ve mühimmat
sokulmaktaydı. Muhasara devam etmek
teyken Romodanovski kumandasında çok
kalabalık bir Rus ordusunun Çehrin’i
kurtarmak için üç saatlik mesafeye kadar
geldiği öğrenildi. Bunun üzerine Kuman
danlarla bir görüşme yapan İbrahim Pa
şa, eldeki Osm aıılı ve Kırım askerinin bir
taraftan Ruslara karşı koyup bir yandan
da Çehrin’i zapta kifayet etmiyeceği ne
ticesine vardığından muhasarayı kaldır
dı. Böylece. Şeytan İbrahim Paşa yirmi
üç günlük bir muhasaradan sonra Çeh-
rin önünden topları kaldırarak sür atle
Bender'e doğru çekilirken Selim Giray
da Kırım'a avdet etti.
Sadrıâzamın sefere çıkması için
karar verilmesi
Şeytan İbrahim Paşa’mn Çehrin m u
hasarasını kaldırdığına dair haberin İs
tanbul’a ulaşmasından bir ay kadar son
ra Sadrıâzam Merzifonlu Kara Mustafa
Paşa Topkapı dışındaki bahçesinde vezir
ler, şeyhülislâm, devlet erkânı, yeniçeri
ağası ve ocak ihtiyarlan ile bir toplantı
aktederek ( 20 ekim 1677 ) Çehriıı mese
lesini görüştü Neticede, Çehrin'in zaptı
için büyücek bir sefer heyeti tertibine,
bu sefere padişahın da iştirakine, ancak
hükümdarın Tuna’datı ileri geçmemesine,
buradan itibaren ordunun sadrıâzam ta
rafından sevk ve idaresine karar verildi.
Bu karardan sonra, baharda yapılacah sefer için ilk hazırlık olmak üzere.
Tophanede 21 adet büyük top döküldü.
Bu arada Çehrin’i zapta muvaffak olamıyan Şeytan İbrahim Paşa ile Selim G i
ray azledildi. Babadağı’nda kışlayan kuv
vetlerin serdarlığına Kör H ü
seyin Paşa, Kırım Hanlığına
da Murad Giray tâyin edildi.
İbrahim Paşa Yedikule’ye
hapse, Selim Giray da Ro
dos’a sürgüne gönderildi.
Rus elçisi ve Çardan
gelen mektup
Zaporog kazaklarının,
Padişah Dördüncü
Mehmed’e, himayeleri hususuna dair mektup
yazmaları (İlja Repin’in tablosundan)
2134
Çehrin seferi içiıı hazır
lıklar yapılırken İstanbul'a
bir Rus elçisi gelerek Çar
dan bir mektup getirdi. Silâhdar tarihinde <C: 1, S:
672) tercümesi mevcut olan
bu mektupta şöyle denilmek
teydi :
«Bu âna değin Devlet-i
Aliyye-i Cihandar ile dost
luk ve muhabbet üzere olup,
arada mukateleye
varacak
bir hâdise görülmeyip,
iki
taraf da âsuae hal üzere iken, taht-ı tasarrufumuzda
olan memleketimiz hududun
da vâki Çehrin kalesi üze
rine binihaye İslâm askeri gönderilip,
padişahaıı-ı Ali Osman ile aramızda
olan dostluk ve fitne ve ceıık-ü cidal
ve harb-ü kıtal ile ifsada baas harekete
haşarat eylemeleriyle, âsitsne-i devlet-i
salıipkı tanlarına m u h abbe tnanı wnı z ile
adamımız irsal olunmuştur. Bu âna de
ğin mabeynimizde mer'i tutulan dostluk
ve muhabbetin evvelki gibi bozulmadan
istikrar ve istihkâm üzere olması nıatlub-u devletimizdir. Tarafınızdan dahi
elçilerinizin gelmesini münkati etmeyip,
ezhar-ı muhabbet ve dostluktan hâli ol
ma vasız».
Rus Çarının bti mektubuna, şayet
dostluk beklenip isteniyorsa Çehrin’in
tahliye olunması lâzım geldiği, böyle yaplımadığı takdirde büyük bir Osmanlı or
dusunun Çehrin önüne geleceği bildirildi.
Padişahın ve Sadrıâzanı Merzifonhrnuıı İstanbul’dan hareketi
Padişah Dördüncü Mehmed ve Sadnâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 30
nisan 1678 günü Davutpaşa sahrasından
hareketle İstanbul’dan, ayrılırken, halk
ve hükümet merkezinde kalan erkân ta
rafından merasimle uğurlandı. Silistre’ye kadar gidilince, İstanbul’da alınan ka
rar gereğince, padişah orada kalıp, ser
darlı k vazifesiyle ordunun başına geçen
sadrıâzam yoluna devamla
İsakçı’dan
Tuna’yı karşıya
geçti, Dniestr’i de Şeytan
tbrahim Paşa
gibi Bender
civarından aştıktan sonra yo
luna devam etti. Çehrin’e
üç konak kala yerde Kırım
Hanı Murad Giray, Tatar as
kerî ile sadrıâzama mülâki
(Silâhdar tarihi C: 1, S: 676)
oldu. Daha sonra Haleb beylerbeyisi Kara Mehmed Paşa
önden gönderildi ve nihayet
21 temmuz 1678 de sadııâzamın emrindeki ordu Çehrin
önüne vardı.
lı ordusunu kale dışında karşılamak
istediler.
Gurur ve cüretten
ibaret
bu hareketlerine, Kara Mustafa Paşc. as
keri mevzie sokaran top ateşi :1e muka
bele edince kale dahiline çekildiler.
Muhasaranın üçüncü günü Romodaııovski idaresinde büyük bir Rus ordusu
nun Çehrime üç saatlik mesafeye geldiği
öğrenildi. Tarih-i Raşid’de (C: 1, S: 346):
bir miktar Barabaş Kazağı ve birkaç bin
Kalmuk Tatarından başka bütün Moskof
askerim ihtiva ettiği ; Silâhdar tarihinde
(C: 1, S: 678) ise, iki yüz bin asker ile
yüz elli topu bulunduğu söylenen Komodanovski’nin niyeti Osmanlı ordusunu
Çehrin önünden tardetmek ve kaleye bir
miktar daha kuvvet sokmaktı.
Büyük bir Rus ordusunun geldiğini
öğrenen serdar derhal kumandanları da
vetle yapılacak işleri görüştü. Varılan ka
rar gereğince, Haleb Beylerbeyi Kara
Mehmed Faşa’nın emrine on iki bin kişi
ayırıp Kırım Hanı ile birlikte Romodanovski’ye karşı gönderdi. Ordudan bunlar
ayrılıp Tasının suyunun ilerisine sevkedildiği sırada Çelırin'deki kuvvetler bir
çıkış yaparak Türklere hücuma kalkınca,
Anadolu ve Özü beylerbeyleri bu hücu
mu mukabil bir taarruzla defedip, düş
mana epeyce zayiat verdirdiler.
Romodanovski’ye karşı sevkedilen
Kara Mehmed Paşa ve Kırım Hanı Rus-
Çehrin muhasarası
Çehrin kalesinde çok mik
tarda asker ve mühimmat
mevcut olduğundan, Osman-
Rus elçisinin Padişah Dördüncü Mehmed huzu
runda eğilmeğe mecbur edilmesi (Ricaut’dan)
213p
larıtı taarruzunu durdurdularsa da m ağ
lûp edip kaçıramadılar, Bunun için ser
dardan acele ilâve kuvvet istediler. K a
lenin muhasarasına ara vermeyen Kara
Mustafa Paşa, Kara Mehmed Paşa ya acele bir miktar daha asker yetiştirince,
karşıdaki hasmın asker miktarının arttı
ğım farkeden Rus başkumandanı ordusu
nu mevzie sokarak Türkleıi şiddetli bir
top ateşine tuttu. Türkler buna tüfenklerle mukabele etmekle beraber Romodanovski yerinden sökülemediği için bu
kısımdaki çarpışmalar da mevzi harbi
peklinde uzadı. Osmanlı ordusu iki kısma
ayrılmış vaziyette mücadeleye devam et
tiğinden, Çelırin üzerindeki tazyik haliy
le hafiflemişti. Maamafih muhasaranın
başlamasında iki hafta kadar sonra Diyarbekir beylerbeyi Kaplan Mustafa Pa
şa eyâleti askeri ve Kiirdistan beyleriyle
orduya vâsıl olduktan sonra muhasara
nisbeten yine sıkılaştı. Top namluları içi
ne yerleştirilen kızdırılmış demir yuvar
lak Çehrin içine fırlatılmak suretiyle şe
hirde mühim mikyasta yangınlar çıka
rıldı.
Mevzi harbinin nazik durum lar
arzetmesi
Rus başkumandanı Romodanovski
kaleye mutlaka yardım etmeye azmet
mişti. Zaten emrindeki kuvvetler çok
kalabalıktı. Askerini inevziden çıkarıp
ikinci bir umumi hücum yaptığı zaman
biraz ilerleme kaydetti. Bu vaziyet kar
şısında acele yardım isteyen Kara Meh
med Paşa’ya vezîriâzam bir miktar asker
ile 15 top gönderdi. Kara Mehmed Paşa
Rus taarruzunu durdurmakla beraber Romodanovski’nin ilerleme kaydedeceği bel
li oluyordu. Onun için veziriâzam bir iki
güıı sonra ordudan on iki bin kişi ve 30
top daha ayırarak Kaplan Mustafa Paşa
ile ileriye gönderdi ve Romodanovski’nin
karşısındaki kuvvetlerin kumandası K ap
lan Mustafa Paşa’ya devredildi.
Kaplan Mustafa Paşa'mn kumandayı
ele aldığının ferdası günü Rus başku
mandanı ordusunu taarruîa kaldırdı.
Kaplan Mustafa Paşa muharebeyi iyi ida
re ettiği, öğleye kadar düşmana on bin
kişilik zayiat verdirildiği ve bir aralık
Çehrîn'e bir saatlik mesafeye kadar yak
laşmış olan düşman bir miktar geriye sü
rüldüğü halde, ikindiye doğru Osmanlı
kuvvetleri mağlûp oldu. Kumandanlarını
bırakan askerler orduyu humâvuna ilti
hak için Tasmin suyu üzerindeki köprü
lerin başına kütle halinde yığıldılar. Sadrıâiam Kara Mustafa Paşa evvelâ bunla
rı harp sahasına geri çevirmek istediyse
de maneviyatı kırık ve yorgun askerin
bir iş göremiyeceğini hesaplıyarak ilk
fikrînden vazgeçip köprülerin önünü aç
tırıp muharebe meydanını terkeden as
keri ordugâhta topladı. Rus askerî de o
deıece yorgun ve bitkin hale gelmişti ki,
muharebe meydanından çekilen asker şu
rada dursun yalnız kalan kumandanların
üzerine bile koşamadı.
Muhasaraya devam olunması
Romodanovski karşısındaki kuvvet
lerin mağlûben ordugâha dönmesine rağ
men Sadnâzam Merzifonlu Kara Musta
fa Paşa itidal ve soğukkanlılığını kaybet
medi. Bütün kumandanları ve sair erkâ
nı bir araya tophyarak herkesin fikrini
açıkça söylemesini istedi. Bu toplantıda
kumandanların çok büyük kısmı, Rus
başkumandanının elde ettiği galibiyetten
faydalanarak kaleye asker sokup ayrıca
metrislerdeki askere de hücum edebile
ceğini, bu takdirde durumun fena olaca
ğını, zaten askerin muhasara harbinden
maneviyatının kırılmış bulunduğunu be
yanla muhasaranın kaldırılıp saf harbî
yapılması fikrini müdafaa ettiler. Konu
şanları sonuna kadar sessizce dinleyen
sadnâzam ise, askerin maneviyatının asıl
saf harbinde bozulmuş olduğunu, bu yor
gun ve bozuk manevis’atlı askerle saf
harbine girmenin hatâ teşkil edeceğini,
binaenaleyh askeri dinlendirmek ve m a
neviyatını bu arada takviye etmek için
muhasaraya devamın daha isabetli ola
cağım ileri sürdü. Neticede sadrıâzamın
dediği kabul olunarak muhasara kaldı
rılmadı. Rus başkumandanının Osmanlı
mevzilerine taarruz edememesi için Tas
ının suyu üzerindeki köprüler y ikildiOsmanlı karargâhında bu kararlar
alınırken Ruslar da Tasmin suyunun, yu
karı bataklığının başına kadar gelerek
vaziyet aldılar. Romodanovski bir taraf
tan da gecenin karanlığından istifade ile
2136
Çehritı kalesine, içindeki otuz bin kişiye
ilâveten on sekiz bin kişi daha soktu. Er
tesi gün Baıabaş Kazakları Hatmarn da
emrindeki kuvvetlerle gelerek Tasmin
suyunun bataklığının bir tarafına yerleş
ti. Kırk kadar topu ile Osmanlı ordugâ
hına ateş açtıysa da uzakta kaldığından
mermileri bir zarar vermiyordu.
Ç e h riıv in zaptı
Barabaş Kazaklarının da gelmesini
müteakip Osmanlı askerinin maneviyatı
bir lıayli sarsıldıysa da, kale zaptedilmedeıı binadan gidilmîyeceğiniıı tekrarlan
ması, bir aralık Osmanlı mevzilerine yak
laşan beş Mn Ra sun birkaç yüz Türk ta
rafından perişan edilmesi, sayı çokluğu
nun korkunç olmadığına misal teşkil ederek askerin gayrete gelmesine yol aç
tı. Nihayet muhasaranın otuz üçüncü gü
nü Çehrin duvarlarında lâğım lar vasıtasiyle açılan gedikten Türk askeri içeri
girdi. Kale dahilinde evvelâ kanlı bir bo
ğuşma başladıysa da artık düşmanın bu
rada tutunması m üm kün olmadığından,
selâmeti Tasmin suyu üzerindeki köprü
lere açılan kapılardan Rus ordusu tara
fına kaçmakta aradılar. Fakat bunların
kaçmaları kolay olmadı; bir kısmı Türk
kılıçları altında can verirken, bazıları da
Tasmin suyunda veya bataklıkta boğuldu.
Ayrıca kaledeki barut ve silâh depoların
da infilâklar vuku bulduğundan bazılarım
da bu infilâklarda öldü. Böylece, kalede
ki kalabalık muhafız kuvvetler hemen
hemen tamamen mahvolmuş ve 21 ağus
tos 1618 (3 receb 1089) akşamı Cehrin'd e
mücadele sona ermiş ve kale Türklerin
eline geçmiş oldu.
Kus ordusunun çekilm esi ve
T iirk le rin ta k ib i
Çelırin kalesinin düştüğünü ve için
dekilerin Mahvolduğunu gören Rus baş
kumandanı kalenin yakınındaki mevki
inden kalkıp geri çekilmeye başladı. Lâ
kin pek uzağa gitmiyerek, daha önce şid
detli çarpışmaların yapıldığı hazır mev
zilere yerleşti. Rus başkumandanının,
Çehrin’e üç saatlik mesafede bulunan bu
mevzilere girmesi takip edilmesinden
mütevellitti. Cehrin yakınından kalktığı
Padişah Dördüncü (Avcı) ilehmed'in
Avrnpalı ressamlar tarafından yapılmış
diğer bir resmi
zaman sadrıâzam bunların arkasından
Kırını Hanı ile Diyarbekir -ve Anadolu
beylerbeylerini şevketmiş ti. Lâkin Kuş
lar mevzilere girdiğinden takipçi kuv
vetler bir şey yapamadı. Bu vaziyet kar
şısında Tasmin suyu üzerindeki köprüle
rin acele tamirini emreden Kara Mustafa
Paşa 23 ağustosta orduyu Tasmin suyu
nun öte tarafına geçirerek Rus kuvvetle
rinin üzerine gitti. Böylece şiddetli bir
muharebe başladıysa da Rusların çok ka
labalık oluşları ve önceden hazırlanmış
mevzilere yerleşmiş bulunmaları sebe
biyle ilk gün bir netice istihsal edileme
di. Ertesi gün Türk ordusu Rusların et
rafını çevirmek için gayret sarfettiği g i
bi, bir taraftan da düşman mevkilerini
sarsacak derecede şiddetli top ateşine
tuttu. Akşama doğru Rus kuvvetlerinin
buradan çekilmek' için bazı hazırlıklara
giriştiği hissedildi. Nitekim gece karan
lığından istifade ile ağırlıklarını Özi neh
rinin öte tarafına taşımağa başladılar.
Böyle olmakla beraber Türk taarruzları
nı tesirsiz kılmak için mukabil taarruz
lar yapmaktan geri kalmadılar.
Böylece, Rus başkumandanı Romoda-
2137
V*KV!* rın etrafı tahrip etmiş olmaları bakım ın
dan Türk ordusunun azalan erzakı bitti
ği takdirde civardan bir şey temiıı etme
nin de m üm kün olmadığını beyanla, bü
s d
*
tün bu lıaller karşısında en doğru hars‘ketin ordunun avdeti olduğu noktasında
birleştiler. Bu fikri sadnâzam da benimo*®
siyerek dönmeye karar verdi ve neticeyi
de Silistre civarında bulunan padişaha
yazdı.
Silistre civarında av ve sefa ile va
kit geçiren Sultan Dördüncü Mehmed,
sadnâzamdan gelen haberi müteakip h ü
kümet merkezinde yedi gün yedi gece
donanma icrasını emrettikten sonra, be
raberinde getirmiş olduğu hasekisi, oğulları Mustafa ile Ahmed’i yanına ala
rak yola koyuldu ve doğruca Edirne’ye
gitti.
Sadrıâzamın riyasetindeki mecliste
ordunun dönmesine karar verilince, Ka
ra Mustafa Paşa evvelâ piyadeleri geri
çekti. Sonra ordunun tamamını hareke
te geçirerek Çehrin önüne gelindi. Bu
arada Ruslar çekilen Osmanlı ordusunu
Dördüncü Mehmed’in hasekilerinden ve
sarmak istedilerse de Kırım Tatarlarının
şehzade Mustafa ile Ahmed’in valideleri
hücumları karşısında perişan olup geri
Emelullalı Gtilnus Sultanın batılı res
döndüler. Sadrıâzam Kara Mustafa Paşa
samlarca yapılmış bir resmi (Aslı TopÇelırin’deki 150 top ile 9 kumbara hava
kapı sarayı müzesindedır)
nını çıkarttırdıktan sonra kalesini iyice
tahrip etti. Bu iş de tamamlanınca ordu
novski'nin idaresindeki kuvvetlerle cere
2 eylül 1678 tarihinde Çehrin önünden
yan eden muharebe çok şiddetli şekilde
ayrıldı. Bu sırada Ruslar takip veya tâyedi gün yedi gece (Silâhdar tarihi C: 1,
ciz hareketinde bulunmaya cesaret ede
S: 714) sürdü ve bu müddet zarfında
mediler. Zaten kendileri de fazlasiyle hır
Ruslar otuzbin kişilik zayiat verdi. Türkpalanmışlardı. Ordunun dönüşü sırasında
lerin zayiatı ise 15 ilâ 20 bini buluyordu.
bazı palankalar zaptedildi. Çehrin’deıı
sonraki dördüncü menzilde Kırım Hanı
ayrılarak memleketine gitti.
Osm anlı ordusunun çeri dönmesi
Sadnâzam Kara Mustafa Paşa, sefer
Sadnâzam Kara Mustafa Paşa 31 amüddetince yanında bulunan Himilnitsğustos 1678 günü karargâhta kumandan
ki'yi Nemirve kalesinde oturmak (Silâh
ve sair erkânı toplıyarak, durumu ve
dar tarihi C: 1, S: 724) ve Ukrayna’yı Osbundan sonra ne yapılması gerektiğini
maıılı himayesinde idare etmek üzere
müzakere etti. Bu toplantıda kumandan
tenbihatta bulunduktan ve yanına iki bin
lar, Çehrin’in zaptı ile devletin şerefinin
kişilik muhafız Tatar askeri de verdikten
kurtarılmış ve seferin gayesinin hâsıl ol
sonra yoluna devam etti. İsakçı köprü
muş bulunduğunu, Rus ordusu tamamen
sünden geçilerek Dobruca’ya girilince
mağlûp edilememekle beraber hayli hır
Haleb Valisi Kara Mehmed Paşa’ya vezapalanmış olduğunu, şimdiki mevzilerin
ret verilip seraskerlik vazifesiyle Babaden söküise bile başka bir yerde yeniden
dağı’nda kışlaması emredildi. Bundan
mevzi tutabileceğini, bunun da Türk or
sonra maiyet erkânı ve bir miktar asker
dusunun yıpranmasına âmil olacağını,
ile yoluna devam eden sadrıâzam Merzi
Ruslarla birleşmek üzere gelen kazakla
fonlu Kara Mustafa Paşa 20 kasım 1678
IV:
2138
de Edirne'ye vâsıl olarak sancağı şerifi
padişaha teslim etti.
Sulh muahedesinin akdi
Padişah ve bilhassa sadrıâzam Edir
ne'ye, oradan da İstanbul'a dönmekle be
raber, henüz sulh aktedilmediğiııdeu
harb hâli devam ediyor demekti. Koca
bir ordunun uzun mesafeler katederek
Ukrayna’ya kadar gitmesi, sadece, pek
önemli olmayan Çehrin kalesinin zaptı
ile neticelenmişti. Bu seferden, Osmanlı
devlet erkânının almaları icap eden eıı
mühim ders, bundan sonra Türklerin
karşısına Rusya gibi çetin bir haşanın
çıkmakta oluşuydu. Çehrin yakınında ve
özü nehri önlerinde cereyan eden m u
harebe, Rusların askerlik bakımından
kudret derecelerini. Ukrayna işine el at
maları da siyasi emellerinin ne yolda in
kişaf etmekte olduğunu gösteren misal
lerdi.
Serdarlı kla ve hudut mıntakasını
muhafaza vazifesiyle Babadağı'nda bıra
kılmış olan Kara Mehmed Paşa’ya, Özi
suyu üzerine iki tane kale inşa ettirmesi
emrolunmuştu. Kara Mehmed Paşa 1679
yazında bunların inşaatım ikmal ettir
mişti. Eylül sonlarında Kara Mehmed
Paşa ve Kırım Hanından alınan mektup
larda, Rusların geniş çapta hazırlıklar
yaptıkları (Silâhdar tarihi C: 1, S: 729)
öğrenilince, 8 ekim 1679 pazar günü ya
pılan toplantıda Ruslar üzerine tekrar
sefer icrasına karar verildi. Bu kararı
müteakip hazırlanmaları hususunda eyâ
letlere emirler yazıldı.
Çehrin yakınındaki muharebede Ruslar açıkça bir mağlûbiyete uğramamak
la beraber, OsmanlIlarla başa çıkamıyacaklarım hesaplıyor, onun iğin sulhun
akdini arzu ediyorlardı. Nitekim, şulhe
ait hazı hususları görüşmek gayesiyle
(Tarihi Raşid C: 1, S: 359) 5 mart 1680
de İstanbul'a bir Kus elçisi geldi. Eski
Osmanlı tarihlerinde bir açıklama bulun
mamakla beraber, muhtemelen, Rus el
çilerinin gelmesi dolayısiyle, veyahut da'
hazırlıklar kâfi görülmediği için, 1679 ekiminde alınan sefer kararı 1680 yazında
icra edilmedi. Nitekim. Raşid'in ifadesiy
le ; « mühimmat-: lâzime-i seferivenin
küsuru Edirne'de tekmil ve ietmin olun
mak üzere padişah Dördüncü Mehmed 29
ekim 1680 de İstanbul’dan hareket etti.
Birkaç gün sonra da Sadnâzam Kara
Mustafa Paşa yola çıktı.
Bu vaziyet Rus Çarını telâşlandırmış
olduğu cihetle, sulh için Kırım Hanı Murad G iıay’a müracaat etti. Hükümet bu
hususta Kırım Hanına selâhiyet verdiğin,
den 11 şubat 1681 (22 muharrem 1092) de
muahede imza edildi. K ırım ’ın merkezi
Bahçesaray'ds hazırlanması bakımından
«Bahçesaray sulhüs- dîye anılması m üm
kün olan bu muahede yedi maddeden
ibaret olup (Akdes Nimet Kurat, Rusya
tarihi S: 234 ve Silâhdar tarihi C'. 1, C:
737) şu şartlan ihtiva etmekteydi :
1 - 3 ocak 1681 den başlamak üzeıe
iki devlet arasında sulh
devam ede
cektir.
İki devlet arasında Özü ( D niep r)
nehri sınır teşkil edecek ; Kırım H anı
nın geçen üç yılın vergisi birden ödene
cek ve bundan sonra mutad yıllık vergi
gönderilecek.
2 — Kiyef şehri ile buna bağlı beş
palanka Rtıslarda kalacak ; Özü ile Aksu
(Buğ) arasındaki sahaya kale yapılmıyacak.
3 — Tatarlar, Dniepr'in her iki tara
fında sürülerini otlatabilecek, Kazaklar
da Dııiepr boyunca balık avlamak ve tuz
almak için Karadeniz'e inebilecek,
4 — Mülteciler kabul edilmiyecek.
5 — Zaporog kazaklan Ruslara tâbi
olacak.
6 — Çar’ın unvanları tam olarak ya
zılacak.
7 — Sultan ve Han, Çar’m düşman
larına yardım etmiyecek.
İlk Türk - Kus barışı mahiyetini haiz
olan bu muahedenin Zaporog kazakları
maddesi hariç, diğerlerini Osmanlı h ü
kümeti tasvip etti.
AVUSTURYA İDARESİNDEKİ MACARİSTAN ARAZİSİ VE
TÖKÖLÎ İİVtRE MESELESİ, OSM AN LILARIN AVUSTURYA SEFERİ
Macaristan Tüıkler tarafından fethedildiği zaman, halkının ekseriyeti Ma-
carlardan ibaret bulunan bir miktar arazi AvusturyalIların elinde kalmıştı.
2139
(A
Telek y Mihaly
Magyar Nemzet Törteııete'den)
Osmaıılı idaresindeki Macar arazisinin
batı tarafından başlayıp kuzey batıdan
Erdel sınırına kadar bir şerit gibi uza
nan bu toprak parçasının, Tuna'nm dir
sek yaptığı hizadan Tisa’ya kadar uzanan
kısmı eski Osmanlı tarihlerinde «Orta
Macar arazisi» diye anılır.
Macaristan’ın Türkler tarafından fet
hinden sonra, AvusturyalIlar, ellerinde
kalan Macar arazisini kendi menfaatleri
ne uygun bir İdarî teşkilâta bağlamışlar,
bu arada Erdel sının yakınındaki Kassa
( Kaşa v) şehrini Orta Macar arazisi için
bir nevi merkez haline getirmişlerdi.
İmparator Leopold zamanında Avus
turya makamları Macarlara karşı kötü
bir idare şekli tuturmuştu. Macarían ağır vergilerle ezdikten başka bilhassa
vicdanlar üzerinde derin tazyikler icra
ediyorlardı. Bu sırada bir kısım Macarlar Protestanlığı kabul etmiş durumday
dı. Osmaıılı tarihlerinde Bakaıı-oğlu diye
zikredilen Batthyanv ile Zeriııoğlu diye
zikredilen Zriny've tâbi Macarlar da Pro
testan mezhebinde idiler. AvusturyalIla
rın dinî tazyik icra ettikleri kısım işte
bu protestan Macarlardı. Katolik ve protestanlar arasındaki mezhep mücadelesi
ne, Avusturya imparatorlarının, Protes
tanları katolikliğe geçmek için zorlama
ları da eklenmekteydi. İmparatorun pro
testan Macarlara karşı mücadeleyi şid
detlendirmesi ve protestan reisleri öldür
mek suretiyle imhaya çalışması, mesele
nin büyüyüp karışık bir hal almasına âmil oldu. Avusturya hükümetinin bu şe
kildeki davranışı yüzünden evvelâ katolik ve protestan Macarlar birbirine girdi.
Bilâhare protestan reislerden Zriny, Ferec Nadasdv ve Frangepan gibi kimseler
imparator tarafından öldürtüldü. Bunla
ra ait Kassa (Kaşav) Fülek, Honod gibi
kaleler alınıp içlerine Avusturya askeri
dolduruldu. Protestan halka o derece eziyet ve kötü muamele edildi ki, ırz ve
namuslar dahi tecavüzden kurtulamadığı
Soldan: F. Wesselenyi, F. Nadasdy, Zriıır F. Fraııgepan
(A Mae yar Nemzet Törtenete'deıı)
2140
gibi, bazı kimseler ateşe atılmak suretiy
le, bazıları da atların ayaklan altında
Çiğnetilmek suretiyle öldürüldü.
lunmayan kimseler olduğunu bildiğinden
anların bu ¡nevandaki tavassut teklifle
rini reddetti.
Tököli İm re
TÖküii’nîn Osm anlı himayesine
girmesi
AvusturyalIlar böyle zulüm ve kat
liâmda bulunurken Orta Macar halkı da
bazı reislerin idaresinde toplanmaya ve
mücadeleyi devam ettirmeye çalışıyordu.
Erdel beyi Apafi Mihal’den vardım gö
ren Teleki Mihal bu şahsiyetlerden bi
riydi. Fakat Orta Macar halkının, etra
fında asıl birleştiği şahsiyet Tököli îmre
idi. Karpat dağlarının eteğindeki Kesmark (Sokmar) malikânesi sahibinin oğ
lu olan Tököli îmre, babasının Avustur
y a l I l a r tarafından öldürülmesi yüzünden
pek genç yaşta mücadele sahnesine atıl
mıştı. Osmaıılı tarihlerinde «Orta Macar
Kıralı® şeklinde kaydedilen Tököli îmre,
aslında kıral olmayıp nihayet bir m ali
kâne sahibi asilzâde idî.
Orta Macar halkının, büyük kuvvet
lerle üzerlerine yüklenen AvusturyalIlara
karşı muvaffak olmaları imkânsızdı. N i
tekim genç Tököli îmre mağlup olunca
on bin kadar Macar askeriyle Erdel’e sı
ğındı. Onun ilticası ile A v u stu ry alıl arın
Protestan Macarlara karşı zulüm ve ta
kibatı durmadığından bîr müddet sonra
Orta Macarlar Tököli’yi davet ettiler,
Orta Macar halkının reisi olan Tö
köli îmre 1675 yılında İstanbul’a bir elçi
göndererek, Osmanlı himayesine alınm a
sını rica etti. AvusturyalIlarla harp fas
lını yeni kapatmış olan Sadrıâzam Fazıl
Ahmed Paşa, bu devletle tekrar bir gai
le çıkmasını istemediğinden, Tököli’nîn
müracaatını reddetti. Fakat bundan bir
sene sonra Fazıl Ahmed Faşa’nm yerine
Merzıfonlu Kara Mustafa Paşa’nm sadrıâzam olması, Tököli îmre meselesinin
bambaşka yönde inkişafına yol açtı. Harisliği hususunda müverrihlerin ittifak
ettiği Kara Mustafa Paşa, Tököli’yi Os
manlI himayesine aldı. Silâhdar tarihi
(C: 1, S: 743) müellifinin ifadesiyle: «Ka
ra Mustafa Faşa sadrıâzam olunca, tamaı
galip adam olduğunu haber alıp, hayli
mal göndermekle muradına nail oldu.
Yani ki ııişledi ise işledi zararı m ukar
rer iken padişahtan ahidname alıverdi».
Sadrıizam a yaptığı tesir neticesinde Osmanlı himayesine nail olan Tököli’ye
Orta Macar h alkının Türkfere
müracaatı
Kendi imkânları ile Avusturya zul
münü önl iyem iveceklerini anlıyan Orta
Macarlar, nihayet, vicdanlar üzerinde
hiçbir baskıda bulunmayan OsmanlIlara
müracaat etmek istediler. Osmanlı kud
retinin azametinden ve bilhassa müsa
mahalı dinî siyasetinden bu yönde is
tifadeyi gözeten Orta Macarlar 1672 yı
lında (Silâhdar tarihi C: 1, S: 742) ev
velâ Yanova beyl&rbeyi Cerrah Kasım
Paşa ya müracaat ettiler, Tököli îmre'nin
tavsiyesi üzerine yapılan bu müracaatta;
kendilerinin gösterdiği bir bölgeye iskân
olunmalarının temini ile Erdel gîbi Osmanlı himayesinde bir beylik olarak ka
bullerini istediler. Cerrah Kasım Paşa ise,
hudutlarda edindiği tecrübelerden, Orta
Macarların kaypak ve itimada şayan bu
O r ta M a c ar (K u rs ) k r a lı T ö k ö li İm re
(T o ln a i V ifag T ö rtp n e im e ’den)
2141
göre, Tököli İmre sadrıâzamın gözünü
Macar altım ile boyamak suretiyle, hem
Avusturya hududuna tecavüz müsaade
sini, hem de yanına OsmanlIlardan aske
ri kuvvet alma işini halletti.
Sadrıâzam Merzifonlu Kara Mustafa
Paşa, Tököli İmre yüzünden Avusturya
lIlarla sulhü bozmaya kalkarken Vagvaımuahedesinin müddetinin bitmesine da
ha iki sene vardı. Haris veziriâzam kat
Padişahın Tököli İm reye verdimi Orta
merli hatâ işliyerek padişahtan Tököli’ye
Macar (Kurs) krallığı nişanının tuğrası
yardım va’di aldı ve böylece herşeyden
(A Magyar N'emzet Törtenete’den)
fazla avi anmayı düşünen padişahı da bu
hatâya hissedar kıldı. Budiıı beylerbeyi«Orta Macar Kıralı» ünvanı ile berat ve
sı Arnavut İbrahim Paşa’ya Orta Macar
ahidnâme verildi. O devirde Türkleı-, Töarazisini Tököli için zaptetmesi hususun
köli’ye bağiı olanlan, Macarca âsi mâna
da emir verilip bu işe serasker tâyin esına «Kruczs kelimesinden bozma olarak
düdi. İbrahim Paşa kendi eyâletinden
«Kurs» diye zikrettikleri cihetle, kendi
başka özü, Rumeli, Yanova eyâletleri ile
sini ayni zamanda «Kurs Kıralı* diye de
bazı sancakların askerlerini Peşte civa
anıyorlardı.
rında toplandıktan ve Tököli ile de birleş
tikten sonra 26 temmuz 1682 (21 recep
Tököli’nin AvusturyalIlara karşı
1093) de harekete geçti. Evvelâ Honod
kalesini kuşatarak zaptetti. Bunun arka
mütecaviz tavır takınması
sından Orta Macaristamn merkezi Kassa
Tököli İmre Osmanlı himayesine gi
kalesi aiındı. Müteakiben Eperjes, Leurerek sırtını kuvvetli yere dayadıktan
tschau, Fülek de dâhil olmak üzere yirmi
soı*ra, Avusturya işgalinde bulunan Or
sekiz adet (Silâhdar tarihi C: 1, S: 755)
ta Macar arazisini ele geçirmeye kalktı.
kale ve palanka zaptedildi. En son ola
Tabii bu işi, hem izinsiz, hem de sadece
rak onbeş gün süren bir muhasara neti
cesi Fülek’i alan (10 eylül 1682) İbrahim
kendi kuvvetiyle başaramazdı. Müverrih
Paşa, aldığı yerlerin hepsini TököIİ’ye
Fındıklılı Mehmed Ağa’nın bildirdiğine
teslim ettikten sonra Peşte'ye döndü. Bu arada Avus
^ c /ijjrriin g V ro ^ia S f"’ f ir s c r ic g
turyalIların Uyvar:a hücum
ta> u S uJt
0.r fc i*
edeceklerine dair bir haber
Î . S Î E r aldığı için dernal o tarafa
-CşÇL*.
gittiyse de, haberin
doğru
olmadığın; biîzat müşahede
ederek geriye döndü. Kış
yaklaştığı için emrindeki as
kere izin verip kendisi eyâ
leti olan Budirı'e çekildi,
A v u stu ry a ile harbin
başlam ası
E perjes ve m u lıa s a ra s ıııd a ıı genel g ö rün ü ş
( A M ag yar N em zet T örtenete’den)
2142
Veziriâzam Kara Musta
fa Paşa, Budin Valisine Avusturya’dan arazi zaptettirmekle sulhü bozucu bir ha
rekette bulunmuş oluyordu.
Zaten kendisinin esas arzusu,
Avusturya'ya karşı bir sefer
icra etmekti. Ruslarla yapılan harpte bir
sürü zahmetlere rağmen mühim bir iş
görülmemiş, ancak Çeiııin gibi ehemmi
yetsiz bir kale zaptedilebilmişti. îlk Rus
harbi olan bu Çehrin seferi Osmanlı dev.
leti Içiıı mühim bir ihtardı. Lâkin Merzi£onlu Kara Mustafa Paşa bu hakikati se
zip göremedi. Şöhret hırsı basiretinin öntine kalın bir perde gibi gerildi. Neti
cede devletin başı büyük ve felâketli bir
derde girdi. Vaktiyle yine şöhret düşkünü
veziriâzamlardan Koca Sinan Paşa da
devleti Avusturya ile harbe sürüklemiş
ti. Fakat bu defaki ondan çok daha be
ter bir netice verdi.
Bu devri bizzat yaşamış ve hâdise
lerin bilfiil içinde bulunmuş olan müver
rih Silâhdar Mehmed Ağanın kaydına
göre ; Avusturya ile sulhü bozan ve dev
leti harbe sürükleyen şahıs, Merzifonlu
Kara Mustafa Paşanın bizzat kendisidir.
Toköli İmre için, Orta Macar arazisinin
ele geçirilmesine karar verilmiş olduğu
sırada, Avusturya hükümeti İstanbul’a
Albert de Caprara adında bir elçi gön
dermişti. Elçinin vazifesi, henüz müddeti
bitmemiş olan sulh muahedesini yenile
mek ve barışı yirmi sene için temdit et
mekti, 10 haziran 1682 tarihinde mezkûr
elçi padişah tarafından kabul edildiği za
man, hükümetinin niyetlerini belirtmiş,
padişah da devlet erkanı ile müşavere
olunsun demişti. Lâkin, harp taraftarı olan veziriazam, bazı kimseleri tahrik ve
çevirdiği entrika îie devleti sür’atle har
be götürmeye gayret etmiştir. Sadrıâzamı acı ve ağır şekilde itham eden Silâh
dar tarihi (C: 1, S: 757) müellifi, bu hu
susta « mütekebbir, tamakâr, devletin ha
raplığını ister, anud-u kemıd ve mağ
rur» kelimeleri ile onu tavsiften sonra :
*— Raab çenginde bulaşan yağlıkara henÜ2 silinmeyip kaldı» diyerek sulhe mâni olmaya çalıştığını, yeniçeri ağa.
sı vezir Bekir Mustafa Paşa’yı kendi ta
rafına çekip fikrine uydurmuş olduğunu
ve kumandanları vasıtasiyle yeniçerileri:
*—- Padişah bizi neye besler, oturma
dan kötürüm olduk. Cenk isteriz. Haab’da
kalan çantalarımızı varıp düşmandan alalım» diye söylettiğini, ayrıca askerin
bu sözlerini padişaha naklettiğini kayde
der. Dördüncü Mehmed’in buna rağmen
sulhü bozmak istemediğini, sadrıâzamın
2143
ise bu defa, tam mânasiyle hileye başvu
rarak, Avusturya tecavüzlerine dair hu
dut valilerinden sahte fervatnameler ge
tirterek padişaha arzettiğini ve netice iti
bariyle hükümdarın zihnini çelerek har
be razı ettiğini bildirir. Viyana seferine
bizzat iştirak etmiş olan müverrihin, bu
harbin facia ile neticelenmesinden dolayı,
sadrıâzam hakkında fazla hissi bir hük
me varmış olabileceğine de biraz pay
verilebilir. Bu arada şunun da şüphesiz
zikri gerekir ki, Kara Mustafa Paşa Avusturva’ya harp açmak isterken sırf ku.
ru bir şahsi şöhret hırsının tam mâna
siyle esiri kabul edilemez. Onda Viyana
fatihi diye anılma arzusunun yanında
Osmanlı imparatorluğunu Kanunî zamanmdakinden daha geniş hale getirme ar
zusu da açıkça sezilir.
Avusturyanm durum u
Kara Mustafa Paşa harp için baha
neler ararken, Avusturya kendisini Türk
lerle büyük bir mücadeleyi göze almaya
müsait durumda görmemekteydi. Zira,
Otuz sene harbinden bir miktar arazi
kaybederek çıkmış olan Habsburg impa
ratorluğunun, bu toprak kaybından da
ha başka sıkıntıları mevcuttu. 1648 Westfalya muahedesinden sonra Avusturya
Fransa kralı Ondördüncü Louis
360 prenslikten müteşekkil bir konfede
rasyon manzarası aızedeı* hale gelmişti.
İmparatorluğa bağlı Germen prenslerinin
para basmak, ordu toplamak, imparator
aleyhine olmamak şartiyle herhangi bir
devletle ayrı muahede imzalamak yetki
leri vardı. Bu prenslerin bir kısmı da
protestandı. Bu sırada Fransa'nın başın
da OndördCincü Louis gibi kudretli bir
şahsiyet mevcuttu. Fransız Kıralı, Ger
men birliğinin tahakkuk edememesi için
usta bir siyaset takip ediyordu. Bunun
iğin Avusturya imparatorları, batı taraf
larında Ondördüncü Louis Fransası gibi
bir devlet varken doğuda bir mücadele
kapısı açılmasını istemiyorlardı.
Otuzsene harbinin sarsıntılı durumu
nu iyice atlatmadan 1672 de yedi senelik
bir harbe daha girmiş olan Avusturya,
bu mücadeleden de kârlı bir şekilde çık
mış değildi. İşte bunun içindir ki, Türk
lerle sulhüıı devamını arzuluyor ve bunu
da Vaşvar muahedesi ile kurulan karşı
lığı yirmi sene daha temdit suretiyle ah
de bağlattırmak istiyordu.
Avusturyanın son gayretleri
Budin Valisi İbrahim Paşa’mn Tököli İmre ile birlikte Orta Macar arazisini
ele geçirmek üzere faaliyete koyulması.
AvusturyalIların, Osmanlılarm harp iste-
diklerine iyice kanaat getirmelerine âmil
olmuştu- Esasen 1678 yılında Christophe
Von Kunitz adındaki elçileri İstanbul’a
geldiği zaman bu hususta şüpheye düş
tükleri için hazırlanmaya başlamışlardı.
Fakat her şeye rağmen harbe girmek ta
raftarı olmadıklarından anlaşmaya uğ
raşıyorlardı.
Christophe Von Kunıtz’den sonraki
elçi Albert de Caprara sadrıâzam ile ilk
görüşmeyi yaparak Osmanlı hükümetinin
niyetini anladıktan sonra (Cevat üstün,
1683 Viyana Seferi S: 26) imparatora yaz.
dığı bir mektupta : « Eğer benim yüz eIim olsaydı ve ben nabzımın her atışın_da bir mektup yazabilseydim bunların
hepsinde de ayni şeyi tekrarlardım :
Türklere karşı monarşiyi ve bütün Hıris
tiyanlığı korumak için
majestelerinin
kılıca sarılmaktan başka yapacağı bir şey
kalmamıştır. Barış um utlan ortadan
kalktı» demekteydi.
Albert de Caprara son görüşmesini
reisülküttab ve yeniçeri ağası Bekri Mus
tafa Paşa ile 1682 aralık ayı sonlarında
Edirne'de yaptı. Muahedenin yenilene
bilmesi için Avusturyanın, Yanık (Raab)
kalesini Türklere terketmesi ve sefer
masrafını tazmin eylemesi talebiyle kar
şılaşınca (SİIâhdar tarihi C: 1, S: 758),
Osmanlılarm harp kararlarının k a filiğ i
ni bir defa daha anlıyarak :
«— Beni Çasarım sulhu yenilemek
için gönderdi; yoksa mal ve memleket
ver demedi ; siz ise sefer kapısını açtınız,
üzerimize asker çektiniz, Nalıak yere kan
dökülmesi Allahdan reva mıdır? Ben Çasarıma ne yüzle varayım ! î dedi. Yine
Silâhdar Fm dıklılı Mehmed Ağanın bil
dirdiğine nazaran, sadrıâzamdan ümidini
kesen Avusturya elçisi Şeyhülislâm A li
Efendi’den s İslâm şeriati üzere boğazına
bez bağlayıp aman dileyene kılıç olur
mu? üzerine sefer caiz midir?» diye bir
fetva da aldı. Netice itibariyle, sulhü te
mine muvaffak olamayan elçi, Edirne’de
göz hapsine alındı.
Avusturyanın m üttefikler araması
P a p a O n b İrin c i İnosan
(A ^ la ^ y a r N em zet T örtenete’den)
AvusturyalIlar, daha elçileri Kunıtz’in İstanbul’a geldiği günlerde hazırlıklı
bulunmaya dikkat etmişlerdi. Hele Caprara’nın ilk temasında Osmanlılarm harp
2143
İkin ci V iyana M uhasarasından ik i görünüş
Yakanda: ilk m uhasara günlerinde akıncı Kollarının getirdiği esirler ve
kendiliğinden teslim olanlar Osmanlı komutanları huzurunda.
Aşağıda: Viyana, kalesinin burçlarından biri önünde şiddetli çarpışmalar
(Bu resimlerin her ikisi de «Von Victor v. Renner» in yazdığı «Vien Im Jahre
I6S3» adlı Almancfl ftSfrMfvn aîtnat'Ob'
ı
niyetlerinin kafiliğini anlayınca, yalnız
ca silâhlanmak hususunda değil müttefik
bulmak için de faaliyetlerine hız verdi
ler. 3 irer Alman prensliği olan Bavyera.
Suab, Frankonya ve Saksonya’ya, bun
lara an başka Brsndenburg eîektörlüğü.
İspanya, Fransa, Venedik ve Lehistan h ü
kümetlerine müracaat ettiler. Bu arada
Papa Onbirinci îııosan büyük gayretler
sariederek Türklcr karşısında hıristiyan
devletleri birleştirmeye çalıştı. Papanın
gayretleri ile Avusturya İmparatorunun
müracaatları neticesinde, peşinen geniş
çapta bir müttefikler cephesi kurulama
dıksa da, harcanan emekler boşa da git
medi. AvusturyalIların kendisinden pek
fazla çekindiği Fransa ittifaka girmedi;
fakat hasmane vaziyet almıyacağmı da
belirtmek su re tiyi e»müh i m bîr iş görmüş
oldu. Venedik hükümeti pek kurnaz dav
ranarak, ittifaka girdiği halde bu duru
munu peşinen açıklamadığı gibi, harbin
ilk günlerinden itibaren fiilen hasmane
tavır da takınmadı. Leh hükümeti Avus
turya ile 31 mart 1683 te Osmanlılara
karşı tedafüi ve tecavüz! bir muahede
imzaladı. 60 bin kişilik ordu toplayıp bu
nun 40 bin kişisi ile harbe iştiraki kabul
eden Leh Kıralı Jan Sobieski ordusuna
bizzat kendisi kumanda edecekti.
Bu iki devletten başka Bavyera
Prensliği 11,000, Saksonya 11,400 asker
vermeyi kabul ettiler. Frankonya ve Su
ab prenslikleri ise yardım va'dinde bu
lundular. Papa İnosan'ın çalışmaları hay
li tesir icra ettiği cihetle asker yardımı
alınmayan bazı yerlerden para yardımı
geldi. Bizzat Papalık makamı imparalcra 1.5 milyon gulden gönderdi. İspanya
ve İtalya’dan pek çok para geldi. Hollan
da Tuna'da kullanılacak bir donanmanın
teçhiz masrafını üzerine aldı, İsviçre keıı_
di topraklarında asker toplanmasına m ü
saade eiii. Bazı yerlerden de imparator
ordusunda îürklere karşı vuruşmak üze
re gönüllüler geldi.
Y u k a rd a : A v u s tu ry a
ratoru
e lçile rin d e n
im p a
C aprara
*
S oida: A v u s tu ry a
d ip lo m a
tik
hey’e tle rin d e n
b ir in in
B u d iıı Paşası h u z u r u n a
bulü m e rasim i
ka
*
(R e s im le rin her ik is i de M a
carca
«A M a g y a r
N em zel
Törtenete» a d lı eserden a lın
m ıştır)
2145
O sm anh ordusunun harekete
geçmesi
Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa
Paşa devlet erkânı ve nihayet padişahı
fikir ve karar bakımından harbe hazır
ladıktan sonra Avusturya elçisi Albert de
Caprara Edirne’de 31 aralık 1682 de ye
niçeri ağası vezir Bekri Mustafa Paşa ile
son defa “Örüştü. Bu görüşmede (Silâhdar tarihi C: 2 S: 1) yeniçeri ağası :
*— İşte mehabetlu padişah-ı İslâm
efendimiz hazretleri üzerinize seferi m u
hakkak eyledi. Yanık-kalesi teslim olu
nur ise sulh yenilenir ve dostluğun icabı
yapılır.» diyince, elçi :
«— Kale kılıç ile almır, yoksa bura
daki söz ile kale verilmez» cevabını verdi.
Böylece, âdeta harp ilânı tebliğ edilircesine son söz söylenmiş, mücadele fas
lı açılmış oluyordu. Nitekim 22 ocak 1683
de padişahın tuğlan çıkarılarak Babüssaade önüne dikildiği gibi, memleketin her
tarafına emirler gönderilerek, Mayıs ayı
başlarında Belgrad’öa bulunmaları bildi,
rildi. Bu arada padişahın sefer esnasında
Belgrad’a kadar gelmesine, fakat oradan
ileri geçmiyerek serdarlığm veziriazam
tarafından ifasına karar verildi.
OsmanlI hükümeti bu hazırlıkları ya
parken Avusturya imparatoru Leopold
da 7 ocak 1683 tarihinde imzaladığı bir
irade ile (Cevat Üstün, 1683 Viyana se
feri S: 36) nisanın ilk onbeş günü için
de hazır olmak üzere 80 bin kişinin silâh
altına alınmasını emretmişti.
Hazırlıklar tamamlanınca Dördüncü
Mehmed 1 nisan 1683 perşembe günü or
du ile Edirne’den hareketle 3 mayısta
Belgrad’a vâsıl oldu. On gün sonra vezi
riazama serdarlık verilerek ordu hare
kete geçirildi.
Serdarı ekrem Kara Mustafa Paşa
Belgrad’dan Zemlin (Zemun) sahrasına
geçtiği zaman burada bir müddet kaldı.
Bu arada bazı beylerbeyleri eyâletleri
askeri ile gelip serdara m ülâki oldular.
24 mayısta Zemlin’den hareket eden or
du Ösek (Esseg) e vardığı zaman, evvel
ce sefere iştiraki için haber gönderilmiş
olan Orta Macar Kıralı Tokoli İmre gel
di ve kendisi merasimle karşılandı. Ordu
Ösek köprüsünden karşıya geçtiği sıra
da, gemilerle buraya kadar getirilmiş olan top, mühimmat ve zahire de karaya
çıkarıldı. Sadrıâzam, Ösek’te ordu ile be
raber getirilmekte olan Avusturya elçisi
Albert de Caprara ile (Silâhdar tarihi C:
2, S: 20) görüştü. Elçi Caprara’ıım mem
leketine gitmesine izin verilmesinden beş
gün önce Kara Mustafa Paşa, Hermaıı
Von Baden adresine yazılmış (Cevat ü s
tün, 1683 Viyana muhasarası S: 29) bir
mektup gönderdi. Gurur ve haşmet ifade
eden kelimeleri pek bol olan bu mektup
ta sadrıâzam AvusturyalIları suçlandır
makta ve tecavüz hareketlerinin harbe
sebep olduğu belirtilmekteydi. Ösek, or
dunun toplanma yeri olarak seçildiğin
den, Rumeli tarafındaki valilerin bir kıs
mı burada orduya katıldı.
Onbitı kişilik bir düşman kuvvetinin
Uyvar üzerine geldiği haber alınmış ol
duğundan, Budin Valisi İbrahim Paşa’nın
emrine birkaç beylerbeyi verilerek o ta
rafa sevkedilmişti. Bunlar Uyvar’a var
madan önce düşman çekilip gittiği cihet
le, geriye döndüler ve îstolni - Belgrad’da
orduya m ülâki oldular. 25 haziran 1683
de ordu îstolni - Belgrad’a ulaştı. Bura
da Kırım Hanı Murad Giray da Tatar
askeri ile gelerek sadnâzama mülâki
oldu.
VİYANA M U H A S A R A S I
Avusturya’ya kargı harp açılmasında
birinci derecede rol oynamış olan Vezi
riazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa,
ordunun harekât sahası üzerinde de ken
di fikrim hâkim kıldı. Belgrad'dan ayrı
lırken, Yaııık-kalesinin fethi için serdar
tâyin (Silâhdar tarihi C: 2, S: 12) edile
rek kendisine sancağı şerif teslim edil-
mişti. Fakat o bunu küçük bir iş göre
rek Avusturyaııın merkezi Viyana'yı zap
ta kalktı. Ve vaktiyle Kanuııi'nin alama
dığı Viyana üzerine orduyu şevketti.
Sefere bizzat iştirak ettiği, sadrıâzam ile zamanın birçok devlet erkânını
yakinen tanıdığı cihetle, sözüne itimad
edilmesi gereken müverrih Silâhdar Fin.
2146
diklılı Mehnıed Ağanın gaj-et mufassal
şekilde anlattığına göre ; Viyana zaptım
sadrıâzanun aklına koyan şahsiyet Reisülküttab Laz Mustafa Efendi idi. Reisülbüttab sadnâzama :
<t— Efendim, başkasının sözünü din
leme : sen ancak fail-i muhtarsın, taraf-ı
Hakdsn nazil olmuş bir uur-u efzansın.
Milletinden hiçbir ferd bu kadar askere
malik olmamıştır. Kızıl Elma’ya kadar
değil bütün Frengistam zapta kalksan
karşına çıkacak kimdir. Bu kadar asker
ve cephane ile, mert olan, Yamk-kalesi
gibi kaleye mi sarılır?» demiş, ayrıca Vivana’nın zenginliğini ballandırarak an
lattıktan sonra, burası alınınca Yanıkkale (Raab), Komarom ve sair kalelerin
kendiliğinden düşüp ele geçeceğini ilâve
etmiştir. Mağrur ve muhteris sadrıâzam
l)u fikri parlak görüp benimsemiş ve fa
kat Istolni Belgrad'a gelinceye kadar (Silâhdar tarihi C: 2, S: 19) niyetini açıklamamıştıı'Kara Mustafa Paşa Viyana üzerine
yürümeyi aklına koyduktan soııra bu fik.
rini bazı yakınlan üzerinde talim eyle
di. Istolni Belgrad'da bir fıarp meclisi
toplıyarak ordunun harekâtı meselesini
karara bağlamak istedi. Toplantıda Def
terdar. Reisülküttab ve Şam, Diyarbekiı-,
Silistre, Rumeli, Anadolu beylerbeyleri,
yeniçeri ağası, kul-kethüdası, bölük ağa
ları, cebeci ve topçu başılar, serhad alaybeylerinden birkaç kişi, mühim bir şah
siyet olarak da Kırım Hanı mevcuttu.
Ordunun teveccüh edeceği yer meselesi
ortaya atıldı. Şeyh Vâni Mehmed Efendi
evvelce aldığı talimat gereğince Viyana
muhasarası için zemin hazırlamaya gay
ret etmişti. Sadrıâzam söz aldığı (Silâhdar tarihi C: 2, S: 28) zaman :
Gerçi maksadımız Yanık-kalesi
ile Komarom kalesidir. Allahın inayetiy
le teshiri mümkün ; lâkhı kale almış oIuruz, memleket değil. Muradım inşallah
Beç’e ( Viyana ) gitmektir, ne dersiniz?»
dedi.
Sadrıâzam pek mühim, o nisbette na
zik, ayni zamanda tehlikeli bir mevzua
parmak basmış oluyordu. Bir imparator
luğun merkezinin zaptı elbette kolay de
ğildi, Buraya yürününce büyük bir ih ti
malle hıristiyan Avrupamn Türkler aley
hine birleşmesi mümkündü, ihtimal bu
2147
Serdar ve V eziriazam M e rzifo nlu
K a ra M ustafa Paşa
(A lm a n c a « W ie n im Ja h re 1683» ad lı
eserden)
endişelerden dolayı mecliste bulunanlar
sadrıâzamın sualine bir müddet için ce
vap verem eyip sustular. Kara Mustafa
Paşa sağma soluna bakındıktan sonra
Şam Valisi Sarı Hüseyin Paşa'ya hita
ben :
«— Ağzın bağlı mı? neye söylemez sin» dedi.
Evvelden teııbihli olduğu anlaşılan
Şam Valisi ise :
«— Ferman sizden, hizmet bizden»
cevabı ile sadrıâzamı memnun bıraktı.
Böylece Viyana muhasarası karara bağ
lanarak fatiha okundu. Toplantıda bir
şey söylemiyen Kırım Hanı Murad G i
ray bilâhara böyle bir neticeye varmanın
doğru olmadığını anlattı. Ve bu sene
Yanık ve Komaron kalelerinin alınması
nı, etrafa akınlar yapılarak düşman ara
zisinde tahribatta bulunulmasını, kış
mevsiminin hudut yakınında geçirilme
sinden sonra ertesi sene Viyana’ya yü
rünmesini ileri sürdükten başka hıristiyan devletlerin imparatora yardım ede
bileceklerini de belirtti. Bu sözler sadnâzamın hoşuna gitmedi. Silâhdar tarihi
müellifine göre, sadrıâzam sesini çıkar
mamakla beraber bu fikrinden dolayı
Kırım Hanına kin bağladı.
Yine mezkûr müverrihin kaydına na
zaran ; sadrıâzam, sevmediği bir kimse
olan Budin Valisi İbrahim Paşa’yı harp
meclisine çağırmadı. Fakat karar alın
dıktan sonra huzuruna davetle, Viyana’nın zaptına karar verildiğini, bu husus
ta fikrinin ne olduğunu sordu. İbrahim
Paşa, Yamk-kale ve Komaron zaptedilmeden Viyana’ya yürünmenin doğru ol
madığım, buralar zaptedilip akınlarla
Avusturya arazisinde tahribat yapıldık
tan ve kış hudut yakınında geçirildikten
sonra ertesi sene Viyana zaptının doğru
olacağını belirtti.
İbrahim Paşa’nın mütalâasına içer
leyip kendisine kin bağlayan sadrıâzam,
Viyana zaptedilince, sair Avusturya şe
hirlerinin kolaylıkla düşeceği fikrini ge
niş çapta savunduktan sonra : « Bundan
sonra her kim bana bu yoldan raen’c da
ir söz söyleyip muhalefet ederse aman
vermeden katlederim» diyerek fikir ser
di imkânlarım ortadan kaldırmak istedi.
Bozguna şahit olduğu cihetle bundan
duyduğu teessürle Kara Mustafa Paşanın
İm p a ra to r Leopold I.
(A lm a n c a « W ie n im J a h r e 1683»
ad lı eserden)
fazlaca aleyhinde kalem kullandığı sezi
len Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağama
mütaleaları bir tarafa bırakılarak düşü
nüldüğü takdirde; sadnâzamı doğruca
Viyana’ya yürümekte yüzde yüz hatalı
addetmek elbette doğru değildir. Viya
na alındığı takdirde şüphesiz diğer kale
lerin zaptı fevkalâde kolaylaşacaktı, Avusturya’ııın iç durumu bu sırada pek
düzenli olmadığı gibi kendisi de pek kuv
vetli görünmüyordu. Osmanlı orduları
şimdiye kadar Viyana'dan daha müstah
kem yerler zaptetmişti. Avusturya'nın bu
yıllardaki durumu müvacehesinde Viyana'nın zaptı da ihtimal dahilindeydi. B i
naenaleyh, Avusturya'ya karşı harp açıldığına g ö re; Kara Mustafa Paşa’nm
harp plânındaki hatâ sadece Viyana’ya
yürümesinde değildir. Bu cihet, hatânın
bir kısmını teşkil etmekte, diğer tarafını
da muhasara muharebelerinde işlenen
hatâlar tamamlamaktadır.
AvusturyalIların p lân ları
Osmanlı devleti harbe karar verdiği
ve bilhassa ordu ileri harekete geçtiği sı
rada AvusturyalIlar fazlaca endişeye ka
pılmışlardı. Esasen elçi Caprara bir mek.
tubunda şimdiki O s m a n l ı ordusunun
«Kanuninin ordusundan çok daha kuv
vetli ve teşkilâtlı olduğunu» yazmıştı.
Bu bakımdan, AvusturyalIlar esaslı şe
kilde hazırlanmak istiyorlardı. Lâkin,
tasarladıkları derecede müttefik kuvvet
ler topluluğuyle Türklere karşı çıkmak
ta erken davranmış sayılamazlardı.
İmparator Leopold, ordularının baş
kumandanlığına çocukluk arkadaşı ve eniştesi olan Charles de Lorraine (Kari
von Lothringen) i tâyin etti. Bu adam,
o devir Avrupasınm en tanınmış ve en
muvaffak kumandanlarındandı.
1683
baharında AvusturyalIların se
ferber edebildikleri kuvvetlerin insan sa
yısı Türklerinkinden az olduğundan, bu
vaziyetten endişe duyuyor, bunun için
bir meydan muharebesine yanaşmıyacak
şekilde vaziyeti ayarlamayı hesaplıyor
lardı. Türklerle sınırları hayli geniş ol
duğundan en isabetli harekât şeklini bu
labilmek de hakikaten güçtü.
Türk ordusunun başkumandanı Belgrad’da bulunduğu günlerde İmparator
2148
Leopold 9 mayıs 1683 günü (Cevât Üs
tün. 1683 Viyana seferi) Kittsee’de or
dusuna bir geçit resmi yaptırdıktan son
ra kumandanları toplıyarak, harekât plâ
nının tespiti için onlarla görüştü. Daha
önce toplanmış olan harp şûrası, muha
rebeyi Macar topraklarında vermeye,
Türkleri Waag - Raab sularından batıya
geçirmemeye karar vermişti. Bu nokta
lar tasvip edildikten başka ayrıca TürkIerdeıı önce taarruza geçilmesi isabetli
görüldü.
İşte bu toplantıda varılan karar neticesindedir ki, Haziranın ilk haftası için
de, bir miktar Avusturya kuvveti Uyvar'a hücum ettiyse de zayiat vererek
püskürtüldü. Charles de Lorraine, bu arada Gran ( Esztergom ) üzerine y ürü
mek İstediyse de Osmanlı başkumanda
nı mu İstolni Belgrad’a doğru ilerlediği
ni haber aldığından plânını değiştirip, 21
haziranda Küçük Schütt adasına geçti ve
Türk başkumandanının Raab’a hücum edeceğim tahmin eylediğinden Türkleri
Raab suyundan batıya geçirmemek için
tertibat almaya koyuldu.
İm p a r a to rlu k
B a şk u m a n d a n ı
.
(A lm a n c a « W ie n im J a h re 1683»
a d lı eserden)
K a a b s u y u n u n g e ç ilm e s i
İstolni Belgrad'daki harp meclisinde
Viyana’ya yürünmesi, kararı alınınca or
duya buna göre bir nizam verildi. Za
ten Avusturya hududu İstolni Belgrad’ın
hayli yakınından geçiyordu. Batıya doğ
ru ilerliyen Osmanlı ordusu 1 temmuzda
Raab suyunu geçti. On iki bin kişilik bir
düşman kuvveti geçişe, mâni olmaya ça
lıştıysa da buna karşı sekiz bin Tatar,
on iki bin (Tarih-i Raşid C: 1, S: 398)
eyâlet askeri sevkedilince mağlûp olup
çekildiler. Raab suyu aşıldığı sırada et
rafa gönderilen kuvvetler Vesprem, Pa
pa, Tata (Totis) kaleleri ile daha bazı
yerleri aldılar. Ordunun büyük kısmı
Saint - Martoıı hizasından Raab’ı aşar
ken Nureddin Giray’ın emrine verilen
Tatar askeri bu suyu Saint - Gottard ile
Körmend arasından geçip, Guns (Köseg)
ve Şoprotı yakınından ilerleyip Neusiedel
gölünü güney batıdan dolaştı.
Türk kuvvetleri Raab (Yanık) ka
lesini kuşatmadan geride bırakıp ilerler
ken, Avusturya askerleri de Tuna nehri
boyunca geri çekildi. Bu arada Budin
o rd u la rı
Charles de L o rra in e
(K a r l vo n L o th rin g e n )
‘M
^
>
i
..
- Ü C -s
%
K a r a M u s tafa P aşa’n ın V iy a n a lıla n tes
lim e d avet eden m e k tu b u
(A s tı « H a m b u r g k ü tü p h a n e s i» n d e d ir)
2149
Valisi Arnavut Uzun İbrahim Paşa 19,970
kişilik kuvvetle Raab ve Raabca suları
üzerindeki köprüleri emniyette bulun
durmak vazifesiyle bu tarafta bırakılöı,
Ordu 1 temmuzda Raab’ı geçtiği hal
de bu civarda birkaç gün vakit kaybe
dildi, Geri çekilen Avusturya askerinin
ezilmesi için de süratli bir takip yapıl
madı. Sadrıâzamın böyle birkaç gün va
kit kaybetmesinin sebebi, kendisine fik
ren muhalefet eden kumandanlar yüzün
den tereddütler geçirmiş olması ihtimali
ile izah olunabilir.
Raab suyu geçilmeden önce ve geçil
dikten sonra serdarı ekrem bazı kum an
danları mühim kalelerin fethine memur
etti. Bu cümleden olarak : Eğri beyler
beyi Kör Hüseyin Paşanın emrine altı
bin kişi verdikten sonra Tököli İmre ile
birleşip Tuna'nın sol sahilindeki Pojon
(Pesburg) şehrini zaptetmesini, Diyarbekir Valisi vezir Kara Mehmed Paşa
nın da Ovar (Altenburg) u ele geçirme
sini emretti. Ovar kalesi fazla zamaıı
kaybedilmeden alındıysa da Pojon zapte.
dilemedi. Ayrıca Deli Bekir Paşa da
Haimburg kalesinin zaptına yollandı. Be
kir Paşa H aim burg’u muhasara ettikten
sonra Ovar fethini tamamlamış olan K a
ra Mehmed Paşa da buraya geldi. Neti
cede yirmi günlük muhasara sonunda b u
rası da alındı. Böylece Tuna'nın sağ ve
solunda irili ufaklı kalelerle palankalar
dan bir haylisi ele geçirilmiş oldu.
"Viyana’ya yürünm esiııin
padişaha arzı
Belgrad’dan Yaıık-kaleyi zaptetmek
üzere ayrılmış olan Veziriazam Kara
Mustafa Paşa, bilâlıara Viyana’ya y ürü
mek için karar aldığı halde, bunu derlıal
padişaha bildirmedi. Aııcak Raab suyu
nu geçip Yanık-kaleyı geride bırakmaya
başladığı sırada vaziyeti bir telhis ile
hükümdara arzetti. Silâlıdar Fm dıklılı
Mehmed Ağa’nın kaydına (C: 2, S: 39)
göre; Dördüncü Mehmed telhisi okuyun
ca :
t— Maksadımız Yanık ve Komaron
idi, Beç kalesi dilde yoktu. Paşa acayip
saygısızlık edip bu sevdaya düşmüş. Hoş
imdi Hak Taâlâ âsan getüre; lâkin m u
kaddem bildirseydi rıza vermezdim» de
miştir,
Osmanlı ordusunun m iktarı
Dımışklı (Şamlı) Haşan Paşa
Viyanaya 25 kilometre mesafedeki Perhtolsdorfun 11 temmuz 1683 Osmanlı or
dusu tarafından işgali üzerine
Haşan
Paşa kasaba ileri gelenleri ile bir anlaş
ma yaptı. Fakat şartlara riayet edilme
yince mecburen sert hareket etti. Sonra
dan, hu günlerin hâtırası olarak, kasa
banın belediye
dairesine
paşanın ve
AvusturyalI delegenin resimleri kondu
2150
Kara Mustafa Paşa’nın kumandasın
daki Osmanlı ordusunun miktarı yerli ve
yabancı tarih kitaplarında değişik ra
kamlarla gösterilir. Viyana müdafii Kont
Starhemberger 27 ağustos tarihli bir
mektubunda Türk ordusunun muharip
kuvvetini 60 bin, Osmanlı karargâhında
alıkonan Avusturya elçisi Kunitz m uha
rip askeri 90 bin, Viyana muhasarasına
dair bir tetkik eseri neşretmiş olan Toıfel
7 eylül 1683 teki umumi ordu yekûnunu
173 bin gösterdiği gibi, 400 bini aştığın
dan bahseden müellifler de vardır. İs
mail Hakkı Uzunçarşılı da < Osmanlı Ta
rihi » isimli eserinin üçüncü cildinde 350
bini muharip olmak üzere ğOO bini geç
mekteydi demektedir Şimdiye kadar eıı
kabarık rakamı kabul etmiş olan Uzunçarşılı’nm müfredatı ile yekûnu birbiri
ni tutmamaktadır. Esasen o devrin im
kânlarına göre, yarım milyonu geçen bir
ordunun seferber edilip tek bir cepheye
sevkedilmesi m üm kün değildi.
Silâhdar tarihinde umumi rakam bu.
Ummamakla beraber vezir, beylerbeyi ve
sancak beylerinin kendilerine tâbi asker
lerine dair yer yer verdiği bilgilerden
edinilecek neticelerle ciddi balı kaynak
larının verdikleri malûmat birleştirilin
ce, ordunun muharip ve gayri muharip
umumi yekûnunun 2SÜ bin tutabileceği
anlaşılır. Geri hizmet ifa eden gayri m u
harip kısım ile köprü, yol muhafazası,
kale zaptı gibi şeylerle vazifelendirilen
muharipler çıkarıldığı takdirde, Viyana
muhasarasına katılan muharip miktar
herhalde 125 binden fazla olmasa ge
rekti,
Viyana müdafii von Starhemberg
(Almanca «Wien im Jahre 1683»
adlı eserden)
A vusturyalIların soıı tedbirleri
Osmanh ordusunun R aabı kuşatma
dan batıya doğru ilerlemesi Vîyana’da
müthiş heyecana sebep olmuş ve bir pa
nik havası yaratmıştı. Şayet Raab suyu
aşılınca son süratle ilerlenerek Viyana’ya
gelinseydi Türkler için vaziyet bambaşka
olacaktı. Zira, son onbeş gün zarfında
büyük gayretler sarfiyle siperler kazıldı,
şehre cephane yığılıp toplar getirilerek
yerlerine konuldu. Maneviyatın en bozuk
olduğu bir devrede 7 temmuz akşamı im
parator Leopold Viyana’yı terketti. Bu
günlerde 60 bin kadar insan da şehirden
çıkıp gitti. Viyana halkı birbirine çatı-
yor, imparator bile şehri terkederken
hakarete uğramaktan kurtulamıyordu.
Çıkıp gidenlerden sonra Viyana’daki aha
linin miktarı 60 bine inmişti.
imparator Leopold Viyana'dan çıkıp
Linz'e giderken şehrin kumandanlığım
Von Starhemberg "e bırakmıştı. Starlıemberg, garnizonda mevcut askerlerinden
gayri Viyana’da kalan Iıalkı da şehrin
müdafaası için teşkilâtlandırdı, Türkler
önünden çekilen Charles de Lorraine’nin
piyade kıtaları da muhasaradan bir gün
önce Viyana’ya dâhil oldular. Bu günler
de şehrin dış mahallelerinde bulunan bi
Viyana şehrinin 1776 da, istihkâmları ve varoştannın genel görünüşü
(Almanca «Wien im Jahre 1683» adlı eserden)
2151
na vesaireyı Türkleriıı işine yaramasın
diye lam mânasiyle tahrip ettiler.
Kanunî Süleyman'ın muhasarasından
sonra Viyana'nnı eski surları yıkılmış,
yerlerine yenilen yapılmıştı. Son zaman,
larda Fazıl Ahmed Paşa’mn 1663 sefe
rinde Viyana’ya yürümesi ihtimali düşü
nülerek şehrin sur ve istihkâmları kuv
vetlendirilmişti. Kara Mustafa Paşa Viyajıa'yı kuşattığı sırada şehrin etrafında
bir sur ve surların dışına taşar şekilde
inşa edilmiş on iki bastiyon mevcuttu.
Surlardan dışta da altı yedi metre ge
nişlikte ve bir o kadar derinlikte hendek
mevcuttu.
Muhasaranın başlaması
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 14
temmuzda Viyana önüne geldi ve ayni
gün şehrin muhasarasını emretti. Sadrıâ-
zam muhasara ordusunu üç kısma ayırdı.
Merkezi kendi idaresinde bulundurup,
sağ kolu Diyarbekir Valisi Kara Mehmed
Paga'nın, sol kolu da Yan ova Valisi ve
zir Mehmed Paşa’nm idaresine verdi.
Muhasara ordumuzda üç okkadan doku/
okltaya kadar gülle atan 19 kolonborna.
120 şahi zaıbzen topu ve bir miktar da
hıımbara havanı mevcuttu. Buna muka
bil Viyana’yi müdafaa eden yirmi, yirmi
beş bin kişilik kuvvetin elinde bulunan
topların miktarı 262 idi. Kanuni Süley
man Viyana'yı kuşattığı zaman büyük
toplar getirmemişti. Kara Mustafa Paşa
da aynı hatâyı işliyerek büyük top (Silâhdar tarihi C: 2, S: 47) getirmedi.
Viyana'nm doğusunda Viener Fluss
suyu bulunduğu ve kuzey doğusu da Tuna’nm parçası vazıyetindeki yere dayan
dığı cihetle bu cihetlerden sıkı şekilde sı
kıştırılması çok güçtü. Onun için en faz
Osmanlı ordusunun. Viyana etrafında muhasara hazırlıkları ve muhasaranın
ilk günleri (R. de Hooghe’uıı resimlerinden)
2152
la tazyikin tevcih edildiği yön, şehrin
günev ve batı kısmı idi. Bu tarafın top
rağı lâğım açılmasına da müsaitti. Fa
kat Viyana tahkimatının en kuvvetli kıs
mı, işte bu fazla tazyike tâbi tutulan ta
rafa isabet ediyordu. 16 temmuzda Viyana iyice çember içine alındıysa da Tuna
koluna yaslanan bölüm ile bataklığa rastlıvan kısımda fazla birşey yapmak müm
kün değildi.
Muhasara muharebeleri
Muhasara muharebeleri karşılıklı top
atışları ile bağladı. Türkleı- için ilk plân
da yapılacak şey surlardan ilerde bulu*nan maniaları tahrip edip aşmaktı. Bun
lar aşılınca burçlara doğru yaklaşmak
mümkün olacaktı. Maniaların ve kapali
yolların tahribi kolay olmadı. Müdafiler.
deki top sayısı daha fazla olduğundan
Viyananın etrafı, kaleleri, önemli mevkilcriyle OsmanlIların muhasara vaziyeti
ve ordularının genel görünüşü
(Almanca «Wien im Jahre 1683» adlı eserden)
2153
Büyük toplar getirilmemiş olduğundan
lâğım faaliyetine önem vermek gerekiyor
du. AvusturyalIlar da mukabil lâğım ka
zıyorlarsa da bizimkiler daha ustaca ve
başarılı şekilde çalışıyordu. Türkleriıı
bir lâğur. patlatışmda boğaz boğaza çar
pışmalar oluyordu. Ağustosun ortaların
dan itibaren bazı burçlarda gedikler açılmaya başlandı ise de müdafiler yıkı
lan yerleri ele geçirmek üzere harekete
geçen Türk askerine şiddetle karşı ko
yuyor. bilhassa şiddetli top ateşi ile hü
cumu durdurduktan sonra geceleri de a çılan gediği kapatmaya gayret ediyordu.
Sadnâzamm idaresindeki merkez bölü
münde muhasaranın başlamasından on
gün sonra lâğım faaliyeti başlamakla be
raber Kara Mehmed ve Ahmed Paşala
rın sahalarında ancak ağustos ortaların
da lâğım patlatılması m üm kün olabildi.
Maamafih bu bölümlerde de yıkıntılar
meydana getirildi. Açılan gediklere tev
cih edilen mevzii hücumlar kanlı çarpış
malarla durduruluyor ve gedikler gece
leri m üm kün mertebe kapatılıyordu.
Ordusundan ve kendisinden en kritik
Gedikler açıldıkça müdafilerin ma
anda bir fayda sağlanamıyan Tökoli îmre
neviyatları sarsılıyor, uğradıkları zayiat
(A Magyar Nemzet Törtenete’den)
la miktarları da azalıyordu. Üstelik şe
hirde bir do dizanteri hastalığı çıkmıştı.
Hal böyle iken Starhemberg canla başla
zayiat veriliyor ve gün kaybediliyordu.
ve çok disiplinli şekilde çalışıyor ve şe
Manialar nihayet tahrip edildikten son
hirden Türk kıyafetine sokarak çıkardı
radır ki biraz yaklaşmak ve 23 temmuz
da iik lâğımı patlatmak m üm kün oldu • ğı kuryelerle başkumandan Charles de
Lorraine ile muharebe ederek
yardım kuvvetinin geleceğin,
den malûmattar oluyordu.
Muhasaraya maruz Viya
na müdafileri ve
halkının
gün geçtikçe sıkıntıları art
maktayken, Türk ordusu da
bu gibi şeylerden uzak de
ğildi. Ordunun erzakı azal
mıştı. Hava yağmurlu gitti
ğinden muharebeyi güçleşti
riyordu. Muhasaranın
uza
ması
yeniçeriler arasında
bezginlik yaratmıştı. Asker,
zenginliği hakkında çok şey
söylenmiş olan
Viyana’nın
hücumla ele geçmesini isti
Pojoıı (Presburg) şehir ve kalesinin genel
yordu.
Bu yüzden Ağustos
görünüşü
sonlarında bazı sızıltılar bi
(A Magyar Nemzet Törtenete’den)
le görüldüvse de sadrıâza2154
mm iradeli davranışı saye
sinde sızıltılar
büyümeden
kapatıldı.
Viyana dışındaki harekât
Daha yukarıda işaret ed ildiği üzere, Kara Mustafa
Paşa Viyana’ya gelirken Eğ
ri Beylerbeyi Abaza Kör Hü_
sevin Paşayı Tököli tm ıe ile
birleşerek Pojoıı (Presburg)
kalesinin fethine memur et
mişti. Buraya da gelmeden
önce Leva ve Neutra kale
leri önünde zaman kaybeden
nihayet 9 Ağustosta Presburg'
yakınına ulaşan Hüseyin Pa
şa, malûmat edinebilmek için Tököli’nin casuslarını iViyana muhasarasında cereyan eden şiddetli
leri gönderince (Silâhdar ta
savaşlarda AvusturyalIların bir huruç hareketi
rihi C: 2, S: 71) otuz bin k i
şilik bir düşman kuvvetinin
★
varlığından haberdar
oldu.
Tetkikatını
derinleştirince
Komaron taraflarında toplan
Muhasaranın nehir tarafındaki şiddetli çarpış
mış olaıı otuzbin Alman ve
malar (aşağıda)
Macar askerinin Pojon’a ge
(K. de Hooghe’ım resimlerinden)
lerek buradakilerle birleşmek
üzere olduğunu, ayrıca Leh
Kıralı Sobieski’nin de 35 bin
kişi ile yaklaşmakta bu
lunduğunu öğrendi. Bunları
bil1 yazı ile sadrıâzama arzedip 10 bini Tatar olmak üzere yirmi bin kişilik yardım
istedi.
Silâhdar
Fındıklılı
Mehmed Ağa'nın ifadesine
nazaran, sadrıâzam bu kadar
sayıda düşmanın bir araya
geleceğine inanmaz görüne
rek Kör Hüseyin Paşa’nııı
düşmanla çarpışmasında ıs
rar etti,Hüseyin Paşa sadrıâzamııı emri üzerine 6 bin
kişilik kuvvetiyle kendisinin
birkaç misli düşmanla çar
pıştı. Tököli îm re’nin 10
bin kişilik kuvveti bulun
laııan 10 biıı Tatar askerinden üç yüz k i
makla beraber düşmanın çokluğunu,
şi hariç diğerleri Tököli’nin yanında ka
askerlerinin Avusturya tarafına . ge
lıp bunlar da mücadeleye katılmadı. Ne
çebileceğini beyanla mücadeleye iştirak
ticede Hüseyin Paşa mağlûp olup (24 Afetmedi. Hüseyin Paşaya imdat için yol-
2155
ğustos) kendisi Morava suyunda boğul
du. Altı bin kişilik askerinden ancak on
kişi kurtulabildi.
Altı bin kişilik kuvvetin yek olması
Osmaıılı ordusunun umumi yekûnu kar
gısında sayı bakımından ehemmiyetsiz
gibi görünürse de netice mühimdi. Zira.
Hüseyin Paşanın mağlûbiyetiyle, Viyananın yardımına gelecek kuvvetlerin İsken,
der ( Hörelen ) köprüsünden geçmeleri
imkân dahiline girmiş oluyordu. Ayrıca
Pojort muharebesi, Tököli İmre ve Tatar
askerinin mücadeleye seyirci kalmaları
bakımından ihanetlerine bir nevi örnek
sayılabilirdi. Pojoıı muharebesindeki A~
vustuıya kuvvetlerinin başında Charles
de Lorraine vardı. Avusturya başkuman
danının Pojon’un imdadına koşması onıtıı derlenip toparlanışının en güzel işa
retiydi. Binaenaleyh Yiyana’va ilerlenir
ken Osnıanlı ordusu Önünden çekilen Avusturya kuvvetlerinin şiddetli bir ta
kiple mahvedil memesindeki büyük hatâ
önce burada beliriyordu.
Hüseyin Paşa mağlûp olunca Tököli
İmre Morava nehrinin arkasına çekildi.
Viyana yolu imdada gelecekler içiıı açık
demekti. Pojoıı mağlûbiyeti Viyana'nın
mukadderatına tesir eden bir hâdise idi.
Budin Valisi İbrahim Paşa'nın
çağırılması
Sadnâzam Kara Mustafa Pasa 35 bin
Leh askeri ile 85 bin kişilik Alman asksrinin yaklaştığın: öğrenince, Yanık-kale civarında köprülerin muhafazasına bı
rakılan Budin Valisi Uzun İbrahim Paşa'ya haber göndererek, oradaki muha
faza vazifesini Silistre Valisi Mustafa
Paşa’ya bırakarak maiyeti askeriyle ace
le gelmesini bildirdi. İbrahim Paşa S biıı
kişi ile Vivaııs ordugâhına geldi (8 ey
lül).
Düşman uı Tuna'yı geçmesi
İmparator Leopold ve bilhassa başkumandan Charles de Lorraine, muhasa
ranın başından beri Avusturya ve m üt
tefik askerlerinin toplanması için fevka
lâde gayret sarfetmekte idiler. Bu gay
retler neticesi Avusturya, Saksonya, Bav.
ye ra ve Frankony ahlardan mürekkep 85
bin kişilik Alman askeri toplandı. İmpa
ratorun müttefiki Leh Kıralı Sobieski de
35 bin kişi ile geldi. Başkumandanın plâ
nına göre Alman ve Leiıler Tuna nehri
ni Tulln’dan. Saksonyalılar da Kıems
köprüsünden geçeceklerdi. Nitekim 6 ey
lülde geçiş başladı ve 7 eylülde bütün
müttefikler Tulln’da toplana
rak Viyana istikametinde do
ğuya doğru ilerlemeye baş
ladılar.
K ırım H anının ihaneti
Kara Mustafa Paşa Viyana önündeki otağın
da mühim bir esiri istievab ediyor
(Batılı bir ressamın eserinden)
2156
Sadnâzam Kara Mustafa
Paşa, muhasaranın başından
beri Kırım Hanı Murad Giray’ı Tuna boyunda Viyana'
nın altı saat yukarısındaki
İskender köprüsü başına bı
rakarak etrafı gözetlemek ve
düşmanı Tuna’dan beri tara
fa geçirtme m eki e vazifelendirmişti.
Murad Giray, düşmanın
Tuna’dan geçişine şahit oldu
ğu halde geçişi önlemek için
mukabelede bulunmadı. Düş
man geçtikten sonra da ar
kacını çevirmek için herhan
gi bir hareket yapmadı. Müverrih S ilâlıtopları metristen çık a r: iktiza ederse
dar Fınclıklı’ı Melımed' Ağa tarihinde
saf ceııgi edelim ve illâ selâmetle gide(C: 2, S: 82) bu noktayı şöyle anlatır :
Jim dedim; inadından dönmeyip söz ge
çiremedim. Yazdığı tekdir yollu cevaplar
*
O güıı kendisi köprüye nazır yük
sek bir mahalde, bir elinde kamışı, diğer
ile gönderdiği mektuplarında kokmuş
elini böğrüne koymuş ai üzerinde durup
beygir eti yediğimize kadar yazmış. îııdüşmanın geçişini seyrediyordu. îmamı
şallâhü teâlâ bu düşmanın d e fi yanımda
yarana varıp :
işten değildi ve bilirim ki dinimize de
düşmez ihanettir. Lâkin gayret beni ko—■ Han’ım, şu bölük bölük geçen
ınadi, onlar da görsünler kendileri kaç
düşmanı kırdırsanız artık gerisi kesilmez
akçelik adam imiş. Tatar kadrin bilsin
miydi? deyince Han :
ler”
— Behey efendi, sen bu OsmanlIla
Deyip atını tepti ve Tatar askerini
rın bize ettiği ccvri bilmezsin; ancak bizi
alıp kâfirin önüne, düşüp ve kollarını sa
bir hale koydular ki yanlarında Eflâk ve
lıp, gülüp oynıyarak Beç altında orduyu
Boğdan keferesi kadar rağbetimiz kalma
dı. Bu düşmanın cemiyet ve hareketini
humâyuna geiip doğru serdar-ı âzamin
kaç defa yazıp bildirdim. Düşman çok,
otağına indi. Düşmanın vaki halini söy
mukavemet, mümkün değil : ,-ıskeri ve
ledi. Köpek gibi ardıma düşmüş geliyor,
Viyana muhasarasının son günlerinden genel görünüş ve müttefiklerin Tuna
solunda ilk hareketleri, yemlen bir Osmanlı kıtası
{Almanca «\Vien ini Jahre 1683» adlı eserden)
2157
Jan Öobieski ve ordusunun
Viyanay: muhasara eden kuvvetlere hücumu
yürüyüşlerinin iktizasına göre pazar günii gelip mukabil olmak gerektir dedi».
H arp meclisinde alınan karar
Düşmanın Tuna'yı geçmesinden son
ra Kara Mustafa Paşa il eylülde vezir
San Hüseyin Paşa, vezir Kara Mehmed
Paşa. Deli Bekir Paşa, Binamaz Halil Pa-
;<». sipah ve silâhtar ağaları,
oebeci ve toyçu bağıyı ota
ğına davetle bir harp meeli>i akdetti. Bu toplantıda, met(isteki asker yerinde kalmak,
vani muhasara
kaldırılma
mak üzere düşmanın karşı
lanmasına karar verildi.
Kararı
müteakip Kara
Mehmeö Paşanın emrine 6
bin kişi vererek çarhacı ola
rak gönderdi. Budin Valisi
İbrahim Paşanın emrine de
13 bin kişi vererek Kahlenberg dagııım yanından geçen
yolun muhafazasına memur
etti. Metrislerden iki kolonborna topu ile altmış adet şaiıi zarbezen çıkarılarak düş
manın geleceği yol üzerine
kendu.
Viyana muharebesi
9 eylülde Tulln:dan hareket eden
düşman, TuIln ile Viyana arasındaki k ı
sacık mesafeyi gayet yavaş ve tertibat
alarak halletmekteydi. 10 eylül cuma gü
nü İbrahim Paşa düşman ordusunun üç
saatlik mesafeye kadar geldiğini ve er
Yiyaııa muharebesinden bir görünüş
2153
tesi gün orduyu basacaklarım bildirince
nahlardaki perişanlık merkezdeki asker;
siperlerde otuz bin kişi bırakan sadncie sirayet ettiğinden askerin çoğu can
kaygısına düştü. Düşman askerlerinden
âzanı ordunun diğer kısmını alıp şehrin
merkeze doğru ilerleyip hazine sandık
kuzey batı tarafına çekti. Leopoldsberg.
ları üzerine bayrak dikenler görüldüğü
Kahlenberg ve Vogelsanberg tepelerini
sırada Sadrıâzam hücumlarını iazeliyedeğil de bunların önündeki düzlüğü tut
rek inatla vuruştu. İş bu derekeye gel
tu. Böylece hâkim yerler düşmanın yer
meden biraz önce siperlerdeki askerle
leşmesine bırakılmış oldu. îşte bu tepe
rin çıkmalarını emretmişti. Müttefiklerin
lerle Viyana arasındaki sahada Merzifonlu Kara Mustafa Paşa son mücade galebesini gören Viyana müdaiıleri çıkı
şa teşebbüs ettiklerinden iki ateş arasmlesini yaptı.
Viyana meydan muhare
besi 12 eylül 1683 (20 rama
zan 1094) pazar günü cere
yan etti. 120 bin asker ve
200 den fazla topu bulunan
düşman karşısında merkezde
kendisi bulunup sağ cenahın
kumandasını Budin Valisi
Uzun İbrahim Paşa’ya ver
di. Soi tarafla da vezir Sarı
Hüseyin Paşa ile Kırım Ha
nı bulunuyordu. Eflâk ve
Boğdan voyvodaları sağ ko
lun en sağ ucunu teşkil et
mekteydi.
Muharebe de düşmanın
Kahlenberg tepesinden aşa^ı
doğru ilerlemesiyle başladı.
Türk mukabelesi şiddetli ol
makla beraber düşmanın or
vıyatîa mahare’a eîiııi kazanası müttefik ordudusunun ateş üstünlüğü sar
isnr.ın Üsmanlı muhasara kuvvetlerine hü
sılmamıza sebep oldu.
İlk
cumlarından iki görünüş
bozulma sağ kolda vuku bul
du. Sol kol kumandanı San
(Batılı bir ressamın eserinden)
Hüseyin
Paşa dayanmaya
çalıştıysa da Kırım askerle
rinin muharebeden yüz çe
virmeleri ve Murad C-iray'm
askerini alarak harp sahasın
dan çekilmeye bakması bu
kolun da dayanmasını im kân
sızlaştırdı. Cenahlar sarsılın
ca düşman hücumunu mer
keze tevcih etti. Bilhassa
Leh Kıralı Sobieski asker
lerini merkeze doğru şevketli.
Sadrıâzam
Kara
Mustafa
Paşa metanetle yerini muha
faza suretiyle beş altı saat
mücadeleye devam etti. Ne
çare ki cenahların çökmesi
ordu merkezinin muharebe
nin mukadderatını değiştir
mesini imkânsızlaştırdı. Ce
2159
da kalan bıı askerler fazla ziyat verdiler.
Bozguna şahit olan sadnazam «bugünleri
görmekten ise ölmek evlâdır» diyerek
çarpışa çarpışa şehit olmak istedi. Lâkiıı
sipahiler ağası Osman Ağa, kendisi ölür
se askerin mahvolacağını, bu bakımdan
vücudunun asker için lüzumunu hatırla
tarak fikrinden vazgeçirdi. Bunun üze
rine sancağı şerifi alarak muharebe sa
hasını terketti.
Böylece ordu hâzinesi, onbeş bin ça
dır. üç yüz top, cebhane, mühimmat vel
hasıl sadrıâzamın otağı da dâhil olmak
üzere bütün ordu eşyası düşmanın eline
geçti. îki koldan ilerliyen düşman aske
rinin bir kolu Viyanaya girip metrisleri
işgal ederken diğer kolu karargâhı ele
geçirmiş bulunuyordu. Metrislerde yaka
ladıkları subay ve askerlerle hasta, ya
ralı ve zayıf oldukları için gidemiven
on bin kişiyi insafsızca bir anda kılıçtan
geçirdiler. Müttefik ordusu, Osmanlı or
dugâhını yağmaya daldığı, bundan sonra
da yağma malı hissesi ve Viyana’ya ilk
girme şerefi yüzünden aralarına soğuk
luk ârız olduğundan Türk ordusunu ta
kip etmediler.
İbrahim Paşa’ıım idamı
Bozgundan yirmi dört saat sonra Osmanlı ordusunun dağılan birlikleri Raab
civarına varmıştı. Sadnâzamı burada Erdel Prensi Apafi Mihal ile Silistre Valisi
vezir Mustafa Paşa karşıladı. Kara Mus
tafa Paşa, Uzun İbrahim Paşa’nın herkes
ten evvel buraya geirmg olduğunu öğren,
di. Silâhdar tarihi (S: 2, S: 88) ve muha
rebede hazır bulunan «Miyar-üd-düvels
isimli eserin (Tarih-i Osnıanî Encümeni
Mecmuası sene: 3, S: 1007) müellifinin
kaydına göre ; Viyana muharebesinde ilk
bozulan şahıs olduğu ve bozgundan önce
fikrine itirazla başarısını istemediği zeİkincı Viyana
hâtıralar:
muhasarasından hu güne
Yukarda: Merzifonlu Kara Mustafa Pa
şanın otağı yerinde sonradan yapılan bi
na ve üzerinde bunu işaret eden kitabe.
Aşağda: Viyana’da Türk esirleri çalıştı
rılarak yaptırılan kilise
2160
İk in c i
Viyana
m u h a s a r a s ın d a
O s m a ıılıla r ııı
h ü c u m la r ı
ve şehrin
m ild a f iie r i
( Kessaın
L eandcr
K ııs s ’ııtı ta ljlo s s ı)
(Mufassal Osmanlı Tarihi tablosu No. 43)
k
»
habım uyandırdığı cihetle ; Kaıa Musta
fa Paşa, bu cesur ve işbilir kumandanı
bozguna sebep olmakla itham suretiyle
idam ettirdi (14 eylül) . Bundan açıları
Budin Valiliğine Kara Mehmed Paşa’yı
tâyin etti,
Ordu efradının derlenip
toparlanması
Sadnâzam Kara Mustafa Paşa Yamk-kale (Raab) civarında iki gün kaldı.
Bu müddet zarfında bozgun sahasından
dönen ordu efradını bir araya topladı.
Kara Mustafa Paşa metin ve soğukkanlı
biı- idare adamı olduuğundan buradan
itibaren orduyu düzene sokmaya çalıştı.
Orduyu derleyip toparlıyarak disipline
kavuşturmakta muvaffak da oldu. Avus
turyalIların takip ve taarruzda buluna
bileceklerini tahmin ettiğinden bunu kar
şılayıcı şekilde tedbir almaya koyuldu.
Yamk-kale civarından orduyu harekete
geçirerek Tata üzerinden Budin’e geldi
(22 eylül) . Budin yolunda ve Budin’e
geldikten sonra hudut kalelebinin takvi
yesi için kuvvetler ayırıp gönderdi. Boz
gundan dolayı gözü korkan, ihmal ve te
reddüt gösterenlere karşı şiddetli dav
randı, Meselâ Vesprem ve Papa kaleleri
nin muhafazasına bıraktığı sancak bey
lerinin kendi arkasından Budin’e geldik
lerini görünce bunları herkesin gözü önünde idam ettirdi. Boylece cezri ve sert
tedbirlerle orduda disiplin ve intizamı
iyice temin etti.
K ırım Hanının azli
Sadrıâzam Kara Mustafa Paşa, K ı
rım Hanı Murad Giray'ın muharebede
takındığı tavrı, Budin’e gelindikten son
ra da Ciğerdelen'e gitmesi emredildiği
halde askerinin azlığını ileri sürerek te-
Budin beylerbeyi Arnavut
Uzun İbrahim Paşa
(üstte
«T o I n a i Vilagtörtenelme»
den) ve katli (solda «Ricaut»
dan)
Kendisi veziriazam Meraifonlu Kara Mustafa Paşanın
emri ile katledilirken : Bu adanı benim düşmanımdır; lâ
kin bu ana kadar devletin
ekmeği ile yetiştiğim için pa
dişahımızdan rica ederim ki
başarısızlık kabahati ile ve
ziriazamı öldürmiyerek bu
işin hüsnü suret bulmasını
ona bıraksın, bundan gayrisi
bu işin üstesinden gelemez»
demiştir.
2161
Ciğerdelen kalesinin düşmesi
Esztergom (Graıı) kalesinin zamanımıza
kalan bir kısmı
(A Magyar Namzet Törtenete’den)
marüzde bulunuşunu tir telhis ile padi
şaha arzetmiş olduğundan Hanlıktan az
ledildi. Ve onuıı yerine Kırım Giray'ııı
oğlu Hacı Giray tâyin edildi. İkinci Ha
cı Giray’ın Hanlığa tâyin merasimi Budin’de icra olundu ( 30 eylül 1683 ) .
Viyana'da Türkleri bozan müttefik
ler bir takını görüşmelerden sonra Türkleri takibe karar vermişlerdi. Müttefik
lerin plânına göre, evvelâ Ciğerdelen ve
Esiergom'u alacaklar, bunların arkasın
dan da Budin'e ilerliyeceklerdi. M ü t
tefik kuvvetler 18 eyiûide harekete ko
yulmuş bulunuyordu.
Kara Mustafa Paşa Budin’de iken
düşman kuvvetlerinin Komaroıı'a kadar
gelmiş olduğu, buradan da Ciğerdelen
ve Estergom'a doğru ilerledikleri öğre
nildi. Bunun üzerine Budiıı Valisi Ka
ra Mehmed Paşa’nın emrine 30 bin kişi
verilerek Estergom’a gönderildi. Düş
manın Tuııa’nın sahilinden ilerlediğini
haber alan Kara Mehnıed Paşa karşıya
Ciğerdelen (Parkany) tarafına geçti,
Ciğerdelen önüne ilk gelenler Leh k ı
ralı Jan Sobieski’nin idaresindeki yirmi
dört bin kişilik
düşman öncü kuvve
tiydi, Kara Mehmed Paşa bunları tam
bir bozguna uğratarak ( 7 ekim ) sekiz
biıı kişisini öldürdü. Sobieski az daha
Ciğerdelen ( Parkaya) muharebesi (ön piâııda) ve Esztergotn muhasarası
(A Magyar \emzet Törtencte’deıı)
2162
elimize düşecekti. Bu mağlubiyetten
maneviyatı fazlaca bozulan Sobieski kışı
bir verdi geçirdikteıı sonra harekâta
devam olunmasını istediyse de onu bu
fikirden Charles de Loraine vazgeçirdi.
Kara Mehmed Paşanın kazandığı
muvaffakiyet ne çare ki pek işe yara
madı. Zira ounların arkasından 60 bin
kişilik asıl kuvvetler geliyordu, Budin
Valisi, yanındaki
kumandanların Esztergom tarafına geçip köprüyü de yıka
rak beri yakada müdafaa muharebesi
yapılması teklifini kabul etmedi. Ken
disinden bir misli fazla bulunan kuvvet
lerle Ciğerdelen ovasında vuruştu. Ne
ticede mağlûp oldu { 9 ekim } ; askerle
rin çoğu ya şehid veya esir düştü ; bun
lar arasında dört tane de beylerbeyi
vardı. Galibiyeti müteakip Ciğerdelen’de bulunan Türk
muhafızlar vire ile
kalevi teslim edeceklerini bildirdiler.
Buna rağmen vireyi bozan müttefikler
kaleye ateş verdiler ve içinde bulunan
muhafız, kadın, erkek ve çocuklardan
mürekkep birkaç bin kişiye alev ve du
manlar arasında can verdirttiler.
E sztergom ’un düşmesi
Macaristan'daki
mağlûbiyetimizin
îlkini teşkil eden Ciğerdelen muharebe
sinden sonra düşmanın Esztergom (Estergon, Usturgon) a yükleneceği belli
olmakla beraber, bu kalenin metanetine
ve müdafaası için ayırdığı kuvvetlere
güvenen Kara Mustafa Paşa, Viyana dö
nüşü yirmi iki gün oturmuş olduğu Budin'deıı 16 ekimde hareket etti. Kışla
mak üzere Belgrad’a gitmekte olan sadrıâzam, yolda, düşmanın Sigetvar ve Kanıje taraflarına da sokulduğunu öğren
diğinden, bu tarafa da kuvvet gönderdi.
Kara Mustafa Paşa daha Belgrad’a
varmadan müttefikler Es;:tergom’u ku
şattılar. Bir taraftan kaleyi toplarla döv
meye girişip öte yandan da müdafilere
vire şartiyle teslim teklifinde bulundu
lar. Kaledeki kuvvetlere kumanda eden
Haleb Valisi Deli Bekir Paga teklifi red
detti yse de. askerler ( SiIâİıdar tarihi C:
2, S: 111) harbetmiyeceklerini açıkça
ifadeden başka Bekir Paşa ile samsuncu ve zağarcıbaşıları öldürmek iğin üzerlerine hücum ettiler. Neticede Esz-
Başkumandan Merzifonlu
Kara Mustafa Paşa
(Avrupaiı bir ressamın o devirde yaptı
ğı eserden)
tergom kalesi muhasara edildiğinin dör
düncü gürıü vire şartı ile teslim oldu.
Müstahkem bir kalenin içindeki m al
zemesi ile birlikte düşman eline geçme
si herkeste derin bir üzüntü, ayni za
manda endişe yarattı. Estergon’dan çı
kan askerler Budin’e geldikten sonra De
li Bekir, Aslan Mehmed Paşalarla ocak
ağalan idam edildiler.
Kara Mustafa Paşa’nın idamı
Viyana'da bozguna uğradığı halde
Padişah Dördüncü Mehmed, Kara Mus-’
tafa Faşa‘ya birdenbire yüz çevirmemiş,
hattâ Budin’de bulunduğu sırada kendi
sine kılıç ve kaftan göndermişti. Lâkin
Kara Mustafa'nın hasımları faaliyete ge
çerek mağlûbiyet hâdisesinden faydala
narak onu mahvetmeye çalıştılar. Kara
Mustafa Paşa’nın hasmı olan Darassade
Ağası Yusuf Ağa ile büyük mirahur
Boşnak Sarı Süleyman Ağa * düşmanın
işi bitti, intikam alacak günler geldi»
21 fi?
Merzi fonlu Kara
Mustafa Paşanın
Belgradda idam ı
nı tasvir edeıı bu
resim o devirler
de batılı ressam
lardan biri tara
fından Viyana se
ferine dair yazı
lan eser için ya
pılmıştır
diyerek faaliyete koyuldular. Kara M us
tafa Paşa’nm yetiştirmesi olan sadaret
kaymakamı Kara İbrahim Paşa’yı sada
retini temin edecekleri va'diyle kendi
taraflarına çevirdiler.
Bunlar, Kara Mustafa Paşa sağ ol
dukça asker ve halkın sefere gitmiyeceğine, hattâ sadrıâzam saltanatı temin için
çalıştığına dair dedikodular ve sahte
mektuplar uydurdular. Padişah, evvelâ
bunlara inanmadı. Fakat av esnasında
padişaha refakat eden darüssade ağası,
ne dediyse dedi ve padişahı onun aley
hine çevirdi. Avdan sarayına ( Edirne
sarayı ) dönünce Merzifonlu Kara Mus
tafa Paganın idam fermanını yazdırarak
C14 ocak 1684 ) hükm ün infazı için ka
pıcılar kethüdası Gazaz Ahmed ve Çavuşbaşı Kadıkoylü Mehmed ağalan Belgrad’s gönderdi. Ertesi gün sadrazamlı
ğa Kara İbrahim Paşa tâyin olundu. Belgrad'a gidenler Merzifonlu Kara Mus
tafa Paşa’yı 25 ocakta idam ettiler. İda
mı müteakip cellad başının derisini yüz
dükten sonra ( Silâhdar tarihi C: 2, S:
124 ) cenazesi saray karşısındaki cami
avlusuna defnedildi. Kara Mustafa Paşa'daıı açılan serdarlığa ise yeniçeri ağa
sı vezir Bekri Mustafa Paşa getirildi.
VİYANA BOZGUNUNDAN SONRA AVUSTURYA CEPHESİ
Viyana’da Avusturya ve Lehlilerle
çarpışan Osmanlı devleti, bozgundan
sonra daha fazla sayıda düşmanla ve
daha geniş cephelerde çarpışmak zorun
da olduklarından cephe dar ve muay
yendi. Bozgundan sonra Avusturya ve
Lehistan sınırlarını müdafaa zarureti
doğdu. İş bununla da bitmedi, 1684 te
Venedik, 1686 da Rusya da ittifaka gir
di. Papa Onbırinci İnosan’ın gayreti ile
hıristiyan devletler ittifakına din! bir
veçhe verildi ve ittifaka a Mukaddes it
tifak » dendi. Böylece Osmanlı orduları
AvusturyalIlardan başka Lehistan, Ve
nedik ve Ru slara karşı dört cephede
muharebe etti. Bu dört cephe içinde bü
yük müşküller karşısında kaldığımız ve
mağlûbiyetlere uğradığımız taraf Avus
turya cephesi idi.
Vişegrad ve Vayçen
düşmesi
kalelerinin
Cığerdelen ve Esztergom’u kolaylık
la alan AvusturyalIlar 1684 nisanında
Venediklilerin de İttifaka girmeleri üze
rine, manen ve maddeten kendilerini
kuvvetli hissederek, harhin bundan son
raki gayesini Türkleri Macaristandan çı
karma işine yönelttiler. Bu gayenin is
tihsali için faaliyete koyuldular, ilk
2164
Merzifonki Kara Mustafa Paşa
(İlâv e: 133)
★
V iy a n a 'y i m u h asara etmesi dolayısiyle, O sm anlı k u dret ve haşm etini A v ru
pa ortasına g ötüre n son T ürk olarak,
bu seferde uğradığ ı m a ğ lû b iy e ti tak ip eden hadiseler
b a k ım ın d a n da, O sm anlı
devletinin A vrupa karşısında g e riliğin in
m eydana
çık m asına sebep olan şahıs
şeklinde, b irb irin e z ıt hüviyetlerle hatırlanıp ta n ın a n K a ra M ustafa Paşa, h ic ri
1044 (M : 1634-1635) y ılın d a M e rzifo n 'u n
M arinca k öyünde dü p y a y a gelm iştir. B a
bası, D ö rd ü n c ü
M u r a d ın 163S B ağd ad
seferinde şehid olan sipatı » y ân ın d a n Qruç B ey'dir. K ü ç ü k yaşta yetim kalan
M u stafa'y ı babasının dostlarından K ö p
rülü M ehm ed Paşa him ayesine a im ış ve
oğlu F a z ıl A hm ed ile beraber y etiştirip
b ü y ü tm ü ştü r.
Y etişk in hâle gelince M ehm ed Paşa
ya dam ad olan K a ra M ustafa’y ı k ayın
pederi him ayede devam etm iştir. Sadrıâzam ltg ı sırasında E rdel seferine giderken
K ara M u stafa’ yı telhise! olarak berabe
rin d e g ötürm üş, Y an ova fe th inin m ü jd e
sini padişah a K a ra M ustafa g etirm iştir.
B u n u n üzerine 1658 eylülünde k ü ç ü k mira h u rlu ğ a , bir b u çu k sene sonra d a Silistre bey lerbey liğine tây in edilm iştir. Aradan b ir sene kadar zam an geçince vezaretle D iy arbek ir valisi,
K azıl A hm ed
P aşan ın sadaretinin b irin ci senesi içinde
de kaptan ı derya tay in o lu n m u ştu r. F a
zıl A hm ed P aşa U yvar seferine giderken
K ara M ustafa Paşa k ap tan ı d e ry alık u h
desinde kalm ak Ü2ere sadaret k aym akam ı
ta y in e d ilm iştir (N isan 1663). B u sırada
esas itib a riy le sadaret k ay m ak am !iğiy le
m eşgul o ld u ğu n d an kaptan-ı dery alık ve*
k i'Ie ıi vasi ta siyle idare edilm iştir. Fazıl
Ahm ed Paşa U y var seferinden dönünce
sadece kaptan-ı de ry alığı üzerinde k alm ış,
sad n âza m G irit serdarlımı sırasında ise
sada-et k a y m a k a m lığ ın a bakıp kaptan-!
d e ry alık K a p la n M ustafa P aşaya veril
m işti'’, S adaret k a y m a k a m lığ ın ın her ik i
sinde de p adişahın m aiyetinde ve y a k ı
nın d a b u lu n m u ş ve h ü k ü m d a rd a n iltifa t
g ö rm ü ştü r. F azıl A hm ed P a şa n ın G irit
seferinden avdetinde
üçüncü v ezirlikle
divanda kalan K a ra M ustafa Faşa, sadrıâ za m ın L eh istan seferi sırasında tekrar
,
I
j
;
*
sadaret k aym akam ı olm uştur. Uzun süren k a y m a k a m lık la rı esnasında k u dretli
bir şahsiyete sahip b u lu n d u ğ u anlaşılan,
ay rıc a padişah üzerinde de iy i tesirler
b ıra k a n K a ra M u stafa Paşa, F a z ıl A h
m ed P a ş a n ın ö lü m ü n ü m ü te ak ip sadrıâzam lıg a g e tirilm iştir (5 kasım 1676).
K a ra M ustafa Paşa sadrıâzam o ld u k
tan sonra K azak iıa tm a n ı Doroşenko me
selesi yüzünden ilk R u s seferi y ap ılm ış,
m uharebeye evvelâ serdarlar gönderilm iş,
b u n lar U k ra y n a 'd a k i ç e h r in 'i alam ayınca
K ara M u stafa P aşa nın
kendisi sefere
ç ık m ış tır. Ç ehrin’i zaptetm ekle beraber
Rus o rdusunu m a g lü p edip ezem emiştir.
Bu yüzden K a ra M u stafa P aşa nın sefere
den av detinin ferdası y ılın d a R u s la r Ö â
ne h rin i geçip tek rar
ta a rru zd a b u lu n
m u şla rd ır. Rus ta a rru z u karşısında tekrar
sefere k a ra r v e rildiği
sıra d a R u s la rın
talepleriyle sulh ak tedilm iştir.
H a y li zahm etli ve faydası külfetine
değm eyen Ç e h rin seferinden sonra K ara
M ustafa Paşa yeni bir sefere teşebbüs
etm iştir. R u sların O sm anlı devleti Jç in
m ü h im bir tehlike haline gelme istida*
d m da o ld u k la rım pek sezemedigi anla
şılan K a ra M ustafa P aşa y eni bir sefe
re çık m ıştır. A v u stu ry a im p a ra to rlu ğ u n a
bir darbe ind irilm e si h edefini gözeten bu
seferin açılm asında.
m ü v e rrih S ü â h d a r
F m d ık iılı M ehm ed A ğ a n ın m ufassal şe
kilde a n la ttığ ın a
göre; K ara M u stafa
Paşa sefer sebeplerini bizzat kendisi icat
etm iştir. M üverrih S ilâh d a r, K a ra Mustafa paşanın İhtirası dolayısıyle b u se
feri a çtığ ın ı söylemeye çalışır, y e rli ve
yabancı pek çok ta rih ç ile r de a y n i ka
naati izh ar ederlerse de, onun, im p a ra
to rlu ğ u n kudretin e güvenerek, T ü r k h a
k im iy e tin i
A vru p anın
ortasına kadar
y ay m a k em elinin şahsî ih tira s ı k a d a r z ih
nînde y er etm iş o ld u ğ u n a İna n m a m a y a da
h içbir sebep y oktur.
M etin k ısm ında a n la ttığ ım ız veçhile,
K a ra M ustafa P aşa V iy a n a m a ğ lû b iy e tin
den y irm i d ö rt saat sonra gelm iş oldu
ğu Y a n ıkk ale Önünde m uharebe sahasın
dan dönen ordu b ir lik le r in i to p ladı. Z e
ki, a z im k â r ve otorite sahibi b ir kim se
olan K a ra M u stafa Paşa, m a ğ lû b iy e tte n
i
!
-*
Irgad pazarında bina eylediği türbesinde
defıı olunmasını ferman eyledi». Şayet.
Silâhdarın bu kaydına rağmen baş EdJme’ye defnediidiyse bunun, içine ba
harat ve saman doldurularak muhafaza
ve şekillendirilmesi gereken derisine ait
olması iktiza eder. Resimli Tarih Mec
muasının altıncı cildinin 3927 İnci şay
iasında Mithat SertoiUu.
mevcut tarihi
delillere göre meselenin
münakaşasını
yapmış, Viyana'daki başın Kara Mustafa
Paçaya ait olması neticesine varmıştır.
AvusturyalIlar., meşhur veziriazamın ka
fatasını 168S de Belgrad a girdikleri za
man onun mezarım açip almak suretiyle
Viyana ya götürmüşlerdir.
Kara Mustafa Pasa bir hayli eser ve
hayrat meydana setirmiş bir kimsedir.
İstanbul’da Çarşı kapı’ da medrese, türbes
mescid, kütüphane ve sebil;- Galaca. Hoeapaga eîvarı ve Yedik ule dışında birer
mescld; Sülcymaniye’de
Kepenekci Si:ıan camii yanında bir çeşme; bunlardan
başka memleketi olan Merzifon'da camii
bedesten ve birkaç çeşme, Cidde'de cami,
Kayseri’tıîn kazası olan İncesu'da cami,
medrese, hamam, kervansaray yaptırmış
tır. Hayrata dahil bu eserlerden gayrı
kendisinin f/dirne de, İstanbul'da Süleym aniye'de sarayı, Topkapı dışında köşk
ve bahçesi, Eyyub'da Bahariye Tasltkburnu’nda yalı ve bahçesi, Boğaziçi'nde
Kuruçeşme’de bir sayfiyesi vardı, idam
edildiği zaman
nakid ve mücevheratı
müsadere edilmiş, İstanbul. Anadolu ve
Rumeli'deki emlâki oAlu Ali Paşa ile
kızı Fatma hanıma bırakılmıştır.
sonra bozgunu durdurup felâketleri önliyecek yegâne şahsiyetli.
L âkin onun
m ağlubiyetini fırsat sayan
düşmanları
derhal faaliyete geçerek idam olunmasını
safiîadilaı'. K ara Mustafa Paşa idam cdilftice 0x1un yerini tutan bir kimse çık
madı ve muharebe durum u hakiki bir
felâket seklini aldı, Merzlfonlu nun Ya
nı k-k;ıle ödünde idam ettirdiği Budiıı va
lisi İbrahim Pasa, kendisini idam ettiren
adam ın vücudunun memleket i£iiî Jüzu*
mutıa işaretle emsalsiz bir takdirk&rJık
örneği vermiştir. *Eu adam ın beni idam
ettirmek üzere olması hasebiyle hasını
canım ve amansız düşmanım
öidu£unu
söylemeğe hacet yoktur. L âkin, devlet-i
allyyenin bu ana kadar nan-ı nim eti ile
yetiştiğim cihetle, vatandaşlık hukukunu
eda İçin padişahımdan rica ederim kî,
herhangi bir töhmetle böyle kudret sahi
bi bir veziri idam ettirmesin ve bu için
hüsn-i suret bulm asını yine ona torak
sın. Zİra, sözün kısası, mevcut gailenin
bu gayretli vezirden başka kimse üste
sinden gelemez iTarlh-i Raşld C: 1, S :
435)».
Kara Mustafa Pasa zeki ve azim kar
olduğu kadar harla, paraya düşkün le
kindardı da. K indarlığı yüzünden düş
man da kabanmış 11.
Belgrad'da idamı
basımların: n padi?,att nezdinde tesirleri
neticesinde vukubuldu. Öldürülünce ba
sının derisi yüzülerek Edirne'ye getiril
di, SiJâhdar tarihinde CC; 2, S: 124) lıu
nokta söyîe anlatılır: «esvabın soyup aça^ı çadır avlusunda bir köhne cad:na
indirip gasl ve tekfin ve kaldırıp nama
zın kıldılar ve yine ol çadıra
getürüu
tabut içinde cellat başın yüzüp cenazesin
saray karçıstnda cami i şerif avlusunda
defn eylediler;1. K ara Mustafa Pa$uji re
a sırada cereyan eden hâdiseleri
iyi
bilen müverrih
Silâh d a r ın ifadesinden
sarihçe anlaşıldığı veçhile, K ara Mustafa
Paganın Edirne'ye
getirilen başı deüil,
başuım derisidir.
Viyana müzesinde mevcut bir kafa
tasının K ara Mustafa Paçaya ait olduğu
iddia edilir. Gerçi Edirne'de K ata Mus
tafa Paşamn basının
defnedildiği yeri
belirten bir mezar kitâbesi vardır. Buna
m ukabil yine Silâh d ar tarihînde <C: 2,
S : lûa) söyle bir ifade de görülür: «Pa
dişah. kelle-i bi-devLeti İstanbul'da vaki
Bfbliyofcrafya:
Silâhdar
Fındıkljlı
Mefımed Aga; SMhdar tarihi C: 2. Ra?İd: Tarih-i Raşid C: 1. Cevat üstün;
_683 Viyana seferi. Ayvansarayi Hüseyin:
Hadıkat-ül-cevami. Abdi Pasa; Vekayinâme
(Toykapı sarayı kitaplığı no: 915). Kü
çük çeiebi-z&de Assm; Tarîh. Osman Nuri
Peremeci;
Edirne tarihi,
Ûsman-zâde
Taib; Hadikat-ül-vüzera. Hüseyin Hüsameddin: Amasya tarihi. İbrahim Hilmi
Tanışık: İstanbul Çeşmeleri. Ahmed Re
fik; Viyana önünde Türkler. Abdi; Ta
rih (£\ H. Unat neşri). Î.H. Uzunçarşılı;
Osmanlı Tarihi C: III/ÎI. îsiâm Ansiklo
pedisi. cüz 38. Mithat SerioRİu: Merzlfonlu Kara Mustafa
Paşanın başı nerede
(Resimli Tarih mecmuası C: 6).
hamlede Bu din yakınındaki Vişegrad
(Vissegrad) ı kuşattılar. Kalabalık ve
kuvvetii Avusturya birliklerine dayana-
ır u y a n bu k a le m u h a s a r a s ın ın a lt ın c ı g ü
ttü
ile te s lim o ld u (
h a z ir a n )
vh'C
18
Vişegrad'm düğmesini müteakip Tuna*-
21Ö6'
sol kıyısında viî Budin istikametin
de dirsek çevirdiği yerde bulunan Vavçen (Waitzen) üzerine yüklendiler. Ser
dar Bekri Mustafa Paşa AvusturyalIlara
karşı harekâta Budin Valisi Kara Mehmed Paşa’yı memur etti. Budin Valisi
12 eyâlet askeri ve 8 bin Tatar süvari
sinden mürekkep bir kuvvetle bunlara
karşı çıktıysa da Vayçen önünde mağ
lûp oldu ve ertesi gün kaledekiler de
eman dileyerek Vayçen’i AvusturyalIla
ra teslim ettiler ( 27 haziran ) .
Aiın
-Mukaddes ittifaka ait madalyonlardan :
Solda; Puıs XI. Leopol I, Sobieski ve
Venedik Doç’unun röliyefterî. Sağda;
Papalık ve İmparator kompozisyonu
(A Mağyar Törtenete'deıı)
-Uvkilise muharebesi
Vayçen'i alaıı Charles de Lorraıııe
idaresindeki Avusturya ordusu güneye
doğru ilerlerken Peşte boşaltıldı ve için
deki halk Budin'e nakledildikten sonra
iki tarafı birbirine bağlayan köprü yı
kıldı. AvusturyalIlar Peşte’ve girip bir
miktar kuvvet bıraktıktan sonra kuze
ye yönelip Tuna'mn sağ sahiline geçti
ler. Avusturya ordusu Budin civarında
ki Akkilise mevkiine geldiği zaman Ser
dar Bekri Mustafa Paşa emrindeki Türk
kuvvetleriyle karşılaştı. Müverrih Silâhdar Fmdıklılı Mehmed Ağanın da (C:
2. S: 134) hazır bulunduğu bu muhare
bede Mustafa Paşa mağlup oldu ve Budin’ir. güney batısındaki Hamzabey pa
lankasına çekildi, Mustafa Paşa bura
dayken düşmanın şiddetli bir taarruzu
na maruz kaldı. Emrindeki
askerlerin bir kısmı muha.
rebe etmeden karargâh ça~
dırlarma doğru kaçtığından
fena şekilde bozuldu ve Eszek (Ösek) tarafına can at
tı.
den mukabelede bulundu, sonra bir
çıkış hareketiyle düşmana ağır za
yiat verdiı'di. Lâknı AvusturyalIların
şiddetli bir taarruzunu müteakip varo
şu teıkedip kaleye çekilmek zorunda
kaldı. 1U ağustos günü üzerine düşen
oir bumbara ile şehid olunca Buâin’in
müdafaasını Şeytan İbrahim Paşa ifa
ya başladı.
Serdar Mustafa Paşa'nın Budın'in
im dadına gelmesi
Hamzabey palankasında mağlûbiye
te uğrayınca Eszek’e çekilen Serdar
Mustafa Paşa burada bulunduğu sırada
AvusturyalIların B udin
muhasarası
Avusturya başkumand mı
Akkilise’de. Mustafa
Paşa
yı mağlûp edince Budin önü
ne gelerek şehri kur attı (1.4
temmuz 1684). Şehrin m ü
dafaasını deruhte eden Bu
din Valisi Kara Mehmed Pışa düşmana şiddetle kar$ı
koydu. Evvelâ şehir varo
şunda kazdırdığı siperler-
VişegTad’uı muhasarası (Kicaut'dan)
2167
sir aUrak geri döndüler. Düşmanın bı
raktığı zahire ve malzeme Budin'e yer
leştirildikten sonıa Serdar Bekri Mus
tafa Paşa Budin civarından hareketle
kışlamak üzere Belgrad’a geldi.
Esztergom tarafına gelen Avusturya ku
mandanı ustaca bir manevra ile Türkleri bataklık bir sahaya çekmeye ve elindeki onbeşbitı kişi ile 85 bin. kişilik
Osmanlı ordusunu (Silâhdar tarihi C: 2,
S: 213) mağlûp etmeye muvaffak oldu.
Serdarın bu mağlûbiyetinden sonra
44 günden beri muhasara edilen Uyvar
kalesi de düştü ( 21 ağustos 1685 ) . Uy
var müdafilerinin hepsi de vuruşa vu
ruşa şehid düştü.
Melek İbrahim Paşa’nın sertlarhğı
Budin muharebelerine ait hâdisat
sadrıâzaın vasi tasiyle padişaha arzedildiği zaman, fevkalâde gayretleri görülen
ler taltif edildi. Bu arada Budin Valisi
Şeytan İbrahim Paşa’nın lâkabı Sultan
Mehmed’in emriyle «Melek* e tahvil
olunup, Avusturya Cephesi Serdarhğı
Bekri Mustafa’dan alınıp buna verildi.
İbrahim Paşa’daıı açılan Budin Valili
ğine de Arnavut Ab dur rahman Abdi
Paşa getirildi.
Uyvar’ın düşmesi
Serdar Melek İbrahim Paşa kışı
Belgrad’da geçirdikten sonra 1685 ilkba
harında Macaristan istikametinde hare
ket etti. Bu sırada Charles de Lorraine
tarafından Uyvar kuşatılmış olduğundan
buranın imdadına gidecekti. Lâkin bazı
kimseler Esztergom kuşatılırsa düşma
nın Uyvar muhasarasını çözeceğini ile
ri sürdüklerinden, serdar bu fikrin tat
bikine kalkıştı ve 1 ağustos 1685 te Esztergom'u kuşattı. Bunun üzerine Uyvar
önünden çektiği bir kısım kuvvetlerle
Avusturya Cephesi Serdarının katli
ve Sadrıâzamm azli
Avusturya Cephesi Serdarı Melek
İbrahim Paşa’nın Budin müdafaası şöh
retinin parlamasına ve bu yüzden sadrıâzamiığa lâyık görülmesine yol açmış
tı. Lâkin Sadnâzam Kara İbrahim Pa
şa onun bu halinden kuşkulanarak aleyhinde çalışmaya başladı. Serdarı müş
kül duruma düşürmek için bazı hareket
lerde bulundu. Esztergom’daki mağlûbi
yeti işini görüşmek için toplattığı bir
mecliste idamına fetva aldı. Neticede
Belgrad’a gönderilen bostaııcıbaşı m a
rifetiyle idam edildi ( 3 aralık 1685 ) .
Melek İbrahim Paşa idam edilince
Osman Paşâ-zâdc Ahmed Paşa Budin
Valiliğine. Budin Valisi Abdi Paşa da
Avusturya Cephesi Serdarlığma getiril
diyse de, aradan bir aylık bile zaman
geçmeden Abdi Paşa Budin Valiliğine
MîtıftJsuSh
U yvar kale ve
şehrinin
m ü tte
fik le r ta ra fın d a n
m u hasarasını tas
v ir eden bu re
sim de zam anında
ya p ılm ıştır
★
(A M agyar Nemtet Törtenete’d e n )
2170
iade ulunup cephe serdarlığı Sarhoş A h
med Paşaya verildi. Bu arada diğer
mühim bir değişiklik de sadaret maka
mında yapıldı. Kara İbrahim Paşa yı az
leden padişah mührü humâyunu Sarı
Süleyman Paşa’ya verdi. Melek İbrahim
Paşa serdarlıktan azil ve katledilmeden
bir iki ay kadar Önce General Batthyaııy
ve Zrinv idaresindeki Avusturya kuv
vetleri Ösek tarafına hücuır'a bazı pa
lankaları almıştı.
Avusluryal’lam ı Budin’i zaptetmesi
Veziriazam Kara İbrahim Paşa Edir
ne'de padişahın yanında dalarak sefere
çıkmamış Avusturya, Lehistan ve Vene
dik cephelerine ayrı ayrı serdarlar gön
dermişti. Süleyman Paşa'nm sadrıâzam
olmasından sonra toplanan mecliste
cephelerin vaziyeti müzakere edilmiş ve
Avusturya cephesine mühür sahibi bir
kimsenin gitmesi, padişahın da İstan
bul'da bulunması lüzumuna işaret olun
muştu.
İşte bu toplantının neticesindedir ki
Veziriazam San Süleyman Paşa cephe
ye hareketle 1686 martı içinde Belgrad’a
vâsıl oldu.
Sadrıâzam ve Serdar-ı ekrem San
Süleyman Paşa, Belgrad’da askerin top
lanması için beklerken AvusturyalIlar
da Budin’i zaptedebilmek üzere geniş
hazırlıklar yapmaktaydı. Nihayet Char
les de Lorraine (Kari Von Lothringen)
idaresindeki doksan bin kişilik bir ordu
18 haziran 1686 ( Tarin-i Raşid C: 1, S:
493) da Budin’i muhasara etti, Budin’i
muhasara eden kuvvetler arasında A v
rupa’nın çeşitli milletlerinden insanlar
bulunması bakımından bir haçlı ordusu
manzarası arzetmektevdi. İstilâ ordusu
bu defa Budin'i yalnızca Tuna'mn sağ
sahilinden surlar boyunca değil, Peşte
vakasına da toplar yerleştirmek suretiy
le çepeçevre kuşatmış bulunuyordu.
Düşman, işi gayet sıkı tuttuğu halde, Budin istihkâmlarına güvenen Süleyman
Paşa bilâkis çok ağır davrandı. Silâhdar
Fındıklılı Mehmed Ağa’nın ifadesine ba
kılırsa (C: 2, S: 250) ; tamalıkâr bir adam olan Budin Valisi Abdi Paşa, tımar
erbabından para alıp bir kısmını salı
verdiği için, şehir muhasaraya uğradığı
zaman kalede altı bin cenkçi mevcuttu.
Mezkûr eserde bir müstensih veya ıııürettip hatâsı mevcut değilse, bir sene
önce şiddetli bir muhasaraya maruz
kalmış Budin’de, bu derece az sayıda
asker kalmış olması mantıki görünme
mektedir. Msamafih. Budin’in bu son
muhasarasında, istilâ ordusuna nisbetle
müdafilerin kifayetsizliği hususunda it
tifak edilir.
İşi yavaştan alan Süleyman Paşa
nihayet Budin’e birkaç saatlik mesafede
olan Hamzabey palankasına geldi. Ser
dar, hâlâ Budin’in rahatça dayanacağını
zannetmekteydi. Onun için, içerdekilerin
imdat taleplerini pek ciddiye almadı.
Tehlikenin büyüklüğünü anladıktan son
radır ki, evvelâ ikıbin serdengeçti yazıp
gönderdi. Bunlar, Budin’in Horoz kapısı
kısmında düşmana çattılar. Cereyan edeıı çarpışmada 1800 kişisi şehit düştü
ğü gibi içeriye yardım kuvveti de soka
madılar. Bunlardan sonra Sarhoş Ah
med Paşa’nm emrine üç bin piyade ye
di bin süvari vererek iler: gönderdi ve
Budin'e imdat kuvveti sokmakla vazife
lendirdi. Lâkin Avusturya ordusundan
otuz bin kişilik bir kuvvet Ahmed Paşa'yı karşılayarak bozguna uğrattı. Ah
med Paşa ile giden piyadeler bozgun sı
rasında düşman süvarisi tarafından çiğ
nendi.
Kaleye imdat sokmak için gelen
Türk kuvvetlerini yenen AvusturyalIlar
bir taraftan da Budin’i şiddetli top ateş
leriyle dövmekte devam ediyorlardı. Bu
bakımdan da müsbet netice istihsal ederek surlarda yıkıntılar meydana ge
tirmişlerdi. Müdafiler sıkışmakta iken
cephaneliğe tesadüfen bir lıumbara isa
bet etmesi, müdafaayı âdeta allak bul
lak etti. Zira bu isabet neticesinde otuz
altı bin kantarlık barut ve cephaneyi
infilâk ettirdi. Kıral sarayı ile kalenin
yarısı uçup berhava olduktan başka
dört bin tane de muhafız öldü. Kale
böyle infilâkla yıkılınca düşman kuman
danı Charles de Lorraine Abdi Paşa’ya
teslim teklifinde bulundu. Abdi Paşa
teklifi red ile çarpışmakta devam etti.
Bu arada Budiıı’e yardım etmek isteyen
Serdar Sarı Süleyman Paşa Hamzabey
palankasından kalkıp muhasara hatları
na yaklaşarak Lokum Tepesi (Tarih-i
Raşid C : 1, S: 92) denilen mahalle gel
2171
di. Buradan düşman hatlarına taarruz
edip hâkim bir nokta olan Karga Bayı
rını zaptetmek istedi. Bu maksatla ya
pılan iki günlük mücâdele neticesinde
ancak 500 kişilik bir imdat kuvveti so
kabildi. Süleyman Paşa’nm uğraşması
bu kadarcık imdat kuvveti sokmak ve
düşmana biraz zayiat verdirmekten ile
ri gidememişti'. Böylece Budin’in mu
kadderatı hemen hemen belli olmuş gi
biydi. Düşman nihayet on yedinci hü
cumunda doğudaki Toprak-kale ile ba
tıdaki Frefik-kalesirii zaptetti. Budin
surları bir harabe haline gelmekle bera
ber mücadele birkaç gün daha devam
etti. Nihayet muhasaranın yetmiş seki
zinci günü olan 2 eylülde AvusturyalI
lar Budiıı’e dâhil oldular. Düşman kuv
vetleri içeri girdiği halde Budin’in kah
raman müdafıleri mücadeleden vazgeç
mediler. Sokaklarda boğaz boğaza çar
pıştılar. Bu arada sağ kalan Türkler ıçkalede Bâli-paşa meydanına toplanarak
birkaç saat de burada vuruştular. Bir
kurşun isabetiyle Abdurrahman Abdi
Paşa şehid düşünce, başsız kalan bir a
vuç kahramanın mücadelesi de sona er
di. Şehre sahip olan AvusturyalIlar Ab
di Paşa’mn cesedini birkaç gün mey
danda bıraktırdıktan sonra Türk esirle
rine gömdürdüler. Tüıklerden şehid dü
şen askerlerin cesetlerini ise Tıına ya at
tılar. Muhasara devam etmekteyken aralannda Abdi Paşanın kansı da bulu
nan kadm ve çocuklar Belgrad'a gön
derilmek üzere gemilere yerleştirilmişti.
Lâkin bu gemiler Budin önlerinde ele
geçirilip kadınların güzelce olanları or
dugâhta haraç mezat satıldı. Şehir dü
şünce AvusturyalIlar kadın erkek din
lemeden lıalkı boğazlarken kadın ve ço
cuklardan sekiz yüz kişiyi imparatora
takdim edilmek üzere beylik esir diye
ayırdılar, ölümden kurtulan kimseler
ise, üzerlerinde hiçbir şey bırakılmamak
şartiyle çırıl çıpıaK soyuldular. Bunlar
dan yüzme bilenler suya atlıyarak yü
züp kurtuldu. Diğerleri ile yağmur ve
soğuk altında ölüp gitti.
Böylece, 1541 tarihinden beri bir eyalet merkezimiz olan Budin şehri eli
mizden çıktı. Budin’in kaybı yalnız or-
B ııd in 'in m ü tte fik le rc e zap tı ile neticelenen 1686 m u h a sa ra s ın d a n b ir g örünüş
(T o lna i Y ila g törte n e lm e 'd e n )
duda değil, memleketin her tarafında
derin teessüre sebep oldu. Xitekiir. «Al
dı Xemçe bizim nazü Budini» nakaratlı
türküden bu teessürün asırlar boyunca
nesilden nesile intikal ettiğini anlıyoruz.
CÎen ibaret oluşu düşünülürse, bu sıla
da ösnıank ordusundaki maneviyat bo
zukluğunun derecesi anlaşılır, tştd bu
dört bin kişi önünde yenilen askerler
geri dönüp orduya ulaşmak üzere ka
çarlarken Serdar Süleyman Paşa’nın
idaresindeki orduya kadar geldiler. Ne
gariptir ki bir avuç düşman önünden
kaçanlardaki panik havası ordunun ön
saflarındaki askerlere ve nihayet tama
mına sirayet etti. Kumandanlar askeri
sükûnete kavuşturmak ve nizamı temin
etmek için bayii uğraştıysa da kendile
rini dinleyen olmadı. Askerler felâkete
uğramışçasına Ösek'e doğru kaçtı. Ser
darın kethüdası ve Rumeli Beylerbeyi
ni kovalıyan düşman birliği Osmanlı or
dusunun büyük kısmına rastladığı için
Segediıı’e geri dönmeye başladıysa da,
paniğin ordunun tamamına intikal etti
ğini görünce geri döndü. Meydanda ka
lan top ve mühimmatı (Silâhdar tarihi
C: 2, S: 252) zaptettikten başka epeyce
de esir aldılar.
Bu yüz kızartıcı hâdise. Macaristan-
Macaristan’da birçok kalenin
elden çıkması
Budin'm kaybı Macaristan'da birçok
kale ve bir hayli arazinin- elden çıkma
sına yal açtı. Esasen Budin düşünce ko
caman Avusturya ordusu serbest kal
mıştı. Artık Buditı derecesinde herhan
gi bir kale önünde beklemeden Maca
ristan'ı istilâ edebilirlerdi. Budin’in düş
mesini onliyemiyen ordunun maneviya
tı esasen bir hayli sarsılmıştı. Artık Ma
car kaleleri ya az bir mukavemetten
sonra düşüyor, veyahut da tahliye edi
lip istihkâmları yıkılıyordu.
Budin düşman eline geçince Serdar
Sarı Süleyman Paşa kendisi Eszek (Ösek) taralına çekilirken Eğri Beylerbe
yi vezir Osman Paşa’ya. Budin’in kuzey
doğusundaki Hatvan kalesini boşalttırıp
istihkâmlarını tahrip ettirdi. O arada
Segedın muhafazasında bulunan Marulzade Gürcü Mehmed Paşa imdat talep
etmiş olduğundan. Serdar Süleyman Pa
şa.. kethüdası ile altı bin kişi gönderdi.
Serdarın kethüdası Çorumlu Mehmed
Ağa, Segedin’in kırk kilometre kadar
güneyindeki Zenta’ya geldiği zaman em
rinde bulunan ikibîn Tatarı düşman za
hire kollarını vurdurmak için İleri gön
derdiyse de bunlar mağlûben geri dön
düler. Tatar askeri geri dönünce kethü
da Mehmed Ağa da diğer askerlerle bir
likte geldiği tarafa doğru kaçmaya baş
ladı.
Süleyman Paşa, kethüdasını Segedin'e yolladıktan bîr müddet sonra ken
disi de ayni yere gitmek için harekete
geçmiş ve Tuna’yı aştıktan sonra Ru
meli Beylerbeyi Osman Paşa-zâde Ah
med Paşa’yı öncü olarak ileri gönder
mişti. ösek istikametinde süratle geri
çekilmekte olan serdarın kethüdası Bil
meli Beylerbeyinin emrindeki üncülere
rastlayınca onlarla birleşerek düşmana
karşı durdularsa da bozguna uğrayıp
iki bin şehid verdiler. Serdarın kethü
dasını kovalayan askerin dört bin kişi-
Son B u d in beylerbeyi ike n şeJırin m ü
d afaa sın d a çarpışa çarpışa şehid düşen
A b d u rra h m a n A b d i Paşa
2173
(A M a g y ar N em zet T örtenete’den)
da bazı kalelerin düşmesine yol açtı,
Nitekim koca ordunun kaçmasına sebep
olan dört bin kişilik düşman süvari kuv
veti ele geçirdikleri bayrakları Segediıı
önüne dikince içindeki müdafiler m u
hasaranın on sekizinci günü eman ile
kaleyi teslim ettiler (1686 eylül sonla
rı) . Bundan sonra Simctornya, Kapajvar. Peçuy ^Pecs). Siklos (Şikloş) kale
leri kısa süren muhasaralarla birer birer
elden çıktı. AvusturyalIlar, vire ile a l
dıkları bu kalelerin hiçbirinde vire şar
tına riayet etmediler.
Şikloş bozg un u
malava devam edilirken serdarın ordu d i
siplini ile lâyıkıyla alâkalanmaması y ü
zünden, sul kolda görülen bozulma ordu
nun tamamına sirayet etti. Böylece ik in
diden sonra düşman ezici bir galibiyet k a
zandı. Çarpışmadan yüz çeviren Osmanlı
askeri kütie halinde kaçışmaya başladı.
Kaçış o derece şiddetli ve öyle berbattı
ki Ösek köprüsü başına yığıldıkları za
man bir an öııce karşıya geçebilrrre en
dişesinin yarattığı nizamsızlıktan iki bin
kişi ayaklar altında ezildi. Toplar, defterhane, ordu hâzinesi düşmanın eline
geçti. Bozgunu müteakip sadrıâzamın otağıııa girip oturan düşman kumandanı
Türk ordusundan kalan yaralı ve hasta
takımından üç bin kişinin başının kesil
mesini emretti.
Macaristanm güney tarafının elden
çıkmasına sebep olan Şikloş bozgununu
müteakip ösek’e çekilen Sarı Süleyman
Paşa, o civardaki kale ve palankaların
tahliyesini emretti. Sonra ösek’e bir
miktar asker koyup ordu ile Varadin
( Petro Varadin, Peter Wardein ) e sel
di (1 eylül 1687 ) .
Kış mevsimini Belgrad'da geçirmiş
olan Sadnâzam Sarı Süleyman Paşa,
1687 baharında burada eyâletlerden ge
lecek kuvvetleri beklemekteyken, Avus
turyalIların ösek’i muhasara ettiklerini
haber aldı. Bunun üzerine Belgrad’dan
hareketle Ösek önüne vardı. Osmanlı or
dusunun geldiğini gören AvusturyalIlar
muhasarayı kaldırarak muharebe tertibi
aldılar. Cereyan eden çarpışmada, b il
hassa topçu ateşinin iyi idare edilmesi
sayesinde AvusturyalIlar mağlûp olarak
O rd u n u n isy anı ve İstan bul üzerine
Mohaç istikametinde çekildiler.
y ü rü y ü ş ü
Üsek (Eszek) önünde bu m uvaffa
kiyet kazanılınca, bazı kumandanlar bu
Sadrıâzam Sarı Süleyman Paşa Varada kalınması fikrini ilez'i sürdüler, ba
radin’de iken Eğri kalesinden gelen ferzıları da takip edilmesi lüzumunu be
yadcılar, kaledekilerin şiddetle zahireye
lirttiler. Süleyman Paşa ikinci fikre de
ihtiyacı olduğunu bildirdiler.
ğer vererek takibe kalktı. Ösek köprü
Bu sırada yeni bir bozgundan ç ık
sünden geçildiği sırada, düşmanın Mo
mış olan askerin maneviyatı bozuk, üs
haç palankasını ve Drava suyundaki iatelik disiplini de zayıf vaziyetteydi. Za
hire gemilerini yakıp Budin’e firar et
hire isteyen Eğri kalesi, ordunun bu
mek üzere olduğu, geçen sene zaptetti
lunduğu yere nazaran çok uzaklarda kal.
ği Şikloş kalesini tahliye ve tahrip için
mıştı. Vaziyet böyleyken Sadnâzam S ü
de altı bin kişi gönderdiklerine dair (Si
leyman Paşa erzak isteyen Eğri m uha
lâh dar tarihi C: 2, S: 275) bir haber
fızlarını açlığa m ahkûm halde kendi k a
alındı. Bu vaziyet karşısında serdarın
derleri . ile başbaşa bırakmak istemedi
emriyle ordu Şikloş’a teveccüh etti. Ö n
ğinden buraya zahire ulaştırmanın ça
cü kuvvetler Şikloş kalesinin yakının
relerini araştırdı. Nihayet Diyar bek ir
daki Çatal köprü mevkiine (Tarih-i RaValisi vezir Cafer Paşa'nın emrine bir
şid C: 1, S: 507) geldiği zaman düşman
kaç eyâlet ve bir miktar kapıkulu as
la karşılaştılar. Serdar bundan haberdar
keri verdi. Bunlar gûya onbeş saatlik
edilince, Süleyman Paşa yürüyüşüne
yerdeki düşman üzerine sevkediliyorlardevamla Şikloş civarında sık ağaçlı bir
dı. Fakat yanlarına kendi ihtiyaçların
ormanın ağzında orduyu durdurup m u
dan fazla zahire verilmişti.
harebe vaziyeti aldırdı.
Bu plânla sevkedileıı asker Varadin
12
ağustos 1687 günü cereyan edeııköprüsünü geçtikten birkaç saat sonra
muharebede, evvelâ düşman ile çaı-pışhakiki maksadın ne olduğunu duydu.
2174
Elebaşı vaziyetindeki kimseler Sei'çeşme
Yeğen Osman Paşa’nın etrafında topla
narak, sadrıâzam sancağ-ı şeıiC ve ordu
ile beraberlerinde bulunmadıkça tehli
keli Eğri yolculuğuna devam etmemeye
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 277) verdiler.
Bu kararla geri döndükleri 2 aman saönâzarn bunları köprüden beri geçirme
mek için köprü tombazlarını yıktırmak
istediyse de muvaffak olamadı. Ayakla
nan askerler Varadin tarafına geçince
doğruca Haleb Beylerbeyi Abaza Siya
vüş Paşa’ya giderek ordunun başına geç
meye davet ettiler. Bu arada bir buçuk
senelik maaşlarının verilmediğini söyliyerek defterdar ve sadrıâzamııı otağına
hücum ettiler. Bu durum karşısında
sadrıâzam, defterdar ve Bekri Mustafa
Paşa Tuna yoluyle Belgrad’a kaçtı. Sadrıâzam Süleyman Paşa Belgrad’dan da
İstanbul’a gitti.
İsyan eden asker Siyavüş Paşa'yı
zorla sadrıâzam yaparak ordunun seras
kerliğine getirdiler. Kendisini Süleyman
Paşa’nın otağına getirerek biat ettiler.
Ondan sonra da doğruca İstanbul’a yü
rüyüp padişahı tahttan indirmeye karar
verdiler. Ve kararlarını tatbik niyetiyle
yola koyulup Belgrad’a geldiler ( 12 ey
lül ) .
Ordunun isyanı üzerine süratle yo
luna devam etmiş olan Sarı Süleyman
Paşa 15 eylülde İstanbul'a varmıştı, sa
daret kaymakamı vasıtasiyle m ührü h ü
mâyun ve sancağ-ı şerifi teslim ederek
olup biteni anlattı.
Padişah vaziyete
m uttali olunca. Siyavüş Paşaya sadaret
ve serdarlısının tasdikine, ayni zaman
da Belgrad’da kışlayıp oradan beri ta
rafa gelmemesine dair bir hatt-ı hüm â
yun gönderildi.
Dördüncü Mehmed’in emrini Belgrad’da alaıı Siyavüş Paşa, ocak ağaları
ile isyanda elebaşı olanları davetle ken
dilerine okuyunca : « Bu hatt-ı humâyuııu gönderen adamın kat'ivyen padi
şahlığım istemeyiz. Burada kışlamayıp
şer’ ile davamızı görmek üzere İstanbula
varmayınca bir mahalde dizginimizi çek.
meyiz» dediler. Siyavüş Paşa bunun üzerine Anadolu Beylerbeyisi Hazinedar
Haşan Paşa’yı Ösek’ten Belgrad’a getir
tip vezaret tevcih ettikten sonra Haleb
Valiliğiyle Avusturya cephesi serdarlığma tâyin etti. Haşan Paşa’nın yanına
bir miktar yeniçeri ve dört bölük sipa
hi (Silâhdar tarihi C: 2, S: 280) bırak
tıktan sonra kendisi ordunun tamamı ile
27 eylül 1687 de İstanbul’a mütevecci
hen Belgrad’dan hareket etti.
Osmaıılı ordusunun cepheyi boş bı
rakarak İstanbul’a yürüyüşü Avusturya
lIların fevKalâde işine yaradı. Avustur
y a lIla r Lipve
(Lipova) Ösek (Eszek),
Varadin (Petrovaradin) ve Zemlin’i ko
laylıkla zaptettiler. Kısacası, Sava'nın
kuzeyinde kalas Belgrad yakınındaki
Zemlin (Zemun) ovası veya Sirem ara
zisi diye anılan kısımda Türkler elinde
hiçbir yer (Silâhdar tarihi C: 2, S: 293)
kalmadı.
LEHİSTAN CEPHESİ
Türk ordusu Viyana üzerine yürüdü
ğü zaman, Avusturya’nın yardımına ko
şan ilk müttefik, Lehistan K ırallığı idi.
Leh Kıralı Jan Sobieski, Viyana’nm m u
hasaradan kurtarılmasında bir hayli m ü .
essir olmuştu. Kara Mustafa Paşa boz
guna uğrayınca, yağma eşyasından en
büyük payı Lehlilerin almış olması, ay
rıca Türklerin uzaklaşmasını müteakip
Viyana’ya ilk defa Ja n Sobieski’niıı gir
mesi yüzünden. Avusturya İmparatoru
ile Lehliler arasında bir soğukluk hâsıl
olduysa da, bu vaziyet ittifakı bozacak
kadar büyümediğinden. Lehliler de har
be devam ettiler.
Kara Mustafa Paşa’nın Viyana mağ
lûbiyetiyle. Türk tehlikesi ortadan kalk
tığ ı ve müttefiklerin tek cephede kuv
vet teksiflerine ihtiyaç kalmadığından,
Leh Kıralı Jan Sobieski de, Viyana boz
gunundan sonra, harbi kendi çıkarma
uyguıı şekilde devam ettirmeye çalıştı.
Bu sebeple, kendi ülkesi sınırlarından
taarruza geçmeye hazırlandı. Neticede,
1684 yılında bir de Lehistan cephesi or
taya çıktı. Ayni sene içinde Venedikli
ler de harbe girdikleri cihetle, Osmanlı devleti üç devlete karşı üç geniş cep
hede harbetmek zoıunda kaldı.
2175
üzerlerine bir miktar Tatar askeri ge
lince çekilip gittiler.
Barabaş k a z a k la n m a tecavüzü
Leh cephesinin ilk hadisesi Barabaş
kazaklarının tecavüzü şeklinde tezahür
etti. Kırım Hanının ve o civardaki as
kerlerin ekserisinin Avusturya cephesi
ne gitmiş olmasından faydalanan Barabaş kazakları. Leh hükümetinin teşvik
ve telkini ile fâaliyete koyuldu. Barabaş
kazağı, Lehli ve hattâ Boğdanlılaıdan
mürekkep otuz bin kişilik bir kuvvet
Bender kalesine karşı hücuma (Tarih-i
Raşid C: 1, S: 434) gegti. 1634 yılı ocak
veya şubatı içinde vuku bulduğu anla
şılan bu tecavüzden kazaklar bir şey el
de edemediler. Bender’i on bir gün sı
kıştırdıktan sonra bir netice istihsal edemiyeceklerini anlayınca İsmail kale
si üzerine yöneldiler. Fakat bu sırada
S an Süleyman Paşa’nın Lehistan
Cephesi ‘'erd arlığına tâyini
Barabaş kazaklarının tecavüzlerin
den daha önce Lehlilerin Kamaniçe ve
Boğdaıı tarafına taarruz niyetinde olduk
ları, bu gaye ile geniş askeri hazırlık
lar yaptıkları istihbar edilmişti. Esasen
Viyana mağlubiyetinden^ sonra böyle bir
tecavüz her zaman için beklenebilirdi.
Bu sebeple Lehistan cephesine de bir
serdar tayini işi derpiş edildi. O sırada
Köprülü-zade Fazıl Mustafa Paşa ftzi
Valisi bulunuyordu. Silâhdar tarihi (C:
2, S: 177) müellifinin ifadesiyle, Fazıl
Mustafa Paşa sdünya adamı değil» mü-
Viyana. savaşının kazanılmasında pek müessir olmakla beraber, Lmparator’un
arzusu hilâfına, Yiyanaya ilk giren Leh Kralı J. Sobieski'yi Kara Mustafa Pa
şanın çadırında Viyanalı delegeler, elde ettiği hazineler ve diğer ganainıîe tas
vir eden bir resini (G. Zafaurek’ten)
2176
taleasiyle oradan Edirne'ye çağırılarak
kubbe veziri yapıldı ve Lehistan cephe
si serdarlığma üçüncü vezir Boşnak Sa
rı Süleyman Paşa tayin edildi.
San Süleyman Paşa 31 mart 1684 te
Edirne'den hareket etti. Bu cepheye
gönderilecek mühimmat Karadenizden
gemilerle Isakçı’ya sevkcdildi. Ordunun
esas kısmı Avusturya cephesinde bulun
duğundan Süleyman Paşa 5500 kişi He
yola çıkmıştı. Elde hazır başka yardım
cı kuvvet bulunmadığından Haseki Sul
tan kethüdası Gümrükçü Hüseyin Paşa
ya vezirlik verilerek Çorlu'dan Tuna kı
yısına kadar uzanan sahada eli silâh tu
tabilecek olanları toplayıp Süleyman Paşa’ya götürmesi (Silâhdar tarihi C: 2. S:
138) emrolundu.
Sobieski’nin niyetleri ve taarruza
geçişi
Osmanlı tarihinde «Kız Katmana dî
ye kaydedilen Leh Kıralı Jan Sobieski.
Bucaş muahedesi ile kaybedilen Leh. top
raklarını istirdattan başka Boğdan’ı,
hattâ Dniestr mansabındaki Akkerman
ve Tuna deltasındaki Kili ve İsmail ka
lelerini bile almak istiyordu. Tabii bu
kadar geniş arazi arasında ilk ele geçir
mek istediği yer Podolva idi.
Bu plânım tahakkuk ettirmek niye
tiyle seksen bin kişilik bir ordu ile mer
kezi Krakovİ’den hareket etti;; Kamaııiçe yanından geçtikten sonra 17 ağustos
1684 te Hotîn kalesi karşısında Turla’nm
sol kıyısındaki îzvaııce palankası yanına
geldi. Askerinden otuz bin kişi ayırara<
bunları Turla üzerine köprü kurmakla
vazifelendirdi.
Bu sırada, ikinci defa Kırım Hanlığına
tayin, edilmiş olan Selim Giray, Serdar
Süleyman Paşa ile haberleşmesi neti
cesi yüz bin kişilik ordu toplıyarak ha
rekete geçmiş bulunuyordu. Kırım Ham,
büyük oğlu Kalgay Devlet Giray’ı otuz
bin kişi ile öııden (Silâhdar t?.rihi C: 2,
S: 185) sevketmişti. Devlet Giray Hotin'e
yaklaştığı sırada Jan Sobieski de İzvance
önüne yeni gelmiş ve köprü kurmaya
memur ettiği kuvvetler içinden ayırdı
ğı sekiz bin kişilik Barabaş Kazağını
karşıya geçirerek, köprü kuruluncaya
kadar o kıyıyı muhafaza etmelerini em-
Lehistsn Kıralı Jan Sobieski
(Almanca "W ien im Jafıre 1683’’ ad':
eserden )
LehÜlere kaı$ı savaşlarda başarı sağlan
masında amil olan Kırım Hanlarından
bîri
(Macarca «Tolnai Vilagtörtenelnıe» adlı
eserden)
2177
retmişti. Devlet Giray, işte bu sekiz bin
kişilik kuvvet üzerine bir baskın yapa
rak hepsini kılıçtan geçirdi.
Selim G iray’in nutku
öte tarafına îzvance vakasına geçirdi.
Bir taraftan Mustafa Paşa bir taraftan
da Kalgay Devlet Giray ileri yürüyünce
Jan Sobieski sıkışık vaziyete düşerek ge
ri çekilmekte devam etti. Neticede Leh
Kıralı Kamaniçe hududundan dışarı çık
mak zorunda kaldı : kendisi sıkıştırıla
rak geril eti lirken esir alınanlardan baş
ka yirmi bin kişilik zayiata uğratıldı.
Jar. Sobieski kendi toprağına kadar
sürülünce Mustafa Paşa ve Kalga.v Dev
let Giray ssrdarm emriyle geriye döne
rek Turla kenarına geldiler (24 ekim
1634) . Bu müddet zarfında Eflâk ve Boğdan beyleri tarafından kurulan köprüden
asker beri tarafa geçti. Serdar Süleyman
Paşa vuku bulan harekâtı bir telhis ile
padişaha arzetti. Sonra Selim Giray Ta
tar askeri ile memleketine, serdar da k ı
şı geçirmek üzere Babadağı’ııa avdet etti.
Silâhdar tarihinde (C: 2, S: 186) kay.
dedildiğine göre, Kırım Hanı Selim Giray
Turla (Dnıestr) suyu civarına geldiği sı
rada, bir tepe üstüne çıkarak etrafına
topladığı askerîne bir nutuk verdi. V i
yana önünde Türk ordusunun mağlûbi
yetine sebep olmuş bulunan Murad G i
ray zihniyetinde bir kimse olmadığı an
laşılan Selim Giray askerine şöyle de
mişti :
«— Dinimize zaaf gelmekle her ta
raftan üzerimize din düşmanları galebe
eyledi. Kerbelâ günündür; bu cengi ne
Âl-i Osman ne benim için edin. Ölünce
ye kadar din uğruna çalışıp din düşma
nına arka vermi.velim ve kıyamete kadar
Lehlerin ikinci taarruzu
iyi nam ile zikredilelim» .
Bu sözlerinden sonıa atından inip
Kışı Babadağrnda geçiren Serdar
yere secde etti, bunun üzerine Tatar as
San Süleyman Paşa 3 temmuz 1685 te
kerleri de ayni şekilde atlarından inip
secdeye vardılar ve şehid oluncaya ka ■ enirindeki askeriyle İsakçı’dan Tuna’yı
karşıya geçti. Çuçura'ya vâsıl olduğu sı
dar savaşacaklarına yemin ettiler.
rada altmış beş bin Tatar askeriyle K ı
rım'dan gelen Selim Giray kendisine mü
Sohİeski’nin zayiata uğrayarak
lâki oldu. Serdar ile Han buluşunca Le
Steri çekilmesi
histan içerisine casuslar sevkedildi. Ne
ticede, Kıral Sobieski’nin, otuz bin k işi
K ınm Hanı Selim Giray, Hotin ta
lik Leh askerinden başka, kendisine yar
rafına gitmek üzere yoluna devam eder
ken Serdar Sarı Süleyman Paşa da 35 dıma gelen yirmi bin Litvanyalı, üç bin
Boğdan eşkiyası, yüz bin Özi Kazağı, on
topu bulunan emrindeki askerlerle 17 ey
bin Alman ve on bin İsveç askeri (Silâh
lül 1684 te Isakçıdan lu n a'y ı karfiva
dar tarihi C: 2. S: 204) ile birlikte sek
geçti. Selim Giray’dan süratle ilerlemesi
sen üç bin kişilik bir orduyu Baş Hatne dair mektup alınca Gümrükçü Hüse
mam Ziboystorski’nin emrine verdiği,
yin Paşa’mn getireceği kuvvetleri bek
Leh Başkumandanının Turla suyunu alemeden ilerledi. Kırur. Hanı Hotin ya
şarak Boğdan arazisine girmiş olduğu
kınlarına ulaşınca, daha önce bu tarafa
öğrenildi.
gelmiş olan otuz bin kişilik kuvveti de
Bunun Üzerine ordu karargâhını Çuberaberine atıp Kamaniçe suyunun Turçura’da bırakan serdar ve han süvari
la’ya karıştığı yerin karşısına kondu. S ü
kuvvetleriyle düşmanı karşılamaya git
leyman Paşa da oraya gelerek Kırım H a
tiler. Leh askeri ile Prut nehri kenarın
nı ile buluştu.
da bataklık bir yerde karşılaşıldı. Leh
Daha önce sekiz bin kişilik kayıp
lerin işgal ettikleri sahanın bir tarafın
vermiş olan L-'h Kıralı Sobieski geriden
da orman bulunmakta, diğer kısımları da
Han ile Serdar Süleyman Paşa’nın gel
bir yarımada biçiminde bataklıkla çev
diğini duyunca cesareti kırılarak yavaş
rilmekteydi. Arazinin bu durumundan
yavaş geriye çekilmeye başlamıştı. S ü
dolayı düşmana her taraftan yaklaşmak
leyman Paşa bu arada maiyetindeki kuv
mümkün değildi. Onun için yalnız bir ta
vetlerin bir kısmım vezir Bozoklu Mus
raftan hücum edilerek hırpalandı. Sonra
tafa Paşa’mn emrine vererek Turla'nın
toplar getirilerek yedi gün müddetle dö
vüldü. Top darbeleri ve süvarilerin yak
laşabildiği yerden hırpalanıp zayiata uğ
ratıldığı cihetle Leh başkumandanı za
hiresini suya döküp, arabalarının ekse
risini yakıp geceleyin ormana girdi. Er
tesi gün ormana dalan Osmank aske-ı
düşmana yine zayiat verdirdi. Çok fena
vaziyete düşeceğini anlıyan Leh başku
mandanı yine geceleyin bulunduğu yer
den kaçarak ormanlık bir boğaza girdi.
Osmanlı askeri buraya yaklaşamadığı,
düşman da boğazdan çıkmadığı için elli
bin Tatar askeri Lehistan arazisine ça
pula gönderildi.
Böylece Lehlerin ikinci taarruzları
da ekim ayındaki muharebelerle başarı
sızlığa uğratılmış oldu. Lehliler ken:1i
memleketlerine çekilince Serdar Süley
man Paşa da Isakçı’ya. oradan Babadağı’na döndü. Süleyman Paşa’nın muhare
be durumunu anlatan telhisi Edirne'de
bulunan padişaha ulaşınca (6 kasım 1685)
Serdar ve Kırım Hanına birer hil'at ve
murassa sorguç gönderildi.
Bu sırada Veziriazam Kara İbrahim
Faşa hastalanmış olduğundan Lehistan
cephesi Serdarı San Süleyman Paşa Edirne’ye çağırıldı. Niğbolu sancağına m u
tasarrıf Emir Ahmed Paşa’yı yerine ve
kil bırakıp Edirne’ye gelen (25 kasım
1685) Sarı Süleyman Paşa, ertesi gün pa
dişah tarafından kabul edildi ve sadaret
kaymakamlığına tayin olundu. Süleyman
Paşa'nm Leh cephesi ile alâkası böylece
kesilince, ondan açılan serdarlığa Bozoklu Mustafa Paşa getirildi.
Lehlilerin Kamaııiçe’y i muhasarası
1684
ve 1685 yazlarında yaptıkları
taarruzlarda muvaffakiyet kazanamıyaıı
Lehliler 1686 senesinde zikre değer bir
faaliyette bulunmadılar. Lâkin aynı se
ne içinde Avusturya cephesinde Osman
lIların mühim kaleler kaybetmesi onlara
yeniden taarruz geçme cesareti verdi.
Böylece 1687 yazında bir daha taarruza
koyuldukları görüldü.
Kamaniçe’yi zaptetmek isteyen Kıral
Sobieski altmış bin. kişilik kuvvet toplıyarak üzerine geldiğini öğrenen Kamaniçe muhafızı vezir Boşnak Hüseyin Paşa
serdar ve Kırım hanına mektuplar ya
zarak durumu bildirdi. Serdar Bozoklu
Mustafa Paşa'mn yanında kafi miktarda
asker bulunmadığından hemen faaliyete
geçemedi. Bundan faydalanan Lehliler
ise, gelip şehri kuşattı ve- toplarla döv
meye başladı. Kamaniçe'deki muhafızlar
gayet metinane şekilde müdafaaya de
vam ettiler, Kırım Hanı tarafından gön
derilen imdat kuvveti şehre yaklaşınca
Lehliler muhasarayı kaldırdı (4 eylül
1687) . Tatar askeri etrafta epeyce hasar
(Silâhtar tarihi C: 2, S: 292) yaptığı gibi.
Lehliler muhasara esnasında da zayiat
vermişlerdi. Kamaniçe’yi aiamıyan Leh
liler memleketlerine dönerken Türkler
de Kamamçe’nin zahire ve ¡mühimmatı
nı takviye ettiler.
VENEDtK CEPHESİ
Girit adasının zaptından dolayı Tüıklere karşı iyi hisler beslemiyen Venedik
liler, Kara Mustafa Paşa Viyana'ya yü
rüdüğü sırada Papa’nın teşviklerine sırt
çevirmiyerek Avusturya İmparatoru ile
uyuşmuş, fakat ihtiyatlı davranarak ha
kikî niyetlerini bilâhara ortaya koymayı
tercih etmişlerdi. Bu bakımdan muahedo
şartlarım tatbike ve nihayet «mukaddes
ittifak» ın bir üyesi olarak üzerlerine dü
şeni yapmaya 1684 yılı içinde tevessül
eylemişlerdir.
Tarih-i Raşid’de (C: 1, S: 426). ve
Kara Mustafa Paşayı itham eder tarzd.'i
Silâhdar tarihinde (C: 2, S: 129) Vene
diklilerin harbe girişine dair bazı sebep
ler zikredilmeyteyse de, bunlar, Vene
diklileri harbe götüren hakiki âmilin ya nında teefrrüat kabilinden kalmakta, b i l
hassa Silâhdar Fm dıklılı Mehmed Ağa
Venediklilerin siyasi çehrelerini iyi tanı
mamış gibi görünmektedir.
Venedikliler 15 temmuz 1684 te O s
manlIlara harp ilân edince, İstanbul'da
enteresan bir hâdise de cereyan etti. Bu
tebliğatı bizzat yaptığı anlaşılan İstan
bul’daki Venedik balyosu, elçilik binas:
yakınında bir yangın çıkartıp bunun tev .
2179
lit ettiği karışıklıktan istifade ile Cene
viz elçisiyle biı-likte bir kayığa (Tarih-i
Raşid C: 1. S: 428) binerek kaçmıştır.
■imine geldi. Adaya asker çıkaran Vene
dik kumandanı buranın kalesini kuşata
rak 011 beş gün müddetle gece gündüz
topa tuttu. Yerli Rumların da yardımını
Venediklilerin tecavüze başlamaları
temin eden Marosini, nihayet Ayamavro kalesini vire ile teslim aldı (Ağustos
Venedikliler denizci bir devlet ol
1684) . İçinden çıkan müdafileri Preveze
dukları için ilk faaliyetleri denizlerde
sahiline nakletti.
görüldü. Maamafih, bu harpte, daha zi Ayamavra’yı alan Venediklilerin bu
vade, deniz faaliyetini kara harekâtının
nunla iktifa etmiyecekleri1 ve bilhassa
desteği halinde kullandılar.
Mora sahillerinde faaliyette bulunacak
Harp ilân ettikten sonra kendi do
ları anlaşıldığından bu tarafa da bir ser
nanmalarına ilâveten Papa, Floransa,
dar tayinine karar verildi. Ve boğaz mu
Ceneviz, Malta ve Ispanya'dan da gemi
hafızı Şahin Mustafa Paşa serdar tayin
ler geldi. Böylece yüz gemilik bir donan
edilerek (16 eylül 1684) Mora'ya gönde
ma, Kandiye’nin sabık müdafii Françesrildi.
co Marosini’nin idaresinde Adriyatik de
Bu günlerde iki kalyon ve üç firkanizinden çıktı. Bu sırada Osm anlı devleti
teden mürekkep küçük bir Venedik fi
Çanakkale Boğazı, hudut yalıları ve bazı
losu (Silâhdar tarihi C: 2, S: 136) Limni
adaların muhafazası için bir takım ted
adasına tecavüz ettiyse de bu taarruz
birler aldı. Dördüncü vezir Şahin Mus
kendisine hayli pahalıya mal olarak çe
tafa Paşa bir miktar yeniçeri ile Çanak
kilip gitti.
kale boğazına, Halil Paşa Sakız m uha
fazasına gönderildi.
Mora’da isyan ve Preveze’nin
düşmesi
Venediklilerin Ayamavra adasını
zaptetmesi
«Artık zaman geldi!» diye tahrikler
de bulunan papazların sözlerine kapılan
yerli halktan Mora’nın bir kısım Rumlan
Frsnçesco Marosini’nin idaresindeki
ile Yanya ve Yenişehir Hıristiyaıılan is
donanma evvelâ G irit’teki Suda limanına
yan ederek Venediklilerle işbirliğine baş
geldiyse de, bu adanın istirdadını gözleri
ladılar. Bir taraftan böyle kaynaşmalar
kesmediğinden, oradan kalkıp Ayamavra
mevcutken Venedikliler Preveze’yı
muhasaraya girişti.
Mora serr-skeri Şahin Mus
tafa Paşa elindeki kifayetsiz
askeriyle Preveze’yi kurtar
mak istediyse de kalesinin 6nünde mağlup
olduğundan
Preveze müdafileri de şehri
vire ile teslim ettiler.
Şahin Mustafa Paşa, elin
de üç bin kadar askeri bu
lunduğunu; asker, silâh ve
topun kifayetsizliği karşısın
da başarı sağlamanın im kân
sız bulunduğunu
arz edinç e
serdarlıktan azledildi. Onun
yerine Edirne bostancıbaşısı
Karayılan-oğlu Ispanakçı İs
mail Paşaya vezaret verile
rek
serdarlıkla
Mora’ya
gönderilmek üzere Edirne’
Venediklilerin Ayamavra’vı alması
den yola çıkarıldı (17 ekim
( Almanca «Ricaut» dan )
1684).
2180
Mora cephesi yeni açıldığı halde, altı
aylık zamaıı geçmeden üçüncü defa serciar değiştirildi. Karayılanoğlu Ispanakçı
İsmail Paşa’nın arası Şahin Mustafa Pa
şa ile iyi değil diye Sakız muhafızlığına
gönderildi, onun yerine de Sakız muha
fızı Halil Paşa Mora (Silâhdar tarihi C:
2. S: 191) serdarı yapıldı (Ocak 1685) .
Bosna ve A driyatik kıyılarındaki
çarpışmalar
tı. Süleyman Bey bu hizmetine m u
kabil paşalığa terfi ettirildi. Bu ada
mın diğer mühim bir hizmeti de âsi
Arnavutları (Silâhdar tarihi C: 2 S: 233236) devlete itaat ettirmesi oldu. Ayrıca
No ve, ülg ün (Dulcino). Bar (Antivari)
kalelerini Venedik taarruzundan korudu
ğu gibi îstavigrod kalesini de zaptetti.
Hizmetleri birbirini takibedincc rütbesi
vezarete yükseltildi.
Dördüncü Mehmed'in saltanatının
son senesine kadar Bosna tarafında m u
harebelerin neticeleri Türklerin lehine
bir seyir takip ettiyse de son yıl içinde
vaziyet bozuldu. Nitekim 1637 nisanında
Venedikliler Kataro ve Sin kalelerini,
eylül sonlarında da Kastelnuovoyu zap
tettiler.
Venedikliler, Girit harbi yıllarında
olduğu gibi, bu defa da ikinci cepheyi
Bosna tarafında açmışlardı. Yalnız bu
defaki cephe evvelkinden daha geniş olup, yer yer Adriyatik kıyılarında da
çarpışmalar cereyan etmiştir.
Bosna eyâletinin Adriyatik denizine
Mora’daki muharebeler ve yarım ada
bakan hudut kısmında Spalata limanının
kuzeyinde bulunan Sin (Sinj) kalesini
nın elden çıkması
Venedik, Hırvat ve Uskok eşkiyasından
mürekkep yirmi bin kişilik bir kuvvet
Ayamavı-a adasını alan Venedikliler
kuşatarak toplarla dövmeye bağladı (1685
daha geniş çapta hazırlıklar yaptılar.
nisan). Bunun üzerine Bosna BeylerbeKendi gemilerine ilâveten Papa, Malta,
visi Fındık Mustafa Paşa yedi bin kişi ile
Ceneviz, İspanya ve Floransa’dan aldıko tarafa ilerledi. Düşman, Osmanlı as
larıyle birlikte 220 gemilik bir donanma
kerini durdurmak gayesiyle Sin kalesinin
ve Venedik, âsi hıristiyan Arnavut, H ır
doğu tarafındaki Çetina suyunun kena
vat, ve Karadağlılardan mürekkep elli
rına indi. Burada yapılan muharebede
bin kişilik bir ordu meydana getirdiler.
düşman mağlûp olduğundan kalenin m u
Venedik donanmasına kur-anda eden
hasarası kaldırıldı. Arkalarından bir
Françesco Mor osini Ayamavra önüne ge
miktar ilerliyen Türk kuv
vetleri düşmanı iyice perişan
etti. Bunlara yardıma gelen
beş bin kişilik bir düşman
kolu vaziyetin fenalığını gö
rünce
(Silâhdar tarihi C.2,
S: 193-195) geri döndü.
Ayni senenin haziranında
Venedikliler Dalmaçya kıyı
sındaki Kataro (Cattaro) yu
zaptetmek için karaya yüz
bin kişilik kuvvet çıkardılar sa da, İşkodra sancak beyi
Arnavut Süleyman Bey (S i
lâhdar tarihi C: 2, S: 199)
emrindeki on bin kişilik kuv
vetle
üzerlerine
yürüyüp
mağlûp etti. Bozulan ve se
kiz bin kişilik zayiat veren
düşman askerlerinin sağ ka
Kastelnuvo'ııun Venedikliler tarafından muhasarası
lanları gemilere, pek az bir
( Almanca «Ricaut» dan )
kısmı da sarp dağlara kaç
2181
lerek taarruz plânını kararlaştırmak Çi
zere bir toplantı yaptı. Düşmanın esas
niyeti Mora yarımadasını ele geğirmekti.
Ancak buna en münasip yerden başla
mak, istiyorlardı. Bunun için evvelâ
Güıdüs (Gördös) yani Karin tos körfezijı? hâkim olmayı tasarladılar. İııebahtı
körfezine asker çıkararak Gürdüs boğa
zına hâkim olduktan sonra Türkleriıı
Mora ile irtibatlarının kesilireesine aza
lacağını hesapladılar. Bu plânın tatbika
tının ilk safhasını teşkil etmek üzere,
etrafı keşif için körfeze gönderilen bir
kaç gemi, sahillerden atılan topların ate
şiyle karşılaştığından, plânlarının Türkler tarafından anlaşıldığı ve buna göre
hazırlık yapılmış olduğu neticesine v a
rarak, Korintos körfezi kyılarına çıkar
ma yapma işinden vazgeçtiler. Bıı sıra
da. Ballubadra (Patras) daki Fransız
konsolosu. Venediklilerin Ayam av ra'd a
toplanan donanmaları ve Mora’yı istilâ
plânları hakkında malûmat vermiş bulu
nuyordu.
Korintos körfezinde muvaffakiyet te
min edemiveceklerini aniıyan Venedikli
ler. Ayamavra’da on beş gün bekledik
ten sonra buradan kalkıp sahili takiben
güneye doğru ilerleyip Koron önünde
durdular. Venedik Amiraii Morosini, Mora'yı istilâ plânını bu defa güneyden ku
zeye doğru tatbik edecekti. Morosini ev
velâ karaya on bin kişi çıkardı. Bunlar
Koron civarındaki zeytin ağaçlarını kesip
nin etrafına bir hendek kazmak suretiy
le, Koıon'u âdeta tecrit edilmiş vaziyete
siperler hazırladılar. Aynı zamanda kalesoktular Bu işler biterken Venedik ami
rali biraz daha kuvvet çıkararak Koronu
lıem denizden hem karadan muhasaraya
başladı (3 haziran 1685).
Koron muhasarası başlayınca etraf
tan bir miktar Türk askeri geldi. On be
şinci gün Mora Serdarı Halil Paşa da
dört bin kişi ile yetişti. Koroıvu kurtar
mak üzere serdarın emrinde biriken kuv
vetlerin miktarı altı yedi bini geçmi
yordu. Buna rağmen düşmana şiddetli
hücumlar yapıldı. Çarpışmalar sırasında
Halil Paşa şehid düştü. Narda muhafaza
sında bulunan Şahin Mustafa Paşa beş
bin yüz kişi ile yardıma gelince çarpış
malara yine şiddet verildi. O arada yeni
serdar Siyavüş Paşa da şehidlere karıştı.
Bunun üzerine Mora serdarhğı Kaptan-ı
Derya Vezir Musahib Mustafa Paşa’va
verildi. Padişahın damadı olan Musahib
Mustafa Paşa bu sırada Anadolu (Nuplia) da bulunmaktaydı. Kaptaıı-ı Derya
Musahib Mustafa Paşa Koron üzerine ge
lince, Osmanh askerinin azlığı, pek m üş
kül şartlarla düşmanla pençeleşmiş ol
ması bakımından hayretler içinde kaldı.
Bu hayretini açıkladığı zaman Şahin
Mustafa Paşa, der-i devlete beş defn
tezkere yazıp asker ve cephane istediğini,
fakat buna kimsenin aldırmadığını bil
dirdi. Yeni serdar derhal durumu padi
şaha yazıp acele kuvvet ta
lebinde bulundu. Lâkin etraf
tan asker gelinceye kadar
Venediklilerin üç aydan be
ri kuşattıkları Koron kalesi
bir umumi hücum neticesin
de düştü. Koron’u alan Ve
nedikliler içindeki Türkleri
büyük
küçük
dinlemeden
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 213223) tamamen kılıçtan ge
çirdiler.
Venedikliler Koron’u a l
dıktan sonra Modon üzerine
yürüyüp kuşattılar. Neticede
Modon’u da vire ile teslim
aldılar. Modon müdafilerine
biraz daha insaflı davranıyormuşçasıııa hepsini çin i çıp
lak soyup gemilere doldur-
2182
dular ve Afrika
kıyılarına
götürüp döktüler.
İkinci Bavezid zamanın
da Osmanh ülkesine katıl
mış olan bu iki müstahkem
mevkii ele geçiren Venedin1:1er, bundan sonra
Uora'dak; istilâ haraketlerini da
ha kolaylıkla yürütmeye baş
ladılar. Nitekim 1686 hazira
nında 70 kalyon, 40 firkati,
50 çektiriden mürekkep bir
donanma ile Navarin önüne
geldiler. Karaya
yirmi bin
kişi çıkararak kaleyi kuşat
tılar. Navarin müdafileri oıı
yedi güıı mukavemetten son
Venediklilerin Anaboluyu denizden ve karadan m u
ra vire ile teslim oldularsa
hasarası ( Ricaut’dan )
da (15 haziran 1686) Vene
dikliler şehre
girince vire
girdikten sonra iç ve kuzey taraflarına
şartına riayet etmediler. Daha sonra Z a i
li ata ve Kalamata üzerine
yürüyerek
yürüdüler. Osmaıtlı kuvvetinin azlığı ve
esasen çöküntünün başlamış olması sebe
bunları da zaptettiler. Mora’da bu kale
ler elden gidince (Silâhdar tarihi C: 2,
biyle sürat ve kolaylıkla muvaffakiyet
temin ettiler. 1687 ağustosunun 3 inde
S: 242) Musahib Mustafa Paşa serdarlıkSerdar Divrikli Mehmed Paşa’nın yanın
tan azledilerek yerine Ispanakçı İsmail
daki üç bin kapukulu askeriyle Korinthos
Paşa tayin olundu.
Mora’m n Meseııya kısmına hâkim va
berzahından kaçarak geçip Atina'ya git
ziyete geçen Venedikliler bu defa doğu
mesiyle tekmil Mora yarımadası Vene
sahillerindeki Anabolu (Nauplia, Napoli
diklilerin eliııe düşmüş oldu.
eli Romaııia) limanını muhasara ettiler.
Mora serdarının. Atina'ya çekilişine
Kale kumandanı Rum Haşan Paşa yirmi
dair acı haber İstanbul’a ulaştığı zaman
gün sonra hıyanette buluna
rak kaleyi teslim (Ağustos
1686) ile eski (Silâhdar tari
hi C: 2, S: 245) dinine dön
dü.
Ispanakçı İsmail Paşa’ıun
Mora serdarlığı uzun sürme
di. Başarısızlığı sebebile az
ledilerek (Kasım 1686) yeri
ne Mora’da bulunan Divrikli
Mehmed Paşa tayin edildi.
Mora’da kaleler elden
çıkarken Osmanh donanma
sı. Yunanistanın doğu kıy ı
ları ile çarpışmalar yapmak
suretiyle (Silâhdar tarihi C:
2, S: 253-256), Venedik d o
nanmasının Ege denizi için
bir tehlike olmasını önleme
ye çalıştı.
Osmatılı donanmasının bu savaşlardaki durumu
Venedikliler Mora’n m sa
( Ricaııt’dan )
hillerindeki kaleleri ele ge-
Avusturya cephesinden de fena haberler
gelmişti. Tersanedeki kafesli köşkte bu
lunduğu sırada bu acı haberleri alan
Dördüncü Mehmed (Silâhdar tarihi C:
2. S: 273) fevkalâde üzülerek «öleydim
de bugünleri görmeyeydiım diyerek bir
gün bir gece ağladı.
İnebahtı vc A tina’nın düşmesi
Mora yarımadasını zapteden Vene
dikliler istilâlarını daha ilerilere uzat
maya çalışmaktan geri durmîıc'-dar. N i
tekim bu arada Karintos körfezinin ku
zey sahilinde ve methale yakın kısmın
da bulunan Iııebahtı (Lepanto) yu Eylül
avı içinde aldılar. Ayrıca Yunanistanııı
meşhur şehri Atina'yı da kuşattılar. Bu
ranın kurtarılması için gelen kuvvet de
bir başarı kazanamadı. Muhasara esna
sında Venedikliler tarafından top gülle
lerinden biri meşhur Partenon mabedi
ne isabet ederek en güzel kısmını teşkil
eden yarısını yıktı. Neticede 25 eylül
1687 de Atina şehri de Venediklilerin eline geçti.
HARP ESNASINDA MEMLEKETİN UMUMİ DURUMU VE PADİŞAHIN H A I/İ
Viyana bozgunundan sonra üç cephede muharebeye devam olunurken, harbin
u2 aması, mağlubiyet ve arazi kayıplarıma tevali etmesi sebebiyle, memleketin
Gördös C Korinthos ) körfezi ağzındaki kalelerden Mora tarafındaki, bu yarım
adanın Venedikliieree zaptı üzerine kaybedilince karşı kıyıdaki kale ve İnebahtı
< Lepanto ) kolayca Venediklilerin eiiııe geçmişti
( Almanca Ricaut’dan )
2184
umumi ahvalinde bir takım bozukluk ve
düzensizlikler meydana geldi, inzibatî,
mali ve İdarî diye üç çeşitte toplanması
mümkün olan meseleleri doğuran esas
âmil, harbin fena neticeler vererek uza
ması ve ehliyetli idarecilerin yokluğu idi.
Şimdi bunları sıra ile gözden geçirelim.
Asayişsizlik hâdiseleri
Uzayan muharebeler dolayısiyle mütemadiyen asker toplanması, cepheye gi
denlerin kolay kolay memleketine dönememesi yüzünden Anadolu'nun köy, şe
hir ve kasabaları tenhalaşmış, çocuk ve
ihtiyarlardan gayrı erkek nüfus cephe
de muharebe ile meşgul hâle gelmişti.
Bu vaziyet bazı kötü niyetli kimselerle
asker kaçaklarının işine yaradığından Anadolu’da bir takım âsiler türedi. Etraf
larına adam tolavarak şekavete girişen
âsi reisleri Akkaş, Kara Malımud, Yadigâroğlu, Bölükbaşı, Yeğen Osmaıı gibi
kimselerdi. Harp derdiyle uğraşan hükü
met, bir de bunların üzerine asker sevketmek mecburiyetinde kaldı. Nitekim
1686 yılında evvelâ Hacı Ali Paşa, daha
sonra Deli Ömer Paşa, müteakiben de
Vezir Cafer Paşa (Silâhdar tarihi C: 2.
S: 228) Anadolu’ya müfettiş olarak gön
derildi. îlk iki müfettiş bir şey yapamadıysa da Cafer Paşa, Yadigâroğlunu Ko
yulhisar civarında yakalayıp yirmi sekiz
arkadaşiyle birlikte başını kesti. Bitlis
hâkimi de Akkaş’ı (Silâhdar tarihi C: 2,
S: 243) adamları ile birlikte yakalayıp
öldürdü (1686) .
Eşkiya reislerinden Bölükbaşı, Ye
ğen Osman, uzun müddet asilikte dikiş
tutturamıyacağını anlayarak, affını rica
ile Anadolu’dan asker toplamıya memur
edilen Halil Paşa’ya bölükbaşı oldu. Bilâhara kendisine sancak beyliği verilerek
iki tuğlu paşalığa yükseldi. Cephelerde
askere fevkalâde ihtiyaç hissedildiğinden
Yeğen Osman Paşa’ya da Rumeiiye geç
mesi emredildi, Anadolu’dan topladığı
dört bin saruca ve sekban ile (Silâhdar
tarihi C; 2, S: 269) Üsküdara gelip kar
şıya geçerek cepheye gitti. Anadoludaki
başıboş ve isyana müheyya zümreyi top
laması dolayısiyle, kendi isteği üzerine
Yeğen Osman Paşa’ya sancağına ilâve
ten, sekban ve levendlerin en büyük su
baylığına tekabül eden «Serçeşme» lik
rütbe ve vazifesi verildi.
M alî dıırum
Uç cephede yıllarca devam eden
harp, her geçen yılda mâliyenin biraz
daha bozulmasına sebep oldu. Cephelere
mütemadiyen asker sevkedildiğinden esas çalışacak nüfus istihsal sahalarından
uzakta kalmış oluyordu. Lâyıkı veçhile
ekim yapılamadığından hububat istihsali
azalmış, fazla nüfuslu ve müstehlik yer
lere gıda maddesi nakliyatı iyice azaldı
ğından, bazı yerler az bazı yerler de faz
laca kıtlık çeker olmuştu. 1685, 1686 yıl
larında imparatorluğun büyük bir kıs
mında kıtlık umumi bir hal almıştı. 1685
yılında otuz dirhem ekmek bir akçeye çı
kınca büyük endişeyi mucip olmuştu;
müteakip yıllarda daha fazla yükselerek
1686 da ayııi miktar ekmek 60 akçeye
yükseldi. 1687 senesinde buğday daha
çok pahalandı ise de Edirne’de de ekme
ğe narh konup şiddetle takip edilerek
kırk dirhemi bir akçeye sattırıldı. Ayni
sene zarfında Anadolu’nun bazı yerle
rinde halk mazı, ayrık kökü ve ceviz ka
buğu (Silâhdar tarihi C: 2, S: 243) ye
mek zorunda kaldığından pek çok ölüm
vakası oldu.
Dördüncü Mehmed 1686 mayısının
başında İstanbul’a geldiği zaman kendi
sini Halkalı’da karşılayan İstanbul kay
makamına ilk iş olarak şehrin iaşe du
rumunu sormuş, muhatabı da : «İki bu
çuk senedir bulunabildiği kadar buğday,
arpa, bakla, nohut, mercimek, böğrülce
ve mısır öğüttürerek halka yedirdim,
halka zaruret çektirmedim» deyince pa
dişah fevkalâde memnun olmuştu.
Kıtlıktan başka en mühim malî dert,
harp masraflarının ağırlığı karşısında
hazînede para kalmamasıydı. 1687 yılının
başında para sıkıntısı pek fazlalaşmıştı.
Reaya fena durumda olduğu için tahsilat
yapılamamakta ve netice itibariyle ka
pıkulu askerine dört kist yani bir yıllık
maaşları (Silâhdar tarihi C: 2, S: 262)
ödenmemiş bulunmaktaydı. Bu m alî sı
kıntıya bir çare bulunmak istenirken
varlıklı kimselerle mühim mevki sahip
lerinden hazîneye yardım parası tahsil
olunması cihetine gidildi. Ve sadnâza-
2185
mm arzı üzerine padişahın bu mevzuda
bir hatt-ı hümâyunu gıktı. Bu hatt-ı hü
mâyunla, şeyhülislâmdan başlıyarak aşa
ğı pâyede olan müderrislere varıncaya
kadar ilmiye sınıfından «imdadiye» nâmı
altında hâzineye yardım parası istenmek
teydi. Fevkalâde günler yaşandığı ve h ü
kümet müşkülât içinde kıvrandığı halde,
ilmiye mensuplar: kendilerinden imdadi
ye istenmesini iyi karşılamadılar. Bir araya toplanarak sadaret kaymakamına
gittiler. Müverrih Silâhdar Fmdıklılı
Mehmed Ağa’mn bildirdiğine göre; bun
ların içinde bulunan Rumeli kazaskerli
ğinden munfasıl Deli Hamid Efendi il
miye topluluğu adına konuşarak, sadaret
kaymakamına :
*— Kırk yıldır padişahlık eder, havay-ı nefsine uyup beytülmali müslimini
manasız kasırlara büyük binalara sarfedeceğine bugünleri fikredip imsak etmek
gerek idi. Biz bir alay fukarayız ; arpalık
namına verdikleri kaza kıt kanaat geçin
memize bile yetişmez, nerede bulup ve
relim? İstanbul’da bu kadar elıl-i hizmet
faizciler var, anlardan alın. Bu ana ka
dar ulemaya böyle teklif olmamıştır. Ar
tık kitaplarımızı yakmak iktiza eyledi;
kâfirce kâfir papazına ikram eder, biz
ikramdan geçtik, çevrinizden kime şekva
edelim* dedi.
Müverrih silâhdar'm makul bulduğu
bu sözlerinden dolayı Hamid Efendi Kıbrısa sürüldü ama, ulemadan talep olunan
imdadiye de tatbik olunmayıp kaldırıldı.
Bunun yerine İstanbul’daki esnaf ve zen
ginlerden icabında zor kullanılarak bir
hayli para toplandı. Bu arada sultanların
hasları da hazîneye alındı.
Hazine bu derece sıkıntıda olauğu,
bin güçlükle para temin edildiği halde
suiistimaller eksik olmuyor, bazan da
hesapta olmıyan hâdiseler herhangi bir
işe malî sıkıntı ile bsğdaşamıyacak tarz
da para ayrılmasını icap ettiriyordu. Me
selâ yeğen Osman Paşa Anadoludan top
ladığı levend ve sekbanları Rumeli’ye
geçirirken bunların altı aylık peşin ma
aş ve yüzer kuruş bahşiş talepleriyle kar
şılaşılmış, nihayet pazarlık ve zorlama
neticesinde kendileri istediklerinin hayli
noksanı olan bir paraya razı edilmiştir.
Lâkin, 320 bin kuruş tutan bu miktarı
ödiyecek kadar hazine’de para bulunma
dığından, Silâhdar tarihinin (C: 2, S:
270) ifadesine göre : «Bedestanda mev
cut yetim malından cebren üç yüz kese
altun alınıp, vasileri yeddine birer m ik
tar rehin verilip, cami ve mescitlerin nakidlerinden» bu para tamamlanarak Os
man Paşa'ya verilmiştir,
İdarî durum
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nııı
katlinden sonra o kıratta bir adam sada
ret mevkiine geçmedi. Harbin uzaması,
mağlûbiyetler ve mali sıkıntı da idari
işlerde güçlükler tevlit etmekteydi, Sadrıâzamlar kuvvetli olmadığı gibi diğer
mühim idari kademelerde de değerli adamlar istihdam edilemiyordu. Kıynletli
şahsiyetler olsa bile bunlar mevkilerini
elden kaçırmak istemiyen değersizler ta
rafından azil, menkûbiyet, hattâ katle
maruz kalıyorlardı. Bu yüzden işler her
geçen güıı biraz daha sarpa sarıyordu.
Merzifonlu’nun katlinden sonra İda
ri sıkıntı ve düzensizliklerin belirmesin
de, padişahın şahsiyet ve meşgale şek
linin de büyük rol ve tesiri mevcuttu.
Dördüncü Mehmed kuvvetli şahsiyete sa
hip bir hükümdar değildi. Onun şahsiye
ti, memleket işlerine karşı alâkasızlık
derecesi ve hükümdarlık anlayışı Merzifonlu'nun ölümünden sonra daha iyi
meydana çıkmıştı.
Dördüncü Mehmed, devlet işlerine,
bir hükümdardan beklenen alâkayı gös
teren kimse değildi. Padişahın hayatına
aşağı yukarı av iptilâsı hâkimdi. Muha
rebe sahalarının civarına kadar yaptığı
seferlerini bile avlanmasına bir vesile
ittihaz etmekteydi. Köprülülerin sadare
tinden itibaren ömrünün çoğunu Edirne’
de geçiren padişah bu şehrin civarında
mütemadiyen avlanıyor, seyrek olarak
İstanbul’a gelişlerinde bile vaktinin bir
kısmım Belgrat ve tstranca ormanların
da avlanmakla geçiriyordu. Pat' ah bu
iptilâsmdan. Viyana bozgunundan son’a
birçok topraklar elden çıkarken bile ken
diliğinden vazgeçemedi ve av yüzünden
devlet işleriyle gereği kadar ilgilenmedi.
Yedi yaşında tahta geçen, hüküm
darlığının ilk sekiz yılı pek dağdağalı iç
hâdiselerle dolu olan Dördüncü Mehmed
iyi yetişmiş, bilgili bir hükümdar adde
dilemezdi. Etrafında, dar görüşlü Kadızâdeliler grupundan bazı kimseler eksik
2186
olmadığı cihetle, kendisinin kanaatlerin
de bu grupa dâhil insanların zihniyetle
rinin izleri fazlaca görülmekteydi. Kadızâdelilerin tesiri dolayısiyle, onun, bilgi
derecesinin genişlemesi ve fikri seviyesi
nin yükselmesi pek münıküıı olamamış
tı. Zâten bilgisiz haremağaları ile Kadızâdeliler zihniyetindeki kimseler D ör
düncü Mehmed’i ellerinden geldiği ka
dar bilgili kimselerden tecride çalışmış
lardı. Köprülüler zamanında padişahın
bilgice kifayetsizliğinin ve devlet işle
rinden uzakta kalışının mahzurları pek
belli olmamıştı. Fakat, Meızifonlu’nun
idamından sonra bıı durum birdenbire
sırı ti vermiştir. Buna rağmen, kendisi fu
zuli zaman kaybına âmil olan av iptilâsından vazgeçememiştir. Dördüncü Mehmed’in avcılığının bir hayli masraf ve
külfete mal oluşu da dikkat edilecek bir
meseledir Meselâ, 1662 senesinde Filibe
civarında tertip ettiği bir av eğlencesin
de otuz beş bin kişiye bir ormanı sür
dürdüğünü, kendisinin sevdiği bir şahıs
olan Abdi Paşa (Vekayınâme varak 86)
yazmaktadır.
Padişahın hal'i
Mağlûbiyetlerin yarattığı üzüntü ve
endişeler, malî ve iktisadi sıkıntılar, İda
rî beceriksizlik ve aksaklıklar, memle
kette işlerin iyi gitmediğinden şikâyet eden gayri memnun bir zümrenin teşek
külüne sebep oldu. Umumi vaziyet ¿öy
leyken padişahın ava çıkmaktan geri
kalmaması, işlerin iyi gitmemesinden
mesul arayan insanların gözlerinin ana
çevrilmesine sebep teşkil etti. Bütün dik
katlerin padişaha çevrilmiş olması yer
siz de değildi. Zira, her şeyin başı ve
devletin mukadderatım elinde bulundu
ran şahıs padişahtı. Binaenaleyh, Dör
düncü Mehmedin çocukluğunda başlayıp
yaşı ilerledikçe bir iptilâ halini alan,
muharebe sahalarında mağlûbiyetler bir
birini takip ettiği halde yine de ortadan
kalkmayan ava düşkünlüğü onun tahtı
na mal olmuştur denilirse, tarihî bir ger
çek ifade edilmiş olur.
Dördüncü Mehmed’in ava düşkünlü
ğünden ve bu yüzden devlet işlerini ih
mal edişinden şikâyetçi olanlar muayyen
bir sınıfa mensup kimseler değiidi. Halk
da. ulema da. asker dc bundan mem
nun değildi. Ona karşı duyulan memnu
niyetsizlik 1686 yılında artık gizli ko
nuşmalar halinden çıkıp aleni şikâyet
şekline çevrilmişti. O devri yaşıyan ve
hâdiselerin bizzat şahidi olan Silâhdar
tarihi (C : 2, S: 245) müellifinin bildir
diğine göre halk kendinden nefret et
miş ve :
«— Memleketler elden gitti. Avdaıı
neden feragat etmez? Halktan utanm.v.
veya Allahtan da mı korkmaz Bu da
ha ne kadar sürecek? Kırk yıldır avlan
dı. reâyava zulm etmeden gayri ne fay
da gördü? Bu çekilen belâlar hep şikâr
fezahatı değil midir?» diye her tarafta
açıkça şikâyetler yükseliyordu.
Yine ayni müverrihin bildirdiğine
göre ; Dördüncü Mehmed 20 eylül 1686
cuma günü. Hacı Evhad Şeyhi Hüseyin
Efendi’yi va’z etmesi içm Davuöpaşa ca
miine davet etti. Hüseyin Efendi isteni
len yere gitmediği gibi, umumi memnu
niyetsizliğe tercüman olur tarzda :
«— Va’z isteyen İstanbul’a gelip di
ğerleri gibi camide meclisimizde hazır
olurlar. Eiz oraya gitmeye memur deği
liz. buraya gelsinler. Benim söyliyece
ğim : avdan fariğ ol, gelip tahtında ottu-,
ibadet ve taatla meşgul ol, vilâyetler ha
rap oldu, hizmet-i ibadullahı gör. göze;
demekten ibarettir. Nasihat kabul etme
yen adamın ayağına gitmek caiz değil
dir. Doğru söz bir kulağından girip öbü
ründen çıkıyor* diyerek kendisine gelen
adamı geri çevirdi ve bunları aynen
nakletmesi için adama yemin ettirdi.
Hüseyin Efendi’nin sözlerini kendi
sine naklettikleri zaman müteessir ol
muş görünen padişah bu defa selâtin ca
mileri kürsü vazifesinden Himmet-zâd •
Abdullah Efendiyi çağırttı. Abdullah Efendi gitmemezlik etmedi ama, va’zın l ı
halkı hüngür hüngür ağlattığı gibi, sözü
padişahın durumuna çevirip bir hayli taş
attı. Abdullah Efendi bu va’zında :
t— Cmmet-i Muhammed, devlet sa
hipsiz kaldı. Bunca memleket, ;ehir v?
kaleler düşman eline geçip hesapsız ca
mi ve mescit kilise oldu. Fikrinizi de ğişlirin, günahınıza tövbe ve istiğfar edin, şimdiden sonra bize lâzım olan gö
zümüzün yaşından çimen bitinceye ka
dar başımızı yerden kaldırmamaktır.
Nedir bu inip binme, bu hay huy ve
2187
nefs-i em m aren iz e uymalar? Nasıl bir
gaflet uykusunda yatıyorsunuz? Gerçi
paöişalılar şikâra gidegelmişlerdir, ama
şimdi zamanı değil. Her devrin bir icabı
vardır».
Ne çare ki bu sözler padişahta ge
rekli tesiri yapmadı. Abdullah Efendi
va’zına devam etmekteyken atma binip
yine ava gitti. Üstelik ava gittiğim yer
lerin camilerinde va’z olmasın diyerek,
menetme yoiuyle ağızları kapatmak iste
di. Bu vaziyetten ulema ve meşayih şi
kâyetçi olup ertesi haita şeyhülislâma
gidip :
«— Padişah hazretleri niçin cumaya
ve duaya gelmez? Yedekçilikteıı bozma
bir sarhoş sefihi (Receb Paşa’yı kasdediyorlar) kaymakam edip, devleti sipa
riş etmiş; kendi havây-ı nefsine tâbi avında ve kuşunda. Vilâyetlerin harap ol
duğuna bakmayıp umur-ı müslimini gör
mez oldu, işte din ve devlet de bu hal
lere girdi. Eğer padişah ise şikârdan fa
riğ olup gelip tahtında otursun ve iba
dullahın hizmetini görüp sair kimseler
gibi dualarda hazır bulunsun. Şikâra git
tiğine ve duaya gelmediğine rızamız yok
tur» dediler.
Bu şikâyet padişaha nakledilince, bu
işte (Silâhdar tarihi C- 2, S: 246) bazı
ocak ağalarının da gizlice ulema ile bir
lik olduğu söylendiğinden korkarak pa
zartesi günü Valde camime duaya geldi.
Padişahın bu durumundan dolayı ken
disine icap eden şeyler söylenmiyor, m ü
him makamlarda bulunan kimseler de
suçlu görülmeye başlanmıştı. Hattâ bir
gün bu yüzden ulema, ocak ihtiyarları
ve halktan müteşekkil bir grup camiye
giderken şeyhülislâma çatıp ağır sözler
sarfettiler.
İstanbul’da padişahın aleyhine böy
le bir hava esmekteyken Bu 1in’in düş
man eline geçiş haberi geldi. Bu acı ha
ber karşısında. Fındıklın Mehmed Ağa’nın ifadesine göre, «halk birbirine girdi»
padişah Dördüncü Mehmed vaziyeti gö
rüşmek üzere Şeyhülislâm Ali Efendi’yi
Davudpaşa sarayına çağırdı. Şeyhülislâm
ise :
«— Bizim o tarafa varmamıza ule
manın, rızası yoktur, emirleri ne ise gön
dersinler.»
Diyerek davete icabet etmedi. Artık
emirleri dinlenmeme cesareti gösterile
cek kadar nüfuzu sarsıldığı anlaşılan pa
dişah, gerçi Ali Efendi’j i azlederek Aııkaravî Mehmed Efendi yi şeyhülislâm
yaptı ama, o da ayni mevzuda padişaha
sözler söylemekten geri kalmadı. Yeni
şeyhülislâmın biraz yumuşak eda ile yap
tığı nasihat şöyle idi :
«— Padişahım, birkaç gün şikârdan
el çekip, ya Yenisaray? veya yalıların
birine teşrif buyurun. Şu dedikodu basıl
sın, yine zevkinizde olun. Şikârdan el
çekmeyip burada kaldıkça halkın söy
lentisi eksik olmaz. Bilhassa serhad ca
nibi böyle olduğundan bütün halkın kal
bi kırıktır. Bir yaramaz şey zuhur eder
se ona uyacak bahaneciler vardır. Son
ra def’i müşkül olur, dilediklerini ya
parlar».
Şeyhülislâmın nasihati kendisine te
sir ettiğinden; « Şikârdan feragat ettim,
inşallah birkaç güne kadar tersaneye ge
çerim» dedi. Ve hakikaten 30 eylül 1686
(12 zilkade 1097) da tersane bahçesine
nakletti.
Cephedeki askerin İstanbul’daki
ulcıııa ile padişahın aleyhinde
anlaşması
Padişahın alâkasızlığından yalnız İs
tanbul ve Edirne halkı değil, çok uzaklar
da bulunanlar da şikâyetçi idi. Tabii bu
na askerler de dahildi. Daha yukarılarda
Avusturya cephesi hâdiselerinin sonunda
belirtildiği üzere, mağlubiyetlerin verdiği
şaşkınlık ve üzüntünün de tesiriyle, ordu
efradı ayaklanarak. Sarı Süleyman Paşa
yı kaçırıp Siyavüş Pa^a'yı onun yerine
geçirerek padişahı tahttan indirmek üze
re İstanbul'a yürüdüler.
İşte bu ayaklanmanın ilk günlerinde,
yani ordu efradı Varadin’de iken, Siyavü|
Paşa kulağaları lisanından Şeyhülislâm
Ankaravi Mehmed Efeııdi’ye gizlice bir
mektup ( Silâhdar tarihi C : 2, S : 281 )
gönderdi. Bu mektubunda: « Din ve iman,
ırz ve namus gidip düşmanlar arasında
bednam olduk. Madem ki bu padişah
tahttadır, askerde gönül birliği olmayıp
bir iş vücut bulmaz. Umumun arzusu ile
cümlenin Önüne düşüp şer’ ile davamızı
görmeğe İstanbul’a azimetten maksat,
ancak padişahın hal’ine ve ortanca bira
2188
deri Şehzade Süleyman Han’ın cülusun,
ittifak olunm uştur» diyordu. Şeyhülis
lâm Mehmed Efendi, gizlice ulemayı da
vet edip mektubu kendilerine okuyarak
fikirlerini sordu. Neticede : « Bu padişah
tan biz de emin değiliz. Ulemayı ayak
altına alıp bir alay nâmakul adamları
ileri çekip cevr ve cefası hadden aşıp,
zapt-u rapttan kaldı ve hâvâsma tâbi olup şer’i şeriften çıkıp nasihat kabul et
mez oldu. Bunun hal’i bizim de muradım ızd ır; lâkin, bu erazil İstanbul’a gel
diklerinde bir alay ümmet-i Muhammedin ehl-i âyâlin çekmeyip, mallarına ta
arruz etmeyip, kendi ırzlariyle mukayyed olacaklarına cümle kul ağaları kefil
olurlar ise, biz de onlara yardım edip her
hallerine müsaade ederiz» cevabı ya
zıldı.
Ulemanın cevabı gelince askerler n i
yetlerinin sadece padişahı tahttan indir
mek olduğunu, kötü bir iş yapmıyacaklarını tekrarladılar ama, İstanbul’a doğ
ru yol alınca bu vaadin sözde kalacağı
anlaşılıyordu. Zira, Niş’e gelindiği sıra
da kul taifesi defterdar, birinci ve ikin
ci tezkerecilerle defter emininin çadır
larına hücum ederek kendilerini öldür
düler.
orduyu geri çevirebilmek
için çırpınması
Avcı lâkabı ile anılan Dördüncü Mehmed'iıı yaşlılık halini tasvir eden bu re
sim batıh. ressamlar tarafından yapıl
mıştır
Ordunun Belgrad’dan harekete geçi
şinden sonra Dördüncü Mehmed’in heye
canı her gün biraz daha arttı. İşin pek
ciddi tutulduğu görülüyordu. Kendisine
cephe alan muazzam bir kuvvet olan or
du idi. Onu durdurabilecek daha üstün
bir kuvvet mevcut değildi. Böyle olduğu
halde tahtında kalabilmek için çırpın
maktan geri durmadı. Bazı kimseleri
idam ettirmek, bazılarına ricada bulun
mak, bir hükümdar sıfatıyle hatt-ı h ü
mâyûn göndermek suretiyle askeri yo
lundan çevirmeye çalıştı. Evvelâ Sarı
Süleyman Faşa ile Sadaret kaymakamı
Receb Paşa'nm hapsedilmelerini emretti
(7 ekim 1683) . Receb Paşa kaçarak kısa
bir müddet için saklanmaya muvaffak
olduysa da Süleyman Paşa yakalanıp bo
ğuldu. Padişah, boğaz muhafızı iken sa
daret kaymakamlığına tayin ettiği Köprülü-zâde Fazıl Mustafa Paşa’yı acele İs-
tanbul’a çağırttı. Kendisi ile görüşmesin
de. hem gönlünü alır, hem mühim iş is
ter şekilde ona şöyle hıtab ediyordu :
« Sana ettiğim cevirlere rağmen me
mur olduğun hizmette kusur etmedin;
berhüdar ol- Baban ve kardeşinin sada
retinde rahat olmuştum, sen dahi şu alevlenmiş ateşin itfasına çare görmek
gereksin » ,
San Süleyman Paşayı boğduran
Dördüncü Mehmed, asker üzerinde tesir
yaratacağını zannederek bir hatt-ı hüm â
yunla birlikte onun başını orduya gön
derdi. Bu hattında :
«— Bu hattı şerifim her ne mahalde
vâsıl olur ise, orada kışlayınız. Matlubu
nuz üzere beş kist ulufe ve isimlerini
deftere kazaca kİ arınızdan yakalananlar
diri olarak veya başlan size yollanacak
tır; ciğer köşem Mustafa’yı dahi istese-
Padişahın
2189
Dördüncü Mehmed zamanındaki veziriazamlar
(İlâve: 134)
★
sofi
m ehm ed
her dediğini yapmaya mecbur kaldı. BÖylece, üç sene kadar devam eden ocak a« a la rm ın
le g a llü b ü faslı a çılm ış oldu.
N ihayet ocak aö aU rı iie arası acılan Sof u Mehmed Pasa, ocak a ğ a la rı ile b ü y ü k
valide K ösem S u lta n 'ın işb irliğ i etm eleri
neticesinde sadaretten azil ile M alk ara’
ya sü rg ü n edildi. A zlinden b ir ay Sonra
yeni Sadrıâzam K a ra M urad Paşa M a l
kara'y a a d a m la rın ı göndererek Sofu M eh
med P aşa’ yı bozdurdu.
paşa
S ultan İb rah im in bal'inde n b ir gün
ttncfc sadrıâzam olan Sofu Mehmed P aşa
nın memleket, ve aslına dair b ir m a lû
m ata rastlanm az. K â tib Çelebi «Fezleke»
isim li eserinde, onun, k ap ıkulu süvarisi
İken meşhur defterdar Bakî P a ş a y a in
tisap etiifiln i. Baki P aşa’ nın ölümümden
sonra daha bazı hikm etlerde istihdam olu n d u g un u , 1628 de yeniçeri a&ası H a lil
Paşa, A b aza'nın yerine E rzurum valisi
olunca. B ak i Paşa kethüdası
mevlevî
Mehmed Afiaya da yeniçeri a g a lıâ ı ve*
r ild ig in l yazar. M evleviliğinden
dolayı
«Solu» diye atulan Mehmed A ğa bu va
zifede uzun m ü ddet k alm n m ı?, yeniçeri
am alığından azledilince A ydın \e Sarufran
rnuhassılı. m üteakiben K astam onu san
cak beyliği etm iştir.
K emankeş
K ara
M ustafa P aşa'n ın sadareti sırasında başdefterdar olarak g örd üğüm ü z Sofu M eh
med Paşa, K em an keş’in para ıslah atın
da hikmet eylem işti1". Bu vazifeden az
ledilince bir m ü d d e t Y eni kapı Mevlevîhanesinde mevlevî dervişleriyle v akit ge
çirm iştir.
M üverrih N aim â. Sofu M ehm ed Paiç in , K â tib Çelebi ve Sarîhülmeııarüâde nin aleyhte, Vecihi ve Karacelebi-zâde n in lehte m ü tale a îarın a dair örnekler
verdikten sonra, kendisi sarih bir hükm e
varam ıy arsk, m ezkur m ü e llifle rin leh ve
aleyhteki m ü ta le a la n n d a şahsî m enfaat
ve k ü sk ün lü k le rin tesir etmiş olabileceği
ne işaret etm ekle y etinir. Sofu M ehm ed
Pasa Yen i k a m civarında bîr cam i. Ayasofya ta ra fın d a cam ı ve NalIımeSCid’de
bîr medrese inşa ettirm işti.
KARA
MURAD
1*ASA
Aslen A rn a v u t lu . B irin ci Ahmed za
m a nınd a yeniçeri oe3«m a dahi« oim uş
(S ilâ h d a r tarih i C : 1. S: 19) ve ocak
İçinde za m anla sivrilerek odabaşı, Çor
bacı. yayabaşı olm uştur. Ocak dah ilinde
b u lu n d u ğ u bfîlük sam suncu
(seksoncu)
b o lü g ü d ü 1.
D ördün cü M u ra d 'in B ağdad
fethini mütirakip za£ a rcı basıl ıkla B a£dad
m uhafazasında kalan M urad A «a bilâhara İsta n b u l'a
selm iş, 1645 y ılın d a kul
kethüdası o lm u ş ve vezir Y usuf Paşa ile
birlik te G irit e g itm iştir. G ipi t seferine
k atılan yeniçerilere kurnanda eden M u
rad A ğa H a ny a fethi sırasında sekbanbası o la n M urad Asa yîne G ir if t e k al
m ış, 1648 de sekbanbaşılıktan azledilince
İstanbul'a dö n m ü ştü r.
S ultan İb r a h im ’ in hal i ile neticele
nen, ocaklı ve u lem anın ay aklan m ası sı
rasında b u n lar tarafından sadrıâzam lıfra
getirilen Sofu Mehmed Pasa, D ördün cü
M ehm ed in p ad işah lığın ın onuncu g ünü
S u lıa n İb r a h im 'in öldürülm esini
tem in
eden heyet a"asm da b izzat bulu n m u ştur.
Ç ok b u h ra n lı bir devrede sadrıâzam
olan Solu M ehm ed Paşa dokuz bu çu k ay
sad rıâzam lık ' etm iştir. Sadrıâzam lıftı sı
rasında bazı tasarruf tedbirlerinde b u lu
nan Sofu Mehmed Paşa,, ocaklılar Saye
sinde bu m akam a getdi&l için, bir taraf
ta n onları gücendl'Tttemek, öte y andan
devlet işlerine usulsüz m üdahalelerini ön
lemek m evkiinde idi. K apıku lu süvari ocagı lehinde bazı icraatta bulunduysa da
onlar ta ra fın d a n lâ y ık ı veçhile h üsn ü k a
b u l görm edi. S ip ah iler ve acemi o ğ la n
la rı S u ltan ah m ed m eydanında to planarak
b ir fesat hareketinde b u lu n d ular. Sofu
M ehm ed Paşa bu hareketi yeniçeri oca
ğ ın a istinat suretiyle defetti ama* h â d i
senin bastırılm asın dan
sonra ocak lının
Sofu M ehm ed P aşanın sadrıâzam lıgı
sılas ın d a yeniçeri ağası olan K a ra M u
rad A °â , ocak a ia la r m tia n K ara Çavuş,
Koca M u s lih îd d in ile b irlik te Kösem S u l
ta n İle anlaşınca Mehmed Paşa s a d r a
za m lık ta n d ü şü rü lm ü ş. K a ra M urad b ir
denbire yeniçeri ağ a lığ ın d a n sadrıâzamlı&a y ük seli vermiş tir
(21 m a yıs 3619).
2190
Kara M uraıl P aşanın bir seneden biraz
fazLa süren bu ilk s a d n â z a ın lığ ı ı>eak a¿aları tc ş a llü b ü n ü n h ü k ü m fe rm a oldufiu
devirdir.
Devlet idaresine hükm eden ocak a*
¿ a la n bttahara ikiye ay n tm ış. M urad P a
ganın K a sem S u ltan Tarantıdan tutulmasına m uk abil. K ara Çavuş ve Koca Muslih id d in A ğ a la r T urhan S u lîa n ta r a fın
dan tu tu lm u ş, neticede İkin cilerin n ü fu
su ü stün geldiğinden M urad Pasa istifa
etm ek suretiyle için içinden sayrılm ıştır.
Sadaretlen ay rıld ık ta n son”a B u d in va
lisi olan K a ra M urad Paşa bu vazifede
üç sene kalmış* B u d ln den a^tedileretî İs
ta n b u l a gelince 1654 senesi aralık a y ın
da kaptan-ı derya olm u ştu r. S ık ışık bir
devrede M urad P aşanın kaptan-ı derya
lı t?ı başarılı geçm iştir.
İlıtir P açanın sadrıâzam lıfiı sırasın
da yeniçeri crca£ı aS alarım tah rik sure
liy le m eydana g e lird i* ! b it ay aklanm a
neticesi ik in c i deia m ü h r ü h u m â y u n a sa
hili olan K ara M u rad Paça, bu defaki
sadaretinde muafrl] askerlerin m ik tarın ı
artırm ası sebebiyle devlet hâzinesini alt
üst etti. Sonunda ne y apa cağını şaşırıp
istifa sorunda k aldı (ağustos 1655). K a
ra M urad P aşanm İkinci sadareti S9 gün
sürdü. İkinci sadaretinden a y rılın c a k en
di talebi veçhile Saırt valiliğine tay in
edildi. Bu son vazifesine giderken yolda
hum m aya tu tu ld u . Hama\va geldiAi za
m a n d-ıha ile ri gîdem iyerek bu rada öldüM ezarı H am a 'd a d ır.
K ara M urad Pasa C E S u r, vakur ve
kurnazdı. L â k in bilgisi kifayetsizdi. K a
rış ık b ir devimde ik i defa sadaret m a k a
m ını İşgal etm iş olan; bu adam ın d a y a n
d ığ ı kuvvet zekâ, cesaret ve hayat tec
rübesinden başka b îr şey değildi,
M E L E K
AH M ED
•
i
ı
P A ŞA
S llâh dar ve N aim â ta rihlerin e göre;
Melek Ahmed Paşa aslen A baza'dır. Naim â ta rih in d e ; M elek A h m e d ’in, sancak
ve beylerbeyliklerinde b u lu n m u ş olan Can
M irza Paşa tarafın d an Abaza diyarın dan
çalın ıp saraya sa tıld ığ ı; S ü âh d a r ta r ih in
de ise; Melek Ahm ed in babasının deniz
üm erasından Pervane kaptan, annesinin
bir Abaza cariye olduğu ve T ophane'de
Darüssaadc ağası M ustafa A ga ta ra fın
dan G alatasarayı'na yerle ştirildiği yazı
lıdır. B una m uk ab il E vliy a Ç e ic b id e ise:
onun, Tophane de babasıntn evinde d ü n
yaya geldigi, bilahara Abaza çocukla“iyle birlik te b üy ü d ü ğ ü v e . nih ay et bizzat
219]
babasının Ahaa» m em leketine üi=iip ok
lu n u İsta nb u l'a getirerek padişaha ta k
dim e n iğ i. B irin ci S u lîa n A h m e d ln de
bu çocufta Melek Ahm ed ism in i verdl.it
kayde dilm iştir.
UüluAa e rd iğ i s ı a lır d a saraya a lın
d ılı a n l a ş ı l a n .- elek Ahm ed T opkapı sarai m i5.;ı evvelâ b üy ü k odaya, sonra ha
zine ve nihayet lıasodaya geçm iştir. D ö r
düncü M urad zam anında s lâ h d a r iken
vc2a"£tlc- D iyfirbekir vaEîlîgi v erilm iştir
İki sene sonra İsta n b u l’a gelen
Melek A hm ed Paça daha sonra E rzu ru m ,
Sam ve H aleb valilik lerin de b u lu n m u ş
tu r. 1650 senesinde İsta n b u l'd a kubbe vez i ıi iken E aödad v a liliği verilip h ük üm e t
merkebinden uzaklaştı?ılm a k islenm iş. M e
lek A hm ed Paşa Ü sk üdar’a g eçtiği sırada M urad Paşanın istifası vuku bulduğu nd aıı kendisi ça ğrılara k m ü h r ü h ü m â
yun (eslim edilm iştir.
E vliya Çelebi, kendisini koruyan M e
lek A hm ed Pa?a‘y ı bir h a y li medhetm ekle beraber onun
s a d râ z a m la r ı muv affakiyet’i geçm em iştir.
B ozuk ayarlı
akçe çıkarm ası yüzünden h u - esnaf ayaklanm ası vuku b u lm u ş neticede sad
r a z a m lık ta n azledilerek Silistre v a lilis i
ne gönd erilm işti".
Silistre v a liliğ inde n
sonra İsta n b u l'a dön üp
kubbenişin olan
Melek Ahm ed P a ş a y ij sa d n â z a m D e n iş
Mehmed Paşa ya feic isabet e ttiği za
m a n te k 'a r sadarete getirm ek istlyenler
görülm üşse de nih ay et İbşir P aşa bü
m akam a davet edilm iştir. İbşir Paşa Ana d o lu 'd a ü gelinceye kadar Melek Ahıned P ara sadaret
k a y m a k a m iıfı y ap
m ıştır.
Ib şir Paşa İ s ta n b u la gelince Melek
Ahmed P aşa'yı evvelâ Vatı v aliliğine tâ
y in etm iş, sonra
b u n dan
vazgeçerek
M alk ara'ya sürd ü rm ü ş tü r. 1658 senesin
de Bosna valiliğine gönderilm iş olan M e
lek Ahm ed Paşa ertesi sene hasları İle
tekaüt erili İnce İsta n b u l'a d ö n üp Ayasofya civarındaki
sarayında
o tu rm u ştu r.
D örd ün cü Murad'an k ızı K aya S u lt a n in
zevci olan Melek A hm ed Paşa 1 eylül
1662 de ö lm ü ştü r. V efatında altm ış y a
şında b u lu n a n
Melek A hm ed Para. Ey u b ’da y a lı h a m am ı o iv ir ın d a defnedilm Iştır.
S ilâh d a r tarihin de, h a lim selim. dosra. dindar ve nazik diye tan-tılan M e
lek Ahm ed Paşa nın, bazı hâdiselerin tet
k ikinden çabuk sinirlenen bir kim se o l
duğu da anlaşılm aktadır'. O sm anlI ta r ih
lerinin k a y ıtla rın a göre; arz günlerinde
p adişah ların kabulleri sırasında sadrıâ-
K abri Dı\ unyolu'nda E ski Ali Paşa ca
m i i haziresındedlr.
S ilah dar f ın d ı k lı k M ehm ed Aga. Si
yavüş Paşa için halim selim tab ia tlı, ak ıllı, Celebi meşrep, m elek h uylu, h üsn ü
m uam ele sahibi ve cöm ert diye ta n ıtır,
Şarîhülmenar-ziide ise, o nu g u ru rlu , garazkâr ve paraya d ü şk ü n bir adam ola
rak kaydeder. M üverrih N a im â iseı sadr¿ázam h £in h a k k ın d a n gelen tedb irli bîr
adam demekle beraber, g u ru rlu lu k ve ga
ra zk â rlığ ın a birkaç yerde
işaretten de
seri kalm az.
zam ların h ü k u m d a n n
k ır ç lın d a k i kırın «] kadifeli sedire o turm aları usulden
îken Melek A lım ed Paşa Îazla h ürm et
gösterip buraya oturm am ış, ondan son
ra da sadrıazam larm
h uzurda ayakta
kalm aları usûl vc kanun haîine gelm iş
ti i\
S lV A V f S
PASA
Aslen A bazadır. Meşhur C elâli A ba
za M ehm ed Paşa nın hazinedarı iken on u n id am ın d an sonra D ördüncü M urad
ta ra fın d a n saraya a lın ıp seferli odası ef
rad ın a ilhak edilm iştir. S ılâh d ar FmdıkI ılı Mehmed A 5 anm «âfitab m isal güzel
likte bi-nazir idi» dedî£i Siyavüş’ ün sa
raya alın m asın da bu güzelliği rol oyna
m ıştı. yine a y n i m üevrrilıin kaydettiğine
nazaran, b ir g ün padişahm . h uzurunda
yaya c irid i oynarken
S u ltan M u rad'ın
nazarı d ik k a tin i celbedip iltifa tın a m aahar
olm uş ve h ü k ü m d a rın iradesiyle hasoday a a lın m ıştır. B a id a d feth ini m üteakip
o rdu Imam-ı âzam türbesi civarına gel
d iğ i zam an, Melek A h m e d in D iy arbek ir
v a liliğ in e tây in edilmesiyle acılan silil hdarlıga tây in edilm iştir. S u ltan İb ra h im 'in
cülusunda d a kubbe veziri olm uştur. 164Û
tarihin de D eli H üseyin P a ş a n ın yerine
k a p ta n ı derya tây in edilen Siy.avüş P a
şa. Azak kalesinin k azaklardan istird a d ı
n a m e m u r olmuşsa da b u işte m uvaffa
kiyet sa¿U yam adıgıtıdan İstanbula d ön üş
te azlalunm uştur. B u nd an b ir sene son
ra y an i ¿643 te E rzuru m , 164? de D i
yarbekir valisi olm uştur, D iyarbekir va
liliğ in d e n azledilince İsta n b u l’ a gelen Siya* üç Paşa b ir m üddet kubbe vezirliğin.'
de istihdam edilmiş ve nihayet 21 -aiiusİüs 1651 de sadrıâzam lıga getirilm iştir,
Siyavüş P aşa’n ın ik i bucuk ay gibi
kısa bir m ü d d e t devam eden bu ilk şa
da eıî esnasında ik i m ü h im M d îs o cere
yan etm iştir.
B unlardan birisi B ü y ü k
Valide Kösem S u ita n in öldürülm esi, İk in
cisi de ocak a S alarının teeallübüne son
ve' ilmesidir*
G € It f Ü
ı
i
i
>IE H H M D
P AŞA
G ü vcü M ehm ed Paşa, U cüneü M urad
ve ü ç ü n c ü Mehmed devirlerinde beş defa
sad rıâzam lık etm iş o lan Koca S inan Paşa n ın kölesi iken (S ilâh d a r ta llıî C: l t
S: 211) enderuna v erilm iştir. Büfthare
cebecibaşı. topcubaşı olm uş, sancak beylig iy le taşra hizm etine çıkm ış. 1035 (M :
1Ö25 - 1626) senesinde ise rütbesi vezirliğe y ükselm iştir,
D iyarbek ir ve H aleb
valilik lerin de b u lu n d u k ta n sonra 1634 te
A nadolu beylerbeyi sıfatiyle Revan sefe
rine iştirak etm iştir. 1636 da A h ısh a hisarın ın tam i i ile vazifelendirilen G ürcü
Mehmed Paşa ertesi sene E rzu ru m , 1638
de M araş valisi olm uş ve bü vazifedey
ken E agdad seferinde bu lu n m u ştu r. Bağ*
dad m istird a d ın d an sonra ik*tıci defa Anadol'jı. valisi tâ y in o lu na n Gilrcti M eh
med Paşa 1643 y ılın d a merkezde kubbe
veziri iken Nasuh Paşa-oĞhî üzerine ser*
d a rlık la vazifelendirildi. B u n u n arkasın
dan Sam valisi ve ik in c i deta kubbe ve
ziri oldu. 1651 y ılın d a ise. Siyavüş Paşa
ilk sadaretinden
azledilince
kendisine
m ü h r ü h ü m â y u n teslim edildi.
G ürcü M ehm ed Paşa sfcdrıûzamligin
uhdesinden gelecek k ıra tta b ir kimse de
lild i. S iyavüş Paşa azledilince valide k et
hüdası M im ar K asım A ğ a G ürcü M eh
m ed P a ş a n ın ebleh bir adam oldu ğu n u
söylediyse de T u rh a n S u lta n buna r a ğ
men onu s a d n â z a m y apm a k tan geri k a l
m adı. M a am a f İh, çok geçme len Mehmed
Paşa nın
acizliğine şahit olan T urhan
S ulta n , bu âciz adam ın birer bahane ile
kuvvetli şahsiyetleri azil ve nefyettirm e
me b a şla dığını görünce m ü h r ü htım&yunu
cerî aldı.
Sadaretten azledilince îk î ay kadar
Y'edikule’de hap is yatan G ürcü Mehmed
Paşa daha son^a O h ri sancak beyliğine
gönderildi. 165G m a rtın d a vezaretî iade
edilm ek suretiyle K ıbrıs valilisin e gön-
Sadaretten azlini m ü te a k ip harem aS aları Siyavüş Paşa y ı öldürtm ek iste
mişlerse de Valide T urhan S u lta n razı
olm adığından M alk ara'ya sürgünle iktifa
olunm uş, kısa bir m ü d d e t sonra d a Si
lis i re valiliğine tây in edilmiştir* M eşhur
O n a r vak'ası (V ak ’a-i v^kvaklye) üzeri
ne ikinci defa veziriazam y apılan Siya
vüş Paşa’n ın bu defaki s a d n âza m lıâı da
tây in in d e n elli g ün
sonra
hum m adan
vefatı dolayısiyîe yine
kısa sürm üştür.
2192
|
derildi ve bu vazifedeyken tOTG (M : 1659
1660) y ılın d a öldü. İsm ail H a k k ı Uzunçarşılı* «.OsmanlI tarihi» isim li eserinin
üçüncü c ildinin ik in c i k ısm ında (S : 404)
G ürcü M ehm ed Paşa nın B udin valisi iken
1665 te ö ld ü ğ ü n ü söylerse de b u doğru
de«ildir. Z ira, ekim 1664 tfcn m ayıs 1666
ya. kadar Bu din v a liliği y apıp orada ölen
G ürcü Mehmed Paça, Sigetvar muhafız*
lığın dan H aleb v aliliğine, bu vazifeden
de B üdin v aliliğin e tâ y in edilm iş olup,
evvelce sa d n â z a m lık e tm iî bu lun an Gür*
Cü Mehmed Pasa (S ilâh d a r tarih i C : 1*
S: 3a. 183. 333, 362, 3?3, 396) dan ay rı
bir şahsiyettir.
M üverrih S ilâh dar F ın d ık lıîı Mehmed
A ¿a* G ü rc ü Mehmed Paşa ö ld ü ğ ü zam iri
103, Ha m m er (C: 11, S: 55) ise. 11Û ya
şında olduğunu söyler.
T A R H O yCt-
AHM KD
tilm iş ve k aym aka m lık değil de bilâkis
m ü h ü " teslim edilerek sadrıâzam y a p ıl
m ıştır (1652).
T arhoncu Ahm ed P aşa dokuz ay süren sadriâzam ltAı sı asında, hiç b ir te
sire k a p ılm adan tam bir d ü rü stlü k le ha
reket elm iş, ölüm tehlikesini b ild iğ i hal
de kat'lyy en d o ğru lu k tan
şaşm am ıştır.
Rüşvet ve irtik â b ı önlem ek ivin gayret
ler sarfederken, m asrafları kısm ak suretiyle nazine a ç ığ ın ı k apatm ak istem iştir,
O sm anlı tarihin de bütçe lâyihası He de
meşhur olan Tarhoncu A hm ed Paşa e¿ilm ez
d ü rü s tlü ğ ü n ü n
k urb anı halinde
boynunu cellâd kemendine k a p tırm ıştır
(2C m a rt 16.53).
K a tle d ild iğ i zam an altm ış üç yaşın
da olduAu söylenen Tarhoncu A hm ed Pa
şayı. zam anının
m ü verrihleri, d o ğ ru lu
ğu n d a n başka m ü m in , m u tek id, mütevazı
vc haluk diye de tavsif ederler.
PAŞA
Aslen A rn avut'tur. E nderundan yetişm Eş olup, Musa Paşa s ilâh d a rlıb ta n M ı
sır valiliğiyle taşra ftizm eline çıkarken
bu d,a k ap ık u lu süv ariliği ile enderundan
ayrılm ış ve nihayet M usa P ass'y a k e th ü
da o lm u ştur. Bu sırada M usa Fasa ket*
hüdası Sarı A hm ed A âa (X aim â tarih i
C : 5, S . 2S4*50Û) dîye şöhret bulmuştu**,
Musa P a ş a d a n sonra Hezarpsre Ahmed
Paşa-ya kethüdaltk etm iş, 1648 senesin
deki S u ltan ah m ed v ak ’asında. Şeyhülislam
A b dürrah im E fendi ile dostlumu sayesin
de ölüm den k u rtulm u ştu r. Daha sonra
D iyarbekir v aliliğine tâ y in edilm iş, bu
vazifeden azlinde hacca gitm iş, hacdan
dönerken M ısır valiliğine g önd erilm iştir
i Ocak 1649).
A hm ed Pasa M ısır’a g ittiğ i zam an
bura h alk ın ı, biri em irülhac R ıdvan Beyi,
difteride
Çerce
h âk im i
A li Beyi tu*
tan iki züm re halinde
buldu. R ıdvan
Bey, otuz senedenberi e m irü lh a c h k e tti
ğinden son zam anlarda
n ü fu z u v alileri
gölgede b ıra k ır vaziyete y ükselm işti. T&rhoncu A hm ed Paşa M ıs ır'a gelince, R ıd
van B e jin n ü fu zu n u k ırm aya çalışm ış,
bunda da epeyce m u v affak olmuştur*
Tarhoncu Ahm ed P aşa 1651 y ılı ba
şında M ıs ır v aliliğ in d e n azledilince İstan
b u l’a gelm işti. Bu sırada sadrıâzam b u lu
nan G ürcü Mehmed Pasa, T arboncu'yu
kendisine rakip gömdüğünden Y an y a san
cak beyliğiyle merkezden uzaklaştırm ak
istemiş, fakat Anadolu kazaskeri Hoca-zûde Mesud E fe n d i'n in valide sultan nez
ri indeki teşebbüsü neticesi sadaret kay
m a kam ı yapılm ak üzere İsta nbu l’a getir
D E R V İŞ
j
M E H 3 IE D
PAŞA
Aslen Çe-kestir. T abanıyassı Mehmed
P a ş a n ın kethüdası iken (N alm â tarih i
C: 6, S: 22-29) Şam valiliğine tâ y in (136)
olunm uş. S ultan D ördün cü M u ra d ’ın BaAdad seferine ç ık tığ ı sırada da Diyarbeki~ caliliğine n a k le d ilm iştir. B a ğ d a d 'm
istird ad ın ı m ü teak ip İra n lIla rla K asr: Şi
rin m uahedesini akteden S adrıâzam K e
mankeş K iira M ustafa Paşa, Derviş Meh
med P aşa'ya vezaret tevcih ederek Bagdad eyâletini verm işti“. B ir ka<i sene
B ağdad da kalan Derviş
Mehmed Paşa
claha sonra A nadolu, K aleb, Bosna ve
Siilstre valiliklerinde bu lu n m u ş. 1652 ekim inde de kaptan ı derya olm u ştu r. Naim â ’n ın ifadesine nazaran, T arhoncu Ahıv.ed Paşa n ın devrilip
katledilmesinde,,
zengin bl? şahsiyet olan Derviş Mehmed
P ara nın etrafa d a ğ ıttığ ı paralar da rol
oynam ış ve nih ay et onun yerine sadrıâzarn. nasbedllm iştir,
Sadrıâzam o lduğu sırada y etm iş yaş
larında bulunan
Derviş M ehm ed Paşa,
huyu ve tecrübesi icabı kurnaz davranm ıya. hem saray hem de dışa rıy ı m üte
madiyen k o llam ıştır.
S ad rıâzam b g ı b ir
buçuk y ıl süren D e n iş M ehm ed Paşa
felç isabetiyle y atağa
düşünce mühr-ü
h ü m ây u n Ib ş ir P asa’ya
gönderilm iştir.
B irkaç ay sonra ölen (ocak Î655) Derviş
Mehmed Paşa D ivan yolu’ ndaki E ski Ali
Paşa cam ii haairesıne defnedlim îştir.
N a im â 'm n
m ufassal şekilde verdiği
bilgiye cöre Derviş Mehmed Paşa B agdad
valiligindeyken geniş ça p ta ticaret yap*
2133
öldürülebilm esi İçin b ir lu za k zanneden
İb sir Pasa 20 bin k işilik bir çapulcu ta
k ım ım arkasına ta k a rak İsta n b u l'a gel
miştir.
îb ş ir Paşanın sa d rıâ z a m lıâ ı a ltı
ay
dan ibaret olup, b u n u n y a rıd a n fazlası
A n ad o lu ’da iken g eçm iştir. N ihayet K ara
M urad P aşanın tah rik i ile çık a n bir as
keri ay aklan m a neticesi sadaretten azle
dilerek ö ld ü rü lm ü ş ve Ç ar$ık ap ı'da K e
mankeş K a ra M ustafa Pasa türbesinin
h a?îd n c g ö m ü lm ü ş tü r.
M üverrih S iiâ h d a r F m d ık lılı Mehmed
A5a. onu halim , selim, d ind a r, doğru*
âdil, devlet m a lın ı
m uhafazaya çalışır,
zamane cezirlerinin
başta geleni diye
tavsif edemse de. b u n u nla ilg ili v u ku a t İn
celenince S ilâ h d a rm m ütaleasınm isabeili
o lm adığı görülür.
m istir. H in d istan , İra n ve Civar vilâyet
lere adam lar gönderip eşya getirtip sat
tır m ış ; bazı kimselerle anlaşarak b atak
lık ları k u ru tu p ek tirm iş; Ir a n aşiretle
rin den ucuz k oyun a)ıp tüccara devret
m iş; B a fid a d d a y a p tırd ığ ı fırın la rd a ek
m ek p işirttirip sa ttırm ıştır. B u surette
onun eyâletinde her şey bolca bulun*
m a k la beraber o da b u n lard an hayli k âr
tem in edip servet b irik tirm iştir.
K a la
balık m aiyetine gayet İyi bakan Derviş
M ehm ed Paşa öldlig ü £âm an p ara, m ü
cevherat ve eşya olarak pek çök ser
veti çıkm ış, hepsi de hazine n am ın a zapt edilm iştir.
ÎB S İR M U ST A FA PAŞA
Îbşir M ustafa Paşa, kuvvetli b ir Ce
lâ li iken bilâhare a ffe d ilip D ördün cü M u
rad sn rnukarribi olan m eşhur
Abaza
Mehmed Pasa s ın am casının o ğludu r. Abaza M ehm ed Paşa katledildikten son
ra K em ankeş K a ra M ustafa P aşa’ya inti*
sab eden Îbşir. d ü rü s tlü ğ ü sebebiyle sa
raya a lın m ış ve k üçü k m ira h u r (Silâhdar ta r ih i C: ı, S: 18 > olm uştur. BaĞdad zapt edilip de ordu İmam-ı âzam tü r
besi civarına d ö n d ü ğ ü zam an küçük mir a h u r tay in edilmiş* birkaç ay sonra da
veza ret ile B udin v a liliğ i tevcih edilm iş
tir (nisan 1639),
S t ’ L K V H A N PAŞA
Aslen M alatyalI b ir E rm eni dönm e
sidir. A krabasından olan hapı a£ası İs
m a il A ia m n y ardım iyle İbrah im p aşa sa
rayına, yerleştirilm iş, oradan da enderuna
alınmsstır. Z am anla hasoda e fradı arası
na d ah il olm uş, burada terfi ederek tü l
bent a ğ a lığ ı, rîk â b d a rlık ve nihayet Sut
tan İb ra h im devrinde s il§ h d a rlı£ a yük*
seim iştir. 1644 senesinde kubbe vezîrî ol
muş,, sonra R u m e li beylerbeyliğine g ö n
derilm iştir. B ir a ra lık vezirlikle yeniçeri
a ğ a lığ ın d a bu lu n an Süleym an Paşa bazı
vilâyetlerde v a lilik de etmiş, 1656 sene
sinde kubbe veziri İken s a d n â 2a m lıâ a ge
tir ilm iş tir.
B u d in ’ de bir sene kalan Îb şir Paşa
b ilâh are başka eyâletlerde v a lilik etm iş
tir. BudEnden sonra Sam v alis i olm uş,
1647 de A nadolu valiliğine tâ y in edildiği
sırada hük üm ete kafa tu tan H ayd ar A£azâde M ehm ed Paşa üzerine şevke dilmiş,
1648 de Sivas v a liliğ i verilip V ar var A îi
Paşa üzerine serdar o lm uştur.
Varvar
Ali P a ş a y ı Öldüren îb ş ir P a ş a y a ertesi
sene G ü rc ü A b dünn ebi'ye karşı serdarlıfc
em ri gönderilm işse de, îb s îr'in Abdünneb i’ye karsı b ir harekâtı görülm em ektedir.
1650 senesinde Sam v aliliğine tayin olunan îb şir Paşa L ü b n a n 'd a D ürzi Ma n^
o k u lların d an E m ir M elbem île mücadele
etm iş, 1651 de Sivas v alilis in e nakledile
rek, o sırada isyan halinde b u lu n a n Abaza H aşan AAaya karsı serdar tayin olu nm u ştu r. Abaza H aşan'ı tenkil yerine
o nunla birlesince B ag dad valilisin e g ön
derilmek; istenm iş, fak at k a b u l etm ediği
için nihayet H aleb valiliğine yollanabilmiştlv,
Celfilı tabiatlı Îbşir M ustafa Paşa niha yet şeyhülislâm E b u Said E fe n d i’nin
tavsiyesiyle sadrıâzam y apılm ıştır. K e n
disine mühr-ü h u m ây u n y ollanınca bunu
H aiim . selim , aynî zam anda â flz b ir
kimse olan Süleym an P aşanm sadrıâzambfii m uvaffakiy etle geçmemiş, sadaretten
istifasını takip eden günlerde m eşhur Ç ı
nar vak ası vuku b u lm u ş tu r. Süleym an
Paçs sadaretten a y rıld ık ta n sonra Silistre
v alilisine tayin edilm iş, bilâh are ik i defa
da İstanbul k a y m a ka m lığı etm iştir. Yaşı
lle-ledigi için Ç a n k ırı sancağı a rp a lık ve
rilip L'sküdgr dâkî k o nağın da ikam etine
m üsaade o lu na n S üleym an Pasa (Silâhdar larihi C : 2. S: 264). Ü s k ü d a r d a k i
evinde 28 şubat 1687 de Ö lm üştür. Vefatı
sırasında yası sekseni aşkın olart Silley^
m ^n Paşa Ü sk ü d a r'd a k i evinin civarına
defnedilm istir.
Z f lt N A ZK X .MUSTAFA PAŞA
N aîm â'ya göre.
A rn a v ü t: S ilâ lıd a r
tarihine göre, B osnalIdır. H asodadan ka~
pıcıbasılik (S ilâlid a r ta rih i C : 3, S : 107)
2194
ile çıkm ış ve 164S de K üm eli beylerbeyi,
16SÖ <U* de başdeflerciar olm u ştu r. B ir
m ü ddet sonra vezaret rütbesi de verilen
Zurnazen M ustafa Paşa 165ii senesinde
K a ra m a n v a lilisin e gönderilm iş. ayni se
ne içinde ikinci defa basdelıerılarlıga ge
tirilm iştir. 1653 de Tam şvar valiliğine ta
y in edilm iş. 1655 te kaptan-ı derya ol
m uştur. Süley m an Pasa sadaretten istifa
edince (27 şubat 1656y mühr-ü h ü m ây u n
G irit'te k i Deli Hüseyin Paşaya gönderi
lirk en Z u ^ a z e n de sadaret kaym akam !ı5 m a tayin edilm iştir. F ak at bu günle r
de no y-,'pıp yapıp sad rıâzam lıg ı elde etç ın a r vak’asına r a s tlıja n sadrıâz a m lığ ı dört veya üc saat kadar devam
edebilm iş. Deli Hüseyin Paşaya gelmesi
ni önliyerek ele geçirm iş o lduğu mühr-ü
hum ftyun kendisinden a lın ıp Sİyavuş P a
şaya verilm işi ir.
K a l ı k t a rekor teşkil edecek şekilde
ki s a d ra z a m lığ ın d a n sonra E rzu ru m va
lilis in e gönderilm iş ve 1657 ocak ayında
orada ölmv:ştür«j
M üverrih N a in ıâ 'n m ,
defterdarlık la nisbeten m u v a fıa k olduğu
nu söylediği Zurnazen M ustafa Pasa ha
kiki niy etlerini gizleyen h ilekâr bir adam dı. R um eli valisi sıfatiyle eyâleti as
keriyle birlikte G irit'te b u lu n d u ğ u sırada
askeri serdar Deli H üseyin P aşanın aley
hine kışkırtm ış, serdar ölüm tehlikeleri
geçirdiği sırada bu defa ^raya g irip as*
keri sükûnete kavuşturm uştur. Bazı kay
n a k lara göre. Ç ın a r V ak'ası da Zurnazen'in tah rik i yüzünden p atlak verm iştir
la saray h izm et ¡ileri araşm a
karışm ış,
daha sonra da K astam onu sancak beyli
ğine tayin edilm iştir. Daha sonra bey
lerbeyliğine terfi ettirilen bo y nu y a ra iı
H aleö ve Şam valiliklerinde bulunm uş,
16-19 y ılın d a da Anadolu v aliliğine g eti
rilm iştir. Bu sene içerisinde A n a d o lu ’da
G ürcü A bdünnebi ve K a tırc ıo ^ lu 'n u n ce
m iyetleri vuku bulm uş, B oynuyaraiı M eh
med Paşa K attrcı-oğlu'nu tenkile m em ur
edilmiş (X a lm â ta r ih i C 4, S . 413, 459).
bu işi beceremediği g ib i h a lk a zahm et
ettiğine dair Is ta n b u la m ü te a d d it ş ik â
yetler y apılm ıştır. B u nu n üzerine A n a
dolu valilifcînden azledilm iş, o da kendi
ni m üdafaa için asker toplam aya başla
m ıştır, Teşebbüsü C elâliliğe yol açm ak
üzereyken k ö p r ü lü
Mehmed
P asa'nıs
gizlice yazdığı ikaz m e ktu b u n u alınca
İs ta n b u l’a gelip kendisini affettirm istir.
j
İM) Y X l Y A R A M (B O Y X U E Ğ R İ)
M E H M E D PAŞA
Sam sun tarafı
T ürkm enlerindendlr.
G ençliğinde Demir-kazık H a lil
Paşa ya
intisab ederek ona kethüda olm uştu r. Iran seferlerinden birinde
boynuna bir
zehirli k ılıç (S ilâh d ar ta r ih i C : 1, S ;
410) isabet ederek
yaralanm ış ve boy
n u n d ak i yara otuz seneyi mütecaviz bir
zam an iy i olm am ıştır. H er gün beş defa
yarasının sargılarını değiştiren Mehmed
Paşa bundan dciayı «Boyn uyaralı» veya
yabasından ö tü r ü boynunu eğri tu ttu ğ u n
dan ¿Boynueğria lâk ab ı ile anılm ıştır.
E fendisi Demir-kazık H alil Pasa kat
ledilince D ördün cü
M u rad 'ın silâhdarı
M ustafa P aşa'ya intisab ile ona k eth ü
da o lm uştur. Padişah tarafın d an çok se
vilen M ustafa P aşa'nın kethüdası olm ak
onun h ayli İşine yaram ış ve bu suretle
kolaylıkla göze çarparak yükselm ek im
k â n ın ı b ulm u ştur. N itek im çavuşbaşılık
219".
A ffın ı m üteak ip kubbe vezirliğinde
alıkonan B oynueğri Mehmed Paşa, 1657
senesinde hüküm ete karşı gelen îb ş ir P a
şa ile Abaza H asan ’a nasihatçı Olarak
A n adolu’ya gönderilm iş, bu işte m u v af
fakiyet saklayınca Ş am v a l i s i o lm a k is
tem iştir. K endisi A n ado lu ’y a y o lla nd ığı
s.rada sadrıâzam bulunan Siyavüş Paşa
(N aim â tarihi C : 5. S: 172) kendisine
ik ra m gayesiyle D iy a r bekir v a liliğ in i ver
mişse de kabul etmemiş, bu yüzden Si
ya vüş ten sonraki veziriâzam G ürcü M eh
m ed Paşa tarafından en nihayet s ü rg ün
şeklinde K a n ije valiliğine y o lla nm ıştır,
Şam
valisi b u lu n d u ğ u sırada kendi
sine nıühr-ü h ü m â y u n gönderilen Boynuegrl Mehmed Paşa ta y in in in üzerinden
İki aydan fazla zam an geçtikten sonra
İsta n b u l'a gelm iştir. B o y n u y a ra lı'n m sa
dareti çok bu h ranlı bir devreye ra stla
m ıştı ; kendisi aciz içinde kavranıyor,
Çanakkale boğazım kapatm ış olan Ve
nediklilere karsı ne y apa cağını şaşırm ış
bulunuyo rdu. Bu sırada, düşm an İsta n
bul önüne gelirse, yeni zannetsin diye
surlart badana ettirmesi B o yn u yaralı'n m
aczine emsalsiz bir örnek olarak târih e
geçm işti“. M üsbet işlerdeki aczine m u
kabil, kesesini doldurm a k ve m evkiinde
kalabilm ek hususunda açıkgöz davran
m aktayken azledilerek mühr-ü huthâyun
K ö p rü lü Mehmed P aşa’ya teslim edilm iş
tir. A zlini m üteakip öld ü rülm e k işle n
mişse de y a ş lılığ ın a merham eten id a m
dan vazgeçilmiş (N a im â C : 6, S : 2251
bir m ü ddet bostancı başı hapsinde tu tu l
du k tan, birkaç gün de Y cdik u le’de a lık o
n u ld u k tan sonra M a lk a ra ’ya sü rg ün edil
miş. aradan bir m ü ddet zam an geçtikten
hesi serdarı S arı Süley m an P a?a îstanbtıla celbedilm iştir. H a s ta lığ ın ın yalan
oldu& unu
bildiren
m üverrih
S ilâ h d a r
F ın d ık lılı M ehm ed Ağa (C: 2, S : 209) bu
hususta: *sahte hastalık peyda edip üç
ay dışarı ç ık m a d ı:
tenhasında cüm le
m e l’anetini icra ve padişah ta ra fın d a n
adam geldikçe kara y ılan g ib i b ü k lü m
b ü k lü m olu p feryad ederdi. B u sırada
idare ad am ları fırsat b u lu p zulm e baş
ladı ve fu k a ra y ı ib a d u lla h
İsta nbul'a
gelip d ö k ü ld ü . D ivan y o ktu , feryad la r
dinmez, işler bitirilm ez, E d irn e ?ehrl şi
kâyetçiden
gezilmez oldu. H asedinden
benden gayrı söz söyleyen b u lu n m asın
diye kubbe vezirleri şurada dursun, y a
kın yer lerde olanları bile k om ayıp serhadlerc a ttı» der.
sonra da K a n ije v a liliğ in e gönderilm iş
tir. 1069 (M : 1658 - 1659) y ılın d a tekaüden îstanbuL’a gelen B o y n u y aralı M eh
med Pasa E y u b 'd a k i y alısınd a İkam et et
m ekteyken 1665 tem m uzu n da ölm üştür.
V efatında, N a im â ’ya göre, yaşı doksanı,
S ilâh d ar tarihîne göre sekseni geçm ek
teymiş.
K Ö P B t 'L t
M EHMED
PAŞA
I
(123 numaralı müstakil ilâvede)
K O P K C L Ü -ZA D R
F A Z IL
AH M ED
PAŞA
(131 n u m a ra lı m ü sta k il ilâvede)
M E R Z İF O N L U
KARA
M U ST A FA
FA §A
(133 num aralı m ü stak il ilâvede)
KARA
İBRAHİM
FAŞA
Aslen Türk olup Bayburt köylerin
den Katırcı Ahmed (Silâhdar tarihî C:
;
!
2, S : 294) adın da b îrin in o ğludu r. Genç
lik çağın da. C elâli Abaza H aşan ın etra
fına to p la d ığ ı levend eşkıyasına dahilken
bir ara lık İr a n ’a kaçm ış, kendisi için
teh lik enin sav u ştu ğu n u kestirince geri
d ön m üş ve F ir a r i M u stafa P aşa’n m h iz
m etine girm iş ve onu n çuhadarı olm uş
tur. M u s taia P aşa’dan başka daha bazı
vezirlerin h izm etind e b u lu n a n K a ra İb
ra h im A ga n ih ay e t M erzlfo nlu K ara M us
tafa P asa’ya intisab ederek onun sada
ret k ay m a k a m lığ ı sırasında kethüdası o l
m uştur, E fe nd isi K ara M ustafa Paşa sa
yesinde evvelâ m ira h u ı olmuş* sonra 1671
de b ü y ü k m in a h h u rlu ğ a y ükselm iş ve n i
hayet 1676 da ikinci v ezirlik r ik â b ı hum ây u n k a y m ak am ı tayin e d ilm iştir, 1677
de kaptandı deryalık etm iş ve D örd ün cü
M ehm ed 1678 de Şehrin seferine çıkıp
cephe gerisinde beklerken o da padişa
h ın m aiyetinde b u lu n m u ştu r.
|
j
K ara İb ra h im Paşa, E dirn e'ye geti
rilen S a n Süley m an P a ş a 'n ın kendi y eri
ne geçebileceğinden k o rk tu ğ u n d a n , A vus
tu rya cephesine serdar y a p m a k
sure
tiyle uza k la ştırm ak istem iş, fak at bu n i
yeti sezildiginden s a d râzam iık la n azledi
lerek (İS a ra lık 1685) m ü h r ü h ü m â y û n
Sarı Süley m an P aşa'ya teslim edilm iştir.
Azlinden sonra tek a ü t edilen K a ra
İb ra h im Faşa aradan bir m ü d d e t geçin
ce hacoa gitm ek istem iş, bu arada m u
hafazası için* asker yazm ay a başlam ış
(S ilâh da r ta rih i C . 2, S: 27â), muhalifieri bunu b ir isyana h a z ırlık diye tefsir
etmeleri üzerine R odos’a s ü rg ü n edilip
orada b o ğu lm u ştu r (1687).
ö ld ü ğ ü sı
rada a ltm ış sekiz yaşında o ld u ğ u kayde
dilen K ara İb ra h im P aşa y ı, m ü verrih
Silâh dar, zalim , cebbar, kib irli, hasud,
hodbin, ayyaş, zengin, fakat hayırsız d i
ye tavsif eder.
SARI
SÜ LEY M A N
PAŞA
Aslen B o şnak tır. B oşnak Süley m an
Paça diye de ta n ınır. Hersek sancağının
P irp o l (Prepalye) kasabası h a lk m d a n d ır.
D örd ün c ü M ehm ed in sa lta n a tın ın başla
rın d a
T o p k apı
sarayındaki
helvacılar
züm resine d âh il olm u ştu r. P a d iş a h ın m u
sahiplerinden dilsiz Tavşan A # a (S ilâ h
dar t a lih i C : 2, S: 294) n m hizm etinde
bulu n m u ş ve bu zata k e th ü d a lık etmiş
tir. Büylece zam anla y ükselm ek im k â n ı
na kavuşarak 1669 da çavuşbaşı, m ü te
akiben de F a zıl A hm ed P aşa'ya k e th ü d a
olm uştur. 1676 da b üy ük m ira h u r tayin
edilm iş, 1648 de ik in c i vezirlikle kubbe
altın a a lın m ış tır. K ara İb ra h im F a şa ’n m
sad rıâzam l’ gı sırasında L ehistan cephesi
se rd arlıs ın a gönderilm iş, o nun hastalığı
M erzifonlu K a ra M ustafa Pasa saye
sinde yükselen ve onun Viyana seferi sı
rasın da E dirn e'de rik âb ı h u m â y u n kay
m a k a m ı olarak kalan K ara İb rah im P a
şa bozgun hâdisesi vuku bulunca velini
m e tin in aleyhinde çalışarak k atlin e sebep
olm uş ve ondan açılan sad rıâzam h ğa k en
disi k u ru lm u ştu r, tk i sene süren sadrıâzam lıgı boyunca kendisi harbe gitmiyerek üç cepheye ay rı ayrt serdarlar gön
derm iştir. Cephelerde işler İyi gitm ediği
sırada hastalanm ış, b u n u n üzerine ken
disine vekâlet etmek üzere L ehistan cep
21 iM
f
üzerine kendisine vekâlet etm esi için
m erkeze getirilm iş, bu arada azledilm e
siyle de m ü h r ü hümâyun Sarı Süley m an
P a ş a y a t esi im edilm iştir.
Sarı Süleym an P aşa sa d n â z a m olun
ca K a ra İb ra h im Paşa gibi merk€2de otu rm ıy a ra k A vusturya cephesindeki o rdu
nun başına geçm iştir. F a k a t yenilm eler
b irb irîn î takip etm iş. V arad in'd e b u lu n
du ğu sırada ordu isyan e ttiğinde n sancağ-ı şerifi alıp Belgrada kaçm ış, oradan
da İs ta n b u l’a gelm iş, mühr-ü h ü m ây u n
ile saııeağ-ı şerifi sadaret k ay m ak am ın a
teslim
eyliyerek
sak lan m ıştır.
L â k in
gizlenm esi uzun sürm eyip y akalan m ış ve
birkaç g ü n kapıarası hapsinde tu tu ld u k
tan sonra bo ğu larak ö ld ü r ü lm ü ş tü r (14
ekim 1687).
K a tle d ild iğ i sırada a ltm ış yaşlarında
bu lu n an Sa^ı Süleym an Paşa h a lim , se
lim . ay n i zam anda sinsi ve h ile k âr diye
ta n ıtılır, Ü sk üdar'da D o ğan cılar civarın
da cam i, m ektep ve çeşme y a p tırm ış tır;
k ab ri ca m lin in y an ın d ad ır.
S ÎY A V t'Ş
A vusturya cephesinde vazife görm ek
teyken 16S5 te Bosna. 1687 de H a le p va
liliğin e
nakledilm iştir.
Ö s e k te
Ç a ta l
k ö p rü muharebesinde ve Ş ikia ş bozgu
nun da hazır bu lu n an (S iiâ h d a r ta r ih i C:
2, S: 399) Siyavüş Paşa V aradin civarın
da asker ile anlaşm ış ve neticede asker
Serdar S arı Süleym an Pasa aleyhine İs
y an etm iştir. Serdar kaçınca askerler ta*
r a fın d a n sadrıâzam ilâ n olunm uş, ordu
ile İsta n b u l'a gelm ekteyken N iş m evki
inde mühr-ü h u m ây u n kendisine verilm ek
suretiyle sadareti resm ileşm iştir. İstan
bu l'a girm eden önce m ektuplaşm ak sure
tiyle k a y ın biraderi olan sadaret kay
m a k a m ı F a z ıl M ustafa Paşa ile a n la ş tı
ğ ın d an D ördün cü M ehm ed ta h tta n in d i
rilerek İk in ci Süleym an ta h ta çık a rılm ış
tır. C ü lu sta n sonra İsta n b u l’a gelmiş, fa
k at m aiyeti şehirde edebsizlige başla
m ışlar, o da bu arada zorbabaşı başça
vuş Fetvacı’y ı öldürünc e askerler a y ak
lan ıp sarayına hücum ile k endisini vur
m u şla rdır.
TAŞA
Aslen A bazadır. K endisi A baza Siyavüş Paşa dîye de tan ın ır.
D örd ün cü
M eh m ed’itt son sad rıâzam ı olan SSy&vüS
Paşa. K ö p r ü lü M ehm ed P aşa’n m kölesi
vc onu n m i'ta h g u lâ m ı idi. K ö p r ü lü 'n ü n
zam anınd a gedik li zaim olm uştu. E fe n
disi ölünce o ğlu Fazıl Ahm ed P aşa’ya
k ap ıcılar ke'h üdası olm uştu. Fazıl A h
m ed Paşa n ın U yva", G irit. K am aniço se
ferlerinde beraberinde butunm uş, 1676 da
G a za zo g lu A hm ed Ağa hacca gidince onun yerine vekâleten rik â b ı h ü m ây û n
k ap ıcılar k e th ü d a lığ ı etm iştir. E rtesi se
ne kendisi de haccetmiş, 1678 de k ü çü k
m ira h u rlu â a ta y in edilm iş, a y n i sene
içinde m î’ a h u rlu k ta n kendisi vazgeçerek
K a ra M u stafa P a şa 'n ın Cehrin seferine
iştirak etm iştir. 16*1 y ılın d a siiâh d ar a*
ğası olmuş* V iyana m u h asarasınd a cebecibaşı olarak vazife g ö rm ü ştü r. 16S4 y ılı
başın da sipahiler ağası ta y in edilm iş, ik i
ay sonra da vezaretle D ıy a rb e k ir v aliliğ i
tevcih edilm iştir. Bu vazife ile A vusturya
cephesinde muh-arebeye iştira k etmekteyken, em rind eki üç bin k işi ile B u d in ’in
im d a d ın a gidişi ve fevkalâde cesarctle
düşm ana hücum da b u lu n u şu m eşhurdur.
O
devri bizzat yasamış olan m üver
r ih S iiâh da r F m d ık lılı M ehm ed A ğa. Si
yavüş P aşa'yı vakur, iri y a p ılı, cesur,
a tıc ılık ta usta, d ind ar, safdil ve cahil
diye tavsif eder, ö ld ü ğ ü sırada yaşı altm ıçı b u lm u ştu . K a b ri Ü sk ü d a r'd a d ır.
B ibliyo g rafya :
S iiâ h d a r F ın d ık lılı
M ehm ed A ğ a ; S iiâhdar ta rih i
1 ve 2.
N a im â; T arih C: 4 ilâ 6, R a ş id ; Tarih-i
R aşid Ç : 1 ve 2. H am m er (M .A tâ ); Dev
letli O sm aniye tarih i C : 11. V ecihi; T a
rih (H a m idiy e kütüphanesi No. 917). Ab
di Paşa; V ekaylnâm e (B ağdad k ö şk ü ki
ta p lığ ı N o: 217). A hm ed R e f ik ; F e lâke t
seneleri. Defterdar S arı M ehm ed P aşa ;
Zübdetü'l-vekayi (E sat E te nd i k ü tü p . No;
23S2), İb ra h im H iln û T a n ış ık ; İsta n b u l
çeşmeleri. Osman-zâde T aib : Hadikat-ülv üzer a. A yvansaraylı H ü se y in ; Hadikatül-cevami. Mehmed Süreyy a; S ic illi Osm anL Nazmi-zâde M u r ta z a ; Gülşen-i hulefa. İsm ail H ak kı U zunçarşılı; O sm anlI
ta rih i C:
I I / I I I . İslâm A nsiklopedisi.
M ehm ed H a life : Tarlh-i G ılm â n î.
C:
i
nız müsaade olu nu r» demekte ve Edir
ne'den (Siiâhdar tarihi C;
S: 284) beri
geçmemelerini istedi. Serçeşme Yeğen
Osman Paşa’ya da gizlice bin altun ile
bir mektup gönderdi. Bu mektubunda,
bir âsi iken kendisini affedişini, vazife
ve rütbe verişini hatırlatarak, askerin
Edirne’den bu tarafa getirilmemesini te
min ederse kızını verip vezaret tevcih
edeceğini bildiriyordu.
Ne çare ki bu vait ve emirlerin hep
si de boşa gitmekteydi. Nitekim, padişa-
2197
lıin hatt-ı hümâyûnu gelince Siyavüş
Paşa, ocak ağalanın ve ayaklanma ha
reketinin elebaşını toplıyarak okuyunca,
o n la r:
«— Evvelâ kullanın diyen kimdir?
Şimdi zahirde bizim padişahımız yoktur.
Devlet kaydında olmayıp memleketi bu
Iıaie koyup gece gündüz av köpekleriyle
sohbet edip dağda gezen adam nasıl pa
dişah olabilir? Bundan böyle sözü nafiz,
hükmü câri değildir. İstanbul'a varıldık
ta padişahımız bellidir. Ona Süleyman
Faşa’yı kim öldürsün dedi... İstanbul’a
şer’ ile dâva görmeğe gideriz ; Edirne’de
dahi kışlamak ihtimalimi! yoktur s de
diler.
Padişahın avcılığa tövbe etmesi
Dördüncü Mehmed, bir sene önce
Ankaravî Mehmed Efendi'nin şeyhülis
lâmlığa getirilişinde onun nasihati üze
rine avdaıı feragat edeceğini söylemişse
de tamamen vazgeçmiş değildi. Ancak es
kisinden seyrek şekilde ve İstanbul civa
rından uzaklaşmıyarak avlanıyordu. Bu
defa, avcılığı yüzünden askerin kendisi
ne küskün olduğunu, bunun kötü netice
ler doğuracağını aıılıyarak, ordunun Edirne'ye pek yaklaştığı günlerde avcılığa
tövbe ederek tam manasiyle Topkapı sa
rayına taşındı. Ayrıca av takımını da el
den çıkardı. Bu cümleden, olarak : av ta
zılarını başka bir vere sürdürüp tayın
larını kestirdi ve yattıkları yerleri yık
tırdı. Kendisi için has ahırda yüz tane
kadar at bıraktırıp, bunların dışında ka
lan hizmetkâr ve iç-oğlam atlarından
bin tanesini at pazarında ucuz fiyatla (Si
lâhdar tarihi C: 2 S: 287) sattırdı; beş
yüz tanesini de atsız kalmış sipahilere
tevzi ettirdi. Sarayın enderun ve birun
masraflarını kıstı, harem-i hümâyûndan
beş yüz kadar carîyeyi dışarı çıkarttırdı.
Fazıl Mustafa Paşa’nın durumu
kurnazca idare etmesi
Kapıkulu sınıfı subayları ve asker
lerin elebaşıları İstanbul’a gidip padişahı
hal’ etmekte kararlı idiler. Bu durum
karşısında Sadrıâzam Siyavüş Paşa’ya
düşen vazife, ordu safları arasında kav
gaya yol açmadan İstanbul’a gidebilmek
ve işler tam olgun hale gelmeden hal’
meselesini Dördüncü Mehmed'e duyur
mamaktı. İhtimal gerek Siyavüş Paşa,
gerekse ordu ve İstanbul’da onunla iş
birliği edenler. Dördüncü Mehmed’in,
hal’ meselesini vaktinden önce duyması
halinde şehzadeleri öldürebileceğinden
çekinmekteydiler. Nitekim, padişah ile
sadrıâzam arasında muhabereyi temin eden şahısların bu noktayı ona duyur
maması için tedbir (Silâhdar tarihi C: 2.
S: 284, 287) alınıyordu.
Sadrıâzam Siyavüş Paşa'nın kayın
biraderi olan KÖprülü-zâde Fazıl Musta
fa Paşa da padişahın hal’ine taraftardı.
Sadrıâzam daha önce şeyhülislâm ile an
laşmış bulunmakla beraber, ordunun Edirne'ye yaklaştığı günlerde şeyhülislâ
mın ağır şekilde hastalanması üzerine,
bu işin İstanbul’a ait en nazik kısmının
muvaffakiyete ulaştırılması Sadaret kay
makamı Fazıl Mustafa Paşa’ya kaldı,
Sadrıâzam ile sadaret kaymakamı arasında gizli mektuplaşma neticesi varı
lan karara göre ; ordu Edirne’ye gelin
ce sadrıâzam, padişahın fermanına uya
rak Edirne'de kışlamak ister görünecek,
fakat birkaç gün sonra kapıkulu askeri
nin zorlaması ile (Silâhdar tarihi C: 2, S:
286 - 289) tekrar yola çıkmak zorunda
kalmış olacaktı. Siyavüş Paşa’nın bu
plânının bir cephesi de orduda bulunaıi
Yeğen Osman Paşa’ya karşı idi. Zira Ye
ğen Osman Paşa, padişahtan aldığı altun
ve vaidler dolay isiyle ordunun Edirne'
den ileriye geçmesine muhalefet ediyor
du. Zaten ocak erkânı ve sipahi eleba
şıları ile padişahın hal’ine karar verilir
ken bu nazik nokta dört bin sekban v 2
levendi bulunan Yeğen Osman Paşa'dan
gizleniyordu. Ordu, zikredilen plânın
tatbiki suretiyle Edirne'den harekete ge
çince, Yoğen Osman Paşa buna itiraz et
tiğinden bir aralık çarpışmanın vukuuna
ramak kalmışsa da, Siyavüş Paşa ve ocak ağalarının kurnazlığı ile mesele ya
tıştırılmış ve o da sadnâzamla birlikte
İstanbul’a doğru ilerlemeye devam et
miştir.
O rdu’nun S ilivri’ye gelmesi ve
h a fin tahakkuku
Sadrıâzam Siyavüş Paşa Edirne'den
hareket ederken padişaha şöyle bir ariza
2193
>
YENİ CAMİ
Evvelce İsıtıl yetıi Valide Cami i olan bu abide ve etrafındaki külliye Valide
Hatit:e Turhan Sultan tarafından yarıda kalan bir inşaatın tam ami atı im asiyle |
meydana getirilmiştir. Şcyleki; öııce Safiye Sultan 1598 de Mimar-başı Davud
a nezaretinde Eminönüıode bir cami inşa ettirmiye başlamıştır. Az sonra vefat
eden ilk mimarın yerini mimar-başı Dalgıç Ahmed Ağa alarak işe devam etmiş
tir. Fakat 1603 te padişah üçüncü Mehmed'in vefatı üzerine annesi Safiye Sul
tan da Eskisar:’.- nakledilince, yapı 50 sene kadar durmuş bu arada kısmen de
tahribata uğramıştır, Dördüncü Mehmed'in validesi Hatice Turhan Suitan müna
sip bir yerde cami iıışa ettirmiye niyet edince, Hassa Seı-mimarı Mustafa Ağa tara
fından, Eıninönünde yarıda kalan inşaatın tamamlatıl m asının en doğru ve hayırlı
j iş olacağı Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa vasıtasiyle Valide Sultana bildiril
miştir. Bövlece 1660 da yeniden başlıyan inşaat 1663 te hitama ermiş, açılış me
rasimi ise iki yıl sonra yapılmıştır. Cami’in etrafındaki müştemilâtı şunlardır;
cami'e bitişik Kasır, çeşme ve sebil, türbe, Mısır çarşısı, Darulkurra ve Sıbyajı
mektebi. Darulkurra \e Sıbyan mektebi halen mevcıtd değildir. Yerlerinde îşBankasınııı olduğu bina yapılmıştır. Sebil ise İş Bankası yanındadır ve Vakıflar
tarafından su dağıtma yeri olarak kullanılmaktadır. Türbe ise cami ile Mısır çar
şısı arasında bulunur. Zamanla türbeye Havatin ve Küçük havatin denilen kı1 sımlar ilâve edilmiş pek çok padişah, şehzade ve sultanlar buraya defnedilmiştir. Yukarda Grelot tarafından 1G80 yıllarında yapılan resim camii Eminönü cihe
tinden tasvir etmektedir. Solda kısmen kasır ve altındaki kemer, sağda ise Mı
sır çarşısı ve kapıları, ön plânda ise bunların arasındaki şehir suru ve üzerinde
ki kapılar, nihayet cami ve dış avlusu görülmektedir. Yeni cami 1941 senesin
den itibaren esaslı surette tamir görmi ye başlamış, bu arada, zamanla muhtelif
inşaat yüzünden kapanan önü de açılmıştır. Aynı zamanda Mısır çarşısı ve Ka
sır da restore edilmişlerdir.
2199
gönderdi : « Emriniz üzerine Edirne’de
kışlamağa ittif?.k olunup konaklar tutul
muşken, kul taifesi otağımı basıp, bura
da kışlamayız, ulufemizi İstanbul'da alıp
şer’ ile davamızı orada görürüz, yoksa
otağı başına yıkarız de; ip cebren tuğla
rı kaldırdılar. Yeğeıı Osman Paşa kulu
nuz her ne kadar men'e çalıştıysa da
çâre bulamayıp kıtal tehlikesi belirmek
le, o tarafa azimet ile def’i fitne edildi * .
Sadaret kaymakamı Fazıl Mustafa
Paşa, Siyavüş Paşa’dan gelen bu arizayı
padişaha okuduğu zaman Dördüncü Mehmed « netice malûm oldu » diyerek hal’
edileceğini anladı ve (iilâh d a r tarihi C;
2 S: 291) arizanm gelişinin üçüncü gü
nü 5 kasım 1687 ( 29 zilhicce 1093 ) de şu
ilatt-ı hümâyûnu yazdırarak fetva emi
ni vasıtasiyle sadrıâzama yolladı :
«Sen ki Veziriâzam Siyavüş Paşa
sın,
Cümle ocak ağaları ve ihtiyar k ul
larıma selâm ve dua ederim. Üç defadır
Iıatt-ı şerif gönderdim, Belgrad ile Edir
ne arasını kışla tayin ettim ; muradınız
¡ıer ne yüzden ise, gerek ulufe gerek
gönderdiğiniz defterde mestur-ül-esâmi
olan devlet hainlerini tutup irsalini vaıd
eyledim; asla mültefit olmayıp hatt-ı şe
riflerime itaat ve inkıysd etmediğinizden
fikriniz belli oldu. Muradınız beni taht
tan indirmek ise oğlum Mustafa size A l
lah emaneti olsun, yerime geçirip beni
kendi halime koyasız, ve küçük Ahmed’i
dahi size Allah emaneti eyledim Bundan
sonra bana zarar kasdinde iseniz şerri
nizden Allaha sığındım. Hak cel ve âlâ
hazretlerinin bir ismi de Kahhardır; d i
lerim Allahtan ki cümleniz kahr olasız s .
Sadrıâzam Siyavüş Paşa’nm idare
sindeki ordu 7 kasım 1687 cuma günü
Silivri’ye varınca, ocak ağalan ve sipa
hi elebaşıları sadrıâzanun çadırında top
lanarak ertesi gün İstanbul’da yeni pa
dişahın cülus ettirilmesinin teminine ka
rar verdiler. Bu hususta umumun ağzın
dan bir mahzar hazırlayıp (Siiâhdar ta
rihi C: 2, S: 295) yeniçeri, sipah, cebeci,
topçu ocaklarından seçilen birer mutemed adamla gönderdiler. Akşam üstü İs
tanbul’a varan bu heyet doğruca sada
ret kaymakamı ile buluştu. Fazıl Musta
fa Paşa ise şeyhülislâm, kazaskerler, ulema ve meşayihten bazı kimselerle, sekbanbaşı ve ocak ihtiyarlarını sarayına
davetle kâğıdı okudu. Neticede Dördün
cü Mehmed’in hal’i ile kardeşi Süley ■
man’m iclâsına ve bunun sabahleyin er
kenden tatbikine ittifakla
karar ver
diler.
D ö rd ü n c ü M e hm c d (1648 - 1681) z a m a n ın d a k i h ü k ü m d a r la r
(İlâ v e : 135)
A vusturya: Ü çüncü F erdina nd _ * —
.
1657. B irinci Leopold 1658 __
Rusya: üçüncü Mî hal E Romanov
— 1645, B irin ci Aleksi 1645 *1676, üçüncü Fedor 1676 * 1682. Birinci Petro ve
Besinci i van 1682 __ .
.
İngiltere: B irin ci Sari
1649, K ro nv
vei (R eisicum h ur - d ik ta tö r) 1648-1658,
İkinci £?arl 1660 - 1GS5. İkinci Ja k (Ceymls) 1685 __ —» .
F ıa n s a :
OndÖrdünctl Lui
İsveç:
Lehistan: Ja n K a z lm ir
1648 - 1668,
M ih al K a rib a t 1668 - 1673,
Ja n Sobleski
1674 __
.
Isp an ya; D ördün cü F ilip _> —
ik in c i S a ri 1665 —
,
K r a liç e
K ris tin
__
1654,
Onuncu Sari GD&tav 1654 • 1660, On bîrin*
ci Sari 1650 —
.
__—* .
P a p a la r:
O nuncu İnosan ^
__ 1655,
Yedinci Aleksandr 1655 ■166?, Dokuzun
cu Kleman 16 6 " , 1669,
Onuncu Kleman
1670 • 1676, Onbirinci İnosan 1676 _
.
1665,
İra n : İkinci Şah Abbas
ik in c i Şah Safî 1667 __
Portekiz: D ördün cü Civan
__ 1656,
A lım c ı A lfons 1650 - 1683,
İkinci P iyer
1 6 8 3 _____ » .
Özbek hanlığı: Abdülâziz
Subhan
2200
K u lu
1680 __
.
__
1667,
.
__ 1680r
Ertesi gün ( 8 kasım 1687 ) sabahle
yin sadaret kaymakamı Fazıl Mustafa
Paşa, Nişancı Vezir îsmail Paşa. Şeyhül
islâm Debbağ-zâde Mehmed Efendi, Nakibüleşraf Feyzullah Efendi, Rumeli K a
zaskeri Ebû Said-zâde I'eyzullah Efendi,
Anadolu Kazaskeri Abdurrahim - zade
Mehmed Efendi ile saiı ulema, Sekbaııbaşı Harputlu Ali Ağa, koıucu ve ocak
ihtiyarlarının ekserisi Ayasofytı camiin
de toplandılar. Sabah namazının k ılın
masından sonra bu topluluk adına ha
seki Mustafa Ağa’yı Kapı-ağası Hacı İb
rahim Ağa’ya yollıyaruk Sultan Süley
man'ın cülusunu temin etmesini istediler.
Hacı İbrahim Ağa, derhal faaliyete ko
yulup enderun efradına meseleyi sezdir
meden Şehzâde Süleyman'ı dairesinde*!
çıkarıp Babüssaade haricine kurulan
taht’a oturttu. Sultan Süleyman’a biat edilmesiyle Dördüncü Mehmed’in, padi
şahlığı son buldu. Kardeşi Süleyman*«,
yapılan biatin sonuna kadar saray a v
lusunda cereyan eden şeyden haberi ol
mayan Dördüncü Mehmed, yen: hüküm
darın emri ile iki oğlu da beraberinde
olduğu halde sarayın Şımşirlik dairesine
kapatıldı.
Tahttan indirilen padişahların beşin
cisi olan Dördüncü Mehmed, son sene
lerini Edirne'de geçirmiş ve 6 ocak 1693
te pek sevdiği bu şehirde ölmüştür. Ce
nazesi İstanbul’a nakledilerek annesinin
ikmal ettirdiği Yeni ( Valide ) cami ya
nındaki türbeye gömülmüştür.
Silâhdar Fındıklılı Mehmed A ğanın
tarifine göre, Dördüncü Mehmed orta
boylu, tıknaz, beyaz, fakat güneşten ya
nık çehreli, seyrek sakallı, ata çok bin
diği için duruşu biraz öne mütemayil şe
killi bir kimse idi.
2201
İkinci Süleyman'ın tugras:
İKİNCİ
SÜLEYMAN
★
P adişahın cülusu ve İstanbul un vaziyeti — Venedik cephesi — L ehistan cephesi — R u sların
K ır ım 'a taarruzu — Avusturya, cephesi — P adişah ın ö lü m ü .
_____ İKİMİ sCLBYM.İN ________
zade Sülevmam ge
Sadaret kaymaka
tirmelerini bildirdi.
mı.
Şeyhülislâm,
Babası
S u ltan îb ralılm .
kazaskerler, bir k ı
Bunlar,
şehzâdeleAnnesi : S alih a D ilâşub Sultan
lerin mahpus bu
sım ulema, sekban D oâdufiu tarih . 15 nisan 1642
lunduğu
şimşirlik
başı ve yeniçeriler;:!
P adişah o ld u ğu tarih : 8 kasım 168"
dairesine
giderek
İstanbul’da bulunan
ö lü m ü ı 22 haziran 1691
şehzadeye
durumu
larının
ihtiyarlan
anlatıp dışarı davet
Ç ocukları : Yok.
Avasofya’da topla
ettiler. Fakat şehza
»
narak, ikinci Süley
de Süleyman öldü
man’ın sessiz sadasız
V eziriazam ları :
Siyavüş
Paşa
—
rüleceğini zannede
şekilde iclasımn te
1/2 m a rt 1688 azii ve yeniçeriler ta ra fın
rek korkup
dışarı
dan kat] M şancı İsm ail Pasa 2 m a rt 1688
min edilebilmesi i— 2 m ayıs 168S azli. T ek lrdağlı B pkri
çıkmadı. Bu vaziyet
gin, saray dahilinde
M ustafa Paça 2 m ayıs 1688 — 25 ekim
karşısında darüssaıgereken hazırlıkla
16S9. Ktiprülü-zSde F azıl M ustafa Pasa
de ağası:
rın yapılması husu
25 ekini 1689 —
.
«— Beiiim şevketsunda kapıağası Ha
lû padişahım, kork
cı İbrahim
Ağaya
mayın, vallah ve
haber gönderdikleri
billâh zarar kastine gelmedim; cümle ve
zaman kapıağası derhal faaliyete koyul
zirler ve ulema ve ocaklı kulların sizi
du. Evvelâ, «padişahımız hazretleri cüm
padişah edip teşrifinize intizar ediyorlar»
le iç-oğlam kullarına feth-i şerif oku
Dediyse de inanmamakta devam emalarını buyurmuşlar, oda kapılarını
den Süleyman:
kapatıp kimse dışarı çıkmasın» diyerek
«— İzalemiz emr olundu ise söylo,
enderun efradını dairelerine soktu. Son
iki rekât namaz kılayım, ondan sonra
ra haEine kethüdası Ahmed Ağaya «— Aemri yerine getir. Çocukluğumdan be-i
vak divanı var tahtı hazırlaş» diye emir
kırk yıldır hapis çekerim, her gün ö l
verdi. Bu işlerin arkasından da (Silâhmekten ise bir gün evvel ölmek yeğdi-,
dar tarihi C: 2, S: 296) Darüssaade ağası
bir can için nedir çektiğimiz bu kor
ile Silâhdar Morali Haşan Ağayı yanına
ku?»
çağırıp cülûs meselesini anlattı ve Şeh
2202
Dedikten sonra ağlamaya başladı.
Darüssaade ağası tekrar ayağını öptü va:
«— Estağfurullah hâşâ ki size bir
kast ola. Taht kurulmuş, cümle kulla
rınız size bakar»
Bu arada şehzadenin kardeşi Ahmcd
söze karışıp, ağabey sine:
«— Buyurun, korkmayın, ağa yalan
söylemez»
Sözlerini söyle
yince Süleyman dı
şarı
çıkmak
için
kendinde
cesaı'it
buldu. Müverrih Silâhdar’m
ifadesine
nazaran,
şimşirlik
dairesinden çıkarıl
dığı sırada şehzade
Süleyman'ın
kıya
feti perişanca idi.
Sırtında sadece bir
atlas entari
vardı.
Bunun için darüssaade
ağası
kendi
kürklerinden bir sa
mur
erkân
kürk
giydirerek Arzodasma getirdi ve b u
rada başına amâme
ve sorguç takıldık
tan sonra Babüssââde haricine konan
tahta oturdu. 9 k?sim 1687 günü sabah
namazından bir saat
kadar
bir
zaman
geçtiği sırada
biat
merasimi icra olun
du.
Yine
mezkûr
müverrihin
kaydı
na göre, Dördüncü
Mehmed, yeni hükümdarın hattı hüm â
yununu alıncaya kadar kardeşi İkinci
Süleyman’a biat edildiğinden haberdar
olmamıştı Darüssaade ağasının getirdiği
hatt-: humâyunu alınca «bize kati v ıı
mı?» diye sormuş, Darüssaade ağası da
«Hâşâ padişahım, Allah o günü göster
meye; hapis emr olundunuz*
cevabını
vermiştir. Neticede sakıt hükümdar oğulları Mustafa ve Ahmed ile birlikte
kardeşinin kırk yıldan beri kalmakta ol
duğu şimşirlik
dairesine sokulmuş
lardır.
Sadrıâzam ve ordunun
İstanbul’a girmesi
İkinci Süleyman’ın cülûsunun fer
dası günü Sadrıâzam Siyavüş Paşa ordu
ile Silivri’den kalkıp İstanbul’un «Çır
pıcı Çayırı» na gelip kondu. Siyavüş
Paşa, nüfuzu olmayan bir şahsiyetti. Bu
yüzden, yanında bulunan ordunun âleti
halinde ve onun îesir ve işareti ile hirekeı
etmekteydi,
Sadrıâzamın maiye
tindeki
ordu daha
ziyade kapıkulu as
kerlerinden
müte şekkil olup bir mik
tar da Yeğen
O s
man Paşa'nuı sek
banları vardı. S a d r
âzamın maiyetinde
ki ordu daha ziyade
kapıkulu askerlerin
den müteşekkil olup bir miktar Ja
Yeğen Osman
Pa
şa'nın
sekbanları
vardı
Sadrıâzamı
tesir altında
bıra
kan. daha doğrusu
ona hükmedenler or
dunun kapıkulu ef
radı idi. Bunlar sadnâzamı Çırpıcı çayırı’na
getirmekle
kalmadılar, oradan
kaldırıp zorla İs
tanbul içine soktular.
Bunların şehre da
hil olmasiyle zorba
lığın ilk alâmetleri
de görülmeye başladı. Nitekim, kapıku
lu ocakları sadrıâzamı Topkapı sarayı
na yakın diye Alay Köşkü karşısında
ki resmî sadrıâzamlık dairesinde oturtmıyarak yeniçerilerin kendi kışlalarının
yakınında bulunan Şehzâdebaşı’nda eski
sadrıâzamlardan Kara İbrahim Paşanın
mülkü olan sarayda ikamete mecbur e t
tiler.
Sadrıâzam Siyavüş Paşa İstanbul ıçine dahil olduğu gün yeni hükümdar
ikinci Süleyman da Dördüncü Mehmed’
in baş hasekisi Emetullah Gülnûş (S -
2203
lâhdar tarihi C:2r S: 298 de Gülnar Sul
tan diye kayd ediliyor) Sultan, Câriye
Afife kadın, beş gözde ve ikiyüz câr>yeyi Topkapı Sarayından çıkartıp Eskisai'av’a gönderdi.
Yine ayni gün Sadnâzam Siyavüş
Paşa padişah tarafından kabul edildi
Sultan ikinci Süleyman sadaret m ührü
nü teslim ederken :
«— Kırk yıldır bir karanlık yerde
mahpus ve hayattan meyus iken yeni
den dünyaya gelip gözüm açtım ve âle
mi herc-ü merc buldum, iki eteğimizi
belimize çalıp din ve dünyamıza hayırla
olan işlerde bulunup gereği gibi ibadul
laha hizmet edelim.»
Dedikten sonra kendisi ile birlikte
gelmiş olan kapıkulu askerini dağıtma
sı lüzumuna da işaret etti. Esasen Siya
vüş Paşa, Çırpıcı çayırında bir kaç gün
Kalıp askerin ulûfesini verdikten sonra
onları dağıtmak istiyordu. Lâkin netice
sadrıâzamın emrine uygun şekilde tecel
li etmedi. Yeniçeriler,
Etmeydanı ve
Şehzadebaşı’ndaki kışlalarına; sipah ve
sılahdar bölükleri han ve kervansaray
lara yerleştirildi. Sefer dolayısiyle sayı
ları fazla olduğu, buralara yerleştirildi
ği lıalde bir kısmı d işarda kaldığından
bunlar Sultanahmed meydanındaki 1brahimpaşa sarayını işgal edip yerleştiler.
Kapıkulu askerleri böyle şehir içine da
ğılırken «ayağımla demir kafese girmem»
diyen Yeğen Osman Paşa ise, Çırpıcı Ça
yırında kaldı ve Davutpaşadaki ahırla
ra atlarını yerleştirdi.
Kapıkulu askerinin zorbalık
ve edepsizlikleri
Muharebenin devamına rağmen cep
heyi bırakıp İstanbul’a kadar gelmiş olan kapıkulu askerleri, aradan bir haf
talık zaman geçer geçmez zorbalık ve
edepsizliğe başladılar. Silivri’ye geldik
leri sırada Dördüncü Mehmed tahttan
indiği ve böylece matlup hasıl olduğu
na göre, cepheye avdetleri gerekirken,
böyle yapmıyarak İstanbul’a yerleşme
leri, ondan sonra da edepsizliğe fiilen
teşebbüsleri, hükümet merkezinin inti
zamını alt üst ettiği gibi devlet adam
larının da çok müşkül duruma düşme
l e r in e sebep oldu.
Bunlar, nizamsızlık
hareketine, evvelâ, sabık sadaret kay
makamım öldürmek için kendilerine tes
limini istemekle başladılar. Hükümet otoritesinin sarsılmaması, ayni zamanda
istenen şalısın vezir olması dolayısiyle
Receb Paşanın diri olarak değil, boğu
larak cesedinin teslimini uygun görül
dü. Askerlerin ilk arzuları tahakkuk edince işi daha fazla azıtarak Atmeydamnda toplanıp
cülıis bahşişi, terakki,
gulâmiye ve veledeş paralan istediler.
Senelerden beri harp devam ettiği, b il
hassa son zamanlarda mağlubiyetler de
tevali eylediğinden hâzinede bu istekle
ri karşılayacak kadar para yoktu. Oııun
için Veziriazam Siyavüş Paşa, ayaklan
mış bulunan askerin elebaşılarına (Silâhdar tarihi C:2, S; 303) hâzinenin sı
kıntısını izah ile ulûfe terakki, gulâmi
ye ve veledeş paralarının verilebileceği
ni, cülus bahşişine karşılık bir miktar
zam yapılabileceğini fakat cülûs bahşişi
vermenin imkânsız
olduğunu bildirdi.
Daha fazla ısrarda bulunup zorladıkları
taktirde istifa edeceğini açıkladı. Neti
cede asker reisler buna razı oldu. Sipa
hiler, sadrıâzamın vaadi gereğince, cü
lûs bahşişine mukabil beşer akçelik terakkilerine birer akçe zam ile paraları m alırken yeniçeri zorbabaşılardan Caııikli Fetvacı Hüseyin Çavuş ile Burgoslu (Burgazlı) Hacı Ali Ağanın yeniçeri
odalarım dolaşarak, yeniçeri ağası Cadı
Yusuf Ağa’mn bazı yeniçerileri döğüp
bazılarım öldürerek cülûs bahşişi alma
larına mani olduğunu beyanla yeniçeri
leri tahrik ettiği görüldü. Bunların tah
riki neticesinde ayağa kalkan asker :
«kanun üzere üçer bin akçe cülûs bahşi
şi ve bir akçe terakkiden vazgeçmeyiz.
Taleplerimiz cevaplandırılmayınca cemi
yetimizi dağıtmayız. Henüz muradımıza
vasıl olmadan ve cemiyetimiz dağılma
dan göz göre bizi böyle döğüp öldürme
ye başladı. Bir kaç gün sonra cemiyeti
miz dağılınca kolaylıkla cümlemizi ez
mesi mukarrerdir. Onun için, daha önce
biz onun hakkından gelelim» diyerek
toplanıp ağalarını
öldürmek istediler.
Bu sırada ulûfelerini almakta olan ka
pıkulu süvarileri de kendilerine iltihak
ettiği gibi Cebeci, topçu ve sair sınıf
ları da iltihaka davet edip neticede ce
becileri de beraberlerine aldılar. Silâhlı
askerler mu^’ ^am bir kalabalık teşkil
2204
<
edince çarşı ve pazarlar kapandı (21 ka
sım 1687)
Askerin böyle ayaklanması karşısın
da Sadrıâzam Siyavüş Paşa kendilerine
adam göndererek, verdikleri söze rağmen
isyanlarının sebebini sordurunca, esas
davayı teşkil eden cülûs bahşişi mesele
sinin yanında bazı şahısların ve bu ara
da ikinci vezir Köprülü-zâde Fazıl Mus
tafa Paşa'nm işbaşından uzaklaştırılma
sı talebi ile karşılaşıldı. Askerler, Fazıl
Mustafa Paşa yı cülus bahşişi ile sair pa
raların verilmesini önlemekle suçlandır
makta
tbabası ile kardeşi ceddimizi
kırıp ocağımıza incir dikti» demekte idi
ler. Nihayet bugünkü ayaklanmada, âsi
lerin istemediği şahıslardan Fazıl Mus
tafa Paşa ile Darüssaade ağası padişa
hın şefaati sayesinde yerinde kalıp, istenmiyen şahıslara dâhil olan yeniçeri
ağası ile kul kethüdası azledildi. A yrı
ca askerlere tekmil bahşiş ve terakkile
rinin (Silâhdar tarihi C: 2. S: 306) ve
rileceği vaad olundu.
Halktan para toplanması
Zor karşısında askere cülûs bahşişi
verileceği söylendi ama hâzinede bunu
karşıhyacak para yoktu. Onun için sa
raydan sekiz yüz okkalık gümüş, yüz elli
okkalık altun eşya, çıkarılıp darbhaneye
gönderildi. Bir bu kadar eşya da has ahırdan çıkarılmakla beraber cülûs bah
şişinin tamamının ödenmesi mümkün ol
madı. Bunun üzerine devlet erkânının
tensibi ile hazine için halktan imdadiye
toplandı. Sipah ve silâhdar mülâzım ba
sılarının memur edilmiş olduğu bu para
toplama işinde lıayli kimsenin canı yan
dı. Hâdiselerin şahidi olan müverrih si
lâhdar Mehmed Ağa diyor ki : * İstanbul
bazirgânlanndan, navluncularından ve
bedestan esnafından gerek müslüman,
gerek hıristiyan ve yahudilerden yüzden
fazla adamlara bölükbaşılar gönderip
getirttiler ve hazine-i âmireye imdad edin diye ciğerlerin doğradılar. Ekserisin
tomruğa urup zencire çektiler. Ömürle
rin zevk ile geçirip hapis bilmeyen h a l
ka ettikleri cevr ve hakaret ve musibet
bir tarihte olmuş değildir. Bıı korkudan
çok adam teık-i vatan edip çoluk çocu
ğundan uzakta kaldılar».
İkinci Süleyman’ın Validesi
Saliha Dilaşub Sultan (Rieaut’dan)
Ayaklanm anın tekerrürü
Darbhaneye gönderilen saray eşya
larından darbedilen ve halktan toplanan
paralarla yeniçeri ve sipahilerin çok bü yük kısmının maaş, terakki ve cülûs bah
şişleri ödendiyse de cebeci ve topçularla
düşman eline geçmiş kalelere kayıtlı bu
lunan yeniçeriler kaldı. Bu defa bunla
rın birisi 29 kasımda, diğeri 4 aralıkta
olmak üzere iki defa daha ayaklandık
ları görüldü. Her iki isyanda da, şimdi
ye kadar müteaddit misalleri görüldüğü
üzere defterdarın konağı taşlanıp cam
ları kırıldı. 4 aralık ayaklanmasında
defterdar olmak isteyen Kifri Ahmed
Efendi’niıı tahriki rol oynamıştı. Niha
yet kapıkulu sınıfına dâhil tekmil yeni
çeri ve sipahlara cülûs bahşişi, ulûfe, te
rakki ve sair paraların tamamı ödenmiş
oldu. Sarı Mehmed Paşa'nın «zübdet-ülvekayi» isimli (Esad Efendi kütüphanesi
No. 2382 varak 138) eserinde kaydettiği
ne göre, bütün bu ayaklanma hâdiseleri
leri sonunda yalnızca cülûs bahşişi ola
rak 70 384 yeniçeriye 3 977 kese, 2 653
nefer cebeciye 242 kese, 5 084 nefer top
çuya 102 kese, top arabacılara 13 kese,
süvari ocağına 290 kese akçe dağıtılmış
tı.
Paraya taallûk eden her türlü arzu• sunu zorbalıkla tahakkuk ettirmiş olan
2205
lar bu halden ötürü şımarmaktan da
.yen kalmadı. Müverrih Silâhdar Fıııdıklılı Mehmed Ağa’nm bildirdiğine gü
re. bu şımarık ve disiplinsiz asker top
luluğu İstanbul’da dükkân soymak, ka
dın ve genç çocuklara taarruz etmek,
caddelerde şarap içip rezalet çıkarmak,
âmirlerini dövmek, hattâ öldürmek gi
bi envai türlü kepazelikler ettiler. Bu
vaziyet karşısında Sadnâzam Siyavüş
Paşa zorbabaşıları toplıyarak, arzuları
nın tahakkuk etmiş olduğunu hatırlat
tıktan sonra herkesin vilâyetine gitme
sini istedi ise de sözünü dinletemedi.
me-kleyken Avusturya kuvvetleri de ko
laylıkla Bel&rad'a doğru ilerlemekteydi.
Sadrıâzam beceriksiz ve otoritesizdi.
Dördüncü Mehmed'in saltanatının ilk
yıllarındaki duruma benzer şekilde ye
niçeri ve sipah zorbaları faaliyet gös
termekte, asker ve dolayı siyle, hükümet
üzerinde müessir bulunmaktaydı. İstan
bul’daki yeniçeri ve sipahin miktarı nor
mal zamanlardakinden hayli fazlaydı.
Burada daha fazla kalındığı takdirde
hem muharebe cepheli ı,ok fena duruma
girecek hem de İstanbul’un hali daha çok
berbatlaşacaktı. Zira bu kalabalık silâhlı
zümre âdeta zaptedilemez olmuştu. Ki hayet yeniçeri zorbabaşılarından Fetvacı
Fazıl Mustafa Paşa’nın sürgün
Hüseyin sad nâz ama gelerek, bu azgın
edilmesi
zümreyi bir an önce muharebe sahasına
ikinci vezir Köprülü-zâde Fazıl Mus
sevketme lüzumuna işaret etti. Ne acıdır
tafa Paşa, eniştesi Sadnâzam Siyavüş
ki, sefere hareket masrafını karşılıyacak
Paşa'va yeniçeri ve sipah zorbalarını te
para yoktu. Nihayet ocaklılardan birer
ker teker İstrnbul'dan uzaklaştırması ve
altun alınmak (Silâhdar tarihi C: 2. S:
bazılarını da yeniçeri ağası vasıtasıyla
S24} ve İstanbul, Edirne ve Bursa’ya sal
kırdırması tavsiyesinde bulundu. Siyagın yapılmak suretiyle para teminine ka
vü§ Paşa bu tenbîhatı müteakip sekbanrar verildi. Pu yollarla on bin keselik
başı Harputlu Ali Ağa’yı yeniçeri ağalı
para hazırlanırken Sadnâzam Siyavüş
ğına tayin ederek onun vasıtasıyle te
Paşa serdar tâyin edildi. Padişah İkinci
mizlik hareketine giriştiyse de, zorba ■ Süleyman’ın bu husustaki hatt-ı hüm â
başıların en ş e y ta n ı olan Fetvacı Hüse
yûnu, kapıkulu sınıfını acı şekilde payyin Çavuş ile Hacı Ali Ağa bu işde Fa
lıyan bir ithamname vasfuu taşımaktay
zıl Mustafa Paşa’nın tesir ve rolünü sez dı. İkinci Süleyman şöyle diyordu :
diler. ve neticede bir isyan çıkararak
4 Siz ki veziriazam ve yeniçeri, si
•iKöprülü-oğlu ile yeniçeri ağasını iste
pah, cebeci ve topçu kullarmışız : cümle
miyoruz, sürgün edilsinler» dediler. Ne
nize selâm ve dualar ederim ; bu âna
ticede Fazıl Mustafa Paşa’m n sürgün o- gelinceye kadar payitahtımızda ve Ru
lunmasına dair ferman istihsal etmek
meli ve Anadolu’da balkı ateşlere ya
le beraber bununla yetinmiyerek idamı
kıp âlemi haraba verdiniz. Bu devletin
için şeyhülislâmdan fetva almak istedi
padişahlığını yoksa size nıi sipariş etti
ler. Şeyhülislâm Debbağ-zâde Mehmed
ler İçeri ve taşra mansıblarımda olan
Efendi, Fazıl Mustafa Paşa’nm bir suçti
ocak ağalarımı istediğiniz gibi tebdil ve
olmadığını, asıl kötülüğü kendilerinin
tağyir edip, gün geçmez ki cemiyetten
yapmış olduğunu beyanla fetva vermedi.
İstanbul şehrini berbad edip zengini fa
Âsiler bu defa (Silâhdar tarihi C: 2, S:
kir, fakiri zelil oldu. Ve bir alay iba
318-32) şeyhülislâmın azli için sadrıâzadullahın ırzlarım pâymal ve âleme rüsmı tazyik ettiler. Neticede Debbağ-zâde
vav eylediniz. Yoksa size dünyada Ce
azledilerek sabık Rumeli kazaskeri Er
vap verir yok mu? Bundan sonra bu fe ■
zurumlu Seyyid Feyzullah Efendi şeyhül
na hallerden el çekip hayır duamı ala
islâm tâyin edildi. Bu arada Fazıl Mus
sınız, yoksa bedduama uğrarsınız » .
tafa Paşa'nm katlinden de vazgeçildi.
Yeniçeri ağasının öldürülmesi
Sefere hareket edilmesine dair
padişahın hati-ı humâyutıu
Sipah ve yeniçeriler azgınlık hare
ketlerinde bulunup etrafa hükmederken
İstanbul'da askerin zorbalığı netice
bunlara yeniçeri ve sipahilerden bir ta
si bir takım nizamsızlıklar cereyan et-=' kım elebaşılar önderlik etmekteydi. Ele220ÎÎ
başılar ortadan kaldırıldığı takdirde, as
kerin zaptu ıaptınııı daha kolaylıkla te
mini mümkündü. Zorba elebaşılarda)', ocak ihtiyarları da memnun değildi. Onun için ocak ihtiyarları, yeniçeri ağası
Harputlu Alı Ağa’ya, zorbabaşılarm en
mühimini olan Fetvacı Hüseyin ile Hacı
Ali'nin öldürülmesini tavsiye edip bu hu
susta kendisine yardım vaadinde bulun
dular. Fetvacı Hüseyin yeniçeri ağasının
niyetinden haberdar oldu ama, yeniçeri
ağası bir fırsatına düşürerek onu öldür
dü. Fakat bu defa yeniçeriler ayaklana
rak ağaları Harputlu Ali Ağa’yı katledip
fski yeniçeri ağası Cerrah Mustafa Pa
şa'vı zorla yeniçeri ağası yaptılar.
Sadrıuzam Siyavüş Paşa’nın katli
ı
Yeniçeri Ağası Harputlu Ali Ağa ö l
dürüldüğü sırada yeniçeri ve sipahiler
muazzam bir kalabalık halinde Atmeyd&nında (Sılâhdar tarihi C: 2, S: 328ı
toplanmışlardı. Asker heyecanlı vaziyet
teyken zorbabaşılardan Hacı A li’nin ka
labalığı veziriazam aleyhine tahriki sü
ratle tesir ve neticesini gösterdi. Ve birdeııbire * veziriazam dedikleri Abaza'yı
istemeyiz» sesleri yükselerek silâhlı şe
kilde sarayına yürüdükleri görüldü.
Dehşetli bir hay huyla ilerliyen bu kala. balıktan büyük bir grup yolda defterda rın konağını basıp hasırına varıncaya
kadar yağmaladılar. Silâhlı kalabalığın
büyük kısmı sadaret konağı önüne gel
diği sırada vakit ikindiyi gösteriyordu.
Konak kuşatılırken Siyavüş Paşa kapı
ları kapattırdı Dışarıdaki kalabalık,
kendisini sadrıâzamlıkta istemedikleri ve
mührü teslim etmesi için bağırırlarken
sadrı âzamin yanında bulunan devlet er
kânı ile ulema, saraya gidip sancağ-ı
şerifi çıkarmak suretiyle bu kalabalığı
dağıtma teklifinde bulundu ise de. S i
yavüş Paşa birkaç, gün önce padişahın
kendisine -s sen de bir zorbasın » demiş
olduğunu beyanla, hükümdarın kendisi
ni tutmama ihtimaline işaret etti. Ve
kendi ayağımızla tuzağa düşmekten ise
burada kadere razı olduğunu belirtti.
Dışarıda tüfenkler atıldığı ve « mührü
gönder yoksa evini yakarız s sesleri yük
seldiği halde Siyavüş Paşa içeri gelen âsilerin mümessiline iki defa mührü sa-
Sultan ikinci Süleyman
( Kapıdağlı serisinden )
bahleyin padişaha teslim edeceğini b il
direrek bu hususta ısrar gösterdi. Vakit
ilerleyip ortalık kararmaya yüz tutarken
âsiler padişaha müracaatla Özi muhafızı
Bozoklu Mustafa Paşa’m n sadaretine, o
nun İstanbul’a gelişine kadar Nişancı İs
mail Faşa’m n vekâletine (Silâhdar tari
hi C: 2. S: 331) dair hatt-ı humâyun al
mışlardı. Bu hâtt-ı humâyunu Siyavüş
Paşa’ya gönderdikleri zaman mühr-ü h u
mâyunu şeyhülislâm vasi ta siyi e zorbala
ra yolladı.
Mührün alınması ile Siyavüş Paşa'nııı sadrıâzamlığı ortadan kalktığına gö
re meselenin halledilmesi ve kalabalığın
dağılması gerekirken, netice bu şekilde
tecelli etmedi. Kalabalığın büyük kısmı
Siyavüş Paşa’m n sarayının etrafından
çekildiği halde zorbabaşılardan Hacı Ali
«Abaza’nın kanını içmeden rahat olmam»
diyerek beş altı bin kişi ile orada kaldı.
Mührün tesliminden sonra devlet erkânı
ile ulema da Siyavüş Paşa’m n sarayın
dan ayrıldığı cihetle, daha birkaç ay ön
ce asker reisleri tarafından zorla sadrıâzamiığa getirilmiş olan bu adam kendi
başına kalmış oldu. Siyavüş Paşa, devlet
erkânının da kendisini terkinden sonrj
2207
'
ölümün pek yaklaştığını görerek : «Be
nim işim Allaha kaldı. Ekmeğim size he
lâl olsun, hizmet bu kadar olur, gidebi ■
len gitsin» deyip maiyetine de izin verdi.
Bundan sonra elli kadar kölesiyle otur
duğu binanın harem kapısı önüiıe geçe
rek kendisini müdaafaya çalıştı. Fakat
bu kadar kalabalıkla bağa çıkması m üm
kün değildi. Nihayet bir yeniçerinin göğ
sünden vurmasını müteakip diğerleri il
lerine üşüşüp parçaladılar. Ondan sonra
da binaya girerek insan ve eşya ne bulliularsa yağmaladılar. Müverrih Silâhdar
( C: 2, S: 33) bu hususta şöyle diyor:
« Harem kapısını kırıp içeri girerek na
zenin gün görmedik kızlar, cariyeier ve
evlâdları tutup esir gibi çekip üzerlerin
deki mücevher ve dibalarını soyup ar
kalarına birer aba ve kebe, başlarına b i
rer peştemsi Örtüp yalınayak bu hakaret
ile dışarı çıkarıp giderlerdi. Erazil b ir
birlerine ; «birader götürdüğün nedir? »
diyenlere, s cariyedir» ; «nereden al
dın? s diyenlere de «Abaza palankasın
dan çıkardım, hoşça ve güzelcedir» d i
yerek yüzlerini açıp çiçeklerini okşayıp
iitihar kesbederlerdi. Hattâ zevcesi, Köplülü Mehmed Paşa kızı bir dindar müiâhham hatun idi; bayılıp düşmüş, kimi
küpeleri için kulaklarını koparıp kilime
koyup alıp giderken, bazı akraba ve n i
metiyle perverde olmuş kimseler; « bre
kâfirden eşed kâfirler, burası Malta adası mıdır? bu hakareti kâfirce kâfir b i
le etmez » diyerek ellerinden aldılar, O
gutlarını, kızlarını, cariyelerini bulduk
ları yerlerden cebren ve nicelerini de
kırkar ellişer kuruş vererek kurtardılar».
Yağlıkçı Emir’in sancağı meselesi vc
zorbaların ortadan kaldırılması
Veziriazam Siyavüş Paşa öldürülün
ce yeniçeri ve sipah zorbaları tam mâr.asiyle gemi azıya alıp evvelâ ocak için
deki mühim mevkileri kendi aralarında
paylaşmaya başladılar. Zorbabaşılardan
Hacı Ali kendisini yeniçeri ağası, Deli
Pirî sipah ağası, Tekeli Ahmed silâhdar
ağası tâyin ettiler. Ne yazık ki bu zoraki
ve kendiliklerinden tâyinleri, İkinci S ü
leyman içinden hınç duyarak dişlerini
gıcırdatmasına rağmen tasdik zorunda
kaldı.
Bu tayinlerden de sonra meydanlar
da ve konak önlerinde asker topluluğu
kalmadığından dükkânlar açıldı. Lâkin
dükkânların açıimasiyle zorbaların yağ
macılığa başlamaları bir daha tekerrür
etti. Bir alay zorba sipah ve yağlıkçılar
çarşısını yağmaya başladı. Dükkânlar
yağmalanırken canı fevkalâde yanan es
naftan yağlıkçı Emir ismindeki şahıs bir
sırığın ucuna beyaz bir mendil bağlıya
rak :
<— İntikam almak isteyen, ümmet-i
Muhammed’den olan sancak dibine gel
sin»
Diye bağırmaya başladı. Maruz k a l
dıkları yağma ve taarruzlardan yüreği
yanık ve şaşkın vaziyette olan esnaf bu
nu hakikî sancağ-ı şerif zannederek al
tına koştu ve gayet kısa zamanda beş
altı bin kişi toplanıverdi. Yağlıkçı Emir
bir sancaktar gibi önlerine düşüp iler
lerken herkes sancak altına davet edili
yor ve dükkânını kapatan bu grupa ilti
hak ettiğinden kalabalık büyüyordu. Bir
müddet sonra on iki bin kişiyi geçen bu
insan seli Bab-ı humâyundan geçip saray
avlusuna doldular. Bu arada kapıcılar
kethüdası Seyvid İbrahim Ağa'yı parçaladılar. Sarayın, Ortakapısı önüne gel
dikleri zaman kapıcılar burasını sıkıca
kapadılar. Kalabalığın, kapıyı açın diye
zorlamasına kapıcılar, padişahtan izin
almayınca açamıyacakları mukabelesinde
bulundular. Bu sırada (Silâhdar tarihi C:
2, S: 336) kalabalığın şöyle bağırdığı ve
sancağ-ı şerifin çıkarılmasını istediği görüldü :
«— Elaman padişahım, eşkiya elin
den elaman ! Bir âdil ve gayyur padişah
sın, hakkımızı hak et, şerlerinden bîtâb
kaldık, çoluk çocuğumuz dağıldı, avret
oğlan bizim değil, mal ve emlâkimiz git
ti, ırzımızı yıkıp rüsvay ettiler. Bu vilâ
yet gâvur memleketi değildir. Ölüm ü ih
tiyar ettik. Sancağ-ı şerifi ihsan buyu
run ,eşkiyayı kıralım ; ya biz burada öliirüz, veya sancağ-ı şerifi çıkarınzs .
Padişah önce bu kalabalığın velvele
sinden korkup telâşlandı. İhtimal bunla
rın kendisini hal’ edeceğinin zannetmiş
ti. Hakiki maksatlarının zorba takımını
ortadan kaldırmak olduğunu, bunun için
sancağ-ı şerifin çıkarılmasını istedikleri
ni öğrenince telâşı zail oldu. Bu sırada
220i!
**
|
sarayda devlet erkânından kimse olma
dığı gibi, halkın başında da mühim bir
şahsiyet mevcut değildi. Padişah deı-hal
devlet erkânı ve ulemayı saraya davet
etti. Yağlıkçı Emir ile birlikte gelmiş
olan halk, gecikildiğî takdirde zorbaların
silâhlanarak kendilerini kıracağından
korktuklarından sancağ-ı şerifin bir an
Öncc çıkarılmasını istiyorlardı. Saraydan
avluda toplanmış halka başlarında işbilir kimseler bulunmadığı hatırlatılınca,
etrafa koşturulan habercilerin gayretiyle,
zorbalar yanında bulunan Şeyhülislâm
Seyyid Feyzullah Efendi ve Rumeli ka
zaskeri Koca Feyzullah Efendi hariç ol
mak üzere ulemadan birçok kimseler
Yağlıkçı Em iı'in yanma getirildiler. Bu
arada halkın toplanıp saraya girdiğini
duyan zorbalar saraya adamlar göndere
rek sancağ-ı şerifin çıkarılmasını önle
mek istediyse de bunlar halk tarafından
tanınarak ya kaçırıldı veyahut da öldü
rüldüler.
Nihayet bahçe kapılarından geçip sa
raya dâhil olan hükümet erkânı, u le
ma reisleri, ocak ihtiyarlan padişahın da
huzuru ile yapılan toplantıda sancağ-ı
şerifin çıkarılmasına karar verdiler. Bu
arada bir de «cümle eıazil-i eşkiyamn
katli caiz ve malı helaldir» diye senet
hazırlayıp imzaladılar. Karar ve senedin
tanzimini müteakip saııcağ-ı şerif sara
yın olta kapısı üzerindeki bedene dikil
di ve : ^zorbalara karşı sancağ-ı şerifin
çıkarıldığı, ümmet-i Muhammed’den olamn sancak altında toplanması» husu sunda tekmil kapıkulu sınıflarına ve hal
ka haberler gönderilip ilânlar yapıldı.
Yağlıkçı Em ir’in arkasında toplanan
halk sancağ-ı şerifin çıkarılması için uğ
raşırken, bu hareketi casusları vasıtasiyle önlemeyi? muvaffak olamıyan zorba
lar ilk partide beş yüz kişilik silâhlı bir
kuvvetle şehirliyi basmak istedilerse de,
harekete geçecekleri sırada sancağ-ı şe
rifin çıkarılmış olduğunu öğrenince şaşı
rıverdiler. Lâkin yine de küstahça icraa
ta teşebbüsten geri kalmadılar, Zorbabaşılardan Deli Piri, şeyhülislâm, kazas
ker, hattâ sadaret mührü yanımızda, bun
lardan kuvvet alarak hükümeti biz ne
den teşkil etmiyelim düşüncesine kapı
larak Tekeli Ahmed’in sadnâzam, ken
disinin sadaret kaymakamı ve Hacı A li’-
ııin de yeniçeri ağası olmasını teklif etti.
Lâkin Den Piri ııin böyle kendiliğinden
hükümet kurma teşebbüsü zorbaKr ara
sında biie tam bir tasvip yaratamadı.
Bilhassa sekbaııbaşı ile kul kethüdasının
sancağı şerif altına koşması Deli Pirî’nin
teşebbüsünü alt üst etti. Zorbaların en
azılılarından olan Hacı A li’nin, sancağ-ı
şerif altına giden yeniçerileri yoldan çe
virmek üzere harekete geçişi az daha
hayatını kaybetmesi neticesini verecekti.
Siyavüş Paşa’ııın öldürülmesi üzerine
zorla yeniçeri ağalığını ele geçirmiş bu
lunan Hacı Ali kaçıp Ağa-kapısına gir
mek suretiyle ölümden kurtuldu ama, yi
ne de çılgınca şeyler düşünmekten geri
kalmadı. Nitekim, Silâhdar tarihinde (C:
2, S: 340) kaydedildiğine göre, oııuıı et
rafında kalmış olan zorbalar son defa
akdettikleri meşveretlerinde : «Kâh pa
dişahı indirelim küçük biraderi Sultan
Alîmed'i iclâs edelim, kâh Sultan Mus
tafa’yı oturtalım dediler. O gazaplıdır
cümlemizi k-rar dediler ve bazıları Ta
tar hanını getirelim al-i Osman tahtına
oturtalım ve cümle şehzadeleri ve saray
halkını kıralım» diye konuştukları gibi
padişahın birkaç defa istetmesine rağmen
mühr-ü humâyunu da göndermediler.
Sancağ-ı şerifin altına koşanlar bir
hayli olmakla beraber zorbabaşılar da
henüz yalnız kalmış değillerdi : yine de
etraflarında epeyce adam vardı. Beri ta
rafta hâlâ bir hükümet başkanı yoktu.
Bu noktaya bir kişinin ehemmiyetle par
man basması üzerine nihayet sadaret
kaymakamlığına getirilmesi kararlaşmış
olan İsmail Paşa sadnâzam tâyin edildi.
İsmail Paşa’nın sadaretinin fiiliyata in
kılâp etmesi üzerine Şeyhülislâm Feyzul
lah Efendi. Rumeli kazaskeri Feyzullah
Eıendi ile Anadolu kazaskeri ve İstan
bul kadısı azledildiler. Debbağ-zâde
Mehmed Efendi tekrar şeyhülislâmlığa
getirildi.
Bu tâyinler yapıldığı sırada vakit
ikindiyi geçmişti. İhtimal, hem vaktin
geçmesi, hem de kan dökülmesine mâni
olunmak istenmesi sebebiyle bu kalaba
lıkla zorbaların üzerine yürünmedi. Zorbabaşılara yeni memuriyetler verilmek
suretiyle topluluklarının iyice sarsılıp
bozulması hedefi güdüldü. Nitekim yeni
çeri ağası ilacı Ali'ye Bosna eyâleti, si2209
pahîler ağası Deli Pirî'ye Bursa sancağa,
silâhdar ağası Tekeli Ahmed'e Karesi
sancağı tevcih edilerek derhal tâyin edil
dikleri yere gitmeleri bildirildi. Zorba
reisleri padişahın bu fermanı üzerine tam
mânasiyle şaşırıp perişan vaziyete düş
tüler. Zira tâyin emirlerinin tebliği m ü
teakip etraflarındaki adamları dağılmış
kendileri yalnız kalmıştı. Buna rağmen o
«ece saray etrafında sıkı emniyet ted
birleri alındı. Meselenin hal yoluna gir
mek üzere olduğunu gören halk ise pa
dişahın isteği dola.vısiyle dağılıp evleri
ne gitti.
Saray avlusunda toplanışı takib eden
birkaç gün zarfında evvelâ Deli Pirî, son
ra Tekeli Aiııned ve Hacı Ali yakalanıp
öldürüldü ; bunların arkasından da ikin
ci derecedeki zorbalar temizlendi (Mart
2683) .
VENEDİK CEPHESİ
Dördüncü Mehmed'in son zamanla
rında Venedik ve Avusturya cephelerin
de mağlûbiyetler birbirini takip ettiğin
den mütemadiyen toprak kaybına uğranılmaktaydı. Nitekim daha önce belirtil
diği üzere Mora'nın kaybını müteakip
Venedikliler Atik yarımadasına atlamış
lar ve Atina şehrini de almışlardı. A ti
na düşünce Mora serdarı Divrikli Meh
med Paşa İstefe (Teb) ye çekilmiş b u
lunuyordu.
İkinci Süleyman zamanında üç m u
harebe cephesinden ilk defa Venedik
cephesine yeni serdar tayini yapıldı. Di v .
rikli Mehmed Paşa’mn yerine, Şam Trablusundan mâzûl olup İstanbul’da oturan
Arnavut Koca Halil Paşa tâyin edildi (31
aralık 1637) . Koca H alil Paşa serdar o-
lunca selefi D ivıikli Mehmed Paşa vc
'Savda muhafızı vezir Şahin Mustafa Pa
şa'va yeni serdarın maiyetine girmeleri
i;in emirler gönderildi.
Koca Halil Paşa, Venedik cephesi
serdarlığma tayini İstanbul’daki kapı
kulu askerlerinin zoraki cülus bahşişi
talepleriyle hâzineyi tamtakır hale ge
tirmelerinden biraz önceye rastladığı ci
hetle bir miktar harb levazımından baş
ka beş yüz keselik akçe Venedik cephesi
serdarının emrine tahsis edilebildi. Bu
arada Ağriboz muhafızı için de İstanbul’
dan (Silâhdar tarihi C: 2, S: 313) bir
miktar yeniçeri sevkedildi. Ayrıca 1638
□cağının ilk günleri zarfında tersaneye
yirmi adet firkate inşası hususunda ta
limat verildi.
Venediklilerin
Ağriboz muhasarası
1088 senesinde
Yunanis
tan tarafında Venediklilerin
büyük kuvvetler tahsisi su
retiyle yüklendikleri yer Ağribez adası oldu. Bir takım
hazırlıklardan sonra Anabolu'dan kalkan (10 haziran)
düşman donanması Ağriboz
sularına ilerledi. Silâhdar
tarihi (C: 2, S: 381) müelli
fine göre bu donanmada 62
kalyon,
54 adet Venedik,
Malta ve Papa
çektirmesi
(kadirga), 6 tane mavna, 18
adet tsklavan firkatesi mev
cut olup yardımcı gemiler iMora yarımadasını ele geçiren Venedikliler Gördös ıe donanma mevcudu iki yüz
( Korintltos ) u kolayca zaptctınişlerdi (Kicaut’dan) gemiyi
geçmekteydi.
Bu
2210
büyük donanma Kandiye'ııin son m ü
kuvvet yolladığı takdirde bir düzensizlik
dafii olan Amiral Morosini'nin ermin
olabileceğini beyan etti ve ilerde gereği
deydi.
ne göre hareket edeceği bildirildi.
Venedikliler, temmuzun 16 sında k a
Amiral Morosini bu arada papaz k ı
raya beş bin kişilik kuvvet çıkardı. M ik
yafetine soktuğu bir casusu adadaki
tarlarının az olduğu intibaını vererek
Türk kuvvetleri halkında malûmat edin
Türkleri kale ve metris dışına çekmek
mek üzere Ağriboz'a göndermişti. Ağriistedilerse de muvaffak olamadılar. Er
boz muhafızı vezir Çelebi İbrahim Paşa
tesi gün tabiyeleriııi değiştirerek karaya
bu adamın casusluğunu bizzat sezip yakıı-k bin kişilik kuvvet 50 balyemez. 18
kalatttı ve Venedikliler hakkında bir
hayli bilgi sahibi olduğundan elinde m ev havan topu çıkardılar ve kale ile varo
şunu dairen madar kuşattılar. Gayeleri
cut askeriyle bir takım tedbirler almaya
koyuldu. Venedik donanması Ağriboz s u adanın tamamını zaptetmek olduğu ci
hetle buna göre tedbir ittihazına koyul
larına geldikten sonra bunlardan ayrılan
maktan geri durmamakta idiler. Donan
20 gemi Girit'in Kandiye limanı önüne
ma üstünlüğü Venediklilerde olduğu ci
giderek. Kandiye muhafızı Zülfikar Pahetle adanın istedikleri kıyısına ilerle
şa’nın asker tarafından katledilmiş ol
mekte müşkülât çekmiyorlardı.
masından istifade etmek istediyse de hiç
bir şey yapamadan geri döniip geldi, Ve
nedik donanması nihayet 14 temmuz 1688
Arnavut kuvvetlerinin ihaneti
de Kızılhisar boğazında göründü.
Çelebi İbrahim Paşanın gayreti ve
Ağriboz’u zaptetmek için gelen düş
ona bağnlık gösteren askerin metanetle
man kuvveti hayli kalabalıktı. Buna m u
kaışı koyması sayesinde çarpışmalar esas
kabil Çelebi İbrahim Paşa’nın emrindeki
itibariyle kalenin varoş kısmında cere
asker adanın müdafaası için kifayetli sa
yan etmekteydi. Lâkin eldeki mahdut
yılamazdı. Üstelik mağlûbiyetler devam
kuvvetlerle uzun müddet dayanılması
ettiğinden askerin maneviyatı da bozuk
kolay değildi. Çelebi İbrahim Paşa vazi
tu. Disiplin ve maneviyatta zafiyet gös
yetin nazikliğini seraskere arzediııce H a
terilirse Ağriboz da elden çıkabilirdi.
lil Paşa, Arnavut Mustafa Paşa’mn k u
Binaenaleyh fedakârca davramlması ge
mandasında üç bin Arnavut askeri yol
rekmekteydi. İbrahim Paşa bu noktalan
takdir ettiğinden, maiyetin
deki
kumandan, alaybeyi,
yerli kulu
ağaları,
Mısır
kuvvetleri kumandam ve da
ha bazı kimseleri toplıyarak.
onlara durumun ehemmiyet
ve nezaketini izahtan sonra
hisierine hitab ederek kendi
lerini heyecana getirdi ve
(Silâhdar tarihi C: 2. S: 383)
canla başla
çalışacaklarına
dair söz aldı. Bundan sonra
Venedikliler daha karaya
çıkmadan önce kale dışında
müdafaa tertibatı aidi. Bu aıada serdar Koca Halil Paşa’daıı
düşmanın
karaya
çıkmasından önce iki bin k i
şilik süvari
kuvveti istedi.
Halil Paşa ise, Mora'daki
mağlubiyetler dolayısiyle as
kerin maneviyatının bozuk Venediklileriıı muhasarasında bulunan Ağriboz kale
luğunu işaretle, perakende sine Osmanlı imdat kuvvetlerinin girişi (Ricaut’dan)
2211
ladı. Bunlar birkaç gün sonıa kalenin
Hayırlı kapı tarafına bayrak dikerek :
«— Biz cenk etmeyiz, kalenin kapı
sını açın, dışarı çıkalım ; yoksa geri dö
ner sizinle doğuşürüz*» dediler. Çelebi
İbrahim Paşa bunlara kâh Türkçe, kâh
Arnavutça nasihatlar ettiyse de tesir h â
sıl olmadı. Nihayet gece karanlığından
istifade ile çıkıp gitmelerine (Silâhdar
tarihi C: 2, S: 336) ruhsat verdi. Fakat
bunların çıkıp gitmelerine imkân hâsıl
olmadan düşman vaziyetten haberdar ol
duğundan fırsattan istifade niyetiyle ka
leye yaklaştı. Venediklilerin bu hareketi
kaleden çıkış yapan üç yüz serdengeçttnin fevkalâde gayreti sayesinde bir teh
like mevzuu haline gelmeden atlatıldı.
Bundan bir müddet sonra İbrahim
Paşa yeniden yardım isteyince Serdar
Koca Halil Paşa oğlu Tırhala Sancak
Beyi Mehmed Paşa ile üç bin Arnavut
askeri yolladı. Bu ikinci parti Arnavudun hiyaneti birincisinden baskın çıktı.
Kumandanları Mehmed Paşayı öldüren
Arnavutlar düşman tarafına geçtiler. Bu
hiyanet üzerine kalenin varoşu düştü ve
muharebe esas kale kısmına teveccüh
etti.
Kalenin sıkıştırılması
Kırk günlük bir mücadeleden sonra
varoş düşüp de muharebe kale kısmına
intikal edince muhafız Çelebi İbrahim
Paşa müdafaa için gayet güzel tedbirler
aldı. Kalenin deniz tarafına beş oda ye
niçeri ile Avionya ve Seiânik sancakları
askerini ve bir miktar sipah serdengeçtisi, Mahmud Paşa kulesine Ohri ve Yanya sancakları askerini, Kanlı tabyaya bir
oda yeniçeri ile bir miktar sipah ve si
lâhdar serdengeçtisi, Yalı-kapısına bir
oda yeniçeri, Su-kulesine bir oda yeni
çeri, Dizdar-kapısma iki oda yeniçeri ile
Elbasan sancağı askerlerini yerleştirip
kendisi sıkışan yere yetişmek üzere ih
tiyatta kaldı. Venedik kumandanı Morosini’nin iyi ve tecrübeli bir kumandan ol
duğunu nazarı itibara alan Çelebi İbra
him Paşa hasmımn isabetli bir muhasara
plânı tatbik edeceğini düşünerek onun
daha fazla dövmesi muhtemel kısımlara
fazla kuvvet ayırdı. Ayrıca kale dahilin
de çıkacak yangınları söndürmek üzere
halktan ve eslilerden müteşekkil ekipler
teşkil etti.
Venedikliler bütüıı kuvvetleriyle ka
leye yüklendikleri ve şiddetli bir top a!eşine devam ettikleri cihetle ort günlük
bombardıman sonunda kale duvarları y ı
kıldı. Gündüz çarpışan asker geceleri y ı
kılan yerleri tamir ve hendekleri temiz
lemekle uğraşıyor böylece fevkalâde
gayret gösterilerek dayanılıyordu. İbra
him Paşa mütemadiyen etrafı dolaşıyor
ve askerlerine gayret ve metanet telkin
ediyordu. Bu arada bir elçi gönderen
Morosini teslim teklifinde bulundu. Çe
lebi İbrahim Paşa, askerlerinin bir kıs
m ının «biz bu ateşi ne zamana kadar çe
keceğiz? Iziıı ver ne olacaksa olsun* de
mesine rağmen teklifi reddetti. Manevi
yatı bozulan bir kısım askerini gayrete
getirmek için uğraşırken Mahmud Paşa
kulesi tarafında hücuma geçen Venedik
lilerin burada kalenin beden başlarına
bayrak diktiğini öğrendi. Derhal o kısım
da mukabil hücuma geçerek düşmanı
bayrak diktiği yerden söküp attığı gibi
beş biıı kişilik de zayiat verdirtti.
Muhasaranın kaldırılması
Çelebi İbrahim Paşa’nm durumu çok
iyi plânlayıp gayretli davranması saye
sinde kaledeki askeri de, halkı da onun
gibi gayretle çalıştı. Yıkılan yerlere top
rak taşımak üzere torba yapmak için as
ker ve halkın bezden her türlü eşyasın
da faydalanıldı. İbrahim Paşa, Venedik
ordusunun durum ve niyetlerini Morosini'nin yanında kâtiplik edeıı İstefeli bir
Rum gencinin babasından öğreniyor ve
buna göre hazırlıklı bulunuyordu. A yrı
ca Venedikliler arasına casus göndermek
ve esir yakalamak suretiyle düşmana ait
bilgi ediniyordu. Venediklilerden kaçan
iki Fransız askeri ertesi gün deniz ve
kara tarafında üç koldan taarruza geçi
leceğini haber verdi. İbrahim Paşa der
hal taarruza geçilecek sahaları takviye
ederek gerekli tertibatı aldı. Düşmanın
taarruzu zayiatla püskürtüldüğü gibi
düşman gemilerinin limana girişine ka
dar hareketsiz davranılıp sonra top ateşı açılmak suretiyle gemilerinde de
hasarlar meydana getirildi. Kaleyi alamıyacağını anlıyan Venedikliler nihayet
2212
muhasaranın yüz onuncu günü kuşatma
yı çözerek çekildiler (30 ekim 1688 - 5
muharrem I10C) .
Venedikliler bu muhasara esnasında
32 biıı havan 150 bin top mermisi atıp
36 bin kantar barut harcamışlar ve 23
bin ölü vermişlerdi. \enedik kumandanı
Morosiııi Ağriboz’dan çekilirken Çelebi
İbrahim Faşa'ya (Silâhdar tarihi C: 2,
S: 35) bir adem göndererek şunları söyIetnıişti :
«— Hizmet ancak böyle olur. Padi
şah ekmeği nelâl olsun ; dini ve efendisi
uğruna böyle çalışmak gerek. Devlet-i
Osmaniyedc Köprülü oğlu ¿hm ed Paşa
dan sonra müdebbir adam gelmez der
dik ; siz onlardan daha çok hizmet etti
niz. Efendine haber gönder ki, Ağriboz
kalesini kırmızı çuhadan dikilmiş k ılıf
içine kovsun. Artık bir düşman daha zaler bulamaz. Sana hediye gönderirdim,
ancak aramızda düşmanlık var. Lâkin
ahdim olsun ki resmini yaptırıp cümle
kırallara göndereyim?.
Avlonya kalesi ve körfezinin durumunu
gösterir eski bir kroki (Ricaut'dan)
sevkedildi ise de Venediklilerin deniz
den faaliyete koyulmaları üzerine zahi
renin teslimi mümkün olmadı. Bundan
müteessir olan müdafiler ise kaleyi vire
ile testim ettiler ( Mart 1690 ) .
Dalıııaçya ve Arnavutluk kıyılarının
durumu
Avlonya hâdisesi
Dördüncü Mehmed zamanında Adri yatik kıyılarında bazı yerleri zaptetmiş
olan Venedikliler, bu tarafta arazi zaptı
işini bir köşeye bırakmış değillerdi. B u
ralarda yine faaliyetlerine devam edip
yeni topraklar ele geçirmeye uğraşıyor
lardı. Maamafih 1688 ve 1689 yıllarında
buralardaki çalışmaları pek semereli sa vılamazdı.
Bcııefşc kalesinin Venedikliler
tarafından zaptı
Venedikliler Mora yarımadasını is
tilâ ettikleri zaman Türkleriıı elinde yal
nızca Benefşe kalesi kalmıştı. Mora'nın
güneyinde uzanan üç yarımadadan en
doğudakinin doğu kıyısında bulunan Beuefşe (Monemvasia) kalesi iki defa m u
hasaraya maruz kaldı. Kara ve denizden
tatbik edilen ikinci muhasarada Vene
dikliler hayli sıkı davranmaktaydı. Benefşe’yi kurtarmak ve muhasırlara za
hire yetiştirmek üzere deniz birlikleri
Avlonya sancak beyi iken Rumeli
beylerbeyliğine tayin ile Macaristan se
ferine iştiraki emredilmiş olan Arnavut
Küçük Cafer Paşa bu mıntıkanın eli si
lâh tutar adamlarını toplayıp gidince,
Arnavut âsilerinin bunu Venediklilere
bildirerek kendilerine vardım vaadinda
bulunmaları üzerine, Venedikliler gele
rek Avloııya’yı zaptettiler.
Bu vaziyet karşısında Avlonya’nııı
istirdadına memur edilen Koca Halil
Paşa civardaki sancakların kuvvetlerini
pm rinde birleştirerek Avlonya üzerine
yürüdü. Durumun aleyhlerine inki
şaf ettiğini ve kale düştüğü takdirde kı
lıçtan geçirileceklerini anlıyan Venedik
liler muhasaranın otuzuncu gününün ge
cesinde kaleden çıkıp firar ettiler (4
mart 1691) . Buradan çekilirken etrafa
yerleştirdikleri lâğımları ateşliyerek Avlonya’da fazlaca tahribatta bulunmuş ol
dular.
I.EHİSTAN CEPHESİ
Dördüncü Mehmed zamanında oldu ğu gibi İkinci Süleyman’ın padişahlığı
yıllarında da Lehistan cephesinde gerileme vuku bulmadı. Lehler bütün gayret-
2213
lerini Poclolya topraklarını istirdada has
retmiş bulunuyor ve bilhassa eyâletin
merkezi olan Kamaniçe'yi almaya çalışı
yorlardı. Kamaniçe iyi biı- şekilde müaafaa edildiği gibi Kırım Tatarlarının akınlariyle ¿aman zaman sarsılmaları,
bunlaruı başar;sizliğinin başlıca âmiliydi.
İkinci Süleyman tahta geçtiği zaman
Kırım Hanı Selim Giray’a kılıç, kürk ve
hatt-ı hümâyun gönderildiği zaman, m ü
verrih Silâhdar (C: 2, S: 353) tabiriyle,
yeni padişahın talihini yoklamak üzere
Bucak Tatarları ile Nogaylardaıı mürek
kep otuz bin kişilik kuvvet toplıyarak
ikinci oğlu Azamet Giray emrine verip
Lehistan üzerine sevketmiştîr. Azamet
Giray Kamaniçe yakınından Lehistan arazisiııe girerek Lemberg önlerine kadar
ilerlemiş, bazı palanka ve kale varoşla
rına hücumlar yaparak tahriplerde bu
lunmuş, baz; yerlerde toplar zaptetmiş
ve nihayet bir çok ganimet ve esirler
toplıvarak Kırım'a dönmüştür ( Nisan
16S8 ) .
Azamet G iray ’ın muvaffakiyeti
Kamaniçe'yi zaptetme emelinden bir
türlü vazgeçmeyen Leh Kıralı Jan Scbieski 1638 yazında bir lıayli kuvvet topIıvarak Kamaniçe önüne geldi ve şehri
dört tarafından sarıp muhasaraya başla
dı. Kamaniçe büyük sayıda kuvvetlerin
tehdidine maruz kalınca Özi 'muhafızı
Bozokhı Mustafa Paşa ve Kırım H anı
nın oğlu Azamet Giray buranın im dadı
na yetişmek üzere harekete geçtiler. A¿amet Giray daha öııce davranıp K a
maniçe yakınlarına gelince Leh kuvvet
leri iki ateş arasında kalmamak için ka
lenin önünden biraz çekildi. Lehlere kar=ı hücuma geçen Kırım kuvvetleri onla
rı magiüp ederek geriye sürdü. Bu arada
Litvanya hatmam emrindeki kuvvetlerle
geldiyse de Azamet Giray onu da mağ
lûp etti. Hattâ Lehlere karşı bir üçüncü
muvaffakiyet daha kazanarak Kamaniçe'y.e uzanan tehlikeyi böylece defetmiş
oldu. Azamet Giray’m muvaffakiyetle
rinden sonra Bozoklu Mustafa Paşa da
Kamaniçe önüne yetişti. Fakat Lehler
çekilmiş olduğundan Özi muhafızının
çarpışmasına lüzum kalmadı. Kaleyi er
zak, mühimmat ve paraca takviye eyle
dikten sonra (Silâhdar tarihi C; 2. S:
37ii) Mustafa Paşa kışlamak üzere 8abadağı'na. Azamet Giray da Kırım'a
döndü.
Lehlerin sulh teşebbüsü
I.ehliler senelerden beri bütün kud
retleriyle uğraşmalarına rağmen Kama
niçe'yi alamamışlardı. Burasını alam a
dıktan başka harb yüzünden Kırım kuv
vetleri memleketlerinin hayli içerlerine
kadar girmekte ve bu yoldan da bir
hayli zarara uğramakta idiler.. Bilhas
sa cu halin onlarda bir yılgınlık mey
dana getirmesi gayet tabiî idi. Silâhdar
tarihinde (C. 2, S: 427) kaydedildiğine
göre; Leh askerleri altı yıldan beri harp
lerde mağlûp olduklarını, memleketleri
nin bilhassa Tatar hücumları yüzünden
zararlar gördüğünü beyanla elçi gönde
rilip sulh talebinde bu'unlmasını iste
mişlerdi. Askerlerin bu tazyiki kargısın
da Leh Kıralı Kırım Hanı Selim Girşy.'a
bir elçi göndermişti. O sırada Kili'de
bulunan Selim Giray Lehlerin sulh ar
zusunu İstanbul'a arzetmişti. Bunun üzerine İstanbul'dan Selim Giray’a veri
len talimatta, şayet sulh niyetleri sami ■
mi ve k afi ise. selâhiyetli kefillerinin
alınması bildirilmişti.
Hâdiselerin cereyan tarzından anla
şıldığına göre. Lehlerin sulh için Kırım
Hanının tavassutunu rica edişleri sami
mi olmayıp bir oyalama taktiğinden iba
retli. Zira daha ünce mukaddes ittifaka
giımiş olan Rusların bu sırada birden
bire Kırım üzerine yürüdükleri görüldü.
Elçiye. Lehlerin dönekliğinden ve sözle
rine itimadın caiz olmadığından (S ilâh
dar tarihi C: 2, S: 432) bahsetmiş olan
Selim Giray, bunun, harekâtı gevşetme
arzusu olabileceğini sezmişti. Rus taar
ruzunu öğrenince elçiyi Kili kalesine
hapsederek süratle K ırım ’a gitmesi üze
rine, Lehlerin bu teşebbüs veya oyun
ları böylece akamete uğramış oldu (M a
yıs 1689) .
Bundan birkaç ay sonra Lehler Ka
ma:: içe üzerine yürümüşler ( Ağustos
1689 ) , Kamaniçe muhafızı Kahraman
Paşa bunlara şiddetle karşı koymuş, ay
lıca kalenin yardımına başka Kuvvetle
rin de geldiğini duyunca çekilip gitmiş
lerdir.
2214
RUSLARIN KIRIM'A TAARRUZU
Valııız on altıncı asırda değil on ye
dinci as-ıda da uzun müddet Türklerle
muharebe etmekten çekinmiş olan Kuş
lar, 1683 Viyana bozgunundan sonra ar
tık yavaş yavaş eskisi gibi düşünmemeve, yani Tüıkierden çekingenlik duyma
maya başlıyorlardı. Bilhassa Viyana boz
gununu takip eden yıllar zarfında Osmanlı ordusunun Macaristan ve Mora'da
¿İst üste mağlûbiyetlere uğrayarak top
rak kaybetmesi. Rusların Osm anlılar aieyhiııe Batılı devletlere yaklaşmasına
yol açmış, daha doğrusu onlara bu ce
sareti vermiş oldu,
Ruslar Batılılara yaklaştığı sırada,
evvelâ eskiye nisbetle daha cesurca ko
nuşmaya, basit tarafından da olsa Os
m anlIlardan bazı taleplerde bulunmaya
başladılar. Nitekim Dördüncü Mehmedin hal'indeıı bir sene önce Rus elçisi
padişah tarafından kabul edildiği (14 n i
san 1646) zaman Çarın bir mektubunu
sunmuştu. Çar bu mektubunda, Rus tüc
carların emniyetle gidip gelmelerini, Ta
tarların Rusvaya tecavüz ettirilmemesini.
Osmanlt tersanesinde çalıştırılan kırk
Rus kazağının parasız olarak salıveril
mesini. Kırını hududundaki Tuzla’nm
kendilerine (Silâhdar tarihi C: 2, S: 238)
bırakılmasını, Kus elçisinin Ortodoks
Rum Patriği ile görüşüp Fener Patrikha
nesinde dua etmesine müsaade olunma
sını rica etmekteydi. Dördüncü Mehmed,
bu isteklerden Tuzla’mn terki meselesi
hariç diğerlerini müsait karşılayıp müsaadekâr davrandı. Osmanlı hükümeti
nin böyle yumuşak davranması üç mü ■
lıim hasmm arasına bir dördüncüsünün
karışmasını önlemek içindi. Fakat Osıııanlı hükümeti böyle yumuşak ve uy
sal davıanmasiyle Rusların mukaddes it
tifaka girmeleri önlenmiş olmadı. Bilhas
sa Lehlerin tesir ve gayretiyle 1686 yılı
içinde Ruslar da ittifaka dâhil oldu.
Lehler Rusların hasmı olmakla be
raber onları bu ittifaka sokmaya çalış
malarının sebebi, Tatar akınlarını kendi
üzerlerinden uzaklaştırmak içindi. Zaten
Ruslar ittifaka girerken Kırım üzerine
yüklenmeyi va’dediyorlardı. 1687 yılında
Ruslarla Lehler arasında vuku bulan
ikinci anlaşmada bilhassa bu gaye göze
tilmekteydi.
Rusların K ırım üzerine yürümesi
Kırım Hanı Selim Giray 1683 yılı
içinde harekât icabı Tuna deltasındaki
Kili'de bulunduğu sırada Rusların büyük
bir ordu ile Kırım'a yürümekte olduğu
nu haber alınca büyük bir heyecana k a
pılarak derhal Kili'deıı harekete geçti
(lo Mayıs 1689) . Gece gündüz mütema
diyen yol almak suretiyle ilerliyen Se
lim Giray altı günde Ur-Kapı (Prekop)
berzahı ağzına ulaştı.
Ikivüz bin kişiyi bulan Kus ordusu
Prekop berzahı istikametine yürürken
12 veya yirmi bin kişilik bir kuvvet de
yarımadanın doğu tarafında tabii köp
rü gibi uzanan daracık bir şerit halin
deki arazi üzerinden Kefe've doğru (Si
lâhdar tarihi C: 2, S: 440) sevkedilmişti.
Silâhdar tarihi müellifinin kaydına na
zaran, üçvüz bini bulan bu Rus ordusun
da iki bin adet top mevcutmuş. Ur-Ka^ı
(Prekop) berzahına yedi saatlik mesafe
deki «Kara Yılga s mevkiine kadar gel
miş olan Kuşlar muvaffak oldukları tak
dirde Kırım Rus işgaline düşeceği için
tehlike cidden büyüktü. Binaenaleyh
fevkalâde cesaret, metanet ve gayretle
muharebe edilmesi gerekiyordu. Sevilen
bir şahsiyet olan Kırım müftüsü Tatar
askerine bir hitabede bulunarak, onla
rın hislerini galeyana getirdi.
Tehlikeyi kavrıyan ve fedakârlık
duyguları kamçılanmış olan Kırım aske
ri cidden şecaatle muharebe etti. Çarpış
maların ilk güııü, onbeş yirmi kat ara
banın bir araya toplanmasından meyda
na getirilmiş maniayı Tatar askerinin aş
ması ve bu arada 24 adet de top zap
tetmiş olmaları Rusların maneviyatım
sarstı. Ayni yerde mücadele bir hafta k a .
dar daha devam etti. Bu müddet zarfında Huşlar bir lıayli zayiat verip sarsıl
mıştı. Kalabalık ordunun ezilip k a ç ırt
ması elbette kolay değildi. Onun için Se
lim Giray birkaç günlük çarpışmadan
soııra 10 haziran 1689 da Ur-Kapı ber
zahı ağzına çekildi. Ruslar buraya kadar
geldilerse de at, su ve yiyecek bulmak
ta fazlaca güçlüğe maruz kaldıklarından
taarruza cesaret edemeyip geri çekildi
ler. Rııs çekilişi üzerine takip hareket-
2215
¡erinde bulunan Tatarlar bu sırada da
Ruslaıa zayiat verdirdiler. Esas büyük
kel bu hale m arı« kalırken Kefe'ye yü-
rümek isteyen ko) da mağlûp edilip geriye çevrildi,
AYUSTt RYA CEPHESİ
Uördüncü Mehmed zamanında oldu
ğu gibi İkinci Süleyman zamanında cLi
cephelerin en ehemmiyetlisi Avusturya
cephesi idi. Avcı Sultan Mehmed’in son
zamanında Macaristan’ın mühim bir kıs
mı elden çıkmıştı. Süleyman, padişah oIunca elbette her şey birdenbire değişip
düzelmedi. Esasen Avusturya cephesinde
düşman aleyhine hemence bir inkişaf
beklemek esasen yersizdi. Zira, saltanat
değişikliğini temin eden kapıkulu ocak
ları, beri tarafta işleri bitince esas vazi
felerinin başına dönmemişler. İstanbul'
da zorbalığa girişmişlerdi. Ordunun Pe
tervardayırdan Belgrad’a çekilmesi üze
rine düşman yalnızca buralarda suratla
ilerleme kolaylığına mazhar olmakla
kalmamış, Macaristan’da dayanmakla
devam eden kalelerle. Slovenya ve H ır
vatistan'daki Osmanlı topraklarında da
bir panik havasının esmesine âmil ol
muştur.
Szolnuk. Eğri, Lîpve, İstolni -Bdgratl’ııı düşman eline geçmesi
Ordunun muharebe ettiği sahadan
hayli gerilerde kalmasına rağmen da-
yanmakta devanı eden kaleler nihayet
düşüp teslim olmaya başladı. Bu kale
deki müdöfileri perişan hale sokaıı âm il
lerin en başında açlık geliyordu, Lipve
ve Szolnok kaleleri bunun pek fazla acisim çekmediyse de, Eğri ve İstolni-Belgrad müdafileıinin hali hakikaten y ü
rekler acısı idi. Düşmana sekiz ay müd
detle döğüşerek karşı koyan Eğri müdafileri, açlıktan o kadar perişan hale
geldiler ki at ve ağaç kabuklarından baş
ka ölülerinin etlerini yemek mecburiye
tinde kaldılar. Eğri’dekilerin yarısı a ç
lıksan öldü. Bu arada kaleden çıkıp düş
mana müracaatla hıristivanlığı kabul edeııler oldu. En nihayet vire şartı ile
Eğriyi düşmana teslim ettiler (Aralık
1687) . İstolni Belgrad müdafilerinin ha
li de Eğri'dekiler gibi feci idi. Yalnız
burayı kuşatan düşman kumandanı içeıdekileri açlıkla teslim almayı kurmuş ol
duğundan muharebe ihtiyacını bile his
setmedi. Burada da kaledekilerın bir
kısmı açlıktan ölüp gitti. Neticede îstolni Belgıad’da dört aylık bir dayanmayı
müteakip vire ile teslim oldu (Mayıs
1G38) .
Bu arada Tamşvar beylerbeyi Gürcü
İbrahim Paşa kaledeki muhafızlara ezi
yet ettiğinden bunların hepsi birden avaklanarak İbrahim Paşa’vı öldürdüler.
Bu hâdise üzerine. Rumeli'de kışlamak
ta olan valilerden Diyarbekir Beylerbe
yi vezir Cafer Paşa Tamşvar Valiliğine
tâyin edildi.
Yeğen Osman Paşa’nın serdar
ta.yin edilmesi
Istolni Belgrad (Stuhveisseburg) kale
sinin onyedîr.ci asır sonunda yapılmış bîr
resmi (Rieaut’dan)
Siyavüş Paşa ölmeden önce Avus
turya cephesinde serdar sıfatiylo Hazi
nedar Haşan Paşa bulunmakla beraber,
vaziyetin karışıklığı ve askerin kifayet
sizliği dolayısiyle Belgrad'da hemen he
men hareketsiz gibi oturmaktaydı. N i
şancı İsmail Paşa Sadnâzam olup zor
balar da temizlenince cephe işlerine d ik
2216
ı
ı
katler çevrilebildi.
Fakat ne yazık ki
Avusturya cephesi gibi pek mühim bir
yere iyi bir serdar tayin edilmedi. İs
mail Paşa, lfl mart 1688 de topladığı bir
mecliste, kendisinin merkezde kalması ve
Avusturya cephesine bir serdar tayini
hususunda karar aldı. Neticede de Ru
meli Beylerbeyi Yeğen Osman Paşaya
vezaret tevcih edilerek Haleb Valiliğiyle
serdar nasbedildi. Selefi Hazinedar Ha
şan Paşa ise Anadolu Beylerbeyliğine
nakledildi.
Bir zorba iken paşalığa yükselmiş ulan Yeğen Osman Paşa, evvelce saruca
ve sekbanları yanında olduğu halde Siyavüş Paşa ile birlikte Çırpıcı Çayırına
kadar gelmiş, fakat İstanbul’a girmiyeı-ek bilâhara Kosova’ya gitmişti. Burada
bulunduğu sırada maiyetinde onbin ki
şilik (Silâhdar tarihi C: 2, S: 354) sarıca
ve sekban vardı. Daha sonra Yağlıkçı Enıir’in sancak meselesinden sonra bazı
zorba takımın da İstanbul’dan kaçıp ken
disine iltihak etmiş olduğu cihetle adanılarının sayısı daha çok artmıştı.
Bunlar kendisini etrafa kafa tutmaya
teşvik ettikleri gibi etrafa zulmetmekten
de geri kalmıyorlardı. Bu disiplinsiz kim
selere istinat eden ve zorba tabiatından
hâlâ iyice sıyrılamamış olan Yeğen Os
man Paşa etrafı dinlememeye ve bazı
tâyinler yapmaya başladı. Kendisini da
ha kuvvetli ve em'-Ti hissedebilmek için
dayısı Deli Veli’yi Rumeli Beylerbeyi ta
yin etti. Kethüdası Mustafa'ya da Kara
man Valiliği verip Anadolu’dan levend
toplamak vazifesiyle İstanbul’a gönderdi.
Ayrıca buna verdiği talimatla da, bu ka
dar askerle cepheye gidemiyeceğîni, ya
veziriazamın gelmesini veyahut da m üh
rü lıumâyunun kendisine verilmesini
bildirdi. Kısacası zor ve tehdit yoluyla
sadrıâzam olmak istemekteydi. Bu talep
te bulunurken bir taraftan da kalkıp Sof
ya’ya kadar geldi.
Cephe vaziyeti gayet nazik durum
lar arzettiği halde serdar tayin edilen adam memleket davası yerine kendi kud
ret ve mevkiini yükseltmek için uğraşı
yordu. Bu vaziyet karşısında sadrıâzam
Nişancı İsmail Paşa onu serdaıiıktaıı az
lederek Hazinedar Haşan Paşa’yı ikinci
defa serdar tayin etti. Yeğen Osman" Pasa'nın Anadolu’ya geçmesinin büyük ga
ileler çıkmasına yol açacağını hesaplıyan sadrıâzam ona Bosna Valiliğini, da
yısı Deli Veli’ye de Hersek sancağının
tevcih edildiğini, memuriyetine gitmedi
ği takdirde üzerine kuvvet sevkedileceğini bildirdi.
Sadrıâzam in azli ve Yeğen Osman
Paşa’m n zorla serdarlı ğı elde clnıesi
Sadrıâzam Nişancı İsmail Paşa'nı;!
niyeti Yeğen Osman Paşayı ortadan k al
dırmaktı. Onu serdarlıktan azledince et
rafa emirler göndererek kendisini kıs
kıvrak bağlamaya çalışıyordu. Bu sırada
Anadolu’da eşkıyalık hareketleri görül
mekteydi. Yeğen Osman Paşa ile alâkası
bulunan veya ona güvenen bazı kimseler
Ankara ile Eskişehir arasında zorbalık
ediyor ve adam öldürüyordu. Sadrıâzam
İsmail Paşa, gerek Yeğen Osman Faşa’ııın yanındaki sarıca ve sekbanların azı
lılarını, gerekse Anadolu’daki zorbaları
ortadan kaldırmak suretiyle tam bir asayiş teminini gözetmekteydi. Lâkin bu
niyetlerinin tahakkukuna imkân bulama
dan mevkiinden oldu. İsmail Paşa sadııâzam ‘ ayin edildiği zaman Debbağ-zâde
Mehmed Efondi'nin şeyhülislâmlıkta kal
masını istememişti. Bundan dolayı sadrı âzama hasım kesilen Debbağ-zâde, İsma
il Paşa’nın muhaliflerinden rüşvet m u
kabili bazı işlere karışan padişah hocası
Arab-zâde Abdülvahab Efendi ve Darüssaade Ağası ile işbirliği etti. Bunlar u le
madan kendilerine taraftarlık edecek jdamlar bularak sadrıâzamm azli için ça
lıştılar. İsmail Paşa’yı. cenk ahvalinden
habersizlik ve garazkârlıkla itham etmek
suretiyle padişahın gölünden düşürdüler.
Müverrih Silâhdar Fındıklık Mehmed Ağaııın (C: 2, S: 359) ifadesiyle, «sadedi!
ve çevrilen hilelerden habersiz» olan pa
dişah İsmail Paşa'yı azlederken yerine
kimin geçmesinin münasip olacağını da
bu ulema heyetine sordu. Onlar da boğaz
muhafızı Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa’yı tavsiye ettiler. Neticede 2 mayıs
1688 de nıühr-ü lıumâyun Nişancı İsmail
Paşa’dan alınarak Bekri Mustafa Paşa’ya
verildi.
İsmail Paşanın sadaretten ayrılması
Yeğen Osman Paşa ile zorbaların işine
yaradı. İsmail Paşa Anadolu’daki zorba
ların ortadan kaldırılması ve Rumeli’de
2217
gittirdi. Buııdan eşkiya ve zorba takımı
fevkalâde memnun oldu : hattâ Anadolu'
da 201'ba reislerine bir takım, memuri
yetler bile verildi. Yanında un iki bin ki
şilik sarıca ve sekban bulunan (Silâhda:'
tarihi C: 2. S: 364) Yeğen Osman Paşa
ise. kendi üzerine gelecek nefir-i âm da
ğıtılınca Bosna’ya gitmeyi reddedip ser
darlımı zorla elde etmek için doğruca Be-'gıad'a yürüdü. Düşmanla çarpışmak Çi
zere asker toplamakla meşgul olan Serdar
Hazinedar Haşan Paşa. Yeğen Osman Paşa’nın önünden güçlükle kaçıp kurtuldu.
Celâlilikten yetişme olan Yeğen Osman
Paşa yine Celâli halinde serdarlığı elde
ediyordu. Haşan Paşa kaçınca serdarlı k
kürkünü giyip kılıcını kuşanan bu ada
mın yaptığı hareket İstanbul’da duyulun ca hükümet yeni bir belâ ile uğraşmamak
için mecburen onun serdarlığını tasdik
etti.
Badeıı marşrafı Ludwig
( A Magyar Nemzet Tortenete'den )
Belgrarfın «[den gitmesi
Osmanlı devlet erkânı zorbalarla uğ
raşır. bazı erkân birbirinin ayağının ai ■
tına karpuz kabuğu kar ve nihayet Celâ
de Yeğen Osman Paşa’nın yakalanmadı
li ruhlu bir adam serdarlığı zorla eld'J
ve sekbanlarının dağıtılması için her iki
tarafta da « ııefîr-i âm » askeri toplat ■ ederken düşmanlar boş durmuyordu. Osmanlı ordusunun Şikloş mağlûbiyetinden
mıştı. Bekri Mustafa Paşa ise, kendisini
sadarete getirenlerin tesiriyle Anadolu
beri daha kolaylıkla ilerleme imkânına
ve Rumeli’deki ııefîr-ı âm askerini dakavuşmuş bulunan AvusturyalIlar niha
yet Belgrad önüne kadar gel
miş bulunuyordu. Yeni hü
kümdar
İkinci
Süleyman,
ecdadından İkinci Murad’m
«Belgrad üngürus vilâyeti
nin kapısıdır.»
dediği m ü
him beldenin kaybı haberini
alacaktı.
AvusturyalIlar Belgrad'a
doğru ilerlerken,
müverrih
Raşid’in (C: 2. S: 55) *hain-i
din ve devlet»
diye tasvir
ettiği, cephe kumandanlığın
dan ziyade eşkiya reisliğin
de kabiliyeti olan Serdar Ye
ğen Osman Paşa düşmanın
karşısına bizzat çıkmadı. O
sırada şehrin
doğusundaki
Vraçar ovasında bulunan Ye
ğen Osman Paşa. Bavvera
Oııyedincî asır sonunda Belgrad şehri ve kalesi
elektörü Maksim ilyen ve Ba
( Ricaut’dan )
den margrafı Ludwig kumaıı-
22IS
dasındskı elti bin kişiyi mütecaviz Avus
turya ordusu Zemun sahrasına konduğu
zaman şehir halkından hiç kimsenin firar
etmemesi için sıkı emirler verdikten Seksarci'lı İbrahim Paşa’vı Belgrad muhafızi:ğma, Öküa-öktüren Ahmed Paşa'vı ka ■
ledeki askerin kumandanlığına tayin et
tikten sonra Belgrad önünden çekildi.
AvusturyalIlar 1 şevval
1099 (30
temmuz) gecesi Sava üzerindeki Çinge
ne adasına, oradan da Belgrad yakasına
geçerken. îstolni Belgrad muhasarasın
dan kurtulup gelmiş olan Zağarcıbaşı O s
man Ağa ada karşısındaki bir mahalden
vamnda’ıîi bir miktar yeniçeri ile düşmanın geçişini önlemek istedi. Yeğen Os
man Paşa’nın Semendre’ye gittiğinden
haberdar olmayan bu askerler serdarın
kendilerine ”ardım edeceğini zannediyor
lardı. Fakat bu ümit boşa çıktığı gibi Os
man Ağa ve emrindeki yeniçerilerin ço
ğu şebid düştü. AvusturyalIlar Zemuıı
sahrasında iken Belgrad’ın hıristiyaıı hal
kı düşmanla gizliden anlaşmış ve beri ta
raf? geçişi fevkalâde kolaylaştırmıştı. Bu
sırada müslüman halkın hâli hakikaten
m ü t h i ş bir perişanlık arzetmekteytii.
Korku ve dehşet içinde kalabalık küttü
ler halinde etrafa koşuşuyor ve Tı>.na’cski gemilere can atıyorlardı. Müverrih Raşid’e göre. gemilere dolan kadın erkek
ve çocuklar sekiz bin kişiyi geçmekteydi.
Bunlar şehrin biraz ilerisindeki Fethülislâm palankasına geldikleri sırada on
bin kişilik bir kuvvet yollarını kesip m al
larını ellerinden alarak kendilerini öl
dürmek istedi. Bereket versin ki o sıra
da Töküli İmre'ye bağlı bir miktar M a
car askerinin Fethülislâırra gelmesi bun •
lan soyulup öldürülmekten kurtarıp YidınT
e kadar gelmelerini sağladı.
AvusturyalIlar Belgrad varoşuna dâ
hil oldukları zaman önlerine gelen Tiirıi
halkını öldürüyor ve pek şiddetli dav
ranıyorlardı, Serdar Yeğen Osman Paşa
kaçmış olduğundan. Sava’yı aşması gibi
şehri kuşatması da engelsiz denecek şe
kilde cereyan etti. Silâhdar tarihinin (C:
2, S: 363) kaydına göre 2 şevval (ayni
eserin 373 ünı'ü sayfasında muhasaranın
12 şevvalde başlayıp 29 gün devam etti ği ve şehrin 12 zilkadede düştüğü yazılı
dır) yani 31 temmuzda başladı. Belgrad'da kalaıı kifayetsiz miktardaki asker ca-
Belgrad’ın müttefiklerce muhasarasından bir görünüş
( Macarca «A Magyar Nenızel Türtenetc» adlı eserden )
2219
saret ve metanetle muharebe etmekle be
raber tabyasız ve yalın kat duvarlar ge
risinde bulunduklarından ve dışarıdan da
hiçbir vardım gelmediğinden pek ıızun
müddet dayanamadılar. Şehri nehir ve
kara tarafından tam mânasiyle ve sıkı
bir şekilde kuşatan AvusturyalIlar en n i
hayet, müverrih Raşid’e göre 23 ağustos
ta, Silâhdara göre 4 eylülde iç kaleyi dc
raptederek şehre hâkim oldular. Belgrad’ı aldıkları zaman Rumeli Beyler
beyi Öküz-öldüren Ahmed Paşa, Seksard'lı İbrahim Paşa, Kul-kethüdası Receb Ağa ve şehir ayanından birkaç kişi
hariç diğer Türkleri kadın ve çocuklar
da dâhil olmak üzere tamamen kılıçtan
geçirdiler.
Belgrad'm muhasaraya maruz kal
ması Osmaıılı devlet merkezinde telâş ve
heyecana sebep olmuştu. Acele civardan
asker toplanarak Belgrad'm imdadına gi
dilmesi için etrafa emirler yazıldı. Fakat
bu işe de lâyık olduğu ehemmiyeti ver
meyen Yeğen Osman Paşa'nm gevşek
davranması yüzünden Belgrad’a hiçbir
imdat kuvveti gönderilemedi. Esasen ser
darın kendisi Önce kaçtığı Semendre'de
de durmamış, Niş'e çekilmişti. Semen clre’d e asker bulunmadığını farkeden Avusturyalılar Belgrad’dan sonra orasını
da ( tarih-i Raşid C; 2, S: 59) almışlardır.
Osm aıılı h üküm e tinin sulh için elçi
yollaması
Belgrad'm muhasarasından önce bile
AvusturyalIların
ilerleyişleri Osmanlı
devlet merkezinde endişe yaratmakta ol
duğu cihetle, bir sulh yoklamasında bu
lunulması uygun görülmüştü. Tarih-i Raşid’deki (C: 2, S: 60) ifadeye bakılırsa,
böyle bir yoklamaya girişilirken, F ran
sızların AvusturyalIlara hasmane durum
takınmış olmalarından ve Felemenklile
rin de tavassut va'dinde bulunmalarından
istifade edilmek istendiği anlaşılmaktadır.
Budin düştüğü zaman da Baden markgrafı Ludwig’e bir mektup gönderilerek
sulh için murahhas tayini istenmişse de,
AvusturyalIlar buna aldırış etmemiş, hat
tâ mektup götüren Osmanlı mümessilini
orada alakoymuşlardı.
Bu defa Viyana'ya elçi yollanırken
İkinci Süleyman'ın cülusunun tebliği de
ayrıca vesile ittihaz edilmekteydi. Osmanlı hükümetinin aldığı karara göre.
Türk elçisi imparator Leopold'a sulh tek
lif edecek, bunda muvaffak olunmazsa
padişah, sefere çıkacaktı.
Bu kararlan müteakip divan k âtip
lerinden Zülfikar Efendi Rumeli Beyler
beyliği payesiyle elçi tayin edildi. Divan-ı hümâyûn baş tercümanı İskerlet-zâde Aleksandr da onun yanma katıldı.
Elçi i l temmuz 1688 de (Silâhdar tarihi
C: 2, S: 3(36) hareket etti. Zülfikar E fen
di, Serdar Yeğen Osman Paşa'nın bulun
duğu Niş'e geldiği zaman Belgrad önün
deki Avusturya kumandanına mektup
yazarak geçiş müsaadesi istedi. Müsaa
denin gelmesini müteakip 29 ağustosta
Belgrad'a doğru yollandı. Osmanlı elçisi,
protokol meselelesi ve müttefikler ara
sındaki ihiilâfiar dolayısiyle Belgrad’da
üç ay bekletildikten sonra yoluna de vam edebildi. Nihayet Viyana’da 8 şubat
1689 da imparator tarafından kabul edildi.
Elçi Zülfikar Efendi'nin on cüz tu
tan mükâleme raporundan hulâsa etmek
suretiyle, elçinin seyahat ve müzakerele
rini anlatan Silâhdar tarihinden (C: 2, S:
652 - 668) öğrendiğimize göre; Avusturya,
Venedik ve Lehlilerden de murahhasları‘i
iştirakiyle sulh için müteaddit görüşme
ler yapılmıştır. Bu konuşmalarda O smanii heyeti işgale uğramış toprakları
nın iadesini istemediği halde, her üç dev let de henüz ele geçirmemiş oldukları
bazı yerler hakkında bile taleplerde bu
lunmuşla rdii-.
AvusturyalIlar seri halinde m uvaffa
kiyetler kazanmış oldukları cihetle elçi
lik heyetimize karşı istiskal göstermişler,
o sırada Fransızlarla muharebe etmele •
rine rağmen sulhe pek yanaşmamışlardır.
Hattâ heyete karşı sulhu kendilerinin is
temediğini, hedeflerinin İstanbul olduğu nu sSyliyecelt kadar ileri gitmişlerdir.
Zülfikar Efendi son görüşmeyi 11 hazi
ran 1689 da yapmış, kendisini Avustur
yalIlar bırakmıyarak dört sene hapiste
tutmuşlar, o da müzakere sonucunu ce
beci subayı Mustafa Ağa ile hüküm eti
bildirmiştir. Bu sulh denemesinin muvaifakiyetsizliğe uğramasından s o n r a
harb senelerce daha devam etmiştir.
2220
Tüköli İmre
Devletin büyük zararlara uğraması
neticesini veren bu harbin açılmasın»
sebep olanlardan Tököîi İmre, son za
manlarda Tuna kıyıları ve Vidin m uha
fazasına tayiıı olunmuştu. Harbin ilk y ıl
la n zarfında AvusturyalIlar bir takım
vait ve tehditlerle kendi taraflarına çe
virmek istemişlerse de, son zamanlarda
oııa pek ehemmiyet vermez olmuşlardı.
Maamafih yine de Tököli İmre’yi ele ge
çirmek istiyorlardı. Belgrad'm işgalinden
sonra AvusturyalIlar güney ve güney do
ğu istikametinde ilerlemelerine devam
ederken 8 bin kişilik bir kuvveti Tö
köli İmre üzerine şevkettiler. Tököli îm re 1638 ekiminin sonlarında altı bin k i
şilik askeri ve Vidin’de bulunan Bayezid
Bey kuvvetiyle müştereken bunlara kar
şı çıkıp mağlûp etti. Böylece Avustur
y a lIla r ın Tuna kıyısında daha fazla iler
lemeleri önlenmiş oldu.
Nefîr-i ânı yazılması
Cephelerin genişliği dolayısiyle as
ker kâfi gelmiyordu. Bunun için asker
den başka halktan da eli silâh tutanla
rın toplanmasına karar verildi ; yâni m ü
cadeleye iştirak umumi kütleye teşmil edilmig oluyordu. Halktan eli silâh tutan
ların hizmete alınması, yâni nefir-i âm
yazılması için Anadolu’daki eyâlet ve
sancaklara fermanlar yollanarak bunla
rın nevruzdan ( 22 mart } önce Edirne'de
toplanmaları bildirildi. Nefîr-i âm yazıl
ması için emir verildiği sırada Anado
lu’da huzuru bozan birçok eşkıya mev
cuttu. Herkes cepheye gittiği takdirde
bunların meydanı boş bularak ortalığı
büsbütün kasıp kavuracağı hesaplandı
ğından, hareketten önce tenkilleri uygun
görüldü. Böylece egkiyanm bir kısmı öl
dürüldü (Silâhdar tarihi C: 2 S: 378 ve
42) bir kısmı da nefir-i âm sarıca ve
sekbanları arasına karışarak cepheye
gitti.
K ırım Hatıı Selini G iray
Devletin pek sıkışık olduğu bugün
lerde Kırım Hanlığında Selim Giray b u
lunuyordu. Bu sırada İstanbul'da bazı fe
satçı kimseler Selim Giray’ın Osmanlı
Tököli îm ıe'nin yaşlılık devrine ait bir
resmi ( Ricaut’dan )
hükümetinin sıkışık durumundan istifa
de etmek istediğini ve istiklâl sevdasın
da olduğunu söylemekte, hattâ sadrıâzamı buna inandırarak endişeye şevketmiş
bulunmaktaydılar. Selim Giray bunu du
yunca çok müteessir oldu ve sadakatim
tekrar]ıyarak görüşmek için Edirne'ye
kadar gelmesine müsaade rica etti.
Selim Giray, Osmanlı devletine tam
mânasiyle sadık bir kimseydi. Ayni za
manda tehlikenin büyüklüğünü kavra
mıştı. Görünüşe nazaran, Kırım H anlı
ğının devamının da, Osmanlı İmparator
luğunun yaşamasına ve kudretini devam
ettirmesine bağlı olduğunu sezmiş gibiy
di. Hareketinden önce sadnâzama gön
derdiği mektupta : <sbu kış kıyamette
K ırım diyarında kalırsam Boğdan, E f
lâk ve geriye kalan Erdel memleketi ve
bütün Rumeli reâyası isyan edip Kara
deniz kenarlarına kadar yerleri alırlar.
Onun içindir ki, İslâmiyet gayretiyle K ı
rım'dan askerimizle çıkıp Bucak’ta kış
lamamız lüzumludur» diyordu. Selim G i
ray bu sözlerinde çok haklıydı. Lehistan
cephesinde toprak kaybına uğranılmamasmda Kırım lıların büyük rolleri olduğu
gibi Eflâk ve Boğdan’m da tepesinde bir
yumruk gibi Kırım Tatarları korkusu
vardı. Buna rağmen Erdel ve Eflâk’ta iç
ten içe düşmanla anlaşma hâdisesi ek
sik olmuyordu.
31 aralıkta Edirne’ye gelen Selim
2221
ğer bunun tedariki görülmezse ne taraf
tarınız olur, ne işinize karışır, ne de k ı
lıç takıp işinizde bulunurum» cümlesiyle
(Silâhdar tarihi C: 2. S: 406-411) bağ
ladı.
Bunun üzerine diğer erkân da ko
nuşma cesareti bulduğundan Yeğen Os
man Paşanın katli iğin fetva alındı. Ün
ce maksadını anlamak gayesi ile kendi
sine Kamaıîiçe kumandanlığı verilerek
hemen gitmesi için fermanı da gönde
rildi. Ungurus (Macar) serdarhğı Haleb
eyâleti ile Arab Receb Paşa’ya verildi.
Bu zat Selim Girav’ı ordugâhından alıp
Edirne’ye getirmeye mihmandar tâyin
edilmiş olan kimsedir. Arab Receb Pa
şa ayın ¿amanda Yeğen Osman Paşanın
tenkiline de memur edilmişti. Az sonra
padişah tarafından huzura kabul edilen
Selim Giray da bilâhare K ili’deki ordu
gâhına dönmüştür
(Şubat sonu 1689).
Bu sırada han’m memleketinde bulun
mamasından istifadeyi düşünen Ruslar
iıücuma geçmişlerse de o bunları hemen
ve kolayca önlemişti.
Avusturya'ya bir barış yoklaması için
gidon
Osmaniı
elçisi ve maiyetinin
s'jfiuk karşılanışı (Rîcaııt’daıı)
Giray burada bir ay kadar kaldı. Edir
ne'ye gelişinden bir hafta sonra devlet
erkânı, ulema ve kapıkulu askeri reisle
rinin hazır bulunduğu bir toplantıda
memleket işleri ve alınacak tedbirler gö
rüşülürken herkesin bildiği fakat açıkla
maya cesaret edemediği bîr noktaya par
mak bsstı. Bu, Yeğen Osman Faşa’nın
ssrdarlığj meselesiydi. Selim Giray, bu
aâamm mazisinden başlayıp harbetmeden Belgrad önünden kaçışma kadar ku
sur ve fenalıklarını saydıktan sonra, ko
ca bir devletin böyle bir adamın eline
kalmış olduğuna esefini müteakip «Ye
ğen Osman denince korkunuzdan yüreği
niz ağzınıza geliyor» dedi ve sözlerini «e
Yeğen Osman Paşa’nın öldürülmesi
Osmaıılı ülkesinden ayrılan önemli kale
ve şehirlerden Novigrad (Ricaut’dan)
Belgrad önünden muharebe etmeden
kaçan Yeğen Osman Paşa Niş’e geldikten
sonra orada da durmamış ve 29 kasım
1688 de kışlamak üzere Sofya’ya gelmiş
ti. Belgrad ve civarının elden gitmesine
sebeb olduğundan kabahati hayli büyük
olduğu halde. *şer' ile davam vardır, Asitaııe’;e giderimi diyerek cepheden uzaklaşmak, boylece muhtemelen büyük
kusurunu etrafa gözdağı vererek kapat
mak istemişti.
Eşkiya tabiatlı, cahil ve duygusuz
serdar İstanbul'a yürüme davasını tut
turduğu sırada Selim Giray’ın da işti
rak ettiği toplantıda serdarlıktan uzak
laştrılıp ortadan kaldırılması kararlaş
tırılmıştı. Bunun için evvelâ Kamaııiçe'ye tâyin emri gönderildi. Yeğen Osman
Pasa bu tâyini kabul etmedi ve levend
ve sekbanlarına güvenerek karşı koydu.
Yeni serdar A ıab Receb Paşa Sofya’ya
doğru ilerlerken etrafındakiler dağılma
ya başladı. En sonunda bin kadar adamı
ile Kosova ve ipek taraflarına kaçtı.
Bunlar da zamanla dağılmaya yüz tuttu
ğundan nihayet en yakın adamları, oğlıı
2222
dan kaçan veya sağ kurtulan askerlerle
Aiacaiıisar'a yeldi. Sofya'da bulunan Ikinci Süleyman bu mağlûbiyet haberini
ülıııca (Evlûl 1689) fevkalâde üzülerek
Aralı Reccb Paşa'nm seıdarlığı
yerinde oturamayıb ağlamaya başlamış
ve yiis’indıı olan adamlarına:
Avusturya'ya gönderilmiş olan elçi
cSir sadık kulum yok ki ortalığın
Zülfikar Efendi'den alınan mektuptan
ahvalini doğru söyleye» diye teessürünü
düşmanın sulhe yanaşmadığı anlaşılınca,
beyan etmiştir.
evvelce verilen karar gereğince padişa
Ömer Paşa ve Serdar Receb Paşa’hın sefere çıkması icap etti. İkinci Sü
ıan mağlûbiyetinin en başta gelen âm i
leyman 7 haziran 1689 da kapıkulu as
li ordunun disiplinsizliği, maneviyatının
keri ile (Silâhdar tarihi C: 2, S: 425) Ebozukluğu ve askerin sıkı bir şekilde
tıirne'dert hareket etti. İkinci Süleyman
çarpışmamasıydı. Serdarın yenilmesin
da ağabeysi Dördüncü Mehmed gibi m u
den sonra bu disiplinsizlik daha da art
harebe sahasına kadar ilerlemedi Soyfa'tı. hattâ kapıkulu efradının bir kısmı
öa kaiarak serdar Receb Paşa ileri git
bir iakım bahanelerle Sofya yolunu b i
ti. Karar ve hedef Belgrad'm kurtarılma
le tuttuysa da, muhalefete kalkışanla
sıydı.
rın idam edileceğine dair fetva alındı
Receb Paşa henüz Sofya'da bulundu ■
ğım duyunca geriye serdarın yanına
ğu sıralarda Bosna valisi Topal Hüseyin
döndüler.
Paşa, 15 bin kişilik bir Avusturya aske
rinin Visegıad (Vişgrad) önüne kadar
Niş’in düşmesi ve padişahın
geldiğini öğrenerek buna karşı çıkmış ve
Edirne’ye dönmesi
düşmanı mağlûp ederek (Taritı-i Eaşid
C: 2, S: ^9) geriye çekilmesini sağlamışOsmanlı serdarına karşı ümitlerinin
:ı. Topal Hüseyin Paşa bundan bir ay
fevkinde bir muvaffakiyet kazanmış okadar sonra, Avusturya işgaline düşmüş
lan AvusturyalIlar bu
galibiyetlerinin
ulan İzvornik
şehrini de kurtarmıştır.
meyvalarını toplamak için Niş üzerine
Bosna valisinin bu muvaffakiyetle
yürüdüler. Müverrih Silâhdar'm (C: 2,
riyle tabi’i iş bitmiyordu. Büyük işleı
S: 472), cenge aklı ermez, tedbir nedir
başarması icap eden şahıs serdarın kenbilmez bir adam diye tavsif ettiği Asab
disiydi. Serdar Receb Paşa Sofya’dan ay
Receb Paşa Niş önünde de mağlûbiyete
rıldıktan sonra ellibin kişilik bir kuvvet
uğradı. Esasen 24 Eylül 1689 günü düşle Niş'e geldi. Ağırlık ve topları burada
bırakıp (Silâhdar tarihi C: 2, S: 459) sü
vari kuvveti ile Alacahisar üzerinden
Belgıad’a gitmekteyken AvusturyalIlar
Niş ordugâhını basmak istedilerse de za
manında yetişilerek tehlike önlendi. Bu
lirada Receb Paşa geri dönmüş, ordunun
piyade kısmını da bereberiııe almış bu
lunuyordu. Receb Paşa’nm idaresindeki
ordu Belgrad’a doğru ilerlerken Avus
turya kuvvetleri Pasarofga üzerine çe
kilmekteydi. Serdarın bunları takip için
ileriye gönderdiği vezir Ömer Paşa Senıendre civarında mağlûp olup perişan
hale düştü. Ömer Paşamın arkasından
ilerliyen Serdar Receb Paşa da, askerin
bir kısmının kaçması ve paniğin ordu
Suitan Kanunî Süleyman’ın
fethi için
nun büyük kısma da sirayet etmesi y ü
sefer yaptığı ve önünde vefat eylediği
zünden, Ömer Faşa'dan da fena vaziyete
Sigetvar kalesi de kaybedilen önemli
maruz kaldı. Top,
çadır ve ağırlıklar
yerlerdendi (Ricaut’dan)
düşman eline geçti. Muharebe sahasın
ve dayısı ile birlikte İpek'te yakalana
rak öldürüldü.
2223
man Niş önüne gelip de çarpışmaya baş
ladığı ¿aman asker arasında firara kal
kışanlar jic-rüldö. Düşmanın tazyiki ar
tınca kaçanların miktarı da çoğaldı, bu
arada kaçanların üzerine ateş açılarak
firarın dnü alınmak istendiyse de m ü
essir olmadı. Neticede
AvusturyalIlar
Niş’i aldıkları gibi bir çok top ve harp
malzemesine de kondular. Osmanlı as
kerinden beşbiıı kişi kaçarken Niş su
yunda boğuldu veya
köprüleri tutan
düşman tavafından öldürüldü.
Niş’in elden gitmesi mevcut şaşkın
lığı büsbütün arttırdı.
Askerin doğru
dürüst harp etmeden muharebe sahasın
dan kaçmakta olduğu hükümet erkânı
nın malûmu ' idi. Maneviyatın takviyesi
ve bozuk düzen giden işlerin düzeltilme
si kolay değildi. Bu vaziyet karşısında
Sadrıâzam Bekri Mustafa Faşa mesuli
yetten kaçmaya bakmakta ve serdarlı
nın yine Arab Receb Paşa’da kalması
nı istemekteydi. Fakat bir kısım erkâ
nın sadnâzamı suçlandırması ve bu hu
susta kendisi hakkında ağır sözler sarfetmeleri üzerine. Bekri Mustafa Paşa
nın serdar tayiniyle Sofya’da kalması
na, padişahın da
Filibe'ye dönmesine
karar verildi.
İkinci Sultan Süleyman’ın Filibeye
çekilmesi müslüman halkın maneviyatı
üzerinde çok fena tesirler yarattı. Pa
dişah giderken yollara dökülen halk ve
kendisini uğurlayan asker «bizi garip
koydun. Bizi
bırakıp nereye gidersin
padişahım, düşmana esir etmeye mi?s
diyerek ağlaşıyordu.
Padişah Filibe’de
de kalmıvarak İS Ekim 1689 da Edir
ne’ye geldi.
İkinci Süleyman Edirne yolunday
ken Sadrıâzam Bekri Mustafa Paşa pa
dişahtan izinsiz olarak (Silâhdar tari
hi C: 2, S: 479) Arab Receb Paşayı idam ettirerek Avusturya cephesi seraarlığına Mora muhafızı Arnavut Koca
Halil Paşa’yı tayin etti.
A vusturyalIların V idiıı ve
Ü sküp’e girmesi
Niş’in düşmesini takip eden günler
de Osmanlı ordusunun düzensiz, idareci
lerinin şaşkınlık içinde bulunuşundan is
tifade fırsatını kaçırmayan Avusturya
lIlar işgal sahalarını daha da genişletti
ler. Bu cümleden olarak Tuna havzası
na sarkan 20 biıı kişilik bir Avusturya
kuvveti ününe çılian Osmanlı askerini
mağlûp edip iki günlük bir muhasarayı
müteakip Y idin’i zaptetti. Avusturya or
dusundan başka bir kol da Niş'teıı gü
ney istikametine sarkıp Yardar nehri
nin yukarı vadisine kadar uzandı. Avusturya tahrikine kapılan Sırp tebaası
da artık onların âleti haline gelmekte
ve Sırplardaıı müteşekkil çeteler teşek
kül etmekteydi. Nitekim Sırp çeteleri
nin rehberliğiyle (Tarih-i Raşid C; 2.
S: 95) bir miktar
Avusturya kuvveti
Üsküp'e kadar
ilerleyip
şehre girdi.
Gerçi bunlar Üsküp’te iki günden fazla
kaiamadıvsa da, Sırp çeteleri Komanova, Kaçanik ve Eğridere taraflarına yeıleşmeve çalışmaktan ve harbin sonuna
kadar Sırbistan'ın diğer taraflarında da
faaliyette bulunmaktan geri kalmadılar.
Köprülii-zâde Fazıl M ustafa
Paşa’nın sadrıâzam tayini
Osmanlı ordusunun AvusturyalIlar
karşım da mağlubiyetinin en büyük se
bebi idaresizlik ve disiplinsizlikti. Sadrıâzam Bekri Mustafa Paşa bu hususta
(.anı bir muvaffakıyetsizlik göstermiş ve
işler daha kötüye gitmişti. Erkânın bir
kısmı onun ihmal ve zulmünden
de
bahsediyordu. Bekri Mustafa Paşa, or
du ve idarede düzen
yaratacak işler
yapacağına son
zamanlarda bir mâna
ifade etmeyen şeylere saplanmıştı. Bu
cümleden olarak. Yidin tarafında bulu
nan Tököli îmre’yi öldürmek suretiyle
AvusturyalIlarla sulh
yapacağını zan
netmişti. Bu gaye ile Tököli'yi yanına
davet etmişse de, uyanık davranan bu
adam Bekri’nin
tuzağına düşmemişti.
Velhasıl Bekri Mustafa Paşa sadarette
kaldıkça işlerin düzelebilmesi ihtim ali
nin mevcut olmadığı fikri umumileşmiş
bulunuyordu.
İkinci Süleyman Sofya'dan hareket
le Edirne'ye gelirken Tatar-pazarı’na
varıldığı sırada
Darüssaade
ağasının
gayreti ile Rumeli ve Anadolu kazas
kerleri
Şeyhülislâm
Debbağ-zâde’ye
giderek:
«— Allahtan
korkmaz ne zamana
kadar bu Bekri zalimin kılıcını
salıp
sadaretini istersiniz
Yarın kıyamette
2224
>
tan sonra hareket etti. Kendisinden, ön
ce, hastalığı dolay isiyle son muharebe
lere iştirak edemeyen ve hâlen iyileş
miş bulunan K ırım ham Selim Giray’ı
İstanbul'a yolladı. Ertesi sene Erdel ha
rekâtına iştirak edecek olaıı tatar as
kerinin başında oğlu Devlet Giray k al
dı. Selim Giray 4 Aralık 1690 da İstan
bul'a vasıl oldu.
Belgrad mıntıkası, hattâ Avusturya
cephesinin serdarlığma Diyarbakır beylerbeyisi Kemankeş Seyid Ahmed Pa
şa’yı bırakan KÜprülü-zâde Fazıl Ah:neci Paşa kapıkulu askeri ile yola çı
karak, Belgrad'dan
ayrılışından kırk
gün sonra İstanbul'a ulaştı (23 aralık
1690). Devlet erkânı, vezirler ve ulema
kendisini Davu.dpaşa’da karşıladı. Ayni
giiıı, ıısi'l gereğince,
seferden
dönen
sancsğ-ı şerif ve ocak halkım karşıla
mak üzer<5 padişah da Davudpaşa’ya gel
mişti. Fazıl Mustafa Paşa doğruca bu
radaki Mehmcd Paşa köşkünde” kendi
sine muntazır olan padişahın huzuru
na çıktı. Muvaffakiyetleriyle
milletin
yüzünü güldürmüş olan sadrıâzama:
«— 3e:hudar ol; yüzün ak, kılıcm
berrak, ekmeğim sana helâl olsun, ar
zum üzere hizmet eyledin, seleflerinden
birine böyle bir ulu gaza müyesser ol
madı*
Dedi. Sonra köşke karşı saf bağla
mış olan devlet erkânının önünde (Silâhdar Tarihi C: 2, S: 548) gülgûli çuha
kaplı samur erkân kürkünü çıkarıp sadnâzama giydirdi,
belinden
çıkardığı
ıııüccvherli hançeri beline takıp, başın
dan çıkardığı bir k ıt’a murassa pençe
sorgucu başına taktı, sonra:
- Ben mükâfat etmeğe kadir de
ğilim, Aüal) iki cihanda yüzün ak etsin»
diye dua etti. Tekrar üstüste iki h il’at
giydirerek sarayına döndü. Onu müte
akip veziriazam da alayla İstanbul’a gi
rerek usul icabı doğru saraya gidip Sancağ-ı Şerifi bizzat padişahın eline tes
lim etti.
gizli bir mektupta (İslâm AıısiplopediC: 4, S: 304) Viyana muhasarasına
muhalif olduğunu bildirmişti. Bozgunu
müteakip AvusturyalIlarla münasebetini
arttırdı, Apafi M ihal'in Avusturya
ile
münasebeti iki sene kadar müddetle
gizli ve askeri harekât dışında cereyan
etti. Fakat 1686 da yaptığı bir anlaşma
neticesinde
Avusturya
kuvvetlerinin
Erdel kıralım böyle davranmaya sevkeden âmil Türklerin Macaristan’da gerilemesiydi, Anlaşmanın yapıldığı yıl Avusturya
kumandanlarından
General
Caraffa Erdel’in bir kısmını işgal etti.
ı687 de ise Erdel tamamen Avusturya
işgaline maruz kaldı. Türkler bu sırada
gerilemekte devam ettiği ve Erdel ile
pek meşgul olamadığı cihetle Avustur
y a l I l a r cm buraya
külliyetli miktarda
kuvvet göndermek ihtiyacını peşinen
hissetmediler.
Bekri Mustafa Paşa’nm sadareti sı
lasında A_rab Receb Paşa’nın serdarlığınnı başlarında Erdel’e Osmanlı devle
tinin tebaası olduklarını hatırlatıcı mek
tuplar ve nihayet bir miktar tatar as
ker: gönderildi ama, bunlarla bir şey
yapılamazdı. Esasen bu sırada Erdel’de
altmışbin kadar (Silâhdar Tarihi C: 2,
S : 423) Avusturya ve Macar askeri var ■
di.
Fazıl Mustafa Paşa sadrıâzam ol
duktan sonra Erdel hâdiselerine alâka
gösterilmeye başlandı. Sadrıâzam, ser-
Erdel harekâtı
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'mıı
Viyana muharebesi sırasında Raab’da
kalmış ve çarpışmalara iştirak etmemiş
olan Erdel kıralı Apafı Mihal, bu sıra
da Avusturya imparatoruna gönderdiği
H eistcr,
222.9
A v u s tu ry a ord usu k u m a n d a n
la rın d a n (R ic a u t’d a n )
dar şifalı ile harekâta başlamak üze
reyken, bir kısım Erdel erkânının Tökoli İmre’yi istemesi üzerine, Fazıl Mus
tafa Paşa’nm
tensibi ile buraya kuv
vet sevkedildî, Kırk bin kişi}’i bulan bu
kuvvetin virmibin kişisi tatar askerin
den ibaretti. Tökoİi’yî Erdel kırallığma
r.asbetmek vazifesiyle yola çıkan kuv
vetler Silistre valisi Çerkeş Ahmed Paşa'nııı idaresinde (Silâhdar tarihi C: 2,
S: 504) olup maiyetinde Tököli’den baş
ka K ırım hanzadesi Gazi Giray ve E f
lak beyi Kostaııtin de vardı.
Erdel’e giren kuvvetler Avusturya
ve onlarla birlik olan Erdel kuvvetle
rini mağlûp etti. Avusturya ordusu ku
mandanı Heister ile AvusturyalIların
Erdel beyi yaptıkları Teleki esir a lın
dı. Hastalığına rağmen harbe iştirak
ten geri durmayan Çerkeş Ahmed Paşa
çarpışmalar
sırasında şehid (Silâhdar
tarihi C: 2. S: 525) düştüğünden yeri
ne K anije’de düşmana
yıllarca göğüs
germiş olar: Fındık Mustafa Paşa geti
rildi. Kazanılan muvaffakiyet ehemmi
yetli olmakla
beraber Avusturyalılfer
yeni kuvvetler sevketmekten geri kal
madı. Kont Caıafa idaresinde yeni kuv
vetler gelince, Osmanlı askeri ve Tököli İm ve geriye çekildi (Evlûl 1690).
Fazıl Mustafa Paşa Belgrad’dan İs
tanbul'a dönmeye
hazırlanırken Sivas
beylerbeyi Salahor Süleyman Paşa’yı
Erdel harekâtına memur ederek Tököii
Imıe'yi kıre.llık makamına oturtmakla
vazifelendirdi/ Yanına bir miktar Osmaıılı ve tatar askeri alan Süleyman
Paşa (Silâhdar Tarihi C: 2. S: 540. 549)
evvelâ Tamşvar'a giderek buranın va
lisi Büyük Cafer Paşa ile görüştü. Son
ra .yol üzerindeki Lıpve kalesini alarak
ilerlemeye
başladıysa da hastalanarak
ölmesi üzerine Erdel
serdarlığı Cafer
Pasa'\a verildi. Süleyman Paşa Erdel’e
girmek üzereyken Erdel beyi ikinci Apafi Mihal buradaki Tököii taraftarla
rını ortadan
kaldırmış olduğu cihetle
muvaffakiyet temini pek fazla güçleş
mişti. Bunun yanında AvusturyalIlar
Erdele ilâve kuvvetler sokmuşlar, üste
lik kış da gelmişti. Cafer Paşa onun icin bazı yerleri vurduktan sonra eyâle
ti olan Tamşvar’a döndü (Ocak 1691)
Selim G iray’m hanlıktan feragati
Hükümete
sadakatiyle dikkati çe
ken Kırım Hanı Selim Giray'm İstan
bul'a
ulaşmasından bir müddet sonra
Kırım'dan gelen bir mahzarda: «Mos
kof Çar; ile Leh kiralının ittifak ettig ,
başka hırıstiyanlardan da yardım alarak
Kırım üzerine yürüyeceklerinin
naber
alındığı» kaydedildikten sonra «sen İs
tanbul'da, oğlun Kırım askeri ile Erdelde, memleket boş, bir yerden im dadı
mıza gelecek asker yok; eğer hanlık saxa gerekse bir gün önce bu tarafa ge
lesin» denmekteydi. Selim Giray, bu ya
zı karşısında Kırım'da aleyhinde bir ha
vanın mevcut olduğunu, gittiği takdir
de öldürüleceğini düşünerek kendiliğin
den hanlıktan feragat etti. Ve onun tav
siyesi ile, Kamaniçe harbinde sol gözü
nü kaybetmiş olan ve o şırada Yanbo¡u'da oturan amcası Kerim Giray'm oğıu Saadet Giray
İstanbul'a çağrılanım
Kırım hanı yapıldı (6 Mart 1691).
Fazıl Mustafa Paşa’nın
malî tedbir ve ıslahatı
Memleket meselelerine iyi nüfus edebilen ve geniş bilgili bir kimse olan
Sadrıâzam Fazıl Mustafa Paşa İstanbul’a
döndükten sonra, malî meselelerle daha
esaslı şekilde meşgul oldu. Sefer esna
sında bile, hıristiyan tebaayı memnun
bırakacak ve yeniden müstahsil duru
ma geçmelerini sağlıyacak icraata yer
veren bu kıymetli devlet adamı, bu de¡a daha şümullü bir işe el attı. Mükel
lefleri hıristiyan tebaa olan Cizyeyi ye
ni esaslara bağladı. Reâyanın Ödeme g ü
cünü gözönüne alarak Cizyeyi üç kıs
ma ayırdı. Alâ, evsad ve edna adı ile
ayrılan üç sınıftan birincisine dahil olanlar dört,
İkinciler iki, aşağı kısmı
teşkil eden üçüncüler de (kitabımızın üçüncü cildinin 1461 inci sayfasında bu
nokta ile ilgili olarak Fazıl Mustafa ye
rine Fazıl Ahmed yazılmıştır. Cild ta
mamlanırken dahi gözümüzden kaçtığın
dan zamanında düzeltilememiş olan bu
dizgi hatasından dolayı özür dilerim) bir
şerifi altun, veyahut da bunların bede
line denk halis altun ve gümüş vere
cekti. Gerçi cizyenin üç sınıfa ayrılarak
tahsili ilk defa vuku bulmuyordu. Daha
2230
önce de İstanbul'daki cizye mükellefle
ri üç sınıfa
(Belleten, sayı: 3, sayfa:
C35) ayrılmıştı. Fazıl Mustafa Faşa bui:u bütün memlekete teşmil ettiği gibi,
vergi miktar ve sınıflandırmasında da
ültunu esas tuttu. Silâhdar tarihinin (C:
2, S: 559) kaydına göre, cizyede bu ye
nilik yapıldığı zaman: «bazı kimseler
gayrete düşüp, biz evsad ve edıtalıgı ka
bul etmeyiz diye edna kâğıdı almışlar
ve bunu bir iftihar vesilesi addetmişler
dir.»
Fazıl Mustafa Paşa bundan baş.k ı
yeniçeri ocağında
yoklama yaptırarak
ağaları yanında çırak ve duagü namıyle bulunanları tespit ettirmiştir. Yedi
bin şehidin ismi silinmiş, yaralı ve ih
tiyarları tekaüde çıkarmış, şurada bu
rada passif durumda olanları harbedecek kısma almıştır. Bu suretle bir hay
li tasarruf sağlandıktan başka, ıstablı
âmire, hassa saraçları ve ehl-i hırefin
kadrolarını daraltıp bir kısmının ücret
lerini azaltmış, kilâr-ı hassa ve matbah-ı
âmireuin de masraflarını kısmıştır.
Fazıl Mustafa Paşa'nın
ikinci serdarlığı
Sadrıâzam Fazıl Mustafa Paşa ve
zirler, ulema ve devlet erkânını sarayı
na davet ederek
serdarlık meselesini
görüştü. Sadrıâzamm niyeti bu vıl içiıı
İstanbul’da kalarak cepheye bir serdar
göndermek ve gelecek seneye büyük.sa
yıda askerle bizzat gitmekti. Fakat ora
da bulunanlar, Avusturya imparatoru
nun büyük hazırlıklar yaptığını, hıristivaıı devletlerden de yardım olarak kar
şımıza çıkacağım beyanla:
«— Bu yılkı hareket sair yılla rınkine kıyas olunmaz; bu âteş-i firuzânm
teskini serdar işi değildir, Buııa ya biz
zat padişah veya sahib-i mühr gitme
lidir»
Dediler. Bu sözler karşısında, padi
şahın gitmesinin fazla masrafı icap et
tireceğini belirten Fazıl Mustafa Paşa
kendisinin serdarlığını
uygun
gördü.
Bundan soııra sadrıâzamm serdarlığma
dair hattı hümâyun alındı ve 2 nisan
1691 de tuğlar çıkarılıp dikildi. Mem
leketin her tarafına lüzumlu emirler ya
zıldı. Yeni toplar dökülüp
mühimmat
Sultan İkinci Süleyman ve süâhdarlarını tasvir eden bir minyatür
(Prof. Dr. Süheyl ü n ver >
hazırlandı. Bu işler tamamlanınca Sadiiâzaml Fazıl Mustafa Paşa saraya gide
rek, kanun gereğince hırka-i şerif oda
sında saııcağ-ı şerifi teslim aldı.
İkinci Süleym an’ın Edirne’ye
götürülm esi ve Ölümü
Sadrıâzam Fazıl Mustafa Paşa’nın
İstanbul'dan ayrılacağı günlerde, sabık
hüküm dar Dördüncü Mehmet taraftarlarivle. sadrıâzamm tensikatı neticesinde
gelir kaynaklarını kaybeden gayrı mem
nunların, gizliden gizliye görüşmeler
yaptıkları, sadrıâzamm ayrılışından son
ra saltanat değişikliği yapmak istedikle
ri haber alındı. Bunun üzerine şeyhül
islâm ve kazaskerler sadrıâzama gire
rek vaziyeti görüştüler. Neticede gerek
padişahı gerekse padişahın kardeş ve
yeğenlerini Edirne’ye götürmeye karar
2231
Kardeşi Ahmed, ağabeysi sabık hüküm
dar Mehmed ve
oğulları Mustafa ile
Ahmed yine ayni gün yola çıkarılarak
Önden sevkedildi.
İkinci Süleyman Davudpaşa’ya nak
ledilince bile Dördüncü Mehmed taraf
tar] arından bazı kimseler aralarında gü
lüşerek Davudpaşa’yı
basıp Dördüncü
Mehmed’i tahta oturtmayı tasarladılar.
Hakikaten sadrıâzânun hareketinden ön
ce Kumeü kazaskerliğinden mâzul olan
ve tahtından indirilen Dördüncü Mehmed’in imamı İbrahim Efendi bir kısım
taraftarları ile beraber :
«— Padişah ölüp cülûs olursa, ve
ziriazam Dördüncü Mehmed’i sevmediği
için şehzade Ahmed'i hükümdar yaptı
lar, o da Süleyman'ın eşidir. Vefatından
evvel bir gece ulemâ ile Davudpaşaya
gidereli Dördüncü Mehmed’i hükümdar
yapalım» diye karar verirler. Bunu te
min için Müderris Türk Haşan Efendiyi,
Silâhdar-Ağa’ya gönderip :
«Bu gece ulemâ cem olub erken bu
raya (Davudpaşaya) geleceklerdir. Sul
tan Mehmed’i çıkarıb ha-zır edesiniz» d i
ye söyletmişlerdi. Silâhdar da kabul et
miş gibi göründü. Fakat meseleyi he
men sadrıâzam’a haber verdiğinden da
ha o gece bu cemiyetin ileri gelenleri
yakalanarak kale-bend olmak üzere K ıb
rıs'a sürüldüler.
Davudpaşa'da
kalındığı günlerde
padişahın hastalığının arttığının haber
verilmesi üzerine sadrıâzam hükümdarı
muayene etmek üzere Kümeli kazaske-
Sultan Süleyman’ın hasta olmasına rağ
men Edirne’ye gidişi (Kicaut'dan)
verdiler. Fakat bu sırada istiskadan ra
hatsız olan İkinci Süleyman vücudu şiş
miş vaziyette
yatakta
yatmaktaydı.
Sadrıâzam saraya giderek Edirne’ye gi
dilmesi lüzumunu arzettiği zamaıı padi
şah:
«— Behey Paşa, gür bak ne halde
yim. Bu hastalık ile nasıl mümkün olur? Vükelâ halimi bilmez, ancak dün
uel. bugün git derler» dedi.
Ssdrıâzamın izah ve ısrarları karşı
sında
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 565)
mecburen muvafakatim bildirince, sa
raydan alınıp yalı köşküne indirildi ve
oradan bir sandal ile Eyüp
iskelesine
çıkarılıp bir tahtıravana yerleştirilerek
Davtıd Paşaya getirildi (15 Mayıs 16S1),
Padişah bu şekilde yola
çıkarılırken
İkinct Süleyman (1687 - 11)3]) zamanındaki hükümdarlar
( İ!îv e : ı m
★
A vusturya:
B ilin c i L^opold
Jlusya: Besinci Ivan ve Birinci Pet
ra (müştereken)
1696- (1S89 dan
itibaren Petro hâkim durumdadır).
■
— —î-İn g ilte re :
İk in ci
Jak
_>
__
lift®.
\ M ari 16S Ö ______► ♦
İsveç: O n birin ci Ş arI —^ ^
F ra n sa : Ontfördüncü L u ı —$,
^
L e h istan: Ja n Sobieski
îin a n y a : ikinci Sari
j
.
—> .
Fa Dalar:
On b irin c i îno san
1680, Sekizinci A leksandr 1689 -1891.
.
,
.__„
Jran: Sah Sflfi (S üley m an)
Portekiz: İkinci P iyer «_* __ _ i , .
Ö zbek
— —P ■
-m ı
h a n lı£ j:
Subhan
.
K u lu
^
________________ I
Allaha ne yüzle cevab verirsiniz? Bunun
azli ile ehlinin tâyini lâzımdır* dediler
ve şeyhülislâm ile padişah hocası Abdülvehhab Efendiyi Sultan Süleyman'ın
yanına gönderdiler.
Kendilerini kabul
eden padişaha: şeyhülislâm:
«— Devletin hayırhah, bendeleriyiz,
veziri âzamin hıyaneti
meydana çıktı
ğından, cümle ülema azlini rica ederler?
dedi. Padişah cevaben:
«— Ya efendi, İstanbul'da Bağdad
köşkünde hepiniz huzuruma gelip İsmail
Paşa’nm su-i halini söyleyib ve bunun
(Bekri) selabet ve diyanet ve akıl ve
ferasetini arzedip her ahvaline kefil ol
dunuz; evvelki sözünüz şimdiye uyma
dı, bundan maksadınız nedir?» diye hitab etti. Debbağ-zâde:
e— Hatâ etmişiz, me’mulümüz gibi
çıkmayıb hilafı z'ihur etti; azli ihmal
olunur ise devletin beıbadma ve menıalik i islâmiyenin düşman eline geçmesi
ne sebeb olur, behemehal azli lâzımdır»
dedi. Padişahın hocası da bunun dogıu
olduğunu söyledi ise de Sultan İkinci
Süleyman:
«— Düıı serdar ettik, bugün azlolu
namaz. dört taraftan düşman ağız açıp
ayakta iken azli askerin dağılmasına se
beb olur, istediğinize müsaade ederim.
Lâkin Edirne’ye varıp.
Kasım geçsin
düşman ayağı kesilsin müşavere oluııub
münasib birisine sadaret verilir» dedi.
Bu bakımdan, 26 Ekim 1889 da ya
pılan bir toplantıda, vaziyeti ancak Fa
ili Mustafa Paşa’m n düzeltebileceği ne
ticesine varılarak, kendisinin sadareti
ne, Gelibolu muhafızı vezir Ali Paşa‘ı>ın da rikâbı hümâyun kaymakamlığı
na getirilmesine karar verildi. Ve Fa
zıl Mustafa Paşa’nın bulunduğu Sakız
;le Gelibolu’ya derhal adamlar gönde
rildi. Bu işler olurken Bekri Mustafa
Paşa‘dan da mührü hümâyun alınarak
Malkara'da oturması em rolündü. Ali Pa
şa 5 Kasım, Fazıl Mustafa Paşa 8 Ka
sım 1689 da Edirne’ye gelerek vazifeye
başladı.
Köprülü-zâde Fazıl Mustafa Paşa
ilk iş olarak ordu, idare ve mâliyede bir
takım düzeltme hareketlerinde bulun
du. Askerin gururuna hitab edip kendi ■
lerini bir beyanname ile ciddi vazifeye
davet etti. Kanun bükümlerine riayet
ve suiistimalin men'ine dair memleketin
her tarafına emirnameler sonelerdi. İsi
yalnızca yazışma ve emirnameler gön
derme şeklinde . bırakmayarak
haikı
memnun bırakacak fi’ili icraata girişti.
Halka ağır gelen, memnuniyetsizlik âınili olan vergileri kaldırdı. 13u cümlec'cr. olarak bedel-i nüzul, iştira, sürsat.
ııefir-i im , rüsum-u hamr (Tarih-i Raşid C: 2. S: S9) ve arak denilen vergi
leri tamamen kaldırdı.
Rüsumu hami
ye arak denilen içki üzerinden alınan
vergi Rumeli'deki
hıristiyan tebaanın
zarar görmesine ve bundan doğan mem
nuniyetsizlik neticesi düşmanla işbirliği
etmesine sebep oluyordu. Malî ıslahatın
yanında âdilâne görünmeyen bazı ka
nunları da tadil etti. Ayrıca orduya da
bizzat el atarak yeniçeri ocağında yokla
ma yaptırarak müstahak olnnyanlardan
otuzbin kişinin (Süâlıdar Tarihi C: 2, S:
489) ismini sildirdi. Eksilen ordu safla
rını doldurmak için Anadolu ve Rumeli
tarafına sürücüler tayin ile Türkmen ve
Kü etlerden bahşiş ile asker yazmak üüere mübaşirler gönderdi. Bu düzeltme
hareketlerini daha ciddi çalışacak kim
selerle yürütmenin
mümkün olacağını
düşünerek yeniçeri ağası, kul kethüda
sı, kaptan-ı derya ve bazı eyâletlerin
valiliklerinde değişiklikler yaparak yer
lerine yenilerini tayin etti. Haksız mal
Selim Giray OsmanlIların iyi ve fena
/amaniarında daima sadakatla ve feda
kârca çalışan kahraman bir handı
(Ricaut’dan)
2225
iktisap etmiş kimselerin mallarını hazi
ne namıııa müsadere etti, Böy’elerinm
eıı başında sabık sadrıâzam ile sadaret
kaymakamı vardı.
re ferilerde kalan Kanije kalesi dayan
makta devam ediyordu. Hiç bir taraf
tan hiç bir türlü yardım alamıyan Kani je’de Fındık Mustafa Paşa’nın idaresin
deki kahramanlar
dört seneden beri
mukavemete devam etmekteydi. Fakat
nihayet erzak tükenerek kıtlık o dere
ceye geldi ki K anije’dekiler kedi, kö
pek ve fareleri yediler. Açlıktan
bir
hayli nüfus telef oldu. İmdat im kânı
olmadığmı, her taraftan üm it kesildiği
ni ve açlıktan yüzde yüz ölüme m ah
kûm olduklarını gören Kanije müdafileri kadın ve çocuklara dokunulmamak
ve verilecek arabalarla istedikleri yere
gitmek
şartiyle kaleyi teslim ettiler.
Teslimi müteakip Kaııije’den çıkan ka
dın, çocuk ve erkek bin kişilik nüfus
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 506) arabalar
la Drava nehrine kadar oradan da gemi
lerle Niğbolu’ya geldiler (Nisan 1960).
Selim Giray ve Kcca Fîaîil Paşa’nııt
m u h arebeler i
Avusturya cephesinde durumun fe
nalaşması üzerine çağrılan Kırım ham
Selim Giray 12 Kasım 1639 Sofya'ya
geldi, üsküp tarafında düşmanın daha
fazla ilerlemesi önlenmek istendiğinden,
vakit geçirilmeden o yana gönderildi.
Kendisine serdarhk tevcih edilmiş olan
Koca Halil Paşa da ayni
mmtakaya
gelmek üzere yola çıkmış bulunuyordu.
Bu sırada AvusturyalIların yardım vs
; ilâhlaıtdırmasiyle kendisini Kûmanova
kıralı ilân etmiş
bulunan Karpos n a
mındaki sırp sergerdesi Eğrîdere civa
rında Setim Giray tarafından (Tarih-İ
rîaşid C: 2. S: 107) mağlûp edildi. M ü
teakiben Üsküp
civarında yakalanan
Karpos öldürüldü. Sırp âsilerinin ezil
mesinden st;nra serdar Koca Halil Paşa
da orduya ulaşmıştı. Serdar ve Kırım
hanı beraberce Kaçanik boğazında top
lanmış olan Avusturya kuvvetleri üze
rine yürüdü ve Kaçanik kuşatıldı. Bu
sırada bir miktar
düşman kuvvetinin
Kosova'da toplandığı
haber alındığın
dan Selim Giray bunların üzerine y ü
rüdü. Cereyan eden muharebede A vus
turyalIlar mağlûp
oldu. Seüm Giray
düşmandan otuz top ve iki havan zap
tetti.
Bu kadarcık muvaffakiyetler
bile
ordunun maneviyatında bir düzelmenin
meydana gelmesini sağlamıştı. Nitekim,
K ıtım hanı ve sair kuvvetler vasıtasiyle
Prizren ve Novoberda kurtarıldı. Avus
turyalIlar Priştiııe tarafına çekildi. Bu
sırada kış pek yaklaşmış bulunduğun
dan Koca H alil Paşa'nın bir miktar as
kerle Manastır'da kalmasına ve Selim
Giray’in da Edirne'ye dönmesine karar
verildi.
K a n ije ’niıı düşman
eline geçmesi
A v u s tu r y a lIla r ın
y ukarı
r ın a
v a d is in e
rağm en
kadar
buradan
V ardar
ile r le m iş
y ü z le r c e
n e h r in in
o lm a la
k ilo m e t
Fazıl Mustafa Paşa’mn
serdarhğı
1690
senesi ilk banarında Sadrıâzam
Köprülü-zâde Fazıl
Mustafa Paşa’nın
serdarlığma karar verildi. Fazıl Musta
fa Paşa evvelâ memleketin muhtelif kö
şelerine emirler göndererek ilâve kuv
vetlerin toplanarak cepheye hareketle
rini bildirdi. Bu arada daha bazı h a zır
lıklar da yaptı. Kendisi cepheye gittiği
zaman, arkasında padişah üzerinde men
fi tesirler yapacak
kimselerin bulun
maması içiıı darüssaade ağası Mustafa
Ağa ile padişah hocası Abdülvehab Efendi'yi azlettirdi. Diğer taraftan Erdel
halkının bir kısmının isteğini gözönünde bulundurarak Tököli İmre’yi Erdel
kıralhğma tayin etti.
Bunları yaptıktan sonra temmuz or
talarında Edirne'den kareketle 8 Ağus
tos 1960 da Şehirköy (Pİrot) önüne gel
di ve burasını kuşattı. Üç günlük bir
muhasarayı müteakip Şehırköy’ü alınca
Niş’i muhasara etmek niyetiyle hareke
le geçti. Yol üzerindeki Musapaşa pa
lankasında bulunan düşman kuvvetleri
kaçtı. Musapaşa palankasını aldıktan
sonra Niş önüne
gelen Fazıl Mustafa
Paşa derhal şehri kuşattı. Niş muhasa
rası devam ederken Selim Giray’ın bü
yük oğlu Devlet Giray idaresindeki ta
tar askerleri gelerek orduya iltihak et
222ö
ti. Yirmiiiç günlük muhasaradan sonra
Niş kalesi ete zaptedildi (9 eylül). Sadrıâzam F aul Mustafa Paşa Morava va
disinde harekâta başladığı sırada Vıdin üzerine yürüyen
Dursun Mehmcd
Paşa da VSdin’i düşmandan kurtarmıştı.
Belgrad’m istirdadı
Niş zaptedildiği zaman eylül ayına
ulaşılmış olduğu cihetle sefer mevsimi
geçmek üzereydi. Belgıad gibi bir yerin
zaptı işi uzun sürüp kış bastırabilirdi.
Fazıl Mustafa Paşa, ordu erkânı ve ocak
ağalan ile aktettiği bir toplantıda Betgrad'a yürüme niyetini açıkladı. Kışın
yaklaşmasına ve malzeme
vaziyetine
dikkati çekip Belgrad fethinin gelecek
yıla bırakılmasını
ileri süren erkânın
muhalefetine rağmen, düşmanın gerile
mekte oluşunu ve Çerkeş Ahmed Paşa
ile birlikte Erdel’e gönderilmiş bulu
nan Tököli Imre’nin Erdel’de m uvaffa
kiyet kazanmış olmasını da gözönünde
bulundurarak Belgrad’a yürüme kararı
aldı.
Belgrad’a ilerlenirken ondan daha
beri tarafta düşman elinde bulunan yer
ler vardı. Viyana muhasarasında olduğu
gibi buralar zaptedilmeden doğruca
Belgrad’a gidilmesi doğru olmadığından
üııee bunların
zaptedilmesıne çalışıldı.
Evvelâ Belgrad’ın güney doğusunda ve
Tuna kenarında bulunan Semendre ku
şatıldı.
AvusturyalIlar kırk şayka ile
Tuna’dan Semendre’ye yardım etmek is
tedilerse de Türk topçusunun sıkı ve isabetli atışları sayesinde muvaffak ola
madılar. Böylece muhasaranın üçüncü
günü olan 27 E ylûl’de dış kale (Silâhdar tarihi C: 2, S: 523), ertesi gün de
:ç kale zaptedildi.
Semendre alınınca,
Niş'te yapıldığı gibi kalesi tamir olunup
içine kuvvet kondu.
Evvelce Niş’in imdadına gelmiş olan Avusturya kuvvetlerini takibe me
mur edilen Diyarbakır beylerbeyi Ke
mankeş Ahmed Paşa, yanında bîr m ik
tar tatar askeri de olduğu halde ilerlıyerek bunları kaçırttıktan sonra, Morava’nın Tuna’va karıştığı yerde Sultan
İkinci Bayezİd’in vaktiyle inşa ettirmiş
olduğu oniki burçlu kaleyi, ondan son
la da Pasarofça, Tahtalık ve Güvercinlik’i, ayrıca da bazı palankaları zaptet-
mişti. Ahmed
Paşa bu iş
leri
başar
dıktan sonra
sadrfâzamın
İçkimde Bel
grad
önüne
gelişinden bir
kaç gün önce
orduya ilti
hak
etmiş
bulunuyordu.
Fazıl Mus
tafa Paşa em
rindeki
or
duyu üç kıs
ma ayırarak
Belgrad’ın et
rafını çevir
di ve
Bel
grad
kalesi
14 balyemez
ve 55
şahi
topla dövül meğe başlan
dı. Silâhdar tarihine göre; muhasaranın
sekizinci gününe
rastlayan 9 ekimde.
Tarih-i Raşid’e göre de, muhasaranın on
ikinci gününe rastlayan 13 ekimde, Sa
va nehri tarafına rastlıyan iç kaledeki
barut mahzenine bir kumbara isabetiy
le müthiş bir infilak husule geldi. Bu
infilakta
oradakilerden dört bin kişi
öldüğü gibi kale duvarında da bir m ik
tar gedik meydana geldi. Mustafa Paşa
bu fırsattan
istifade ile derhal askeri
hücuma kaldırdı. AvusturyalIlar birden
bire şaşırmış vaziyetteyken Türk ordu
su hücumunu
şiddetlendirdi ve yarım
saatte beşbin kişi
öldürüldü. Türkler
şehre girerken
AvusturyalIların peri
şanlığı büsbütün
arttı. Nehir yoluyle
kaçmak isteyen oniki gemi dolusu Avus
turyalI esir edildi. Müverrih S ilâhdar'ı
(C: 2, S: 536) göre, Belgrad’da bulunan
16 bin kişiden ancak iki üç kişi kaçıp
kurtulabilmiş ve Belgrad’m zaptı ile irili ufaklı üç yüz top elde edilmiştir.
İstirdat sahasının Ösek'c
kadar genişletilmesi
Belgrad'ın kurtarılmasını müteakip
istirdat sahasını daha fazla genişletmek
istiyen Fazıl Mustafa Paşa biraz daha
ilerilere kuvvetler şevketti. Sava'dan
karşıya geçirilip Sirem arazisine sevkedilen tatar kuvvetleri Varadiıı (Peter
Wardein)e kadar ilerliyeıek önüne çı
kan AvusturyalIlardan ikibin kadar esir aldı. Daha sonra kalgay Devlet Giray
idaresinde tekmil tatar kuvvetleri Sava’dan karşıya
geçerek ösek’e kadar
uzanan akın hareketlerinde
bulundu.
3u arada Yeni palanka, ayrıca Sava k ı
yısındaki BÖğürdelen
(Sabac)
alıııdı.
Meşhur BÖğürdelen kalesini Sivas va
lisi Salahor Süleyman Paşa zaptetti.
Bosna beylerbeyisi Topal Hüseyin Paşa
Drava kıyısındaki Ösek (Esseg) i kuşa
tarak toplarla dört gün
dövdüyse de
şiddetli yağmurların başlaması netice
sinde metrislerin sularla
dolması
ve
malzeme naklinin pek ziyade güçleşme
si sebebiyle muhasarayı kaldırdı.
Avusturya işgali sırasında hıristiyan tebaa
arasında bir çok kimseler
düşmanla işbirliği etmiş olmakla bera
ber, Sadrıâzam Fazıl Mustafa Paşa as
la bir intikam siyaseti gütmedi. Avus
turyalIların yerlerinden oynattığı ve be
raberinde götürdüğü kimseleri kurtar
dıkça memleketlerine gönderdi ve eski
mülklerini yine
kendilerine verdirtti.
Hattâ masrafı devlet hâzinesinden öden mek üzere bunlara çift hayvanı ve to
humluk verdirtmek suretiyle hem hal
kın huzura kavuşmasını hem de İktisa
dî hayatın tekrar canlanmasını sağladı.
Caraffa, Avusturya ordusu kumandan
larından (Ricaut’dan)
Padişahın ve Sadrıâzam ın İstanbul'a
dönmeleri
Sadrıâzam Köprülü-zâde Fazıl Mus
tafa Paşa, Niş’ten sonra sekiz günlük
t ir muhasara sonunda Belgrad'ı da zap
tettiğini, eniştesi Kıbleli Mustafa Paşa
nın oğlu olan yeğeni Ali Bey vasıtasiyle Edirne’de bulunan padişaha bildirdi
ği zaman İkinci Süleyman pek memnun
olmuştu. Ayrıca
sadaret kaymakamı
Türk Ali Paşa’ya yazdığı tezkerede, pa
dişahın, kışı İstanbul’da
geçirmesinin
daha uygun olacağını sebepleriyle bir
likte bildirmişti. İkinci Süleyman evvelâ
muvafakat etti. Fakat sonra harem dai
resine çekilince oradaki kadınların ve
siyah hadımların :
■
s— Karındaşın Sultan Mehmed (Dör
düncü Mchnıed) i böyle İstanbul’a gö
türüp tahtından indirdiler, bunların fik
ri seni de böyle etmektir»
şeklindeki
sözlerle onu korkutmaları üzerine ertesi
günü sadaret kaymakamına :
<*— Artık ben İstanbul’a gitmem, ve
ziriazam doğru buraya gelsin, burası da
tahtımızdır; bunda
yazlayıb kışlarız»
haberini gönderdi. Kaymakam paşa, er
kân ile ulemayı çağırarak yeni vaziyeti
kendileri ile görüştü. Onlar :
■
s— Bu münafık sözüdür, herkes pa
dişahtan hoşnuttur, hâşâ ki suikast oluııa, burada oturmak zararlı olduğun
dan gidilmek münasib görülüyor, padi
şaha selâmımızla bunu arzeyle» dediler.
Padişahın huzuruna çıkan sadaret kay
makamı, kararın arzını müteakip :
-s-— İstanbul’a gidilmesini yalnız ve
ziriazam kulları murad etmedi, vüke
lânın reyiie olmuştur, niçin şübhelenirsiniz, reâya imdat etmeden iştira, nuzl
ve sürsat vermekten fakir oldu ve elle
rinde bir şey kalmadı, sıyaneti üzerini
ze vacibdir, yarın kıyamet gününde siz
de ve biz de mes’ul oluruz ve ecdad-ı
izamınız Acem ve Ongürüs
seferlerin
seferleyib reayaya zulüm olmasın deyu
İstanbuida kışlaya gelmişlerdir» sözleri
ile korkusunu izale edip muvafakatini
aldı, Böyl< ce padişah, 17 kasım 1690 da,
Edirneden İstanbul’a hareket etti (Silâhdar Tarihi C: 2, S: 543).
Sadrıâzam Fazıl Mustafa Paşa Belgrad kalesinin yıkılan yerlerini tamir
ve içerisine asker ve mühimmat koydtık-
2228
galarım
toplıyarak bu hususu onların
dikkat nazarlarına arzettiğı ve neticede
de kendi görüşünü
tatbike koyulduğu
görülmektedir.
Fazıl Mustafa Paşa, AvusturyalIlar
P. Varacin’e doğru çekilirken yol ii •
zerinde bulunan Karlofça boğazı zaptoiuııursa düşmanın ister istemez, sahra
voiuyle P. Varadin’e gitmesi gerekeceği
ni ve bunun da onlara bir kaç güne m .il
olacağını, o zamana kadar da tatar aske
rinin gelip yetişeceğini hesapladı.
Bu
iikrini tatbik etmek üzere orduyu ha
reket ettirdi ve cebri yürüyüşle düşma
na dokunmadan ileri geçip Slan karnen
(Salankamin) palankası ile P. Varadır!
arasında Tuna kenarında mevzi aldı. A k
şam üstü varılmış olan bu yerde yüzelli
adet kolonborna ve şahi top münasip
yerlere yerleştirildi.
Slankamen muharebesi diye meşhur
olan çarpışma, ordunun buraya gelişi
nin ferdası nünii olan 20 Ağustos 1691
(25 zilkade 1102) de cereyan etti. P. Varadin yolunun
kapanmakta olduğunu,
ayrıca K ılım kuvvetlerinin henüz gel
memiş bulunduğunu Öğrenen Avusturya
lIlar, fazla zaman kaybettikleri takdir
de iki ateş arasında kalacaklarını anla
dıklarından. muharebe tertibi olup taar
ruza geçtiler.
Avusturya ordusu kumandanı Prens
Ludvig yaya askerini Osmanlı metrisle
rine doğru yaklaştırırken süvarisini Osmanlı atıllan üzerine şevketti. Böylece
ikindi vakti muharebe başlamış oldu. Avusturyalılar hücuma geçtiği zaman Türk
topları ateşe başladıysa da düşman zayi
ata aldırmadan taarruzunu devam ettir
diğinden Osmanlı askeri
metrislerden
çıkıp şiddetle karşı koydu. Kanlı bir bo
ğuşma hüküm sürerken yeniçeri ağası
Slankamen savaşından ve yakm çarpışmalardan di^er bir görünüş (Rieaufdan)
2237
ve' biı1 ha> li yeniççri bölük kumandanı
Sebid düşUi. Bun~ ı'ağmen Türk piyade
si ayni şiddetle muharebeye devam et
tiği cihetle düşman biraz geri çekildi.
Prens Ludvig ise geriden taze kuvvetler
ileri sürerek piyade ve süvarisinin ta
arruzunu yeniletti, işte bu sırada A na
dolu beylerbeyi Kemankeş Ahmed Paşa
kumandasında bulunan Osmanlı sağ ce
nahındaki Türkmen süvarilerinin düş
manın top ve kurşun yağmuruna dayanamıvarak geri çekilmesi AvusturyalI
ların cesaretini arttırarak taarruzu bu
tarafa doğru daha fazla inkişaf ettirme
lerine sebep oldu. Bu koldaki kapıkulu
süvarilerinin de üzerlerine düşen yar
dım vazifelerini
yerine
getirmıyerek
kaçmaları yüzünden, Osmanlı sağ cena
hı bozulur hale geldi ve- düşman bu ta
raftan merkeze doğru girmeye başladı.
Bu vaziyet karşısında Sadnâzam Fazıl
Mustafa Paşa bizzat kılıcını çekerek sağ
cenaha yüklenen
düşmana saldırınca
asker gayrete geldi. Herkes canla baş
la vuruşmaktayken Karaman bej'Ierbeyi
Çelebi İbrahim Paşa eyâleti askeriyle
sağ cenahın
imdadına koştu. Osmanlı
askerinin fevkalâde mücadelesi karşısın
da nihayet düşman bozulmaya yüz tut
tu. Fakat bu arada Sedrıazam
Fazıl
Mustafa Paşa’nın alnına bil" kurşun isa
betiyle şehid düşmesi muharebenin m u
kadderatının birdenbire Avusturya lehi
ne dönmesine sebep oldu. Sadrıâzamın
etrafındaki adamların
«serdar düştü»
diye .bağırmaları her şeyi altüst etti.
Maneviyatı sarsılan asker gevşeyip m ü
cadeleden kalırken sağ koldan giren düş
man gerideki ordugâhı işgal eyledi. As
kerde dönüşecek
mecal ve maneviyat
kalmadığını ve herkesin başının kaydı
na bakmaya başladığını gören Haleb va
lisi Koca H alil Paşa ile Rumeli valisi
Küçijk €afer Faşa at üzerinde konuşup
askeri selâmete çıkarmaya karar verdi
ler. Ve sancağ-ı şerifi alıp
Belgrad’ı
dotjru çekilmeye başladılar. Böylece, ka
zanılmak -üzereyken kaybedilen bu harp
sonunda terkedilen ordu hâzinesi, top ve
mülıiriımat düşmanın eline geçti. Har
bin kaybedildiği gün Tuna kaptanı Mus
tafa Kaptan Tuna nehrinde düşmanın
zahire ve cephane yüklü sekiz yüz adet
kayık ve gemisinin bir kısmını yakıp
batırmış büyiik bir kısmını da zapi et
mişti.
O rdunun Belgrad’a çekilmesi
Slankamen muharebesinde mağlûp
olan Osmanlı ordusu yorgun bir şekil
de Sava köprüsünün başına geldi. Bu
radan karşıya
Belgrad yakasına geçiş
üç gün üç gece sürdü. Cümlenin ittifa
kı vle vezir Koca Halil Paşa serdar se
çildi. Muharebenin ferdası günü Sivas
berylerbeyi Deli Ömer Paşa, bundan bir
gün sonra da zayıf bir kuvvetle Kırım
Hanı Saadet Giray geldi. Yedi sekiz sa
atlik yerde bulunduğu halde muharebe
ye zamanında yetişmemiş olan Saadet
Giray bilahara Sultan İkinci Anmed'in
ağır tekdirine maruz kaldı.
Ordu Belgrad’a gelince vaziyet Edirne'de bulunan padişaha yazılarak ta
limat beklendi. Veziriâzam şehid düştü
ğü zaman, bunu etrafa duyurmadan ye
rini muiıafa 2 a etmesi gerekirken herkes
ten önce muharebe sahasını terketm-ş
olan sipahiler ağasının Belgrad’da boy
nu vuruldu.
A vurturyalılarm Lipve’yi kuşatması
Slankamen muharebesini kazanmak
la beraber yorgun ve yıpranmış vazi
yete düşmüş olan AvusturyalIlar Osmanlı ordusunu takip edemediler. Yalnız bu
arada düşman kuvvetlerinin bir kısmı
P. Varadııı'den karşıya geçti, oradan da
Tisa’yı aşıp Çanad tarafına ilerledi ve
Maroş nehri kenarındaki Lipve (Lipova)
yı kuşattı. Silâhdar tarihinde (C: 2, S:
595), Lipve
müdafilerinin üç günlük
mukavemetten sonra kaleyi vire ile tes
lim ettikleri kaydedilirse de, Tarih-i Raşid’de (C: 2, S: 170), Tamşvar muhafızı
Topal Hüseyin Paşa'nın Lipve imdadına
gelerek düşmanı yenip Lipve’yi düşmek
ten kurtardığı yazılıdır. Yine bu sırada
Sivas beylerbeyi Deli Ömer Paşa ku
mandasında üçbin tatar-ve altı yüz sipah ve silâhdar askerinin muhafazasın
da araba katır ve develerle Tamşvar’a
zahire gönderilmiştir.
2238
H alil Paşa’nın serdarlımı
Fazıl Mustafa Paşa’nın şehadet v<!
ordunun mağlûbiyet haberini getiren fi
danı 31 Ağustos 1691 güllü Edirne’ye
ulaştığı zaman sadaret kaymakamı ikin
ci vezir Kadı Ali Paşa’yı bulup durumu
anlattı. Buııun üzerine Kadı Ali Paşa
şeyhülislâm ve kazaskerleri evine davet
le haberi bildirince,
Rumeli kazaskeri
Yahya Efendi «serdar olup heman şim di alelacele kalkıp
orduyu hümâyuna
kalkıp gidersen, padişah hazretlerinden
rica edip sana m ührü alıverelim» dedi.
Kadı Ali Paşa’m n bunu kabul etmesi üzerine, durum İkinci Ahmed'e arz ve
hakikaten
sadrıâzamlığı temin edildi.
Padişah Kadı A li Paşaya mührü verir
ken kendisini ayni zamanda serdar ta
yin ettiğini, derhal tedarikini görüp cep
heye (Silâhdar Tarihi C: 2, S: 596) ha
reket etmesini bildirdi. Fakat Kadı Ali
Paşa ordunun sefer levazımını hazırla
tıp cephelere göndermek üzere merkez
de kalmak için devlet erkânı ve padişa
hı ikna etti. Böylece, sadarete tayinin
den iki gün sonra, Haleb beylerbeyi Ko
ca Halil Paşa'ya Macaristan cephesi serdaıiığı emri gönderildi.
Koca H alil Paşa’ya serdarlık emri
gönderilmesinden on gün sonra Kırım
Hanı Saadet Giray'a bir hatt-ı hüm â
yun yazılarak, Tamşvar tarafını koru
mak gayesiyle Pançevo'ya geçmesi ve
kış soğuklan bastırıncaya kadar o ci
varda dolaşması emredildi.
A vusturyalIların Varat
muhasarası
beyan edince, bu fikir diğerleri tarafın
dan da benimsenmiştir. Bunun üzerine
bir kaç beylerbeyinin muhafazasında
Tamşvar'a erzak, m ühimm at ve asker
gönderilmiştir. Bu arada Varat müdafilerinden alman haberde, kış soğukları
nın bastırmak üzere bulunuşu sebebiy
le düşmanın baskısının hafiflediği, onun
için kış boyunca dayanacaklarına güven
leri olduğu
öğrenilmiştir.
Tamşvar’a
vardım gönderildiği zaman orduda bu
lunan Fındık
Mustafa Paşa Tamşvar
muhafızlığına tayin edilerek daha önce
ki muhafız Kandilci Hüseyin Paşa or
duya alınmıştır.
Tamşvar'dan
Belgrad'a dönüldüğü
sırada, kapıkulu askerinin Edirne’ye dön
mesi hususunda padişahtan emir gelmiş
olduğundan, Koca Halil Paşa kapıkulu
efradı ile saııcağ-ı şerifi Edirne’ye yol
lamış (Silâhdar tarihi C: 2, S: 60), ken
disi de Silistre beylerbeyisi Topal H ü
seyin Paşa’yı Belgrad muhafazasına me
mur ettikten sonra kışlamak üzere Niş’e
dönmüştür.
AvusturyalIların Varat önüne gel
dikleri zaman peşinen kaleyi sıkı şekil
de muhasara ettikleri, otuz sekiz gün
müddetle sıkı bir mücadelenin devam
ettiği, fakat daha sonra kışm bastırma
sı yüzünden mücadelenin şiddetini kay
bettiği, Varat’ın karşısına bir palanka
kurulup buraya beş altı bin kişi bırakıl
dıktan sonra esas büyük kuvvetlerin kış
laklara dağıldığı görülmektedir. Ertesi
sefer mevsiminde muhasaraya yeniden
Tuna kıyısındaki Varadin (Peterwar
dein) den kalkan Avusturya ordusunun
tamamı Segedin ve Solnok üzerinden
(Tarih-i Raşid C: 2, S: 183) ilerliyeren
Körös nehri
boyundaki Varat (Gross
Wardein, Nagy Varad) kalesini muhasa
ra etti. Varat’ın muhasaraya maruz kal
dığına dair haber serdar Koca H alil Pasa’ya ulaşınca ordu erkanı ve ocak ağalarını otağına davet ederek meseleyi
müzakere etti. Yeniçeri Ağası Eğinli
Mehmed Ağa Varat, Yanve (Yanova) ve
Göle (Gyula) gibi kalelerin bataklık arazide bulunmaları
bakımından uzun
müddet muhasaraya dayanabileceklerini,
asıl meselenin Tamşvar kalesine erzak
ve muhafız asker yetiştirmek olduğunu
Varat (Gros-Wardein), Erdel’in önemli
şehir ve kalelerindendir (Ricaut’dan)
2239
şiddet verilecek ve Vara t kalesi dokuz
ay oııyedi gün mukavemetten ve dokuz
bin kişilik muhafızı üç bin kişiye düş
tükten sonra vire ile teslim olacaktır.
Koca Halil Paşayı kendisine rakip gör
mekte ve bir gün mührün ona verilme
sinden korkmaktaydı. Bu endişeden sıy
rılmak için bir aralık onun idamı işini
bile tasarladıvsa da (Silâhdar Tarihi C:
2. S: 618) buna muvaffak olamıyacağını
anlayınca tekaüt ettirmek suretiyle gözönünden uzak bulundurmak istedi. Vc
bunda da muvaffak oldu. Koca Halil
Paşa tekaüt iıaslan ile O lıri’de oturma
ya memur edilince Avusturya cephesi
serdarlığı Belgrad muhafızı Topal H ü
seyin Paşa'ya verildi (Ocak 1692).
Saadet G ira y ın azli
Salankamin muharebesine zamanın
da yetişmeyen, ayni zamanda arzu edil
diği miktarda tatar askeri toplamıyan
Kırım Hanı Saadet G hay ’a Osmanlı
devlet erkânının ekserisi gibi padişah
da kızmaktaydı. Bu durumdan istifade
ye çalışan ve rüşvetçi bir şahsiyet olan
Veziri âz am Kadı Ali Paşa, eski hanlar
dan Murad G irayın kalgayı olan Safa
Giray’dan otuz bin kuruş rüşvet almak
suretiyle hanlığa tâyinini temin etti (22
Aralık 1691). Safa Giray Kırım Ham
tâyin edilince eski Han Saadet Giray Ro
dos’a sürüldü.
Topal Hüseyin Paşa’nııı
serdarlığı
Fazıl Mustafa Paşa
Slankamen’de
şehid düştüğü zaman, ordu erkânı itti
fakla Koca Halil Paşa’yı serdarlığa ge
tirmişler. sonra da mühr-ü hümâyûnun
yine ona verilmesi için bir mahzar hazırlıyarak Edirne'ye göndermişlerdi. Fa
kat Kadı Ali Paşa mührü elde etmiş,
üstelik padişahın
zorlamasına rağmen
bir takım bahaneler icadı suretiyle cep
heye gitmemişti. Böyle
olduğu halde
Tököli îm re'nin Edirne’ye
getirilmesi
Sadnâzam Kadı Ali Paşa, hudut iş
lerine dair bir meselenin konuşulması
icap ederse padişah ile buluşturarak şi
fahi izahat vermesini temin eylemek ga
yesiyle Tököli tmre’ye
mektup yazıp
harcırah göndererek Edirne’ye çağırdı.
Tököli İmre 14 Ocak 1692 de Edirne’ye
geldiyse de çabucak huzura kabul edil
medi. Aradan bir ay geçtikten sonra,
hudut boyundan casusunun geldiğini,
AvusturyalIların taarruz hazırlıklarıyle
meşgul oldukları haberini getirdiğini
bildirmesi üzerine, huzura kabul için ge
rekli şeyler yapıldı. Tököli İmre, kabul
esnasında hayatta bulunduğu müddetçe
devlete sadakatle hizmet edeceğini arzetti. Bundan sonradır ki merkezi gibi
kabul edilen yeni palankaya gitmek üzere Edirne’den ayrıldı.
Sadrıâzam K adı A li Paşa’m n azli
K o lo jv a r ( C lu j= C la u s e ııb u r g ) E rde l’in
ö n e m li şehir ve k a le le rin d en di r
(R ic a ut'd a n )
Sadrıâzam Kadı Ali Paşa en büyük
gayreti mevkiinde tutunmak için sarfetmekte, bu gaye ile sarayda padişahın
yakın hizmetinde bulunan kimseleri el
de etmeyi ihmal etmediği gibi, icabında
bu uğurda yalan söylemekten de çekin
memekteydi. İkinci Ahmed bir gün Şey
hülislâm Feyzullah Efendi ile sadrı âza
mi huzuruna çağırmış, memleketin du
rumunu açıkça söylemelerini istemişti.
Şeyhülislâm,
sadnâzamnı mevkiinden
başka bir şey düşünmediğini, memleket
işlerini ziyadesiyle ihmal ettiğini ifade
ile ile acı acı şikâyet etmişti. Kadı Ali
Paşa, derhal buna cevap olarak, şey
hülislâmın yalan söylediğini, ihtiyarlığı
2240
ri Hekim Yahya Efeııdi'yi göndermişti.
Yahya Efendi muayeneden sonra hasta
nın halinin iyi olmadığını belirtince Fa
i l i Mustafa Paşa ulema, devlet erkânı
ve ocak ağalarını toplıyarak:
«— Padişahımızın hastalığı fazlalaş
makta, ölümü halinde kimi hükümdar
edelim?» dedi.
Orada bulunanların sükût etmesi
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 569) üzerine
sadrıâzam:
t — Sultan Mehmed’i etsek hâli bel
li, Kırk yıldır memleketi yıkıp berbad
etti; el'an çekilen fezahat onun şeameti
dir, bir türlü hazmı mümkün değil. Oğulları ise babalan zamanında yularsız
arslan mesabesinde kendisi ile inip bin
meyi, yeyip içmeyi, cenk ve avı öğren
mişlerdir. Lâkin, padişahımızın küçük
biraderi hiisn-ü hal ve zühd-i takva ile
mevsuf, her fümında mahir, istihrac-ı
takvime kadir bir kâmil vücud âlicenab
şehzadedir.
Saltanata ondan gayrisini
memul edemem» dedi.
Sadrıâzamm sözleri hazır bulunan
lar tarafından tasvip edildiğinden, ölüm
vukuunda kardeşi Ahmed’in hükümdar
lığına karar verilerek
fatiha okundu.
Fazıl Mustafa Paşa toplantıdan çıktık
tan sonra darüssade ağası ile silâhdar
ağasına, topluluğun Şehzade Ahmed’in
hükümdarlığına karar vermiş olduğunu
beyanla yolda br hal olduğu takdirde
başkasını iclâs
ettirmemelerini tenbih
eyledi, ikinci Süleyman böyle hasta ha
liyle kardeş ve yeğenleriyle Edirne’ye
nakledildi- Sadrıâzam ve Serdarı Ekrem
Fazıl Mustafa Paşa Edirne’den Avustur
ya cephesine hareket tarihi olan 15 ha
ziran 1601 den bir gün önce darüssaade
ve silâhdar ağalarına ayni tenbihatı
tekrarlıyarak Şehzade Ahmed’den baş
kasını cülûs ettirdikleri takdirde öldü
rüleceklerini ilâve etti. Sadrıâzamın E
dVme'deu ayrılışından sekiz gün sonra
23 haziran 1691 (26 ramazan 1102) Cuma
günü, iki senedenberi çekmekte olduğu
hastalıktan kurtulamıyarak hayata göz
lerini yumdu.
O devri yaşıyan müverrih Silâhdarııı
(C: 2, S: 575) tarif ve tavsifine göre 1kinei Süleyman: Orta boylu, yassı bağırlı, şekli şemaili güzel, değirmi çehreli, kara gözlü, doğan burunlu, siyah
kaba kır sakallı, vakur ve heybetli idi.
Lisanı tatlı, yumuşak
huylu, lıüsn-ü
muamele sahibi, insaflı, halim selim,
hakka kail adle maildi. Beş vakit n a
mazını kılardı. Ömründe namazını terketmemişti. Yanında hazreti Peygambe
rin ismi söylenince hürmetten eğilirdi.
Sanavetkâr olup hiç kimseye gazab ed ip azarlamamıştı.
ikinci Ahmed'in tuğrası
İ K İ N C İ A HM E D
Fa([i$ahm cülusu —- ikinci Ahmed zamanında Avusturya cephesi — Venedik cephesi ■
—
Lehistan cephesi -- Dahilî vaziyet ve padisshın Olün-ü.
İkinci
Süleyman
İ K İ N ' t i a i i m f .d
-------, sarıldıktan s o n r a
veiat edince darüsbuzlar arasına ko
B abası : S u lta n İb ra h im
saade ağası vazıyeti
narak İstanbul’a nak
Aıınesi : H atice Muazzez S ultan
sadaret kaymakamı
ledildî ve
Kanunî
D o y d u ğ u ta r ih : 25 şubat 1643
Kadı Ali Paşaya bil
türbesine defnedildi.
F adiçah o ldu ğu ta rih : 22 h aziran 1691
dirdi, Bunun üzeri
Âdet veçhile tah
Ö lü m ü : 6 şubat 1695
ne evvelce verilen
ta yeni geçen h ü
B ilin en zevceleri : R ebia kadın
karara uyularak kar
kümdarlar bir kaç
Ç o cu k ları : İbrah im , Selim , H atice, Asiye
deşi Ahmed bulun
gün sonra Eyub tür
*
duğu daireden çıka
besini ziyaretle k ı
V eziriazam ları : RÖprülti-zâde F â z ıl M us*
rıldı. Tahtın kendi
lıç kuşanırlardı. H al
taTa F aşa _> — 20 Ağustos 1691 şehid.
sine nasib olmasın
buki İkinci Ahmed
K ad ı (A rabacı) A1E Faça 30 a&ustos 1691
dan dolayı
Allaha
Edirne’de cülûs et
— 27 m art 1692 aziL Hacı (Ç alık ) A li
şükredip dua eden
mişti. Kılıç kuşan
Pasa 27 m a rt 1692 — 27 m a rt 1693 isti
Sultan Ahmed önce
ma merasimini h ü
fa. Bozoklu M u stafa Paça 27 m a rt 1693
— 11 m * r t 1694 azil. S ü rm e li AIL P aşa
lıasoöaya götürüldü.
kümet merkezindeki
14 m a rt 1694 —
.
Burada evvelâ ken
usûle göre icra etı
jçy j
aceıe İs
disine kanun gereğince hasodalılar biat etti. Bunların atanbul’a giderek yine sür’atle dönmek
rasuıda o sırada lıasodalılara dahil olan
istediyse de, kendisine sefer durumu,
silâhdar tarihi müellifi Fındıklılı MehEdirne’den ayrılışından başkasının tah
med Ağa da vardı. Daha sonra Bâbüsta çıkarılması ihtim ali anlatılınca bun
saade önüne konan tahta oturdu. Bura
dan vazgeçti. Ecdadından Fatih Mehda nakîbüleşraftan başlıyarak devlet er
med ile babası İkinci Murad’ın Edirne’
kânı, ulema ve ocak ağaları biat ettiler.
deki Eski Camide kılıç kuşanmış oldu
Biat merasiminin tamamlanmasından
ğunu gözönünde bulundurarak (Silâh
sonra İkinci Süleyman'ın cenazesi gasl,
dar tarihi C:2, S:580). ikinci Ahmed de
teçhiz ve tekfin edildikten sonra nama
Edirne Eski Cami’de icra edilen bir me
zı kılındı. Daha sonra da cenaze sıkıca
rasimle kılıç kuşandı.
AVUSTURYA CEPHESt
Serdar'ı ekrem ve sadrıâzam sıfativle Avusturya cephesine gitmekte olan
Köprülü-zâde Fazıl Mustafa Paşa 29
haziranda Sofya’ya geldiği sırada İkin
ci Süleyman'ın vefatı ile yerine kardeşi
Ahmed'in geçmiş olduğu haberini aldı.
Yeni padişah kendisini sadrıâzamlık ve
serdar-ı ekremlikte
ipka etmiş
olduğu
cihetle
yoluna de
vamla Belgrad’a gel
dİ.
I
\
nun için Fazıl Mustafa Paşa henüz as
kerin tamamını
karşıya geçirmeraigti.
Bu sırada P. Varadin’de buluttan Avus
turyalIlar, Osmanlı askerinin tamamı Zemun sahrasına geçmeden köprüleri ba
sıp muhafızları öldürerek geçit yerleri
ni tutmayı plânlaştırmışlardı. Elde edi
len esirlerden düş
manın bu plânından
haberdar olan serdar-ı ekrem derhal
askeri erkânı toplıyarak vaziyeti an
lattı. Toplantıda bu
Slankaıııen m uh a
lunanlar, henüz eyâ
rebesi
let askerlerinin m ü
him bir kısmı ile ta
Fazıl Mustafa Pa
tar askerinin gelme
şa Belgrad’da bekmiş olduğunu beyan
lemiyerek. Keman
ile bunların gelişin
keş Ahmed Paşaya
den ve ordunun mik
Sava üzerine kurtam un kabarmasın
durttuğu köprüden
dan sonra
karşıya
suların kabarık olgeçilmesini, ‘bunla
masına aldırmıyarak
rın yetişmesine ka
karşıya zemun (zem
dar geçecek bir kaç
lin) sahrasına geç
gün zarfında köprü
ti. Bit sırada Tuna
başının top ateşi ile
kaptanı Ali Paşayı
müdafaasının nisbeTuna kıyısındaki Titen m üm kün oldu
tel palankasını fet
he gönderdi. Ali Pa
ğunu belir ttilerse de
şa üç günlük mu
sadrıâzam bu mütahasara sonunda bu
lealara kıymet verpalankayı vire şarmiyerek ertesi gün
tiyle aldıysa da viordu erkânı ve ocak
tkinci Ahmed
reye riayet etmiyeağalan ile karşıya
(Batılı bir ressamın eserinden)
rek kaıı dökülmesi
îeçti.
ne sebep olduğu için idam ediimek is
Zemuıı sahrasının bir çok yerleri su
tenirken bazı kimselerin şefaatiyle hapsi
lar altında bulunduğundan bu sular üs
ile iktifa olundu ve Tuna kaptanlığı fir
tüne bile yer yer köprüler kurulması ikate reislerinden Uzun Mustafa’ya ve
cap etmişti. Bu şartlar altında topların
rildi.
nakli büyük müşkilât arzediyor ve ar
Ordunun bîr kısmı Zemun sahrası
zu edilen her tarafa top götürülemiyorna geçtikten sonra, kışın sekiz bin as
du. Bir hayli zahmet mukabili geçiş ta
keri ile Tamşvar muhafazasında kalmış
mamlanınca serdarın emriyle Tuna ve
olan Tököli îmre de üç yüz kadar m ai
Savaya doğru hendek kazılarak sahra
yeti ile orduya geldi. Tököli’nin geçen
daki sulara bir mecra kazandırılıp da
sene Erdel’dc esir etmiş olduğu Avus
ha gerilerdeki kısımlara tabyalar kuru
turya generalleri de yanında idi.
larak toplar yerleştirildi. Bu yerleşme
Bu sırada fezla yağan yağmurlardan
ler vuku bulurken Kümeli ve Haleb bey
nehirler taştığı ciheile Zemun sahrası
lerbeyleri ile bir kaç sancak askeri ge
nın bir çok yerleri sular altındaydı. O
lip orduya katılmışsa da henüz eyâlet
2235
askerleri tamamlanmadığı gibi tatar as
keri de ortalarda yoktu.
Bu sırada Baden
margravı Prens
Ludvig (Lui) kumandasında elli bin pi
yade elli bin süvariden mürekkep Avus
turya ordusu P. Varadin’deıı hareketle
Osmanlı ordusunun dört saat uzağına
Tuna kenarında Değirmenlik mevkiine
gelerek kondu. Avusturya ordusunda ye
di gün müddetle bir hareket görülme
yince Anadolu beylerbeyi Kemankeş Ahmed Paşanın emrine onbin kişilik kuv
vet vererek düşmana doğru şevketti (10
ağustos). Bunlar hareketsiz gibi duran
düşman birlikleriyle biraz vuruştuktan
sonra geriye dönüp geldi.
Ertesi gün
Avusturya ordusunun harekete geçerek
Osmanlı ordusuna üç saatlik mesafeye
geldiği görüldüyse de
düşmanın atej
menziline girmesi beklendiğinden ateş açıltp harbe tutuşulmadı. Bir kaç gün son
ra AvusturyalIlar ilk ordugâhlarına dön
düler. AvusturyalIların hazırlanmış mev
zilere taarruz etmiyerek Türk askerleri
ni üzerlerine çekmek istedikleri anlaşi'
lıj’Grdu. Aradan iieçen bu günler zarfın
da Sivas eyâleti askeri ile tatar ordusu
hariç beklensn diğer eyâlet ve sancak
kuvvetleri gelerek ssdrıâzamtn emrinde
ki orduyu hümâyuna katılmış (Silâhdar
tarihi C: 2, S: 589) bulunuyorlardı. Avustıırya ora usu P. Varsdin kalesi tara
fına doğru çekilirken,
tarih-i Raşid’e
(C: 2, S: 162) göre; Sadrıâzam Fazıl
Mustafa Faşa hemen hücuma geçmeyi
düşünmemekte
ve bir kaç gün sonra
gelmesini umduğu Kırım hanının muva
salatından sonra hücuma kalkmayı uy
gun bulmaktaydı. Fakat Silâhdar tarihi
m üellifinin kaydına nazaran, bu sırada
kethüdası Kor Mustafa Efendi’nin sokIanmnj şikârı kaçırmıyalımj. diyerek h ü
cuma geçilmesi fikrini müdafaa etmesi,
serdarın bu sözlerin tesiri altında kal
masına sebep olmuştur. Nitekim, Fazıl
Mustafa Paşa’ııın, kumandan ve ocak a-
Slankamen savaş meydanının ve iki taraf ordularının genel durumuna bir bakış
(Macarca «A Magyar Namzet Tortenete» den)
2236
dolayısiyle ne dediğini bilmediğini iddia
ederek üste çıkmış ve
şeyhülislâmın
azlini temin etmişti. Arabacı lâkabı ile
de anılan bu hilekâr ve türlü bahane
lerle cepheye gitmeyen sadrıâzamın ya
lan söylediğini bir müddet sonra anlıyan İkinci Ahmed, kendisini azlederek
mühr-ü hümâyunu teslim etmek üzere
Diyarbakır valisi Hacı Ali Paşayı Edirne’ye çağırdı (27 Mart 1692). Hacı Ali Paşa’mıı sadrıâzam tâyin edildiği gün
lerde Tököli İmre’den alınan bir haber
de, AvusturyalIların bu yıl geçen sene
den daha fazla hazırlık yaptığı, Fransa
ile Avusturya arasında devam etmekte
olan muharebe vesilesiyle
Lehistan’ın
Fransız dostluğuna yanaşıp OsmanlIlar
la anlaşmak istedikleri bildirilmektey
di.
İngiliz ve Felemenk hüküm etinin
suliı tavassutları
Avusturya ve müttefikleri 1688 d?n
beri Fransa ile muharebe etmekte idiler.
Avusturya müttefikleri arasına bilahara
İngiltere ve Felemenk de katılmıştı. Her
devirde kendi kvvvetini mümkün oldu
ğu derecede yıpratmamaya dikkat eden
İngiltere,
Ondördüncü Lui Fransasına
karşı cereyan eden bu harpte de ayni
şeyi gözetmekte ve Avusturya impara
torunun daha fazla kuvvetlerle Fransa
üzerine yüklenmesini istemekteydi. Osınanlılarla muharebe eden Avusturya’
nın elbette İngiltere’nin arzuladığı m ik
tarda Fransa’ya kuvvet ayırması m üm
kün olamszdı. Osmanlı-Avusturya sul
hu tahakkuk ettiği taktirde İngiltere’
nin tasavvurları da tahakkuk edebilir
di. Bunan için Felemenklilerle birlikte
Osmaıılı hükümeti Rezdinde sulh tavas
sutunda bulundular. İngiliz ve Fele
menk elçileri bu gaye ile padişahı zi».-■'te çalıştılar. 21 Haziran 1692 de vu
ku bulan kabulleri esnasında Avustur
yalIların
Osmanlı-Avusturya sınırının
Esseg'deıı geçmesini istediğini bildirdi
ler E lç ile r ib u sözleri karşısında İkin
ci A,.. ; “ A v u s t u r y a l I l a r ı n bir elçisi
nin gelip geımsdiğini, gelmediyse ken
dileridir. sulh aktine selâhiyetli
olup
olmadıklarını sorunca,
aldığı
cevap
müsbet ve tatminkâr olmadı. Bu sıra. r' rmanl: ve Avusturya muhasım kuv-
Sııîtan ikinci Afûned
(Iiapıdağlı serisinden)
vetleri arasındaki sınır hemen hemen
Essegden geçmekle beraber, teklif, Ma
caristan'a kaybolmuş nazarı ile baka¿mıyan Osmanlılar için ağır gibiydi. Bu
na mukabil Osmanlı hükümetinin görü
şü demek olan
padişahın sözleri ise.
mücadelede lazlaca ağır basmakta olan
Avusturya’ya karşı çok daha ağır ka
çıyordu. İkinci Alımed, yıllardan beri
bir sürü toprak kaybeden devlet Os
manlIlar değilmiş gibi, Macar arazisi
nin harften önceki durumu ile iadesi,
hattâ yıllık vergi verilmesi şartiyle sulhe yanaşacağını
söylemesi karşısında,
tabi'i bu teşebbüs akim kaldı.
Bc-lgrad kalesinin tam ir
ve tahkim i
Yeni veziriâzam Hacı Ali Paşa Edirne’ye gelince biraz hazırlıklar yap
tıktan sonra Avusturya cephesindeki
ordunun kumandasını deruhte etmek
üzere 30 Haziran 1692 de Edirne’den ha
reket etti. Serdar-ı Ekrem Hacı Ali Pa
şa Belgrad’ın doğusundaki Vraçar ova
sına (Taı'ih-i Raşid C: 2, S: 196) geldi
ği zaman ordu erkânı ve ocak ağalarını
toplıyarak yapılacak işleri müzakere et
2241
ti. Toplantıda ordunun mücadele saha
sının neresi olması icap
ettiğine dair
görüşmeler cereyan ederken bazı kimse
ler vakit kaybedilmeden Zemun sahra
sına geçilerek düşman üzerine yürün
mesini ileri sürdüğü gibi bazı şahıslar
da Belgrad kalesinin durumuna dikkati
çektiler, ik i muhasara görmüş olan Belgrad’m tahkimatı hakikaten pek sağ
lam değildi. Kuvvetli bir taarruza uzun
müddet dadanabilecek
durumu yoktu.
Şayet her hangi bir şekilde düşmanın
eline geçer ve düşman tarafından bir
de tahkim edilirse istirdadı cidden çok
müşkül olurdu. Silâhdar tarihinin (C:
2, S: 683) kaydına göre, bu arada Na~
veli Mustafa Ağa
adında bir zeamet
sahibi, Slankamen harbinden dolayı as
kerin gözünün korkmuş olduğunu, bu
yüzden saf çengine
dayanamayacağım,
binaenaleyh Belgrad’m tahkimi ile bu
sene için Sava kenarında müdafaa har
bi yapılmasını istedi. Bu fikir beğenildiği ve hemen herkesin aklına yattığın
dan tatbikine geçildi. Belgrad tamir ve
tahkim edilirken A v u s t u r y a l I l a r da bir
meydan muharebesi yapacak şekilde ha
rekâtta
bulunmadılar.
Daha
ziyade
Türkleri Macaristan’a geçirmemeye ve
Macaristan'ın güney
doğusundan Erdel’e doğru uzanan
kısımda bulunan
Varat, Yanova, Gyula, Tamşvar gibi ka
leleri aiımya çalıştılar. Bunlardan ge
çen yıldan beri muhasara ettikleri Va
rat kalesini Haziran ayı içinde zaptettilerse de diğerlerini elde edemediler.
Esasen Belgrad kalesinin tamir ve tah
kimine devam edilirken bir taraftan d".
Gyula ve Tamşvar’a
lüzumlu yardım
yapıldı,
Belgrad’ın tahkim işi bitince Ser
dar Hacı Alipaşa buraya 6 bini kap ıku
lu 3 bini yerli kulu olmak üzere 9 bin
kişilik kuvvet bırakıp eyâlet askerleri
ni kışlaklara dağıttıktan sonra Belgrad
önünden ayrılarak Edirne’ye geldi.
M üttefiklerin sulh için ileri
sürdükleri şartlar
A v u s tu r y a lIla r ın
tık la r ı
la y a n
harbe
n ih a y e t
Osmanlılarla
yap
v e r m e le r in i
arzu
Ingiliz ve Felemenk
h ü k ü m e tle r i
i k i taraf a r a s ı n d a s u l h u n te e s s ü s ü y o
l u n d a t a v a s s u t f a a l i y e t l e r i n e devam e
diyorlardı. Elçilerin daha önceki ziya
retleri Osmanlı hükümetini bu yoldaki
şartının ne olduğunun öğrenilmesi ne
ticesini vermiş gibiydi. Hacı Ali Paşa'nın Edirne’ye döndüğü sırada gelen el
çilerin ziyareti ise, karşı tarafın sulh
şartlarını ortaya çıkarmıştı.
İngiliz ve Felemenk elçileri Viyana
Belgrad üzerinden 10 şubat 1693 de Edirne’ye geldiler. Bir müddet sonra pa
dişah tarafından kabul edilen elçiler 24
mart 1693 de vezirler, ulema, askerî er
kân ve ocak ağalarının veziriazam sa
rayında yaptıkları toplantıya davet edil
diler. Elçilerin getirdikleri nâmeler ter
cüme edilerek
okununca ileri sürülen
sulh şartları orada bulunanlar tarafın
dan öğrenildi. Buna göre: Türkler M a
caristan’dan başka Erdel’den de el çe
kecekler ve Macar hududunda olan Ya
nova, Tamşvar, Göle (Gyula) kaleleri
Avusturya hâkimiyetinde olacak ve Tu
na nehri sınır teşkil edecek, Fodalya,
Kamaniçe kalesi, Ukrayna, Bucak ara
zisi, Eflak, Bağdan Lehlilere; Mora ya
rımadası Venediklilere verilecek (Silâh
dar tarihi C: 2, S: 693), aynca Osmanlı devleti taarruzda bulunmıyacak. E l
çiler bu şartları
şifahen de tekrarla
yınca sinirlenen Rumeli kazaskeri:
i — Bre dinsiz kâfirler, biz sizden
daha memleket talebinde iken ye’dimizde bulunan mülk-ü mevrusemizi iste
mek nasıl sözdür?» dedi.
, Tabi’i İleri sürülen bu şartlar kar
şısında anlaşmak m üm kün olmadığın
dan, sulh tavassutu da hiç bir terakki
kaydedemeden böylece kaldı.
Bozoklu Mustafa Paşa’nın
sadaret ve serdarlı^
Mâliyenin düzgün bir şekilde y ü
rütülmesine çalışan ve dürüst bir kim
se olan Defterdar Canib Ahmed Efen ■
di’nin doğru çalışmasından menfaatlar:
haleldar olan bazı kimselerin tesiri al
tında kalan İkinci Ahmed bir fermanla
defterdarın azlini emretmiş- fakat buna
mukavemetle
fermanı tatEfk etmeyen
Sadrıâzam Hacı (Çalık) A li Faşa niha
yet mühr~ü hümâyunu çıkarıp padişa
ha sunmak suretiyle
sadnâzamlıktan
istifa (Tarih-i Raşid C :2, S: 27) et
miştir. Bunun üzerine padişah İkinci
Ahrned Bozoklu Mustafa Paşa ya mühr-ü
teklif etmiş. Bozoklu peşinen Hacı Aü
Paşa gibi biri varken kendisinin sacinâzamlığımn sözü olmıyacağmı beyan et
mişse de padişahın «şimdi ikinizi de
katlederim» demesi üzerine mührü al
mıştır.
Sadnâzam ve Serctar-ı ekrem Bo
zoklu Mustafa Paşa mayısın birinci haf
tası içitıde otağa çıkarak hareket iğin
hazırlıklar yaptırdığı günlerde, bir kaç
ay önce üçüncü defa Kırım Hanı tayin
edilmiş olan Selim Giray’dan bir mek
tup geldi. Selim Giray bu (Silâhdsr ta
rihi C: 2, S: 703) mektubunda; yakala
nan esirlerden düşmanın niyetlerine
dair bilgi edindiğini bildirmekte ve elde
edilen malûmata göre: AvusturyalIlar,
Türklerin Belgrad tarafında meşgul ol
malarından :stifade ile bu yaz Erdel’e
yürüyecekler, oradan Eflak ve Boğdaıı’ı
zaptederek Bucak arazisine kadar ilerliyecekler. buraların halkını Türkler aleyhine ayaklandırıp kendilerinden isti
fade edecekler, hattâ Tuna’yı aşıp Edir
ne ve İstanbul’a kadar uzanan akm ha
reketinde bulunacaklardı.
Selim Giray bu malumatı verdikten
sonra, sadrıâzama, ordu ile Rusçuk’a ge
linir ve oradan Erdel’e girilip Avustur
ya kuvvetleri yenilirse, kaleleri düşman
askeri ile dolu olan bu toprakların alın
masından sonra, Avusturya işgaline düş
müş sair yerlerin istirdadı ancak kabil
olabilir demekteydi. Sadııâzam Bozoklu
Mustafa Paşa bu haberden sonra çadı
rında Padişaha bir ziyafet verip ayni
gün vezirleri, ulema ve askeri erkânı da
vet ederek durumu müzakere eyledi.
Belgrad’a otuzbin muhafız asker ile bir
yıllık zahire ve mühimmatın bulundu
ğu ve sıkı bir muhasaraya altı ay m üd
detle tahammül edebileceği açıklanınca,
ordunun sadnâzam idaresinde Erdel’e
yürümesine karar verildi.
Sadnâzam Bozoklu Mustafa Paşa 5
temmuz 1693 de (Tarih-i Raşid C: 2, S:
219) Edirneden hareketle onüç gün son
ra Rusçuk’a vasıl oldu. Aradan bir kaç
gün geçince Kırım hanı Selim Giray da
yüzbini mütecaviz (Silâhdar tarihi C: 2,
S: 709) Tatar askeriyle Rusçuk’un kar
şısında Tuna’nın sol sahilindeki Yerköyü (Giurgiu) ne geldi. Selim Giray ve
Kırım hanzadeleri karşıya geçerek sad-
rıâzamın idaresinde toplanan mecliste
hazır bulundular. Girişilecek harekât şek
1; uzun boylu müzakere edildikten sonra
Erdel’e yürünmesi hususu bir defa daha
karara bağlandı. Sadnâzamm idaresin
deki Osmanlı ordusu Rusçuk’un dört
menzil batısındaki Totrakan’dan Tuna’mn sol sahiline geçecekti. Ordu ağustos’un dordündeTotrakan'a vararak karşıya
geçmive hazırlandığı sırada Belgrad m u
hafızı Cafer Paşa'dan düşman vaziyeti
ne dair haber geldi. Bunda Avusturya
ordusunun P. Varadiıı'de toplandığı, Belgrad’ı muhasara etmeleri ihtimali bulun
duğu bildiriliyor, iki gün sonra alman
başka bir haberde de, AvusturyalIların
Belgrad önündeki Çingene adasına köp
rü kurmak
üzere faaliyete geçtikleri
kaydediliyordu. Belgrad’dan gelen haber
ler bu tarafa ilgi gösterilmesini gerek
tirecek ehemmiyetteydi. Fakat bazı ku
mandanlar, AvusturyalIların Türkleri
Erdel’e götürmekten alıkoymak için gös
teriş hareketinde bulunduklarım ileri
sürüyor, Erdel’de yağma malına kona
cağını hesaplıyan askerler ise onları bu
fikre meylettiriyordu. Maamafih yeni
haberler muvacehesinde yapılan müza
kereler sonunda, V idin’e kadar ilerlen
mesine. Belgrad muhasaraya maruz ka
lırsa imdadına koşulmasına, kalmazsa
Demirkapı’dan Erdel’e girilmesine karar
verildi. Bu karardan sonra Tuna’nın sol
sahilinden yürünerek Vidin’in karşısına
gelindiği zaman AvusturyalIların Belg
rad etrafına hendekler kazıp toplar yer
leştirerek şehri dövmeye başladığı ha
beri geldi.
AvusturyalIların Belgrad m uh a
sarasını çözüp çekilmeleri
Belgrad’ın muhasaraya maruz kal
ması mühim bir meseleydi. Burası düş
tüğü takdirde, daha önce görüldüğü veç
hile, Belgrad’m güney ve doğusundaki
toprakların pek çok yeri tehlikeye m a
ruz kalabilirdi. Şehrin tahkimatı tak
viye edilmiş olmakla beraber her türlü
kötü ihtimal gözönünde bulundurularak
düşman eline geçmeden yetişiimeliydi.
Bunun için Serdar Bozoklu Mustafa Pa
şa Kırım kuvvetlerini de beraberine alarak orduyu Tuna’nın sol sahilinden Vidin yakasına geçirdi. Belgrad’a bir an
önce yetişebilmek için acele eden serdar
orduya süratle yol aldırıyordu. Morava
üzerindeki köprünün Sırp Haydukları ta
rafından yakıldığını haber alınca K ırım
askeri ile Rumeli Eyâleti tımarlı sipahi
lerini Semendre civarından kargıya geç
mek üzere Morava’nm sağ
sahilinden
şevketti. Kendisi ise Vidin'den hareke
tinden un gün sonra ordunun diğer kıs
mı ile Morova’m n sol yakasına geçerek
ayni süratle kuzey istikametinde ilerle
di. Zamandan kazanabilmek
için ağır
topların geriden kendilerini takiben ge
tirilmesini emretti.
Çingene adasına köprü kurdurup
Sava’nın sağ yakasına geçerek Belgrad’ı
kuşatan Duc de Cray idaresindeki Avusturya kuvvetleri ise, ilk günlerden itibaren işi gayet sıkı tutmuşlardı. Şeh
rin doğusunda Kaya-burnu denilen yere
kadar hendekler kazdırıp tabyalar yap
tırmışlar ve Belgrad’ı çok şiddetli bir
topçu ateşine tâbi tutmuşlardı. Belgrad
yakasına geçtikleri 29 temmuzu takip
eden oniki gün hendek kazma ve tabya
yapmakla doldurulduktan sonra büyük
toplarla gece gündüz bombardımana de
vam edildiğinden kale bedeninde gedik
ler açılmıştı. 8 eylül sabahı erkenden bu
gediklere karşı müthiş bir umumî h ü
cum icra ettiren Avusturya kumandanı
askerini inatla doğüştürdü. Belgrad müdafilerinin buna mukabelesi Avusturyalılarınkinden daha inatla cereyan etti ve
beş buçuk saat süren hücum sonunda Avusturyalıların verdiği zayiat sckizbin
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 722)
kişiydi.
Duc de Cray ertesi gün hücumu tazele
mek isterken K ırım kuvvetlerinin Se
mendre civarına, Mustafa Faşa’nm da
Morava kıyısına gelmiş olduğunu öğren
di, Değil muhasaraya devam, bir kaç gün
daha ayni yerde vakit kaybettiği tak
dirde iki ateş arasında kalıp acı bir pe
rişanlığa uğrayabilirdi. Zaten K ırım ha
nı S e m e n d r e ’y e vasıl olduğu zaman 3 bin
Tatar, bin Rumeli timarlı sipahisinden
mürekkep bir keşif kuvveti şevketmiş,
bunlar önlerine gelen ilk siperleri basa
rak epeyce adam öldürmüş ve Avustur
yalIların öküz arabaları ile yük hayvan
larını sürüp götürmüşlerdi. Bu vaziyet
AvusturyalIların tehlike ile burun bu
runa geldiklerini gösterdiği cihetle, Duc
de Cray 12 eylül gecesi metrislerden
toplarını çekip sabahleyin de
süratle
karşıya Zemun sahrasına geçti. Çekilir
ken Sava üzerindeki köprüleri
yakıp
yıktıkları gibi götüremedikleri m ühim
matı ve Tuna Kaptanı Ali Paşaya kap
tırmamak istedikleri nehir vasıtalarının
bir kısmım da ateşe verdiler.
AvusturyalIların bu defaki çekiliş
leri hayli korkuya kapılmış olduklarını
göstermektedir. Zira Zenum sahrasına
geçince burada vakit kaybetmeyip iki
gün sonra bir kısmı Ösek ve Mohaç’a,
bir kısmı P. Varadin köprüsünden Tuna’yı aştılar. Bunlardan bir kısmı Segedin tarafına doğru uzandılar.
AvusturyalIlar bp defa Belgrad’a
fazla top getirerek şehri mütemadiyen
dövdüklerinden, şehir fazla ziyana uğ
radığı gibi, gerek bombardıman gerekse
hücum sırasında Türkler dörtbin beş yüz
kişilik yaralı ve şehid vermişlerdi. Ser
dar Bozoklu Mustafa Paşa Belgrad’a ge
lince P. Varadin’e doğru
gitmiş olan
düşman kuvvetlerine karşı bir gösteri
yürüyüşü yaptırarak Tamşvar ve Göle’ye zahire ve m ühimm at şevketti. Ayrıca
Belgrad’ın hasara uğrıyaıı yerlerini bir
miktar tamir ettirip sonra Edirne'ye
döndü. Kendi askeri ile birlikte Rusçuk’a kadar gidip oradan K ırım ’a sevkettikten sonra Edirne’ye gelen Selim
Giray da burada bir müddet kaldıktan
sonra K ırım ’a avdet
etmiştir (4 ocak
1694).
Sürm eli A li Paşa’nın sadareti ve
Petervaradin muhasarası
Sultan İkinci Ahmed 14 mart 1694
de mühr-ü humâyunu Bozoklu Mustafa
Paşadan alarak kendisini Trablusşam
valiliğine tayin etti. Silâhdar tarihine
(C: 2’ Sr 740) göre; azline sebep, Boîok lu ’rtun son günlerde devlet işlerini
ihmal edip avcılıkla meşgul olmasıydı.
Tarih-i Raşîd’e (C: 2, S: 247) göre ise;
onun avcılık zevkine dalışı hakikat ol
mayıp, sadrıâzamla arası iyi bulunmayan
Darüssaade ağası Nezir Ağanın mezkûr
sadnfizamı padişah nezdinde kötüleme
si ve bu suçla itham ının bir neticesiydi.
Nezir Ağanın çevirdiği dolapla m allan
müsadere olunup derhal tayin edildiği
yere gönderildi. Onun yerine ise Trab
lusşam valisi ve sabık defterdar Sürme
2244
li Ali Paşa sadarete çağrıldı. Alı Paşanın
memuriyet mahallinden Edirne’ye geli
şine kadar bir aydan fazla zaman geçti.
Sürmeli Ali Paşa Edirne’ye ulaşa
madan ünce Belgrad muhafızı Cafer Pa
şadan alınan mektupta düşmanın P. Va
radin tarafında yığınak yaptığı bildiri
liyordu. Bu haberi müteakip Cafer Pa
şaya Belgrad’ın tamire muhtaç tarafla
rını onarması taiimatı verildiği gibi R u
meli beylerbeyisi Mahmud
Paşaya da
Belgrad tarafına gitmesi emrolundu. Ay
rıca Kırım hanı Selim Giray da yaz için
sefere çağrıldı.
Yeni sadnâzam Sürmeli Ali Paşa 28
haziran 1694 te ordu ile Edirne’den ha
reket etti. Bu defa niyet P. Varadin’in
kuşatılmasıydı.
K ırım kuvvetleri iie Osmanlı ordu
su Belgrad’da bir araya geldikten sonra
4 eylül 1694 te P. Varadin önüne (Tarih-i Raşid C: 2. S: 262J gelindi. Derhal
hendekler açılıp metrisler meydana ge
tirilerek toplar yerleştirildi. Türklerin
buraya muvasalatından önce
yardıma
gelen Avusturya kuvvetleri. P. Varadin
kalesine dahil olmuş bulunuyordu. Türk
topları P, Varadm’i sıkı bir şekilde dö
vüyor, ayrıca Tuna Kaptanı Ali Paşa da
nehir vasıtalariyie faaliyette bulunuyor
du. Bir defa Tisa üzerinden P, Varadin
gerisine kadar uzanan Kırım süvarileri
düşmanın o tarafta bulunan perakende
birliklerine korku bile verdiler. Fakat
mevsim AvusturyalIların lehine çalışı
yordu. Şiddetli yağmurlar başlamış, ne
hirler taşmış, gerek nehir, gerekse yağ
mur sularından Türk siperleri sularla
dolmuştu. Bu şartlar altında muhasara-
Petervaradiıı’in Osmanlı ordusa tarafın
dan muhasarasını gösteren bir kroki
(Ricaut'dan)
nın daha fazla uzatılması
imkânsızdı.
Onun için kuşatmanın yirmi üçüncü gü
nü (2 ekim 1694) geriye dönüldü. Bu
arada Pançeva üzerinden Tamşvar ve
Göle için erzak ve mühimmat sevkedildi.
Tamşvar’a sevkedilenler yerine ulaştıysa
da Göle'ninkini göndermek m üm kün ol
madı. Zira Gole (Gyula) ya bunu kont
rol eden Lipve ve Çangd düşman elinde
bulunduğu gibi, ayrıca o civarda 12 bin
kişilik bir düşman kuvveti yolları tut
muştu. Bu yüzden yerine ulaştırılanı ıyan
erzak kışın müsait fırsatta sevkedilmek
üzere Tamşvar’a bırakıldı.
Sefer mevsimi geçmiş olduğundan
Selim Giray Rusçuk üzerinden K ırım ’a
gitti. Sadnâzam Sürmeli A li Paşa da ka
pıkulu askeri ile birlikte 15 aralık 1694
te Edirne’ye geldi.
LEHİSTAN
CEPHESİ
İkinci Ahmed zamanında Lehistan
cephesi harekâtı diğer cephelerin yanında basit kalmaktadır. Bu hükümdar zam anılırla da Lehlerin asıl gayreti Kamaniçe ve dolayısiyle Podolya’yı
almak
noktasında toplanmıştır,
1692 ağustosunda 60 bin kişilik bir
Leh kuvveti Kajnaniçe’yi muhasara ve
Isakçı taraflarını vurmak (Tarih-i Raşid C: 2, S: 169) için hazırlanmışsa da,
bunların niyetlerinden haberdar olan
Kamaniçe muhazıfı Kahraman Paşa kaleden çıkarak Leh kuvvetlerini
yenip
kaçırmıştır.
1694 senesi yazında Podolya tarafmda Osmanlı askerinin azlığı, K ırım hanının da Avusturya cephesine gitmiş bulunmasını nazarı itibara alan Leh kum an.
danları Kamaniçe üzerine bir defa daha
yüklenmeyi
düşünmüşlerdir.
Böylece
Baş Hatma’nın
kumandasında 19 bin
Lehli, 10 bin kadar da âsi Boğdanlı kuv-
vet toplanmış, ânı bir hareketle Kamaniçe’j-e girmeyi tasarladıklarından 4 bin
merdiven hazırlıyarak bunları kullana
cak adamlar ayırmışlardır. Lâkin Leh
lerin tasavvurları yine haber alınmış ve
Kahraman Paşa'nın Kamaniçe’den dışa
rı çıkardığı kuvvetler Leh baş hat mani
ni kaçırmaya kâfi gelmiştir.
ikinci Ahmed zamanında onlar lehi
ne kaydedilecek yegâne hadise, Kırım
hanzadeleıinden Şalıbaz Giray’m Kama
lı içe muhafızları iğin götürmekte olduğu
erzakın Lehler tarafından bir baskınla
ele geçirilmesidir. Bu hadise 1695 yılı
ilk baharında cereyan etmiştir. Şahbaz
Giray’m Bucak tatarları ile or kabilelerin
den mubayaa ettiği zahireyi Kamaniçe’ye götürmekte olduğunu duyan Lehler
bir baskın plânı hazırlamışlardır. Şah
baz G iıay KamaııiçeVe üç saatlik mesa
feye kadar geldiği sırada birdenbire 30
bin Lehlinin hücumuna maruz kalmış
tır. Emrindeki 4 bin tatarla bunları il
kin mağlup edip (Tarih-i Raşid C: 2, S:
268) dağıtır gibi olmuşsa da. bu kuvvetle
rin arasında bulunan kiralın oğlu, çeki
len kuvvetleri geri çevirip Şahbaz Giray’ı zahirelerle birlikte muharebe mey
danını terkettirinceye kadar vuruşmuştur.
VENEDİK CEPHESİ
Daha önceki padişah zamanında ol
duğu gibi İkinci Ahmed zamanında da
Avusturya cephesinden sonra ikinci de
recede ehemmiyet arzeden cephe Vene
dik cephesi idi. Yalnız bu hükümdar za
manında Venediklilerle çarpışma saha
sının daha genişlediği ve bu arada m u
harebenin merkezi sıkletinin de Yunan
yarımadasının dışına taştığı görülmekte
dir. Hepsinde devamlı şekilde değilse de
çarpışmaların vuku bulduğu yerler; Y u
nan yarımadası, Girit, Bosna ve Sakız’
dır.
Yunanistan cephesi
Daha Dördüncü Mehmed tahtta iken
Venedik kuvvetleri Mora’dan sonra Atik
yarımadasına ayak basmışlardı. İkinci
Süleyman zamanında Benefşe (Monemvasia) limanı da elden çıkınca Mora'da
Türk idaresinde hiç bir yer kalmamıştı.
Buna rağmen bu tarafa tayin edilen ser
darlara Moı-a serdarı denmekte devam
ediliyordu. İkinci Süleyman zamanında
Koca Halil Paşa’nın Avusturya cephe
sine gönderilmesinden sonra Mora serdarlığma tayin edilmiş olan Çelebi İb
rahim Paşa İkinci Ahmed’in cülûsunda
da Mora serdarı bulunuyordu.
Kadı Ali Paşanın sadrıâzam olunca
Koca H alil Paşayı kendisine rakip gö
rerek tekaüt ettirip Ohri’de oturmaya
mecbur bıraktığı daha önce anlatılmış
tı.
Koca Halil Paşa Ohri’de ikamet
etmekteyken 1692 senesi ilk baharında
Ağriboz muhafızı Çelebi İbrahim Pa
şa (Silâhdar tarihi C: 2, S: 63G) A ğ
riboz ve Selanik kıyılarına hücum için
Venedik donanmasının hazırlık yaptığı
nı bildirerek yardım isteyince. Koca H a
lil Paşa tekrar vazifeye alınarak kendi
sine Mora serdarlığı tevcih edildi. Koca
Halil Paşa’nın serdarlığı sırasında Y u
nan yarımadasında önemli bir şey olma
dıysa da daha sonraki serdar zamanında
Mora’daki Anabolu’nun istirdadına çalı
şıldı, fakat muvaffak olunamadı.
Venedikliler, İkinci Ahmed
zama
nında Girit’i de harp sahaları arasına
soktular. Onlara harbi buraya kadar uzatmaları cesaretini veren şey, Mora'daki .
muvaffakiyetleri idi. Ellerinde bulunan
G irit’teki Suda limanına üç yıl mütema
diyen silâh ve m ühimm at yığdıktan son
ra, 1692 yılı temmuzunun 15 inde Hanya
limanının civarındaki Galata köyü ya
kınma asker çıkarmak
suretiyle Girit
cephesini açtılar.
Girit’te cereyan eden çarpışmalar
Suda limanında daha önce yığılmış
bulunan Hırvat, Arnavut, Mora ve Bos
na oşkiyalarından ibaret onbir bin kişi
lik kuvveti de aldıktan sonra Hanya ta
rafına gelmiş
olan Venedik
Amirali
Françesko Mocenigo aralarında
Malta,
Floransa ve Papalık gemileri de mevcut
(Silâhdar tarihi C: 2, S: 673) yüz par2246
V
mocvKv
© 0 ©
s.
ç ,.ık bir donanmaya kumanda ediyordu.
Amiral Vlocenigo’nun karaya çıkardığı
kuvvet onaltıbin (Tarih-i Raşid C: 2, S:
197) kişi idi. Düşmanın ihraç hareketini
müteakip Hanya muhafızı Ispanakçı İs
mail Paşa saf cengi yaparak muhasara
hareketine mani olmak istediyse de, elindeki kuvvetlerin kifayetsizliğinden
kaleye çekilmeye mecbur kaldı. Hanya
muhafızının eli altında ancak bin beş
yüz kişilik kuvvet mevcuttu. Böylece Ve
nedikliler Hanya altına yaklaşarak kale
yi muhasara ettiler. İsmail Paşa bir ta
raftan Kandiye muhafızı Fındık Mehmed Paşa, bir taraftan Kaptan-ı derya
Yusuf Paşa3ra adamlar göndererek vazi
yeti bildirdi. Fındık Mehmed Paşa ha
beri alınca Kandiye ve Resmo muha
fızlarından bin beş yüz kişilik bir kuv
vet ayırarak Hanya’nın imdadına gön
2247
derdi. Venedikliler, bunları Hanya ya
kınındaki bir boğaz Önünde durdurarak
ileriye geçirmemek istediler. Bir taraf
tan Hanya kalesi şiddetle dövülürken
bir taraftan da Kandiye’den gelen imdat
kuvvetleriyle
vuruşuluyordu.
Fındık
Mehrned Paşanın yolladığı askerler sayı
larının azlığına rağmen beş günlük çar
pışmaları sırasında pek çok esir aldılar.
Nihayet çetin bir hamleden sonra önlerindekileri dağıttıkları gibi ayni süratle
kaleye doğru ilerleyip içeri girmeye mu
vaffak oldular, Hanya’ya dahil oluşları
öyle süratli ve cüretkâr an e cereyan et
ti ki önlerine rastlıyan düşman askerini
bile beraberlerinde içeriye sürüklediler,
imdat kuvvetlerinin gelmesiyle kaledekilerin şevk ve cesaretleri arttı.
Venediklilerin Girit’e çıkartma yap
tıkları padişahın malûmu olunca hükü
met bir taraftan cebeci, topçu ve yeni
çerilerden mürekkep üçbin beş yüz ki
şilik bir kuvvetin acele Hanya’ya yetiş
tirilmesini emrederken, bir taraftan da
Fındık Mehmed Paşaya Girit serdarlığı
emri gönderildi. Donanma gemilerinden
bir kısmına Girit üularma gitıresi bil
dirildi. Düşmanın dikkatinin başka ta
raflara çekilebilmesi için Mora serdarı
Halil Paşaya o civardan temin edeceği
yirmibin kişilik kuvvetle Mora’ya akın
hareketinde bulunması emredildi. Koca
Halil Paşa bu emri alınca Korent ber
zahına doğru ilerledi. Berzahı güneye aşarak Venediklilerin Korent şehri Önü
ne kurmuş oldukları ve içinde 4 bin k i
şilik muhafızı bulunan Miş kalesini zap
tedip tahkimatım yıktı. Sonra
Manya
beyi Lembraki emrine dört bin kişi ve
rerek Mora’daki Anabolu (Nauplion) üzerine, bir o kadar kuvveti de Yanya
sancak beyi Alı Paşanın idaresinde înebahtı tarafına şevketti. Bu vaziyet kar
şısında Mora’daki Venedikliler
telâşa
kapılarak acele yardıma koşulmasını is
tediler.
Mora’da telâş hüküm sürdüğü ve
kendisinden yardım istendiği halde
Hanya'yı zapta azmetmiş görünen A m i
ral Mocenigo muhasarayı
kaldırmadı.
Hanya kalesi bedeninde gedikler açıl
mış olması amirali hayli ümitlendiri
yordu. Bu arada hükümetin sevkettiği
kuvvetler Kandiye’ye çıkıp kara yolun
dan Hanya’ya yürümüştü. Mocenigo bun
ları, hem karadaki askerleri, hem de do
nanmasındaki toplarla sahil yolunu ateş
altına almak suretiyle Hanya’ya sokma
maya çalıştı. Kaleye karşı bombardıma
nı şiddetlendirerek tahribatı artırınca
müdafilere teslim teklifinde bulunduy
sa da, Hanya müdafilermden, harpten
başka bir şey düşünülmediği, böyle bir
teklifle adam gönderildiği takdirde öl
dürüleceği cevabım aldı. Öte taraftan
Mora’dan feıyadnâmeler geliyordu. N i
hayet Kaııdiye muhafızının sekiz bin k i
şi ile Hanya’ya doğru ilerlediğini haber
alınca muhasaranın kırk ikinci günü o~
lan 23 ağustos 1692 de muhasarayı kal
dırdı. Buradan çekilirken yan hile yarı
tehdit ile Granbusa adasında bulunan
n'uiv'uızîarı
kaldırmaya
çalıştıysa da
muvaffak olamadı. Mora serdarı Koca
Pisli 1 Paşa ise HaniTa muhasarasının kal
dırıldığını duyunca akma
gönderdiği
kuvvetleri geriye çekti.
Bosna ve H ersek cephesi
Venedikliler, Dalmaçya kıyılan ve
Bosna hududunda Dördüncü Mehmed za~
maııında epeyce faaliyet göstererek bazı
yerleri almışlarsa da son yıllarda bu ta
rafta pek hareketli görünmüyorlardı. Lâ
kin Hersek mıntıkasında bazı nahiyele
rin yerli hıristiyan halkının çıkardıkları
mesele yüzünden bu tarafa yeniden dik
katlerini çevirdiler.
Venedikliler harbin başından beri
Mora'da yaptıkları gibi bu tarafta da
yerli hıristiy anları Türkler aleyhine tah
rik etmekteydiler. Venedik tahrikleri n i
hayet 1694 senesi yazında Hersek’in sa
hil kısmında meyvalarım vermeye baş
ladı Neticede isyan eden âsiler Nekşek,
Drcnyak, Graska nahiyeleri ile Nori ka
lesini (Silâhdar tarihi C: 2, S: 779) yağ
maladılar. İsyan eden hıristiyan halk
yolları kesmekte ve müslümanlara zarar
vermekte idi. Bunlar Neriman boğazın
daki Pojin kalesini (Tarih-i Raşid C: 2,
S: 256) zaptedip içerisine girdiler. Bu
hâdiseler üzerine İşkodra muhafızı A r
navut Süleyman Paşa serdar tayin edi
lip Hersek mutasarrıfı Selim Paşa’nm da
onunla işbirliğinde bulunması emrolundu. Bu iki paşa birbiriyle buluşmak üzere harekete geçtikleri sırada vaziyeti
kendileri için müsait gören âsiler Vene
2248
diklilerle işbirliği yapan grupa katıldı
lar ve Venediklilerin Zara kumandanını
o tarafa çağırdılar. Venedik kumandanı
deniz yoluyle bu tarafa gelince kıyıya
yakın mühim bir kale olan Gabella ka
lesini 22 haziran 1694 (28 şevval 1105)
de muhasara etti. İçerdeki yerliler düş
manla anlaştı ğından Venedikliler kolay
ca Gabella kalesinin hâkimi vaziyetine
geçtiler.
Gabella’nm Venedik eline geçtiği
hükümete duyurulunca, buranın kur
tarılması için ilâve kuvvetler sevkedildi. Bosna Beylerbeyi Mehmed Faşa’nın da bulunduğu bu kuvvetler Gabella’yı on gün müddetle muhasara et
tilerse de ellerinde kâfi miktarda top ol
madığından muhasarayı kaldırıp çekil
diler (2 ağustos 1694) .
Gabella’nm alınmasından sonra bu
tarafta faaliyetlerini artıran Venedikli
ler, 1596 yılında evvel Bosna eyaletinin
kuzey batısındaki Bihke kasabasını, da
ha sonra da Hersek sancağındaki Patiçef ve Nevesin kalelerini kuşattılarsa da
alamadılar. Lâkin Bosna Valisi Mehmed
Paşa'nın ölümü üzerine (1697) askerin
disiplininin sarsılıp bozulmasından fay
dalanarak Saray Bosna’yı işgal ettiler,
Venediklilerin Sakız adasını işgal
etmesi
Ege adalarının bir kısmı valiliyle
Venedik ve Cenevizlilerin elinde kalmış
olduğundan halkı arasında Lâtin ırkına
S u lta n
Î k in c î
A h m e d 'in
b a tili
r a k a m la r
tarafından yapılmış bîr portresi
(Topkapı sarayı m ü z e s i n d e n )
mensup Katolikler vardı. Katolikler ile
yerli Oi'todokslar arasında geçimsizlikler
eksik olmazdı. Gsmaniı donanması hak
kında Italyan hükümetlerine haberler uçuıup casusluk yaparlardı. Silâhdar ta
rihinde (C; 2, S: 787) mufassal şekilde
anlatıldığı üzere, uzun süren harbin ya
rattığı sıkıntı yüzünden Istankov, M i
dilli, Sakız, Bozcaada gibi sahile ya-
İkinci Ahmed (1691 - 1695) zamanındaki hükümdarlar
(İlâve : 131)
★
Avusturya: B irin ci Leopold
(m üştereken)
— 16% (1639 dan it i
baren Petro hâkim d u ru m d a d ır).
------------> -
Ing ilte re:
F ra n sa :
Mari
__
O n d ö rd ü n cü
Lehistan: Ja n
R ııs y a :
İ k in c i P iy e r
İsveç: O n birinci
.
Sobieski __
İ s p a n y a : i k i n c i S ari
Portekiz-.
1695.
Lui
^
Sari
_____ .
P apa la r: O nikinci înesan 16 S 1_____ »-
.
İra n : ş ah S âfi (S üleym an)
i 694, Şah Hüseyin 1694 __
.
.
—
.
Özbek
B eşin ci îv a n ve B ir in c i P e tro
2249
h a n lığ ı:
Subhan
K u lu
mıştı. Bu yüzden kalyon ieyendleri adadan çekilip do
nanma da İstanbul'a dönünce Venediklilere gönderilen
haber
üzerine.
aralarında
Papalık, Malta ve Floransa
gem ileri de bakınan s l ı oı;
beş parçalık bir Venedik don anması 1694 eylülünde Sa
kız'a gelerek adaya asker çı
kardı. Sakız muhafızı Haşan
Pasa Venediklilerle
müca
deleye geçerken adanın hıristiyaıı halkı isyan ve düşman
la işbirliği ettiğinden, sekiz
günlük bir mukavemeti m ü
teakip (Tarih-i Raşid C: 2,
S: 270) kale vire ile teslim
Koyım-adaiarı deniz savaşında Osmaniı ve Venedik
oldu (12 ekim 1604).
donanmaları çarpışması
Sakız adası tecavüze ma
(Batılı bir ressamın eserinden)
ruz kalınca İstanbul’dan do
kııı adaların muhafazası yazın kalyon Ienanma hareket ettiyse de,
vendlerine bırakılır ve kışın geriye çekikale düşmeden önce yetişemedi. Sonra
lirdi. 1694 yılma ait çizyenin zamanından
da Kaptan-ı Derya Yusııf Paşa ile t a l
erken tahsil edilmesi Sakız hıristiyanlai’ORİar kaptanı Mezcmorto Hüseyin Fa
rı arasında memnuniyetsizlik uyandırşa arasında çıkan anlaşmazlık ve kap-
Midilli adasının Zeytin-burnu dnündeki Osmaniı - Venedik deniz savaşından
bir görünüş (Osman Xuri Paşa'nın bir tablosu)
lan-ı deryanın cesaretsizliği yüzünden
düşmana hücum edilemedi.
S a k ız’ın istirdadı
Sakız adasının eldoıı çıkmasına pek
üzülen İkinci Ahmed, burasının istirdadı
için başta Sadrıâzam olmak üzere gemi
kaptanlarına çok şiddetli emirler verdi.
Bu yolda bir takım tedbirler alınırken
Amca-zâde Hüseyin Paşa’ya da kaptan-ı
deryalık verilip o tarafa gönderildi (12
kasım 1694) . İkinci Ahmed 6 şubat 1693
te öldüğünden Sakız’ın istirdadım göre
medi. Evvelâ, Karaburun yarımadası ile
Sakız adası arasında kalan Koyun ada
ları civarında Venedik donanması yenil
di. Sonra Mısır-oğlu İbrahim Paşa ku
mandasında Sakız’a asker çıkarıldı. Sa
kız kalesi dayanamıyarak teslim oldu
(21 şubat 1695) . Sakız’ın istirdadında
Mezamorto Hüseyin Paşa fevkalâde gay
ret göstermiş olduğu cihetle kaptan-ı
deryalığa, selefi Amca-zâde Hüseyin Pa
şa da Sakız muhafızlığına tayin olundu.
Kaptan-ı derya Mezomorto Hüseyin
Paşa 1697 yılında Venediklileri Bozca
ada önlerinde bir daha mağlûb etti. 13
eylül 1698 de Midilli adasının Zeytinburnu önünde çok şiddetli bir muhare
be daha yaptıysa da iki taraf da birbi
rini jenemiyerek muharebe sahasından
çekildiler.
2251
İkinci Ahmed’in ölümü
Sultan İkinci Ahmed de ağabeysi
İkinci Süleyman gibi istiskadan muztaripti. Padişah şubatın ilk günlerinde ağırlaşmakla beraber bilhassa Sakız h â
diseleri dolayı siyle hükûmbet erkânı
hummalı şekilde faaliyet halindeydi. 6
şubat 1695 pazar günü (22 cemaziyülâ
hır 1106) divan-ı humâyun toplantı ha
lindeyken Darüssaade ağası gelerek pa
dişahın vefatını sadrıâzama gizliden ha
ber verdi. Sadnâzam Sürmeli Ali Paşa
sesini çıkarmadan derhal kendi sarayı
na gidip divan erkânından başka ulema
ve mühim erkânı oraya davet etti. Bu
rada İkinci Mustafa’nın iclâsma (Tarih-i
Raşid C: 2, S: 293) ittifakla karar ve
rildi.
İkinci Mustafa’nın iclâsım müteakip
Sultan Ahmed’in cenazesi Edirne’den İs
tanbul’a nakledilerek Kanunî Süleyman
türbesine defnolundu. Çabuk hiddetlenir
ve etrafının tesirine kapılır tipte olan
İkinci Ahmed’in saltanatı da agabeysininki gibi üç sene yedi ay küsûr gün
tutar.
İkinci Ahmed zamanında dahilî me
seleler olarak Irak ve Hicaz’da karışık
lıklar, Suriyede Sürhanoğulları ile Dür
zi Ha’n-oğullarımn hükümete âsi tavır
takınmaları, Trablus ve Cezayir donan
malarının Tunus’a tecavüzü gibi mahalli
hâdiseler de görülür.
Gerileme Devri (1699 - 1792)
Osm anlı
de vletinin
m unda.
bîr
tara fla r
göze çarpar,
o n sekîzinci
önceki asra nfsbetle
üçüncü
org an izm a
d u ru
c ild im iz d e 1588 İnci
sayfada işaret edildiği veçhile;
bir sosyal
a sırd ak i
bir ta k ım fa rk lı
devlet, çok cepheli
o ld uğ un a
göre;
onun
haya
m a n lard an
lun m a sı
b ilfiil fa y d a la n m a y o lu n u n a çılm ış b u
b a k ım ın d a n
eh e m m iy e t arzeder.
O rd uda k i ısla h a t, aynı z a m a n d a İdarî zihniyette
bir d e ğişik liğin v u k u u n u d a betirtir. G erçi, onsek izinci asırd a O sm anlı devlet m üesseselerinde m ü
tın d ak i he rha ng i bir uzun sa fh a y ı. sosyal org an iz
h im
m a n ın b ü tü n cephelerini içine a lm ak şa rtiy le, ke
risb etle idare zih n iy e tin d e az çok fark vardır. En
sin
ifa deli b ir kelim e ile tavsif,
bir d e ğiş ik lik yoksa da, daha Önceki a sırla ra
elbette im k â n sız
belirli fa rk da, p a d işa h ve devlet a d a m la rı içinde
denecek derecede g ü ç tü r. O sm an lı d e v le tin in ans ekiz i ne i asırdaki vaziyeti, Işic böy le tek k elim e
bilgi ve k ü ltü r ü n e h e m m iy e tin i m ü d rik kim selerin
m evcut olm a sıd ır. D aha önceki devirle m ukayese
ile tavsif edilem iyecek
edilince, onsekiztnci asırd a bilgili bir hayli k im
senin sadaret m e v k iin i işgal etm iş o ld u ğ u g ö rü lü r.
bîr m a nza ra s rıe d e r.
E v v e lâ, devlet, siyasî sın ırlar ve o n u n la
ifglJI
o la ra k askerî kudret b a k ım ın d a n ele a lın a c a k o lu r
O nyedinci asra nazaran d a h a
sa, sın ırla rd a ge rilem e nin m evcudiyeti açık ça göze
çarpar. Ekseri ta rih ç ile r d a h a ziyade bu n ok tay a
padişah ve s a d ra za m lar sayesinde askerî, k ü ltü re l
vg İktisadî sahada y en ilik sayılacak faaliy etler gös
öne m
verdik lerin d en 1£83 veya 1GS3 dan ba şla m ak
terilm iştir.
iizere
1792 ye k adar
Devri»
diye
u ıa n a n
isim le n d irm e k te
devreyi
'G e rile m e
uy anık
Ufak sayılacak bâzı hâd ise lerin istisnasiyle, şu
H a l
c ih eti bilhassa belirtm ek icap eder k i; on sek izîn ci
buki bu vasfı, devletin diğer birçok cephesine teş
m il do ğru olam az. S ın ırla rd a k i ge rilem e vakıası
m e n fa a tin i her şeyin üstü n d e tu ta ra k h ile , rüşvet,
ile ilgili o lm a k la beraber. O sm anlı o rd usu için bu
irtik â p , e n trik a
kelim eyi
başırra gelm eye veya m ev k iin de bu y o lla rla t u tu n
k u lla n m a n ın
beis g ö rm ezler.
bilgili, d a h a
do ğru olu p o lm ıy acagı dahi
m ü n a k a şa ed ilebilir. Z ira,
Birinci
M a hm u d, Ü ç ü n
asırd a onyedinci asırd ak i ö rn e k le ri b iç im in d e şahsî
m aya
çalışan
ve
c inayeti
devlet
ta tb ik suretiyle
a d a m la r ın a
pek
iş
rastlanm az.
cü M ustafa ve Birinci A b d ü lh a m id z a m a n ın d a or
d u n u n bâzı s ın ıfla rı ıslah ve ha ttâ y eni b âzı n i
Onsekizinci asır sa d ra z a m la r ın ın ekserisinin T ürk
a slın d a n gelm iş olm ası da ayrıca
d ik k a ti çeken
zam ve tesisler m ey dan a getirilm iştir. Bu h a re k e t
bir n o k ta d ır. H albuki
ler, şüphesiz, bir b a k ım a tekâm Ul ifade eden şey
le rd ir; lâk in , o rd u n u n ta m a m ın ı içine a tam ad ığı
kan Türk olm ayan devşirm e ve d ö n m ele rde n ibaret
için,
m ekteydi.
O sm anlı
şikliği
o rd usu nd a
m ey da n a
b e lirli
ge tirilem em iştir,
bir
k u v v e t de ği
M a a m afih ,
Os
m anlI o rd usu nu n bâzı s ın ıfla rın d a k i ısla h a t ile yeni
tesislerin
veziriazam lar
K ü ltü r
çok
Ista n b u lu n fe th in d e n b e rî, ır-
büyük
y ön ü n d e n
gelm esinde ve eskiye
bir
b ir
ekseriyet teşkil
k ım ıld a n m a n ın
nisbetle
et
m ey dan a
yeni sa y ılac a k bir
ihdası, a s ırla rd an b e ri m e v c ut ask erî n i
m ecraya yön elm ede , devlet a d a m la rın ın ş a h s î m e n
zam ve m üesseselerin hiç olm azsa b ir k ıs m ın ın
t r tık devrin ih tiy a çla rın a cevap v e rm e d iğ in in an
faat ve e n trik a la ra d a h a az âle t o lm a la rın ın tesir
laşılm ış
o lm ası;
fa y d a
m ü lâ h a z a
edilen
şeylerde
A v ru p alIla rd an örnek a lın m ası, ha ttâ A v ru p alı ele
leri m ev c uttu r. Bu vaziyet bilgili ve d ü rü st a d a m
ların işbaşın a geçm esine yol a çtığı gib i, fa y d a lı te
sislerin
k u ru la b ilm e sin e
de
im k â n
v erm iştir.
İlk
m a tb aa
işte
m a h s u lü d ü r.
böyle
bir
im k â n
TUrkiyeye m a tb a a n ın
ve
neticenin
girm esi,
daha
doğrusu T ürk çe kita p la r hasılan ilk m a tb a a n ın te
sisi, tsassup şeddinden aşılarak k ü ltü re l sahada
tera k k iyi sağlıyacak
h a y ırlı v e m u v a ffa k
bir adı
m ücadelede
u ğ ra n ıla n
m ü te a d d it
ler» a rtık O sm aniı im p a ra to r lu ğ u n u n
m a ğ lû b iy e t
m evcut s ın ır
la n m u h a fa ıa k ud retind e o lm a d ığ ın ı gösterm işti.
1633 K ir îo f ç a m ua hed esiy le i(k defa toprak terke-
bu ileri
d ilm c k le beraber, elden çıkan m em leketler çok ge
niş y crie r kaplam aktaydıA vru pa
devletlerinde
a rtik ^O sm anlI im paratorlum u y enilerek k en disin
den to pra k k o p a r ta b ilir »
zihn iy e ti u y anıy or ve
a tılm a s ıd ır.
O sm anlı
T ürkiyesindeki
m î hava sayesindedir ki, onyedinci a sırd ak i gerici
K a d ııâ d e lile r zihniyeti perde perde geride k alm ış,
P a tro na isyanı gibi hâdiselere ra ğ m en , yavaş yavaş
taassuptan
sıy rılış
hâ1 i ve bu
sayede yine yavaş
yavaş bir küîtU r gelişm esi devam ed eb ilm iştir. M ü
te a d d it k ü tü p h a n e le r tesisi, m a te m a tik ve tıb sa
h a sın da on y edin ci asırd an daha bol ve daha değerli
eserlerin ortaya k on m ası ve n ihay et
m ühendishane-i bahri-i h u m â y u n ,
m ühendishane-i
berri-i
h ü m ây u n ve istih k âm o kulu gibi o k u lla rın a çılm a sı,
A vru pa dille rin den
ge lişm esinin örnek
u n u tu lm a m a lıd ır
terc üm elere b aşlanm ası k ü ltü r
ve m e y v a larıd ır. Y a ln ız şurası
ki, İdare
ve k ü ltü r
sahasındaki
bu k ım ıld a n m a pek feyizli o lm a d ığ ı gibi geniş çap
lı da o lm a m ıştır. Onun için, o n d o k u z u n c u asra giriifrken ve ond ok uzu ncu asır z a rfın d a devlet a d a m
ları ta ra fın d a n
daha esaslı ve gentş ça p ta hareket
vc
y apılm ası
h a m le le rin
on d o k u zun cu
asırdaki
ge rek m iştir.
M aam afıh,
ıslahat y e n ilik ve tekam ül?
hare ke tle rin ka p ısın ın onsekizinc! asırd ak i idare ve
k ü ltü r k ım ıld a n m a s ın a a ç ıld ığ ı u n u tu lm a m a lıd ır ,
^
lık
adım jJc, teessüsünde, b ilgili devlet a d a m la r ın ın
da v ra n ış ve idare ta rzla rın ın da rolü b u lu n a n u m u
m ın
*
V iyan t ö n ü n d e n geriye dö n üş ve n ih ay e t on altı y ıl
Osm aniı
im p a ra to rlu ğ u n d a
bir k ü ltü r k ım ıld a n m a s ı v u k u
onsekizinci
asırda
b u lm a k la beraber,
bilhassa onsekizinci asrın so n la rın a do ğru bu zih
niyet bir u m u m î h ü k ü m şekline b ü rü n ü y o rd u . Karlofça
m uahed esin in
O sm aniı
hetm e?
devlet
arzu
devam
ettiğ ind en ,
me nin
y ık ılm ış , b u n u n
fet
yerine
devlet
a d a m la rın ın
z ihn in d e
a nc a k
harbe g irm e m ek le m ü m k ü n
ola bile
ceğini he saplay an devlet a d a m la rı tiarpten sa k ın ır
o lm u ş la rd ır. O nun iç in d ir k i’. 1732 y ılın d a n sonra,
elden
g itm îş
yerleri
istird a t
veya yeni
to p ra k la r
za p te tm e k gayesiyle harp a çılm a m ış , ha ttâ bu hâl
y a ln ız c a onsekizinci asra da in h is ar etm em iştir.
« S ın ırla rd a
gerilem e,
k ü ltü r
sa ha sın da
k ım ıl
d a n m a » de v rin in başlang ıç ve sona eriş tarihlerin e
gelince : O sm aniı im p a ra to r lu ğ u n u n , to p ra k k a y b ı
nı
bir m ua hed e
reketine
gittikçe
neticesinde,
«m evcudu m u h a fa z a » endişesi yer etm iştir. S ın ır
lardak i gerilem eyi, y ani toprak k a y b ın ı ön Iiy e b il
doğru
aleyhine
ve zihn iy e ti
ders
«yeni to p ra k lar
k a y ıp la rla k a rş ıla ş ılın c a , zayiatı telafi m eselesinde
de tecedd üd e d ü ş ü lm ü ş , 1?3G - 1739 harb i h a riç , bu
asırd ak i sair harple rd e siyasî sın ırla rd a gerilem e
y ılı bu devrin
O sm anlrlarm
acı
«zayiatı te lS ii etm e» arzusu k aim olm u ştu. L âk in
bu arzu ile açılan 1715 - 1718 h a rb i son un da yeni
bu h are ke tle r A v ru p a m n k in ın y an ın d a çok bodur
k a lm ak ta, aradaki m esafe asrın başından sonuna
ilerle n d ik çe
verdiği
a d a m la rın d a
nizam
ile resm en
başlangrcını
k a bul
teşkil
edişi olan 1689
eder. Yeni
bir
k u rm ıy a ç a lışa n ü ç ü n c ü S elim , ıslahat h a
1792 de ba ş la d ığ ın a göre;
bu ta rih
de
a çılm a k ta y d ı, ilim sahasın da m uazzam a d ım la r a tı
lırk en bünyece gelişme y oluna giren A v ru pa dev
m ezk û r de vrîn sonu o la b ilir. Y a ln ız , bu ta s n if do-
letleri, devlet
se nra ask e rlik , İdare ve k ü ltü r
sahasın da birçok
yen ilik ler m ey dan a ge tirilm e kle beraber s ın ırla r d a
tirerek
idare sini, o rd u su n u , sa n ay iin i geliş
k uvv e tle niy or, böylece k u v v e t m uvazenesi
O sm a n lıla r
aleyhine
b o zu lm a k ta
devam
ediyordu.
layısiyle, şurası da
u n u tu lm a m a lıd ır
ki gerilem e d u rm a m ış tır.
2253
kfî
1792 den
ik in c i M u s ta fa 'n ın
tuğrası
İKİNCİ MUSTAFA
★
Padişahın ciilüsu — Avusturya cephesi vc padişahın seferleri, Zem a olayı — Lehistan, Verirdik,
Rus cepheleri, Azak'ın kaybı — Karlofca muahedesi — Edirne vak’ası.
★
Divan- hümâyun __________ iKtsct m i s t a p a ____________ de derhal
ikine;
toplantısı esnasında
Mustafa’nın cülûsuBabası : Dördüncü Mehmed
sultan ikinci Ahnu temin etmek üAnnesi ; Em etullah Rabia Gülnûs Sultan
med’in vefatını öğ
zere faaliyete
ko
Doğduğu tarih : 5 haziran 1664
renen
Sadrıâzam
yulmuş.
böylece,
Padişah olduğu tarih : 6 şubat 1695
Sürmeli Ali Paşa ohem devlet erkânı
radan kalkıp kendi I Tahttan indirildiği tarih: 23 ağustos 1703
nın kararı, hem de
ölüm ü : 8 ocak 1704
sarayına gittiği sı
saraydaki bazı şah
rada Şehzade Mus
Bilinen zevceleri : Saliha Sultan, sahsusiyetlerin boş dur
var Sultan, Aiicenab kadın.
tafa da padişahın ömanı ası neticesinde
Çocukları : Ahmed, Emetullah (Sirke Os
, lümünü duymuştur.
ekberiyet sisteminin
man Pasa zevcesi), Ahmed, Em ine (sı
Tarih-i Raşid’de (C:
rası ile Çorlulu A]i Pa^a. Receb Pasa,
bir defa daha dü
İbrahim Pasa,
Muhassıl Abdullah Pasa
2, S: 293) kaydedil
zenli şekilde işle
»evcesl), Has an, Hüseyin, Rukiye, Zeynep,
diğine göre; Şehzade
Selim, Safiye (Maktûl-2âde Ali Pasa, Mirmesi
sağlanmıştır.
^a Mehmed, Kara Mustafa, Alaylı Hacı
Mustafa, ölüm hâdi
Ebubekir Paşalarla
evlenmiştir!,
Ayşe
ikinci Sultan Mus
sesini öğrenir öğren
(Köprülu-zâde Numan, Te2kfreci İbrahim.
tafa cülusunu takip
Koca Mustafa
Paşalarla
evlenmiştir).
mez saraya gelmesi
Mahmud (padişah olmuştur) Atike, Os
eden günlerde tev
için derhal sadrıâzaman (padişah
olmuştur) îsa, Mehmed,
kii Elmas "Mehmed
ma haber yollamış,
Murad .
*
Paşa'yı
İstanbul’a
hattâ bu davetini
Veziriazamları ; Sürmeli Ali Paşa — —
yolhyarak annesini
arka arkaya balta
2 mayıs 1695 azil. Elmas Mehmed Pasa
? mayıs 1695 — 11 eylül 16S” sehid. AmcaEdirne’ye
getirtti.
cılar göndermek su
iade Hüseyin Paşa 18 eylül 1697 — 4 ey
Hükümdar eüîûslaretiyle tekrarlamış
lül 1702 istifa. Daltaban
Mustafa Pasa
4 eylül 1702 — 24 ocak 1703 idam. R âm i
n m müteakip rast
tır. Sadrıâzam ve
Mehmed Paşa 24 ocak 1?03 — 19/20 ağus
lanan mühim ma
tos 1703 Edirne vak'ası sebebiyle kaçıp
Şeyhülislâm
sara
-aklanma.
ya gelinceye kadar
kamlardaki
erkân
bir taraftan da ye
değişikliği
bunun
ni hükümdarın cülus merasiminde otu zamanında da az çok vuku buldu, ilk
racağı taht hazırlanmıştır.
Vaziyetten plânda sadaret kaymakamı Ahmed, ye
anlaşıldığına göre, İkinci Ahmed’in ve niçeri ağası Murad Paşalar ile birinci
fatını müteakip, sarayda bazı kimseler m ir ahu r ve darüssaade ağası azledildi.
2254
İN I I E, 1 .WIAVJ
Bu değişiklikler sırasında Elmas Meh- mâyun göndererek (Tarih-i Raşid C: 2,
med Paşa sadaret kaymakamlığına geti S: 298i. zevk-ü safaya düşen padişah
rildi. Yapılan değişikliklerin en mühim ların tebaasının rahat yüzü görmediğini
lerinden biri de şeyhülislam Sadık Meh- kaydettikten, ceddi Kanuni Süleyman
med Efeııdi’niıı azli (Tarıh-i Raşid C'. 2. gibi ordunun başında sefere çıkmak ar
S: 312; ile yerine Rumeli kazaskeri zusunda olduğunu beyandan sonra, se
Me'nmed Efendi’nin geçirilraesiydi. Sul fere çıkmasının mı, Edirne'de kalması
tan Mustafa. Sadık Mehmed Eiencii'yi. nın mı münasip olacağını devlet erkânı
şeyhülislâmlıktan
azlettiği
günlerde, ile görüşerek kendisine bldirmesini em
rediyordu, Padişahın
şebzâdeliği
zama
bu fermanı üzerine
nında hocası
olan
veziriazam
devlet
ve sekiz senedir Er
erkânını toplayıp üç
zurum'da
ikamete
günlük bir müzake
memur edilmiş bu
reden sonra, hüküm
lunan eski şeyhül
islâmlardan Seyyid
darın sefere çıkışı
Feyzullah E fendi'yi
nın çok masrafa mal
İstanbul’a davet et
olacağı
neticesine
ti, oradan da Edir
vararak, kendisinin
ne'ye getirterek şey
Edirne’de kalması
hülislâm yaptı.
nın uygun düşeceği
Harp durumunun
ni arzettiyse de Sul
arzettiği nezaket ve
tan Mustafa:
hazînenin çektiği pa
«— Bana ağırlık
ra sıkıntısı yüzün
ve hazine lâzım de
den İkinci Abmed
ğil, mahallinde kuru
tahta geçince aske
ekmek yerim, vü
re cülûs bahşişi ve
cudumu din uğruna
rilmemişti, Hâzine
bezi ederim; her ne
de sıkıntı yine mev
denlü meşak arzolııcuttu. Fakat bu de
nursa sabrü taham
fa İkinci Alımed’in
mül ederim ;hizmet-i
cülûsu
sırasındaki
ibadullah
tamama
gibi kapıkulu as
ermeyince seferden
keri sefer için yolda
dönmeni, e l b e t t e
değil, cülusun vâki
kendim giderim»
olduğu Edirne’de idi.
İhtimal bir hâdise
Diyerek devlet er
İkinci Mustata
nin vukuunu peşi
kânının kararma uy.
(Batılı bir ressamın eserinden)
nen Önlemeyi düşü
madı. Böylece, se
nen padişah ve dev
fer hazırlığına giri
let adamları bu hususta bir tesviye yolu şildi. Kapıkulu süvarilerinin, zamanında
buldular. Böylece «cülûs in'amu adı al ocaklarında bulunması için her tarafa ctında her ocağa bir miktar para verildi. mirler yazıldı. Sadnâzama yazdığı emir
Bu ad altında yeniçeri ocağına ifeiyüz de de tekmil kapıkulu sınıflarının disipelli, cebecilere oııbeş, topçulara beş, sipah liıuerine dikkat edilmesini, işe yara
ve silâhdar ocaklarına onbtşer kese akçe mayan, cenk bilmeyen kimselerle ocak
(Tarih-i Raşid C: 2, S: 312) verildi.
ları doldurmamasını bildirdi. Bu sıkı emirleı- neticesi yapılan hazırlıklar hal
P a d iş a h ın b iz z a t sefere ç ık m a
kın maneviyatını ds kuvvetlendirdi. Ye
ni padişaha amitle bakan halk onun Vi
is te ğ i
yana bozgunundan beri devam eden mu
Sultan İkinci Mustafa padişahlığının vaffak iye tsizli kİ eri telâfi edeceğine ina
üçüncü günü veziriazama bir hatt-ı hü nıyordu.
2255
SL'LTA.V M U ST A FA \IN A V U ST U RY A C E P R E SİN E S E F E R L E R İ
İkinci Mustafa sefere hareketinden
bir müddet önce Sadrıâzam Sürmeli Ali
Paşayı azletti. Sadrıâzamın azline Belgrad’a gönderilen binbeşvüz yeniçerinin
Cisr-i Mustafa Paşa mevkiine vardıkla
rı sırada cülûs bahşişi bahanesiyle gü
rültü eıksrmaiarı sebep oldu. Yapılan
tahkike göre; padişahı seferden alıkoy
mak isteyen sadnâzam bunu tertip et
miş ve Mühim bir hadise olarak göster
meye çalışmıştı. Cisr-i Mustafa Paşa ha
disesinde padişahı sadrıâzam aleyhine
iahrik eden adam Seyyid Fevzullah is
tendi idi. Sadnâzam Ali Paşa Feyzullah
Efendi'nia şeyhülislâm yapılacağını sez
miş ve bur,;! önliyebilmek için İmam
Meh.med Erendi'nin şeyhülislâmlık ma
kamına getirilmesini temin etmişti. Fa
kat şimdi Feyzullah Efendi Ali Paşaya
galebe çalıyor ve Sürmeli Ali Paşa Hasoda köşküne çağrılarak elinden mühr-ü
humâyun alınarak (2 mayıs 1965) kapıarasma hapsolunuyordu. Sürmeli Ali Pa
şa azledilince mühr-ü humâyun sadaret
kaymakamı Eimas Mehmed Paşaya ve
rildi. Bundan yirmi dört gün sonra Seyyia i'eyzLiüah Efendi de meşihata geti
rildi ve İkinci Mustafa devrinin sonuna
kcdaı- süren siyasî faaliyetlerine başlama
imkânına kavuşmuş oldu.
Padİşah;n iîk seferi, Edirne’den
harsken
Sultan ikinci Mustafa 30 haziran
E.ipvenln Osmaniı ordusu tarafından
muhasara ve zaptı (Ricaut’dan)
1695 te Edirne'den hareket etti. Filibe
ve Sofya üzerinden ilerliyerek Edirne’
den ayrılışından kırk gün sonra Belgrad’a
vasıi oldu. Buradan sonra ne tarafa ilerleneceğınin tespiti için aktedilen mec
liste Lipve (J-ippa, Lipava) üzerine gi
dilmesine karar verildi. Tamşvar (Temeş
var) ı almak isteyen AvusturyalIlar bu
şehrin kuzey doğusunda Maraş nehri kı
yısında bulunan Lipve’yi uzun zaman
dan beri tahkim etmişlerdi.
Lipve nin zaptı
Lipve'nin zaptına karar verilince, or
dunun oraya ilerlemesi üzerine düşma
nın Belgrad'ı muhasara ihtimaline karşı
Belgrad istihkâmlarının zayıf yerleri
gözden geçirilip takviye edildi. Şehrin
muhafızı vezir Koca Cafer Paşanın em
rine ayrıca ilâve kuvvetler (Tarih-i Raşid C: 2, S: 333) bırakıldı. Bu sırada
Tököli İmre'nin Belgrad tarafında kal
ması mahzurlu addedilerek yirmi adamı
ile birlikte İstanbul’a sevkedildi.
Ordu kurulan köprülerden 25 ağustosta Pançova tarafına geçti. Temeşvar önünden geçilirken bu ka
lenin kumandanı Topal Hüseyin Paşa
tecrübesine binaen orduya alındı. Önden
sevkedilen kuvvet Tısa nehri kıyısında
ki Ohca palankasını almıştı. 7 eylülde
ordu Temeşvar’ı geride bırakarak Lipve’ve doğru ilerlemekteyken Saksonya
Prensinin elli altmış bin kişilik bir kuv
vetle yardıma geleceğine dair Lipve ku
mandanına mektup yazmış olduğu öğre
nildi. Sultan İkinci Mustafa’nın emrin
deki Osmaniı ordusu Lipve (Lippa) ya
gelince siper kazmaya lüzum görmeden
heyecan içinde derhal hücuma geçti,
önce şehrin varoşu, sonra kalesi zaptedildi. Saksonya Prensinin yardıma ge
leceğine güvenen kale kumandanı şid
detle karşı koymaya çalıştıysa da kale
nin asker sivil bütün halkı gibi esir düş
mekten kurtulamadı. Lippa’da ele geçi
rilen pek çok ganimet malı, mühimmat
ve silâhlar meyanında 39 balyemez ve
koloııborna, 5 havan topu ve külliyetli
miktarda barut vardı. Fethi müteakip
ele geçen zahire ve mühimmat Tamş-
2256
var'a nakledildi. Lippa’mn muhafazası
nın güçlüğü hesaba katılarak kale ve is
tihkâmları tahrip edildi.
Lugos zaferi
I.ippa'nm zaptım ır.ütesiıip Kirim
Kanı Hacı Selim Giray da orduya gelmiş
bulunuyordu. Bu arada, Temeşvar’m do
ğu, Lippa'nm güney tarafında olaıı Lu
gos (Lügcş ı-n zaptına gönderilmiş bu
lunan Rumeli Beylerbeyi Mahmud Bey
zade Mahmud Paşa General Veterani em
rindeki kuvvetlerin kendi üzerine geldi
ğini, Veterani’nin piyadeden başka yaıı nda or ile* bin kijLil; süvarisi bulun
duğunu, bu bakımdan süvariye ihtiyacı
olduğunu bildiriyordu. Bu haber karşısmca evvelâ Lugos, s;nrp da Lippa’yı
kurtarmak niyetiyle Çanad’a kadar gel
miş olan diğer Avusturya kuvveti üzeri
ne yürünmesine karar verildi. Neticede
erdu eylülde (Tarih-i Haşid C; 2, S: 340)
Lippa önünden harekete geçti. Ordu ba
taklık sahalardan geçtiği için topların
nakli hayli güç oldu. Bu arada Belgrad
muhafızı Caiz' Paşa’ya Titel’in zaptı için
kâfi miktarda kuvvet sevketmesi emrolunmuştu. Cafer Paşa’nın ayırdığı kuv
vetler Tuna donanması ile işbirliği et
mek suretiyle Tisa’nın Tuı.a’ya karıştığı
yerde bulunan Titel kalesini aldılar.
Osmanlı ordusu 21 eylülde Lugos’a
üç saatlik mesafeye geldiği zaman Ana
dolu. Rumeli, Diyarbakır beylerbeyle
riyle Kınnı süvarileri ileriye gönderildi.
Lugos muharebesi diye meşhur olan çar
pışma ordunun buraya muvasalatının er
tesi günü olan 22 eylülde cereyan etti.
General Veterani Temes ( Tameş)
nehri kenarında etrafı bataklık ve ge
risi ormanlık olan bir sahaya ordugâh
kurmuş, zahire ve sair arabaları dizdir
mek suretiyle de bir barikat meydana
getirmişti. Osmanlı ordusu taarruz et
mek üzereyken Kırım Hanı aldığı emir
gereğince Temes nehrinden karşıya ge
çerek düşmanın bir tarafını çevirmek üzere tertibat aldı. Osmanlı ordusu çok
şiddetli şekilde taarruza kalktı. Düşma
nın attığı top ve tüfenge bakılmıyarak
hücum edildi. Muharebenin en şiddetli
anında Kırım süvarilerinin geriden taz
yiki Veterani ordusunun iyice sıkışması
nı temin etti. Neticede üç saatlik bir çar
pışma sonunda kat’î bir zafer kazanıldı.
Düşman kuvvetlerinin mühim bir kısmı
kılıçtan geçirilmiş diğerleri de esir edilmişti. Tarih-i Raşid’e göre, muhare
bede ölenlere General Veterani de dahi:di. Suâhacr Fmdıkl.lı Mehmed Ağa
ise tNusretnâme* sinde; Veterani’nin ya
ralı olarak bin kişilik maiyetiyle Şebe§
(Sebes) c kaçtığını ve iki saat sonra orad'a öldüğünü bildirir. Avusturya kuv
vetlerinin mağlûbiyetiyle bütün zahire,
ır.ühi'mmai, top ve tüfekleri ele geçiril
di. Zaîcri "¡."i a’cip Lugos kalesi de hüCı..ıslarla alindi
Lugos muharebesi es
nasında Türki^râKi de Kümeli Beylerbeyisi Mahmud Bev-zâde Mahmud Pa
şa ile Diyarbakır Beylerbeyisi Şahin
Mehmed Psşa şehid düşmüştü. Sultan
Mustafa bu değerli kumandanların şehadeti karşısında tezssiiriinii gizleyeme
mişti.
Lugos’un zaptından sonra ordudan
bir miktar kuvvet aynlarak Sebes üze
rine sevkedildi. Buramn dört bin kişilik
muhafızı korkularından kaçmış olduğun
dan rahatça alındı ve içindeki toplara
sahih olundu. Sc-bes'te elde edilen on
Avusturya ordusu kumandanlar ııdan ge
neral Yeterini (‘"A Sfagjar Nemzet
Tortencte” dan)
2257
altı adet nakışlı top padişahın emriyle
İstanbul’a nakledilerek Sarayburnu’rıa
konuldu.
Veterani’den sonra karar gereğince
Çanad’daki Avusturya kumandanı üze
rine gidilecekti.
Fakat Yeterani’nin
mağlûbiyetinden cesareti kırılan Sakson
ya Prensi, emrindeki elli altmış bin kişi
lik kuvvetiyle Erdel içlerine çekilmiş ol
duğundan, ordunun avdeti uygun görül
dü. Böylece 28 eylülde ordu Edirne’ye
gitmek üzere harekete geçti. «Nusretnâme» de kaydedildiğine göre, yolda padi
şaha «Gazi» ünvanı verildi. Eflâk arazi
sinden ilerlenerek Niğbolu’da Tuna’nm
sağ sahiline geçildi. Burada Kırım Hanı
ayrılarak memleketine gitti. Sultan Mus
tafa 1 kasımda Edirne’ye vâs.i t'idu, üç
gün sonra Edirne’den de hareketle 18
kasım 1695 te İstanbul’a dâhil oldu.
Padişahın ikinci seferi
Sultan İkinci Mustafa’nın ilk seferi
muvaffakiyetli şekilde neticelenmekle
beraber, henüz AvusturyalIlara işgal et
tikleri yerleri terkettirecek derecede bir
darbe indirilmiş değildi. Onun için pa
dişah ikinci bir sefere daha çıkmak lü
zumunu hissetti. 158S baharında yine ha
zırlıklar yapıldı. Bu defa sefere çıkılır
ken bazı zengin şahsiyetlere, mühim me
murlara ve hattâ paraca durumları iyi
olan vilâyet ayanlarına masraflarım ken_
dileri görmeleri şartiyle asker tedarik et
tirilmesi. ayrıca saray bostancı aradan
da bin beş yüz kişi seçilerek orduya alınması, gerek malî bakımdan, gerekse
insan kaynağı yönünden hayli sıkıntı
içinde bulunulduğunu gösterir.
Hazırlıklar bitince Sultan Mustafa
20 nisan İ6S6 da Davudpaşa ordugâhın
dan hareket etti. İstanbul İla Edime arasmdaki mesafe dokuz günde katedildi. Burada bir aydan fazla zaman geçi
ren padişah nihayet 18 haziranda Edir
ne’den hareketle kırk gün sonra Belgrada vâsıl oldu. Padişah daha Fdirne doy
ken Ruslar Azak’ı kuşatmış oldukları ci
hetle, bu seneki sefer esnasında Kır.m
Hanı Selim Gİray’ın yerinde kalması, sa_
dece oğullarından birisiyle bir r-iktar
kuvvet göndermesi tensib edilmişti.
ikinci Mustafa’nın Belgrad’a geldi
ği günlerde Saksonya elektörü Friedrich
August ve General Heisler (Tarih dergisi
No. 13, S: SO) idaresindeki bir Avustur
ya ordusunun Tamşvar’ı kuşatmaya gel
diği haber alındı. Silâhdar Fındıklılı
Mehmed Ağa’nın »Nusretnâme» sindeki
kaj’dına göre, bu Avusturya ordusu kırk
bin yaya, yirmi bin atlı askerden m ü
rekkep olup yüzaen fazla da topa sa
hipti. Bu haberin alınmasını müteakip o
tarafa ilerlenmesi kararlaştırıldı.
Olasch ( Ulaş ) zaferi
Padişah ikinci Mustafa’nın idaresin
de bulunan ordu, Tuna üzerine daha ön
ce kurulmuş köprüden Pançova sahrası
na geçti, skere yirmi günlük (Tarih-i Raşid C: 2, S: 36S) erzak dağıtıldı. Bu sı
rada AvusturyalIların Tuna donanması
nın, Tisa’nın Tuna’ya karıştığı sahada
bulunan Titel kalesi civarında Osmanlı
donanmasına zarar vermeye çalıştığı ha
ber alındığından, evvelâ o tarafa ilerlen
di. Tuna kollarından Temes suyu üzeri
ne tombazlardan iki köprü kurularak ge
çildi. Sivas Valisi Dursun Mehmed Pa
şa Çarhacı (öncü) Şam Valisi Osrran Pa
şa da dümdar (ardcı) idi. Haleb Valisi
Cafer Paşa ile Tuna kaptanı Aşçı Meh
med Paşa’nın gayretleriyle bazı düşman
yuvaları ezilip nehir yolu açılıp tehlike
siz hâle sokuldu.
Tisa nehri boyundan Temeşvar isti
kametine ilerlenmeye başlandığı sırada
Kırım Kanınm göndermiş olduğu
altı
bin Tatar askeri (Tarih dergisi No: 13
Sa: 55) gelerek orduya katıldı. Temeşvar’a giden tek yol olan bataklık bir bo
ğazdan ilerlenmeye başlandı- Avusturya
lIlar bu boğazı kapatmaya çalıştılarsa da
muvaffak olamıyarak geriye atıldılar.
Böylece, dokuz günden beri Tamşvar’ı
kuşatmakta olan ve Türk ordusunun gel
mesi üzerine kuvvetlerinin büyük kısmı
mı ra muhasaradan çeken AvusturyalI
larla ilk temas temin edilmiş oldu. Z ik
redilen boğazın alınması üzerine Avus
turya ordusu Temeşvar’dan geçip Tisa’ya
karışan Beza suyu kenannda Olasch (Olaş, Ulaş) mevkiine çekildi.
Osmanlı
ordusu AvusturyalIların
karşısında mevki aldı. Dört tarafa ara
balar yerleştirilerek manialar meydana
getiriliyordu. Bu tertibatın alındığı 27 a-
2258
gustos 1696 (29 muharrem 1108) gününü
Osmaniı ordusu istirahatle geçirmek isti
yordu. Fakat düşmanın taarruza kalk
ması üzerine muharebe başladı. Sultan
Mustafa alının üzeri.ıde cuay.mn önün
de duruyor ve etrafına herkesi gayrete
getiren emirler veriyordu. Avusturya hü
cumuna Türkler daha şiddetle mukabe
lede bulundu. Neticede düşman acı bir
mağlûbiyete uğratıldı. AvusturyalIlar on
beş bin kişilik kayba uğradı. Maktullere
General Heisler ve Caprara da dahildi.
Akşam karanlığı basarken muharebe sa
hasının bir köşesine toplanan düşman
birlikleri ertesi gün sabahleyin erkenden
gerideki asıl ordugâhlarına çeki'di. m in
iara karşı sevkedilen ve çoğu süvariler
den mürekkep takip kuvvetleri tahkim
edilmiş düşman ordugâhının içine dalamadıysa da tüfenk, kılıç ve balta ile
yapılan çarpışmada hayli düşman askeri
öldürüldüğü gibi m ühimm at ve cepha
ne arabalarımn çoğu zaptedildi. 3 u rruharebede bizim taraftan yeniçeri ağası
Balta-zâde Vezir Mahmud Paşa, Sadrıâzam Elmas Mehmed Paşa’nm Temeşvar
muhafızı olan kardeşi Vezir Mustafa Pa
şa şehid düştü.
. Olasch muharebesinden sonra ordu
31 ağustosta Temeşvar’a geldi. Buranın
muhafızlığına Belgrad muhafızı Koca
Cafer Paşa tayin edildi. Rumeli Valisi
Arnavut Süleyman Paşa da Rumeli as
keriyle birlikte onun yanında bırakıldı.
Temeşvar’a erzak ve m ühimm at konduk
tan sonra ordu buradan hareketle Bel
grad’a geldi. Konya ve Adana Valisi
Amca-zâde Hüseyin Paşa Belgrad muha
fızlığına tayin (Tarih-i Raşid C: 2, S:
381) olunduktan sonra Sultan Mustafa
28 eylülde Belgrad’dan ayrıldı ve 25 ekimde Edirne’ye dâhil oldu.
Sultan İkinci Mustafa
(Kapıdağlı serisinden)
nan Bihke şehrini AvusturyalIlar otuz
bir gün süren (Tarih-i Raşid C: 2, S:
401) muhasara esnasında surlarını hayli
tahrib etmişlerdi. Bosna Beylerbeyi Meh
med Paşa’nm Bihke üzerine yürümesi
düşmanın kaçmasına sebeb olmuştu.
Ordudan önce Belgrad’a gelmesi emrolunan Temeşvar muhafızı Koca Cafer
Paşa, bu arada Şebeş palankasını zaptettirmişti. Yine bu arada, İstanbul’da oturan Tököli İmre’nin Şam Valisi Mus
tafa Paşa ile birlikte orduya gelmesi em
redilmişti, Gerek bunların gerekse ordu
ya katılacak sair birliklerin vusulüne
kadar Belgrad'da beklenirken Temeşvar
kalesine erzak sevkedildi.
Padişahın üçüncü seferi ve
Zenta yenilgesi
Sultan Mustafa AvusturyalIlara kar
şı üçüncü defa sefere çıkmak üzere ge
reken hazırlıkları yaptırdı ve 17 hazi
ran 1697 de Edirne’den hareketle 10 ağustosta Belgrad’a vâsıl oldu. Padişah
yolda iken Bihke (Bihaç) kalesinin m u
hasaradan kurtarıldığını haber aldı.' H ır
vatistan kırallarının eski merkezi bulu-
Girişilecek harekâtın müzakeresi
Belgrad’dan ayrılmadan önce, girişi
lecek harekâtın istikametinin tayini hu
susunda birisi Sadrısza’n Elmas J.lehmed
Paşa’nm, diğeri padişahın huzurunda iki harp meclisi aktedildi. Şüphesiz asıl kararın verilmesine ârril olan top
lantı padişahın huzuru ile aktedilen top
lantı oldu. Harp meclisinde e'as müza
kere mevzuu olan nokta, Tuna’dan Fan2259
çova sahrasına geçilerek Temeşvar tara
fına mı, yoksa Sava’dan Zemun sahrası
na geçilerek P. Varadin tarafına mı gi
dilmesi meselesi idi, Varadin tarafına gi
dilmesini Amca-zâde Hüseyin, Mısırlızâde İbrahim ve Bostancı Mahmud pa
şalar; Temeşvar tarafına gidilmesini de
Temeşvar muhafızı Koca Cafer ve sadrı âzam Elmas Mehmed paşalar istemek
teydi. Netice Tuna’dan Pançava sahrası
na geçilerek Herlenmesi fikri galip geldi.
Belgrad harp meclisinden bahseden
Osmanlı kaynaklarında, iki görüşün iza
hı sırasında yekdiğerinden farklı nokta
lara rastlanır: Tarih-i Raşid’de (C : 2,
S: 307-309); sadrıâzamdan şikâyetçi ci
lan vezirlerin onun kolay bir muvaffa
kiyet kazanmasını istemediklerinden or
dunun Tuna’yı geçerek Temeşvar tara
fına gitmesi tavsiyesinde bulundukları;
Defterdar Mehmed Paşa’nın «Zübdetülvekayi» inde (Hamidiye Kütüphanesi
nüshası V : 304) , sadrıâzarrla arası açık
olan vezirlerin ondan çekindikleri için
fikirlerini açıkça söyliyemedikleri; SU
lâhdar Fm aıklılı Mehmed Ağa’nm «Nusretnâme» sinde (Veliyüddin Ef. kütüp
hanesi nüshası V: 250). s a d n â z a A ı kendisininkine mugayir fikir serdedecekleri
peşinen baskıya maruz bıraktığı, ayni
zamanda P. Varadin’in Girit gibi zaptı
güç bir yer olduğu ileri sürülerek Fançova’ya geçilmesinin istendiği ;
Tarih
Dergisinin ikinci sayısında tetkiki yapı
lan o devre ait bir risalede de, Koca
Cafer Paşa’nın Temsş.’arda yapf.;rd:ğ;
binaları padişaha gösterebilmek için o
tarafa yürünmesini istediği, Cafer Paşa
yı çok seven padişahın onun tesiri altın
da kaldığı ve neticede Cafer Paşa’nın
fikrinin galip geldiği kaydedilmektedir.
Halbuki bu mecliste Amca-zâde Hüse
yin Paşa, Pançova tarafından ilerleme
nin güç ve emniyetsiz olduğunu, zira Tu
na’dan başka Temes, Bega sularının köp
rü kurularak geçilmesi icap ettiğini, arazinin bataklık
oiduğunu, en nihayet
Tisa nehrinin geçilmesinin daha büyük
zahmet ve emniyetsizliği göze almayı ge
rektirdiğini, bunlara mukabil Zemun
sahrasının böyle mahzurlar taşımadığını,
üstelik nehir donanmasının da ordu için
bir emniyet unsuru teşkil edeceğini bil
dirmişti. Ne yazık ki Amca-zâde’nin fik
rinin doğruluğu Zenta mağlûbiyetinden
sonra anlaşılabildi.
Belgrad'dan hareket
Derlenecek saha üzerinde karara va_
r iİdik tan sonra Tuna üzerine kurulan
köprüden ordu Pançova sahrasına geçti.
Temes ve Beka nehirleri de aynı şekil
de aşıldı. Tisa (Theiss) nehri kenarına
gelindiği zaman Avusturya ordusu daha
geride ve Tisa boyunda bulunuyordu. Bu
sırada Titel muhafazası için yedi sekiz
biıı kişilik bir Avusturya kuvveti bıra
kılmıştı. Sadrıâzam Elmas Mehmed Pa
şa nehir üzerine köprü kurulmadan ye
niçeri serdengeçtileri ve donanma levendleri ile karşıya geçti. Üç saatlik m ü .
cadeleyi müteakip Avusturya birliğini
mağlûb edip geriye atarak Titel’i aldı.
Titel kalesi manastırdan bozma olduğun
dan pek ehemmiyetli de değildi, onun
için yıktırıldı.
AvusturyalIlar- casuslar vasıtasiyle
Ormanlı ordusundaki kumandanlar ara
sında anlaşmazlıklar olduğunu haber alıyorlard;. Bu haberler onların ümitsiz
liklerinin ortadan kalkarak cesaret bul
malarına yol açıyordu.
Titel’in alınmasından sonra ordu
Kopile (Ccbiie) adası civarında bulun
maktayken düşman pek uzakta olmadığı
gibi vaziyeti kötü ve maneviyatı da bo
zuktu. Lâkin, Tarih-i Raşid’e (C: 2, S:
■--11: p;öre, veziriazama muarız kumancİR“ lar yüzünden düşmana hücum için
tertibat alınmamakla bir fırsat kaçırıl
mıştır. Kopile civarından hareket edilip
Fulvar köprüsü geçildikten sonra, Osmanlı tarihlerinde «Sente» şeklinde kay
dedilen Zenta şehri yakınına ve Tisa ke
narına gelindi. Sadrıâzamla kumandan
lar arasındaki anlaşmazlık yüzünden
sağlam ve sebatlı bir istikamet tayin ed il emiyordu. Bir aralık Segedin üzerine
gidilmesi kararlaştırıldı. Lâkin biraz
sonra bundan vazgeçildi. Padişah Zenta’dan Tisa’ya geçip Temeşvar yoluyla Erdel’e yürümek istemişti. Avusturya or
dusu kumandanı Prens Ojen (Eugen)
evvelâ Segedîn’e gidileceğini öğrenince
oraya biraz kuvvet şevketti. Bilâhare y i
ne casusları vasıtasiyle Tisa’dan geçilip
Erdel’e iierleneceğini haber aldı.
2260
Zenta faciası
Değerli bir kumandan olan Eugen de
Savoie Osmanlı ordusunun son niyetin
den haberdar olunca, T İsa’nın geçilme
sinden önce oraya yetişmek istedi ve tam
^eçiş sırasında yakalamaya da muvaffak
oldu.
Osmanlı ordusu Tisa’nm sol yakası
na geçerken köprü kurulmuştu. Geçiş
sırasında düşman gelince asker korku
ve heyecana kapılıp intizamını kaybet
mişti. Adeta askeri bir can korkusu sar
mış olduğundan, emir ve kumanda din
lemeden köprüye koşup bir an evvel öte
tarafa aşmaya bakıyordu. Askeri düşman
baskısından koruyup geçişi emniyete al
m ak isteyen sadrıâzam bir m iktar kuv
vet ayırarak Boşnak Cafer Paşa’nın em
rine verip karakol hizmetiyle vazifelendirmiştı. Fakat düşmana mukavemetin
m üm kün olmadığını gören Cafer Paşa
geri kaçarken esir düştü. Ve Prens Öjen
tarafından sıkıştırılınca Osmanlı ordusu
nun durumunu anlatarak padişah ve bir
kısım askerin karşıya geçtiğini, bir kıs
m ının henüz bu tarafta olduğunu ve ağırlıklarm geçirilmesine çalışıldığını an
lattı.
Prens Öjen fevkalâde bir fırsata nail
olmuş durumdaydı. Sen-Gotar muhare
besinde olduğu gibi Osmanlı ordusu teh
like arzeden en sıkışık halinde yakalan
mıştı. Hasım taraf için bu bulunmaz fır
sata ilâveten Prens ö je n müşkül vazi
yette yakaladığı Osmanlı ordusunun son
dum m una ait sağlam bilgiye de sahipti.
Bunun için memnun ve kendisinden em in şekilde derhal Osmanlı kuvvetleri
üzerine yürüdü. P. Varadin tarafından
süratle ilerleyip yol almış bulunan düş
manın evvelâ yirmi bin kişilik süvari
kuvveti gelmişti, piyadeleri onların he
men arkasmdaydı. Şayet düşman kuv
vetleri gelir gelmez derhal hücum edil
miş olsaydı bir sarsıntı meydana getiri
lebilir, belki de malûm facia vuku bul
mazdı. .Lâkin kaynakların ifadelerinden
anlaşıldığına göre, ordunun bir kısmı
karşıya geçti, henüz geçmiyenlerde de
birdenbire maneviyat bozulmuş olduğu
cihetle, muhtemelen çabucak taarruza
kalkacak cesaret kalmamıştı.
Osmanlı tarihine Zenta faciası şek
linde mal olmuş bulunan muharebe 11
Avusturya ordusu kumandanı Prens Eu
gen de Savoie (Bibliothèque nationale’deki bir estamp’tan)
eylül 1697 günü cereyan etti. Prens Öjen’in 60 bin kişilik ordusuyle gelince
derhal taarruza geçeceğini ve bilhassa
köprüyü tahribe çalışacağını Elmas Meh_
med Paşa ve diğer kumandanlar anla
mışlardı. Asker intizamını kaybettiğin
den köprü yıkılmaya meyletmişti. Sadrı âzam evvelâ ağırlıkları geçirip köprüyü
kaldırmak ve diğer askerle düşmana kar
şı koymak istedi. Fakat yeniçeri ağası
Mabmud Paşa’nm, arabaların geçişinin
sabaha kadar süreceğine dikkati çektik
ten sonra, askerin çoğunun karşıya geç
miş olması sebebiyle bu kadar geniş da
ireyi ihata edecek kadar kuvvet bulun
madığı, binaenaleyh top ve zahire ara
balarını çekip köprü başında askeri met
rise sokalım şeklinde bir tavsiyede b u
lunması üzerine müdafaa hattı daraltıl
mak istendi. Elmas Mehmed Paşa, düş
man geldiği sırada alelâcele yaptırdığı
siperlerden asker ve topları geri çekip
daha dar sahalı bir hat tutmak isterken
vaziyeti kavrıyamıvan askerler düşman
bastı zanniyle paniğe kapılarak köprü
ve nehre doğru çekilmeye başladılar. Bu
vaziyet karşısında Sadrıâzam ve bir k ı
sım kumandanlar köprü başına koşup as
keri siperlere sokmaya çalıştılar. Os2261
manii hatlarında beliren şaşkınlığı sezen
düşman, hücumunu yeni metrislere tev
cih ettiği gibi, ustalıklı manevra ve amansız tüfenk ateşleriyle mevcut sarsın
tıyı artırmaya muvaffak oldu. Düşmanın
kurşun yağmuruna dayanamıyan asker,
nehir ve köprüye doğru çekilmekte ve
hattâ kaçmakta olduğu için Elmas Mehmed Paşa köprünün iki tombazım kaldırttı. Elinde kılıç olduğu halde kaçan
askerin önüne çıkarak, ağır sözler sarfetmek ve hattâ bazılarını yaralamak su
retiyle kaçanları durdur.: ak istedi. Fa
kat asker «biz bu halle, i senin tedbir
sizliğinden düştük» diyerek kendisini
parçaladı. Biraz sonra düşman köprü ba
şını zaptettiği gibi köprüyü de ortasın
dan ikiye böldü. Artık ordunun geri ta
rafı da çevrilmiş oluyordu. îş bu dere
keye vardıktan sonra çember içinde ka
lanlar döğüşe dögüşe şehid düştüler.
Kurtuluş ümidiyle Tisa sularına atlıyanların çoğu da boğuldular. Zeııta önünde
bu facia cereyan ederken karşı tarafta;
bulunan ordunun büyük kısmı seyirci
kalmaktan başka bir şey yapamadı. Böylece Tisa’yı yüzerek geçenlerden başka
Zenta tarafındaki asker ve kumandan
lardan hiç kimse kurtulmadı. Kuman
danların mühim kısmı sadrıâzamla bir
likte olduğundan ordunun uğradığı ku
mandan zayiatı pek ağırdı. Sadrıâzamdan başka Anadolu Valisi Mısırlı-oğlu
İbrahim Paşa, Temeşvar muhafızı Koca
Cafer Paşa, Adana Valisi Fazlı Paşa,
yeniçeri ağası Balta-oğlu Mahmud Paşa,
Diyarbakır Valisi Kavukçu İbrahim Pa
şa, Maraş Valisi Yunus Paşa, Sığala san
cağı mutasarrıfı Süleyman Paşa, Amas
ya mutasarrıfı Mahmud Paşa ve daha
birkaç beylerbeyi ve sancak beyi, kul
kethüdası, zağarcıbaşı, muhzır ağa, ce
beci ve topçu başılar, elli yedi adet ye
niçeri çorbacısı, yani bölük kumandanı,
yirmiden fazla sipah ve silâhdar serden-
AN?
Zenta’da köprü-başında cereyan eden muharebenin umumi görünüşü ve beri kıyıdakilerin telâşı (A Magyar Nemzet Törtene'deıı)
2262
geçti ağası, ondan fazla alaybeyı kayıp
lara dahildi.
Zenta’da uğranılan insan kaybına
dair eski Osmanlı tarihlerinde kesin bir
rakam mevcut değildir. Ancak Tarih-i
Ftaşid (C: 2, S: 41.4) de ordunun sekiz
de birinin mahvolduğunu yazar. Batılı
tarihçiler umumiyetle 20 bin kişinin vu
ruşarak, 10 bin kişinin ise sularda boğu
la ra k öldüğünü kaydederler.
O rdunun durum u ve padişahın
Edirne’ye dönmesi
Tısa nehrinin karşı tarafına geçen
orduda mevcut erkân padişahın etrafın
da toplanarak vaziyeti görüştü. Anlaşıl
dığına göre, buradakilerin de rraııeviyatı fazlaca bozulmuştu. Zira, düşmanın
köprüyü tamir etmesi ve geçilebilir ha
le sokması birdenbire m üm kün olamıyacağı halde, yeni bir mağlûbiyetten kor
kularak derhal Temeşvar’a çekilmeye ka
rar verildi. Tarih Dergisinin ikinci sayı
sın da tetkiki yapılan o devre ait bir ri
saledeki kayda göre, düşmanın köprüyü
tamir ederek geceleyin baskın yapaca
ğından korkanlara padişahın kendisi de
dahildi. Bu korku yüzünden top, çadır
ve m ühimm at olduğu gibi yerinde bıra
kılarak geceleyin derhal Temeşvar yolu
tutuldu. Ordunun bu şekilde çekilmesi
gayet manasız bir hareketti. Ordu efrad. arasında bazı kimselerin düşrranm üç
güne kadar bu tarafa geçemiyeceğini tah
min ederek geri kalıp çadırları yağma
ettiğini, hattâ ordu helvacılarından biri
nin tahin helvası kutularını bir öküz arafcasma yükliyerek üç gün sonra Temesvar'a gelip orduya katıldığını Tarih-i
Raşîd'de okumaktayız.
Osmanlı ordusu bu şekilde çekilmek
le beraber muharebede epeyce telefat
vermiş olan AvusturyalIlar da kendile
rinde Türkleri takip ile kale muhasara
sına girişme kudreti göremediler. Fakat
ertesi gün köprüyü tamire başlayıp
Türkleriıı bırakıp gittikleri şeyleri zap-
Zenta köprü-başında cereyan eden savaştan yakın bir görünüş
(Story of the Nations’dan)
2263
tetmekten de geri kalmadılar. Böylece
AvusturyalIlar gayet zengin ganimete sahib olmuş bulunuyorlardı. Bunlar: bir
çok top ve harp malzemesinden başka
(İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Ta
rihi C: 3, S: 582) dokuz bin araba, altı
bin deve, onbeş bin öküz, yedi bin at,
yirmi altı bin gülle, beş yüz küsur bom
ba, tahminen kırk bin altınlık hüküm
dar hâzinesi, üç milyondan fazla altını
havi ordu hâzinesi, padişah ailelerine
mahsus on sekiz koşulu araba, padişaha
mensup on kadın idi. Elmas Mehmed
Paşa’m n ölümü dolayısiyle mühr-ü humâyun da düşman eline geçmiş bulunu
yordu.
Tİmî kıyısından harekelinin iercası
gecesi Tcmeşvara vâsıl elan Sultan
Mustafa on gün kadar burada kaldı. Temeşvar’da mevcut muhafızlara ilâveten
mühim miktarda ilâve kuvvet ve bilhas
sa eyâlet askeri bıraktıktan sonra ordu
ile Belgrad'a geçti. Burada da zahire ve
asker takviyesi yapmasını müteakip Bel_
grad’dan hareketle Edirne’ye geldi.
Bosna - Saraya yapılan hücum
Bosna muhafızı Mehmed Paşanın ölüm ü üzerine buradaki levend askerinin
disiplininin bozulduğunu öğrenen Avus
turyalIlar, ekim ayı içinde Bosna’ya ace
le kuvvet şevkettiler. Bosna arazisinde
bazı palankaları yakıp yıkan Avustrrya kuvveti açık bir şehir vaziyeti arzeden Bosna-Saray’a da girerek şehri yağ
ma ve tahrib ettiler. Padişah bundan ha
berdar olunca 4500 asker, mühimmat ve
erzak şevketti. Bosna Valiliğine Daltaban
Mustafa Paşa tayin olundu.
RÜS
İkinci Mustafa zamanında Avustur
ya cephesinden sonra ikinci derecede ehemmiyet arzeden cephe Rus cephesi
idi. Venedik ve Leh cephelerinde de m ü ,
cadele durmuş değildi. Venedik cephe
sinde, ikinci Ahmed devri Venedik cep
hesi hâdiselerinin sonunda ilâveten k ı
saca belirtilen şeyler olmuştu. Lehistan
cephesindeki durum ise, bir önceki pa
dişah devrindekinden farklı değildi. Leh
ler müteaddit defa kuvvet sevketmeieri-
Amca-zâde Hüseyin Paşa’nın
Sadrıâzam tayin edilmesi
Sultan Mustafa Temeşvar’a varınca,
şehid düşen Koca Cafer Paşa’d an açılan
buranın muhafızlığına Elmas Mehmed
Mehmed Paşa’nın kethüdası Abdi Ağaya
vezaret tevcihi suretiyle tayin etti. Daha
Temeşvar’a varmadan önce de Belgrad
muhafızı Amca-zâde Hüseyin Paşa’ya adanı yollıyarak Temeşvar’a çağırttı. Sul
tan Mustafa, Bclgrad’daki harp meclisin
de Amca-zâde’nin beyan ettiği mütaleaııın isabetli olduğunu şimdi anlıyordu.
Köprülü Mehmed Paşa’nın kardeşi Ha
şan Ağa’nm oğlu olan Hüseyin Paşa,
Köprülü-zâde
I'âzıl Ahrred ve Fâzıl
Mustafa paşaların sadaretleri devrinde
«Amca-zâde» diye anılmaya başlamıştı.
Kendisi Temeşvar’a gelince (18 eylül)
mühr-ü humâyun teslim edildi. Hüseyin
Paşa’nın sadrıâzam tayini üzerine açılan
Belgrad muhafızlığına ise Karaman Va
lisi Bıyıklı Mehmed Paşa getirildi.
Amca-zâde Hüseyin Paşa padişahla
birlikte Edirne’ye döner dönmez düzgün
iş görebilmek için, ilk iş olarak hüküm
darın etrafındaki dalkavuk ve hilekâr
kimseleri uzaklaştırmaya çalıştı. Bu cüm_
leden olarak, irtikabı ve hükümet işleri
ne müdahalesi ile nazarı dikkati celbe
den Küçük Müezzin diye tanınan Ana
dolu Muhasebecisi MehmeJ Çelebi’yi ve
birinci mirahur Ahmed Ağa’yı azlederek
Edirne’den İstanbul’a gönderdi. Bu ara
da kıymetli bir şahsiyet olan Rami Meh
med Efendi’yi de İstanbul’dan getirterek
(Tarih-' Raşid C: 2, S: 431) reisülküttab,
akrabasından Kıbleli-zâde Ali Beyi de
kapıcılar kethüdası tayin etti.
CEPHESİ
r.e rağmen Komaniçe’yi ata:ram;şlar, fa
kat Boğdan’da bazı yerleri işgal edebil
mişlerdi. 1696 senesinde, Leh cephesi se
raskeri Yusuf Paşa Kırım hanzâdelerinden Gazi Giray ile birlikte Komanıçe’ye
zahire götürmüş, sonra Gazi Giray Le
histan içerlerine uzanan akın hareketin
de bulunmuş ve esir ve ganimet alarak
geri dönmüştü. 1697 ymnda da Kaplan
Giray Komaniçe üzerinden Lehistan’a
girmiş, on iki bin kişilik bir Leh kuv
2264
#
vetini Furcan manastırı civarında boz
duktan sonra esir ve ganimetle dönmüş
tü. Kısacası gerek Venedik, gerekse Leh
cephesinde yeni bir gerileme ve tehlike
arzeden bir hal vuku bulmamıştır. Fakat
Rus cephesi bunlara benzememekteydi.
Rusların Osmanlı devletini düşündürecek
bir kudret haline gelmiş oldukları Dör
düncü Mehmed zamanındaki Çehrin se
feri ile anlaşılmışsa da, o sırada Ruslar
mütecaviz durum takınmaktan çekinmiş,
lerdi. Şimdi ise, artık o çekingenlikten
sıyrıldıkları, ele geçirmek istedikleri şe
ye kavuşabilmek için mütecaviz duruma
geçmekte oldukları görülmektedir. Ger
çi bu tecavüz işinde Ruslar re’sen karar
sahibi değildi, ikinci Süleyman devri va
kaları meyamnda işaret olunduğu üzere,
mukaddes ittifaka dâhil devletlerin tah
rik ve teşviki onlar üzerinde müessir ol
maktaydı. ikinci Mustafa zamanındaki
Rus tecavüzü de, o ittifak grupuna dâ
hil olmanın eser ve neticesiydi. Fakat
Rusların vaziyeti Osmanlılar için artık
«üzerinde dikkat ve hassasiyet gösteril
mesi gereken bir meseles mahiyetini arzediyordu.
Azak sancak beyinden, alınan haber
üzerine, Kefe beylerbeyi Murtaza Faşa
ile K ın m Hanı Selim Giray’ın oğulla
rından Kaplan Giray buraya gelmişler
di, önce surlar dışında mücadele edil
diyse de düşman askerinin sayıca fev
kalâde kabarık oluşu yüzünden bilahare
kale dahiline girildi, Maamafih, zaman
zaman huruç hareketleri yapılarak Huş
lara ağır zayiat verdiriliyordu. Ruslar
Azak’m Kuş kalesi
denilen kısmının
karşısına bir kule yapıpı toplar yerleş
tirerek Azak kalesini daha müessir şe
kilde dövmeye koyuldular. Bu arada
Trabzon beylerbeyi Ali Faşa’nın bir m ik
tar kuvvetle imdada gelmesi kaledekilerin maneviyatlarının takviyesine yaradı.
Rusların kabarık sayıları karşısında bir
avuç kalan buradaki kahramanlar meta
netle dayandılar. Nihayet Kırım veliah
dı Devlet Giray’ın İmdada
geleceğini
haber almaları üzerine Ruslar çekilmeye
karar verdiler. Bu arada ordularında çı
kan salgın hastalık yüzünden günde beş
yüz ölü veriyorlardı. Doksan altı gün
lük bir muhasaradan sonra buradan çe-
Kuşların taarruza seçmesi ve Azak
kalesini muhasarası
Sultan. Mustafa’nın birinci Avustur
ya seferine çıktığı 1095 yazında Rusla
rın büyük kuvvetlerle Osmanlı arazisine
hücuma geçtikleri görüldü. Bu hareket,
Rusların Karadenize çıkma arzularının
da bir ifadesiydi,
İkiyüz bin kişiyi aşan ve üç yüz to
pu bulunan (Tarih-i Raşid C: 2, S: 352)
bir Rus ordusu 10 Temmuz 1695 (23 Z il
kade 110CJ da Azak kalesi yakınına gel
di. Ruslar ansızın Azak önüne inmeyi
tasarlamışlardı. Fakat Azak sancak beyi
Mustafa Bey Rusların hazırlıklarından
haberdar olunca, bir taraftan Azak kale
si dışında siperler kazdırırken bir yan
dan da Kırım hanı vasıtasiyle hüküme
ti durumdan haberdar etmişti. Azak ya
kınma gelen bu büyük Rus ordusu Azak sancak beyinin istihbaratının gayet
doğru olduğunu
gösteriyordu. îkiyüz
binlik bu ordu evvelâ denizden onbeş
bin kişilik, karadan da altmış bin kişi
lik öncü kuvveti sevketmişti. Çar Petro
da orduda bulunuyordu.
Rus
2265
çarı Birinci P e tro ’n u n gençlik
devrine ait bir resmi
Rusların Azak muhasarasndan bir gö
rünüş (Risaiit’ds,îi)
kilirken (13 Ekim 1695) bilhassa Kap
lan Giray’ın taarruzlariyle ayrıca hırpa
lanmaktan da geri kalmadılar.
Ruslar Azak kalesini muhasara et
tiği zaman Özi boyundaki Doğan-kale’nin muhafızları Azak’a taşınmıştı. Bu
ranın muhafızsız kaldığını duyan Ruslar
60 bin Barabaş kazağı ve S0 bin Rusian
müteşekkil bir orduyu da Özi boyuna
göndermişlerdi. Bu kuvvetlerle Doğan kale’yi de aldılar. Bu birinci Azak ku
şatmasında Rusların
zayiatı, Osmanlı
kaynaklarına göre elli-altmış bin, Batı
lı kaynaklara göre 30 bin kadardır,
Kuslarm ikinci taarruzu ve
Azak kalesinin düşmesi
Ruslar. 1695 yılındaki Azak kuşat
masında ağır zayiata ve muvaffakıyetsizliğe uğramalarına rağmen ümitsizli
ğe kapılmadılar ve ertesi sene hücumu
tazelediler. 1695 - 1696 kışı ve ilkbaha
rında Don nehri üzerindeki Voronej şeh
rinde Petro’nun emriyle tersaneler ku
ruldu. Moskova’dan gemi yapmasını bi
len yabancı ustalar getirildi. Petro’nun
gayet sıkı emir ve takipleriyle civarda
ki köylüler ağa; kesip tersaneye taş.dı.
ustalar da gemileri yaptı. Böylece 1696
ilkbaharında (Akdes Nimet Kura t, Rus
ya tarihi S; 253) Don nehrinde £0 gemi
lik bir donanına hazır vaziyete geldi. Bu
donanma Ruslar için mühim bir kuvvet
âm ili olacaktı. Zira bu sayede Türk ge
milerinin Azak önüne gelmesini önliyecek, böylece Azak müdafilerinin hem im
dat alması daha fazla güçleşecek, hem
de kale nehir tarafından da sıkıştırılabilecekti.
Ruslar bu derece hazırlık yaparken
maalesef Türkler ayni derecede gayret
gösteremedi. 1695 muhasarasında Azak
surları pek fazla
tahribe
uğramıştı.
Bunların tamirinde ihmal gösterildi. Azak kalesinin tamir ve muhafazasına
memur edilen Trabzon valisi Kalaylıkoz
Ahmed Paşa’nın firarı
(Tarih-i Raşid
C: 2, S: 38S) işlerin aksamasında hayli
müessir oldu. Gerçi onun firarından
sonra kethüdası ayni işle vazifelendiril diyse de artık geç kalınmıştı. Zira, ka
ra ve nehirden Rus kuvvetleri gelerek
Azak kalesi etrafına metrisler kazıp top
lar yerleştirmeye başlamışlardı. Çar Petro yine Rus ordusu ile beraberdi ve bu
defa «topçu» sıfatiyle kale
nin muhasarasına bizzat iş
tirak ediyordu. Azak kalesi
nin müşkül durumda kalmas.ma tesir eden dier âmil, bir
sene önceki ağır zayiattan
sonra Rusların hemen ertesi
yaz
tekrar
geleceklerinin
tahmin edilmemesiydi. Anlaş-.Ian, bu defa
haber alma
işleri de iyi işlememişti.
Ruslar Azak kalesini ikinci defa muhasara ettikle
ri sırada kaledeki kuvvetler,
büyük Rus ordusu karşısında
iııanılmıyacak derecede azdı.
Halbuki Ruslar geçen yıl
ö z i boylarına hücum ettiril
miş olan Barabaş kazakları
nı dahi Azak önüne getir
mişlerdi.
Eus
muhasarası
başlayınca kaledeki bir avuç
insan harap surların gerisine
toprak yığarak bunların ar
kasından mukavemete devam
ediyordu. Muhasaranın baş
lamasından sonra Erzurum
valisi Baki Paşa, vezir Ali
Paşa, Hazinedar Haşan Paşa
imdada geldilerse de düşma
nın gayet sıkı tertibat alma
sı sebebiyle içeri giremediler.
3 Haziranda başlıyan muha
Rus donanmasının Azak muhasarasındaki faaliyeti
saraya mukavemet eden ve
dört beş yüz kişiden ibaret
Don nehrinde daimi şekilde donanma bu
kalan müdafiler nihayet yardımdan ülundurdular.
mitlerini keserek Azak kalesini teslim
Azak kalesi elden gidince Rusların
ettiler (6 Ağustos 1696 - 7 Muharrem
1108).
Azak denizinden Karadenize geçmesine
ayni zamanda Kuban nehri vadisinde
Azak kalesinin kaybı Türklerde de
tenditkâr bir durum kazanmalarına m â
rin bir teessüre, Ruslarda da büyük bir
ni olmak isteyen Osmaniı hüküm eti r
sevince sebep oldu. Bu muvaffakiyet
Kuban nehri ağzında bir kale inşa ettir
Moskova’da emsali görülmemiş bir coş
di. Tarih-i Raşid’de (C: 2, S: 398) Açu
kunlukla kutlandı.
Azak’m kaybı ile
kalesi şeklinde kaydedilen 382 zira’ uRuslar Karadeniz'in kilidi sayılan bir
zunluğunda 160 zira’ genişliğindeki bu
yere sahip oluyor ve Türklerin Karade
kalenin inşasına Kalmuklar mani olmıniz hâkimiyetinde ilk rahne açılmış bu
ya çalıştılarsa da püskürtüldüler. Açu
lunuyordu.
kalesinin inşası ile
düşmanın Taman
Ruslar Azak kalesini alınca burası
yarımadası üzer; ilden Kerç yarımadası
nı iyice tahkim edip içerisine sekiz bin
na atlama tehlikesi de az çok önlenmiş
kişilik muhafız kuvveti koydular. A yrı
oluyordu.
ca donanma işine ehemmiyet vererek
HARBE NİHAYET VERİLMESİ VE KARLOFÇA MUAHEDELERİ
Zenta mağlûbiyeti sırasında ordunun
sekizde birinin zayi olması ve bir çok
değerli kumandanların şehid düşmesi
OsmanlIlarda sulh arzusunu kuvvetlen
dirmişti. Gerçi bu mağlûF.. _ae her şey
mahvolmuş değildi. Lâkin 1683 senesin
den beri yıpranan Osmaniı devleti için
Zenta mağlûbiyeti
ehemmiyet arzediyordu. Bir çok topraklar elden çıktıktan
başka imparatorluğun insan kaynaklan,
mâliyesi, iktisadiyatı sarsıntıya uğra
mıştı. Harbin fena şartlar altında uzun
yıllar devamı, mütemadiyen cephelere
insan taşınması yüzünden halkın topra
ğı ekme, vergi verme ve istihsal gücü
azalmıştı. Müteaddit defalar «nefir-i âm»
tatbiki, yani eli silâh tutanların askere
alınması, mevzuubahis iktisadi sıkıntı
lara âm il olmakla beraber devletin as
ker bulup toplamakta karşılaştığı müş
külâtı da ifade eden bir hâdiseydi. Esas
iş görecek unsurun cephelere taşınması
yüzünden geride kalanların gereği ka
dar istihsalde
bulunamam alarma rağ
men vergi nisbetinin değişmemesi onla
rın vergi yükü
altında
ezilmelerine,
hattâ bazılarının yerlerini terketmelerine sebep oluyordu.
Mütemadi harp
masrafları altında ezilen hükümet İse,
vergileri tahsilde güçlük çektikten başka
para basacak gümüş ve altın bulmakta
da güçlük çekiyordu. Bütün bunlara i
2267
lâveten Anadolu ve Irak tarafında âsâyişsizlik, Rumeli tarafında hıristiyan te
baanın düşmanla işbirliği ve çete faali
yetleri görülüyordu. İşte bütün bu hal
ler Osmanlı devletini sulhe temayül et
tiren sebeplerdi.
Harp cephesi çok genişti. Avrupa’
nın en kalburüstü devletleri imparator
luk arazisine saldırmakta, muharebe tek
bir cephede cereyan etmediğinden m u
ayyen bir yere muazzam bir kuvvetle
yüklenmek de mümkün olmamaktaydı.
Düşmanların en kuvvetli olan Avustur
ya cephesine sadrıâzamlar ve padişah,
gittiği halde, dört cephede çarpışıldığı
müddetçe Macaristan’ın istirdat edilemiyeceği de Osmanlı devlet adamlarınca
anlaşılmış bulunmaktaydı.
Osmanlı devlet adamları içinde za
man zaman sulh arzusu besliyenler ol
muş, İkinci Süleyman’ın cülusu sırasın
da da mühim bir sulh teşebbüsü yapıl
mıştı. O sırada AvusturyalIlar geniş is
tekler ileri sürmüşler, bu hareketleriyle
sulh için içten bir arzu duymadıklarını
belli etmişlerdi. Fakat bu defa onlarda
■da sulh arzusu mevcuttu. Venedik h ü
kümetinin düşüncesi de onlarınki gibiy
di. Tabiî bu harp AvusturyalIları da
hayli yıpratmıştı. Gerçi 1688 den beri
iki cephede harbeden Avusturya 1697
yılında müttefikleri ile birlikte Fransız
larla Hyswick (Risvik) muahedesini
aktetmek suretiyle yalnızca OsmanlIlar
la harbeder duruma girmişti. Fakat Avusturyayı meşgul eden yeni bir mese
le vardı. Bu mesele «İspanya veraseti»
meselesiydi. Avusturya hükümeti batı
sınırında yeni bir harpten çekinerek Os
manlIlarla sulhe kavuşma arzusu duyar
ken, İspanya veraseti harbine hazırlanan
Fransa ise OsmanlIların harbe devamı
n ı istiyordu. Bunlara mukabil Avrupa
İşlerinde mühim roller oynayan devlet
lerden İngiltere ve Felemenk de Avru
p a ’nın doğu ve güney doğu mıntıkasın
da sulhun teessüsünü arzulamakta idi.
Siyasi durum böyleyken, Zenta m ağlû
biyetinden sonra OsmanlIlardaki
sulh
arzusunu sezen îstanbuldaki İngiliz el
çisi Guiliaume Pâget ile Felemenk elçi
si Coüiers, Sadrıâzam Amca-zâde H ü
seyin Paşa’ya sulhe ait eski tekliflerini
tekrarlıyarak muharipler arasında sulh
için tavassutta bulunabileceklerini
lirttiler.
be
Sulhe götüren zeminin
hazırlanması
Osmanlı basımlarının en başında
gelen AvusturyalIlarda da sulh arzusu
nun belirmesi, sulhe giden zeminin ha
zırlanmasında kolaylığı sağladı. Tabiatiyle peşinen mühim olan mesele, tarafla
rın hangi şartlar altında sulhe doğru ilerliyecekleri idi. Amca-zâde Hüseyin
Paşa mutavassıt elçiler vasıtasiyle kar
şı tarafın temayülüne dair bilgi edinin
ce, Kırım hanının da hazır bulunduğu
bir .mecliste meseleyi görüştü. Ondan
sonra mutavassıt elçilere Osmanlı devle
tinin hangi formülle sulhe gidebileceği
ni bildirdi. Bu formül halihazır duru
mun kabulünden ibaretti. Osmanlı h ü
kümeti, halihazır durumun kabulü for
mülünü benimsemekle beraber, Erdel’de
Osmanlı menfaallannın korunması
ve
ayrıca bazı arazinin boşaltılması ve ba
zı kalelerin yıktırılmasını da ileri sürü
yordu. Bu noktalar Avusturya hüküme
tine aksettirilince AvusturyalIlar Erdel
üzerinde bir hak talebine yanaşmayıp
diğer Osmanlı istekleri üzerinde anlaşa
bileceklerini, ancak sulhun yalnız iki
devlet arasında değil müttefiklerini de
içine almasını istediler. Bu durumu be
nimsemek ihtiyacını hisseden Amca-zâde
Hüseyin Paşa, mutavassıt elçiler muva
cehesinde 27 Ocak 1698 de Edirne’de,
sulh için ön proje sayılabilecek bir pro
tokol hazırladı. Amca-zâde Hüseyin Pa
şa İngiliz ve Felemenk elçilerine sulhe
tavassut edebileceklerini bildirdiği sıra
da Fransız elçisi ayrıca bir tavassut tek
lifinde bulunarak Lehlileri Avusturyadan ayırıp OsmanlIlarla müstakilen sul
he götürmek istemişse de bu tavassut
nazikâne red olunmuştu. Zira, Osmanlı
hükümeti basımları arasında Avusturyayı mihver vaziyetinde görüyordu.
Sulh için zemin ve nihayet on pro
je hazırlanmakla beraber, askeri bakım
dan uyanık ve hazırlıklı bulunulmaya
da dikkat edildi. Bunun için eski yıllar
dan daha fazla asker toplandı. Sulh,
ihtimali dolayısiyle, padişahın sefere
çıkmasının lüzumsuz masraf yapılması
2268
na âmil olacağı düşüncesiyle ordunun
serdarlığına Sadrıâzam Amca-zâde H ü
seyin Paşa getirildi. Sadnâzam 30 Ma
yıs 1698 de Edirne'de otağa çıktı. Bir
taraftan da sulh işiyle meşgul oldu. Edirne'den hareketinden sonra da ayni
sahadaki meşguliyeti devam etti. Ordu
Sofya’ya vardığı zaman, Avusturya im
paratorunun sulh müzakerelerine katı
lacak müralıhaslarını tâyin ettiğine dair
yazı alınınca, sadrıâzam da Osmanlı m u
rahhasları işini halletti. 22 Temmuz 1698
de, padişah ikinci Mustafa’nın, sulh gö
rüşmeleri için kendisine tam selâhiyet
verdiğine dair bir ferman aldığı gibi, y i
ne ayni tarihle Reisülküttab Râmi Meh
med Efendi’nin
başmurahiıas, Divan-ı
hümâyûn tercümanlarından Iskerlet-zâde Aleksandr Mavrokordato’nun da ikin
ci murahhas tâyinine dair buyruldu is
tihsal etti. Bu tâyinleri müteakip Osmanlı murahhasları yanlarında İngiliz ve
Felemenk elçileri bulunduğu halde yola
koyuldular. Onların arkasından da or
du Belgrad’a doğru harekete geçti.
Sui.Ii müzakereleri
Evvelâ sulh müzakerelerinin yapıla
cağı yer üzerinde mektuplaşma şeklinde
münakaşalar cereyan etti. AvusturyalI
ların Viyana veya Debreçin’i ileri sür
melerine mukabil Türkler de Slankamen’i teklif ettiler. Nihayet imparator
Leopold ün ileri sürdüğü Karlofça’yı
kendi istedikleri yere yakınlığı dolayısiyle Türkler de uygun buldular. Böylece, Sirmiye (Sirsm; arazisnin kuzey sı
nırında f. V a radın’in
yanıbaşında ve
Tuna’nm sağ kenarında bulunan Karlofça kasabasında 13 Kasım 16G8 de müza
kereye başlandı. Bu müzakerelerde Türk
heyeti F.eisülküttab Râmi Mehmed Efen
di ile D.van-ı hümâyûn tercümanların
dan İskerlet-zâde Aleksandr Mavrokordato'dsn m ü ı e ş e K k i İ G İ . Avıısturj a neyeti, C. d’Acttingen, C. de Schlick, C. Marsigli, Til ve Talman, Lehistan heyeti P.
de Possanie Kojeskie Malacowsky, Rus
elçisi Boganowitsch Wasnitzinaw, Vene
dik heyeti Ch. Carlo Ruzzini’den mürek
kepti.
Karlofça konferansı, müzakereler
esnasında ekseriyetle Avusturya tarafı-
ııı tutuğu açıkça belli olan İngiliz elçi
si Paget’nin bir nutku ile açıldı. Schilick
ve Mavrokordato’nun cevabî nutukların
dan sonra çalışmalara başlandı.
Müzakereler zaman zaman kesintiye
uğrıyacak derecede şiddetli şekilde cere
yan etti. Bu yüzden .müzakereler iki bu
çuk ay kadar uzadı. Osmanlı başmurahhası Râmi Mehmed Efendi, derin bir vu
kuf ve kiyasetle müzakerelerde Osman
lI haklarını korumaya çalıştı. Görüşü
len meseleleri süra’tle ve derinliğine
kavrayışı, karşı tarafın tekliflerine yer
ve zamanında mukabil teklifler ileri sür
mesi, karşı tarafı mahirce ilzam suretiy
le arkasından kendi görüşlerini ortaya
koymasiyle temayüz etti. Ecnebiler üze
rinde sempatik tesirler de bırakan Râmi
Mehmed Efendi sayesinde konferans in
kıtaa uğramadı. Lehliler tarafından, K ı
rım akınlarımn durdurulması ve vergi
nin kaldırılması meselesi üzerinde ısrar
la durulunca, halli en müşkül mahiyet
arzeden bu talep karşısında Râmi Mehmed Efendi sadrıâzamdan yeni selâhi
yet istemek ihtiyac.ni hissetti. Neticede
Avusturya, Venedik ve Lehistan ile 26
Gcal; 1898 (24 Receb 1110) da muahede
imzalandı. Rus murahhası Türk taleple
rini yerine getirmeye yanaşmadığı, ay
ni zamanda sulh görüşmeleri için fazla
bir selâhiyeti olmadığını da ileri sürdü
ğünden 24 Ocak 1693 da ancak üç yıllık
bir mütareke aktedildi. Ksrloîça\ia imzaianamıj-an muahede, ayni r.us heyeti
Karlaîja niS ^sereleri"Sen tir görünüş
(Rieauf dan)
2269
ile İstanbul’da müzakerelere devam edil
mek suretiyle 15 Temmuz 1700 de imza
landı.
Avusturya ile muahede
Karlofça muahedesinin AvusturyalI
lar ile aktedilen kısmı yirmi maddeden
mürekkeptir. Tcmeşvar eyâleti istisna edılnıek suretiyle Erdei ve Macaristan’ın
Avusturya’ya terkedîlişini tespit eden bu
muahedenin (Tarilı-i Raşid C: 2, S: 445 460) ihtiva ettiği şartlar şöyle hulâsa
olunabilir :
1 — Erdel AvusturyalIlarda kalmak
üzere sınırı, Eflak sınırının nihayetinden
Maroş nehrine çekilecek bir hat ile hudutlandırılacaktır.
2 — Temeşvar eyâleti (Banat) bü
tün mülhakatiyle Türklerde kalacak, bu
bölümde sınırı kuzeyde Maraş, batıda
Tisa ııehri teşkil edecektir. Maroş ve Tisa nehirlerinden nakliyat, balık avı ve
sair hususlarda iki taraf da serbest ola
rak faydalanacaktır.
3 — Tisa’nın batısındaki Başka arazisi Avusturya idaresinde bulunacak
tır.
4 — Sınırın geri kalan kısmı Titel
kalesi önünde başlıyacak, Tisa’m n Tuna’ya karıştığı yerden Boszut (Güneyden
gelen Drina’nın biraz doğusunda ve kar
şı taraftan gelir) suyunun Savaya karış
tığı yere çekilecek bir
hattan
sonra
Boszut suyunun mecrası takip olunacak,
sonra Brod kalesinden itibaren Una su
yunun Sava’ya karıştığı yere kadar sı
n ın Sava çizecek. Bosna eyâletinin batı
sının da Lna nehrinin mecrası ile çizile
cek.
5 — îki devlet arasındaki hudut
hattında yeni kale yapılmıyacak,
6 — iki taraf da çete faaliyetine m ü
saade etmıyecek ve yakalananlar ceza
landırılacak.
7 — Harp esnasında memleketlerin
den kaçan ve Avusturya idaresine gir
mek istemeyen Macar ve Erdelliler hu
dutlardan uzak yerlere iskân edilecek.
8 — Muahedenin
tatbikatına dair
anlaşmazlıklar zuhur ederse, komisyon
lar kurularak sulh yoluyle halledilecek.
9 — İki tarafın almış olduğu esirler
mutedil fidye bedelleri ödenmek suretiy
le serbest bırakılacak.
10 — Padişah, katoliklerin âyinleri
ni serbestçe icra ve kiliselerini tamirle
rine mâni olnııyacak.
11 — iki tarafın tüccarları evvelce
verilen ahidnâmeler gereğince korunanacak,
12 — ik i devlet yekdiğerine büyük
elçiler gönderecek ve bu elçiler mera
simle karşılanacak, elçiler devletlerinin
şanına lâyık hediyeler getirecek.
13 — Bu sulh muahedesi yirmi beş
sene için aktediimiş olup icabında iki ta
rafın arzusu ile uzatılabilecektir.
Lehistan île muahede
\£ı
■tff'&td'ri/V1'
■
% & ..____________________
-J
—'«*-
Karlofça muahedesinin baştarafı ve Boigrad kadısı ile muhafızının tasdik İşa
retleri (T.T.K. nun Osmanlı Tarîhi’nden.
Yazan; Î. H. Uzurıçarşılı)
Karlofça muahedesinin Lehistan ile
aktedilen kısmı onbir maddeden ibaret
olup, şöyle hulûsa edilebilir.
1 — Osmanlı devleti Podolya ve Uk_
rayna’yı tahliye ve Ukrayna hatmanlığmı lâğvedecektir. Türklerin Kamaniçeyi tahliyesi en geç bu yılın Mayısının
onbeşindc bitirilecektir.
2 — Boğdan’ın eski sının iki devlet
arasımdaki sınırı meydana getirecektir.
3 —• K m m hanı, kalgay ve nureddini, Boğdan beyi, Osmanlı hudut valisi
Lehistan arazisine akın ve tecavüzde bulunmıyacak, muahede hilâfına tecavüz
edenler şiddetle cezalandırılacak.
4 — Harp esnasında Boğdan’a gir
2270
miş olan Bucak ve sair yerler tatarları
eski yurtlarına gönderilecek.
5 — Her iki devlet karşılıklı olarak
tüccarları koruyacak, emniyet içinde ti
caret yapmalarına müsaade edecektir.
6 — Esirler bedelleri ödenmek sure
tiyle serbest bırakılacak.
Leh muahedesinin mühim tarafların
dan biri, Lehlilerin, her sene K ırım han
lığına verdikleri verginin kaldırılması
dır, Bu nokta, muahedenin beşinci mad
desinde şöyle ifadelendirilmiştir: «Le
histan eskidenberi müstakil devlet ol
makla, devle t-i aliyye ve tâbi’i olan tai
feleri tarafından
herhangi bir talepte
bulunularak her hangi bir şekilde ren
cide edilmeye».
V enedik ile m uahede
Venediklilerle yapılan Karlofça m u
ahedesi onaltı maddeden ibarettir. Şart
ları şöyle hulâsa olunabilir:
1 — Mora yarımadası kale, liman,
palanka, şehir, göl, dağ ve arazisi ile
tamamen Venedik cumhuriyetine terke
dilmiştir.
2 — Venedikliler işgal etmiş olduk
ları înebahtı’yı tahliye edecek, Türkler
de Preveze kalesini yıkacaktır.
3 — Ayamavra adası ile yanındaki
küçük ada Venediklilerin olacaktır.
4 — Korent körfezinden her iki dev
let de müştereken faydalanacak.
5 — Egine adası Venediklilerde ka
lacak, Venediklilerin Zanta adası için
veregeldikleri vergi de kalkacaktır.
6 — Dalmaçya’da Knin, Sin, Gabelâ, Çeklut (Cyelut), Vergoriçe (Vergarac), Verlice (Verlico), Delovar, Zadvar
kaleleri Venediklilerde kalacaktır.
7 — Dubravenedik (Ragüza) beyle
rinin arazisi Osmanlı toprağı ile çevril
miş olacak Venediklilere terkedılen yer
lerin burası ile ittisali bulunmıyacak.
8 — Hudutlarda
âsâyişi bozanlar
korunup saklanmıyacak cezalandırılmak
üzere iade olunacak.
9 — Hudutlarda yeni kale yapılmıyacak.
10 — Venedik tüccarları harpten
önce imzalanmış bulunan ticari ahidnâmelerden yine istifade edecek.
Rusya ile muahede
Rus Çar; Deli Petro’nun gayesi Ka
radeniz'e açılmaktı, Azak kalesinin işga
li ile çok büyük bir adım atılmıştı. Fa
kat henüz Kerç yarımadası Türklerin elindeydi. Karlcfça’da Rus murahhası ile yapılan konuşmada Rami Mehmed Efendi Dniepr (Özi) ağzındaki Tagan (Dağan) kale, Nusret Kirman, Gazi Kir
man ve Kılburun'un tahliye şartiyle Azak ve etrafının Ruslara bırakılabilece
ğini bildirmiş, netice sulh muahedesi ye
rine iki yıllık bir mütareke imzalanma
sı şeklinde tecelli etmişti. Öteki devlet
lerle muahedeler imzalanıp da Rusya
yalnız kalınca, Çar Petro bu haliyle emellerini tahakkuk ettiremiyeceğini an
ladığından elçi yollıyarak müzakere ka
pısını açtı. 17C0 senesinde kendisine m u
ahede imzalamak üzere selâhiyet verilen
Rus elçisi Azak'tan bir kalyon ile İs-
- •* 8 î î c «0»>
___________ „_____
»J--P Ç
■
>—•>*j j J jj
• * ;
-V*
x
I
—
*
- •
¿¿.¿t
•
■â
* *
•- •
^
s*?
»!J -r-"
j * • i >>*s)
---e---■
—;.... —t:—' ;
~ r jy
-■
¿X ~ 'X y S İ*'S ijr*~ 'S ıı *'■
IK3,1
Karlofça muahedesinin Temeşvar hududu
kısmına ait parçası (T.T.K. nun Osmanlı
Tarilıi’nden. Yazan; I.H. üzunçarşılı)
2271
tanbul'a geldi. Yine Râmi Mehmed Efendi ve İskerlet-zâde Aleksandr Mavrokordato’dan mürekkep Türk heyeti ile Ayasofya civarındaki sarayda yapı
lan müzakereler
(Tarih-i Raşid C: 2,
S: 485-494} sonunda 15 Temmuz 1700 ta
rihinde Ruslarla da muahede imzalandı.
Ondört maddeden
ibaret bu muahede
hülâsaten şu şartları ihtiva ediyordu:
1 — ö zi suyu mıntıkasındaki Doğan,
Gazi Kirman, Şahin Kirman, Nusret
Kirman kaleleri Ruslar tarafından tahli
ye olunacak ve bunların hisarları yıkıl
mak şartiyle Türklerde kalacak.
2 — Azak kalesi ve cna tâbi yerler
Huşlarda kalacak.
3 — Hudut m m tikalannda yeni ka
leler inşa edilmiyecek.
4 — Çar’a tâbi Rus ve Kazaklar ge
rek Kırım gerekse sair Osmanlı arazisi
ne tecavüzde bulunmıyacak, Kazak şay
kaları da Karadeniz’e çıkmıyacak. K ı
rım tatarları da hiç bir suretle Rus ara
zisine tecavüzde bulunmıyacak, Osman
lI hükümeti tecavÜ2 ve akınların men'i
hakkında Kırım hanına, kalgay, nureddin ve bütün Kırım beylerine sıkı emir
ler verecek.
5 — Esirler mütekabilen salıverile
cek, Tatarlarda bulunan esirler de fidye
bedelleri ödenerek tedricen serbest bı
rakılacak.
6
— Rus hükümeti İstanbul’da kapı
kethüdası unvanı ile bir küçük elçi bu
lunduracak, bu elçi diğer daimi elçile
rin hakkını haiz olacakt.r.
K arloîça muahedesinin Osmanlı
tarihindeki mevki ve önemi
Karloîça muahedesi, Osmanlı devle
tinin hayatında bir dönüm noktasının
tespitine im kân veren bir muahededir.
Karloîça muahedesi ile Avrupa devlet
lerine ilk defa geniş çapta erazi terke
dilmiştir. Gerçi Osmanlı devleti ilk defn Karloîça ile arazi terletmiyordu. 1612
İstanbul veya Nasuh Paşa muahedesi ile de 1578-1590 fütuhatına ait arazi Iran’r. terkedilmişti. Nasuh Faşa muahe
desi ile îcrkedilen arazi Karlofça’da el
den çıkanlar kadar geniş ve Osmanlı idaresinde fazla kalmamış olduğu gibi o
tarafta zamanla kayıplar tevali de et
memiştir. Nasuh Faşa muahedesinde arazi kaybedilmekle beraber bu muahede
nin İran’ı bir takım maddî ve manevi
mükelefiyete tabi tutan tarafı vardı.
Karloîça muahedesi, Osmaııiılsrın A v
rupa sınırlarında gerilemeye başladıkla
rının kat’ı delilini teşkil eder.
1600 Zitvatorok muahe
desi, OsmanlIların AvrupalI
lara karşı askeri üstünlüğü
nün sona erdiğini gösterme
si bakımından ehemmiyet
arzeder. Zitvat-rok'tan sonra
«Duraklama Devri» ııe belirli
şekilde girmiş olan Osmanlılar, siyasî sınırlarda umumi
politikayı «mevcudu muha
faza» esası üzerine tanzim
etmekle beraber, bu devrede
Girit, Uy vaı*, Podolya ve
'Ukrayna gibi yerler im
paratorluğa katılmıştı. Fa
kat 1535 dan senra bir
daha yeni ara~i fethine kat’î
şekilde veda edilecektir. Kay
bedilen yerleri istirdat için,
vaki gayretle:
Venedik ve
Rusya’ya karşı peşinen müs(T. T. K. run Osmanlı Tarihinden.
bet netice verecek, Avustur
Yazan; î- H. Uzunçarşılı)
ya karşısında yeni zayiatlgs
karşılaşacaktır. Binaenaleyh. Karlofçn
muahedesi, OsmanlIların AvrupalIlar kar
şısında miiteam z durumdan çıkarak te
dafüi bir durum takınmalarının kesin
başlangıcını teşkil etmektedir. OsmanlI
lardan arazi koparmanın misalini gör
müş olan Avrupa devletler: ve bilhassa
Avusturya ile Rusya bundan sonra her
fırsatta biraz daha
toprak koparmayı
gaye ittihaz edecekler, Avrupa’nın m ü
him devletlerinin siyasi ve İktisadî men
faatleri, zamanla şiddet kesbederek Csmanlı ülkesi üzerinde çarpışmaya bağlı
yacaktır.
İKİNCİ MUSTAFA ZAMANINDA MEMLEKETİN İÇ DURÜMC
Muhtelif cephelerde uzun yıllar de
vam eden harp süresince ağır fedakâr
lıklara katlanıldığı ve mütemadiyen kan
döküldüğü cihetle memleket derin sar
sıntılara uğramıştı. Çeşitli sahalarda vu
ku bulan sarsıntıların çoğu harp içeri
sinde bilfiil tezahür etmişti. Harp bitip
de iç meseleler üzerine daha iyi bir şe
kilde eğilme imkânı buıununca, bilhas
sa içtimai ve iktisadi bünyenin
hayli
zedelenmiş olduğu, daha doğrusu, harbin
bu sahalarda yıkiCi bir tesir yapmış bu
lunduğu görüldü. Harbin mağlûbiyetle
bitme™ ve kan dökülerek alınmış toprak
ların yabancılara terki milli izzeti nefsi
de yaraladı. Şimdiye kadar hep etrafı
na hükmetmiş olan Osmanlı devleti, ilk
defa hasını lam ım
kuvvet üstünlüğünü
arazi terki suretiyle kabul ediyordu. Ay
rıca, bugüne kadar kendilerine ehemmi
yet verilmiyerek yukardan bakılan dev
letlere dahil İngiltere ve Felemenk’ten
sulhun temin edilebilmesi için mutavas
sıt rol oynaması m bizzat Osmanlı devle
ti istemişti. Netice itibariyle eskiye na
zaran değişen hayli şeyler vardı. Bu de
ğişikliğin harp dolayısiyle açıkça beli
ren tarafı, artık kuvvet üstünlüğünün
luristiyan Avrupa'ya geçmiş olduğuydu.
Harbe nihayet verilip de memleketin iç
işleriyle ilgilenme
imkânı bulununca,
ülkenin emniyeti meselesi üzerinde ilk
plânda duruldu. Bu sırada, muktedir ve
realiteleri kavnyan bir devlet adamı olan Amca-zâde Hüseyin Paşanın sada
ret makamında bulunuşu iyi bir isabet
teşkil etti.
Tevessül olunan tedbirlerden anla-,
şıldığıııa göre, Amca-zâde Hüseyin Pa
şa artık Osmanlı devletinin eskisi gibi
fetih ve taarruz harpleri yapamıyacağım
sezmiş gibidir. Zira, Karlcfça muahede
sinden sonra emniyet mülâhazasiyle hu
dutların takviyesine çalıştığı görülmek
tedir. Padişah ikinci Mustafa da bu ci
het üzerinde durduğundan Tuna ve Tisa
mıntıkasında Temeşvar ve Belgrad ka
leleri, Bosna mıntıkasında Bihke (B ihaçj,
Turla (Dnıestr) boyunda Hotiıı kaleleri
tahkim edildi. Topçu, cebeci, yeniçeri
ve yerli gönüllü askerleri konmak sure
tiyle muhafızlarının miktarı arttırıldı.
Ayrıca Azak denizi ağzında Kerç boğa
zındaki Yenikale’nin tahkimatı arttırıl
dı, boğazın Kafkasya tarafında kalan
kısmında Tem rek mevkiinde yeni
bir
kale inşa edildi. Daha önce kaydedildi
ği veçhile, daha harp sona ermeden Kuban nehri ağzında da bir kale yapılmış
tı. Osmanlılara vergi veren Gürcü bey
lerinden Açıkbaş, Dadvan, Guril beyle
rinin Huşlara meyletmemeleri için ken
dileri okşandığı gibi, bunları kontrol al
tında bulundurması
hususunda Çıldır
beylerbeyinin dikkati çekildi. Diğer ta
raftan bu taraftaki hudut kalelerinin ta
mirine de tevessül olundu.
Bazı eyâletlerdeki şekavet
vc serkeşlik hâdiseleri
Uzun süren harp esnasında cephele
re asker bulmak için müteaddit defa
«nefir-î ârn» yani eli silâh tutabilecek
leri cepheye sevk usulü tatbik edildiği,
masrafları karşılamak için vergiler ar
tırıldığı için halk fazlaca mutazarrır ol
muştu. Nefir-î âm ve fazla vergiler y ü
zünden bazı köylüler çiftçini çubuğunu
bırakarak saruea ve sekban teşkilatına
katılıyordu. Bu vaziyet hem ordunun d i
siplininin bozulmasına tesir ediyor, hem
de Anadolu’da köyler tenhalaştığından
şakilerin türemesine yol açıyordu. Ana
dolu’da asayişsizliğin âmili, tabii sade
ce bu değildi. Harp yüzünden hükümetin
eyâletlere gereken alâkayı göstereme
mesi inzibatsızlık hâdiselerinin mühim
2273
sebeplerindendi. Anadolu böy leyken R u
meli'de de yer yer âsâyişsizlik ve şeka
vet hareketleri mevcuttu. Rumelidekilerin esas sebebi, hıristiyan tebaanın düş
manlar tarafından tahrik edilmesiydi.
Daha önce belirtildiği üzere. Köprülü zâde Fazıl Mustafa Faşa, bu tahrikleri
iktisadi yoldan, tesirsiz bırakabilmek, ay
ni zamanda onların harp yükünden m a
ruz kaldıkları sıkıntıları hafifletebilmek
için bazı malî tedbirler almıştı. Karlofça muahedesinin imzasından sonra Ru
meli’deki hayduk (tıaiduk) larla müca
dele edildiği gibi sınır bölgelerindeki hıristiyan tebaaya bazı malî ve İktisadî ko
laylıklar tanındı. 1696 yılında
İkinci
Mustafa saruca ve sekban teşkilâtının
kaldırıldığını, bundan sonra vali ve san
cak beylerinin kapılarında bu unsurları
istihdam
etmemelerini tenli İh etmişti.
Köylülerin topraklarına dönmelerine te
sir eden bu tedbirden başka sulhun te
minini müteakip vergi yükü de hafifle
tilince, şekâveti doğuran sebepler orta
dan kaldırılmış oldu.
Anadolu ve Rumeli tarafındaki eyâ
letlerde görülen şeyler harp sıkıntıları
ve idari hatalardan doğan ve halk ara
sından ayrılan şahısların çıkardıkları âsiiik ve eşkiyalık hareketiydi. Halbuki
daha uzak eyâletler olan Trablusgarb,
Tunus, Cezayir ve Hicaz’da, başta bulu
nan idarecilerin serkeşlik hareketleri gö
ze çarpmaktaydı. Bunların dışında bir
de Irak’ta Arab aşiretlerinin isyan sure
tiyle devleti uğraştırdığı görülür.
Tunus, Cezayir ve
Trablusgaro’m
başında bulunan
idareciler merkezin
emrini pek dinlemez ve serkeşçe davran
maktan çekinmezlerdi. Bunların en ser
keşi de Cezayir'di. Cezayir gemicilerini!'
İzmir, Foça ve Kuşadasj tarafından as
ker yazmalarını meneden Sultan Mus
tafa, gerek bu hususa riayet edilmesi,
gerekse Garb ocakları arasındaki müca
deleye soıı verilmesi hususunda Cezayirdeki dayı, müftü, kadı ve yeniçeri ağa
sına fermanlar göndermiş (İsmail Hak
kı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi C: 4, S:
5] fakat bunun pek tesiri olmamıştır.
Easra ve Şehrizor’daki
hâdiseler
Birinci Ahmed devrinden 1670 sene
sine kadar geçen müddet zarfında Bas
ra'da zaman zaman bir takım hâdiseler
olmuş, sonra yirmi yıl süren bir sükû
net devri görülmüştü. Fakat devletin ba
tıda uzun harplerle meşgul olması dolayısiyle eyâletlerle lâyıkı veçhile alâka
lan ilam ayınca Basra'da yine birtakım sı
zıltılar görülmeye başlanmıştır. Vali ile
Arab aşiretleri arasında anlaşmazlık şek
linde başlıyan hâdiseler zamanla bu aşi
retlerin isyanı şekline bürünmüş ve n i
hayet vali öldürülmüştür, İkinci Musta
fa’nın saltanatının ilk yılına rastlıyan
1695 senesi yazında Bakka ve Bağdad
valilerine bu isyanı bastırmaları
için
emir ve onunla birlikte para gönde
rildiği görülmektedir. Müntefik şeyhi
Mani’nin hâdiseye karışması işi büyüt
müş, sonra kardeşi Cafer ile birlikte bir
hayli aşiret halkını başlarına toplamala
rı Basra isyanının çabucak bastırılamıyarak uzamasına âmil olmuştur. Bağdad
muhafızı vezir A li Faşa
1697 yazında
K urnayı aldıysa da çekingen davrandı
ğından Basra'yı âsi Arab aşiretlerinden
kurtaramadı.
Bunun üzerine Ali Faşa
azledilerek Bağdad valiliğine Mısır va
lisi İsmail Paşa tâyin edildi. İsmail Pa
şa (Tarih-i Raşid C: 2, S: 355, 418, 429,
475, 486) Bağdad’a tâyin olununca ken
di eyâletinden başka Diyarbekir, Şehrizor, Rakka, Musul tarafından da asker
toplıyarak Basra’yı âsilerden kurtarması
bildirildi. Lâkin bu arada İran'dan ge
len bir elçi Basra’nın anahtarım getirdi.
Böylece Basra’nın İran işgaline düşmüş
olduğu görüldü. Basra’nın sahip değişti
rir hale bürünmesi, İran nüfuzuna tâbi
bataklık bir bölge olan Hüvevza’nın hâ
kimi Farac-ullah Mani’nin burayı zap
tetmesi neticesinde vuku buluyordu. Onuıı içindir ki, Basra yüzünden iki dev
letin münasebeti pek bozulmadı.
Basra’da vaziyet
böyleyken, Bebe
Süleyman namında birinin etrafına bir
sürü aşiret halkı toplıyarak Şehrizor ta
rafında isyan ettiği ve hattâ İran arazi
sinde de bazı yerleri zaptettiği görüldü.
Karlofça muahedesi imzalanıp da suihe
kavuşulunca Bağdad valisi Haşan Paşa
nın seraskerliğinde Bebe Süleyman üze
rine kuvvet sevkedildi. Haşan Paşa bunjları mağlûp edince Bebe Süleyman, Hakâri ve oradan da Van tarafına kaçarak
2274
,/C.IN I I E, 1 .Wt\V3
izini kaybetti. Maiyeti erkânı yakalana
rak başlan kesildi.
Daltaban Mustafa Paşa Bağdad va
liliğine tayin edilince, bu tarafı nizama
sokmak ve bilhassa Basra işini hallet
mek üzere esasi: faaliyete geçti. Bunun
için merkezin emriyle bir seter hazırlığına girişileli. Birecik tersanesinde irili
ufaklı ISO adet nehir vasıtası inşa edil
di. Daltaban Mustafa Faşa kendi eyâle
ti askerinden başka Diyarbekir, Kara
man, Sivas, Haleb, Şehrizor, Amasya ve
Birecik askerlerini de alarak Basra'ya
doğru (Tarih-i sefer-i Basra, Esat Efen
di kütüphanesi no: 2062) ilerleyince Arab kabile şevlileri birer birer gelip de
halet ettiler. Daltaban Mustafa Paşa ön
ce Kurna’yı ele geçirdi. Basra’daki İran
muhafızı Davud Han acele kaçtı ve böylece Basra da alındı (Şubat 1701). Mus
tafa Paşa Arab şeyhlerinin bazısını af
bazısını da cezalandırmak suretiyle yola
getirip buraları sükuna kavuşturdu. O n
dan sonra da beııdler yaptırarak araziyi
eskisi gibi ziraat yapılabilir hale soktu.
Şerif Said in Mekke emiri
tâyini
Osmanlı idaresine girdiğinden beri
Hicaz mıntıkasına şerif soyundan gelen
kimseler emir tâyin edilmekte idi. H ü
kümet, İslâm m mukaddes beldeleri ve ci_
varında kan
dökülmesini istemez, bu
yüzden pek muzlar kalmadıkça buraya
kuvvet sevketnıezdi. Osmanlı hükümeti
nin dini duygularla Hicazdaki idareci
lere karşı böyle müsamahalı davranma
sına mukabil şerif ailesi arasında geçim
sizlikler. birbirinin elinden idareyi al
malar ve kan dökmeler eksik olmazdı.
Onvedinci asrın ilk yarısı içinde devlet
Irası harpleri, celâli isyanları, asker ayaklanmaları ve nihayet saltanat tebed
dülleri ile fazlaca meşgul olduğundan
Hicaz işleriyle lâyıkı veçhiyle ilgilenemetniş vö umumiyetle idareyi ele geçire
nin emirliğini tasdik etmişti. Bu devre
de sık sık Mekke şeriflerinin değiştiği
görülmüştür. Yine bu devrede şerifler
arasında Cidde’ye hücum ederek bura
daki sancak beyini öldüren kimseye rast
lanmıştır. Hükümetin pek çeşitli şeyler
le meşgul bulunduğu yıllarda Mekke şe
riflerinin tâyin ve
azilleri âdeta Yemen’e gidip dönen paşaların ve Mısır
valilerinin tesir ve müdahaleleri ile ya
pılmıştır. Köprülülerin sadareti devrin
de Mekke şeriflerinin kavga ve mânâsız
hareketlerine meydan verilmemeye ça
lışılmışsa da Viyana bozgunundan sonra
devlet yıpratıcı bir harbe girince Hicaz
daki işlere pek alâka gösterilememiştir.
1692 yılında ikinci defa Mekke emiri ol
muş buiunan Şerif Saad, Fazıl Ahmed
raşa'nın sadareti devrine rastiıyan ilk
emirliği sırasında tüccar eşyalarını so
yan ve hükümetin
gönderdiği sürreyi
gasp, Cidde'yi işgal edeıı bir kimse idi.
Bu hareketlerinden dolayı azledilmiş oian bu adam çöl arablarından bir hayli
kimseye istinat ettiği cihetle, 1692 de ikinci, 1694 de de üçüncü deia olarak
şerifliği mecburen tasdik edilmişti.
Karloîça muahedesi imzalandığı sı
rada Mekke emirliğinde Şerif Saad b u
lunmaktaydı. Sulh teessüs edip de im
paratorluğun her taralında sükûnet y ıl
ları başladığı zaman şerif Saad da bir
hayli yaşlanmış
vaziyetteydi. Nihayet
şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin oğlu
Mustafa Efendi’nin tavvussutu ile <Tarih-i Raşid C: 2, S: 559) Saad’ın yerine
oğlu Şerif Said Mekke emiri tâyin edil
di (Ekim 1702). Eski emir Saad’a Cidde
gümrüğünden 20 bin kuruş tekaüdüye
bağıandiOsmanlı devleti sulhe kavuşmakla
beraber şerif ailesi içindeki ihtiraslar ve
emirlik için mücadele huyu ortadan kalk
mamıştı. Nitekim Said’in yerine geçmek
isteyen Şerif Abdülmuhsin bin Ahmed
ibıı-i Zevd faaliyete koyuldu. Cidde
sancak beyinden de kuvvet almak sure
tiyle Said’in yerine konmak üzere Mek
ke'yi işgal ettiyse de, hükümet Şerif
Abdülkerim bin Mehmed’i emir yaptı
(Temmuz 1704). Bu hareketler sırasın
da Mekke’den kaçmış olan eski emir Sa
id’in babası Saad çöl arablarından top
ladığı kuvvetlerle Mekke’yi işgal etti,
ihtiyarlığına rağmen dördüncü defa emirliği elde etmiş duruma gelmiş olan
bu adam, Mekke’yi işgalinden onsekiz
gün sonra öldüğünden emirlik yine oğ
luna kalmış oldu. Fakat hükümet bir
kaç ay sonra Abdülkerim bin Mehmed'i
emirliğe getirdi (1705).
2275
EFLAK VE BOĞDANIN DURUMU
Karlofça muahedesi ile meydana ge
len sınır değişikliği, Eflak ve Boğdan
üzerinde şimdi daha başka türlü dikkat
gösterilmesini
gerektirdi, Osmanlılarm
yüksek hâkimiyeti altında bulunan bu
haraçgiizar beylikler Karlofça barışından
sonra Erdel arazisinden Avusturya ile
hem hudut olmuşlardı. Erdel ve Maca
ristan Osmanh hâk imiy etindeyken Eflak
geride kalmakta ve AvusturyalIlar bu
raya el atip tecavüzde bulunamamak
taydı. Böyle olduğu halde, bu memleke
tin voyvodası el altından AvusturyalIm
tahrikine maruz kalmakta, hattâ gizliden
işbirliğine niyetlendiği zamanlar olmak
taydı. Avusturya Eflak ile smır hale ge
lince tahriklerin eskisinden daha mües
sir neticeler vermesi ve voyvodaların
onlara daha çabuk âlet olması ihtimali
beliriyordu. Ayrıca, Avusturya tecavüzü
takdirinde, ilk plânda müdafaası gere
ken bir durum hasıl olmuş bulunuyordu.
Eflak arazisine düşman
ayağı basınca
tahrikler ve icabında düşmanla işbirli
ğine teşebbüs meselesi nezaket arzetmig
olacaktı.
Boğdaıı’m durumu da Eflak’inki gibi
olmakla beraber ondan biraz farklı ta
rafları da vardı. Boğdan’m evvelce Le
histan ile sınırı mevcuttu. Lehistan’ın
kuvvetli devrinde Boğdan’a karşı Lehis
tan'ın tecavüzü ve dolayısiyle bir Leh
tehlikesi mevzuubahis olabilirdi. Lâkin,
Kırım süvarilerinin bir yumruk halin
de Lehlerin tepelerinde duruşu, Boğdan
için bir Leh tehlikesi düşünce hattâ şüp
hesinin doğmasına meydan vermiyordu.
Fazıl Ahmed Paşa’m n sadareti sırasında
Podolya arazisi Osmanlı sınırları içine
alınınca Lehistan hududu geride kalmış,
hattâ bir de Ukrayna haîm anlığmın teş
kili ile Lehlerin Boğdan’a girebilmeleri
imkânı çok daha fazla güçleşmişti. Ne
çare ki, Boğdanın
emniyeti için pek
mühim bir garanti teşkil eden bu du
rum pek uzun müddet devam edememiş
tir. Üstelik, Lehler zayıflarken Rusların
kuvvetlenmesi, hem de Leh kuvvetiyle
kıyaslanamıyacak derecede onlardan üs
tünlüğe doğru koşmaları Boğdan’m em
niyetini tehdit edecek başka bir büyük
devleti karşımıza çıkarmıştır. Avusturya
harbi sırasında Kırım süvarilerinin bir
hayli yıpranması, üstelik Karlofça mua
hedesiyle Lehistan ve Ruslara karşı akınlarm m men’i, Boğdan’a da Eflak ka
dar İdarî dikkat gösterilmesi lüzumunu
ortaya koymuştur.
Karlofça muahedesinden sonra Eflak
ve Boğdan için bu hakikatla karşılaşılın
ca, Osmanlı devleti bu memleketlere tâ
yin edilen voyvodaların seçiminde de
ğişik bir sisteme gitti. Her iki memle ketin voyvodası da yerli beyler arasın
dan tâyin edilirdi.
Voyvodaların zaman zaman düşman
la işbirliği etmiş olmalarına yeni ih a
netlerin eklendiği görülünce yerli bey
lerden gelen voyvodalara itimad edile
medi. Bunun üzerinedir ki, Üçüncü A h
med zamanında Eflak ve Boğdan’a İs
tanbul’daki Fenerli Rum beylerinden
voyvoda tâyin edilecek ve bu usul Ro
manya prensliğinin
teşekkülüne kadar
sürecektir.
AvusturyalIlarla harp başladığı za
man Eflak
voyvodalığında
Kostantin
Brankoveanu (Costantin Branccveanu)
bulunuyordu. Brankoveanu 1690 t a r i h i
ne kadar Türk kuvvetleri ve TököIİ £mre ile beraber Erdel tarafında Avustur
yalIlarla çarpıştı. Ondan sonra muhare
belere bilfi’il katılmadıysa da hükümete
karşı vergi, iaşe temini, kalelerin tamiri
gibi mükellefiyetini muntazaman yerine
getirdi. Bu arada A v u s t u r y a l I l a r ile de
iyi geçinen, hattâ onlara gizliden zahire
vermiş olmasına rağmen, mükellefiyet
lerini ifası dolayısiyle iyi tesir uyandır
mıştı, Bu yüzden 1703 Mayısında İstan
bul’a davet edildi. Bu voyvodaya karşı
iyi hisler besleyen Sultan İkinci Musta
fa kendisini kaydı hayat şartı ile voyvo
da tâyin etti.
Avusturya harbi başladığı zaman
Boğdan voyvodası Jorj Duka (Gheorghe
Duca) idî. Kara Mustafa Paşa’nın emrin
deki kuvvetler arasında Viyana muhasa
rasına katılmış olan Duka’dan sonraki
voyvoda Kostantin
Kantemir (1685 1393) Boğdan’a şöçederek hıristiyanlığı
kabul etmiş bulunan bir tatar ailesine
mensuptu. Bunun ölümü üzerine daha
önceki voyvoda Duka’nın oğlu Kostan-
tin voyvoda yapılmış (1694), iki yıl son
ra da Kostantin Kantemir’in oğlu Antiyoh Kantemir tâyin edilmiştir. Karlofça muahedesinin imzalanması bu voyvo
danın zamanına
rastlamaktadır- Antiyoh’un bu ilk voyvodalığı 1700 Ağusto
suna kadar sürmüş,
bunu takiben de
Kostantin Duka ikinci defa voyvoda ya
pılmıştır. Edirne
vak’asmın dağdağası
devam etmekteyken azlolunan Duka’nm
yerine hükümet doğrudan doğruya bir
kimseyi tâyin etm iverek, Boğdan beyle
ri arasından bir kişinin seçilmesini iste
miştir. Boğdan halkı da İstanbul’daki
Rum zenginlerinden Mihail Hakoviça’vı
seçmiştir. Rakoviça 3 Ekim 1703 te Yalıköşkü’nde padişah tarafından kabul edildikten sonra Boğdan’a gönderilmiş
tir.
K IRIM HADİSELERİ
Karlofga muahedesi Kırım için men
fî ve ağır neticeler verdi. Evvelâ Leh ve
Rusların Kırım
hanlığına
ödedikleri
(2126 ve 213S uncu sayfalara bakınız)
vergi kalkıyordu. Bu, Kırım hanlığı için
mühim bir gelir kaynağının kesilmesiydi. Bundan daha önemli olarak da, ta
tarların akın ve çapul hareketleri men
ediliyordu. Bu men hükmünden ziyana
uğnyan ise bizzat K ırım halkıydı. Zira,
K ırım lıların geçinme tarzlarında yağma
ve çapulun çok mühim hissesi mevcut
tu. Sulh zamanında yapılan çapullarda
ele geçirilen mal ve esirler Kırım ta
tarı için bir maişet mevzuu teşkil eder
di. Demekki Karlofça muahedesi Kırım;
tatarının pek mühim bir geçim kayna-!
ğmı kurutmaktaydı. Sulh zamanında lü
zum hissedildikçe akıtı ve çapula çıkıl
ması Kırım süvarisini iyi binici, hare
ketli ve cesur yapıyor, hattâ bu hal on
lar için bir talim yerine de geçiyordu.
Akın ve çapulun ortadan kalkmasiyle
Kırım süvarisi âtıl kalmaktan dolayı ce
saret ve atılganlığından da bir şeyler
kavbedecekti.
Devlet G iray’ın hanlığı ve
Gazi G iray isyanı.
Kahraman bir kimse olan Hacı Se
lim Giray 1699 yılı ocak ayı içinde üçiincü defa olarak hanlıktan çekilince,
kendisinin de arzusu üzerine oğlu Dev
let Giray K ırım hanı oldu. Selim Giray
ın Devlet Giray’dan başka Şahbaz, Ga
zi, »Saadet ve Kaplan Giray adında ye
tişkin dört oğlu daha vardı. Cesur ve
cenkci bir kimse olan ve Osmanlî hükü
met erkânınca da sevilip tutulan Şahbaz
Giray’ı kendisine rakip gören Devlet G i
ray bir fırsatını bularak (Tarih-i Raşid
C: 2, S: 506) zehirletti. Devlet Giray’ın
kendisi de hareketli ve atılgan bir şah
siyetti. Han olduktan sonra kardeşleri
nin bîr kısmı ile geçinemedi. Bu geçim
sizliğin altında daha ziyade Karlofça m u
ahedesinin ortaya koyduğu yeni şartlar
gizliydi. Akının menedilmesi en mühim
dâva idi. Onaltı yıllık bir harpten son
ra sulhe yeni kavuşmuş bulunan Osman
lI hükümeti akın ve çapulun tekrar bir
harbe yol açmasını asla
istemiyordu.
Vaziyet böyleyken Devlet Giray’m nureddini yani ikinci veliahdı olan Gazi
Giray kendisine bağlı bazı nogay beyle
rinin teşviklerine de kapılarak Lehis
tan’a akın yapmak istedi. Tarih-i Raşidin kaydına göre bu akını yaptı ve aldığı
esir ve ganimetle Bucak’a geldi. Gazi
Giray Devlet Giray ile de geçinemiyor
ve ona itaatsizlik gösteriyordu. Bu yüz
den iki taraf çarpışacak hale geldiği sı
rada ö zi valisi Yusuf Paşa ile Kefe va
lisi Murtaza Paşa hâdise mahalline gön
derildi. Nogay beylerine güvenerek Dev
let Giray’a itaatsizlik eden ve onunla
muharebeye kalkan Gazi Giray'ı
Osmanîı hükümeti de ayrıca başka yönden
suçlu görüyordu. Zira, Lehistan ve Boğdan’da çiftlikler tesis etmiş olan tatar
ların eski ve asıl yurtları olan Bucak'
taki Halil Paşa yurduna dönmeleri Kar
lofça muahedesi şartlarından iken, Ga
zi Giray muahedenin bu maddesini iki
yıîdaıı beri tatbik ettirmiyordu. Onun için, iki kardeşin yekdiğerîyle büyük çap
ta bir muharebeye girmeleri önlendikten
sonra Gazi Giray hanlık vaadi ile Edir
ne’ye getirilerek
kapıarasmda hapsolundu... Sonra da Rodos’a sürgün edil
di. Bu sırada Devlet Giray’m diğer bîr
2277
kardeşi olan
Kaplan Giray da hanın
kendisine bir şey yapabileceğinden kcr-'
karak İstanbul'a geldiğinden Boğaz hi
sarında oturması emrolundu.
Gazi Giray hâdisesi bu şekilde hal
ledildikten sonra Devlet Giray hüküme
tin emrine de uymak suretiyle 3ucak'‘taki nogavlan alarak K ırım ’a götürdü.
Halil Paşa yurdunda kalanlar ise, Özi
valisi Yusuf Paşa’nın tazyiki karşısında
Boğdan ve Lehistan'a tecavüzde bulun
mamayı (Tarih-i Raşid C: 2. S: 50S),
vergilerini muntazaman ödemeyi, sefer
lerde istendiği miktarda adam vermeyi,
Boğdan arazisinde bulunanları da eski
yurtları olaıı Halil Paşa yurduna naklet
meyi kabul ile
itaatlarım
bildirdiler
(Temmuz 1701).
K irim hanının muahedeyi ihlâl
niyetinden doğun hâdise
Tarih-i Raşid (C: 2, S: 565) deki iiade iler *bilcümle tatar aşiret ve kabilele
ri geçim hususunda ziraat ve ticaretle
uğraşmayıp geçim ve kazançları mahza
yağma ve çapul olmağla Moskof ve Leh
ile Devlet-i aliyyenin musalehalarından
o kadar mahzuz olmadılar».
Kısacası,
çapul ve yağma Kırım tatarı için bir ge
çim kaynaği teşkil etiiğindeıı, Kariofça
muahedesinden halk memnun olmadığı
gibi K ırım ’ın idarecileri de memnun
kalmadılar.
Gazi Giray hâdisesi esna
sında Lehistan'a yapılan akını tecviz et
mez görünerek hakiki niyetini gizleyen
Devlet Giray, bu defa üstü kapalı hare
ketler ve bir bahane icadı suretiyle Rus
ya’ya karşı harekete geçmek istedi. Csmaııh devletini bir emrivaki karşısındp
bırakmaya uğraşırken elaltından Sadrıâzam Daltaban Mustafa Paşa ile anlaş
mıştı. Devlet Giray, Rusya'ya karşı yapı
lacak hareketi tatarlara geçim malzeme
si temin etmek için, Daltaban Muştala
Paşa da harp fırsatından faydalanarak
rakip gördüğü kimseleri padişahın m u
hitinden uzaklaştırabilmek için istiyor
du.
Devlet Giray, sadrı âzamdan teşvik
mektubu alınca kalgay Saadet Giray'ı
mühim miktarda kuvvetle Bucak tara
fına yolladı. Ondan sonra da Rusların
Kırım ’a yakın bir yerde kuvvetli bir ka
le yaparak içiı:e asker koymuş olduk
larını. K ırım a tecavüz niyetinde bulun
dukların; bildirdi. Özi valisi vasıtasıyla
gönderilmiş olaıı bu mektup Edirne'ye
gelines hanın icraatı
şüpheyi ceîbeiti.
Zira, şimdiye kadar bir tehlike vukuun
da vaziyet hükümet merkezine duyurulur
ve merkezden alınacak emre göre asker
toplanır ve gereken yere sevkcöiiirdi.
Halbuki şimdi asker toplanıp sevkedilivor, ondan sonra variyet bildiriliyordu.
Bunun için, bir taraftan Kırım hanın
dan vaziyet tekrar sorulurken, öte yan
dan da o sırada Edirne'de bulunan Rus
elçisine müracaat edildi. Rus elçisi :
«— Tatar askeri bizim ile sulhü is
temezler. Zira onların geçimi çapul ve
yağma ile olagelmiştir. Bizim Çarımızın
sulhe aykırı işi yoktur ve beni sulhun
tekidi için göndermiştir. Kırım'a yak.n
olarak inşa edildiğinden bahsedilen ka
le, Ur-kapı’sından kırk saat uzaklıkta
bir yerdedir. Potkalı kazağı bizim dos
tumuz olduğundan onları muhafaza için
bir kale yaptık. Deniz tarafına büyük
kalyonlar ve kayıklar indirmişler şek
lindeki sözlerinin de aslı yoktur. Karp
sırasında oniki tane kalyon Azak önüne
gönderilmişti, geriye götürmek imkânı
bulunamadığından orada kaldılar. Kapıcıbajılariiıızı gönderin, sözümüzün aksı
çıkarsa elinizde., im. nasıl bilirseniz Öy
le yapın. Aza-: ünündeki oniki kalyonu
parası iie size satalım!- dedi.
Rus elçisinin sözlerine inanıldığı ve
zaten alâmetler de elçiyi
doğrulayıcı
manzara arzettiğinden, Kırım hanına ra
hatça verinde oturn-ası ve Saadet Giray’ı da K ırım ’a çağırması hususunda emir gönderildi. Fakat Devlet Ciray bu
emri dinlemediğinden Selim Giray Edir
ne'ye çağrılarak dördüncü defa han tâ
yin edildi (23 Aralık 1702).
Devlet Giray’ın hareketi basit bir
küstahlık şeklinden
çıkarak bir isyan
haline
bürünmüş
bulunuyordu. Zira
Devlet Giray’ın Kırım'dan hareketle Sa
adet Giray’a iltihak edeceği, şayet Ruslara tecavüzüne izin verilmezse Osman
lIlara itaattan çıkarak Bucak tatarlarını
zorla kendisine bağlayıp Kili ve İsmail
taraflarını vuracağı, hattâ Tuna’yı geçe
rek İstanbul üzerine yürüyeceği hab-r
alınmıştı. Bu haberden sonra Özi valisi
2278
Yusuf Paşanın seraskerliğiyle Saadet G i
ray üzerine kuvvet şevkine teşebbüs edildi. Rumeli eyâleti, Arnavutluk ve Tu
na boyu taraflarındaki sancakların as
kerleri de Özi valisinin emrinde birleşe
cekti. Hattâ bununla da iktifa edilmiyerek İstanbul’dan on oda yeniçeri, bin beş
yüz kişilik kalyon levendi Yusuf Paşa
nın yanına sevkedildiği gibi (Tarih-i Ra
şid C: 2. S: 570} ayrıca Balkan dağları
nın ötesinde kalan yerlerden nefîr-ı âm
suretiyle asker toplanmasına dair emir
çıktı. Sinop. Trabzon ve Giresun kıyıla
rının muhafazasına
dikkat
olunması
hakkında da bu sahillerdeki vazifelilere
emirler gönderildi, tşin gayet geniş çap
ta tutulması karşısında, tatarlarla değil
Ruslarla bozuşulmuş olabileceğine dair
İstanbul balkı arasında dedikodular do
laşmaya başladı.
Devlet ve Saadet Giraylara karşı bu
hazırlıklar ikmal
edilirken, dördüncü
defa hanlığa tâyin edilmiş olan Selim
Giray da oğullarından Gazi Giray71 kalgay, Kaplan Giray’ı da Nureddin yapa
rak K ırım ’a gitmek üzere yola çıktı. Ga
zi ve Kaplan Giraylar babalarından ön
ce K ırım ’a vasıl oldular. Böylece Dev
let Giray babasının han tâyin edildiğini,
katli hakkında fetva verilmiş olduğunu,
ayni zamanda kendisinin güvendiği Sadrıâzam Daltaban Mustafa Paşanın idam
edilmiş bulunduğunu öğrenince plânla
rı alt üst hâle geldi. Etrafındaki kuvvet
ler dağıldı. Neticede otuz kırk kişilik adamı ile Çerkezistan’a kaçmaktan gayrı
çare göremedi. Devlet Giray’ın arkasın
dan Saadet Giray da Bucak tarafından
ayrılarak
Çerkezistan’da soluğu aldı.
Böylece nazik bir manzara arzeden Dev
let Giray meselesi hükümetin sıkı dav
ranması sayesinde kanlı hâdiselere m a
hal kalmadan atlatılmış oldu. Yine h ü
kümetin bu şekildeki davranışı dolayı siyle tatar süvarileri sulh zamanlarında
Leh ve Rus topraklarına çapul ve yala
ma tecavüzünde bulunamadılar.
KA RLO FÇA MUAHEDESİNDEN SONRAKİ İSLAH VE DÜZENLEME
HAREKETLERİ
Onaltı seııe süreıı harp memleketin
İktisadî, mali hayatında sarsıntılar, as
keri nizamlarında mecburî ihlâller mey
dana getirmişti. Daha önce de yeri gel
dikçe işaret edildiği veçhile, bu yorup
yıpratıcı harbin muazzam masraflarının
karşılanabilmesi için zaman zaman ver
giler artırılmış, bu yüzden halkın sıkın
tısı da çoğalmıştı. Meselâ 1696 yılında
tütün resmi artırılmış, evvelce «Vardar yenicesi» denen tütün nev'inin bir ok
kasından on akçe, «Kırcaali ve kaba» tâ
bir edilen nev’inin okkasından dört ak
çe alınırken, bu defa birincisinden kırk,
İkincisinden yirmi akçe (Tarih-i Raşid
C: 2, S: 377) alınmaya, tütün tarlaları
nın beher dönümünden de bir altun ver
gi tahsil olunmaya başlanmıştı. Hâzine
ye gelir temin etmek için yapılan bu
vergi zammı ertesi yıl kahveye tatbik
olunmuştu. İkinci Süleyman zamanında
ihdas edilen kahve ve resmi «bid'at-i
kahve» adı altında kahvenin beher ok
kasına beşer akçe daha konmak suretiy
le arttırılmıştı.
Osmanlı imparatorluğu sınırlan da
hilinde ilk defa ayarı bozuk ve vezni
noksan altun Kahire'de darb edilmişti.
Harp yüzünden bilhassa Anadolu, İstan
bul ve Rumeli’de İktisadî şartlar bozu
lunca açıkgöz tüccarlar İstanbul altununu toplamaya koyulmuş, böylece İstan
bul piyasasına düşük ayarlı Mısır altunu akmaya başlamıştı. Bu vaziyet kar
şısında hükümet düşük altunların 110
tanesini 100 altun karşılığında toplata
rak hicrî 1108 (Milâdî 1696-1697) yılın
da tam ayarlı ve üzerinde tuğra bulu
nan «Tarih-i Raşid C: 2, S: 383» altun
sikkeler bastırmıştı. Osmanlı imparator
luğunda ilk tuğralı
altun
bunlardır.
Tuğralı altun darbından sonra gümüş
sikkeler de basılmış ve eski kuruş zolota (Tarih-i Raşid’de C: 2, S: 393, zolota tâbiri ilk defa bu münasebetle geç
mektedir) piyasadan kaldırılarak onun
yerini tuğralı yeni kuruş zolotalar al
mıştı.
Karlofça muahedesi akdedilip de harp
masrafları ortadan kalkınca sıkıntı için
de kıvranan halkın huzura kavuşturul
ması için fazla vergiler kaldırıldığı gibi
2279
o zamana kadar ödenemeyen ve halkın
zimmetinde görünen harp tekâlifi affe
dildi. Zimmet görünen bu tekâlif üçbiıı
seksen beş kese (Tarih-i Raşid C: 2, S:
477) tutuyordu. Devr baha, hil'at baha,
zahire baha ve sair nam altında vergi
toplanmaması için
vilâyetlere tebligat
yapıldı. Bu fevkalâde ahval vergilerinin
kaldırılmasından başka, hududa yakın
olmaları ve kısmen harp içinde yaşa
maları dolay isiyle Tamşvar ve Belgrad
eyâletleri hıristiyan halkının 1111 (M i
lâdi 1099-1700) yılına ait cizyeleri affe
dildi. Birtakım vergilerin lâğvma rağ
men, harp masraflarının ortadan kalk
ması ve tasarruf tedbirleri sayesinde
bütçede düzelme teessüs etmekteydi. İs
tanbul Belediye
kütüphanesinde O. 4
numaraya kayıtlı «1110 hicride tanzim
olunan varidat ve masarifi umumiye ic
mal defterimden
öğrendiğimize göre,
bütçede artık muvazene meydana gelme
ye başlamıştı. Bütçe muvazene yoluna
girince, evvelce yangınla harap olmuş
bulunan yeniçeri kışlalarından
yetmiş
sekiz adet yeniçeri odası inşa ve tamir
edilerek bu iş için (Tarih-i Raşid C: 2,
S: 482) îkiyüz on iki kese akçe sarfedildi. Ayrıca bazı kalelerin ve Mekke-i
Mükerremenin tamiri için para tahsis olunabildi.
Bu malî ıslah ve düzenleme hareket
lerinde Sadrıâzam Amca-zâde Hüseyin
Paşa’nın epeyce rolü
olmuştu. Harbin
durması ile pekçok kimseler köylerine
döndüğü, fazla vergiler de kaldırıldığı için bilhassa ticarî hayat canlanmaya
başladı. Htikûmet halkın müstakil duru
ma geçebilmesi için bu tedbirleri alır
ken gezginci yürük ve kürt aşiretleri
nin iskânı işini de ele aldı. Harp İçeri
sinde 1696 yılında Mamalu Türkmenleri
Anadolu müfettişi Yusuf Paşa ve Bozok
kadısı vasıtasıyle Bozok tarafına, daha
bazı aşiretler de (Başvekâlet arşivi Mühimme defteri no: 103 S; 142, no: 112,
S: 121, no: 114, S: 127) İçel bölgesine ve
Kıbrıs'a yerleştirilmişti. Harpten sonra
da yine gezginci aşiretlerin Urfa, Malat
ya bölgesi ile Antalya, Alâiye ve Manav
gat tarafına iskân işleriyle meşgul olun
du. Aşiretlerin bir yere iskânı hem iç
timai nizamda düzelme, hem de İktisadî
hayatta daha faal olmalarını sağlıyor
du.
Rami Mehmed Paşa da sadrıâzamlığı sırasında İktisadî mevzular üzerinde
durdu. Bu cümleden olarak Selanik ve
Bursa imalathanelerine emir vererek çu
lla ve ipekli dokutturdu ve bu nevi ku
maşların Avrupa'dan ithalini m en eti i.
Evvelâ bu sanat erbabının mümessille
rini Edirne'ye çağıran Rami Mehmed
Paşa (Tarih-i Kaşiö C: 2, S: 587). bu
kumaş nevilerinin ham maddelerini A v
rupalIların memleketimizden satın alış
larına dikkati çekti ve memleket ihtiya
cını içerden karşılıyacak derecede ima
latta bulunulmasına dair emrini verdi.
Askerî sahada düzenlem e
Harpten sonra mali ve İktisadî sa
hadaki ıslah ve düzenleme hareketinden
başka askeri sahada da bazı tedbirlere
tevessül olundu. Evvelâ kapıkulu aske
ri ele alındı. Harp dolayısiyle bu sınıf
askerîn mevcut kanunlarına pek riayet
edilmeden ocağa asker alınmıştı, ih ti
yaç yüzünden her sınıf halktan «be dergâh* adı ile ocağa asker alınırken
bunların ehliyet ve talimli bulunmaları
ciheti ister istemez ihmal edilmişti. Ta
b ii bu hal kapıkulu askerinin kalitesini
düşürmüş ve disiplinlerinin bozulmasına
âmil olmuştu. Talim sizlik ve disiplinsiz
liğin mağlûbiyetlerde bir hayli hissesi
mevcuttu. İhtiyaç dolayısiyle ocağa pek
fazla sayıda
insan da
kaydedilmişti.
Harp durduktan sonra bunların ıslahı
cihetine gidilirken evvelâ sayıları azal
tıldı. 1701 temmuzunda neşredilen bir
fermanda (Başvekâlet arşivi Mühimine
Defteri no: 111, S: 617); ocağa dışardan
adam alınmasının nizamları bozduğuna
işaret edildikten sonra bu tarzda asker
kaydı menediliyor ve daha bazı sebepler
zikredilmek suretiyle ocaktaki asker sa
yısının azaltıldığı kaydolunuyordu. Bu
fermanın neşrinden önce yeniçeri mev
cudu yetmişbinin üstünde iken tensika
tı müteakip 34 bine inmiş bulunuyordu.
Ayrıca topçu ve cebeciler de azaltıldı.
Karlofça muahedesinden önce top atıcı
ları olan topçu ocağı mevcudu altı bine
yakınken muahededen sonra 1250 ye (İ.
H. Uzunçarşılı, Kapıkulu ocakları C: 2,
S: 22 ve 71) cebeciler de 2400 a indi
rildi.
Uzun süren harp kapıkulu askerin
2280
den başka tımarlı
sipahi nizamlarının
bozulmasına da sebep olmuştu. Bunun
için muahedenin aktinden soııra bütüıı
tımarların beratları gözden geçirildi.
Dirlik kayıtlarındaki hata ve sakatlıklar
düzeltildi. Sonra, sipahilerin mutlaka
sancaklarında oturmaları ve harp vuku
unda alaybeyiııin emri altında sefere iş
tiraklerine, alaybeylerinin de ufak se
beplerle Umar ve zeametlerde değişik
lik yapmamalarına dair fermanlar çıka
rıldı.
Bu arada esas mühim ıslah hareketi
donanmada yapıldı. Kapıkulu ve tımar
lı sipahi teşkilâtındaki düzenleme daha
ziyade harbin ve ihmal yıllarının mey
dana getirdiği aksaklıları düzeltme ha
reketiydi. Halbuki donanmada yapılan
şey, sakatlıkları düzeltme sınırını aşarak
yeni bir devreye girilişi tespit ediyordu.
Bu, donanmada kürekli gemi esas; yeri
ne kalyon yani yelkenli gemi esasının
kabul edilmesini, donanmanın bahriyedeıı yetişme ellerde bulunmasını, terfi ve
tekaütlük işlerinin düzenlenmesini müm
kün kılan donanma kanunnamesinin neş
redilmiş olması idi.
S u lta n İk in c i M u stafa'n ın gençlik d e v ri
ne a it bu resim b a tılı b ir ressam ta r a
fın d a n y a p ılm ıştır
Resini evraka tarih atılması
Şimdiye kadar merkezden eyâletle
re gönderilen ferman ve sadrıâzam emirlerine tarih konmakla beraber, eyâ
let ve sancaklardan gelen vezir, bey
lerbeyi, sancakbeyi, mütesellim ve sair
ümeranın yazılarında tarih konmasına
dair kat’i bir usul yoktu. 17G2 yılı Ekim
ayında neşredilen bir emirle, bundan
böyle resmî evrakın altına mutlaka tarit,
atılması ve mahallinin kaydının usul ha
line getirilmesi tamim olundu.
Ş E Y H Ü L İS L Â M F E Y Z U L L A H E F E N D İ N İN T A H A K K Ü M Ü
V E E D İR N E V A K A S I
Sultan İkinci Mustafa tahta geçişin
den yüzon gün sonra eski hocası Erzu
rumlu Seyj'id Feyzullah Efen di’yi şey
hülislâm yapmıştı. Erzurum’dan getiri
lerek şeyhülislâm yapılan bu adamın n ü
fuzu ilk günlerden beri kendisini his
settirmekteydi.
Feyzullah
Efendi’nin
kuvvet kazanmasında müsebbib padişa
hın bizzat kendisiydi. Zira, İkinci Mus
tafa hocasına karşı derin bir hürmet bes
lemekte ve onun hemen her arzusunu
yerine getirmekteydi. Feyzullah Efendi
de hükümdarın hürmet ve sevgisinden
kendi namına bol bol faydalanmaktay
dı. Feyzullah Efendi’nin nüfuzu harp sı
rasında pek göze batmamaktaydı. F a
kat Karlofça muahedesi ile sulhe kavu
şulunca şeyhülislâmın otoritesi her gün
biraz daha fazla hissedilmeye başlandı.
Maamafih bu sırada sadrıâzam bulunan
Amca-zâde Hüseyin Paşa makam ve işi
nin ehli bir adam olduğu gibi padişah
da kendisini sever ve itimad gösterirdi.
Onun için Feyzullah Efendi arzu ve kap-
2281
fişlerini tatminde pek fazla ileri gide
miyor, Amca-zâde
de
şeyhüsislâmm
kudretini bildiğinden onunla çatışmıyacak şekilde idareli davranıyordu. Bu ara
da çatışmalar; önleyen başka bir şahıs
da Kaptan-ı derya Mezomorto Hüseyin
Paşa idi. Mahir bir denizci olduğu kadar
devlet adamlığındaki ehliyeti ile de göz
dolduran Mezomorto Hüseyin Paşa sadnâ/iam ile şeyhülislâm arasında bir tat
sızlık çıkmasını önlemeyi gözetirdi.
Seyvid Feyzullah Efendi, Amca-zâde'nin sadaretinin sonlarına doğru, bil
hassa kendi yakınlarına yüksek mevki
ler temininde çok ileri gitmişti. Bu cüm
leden olarak, daha Önce nakibüleşraflık
tevcih ettirmiş olduğu büyük oğlu Fethullah fendi’ye
şeyhülislâmlık payesi
verdirmiş, ikinci ve üçüncü oğulları Seyyid Mustafa Efendi ile Ahmed Efendi’yi Rumeli kazaskerliği payelerine kadar
yükseltmiş, dördüncü oğlu Seyyid Ah
med Efendi'yi şehüâde hocalığı ile birlik
te kazaskerliğe çıkartmış, damadı Mirza-zâde Şeyh Mehmed Efendi’yi Rume
li kazaskerliğine namzed kılmış, amca zadesi Seyyid Dede Efendi’yi de İstan
bul kadısı ve Rumeli kazaskerliğine yük
seltmişti. Feyzullah Efendi’nin oğulları
vs akrabalarını böyle süı’atle, yükselte
rek İlmiyenin en büyük makamlarına oturtması terfi bekleyen hak sahipleri
nin sadece müteessir olmalarını değil
infiallerini mucip olmuştu. Hele Fethullah Efendi için, kendisinden sonra şey
hülislâmlığa geçirilmesine dair sunduğ11
telhis (Tarih-i Raşid C: 2, S: 526) üze
rine 23 şubat 1702 tarihinde istihsal et
tiği hatt-ı hümâyun Osmanlı tarihinde
emsali görülmemiş bir hâdise idi. Gerçi
vaktiyle Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendi’ye de yazdığı esere rnükâfaten, şey
hülislâmlık makamını işgal eden bir şa
hıs mevcutken şeyhülislâmlık pâyesi tev
cih edilmişse de, mevcut şeyhülislâmdan
sonra şeyhülislâm olma imtiyazı bahşe
dilmemiş ti. Halbuki Fethullah Efendi’ve
babasının ölümünden sonra ve padişah
sağ olduğu takdirde, yeni bir muameleye
lüzum kalmadan şeyhülislâmlığa geçece
ği kabul ve tasdik olunuyordu. Fethul
lah Efendi için tanınan imtiyaz misali
hâdise İkinci Mustafa
devrinden önce
görülmediği gibi ondan sonra da bir da
ha görül miyecektir.
Amca-zâde Hüseyin Paşa’nın
is t ifa s ı
Değerli bir devlet adamı olan Am
ea-zâde Hüseyin Paşa,
onbeş seneden
fazla devam eden bir harbe nihayet ver
miş olması sebebiyle halk tarafından da
sevilmekteydi.
Harpten sonra gördüğü
işlerin bir kısmının muvaffakiyete ulaş
masında Kaptan-ı derya Mezomorto Hü
seyin Paşa’nın da hissesi vardı. Mozomorto Hüseyin Paşa, ayni zamanda Şey
hülislâm Feyzullah Efendi’nin tegallübüne karşı da bir muvazene unsuru vazi
fesini görüyordu,
Mezomorto’nun 1071
temmuzunda ölümünü
müteakip Fey
zullah Efendinin tegallübü artmaya, bu
nun doğurduğu bir netice olarak da
Amca-zâde’nin padişah nezdindeki itiba
rı azalmaya başladı. Feyzullah Efendi’
nin tahakkümünün artmakta devam edi
şi sebebiyle Hüseyin Paşa bir kaç defa
sadaretten ayrılmayı arzulamış, lâkin
padişah kabul etmemişti. Bu arada Amca-zâde Hüseyin Paşa’nın yeğeni olan
birinci m i ra hur Kıbleli-zâde Ali Bey'iıı
azil ve arkasından katledilişi sadrıâzamı korkutmuş ve yatağa düşmesine se
bep olmuştur. Osmanlı kaynakları, Kıbleli-zâde Ali Beyin azil ve idamını pa
dişahın kardeşi Şehzâde Ahmed ile bazı
gizli muhaberatının yakalanmış olmasiyle izah ederlerse de, D. Cantemir «Histoi re de l’Empire Othoman» isimli ese
rinde (C: 2, S: 258-260), bunu, Azak ve
Voronej'de Rusların iki kuvvetli donan
ma meydana getirdiklerine dair bir ha
ber alınması üzerine hâdisenin tahkiki
ne memur edilen Ali Beyin, meseleyi,
yeni bir harbe girmeye taraftar bulun
mayan sadrıâzamın
görüşüne
uygun
tarzda izah etmesi ve bu izahın da hakikatlara tevafuk etmeyişinin biîâhara pa
dişahça anlaşılmış bulunması şeklînde
anlatır. D. Cantemir’in bu şekildeki iza
hına rağmen Osmanlı kaynaklarının ifa
delerindeki ittifak ve bilhassa Silâhdar
Fmdıklı’h Mehmed Ağa’nın sarayda her
işe tam mânasiyle vukuf derecesi gozönüne getirilirse, D. Cantemir’den ziyade
Osmanlı kaynaklarının bu meselede da
ha doğru bilgi verebileceği kendiliğinden
anlaşılır.
Kıbleli-zâde Ali Bey azilini müteakip
Edirne’den İstanbul’a sürgün sonra da
2232
idam edilince sndrıâzam hem kendine bu
yüzden bir şey olacağından korktuğu,
hem de yeğeninin başına gelenlere üzül
düğü için hastalanıp yatağa düşmüştü.
Yatağa düşmesinin üzerinden kırk elli
gün geçince bir iki defa padişaha telhis
göndererek sadaretten afiım rica eden
Hüseyin Paşa nın dileğini İkinci Mustafa
¡ıJıayet kabul etmişti (4 eylül 1702). İs
tivasının kabulünden sonra Silivri’deki
çiftliğinde oturmasına müsaade olunan
Amca-zâde Hüseyin Paşa ayni ay içeri
sinde ölmüştür.
Daltaban Mustafa ve Ram i Melımed
Paşa ların sadaretleri
Amca-zâde Hüseyin Paşa istifa edin
ce sadarete getirilecek adamı şeyhülis
lâm Feyzullah Efendi buldu. Müverrih
tiaşid (C: 2, S: 539) bu hususta mevcut
havayı âdeta tam mânasiyle aksettirmek
istercesine,
«şeyhülislâm Esseyid Feyzuliah Eıendi'nin irade-i rr.ahsusaları ile hâlâ Bağdad valisi vezir-i mükerrem
Daltaban Mustafa Paşa miihr-ü hümâ
yûna sahip hale getirildi» der.
Şeyhülislâmın kudret derecesini bi
len Daltaban Mustafa Paşa onun arzu
sundan hariç bir şey yapmadı ve yapa
madı. Sadrjâzamin mevcut duruma bo
yun eğişi yüzünden Feyzullah Efendi'nin tegallübü de artıkça arttı. Daltaban
Mustafa Faşa şeyhülislâma karşı o ka
dar mutavaatkâr davranıyordu ki, bu
haliyle mevcut teşrifat kaidelerini bile
altüst ediyor, merasimlerde şeyhülislâ
mın sadrıâzamın solunda gitmesi gere
kirken mevcut kanun değiştirilerek sadrıâzam onun soluna geçiyordu. Sadrıâzamın şeyhülislâmın muvafakati dışında
bir şey yaprrası imkânsız bulunuyordu.
Padişahın kendisine beslediği sevgi ve
itimadı fazlaca suiistimal eden Feyzullah
Efendi hükümet icraatına ait en küçük
işlere bile karışıyordu. Bu yüzdendir ki
Siiâhdar Fındıkhlı Mehmed Ağa «Nusretııâme» isimli eserinde, Daltaban Mus
tafa Paşa’nııı sadareti devri için, her iş
şeyhülislâmın sözü ile yürüdüğünden
vezirlerin sadece adı kalmıştı demekte
dir. Nihayet, «Kırım hâdiseleri» başlığı
nı taşıyan kısımda belirttiğimiz veçhile,
Devlet Giray isyanı meselesi yüzünden
Daltaban Mustafa Paşa azil ve katledil
di. Silâhdar Fmdıklıh Mehmed Ağa’nın
ifadesinden anlaşıldığına göre. Daltaban
Mustafa Paşa şeyhülislâmın tahakkümün
den bıktığı için bu fesat hareketine âlet
olmuştu. Onun azlinden sonra sadrıâzam
yapılan Rârni Mehmed Paşa da şeyhülis
lâmın tavsiyesi ile bu makama getirilmiş
tir. O sırada vezir rütbesinde bile bu
lunmayan Kami Mehmed Efendi’ye önce
kubbe vezirliği tevcih edilmiş, arkasın
dan da mülır-ü hümâyun verilmiştir.
Râmi Mehmed Paşa mührü alırken, şey
hülislâmın reyinden hariç iş yapmama
sına dair padişahın talimatı ile karşı
laşmıştır. İkinci Mustafa ayni sözleri
Daltaban Mustafa Paşa’ya da söylemiş
olduğu cihetle şeyhülislâmın tahakkü
münün devam edeceği şüphesizdi. Ancak
bunun şiddet derecesi sadrıâzamın şahsi
yeti ile mütenasiben ya azalacak veya
hut da çoğalacaktı. Râmi Mehmed Paşa,
selefinden daha kültürlü, daha güzel ko
nuşan ve ondan hayli temkinli olduğu için onun mertebesine düşmedi.
Karlofça’da Avrupalı müttefik dev
letler) e Osmanlı baş murahhası olarak
yaptığı müzakerelerde hâdiselerin deri
nine inmede vukuf ve kabiliyetini isbat
etmiş olan jiâmi Mehmed Paşa, sadrıâzam olduktan sonra da kavrayışlı bir
kimse bulunduğunu isbatta devam et
miştir. Muahedenin imzasından sonraki
ıslah ve düzenleme hareketinde onun da
hissesi vardır. Daha önce işaret edildiği
veçhile, Selanik ve Bursa dokumacıları
na memleket ihtiyacına elverecek mik
tarda çuha ve ipekli dokunması emrini
veren Râmi Mehmed Paşa’dır. Yine sadrıâzamlığı sırasında bir ıslah tedbirine esas teşkil etmek üzere, Kaptanpaşa ile
tersane eminini Edirne’ye çağırdığı, ter
sanenin gelir ve giderlerini iyice incele
diği (Tanh-i Raşid C: 2, S: 582), bu sa
yede tasarruf temin ettiği görülmekte
dir. Ayrıca defterdarlık dairesinde hâzi
neye ait malların alım ve satımında hile
kullanarak fâhiş kârlar temin eden ara
cıların açıktan elde ettikleri paraları hâ
zineye aldı.
Gürcistan üzerine asker şevki
Osmanlı devletine tâbi Gürcü bey
liklerinden Guril (Goril), Dadyan ve
Açikbaş beyliklerinde son yıllarda bazı
nizamsızlıklar göze çarpmaktaydı. Guı-il ve Badyan bayi Mamya, hükümetin
Açikbaş beyliğine oturttuğu Simon’u öl
dürmüştü. Guril ve Dadyan beyinin ka
bahati bununla da kalmamıştı. Bir kaç
yıldan beri cizye vermekten imtina et
tiği gibi islânıiarla meskûn sahalara te
cavüzde ( Tarih-i Raşid C: 2, S: 580) da
hi bulunmuş, buna da ilâveten hüküme
tin Simoıı’dan sonra Açikbaş beyliğine
getirdiği Görgiyi de öldürmüştü. Bu va
ziyet karşısında Guril bölgesi beylik ha
linden çıkarılarak veziriazama malikâne
olarak veriimiş fakat bunu tanımak is
temeyen Prens Mamya oraya gelen me
murları öldürmeye başlamıştı. îşte bu
nun üzerinedir ki, hükümet buraya as
ker sevk etmek ihtiyacım hissetmiş ve
Köse Halil Paşa Erzurum valiliğine tâyin
edilerek Gürcistan’a sevkedilecek kuv
vetlerin serdarlığıyle de vazifelendirilmiştir. Bu arada Trabzon beylerbeyisi
Salih Paşa, Çıldır beylerbeyîsi Ishak
Paşa’dan başka bu eyâletler mıntıkasın
da bulunan ondört sancak beyinin tımar
lı sipahilerini toplıyarak Erzurum vali
sinin idaresinde toplanmaları emredilmiş
tir. Gürcistan'a yürüyecek kuvvetlere il
tihak etmek üzere İstanbul'da da yeniçe
ri, topçu ve cebeci ocaklarından adamlar
ayrılmıştır. İşte tarihe «birinci Edirne
vak’ası® veya *FevzulIalî Efendi vak'ası*
diye geçen hâdise, Gürcistan seferi için
ayrılan askerden cebecilerin birikmiş
maaşlarını almadan sefere gitmıyeceklerini söyliyerek
ayaklanmaları üzerine
başlamıştır. Maamafih İstanbul’da bir ayaklanma vuku bulmakla beraber Gürcis
tan işi fazla uzatılmadan Açikbaş beyliği
ne eski bey Aleksaııdr'm oğlu tâyin edilmek suretiyle hal yoluna sokulmuş
tur.
Edirne vak’asına yol açan
ayaklanm anın başlangıcı
Edirne vak'asına yol açan cebeci ayaklanması sırasında bilhassa İstanbul’
da Şeyhülislâm Feyzullah Efendi aley
hinde bir havanın esmekte olduğu gö
rülmektedir. Bir defa en mühim ilmiye
makamlarının şeyhülislâmın oğulları ve
akrabaları arasında paylaşılması ulema
sınıfını müteessir ve kırgın hale getir
miştir Feyzullah Eiendi’nin her işe ka
rışmasının, en yakın ilgili erkândan gay
rı kimseler üzerinde de kırıcı ve infial
yaratıcı tesirler bıraktığı anlaşılmakta
dır. Sultan Mustafa'nın tahta geçtiği gün
den beri, kısa ziyaretler şeklinde İstan
bul’da kalışiarı hariç hep Edirne’de olurması, yüzünden, İstanbul halkında,
şehrin iktisadi ve siyasî bakımdan ikin
ci plâna düşeceğine dair bir şüphe uyan
mıştı. İstanbul’da böyle bir havanın mev
cudiyeti her hangi bir kımıldanışta, elebaş’Iarın arkasına bir hayli adam düş
mesine yarıyacak bir vasat yaratmış olu
yordu. Edirne vak’asını geniş şekilde an
latan bir eser olaıı * Şefikname s de
kaydedildiğine (Üniversite kütüphanesi
tüıkçe yazmalar kısmına: 1643) göre; ayaklanmaya tekaddüm edeıı günlerde, bir
cuma günü Ayasofya cami'inde cuma na
mazı biter bitmez bir şahıs mimbere fır
layıp çıkmış ve sancağ-ı şerifi kaparak
dışarı çıkmak istediği sırada yakalanmış
tır. Sorguya çekilen bu adam İstanbul
halkının şeyhülislâm ve mensuplarım is
temediğini söylemiştir. Bunun üzerinedir
ki İstanbul'da kendisinden bir adam bu
lundurmak isteyen Feyzullah Efendi İs
tanbul kaymakamı Çelebi Yusuf Paşa
yı azlettirerek kendi damadı Köprülü zâde Abdullah Paşa’vı tâyin ettirmiştir.
Tarih-i Raşid’de (C: 2, S: 578) ise; İs
tanbul’da bazı meclis ve mahfillerde Fey
zullah Efendi'nin aleyhinde konuşuldu
ğunu Çelebi Yusuf Paşa’nın bir tahrirat
la Edirne’ye arzetmesi üzerine kendisi
azl olunarak (23 şubat 1703) Abdullah
Paşa kaymakam yapılmıştır. Bu iki izah
tarzı da İstanbul’da şeyhülislâm aley
hinde bir cereyanın mevcudiyetini ve
buna karşı tedbir ittihazında bulunduğu
nu tevid etmektedir. Şeyhülislâm Fey
zullah Elendi bu sırada muarızlarından
eski şeyhülislâm imam Mehmed Efendi
ile kul kethüdası Çalık Ahmed Ağayı
sürgün bulundukları
Bursa’dan İstan
bul'a getirtmiştir. Feyzullah Efendi, ihti
mal bu hareketiyle muarızlarının gönlü
nü alarak aleyhindeki havayı dağıtmayı
düşünmüştür. Fakat bu iki şahsın, İs
tanbul’a dönmekle beraber şeyhülislâma
muarıîlıklarından bir şey kaybetmedik
leri görülmektedir, iki muarızı bu şart
lar altında İstanbul’a dönerken Amca zâde Hüseyin Paşa’nın damadı Sührablı
2284
Ahmed Paşa ile kethüda Mir: Süleyman
Ağa'nın İstanbul’a ikamete mecbur edi
lişi, burada Fevzuilah Efendi aleyhdarlarınm birlikte çalışmalarına imkân ver
miştir.
Bu devri bizzat yaşamış olan meş
hur müverrih Naima (Tarih-i Naimâ'nm
altıncı cildinin sonunda ilâve olarak neş
redilen «Feymllaf Efendi vakası» S: 17):
hâdiselerin patlak vermesinden evvelki
günlerde umumi gidişin iyi olmayışım
ve bilhassa Feyzullah
Efendi’ye kargı
duyulan hoşnutsuzluğun tehlike yarat
maya müsait havası karşısında Feyzul
lah Efendi'nin durum ve zihniyetini be
lirten şöyle bir misal zikretmektedir: Bu
günlerde bir yakını, vaziyetini düzelt
mesi için Feyzullah Efendiyi ikaz eder,
fakat o:
*— Bizim halimiz engin denizlerde
fırtınaya tutulmuş gemiye benzer. Ya
sâlim bir kıyı, veya kurtulacak bir iiman
buluncaya kadar rüzgârın önüne düşüp
gitmekten başka çaremiz yoktur; kusur
ve alçaklık etmek hasetçilerin galebesine
sebeptir: devletten ihtiyari çıkmak, rı
zamız ile belâya uğramaktır» cevabını
verir.
Buna karşı muhatabı insanların teh
likelerden korunabilmek için tedbire ih
tiyacı bulunduğunu beyandan sonra:
«— Gemiye benzetişiniz güzel; lâkin,
fırtınaya uğrayan gemiler yelkeni rüzgâ
ra göre kullanır;
iktiza ederse küçük
yelken kor v e y a h u t da hiç yelken tak
maz. Bazan öyle olur ki, selâmete ulaşı
labilmek için bütün mal ve eşyanın de
nize atılarak feda edilmesi gerekir» der.
Feyzullah
Efendi’nin buna cevabı
da, kendisini hâdiselerin akışına bırak
tığını tasdikten ibaret olan «Allah so
nunu hayır eyleye» cümlesinden ibaret
olur.
Naimâ’nm zikrettiği bu misalden de
sarihçe anlaşılacağı üzere İstanbul'da alevlenmeye müsait bir hava mevcuttu.
Yine bu devri bizzat yaşamış olan m ü
verrihlerden Silâhdar Fmdıldılı Mehmed Ağa'nın
iNusretııâmc» sinde kay
dettiğine göre, Sadrıâzam Rami Mehmed
Paşa şeyhülislâmın aleyhine esen hava
dan bir isyan tahriki suretiyle istifade
ye çalışmıştır. Râmi Mehmed Paşa’nm
sadarete gelmesine sebep olan şahıs Fey
zullah Efendidir. Mütehakkim şeyhülis
lâm bu yüzden bütüıı hükümet işlerine
müdahale etmekte, hattâ şeyhülislâmdan
başka oğulları ve akrabaları da «veziri
azam kendi çırağımızdır» diyerek müda
halelerde kendilerine bile pay çıkar
makta idiler. Bu vaziyetler Râmi Meh
med Paşa’nın gururuna dokunmakta idi.
Silâhdar'ın ifadesinden başka hâdisele
rin cereyan tarzından da anlaşılacağı üzere Râmi Mehmed Paşa, el altından bir
isyan tahriki suretiyle şeyhülislâmın tegallübünden kurtulmak istemiştir. Lâkin
hâdise bilâhara öyle bir tarzda inkişaf
etmiştir ki, yalnız Feyzullah Efendi değil
sadrıâzam ve padişah da mevkilerinden
olmuştur.
Edime vak’a sına müncer olan hare
ket Gürcistan seferi için ayrılan bir
miktar cebecinin birikmiş ulûfelerini is
temek üzere yaptıkları toplantı ile baş
lar. Gürcistan’daki hâdiseler dolayısiyle
İstanbul’dan gemi ile dört oda yeniçeri
ve ikiyüz nefer cebecinin şevkleri karar
laştığı sırada, cebeciler kumandanları olan cebeeibaşınm idaresinde odalarında
verdikleri karar mucibince ertesi gön 18
temmuz n03 (4 rebiiülevvel 1115) de cebehane yani cephanelikte toplandılar ve:
«— Madem ki bizi sefere memur ey
lediniz, on kist birikmiş
maaşlarımızı
isteriz. Bize bitmez yerlerden havale ver
diğiniz için bu kadar zamandır ulufe
yüzü görmedik. Padişah hazretleri Edir
ne’de, kime feryad edelim?» dediler ve
daha başka sözler de söyliyerek. gülbank
çekip tedahülde kalmış maaşlarını iste
diler. Bu vaziyet karşısında kendilerine
birikmiş maaşlarının bir kısmı verildi,
gerisinin de arkalarından gönderileceği
söylendiyse de dmlemiyerek Atmeyda'nı'nda toplandılar. Müverrih Naimâ'nm
bildirdiğine (Feyzullah
Efendi vak’ası
S: 19) göre, umumi gidişattan memnun
olmayan bir çok kimse bulunduğu cihet
le, bunu fırsat addederek halktan da bir
hayli toplananlar oldu.
Hâdisenin inkişaf seyri
Cebecilerin ayaklanması üzerine İs
tanbul kaymakamı Köprülü-zâde Abdul
lah Paşa cebecibaşı ve sekbanbaşı ile
görüştükten sonra durumu
Edirne’ye
Sadrıâzam Râmi Mehmed Paşa’ya bil-
diıdi. Abdullah Paşa, askere birikmiş
maaşlarının tamamının ödenmesi sure
tiyle şevklerinin uygun olacağı mütaleasını da eklemişti.
Tarih-i Raşİd’iıı (C: 3, S: 17} kay
dına göre. Veziriazam Kâmi Mehmed Pa
şa. hâdisesinin zuhurundan bir ay önce
cebecibaşılık ile çırağ ettiği Bcşnak İb
rahim Ağayı «cebehaneye ait bazı işle
rin görülmesi bahanesiyle» İstanbul’a
göndermişti. Yine ayni müellifin bildir
diğine nazaran (C: 2, S: 591), İstanbul’a
varıncaya kadar kimsenin bilmemesi için. İbrahim Ağa’yı neiyediliyormuş gi
bi Edirne'den çıkarmıştı. Demek ki cebecibaşı Boşnak İbrahim Ağa tahrikat
için veziriazam tarafından önceden vazi
felendirilmiş bulunuyordu.
Cebeciler ayaklanınca, Şeyhülislâm
Feyzullah Efendi'nin damadı olan İstan
bul kaymakamı Abdullah Paşa, evvelâ
on kist maaşlarına mukabil kendilerine
bir miktar para vererek işi kapatmak is
tediyse de bu yoldaki davranışlarında
muvaffakiyet sağîıyamadı. Cebeciler ön
ce razı olur gibi görünürlerken bilahare
alacaklarının tamamının ödenmesinde ayak dirediler. Zaten daha sonra da yeni
çeri kışlalarının bulunduğu Etmeydanı’na gittiler. Kendilerine katılmayan yeni
çeriler bunları kışlaya almak istemedilerse de halktan da iltihak edenler bu
lunduğu cihetle kapılan bilahare açtılar.
Bunun üzerine ayaklanan cebecilerin et
rafındaki topluluk daha da kalabalıklaş
tı.
Feyzullah Efendi'ye karşı duyulan
infialden dolayı, İstanbul’da isyanın ko
laylıkla yayılmasına
müsait bir hava
mevcutken Abdullah Paşa ile İstanbul
kadısı Seyyid Mahmud
Efendi'nin bi:'
lıaita evvelinden beri
dargın olmaları
(Tarih-i Raşid C: 3, S: 19) âsilerin işi
ne yaradı. Seyyid Mahmud Efendi de
şeyhülislâmın damadı idi. Fakat hâdise
başgösterdiği sırada bu dargınlığı yü
zünden Abdullah Paşa'nm davetine has
talık bahanesi ile iştirak etmedi. Abdul
lah Paşa’nın davetine Seyyid Mahmud
Efendi gelmemekle beraber İstanbul’da
ki devlet erkânı, ulema ve ocak subay
ları gelmiş bulunuyordu. Sarayda yapı
lan bu toplantıda, ertesi gün yeniçeri ve
bostancıların
slâhlandırılması ve san-
cağ-ı şerif çıkarılarak isyanın bastırıl
ması kararlaştı. Lâkin
Abdullah Paşa
sür'atîi kararlarla çabuk icraatta bulu
namıyor ve gevşekliği belli oluyordu.
Sekbanbaşım n öldürülm esi
Heyet o geceyi sarayda geçirdi Yal
nız heyete dahil şahsiyetlerden sekbanbaşı Hâşim-zâde Murtaza Ağa, bir yan
gın çıkarırlar korkusu ile kaymakamdan
izin alarak Ağa-kapısı’na gitti ve geceyi
orada geçirdi. Ertesi gün sabahleyin er
kenden bütün ocak ağaları ve yeniçeri
lerle saray kapısı önüne geldi. Lâkin bu
sırada saray ağası Osman Ağa yeniçeri
lerin sarayda yağmaya dalabileceklerindeıı korkarak kapıyı açmadı. Sekbancaşı kapı önünde beklediği için bir hayli
zamaıı geçti.
Sekbanbaşımn saraya gittiğini Öğre
nen âsiler ise Ağa-kapısına, yani yeniçe
ri ağalığı dairesine hücum edip içeri gi
rerek yağma ettiler. Buranın zindanında
bulunan mahpusları da kendilerine ka
tılmak şartiyle serbest bıraktılar. Böylece âsi kalabalığı biraz daha artmış oldu.
Oradan Paşa-kapısına geldikleri zaman
buradaki adamlar kapıları kapatıp A b
dullah Paşa’nm dündenberi saray-ı h ü
mâyunda olduğunu söyleyip kendilerini
müdafaaya teşebbüs ettiler. Tarih-i Raşid’e (C: 3, S: 20) göre, bu sırada bir ce
becinin kazara bir kurşun isabetiyle ölüm ü işi birdenbire kızıştırdı. İntikam
hırsına kapılan âsiler Abdullah Paşa’nm
sarayına girip ellerine geçeni yağmala
dılar. Burada da muhzır ağa hapsinde olan mahpusları serbest bıraktılar. Sonra
oradan kalkıp Topkapı sarayına yürüdü
ler. Bu sırada saray kapısı önünde bulu
nan sekbanbaşıyı gördüler. Saray kapı
sının açılmamasına kızan yeniçeriler, bu
defa sekbanbaşıya döııüp «bu hakaret
senin yüzündendir» diye söylenip çatar
larken âsi grupu da karşıdan sökün edince sekbanbaşı şaşırdı. Kendisine kız
makta olan yeniçerilere güvenemediği,
hattâ onların bazılarının âsilere temayül
eder gibi olduğunu sezdiğinden Divânyolu’na doğru kaçmaya başladıysa
da
arkasına düşen âsler tarafından yakalan
dı. Bu arada bir âsi grupu İstanbul ka
dısı Seyyid Mahmud
Efendi'nin evine
koşarak; adamı alıp getirdi ve sekbanbaşı ile birlikte hapsetti.
Ulema sının en gayrımemnun kıs
mı teşkil ettiğinden ertesi gün âsilere
medrese
softaları da katıldı. Böylece
topluluk daha fazia büyüyünce, âsi ta
kımı, sekbanbaşıyı bayrağını çıkar diye
sıkıştırmaya başladılar. Asilerin kılıç
la tehditlerine rağmen Sekbanbaşı Hâşim-zâde Murtaza Ağa. küfran-ı ııimet
ederek padişaha karşı bayrak çekip is
yanda bulunanların cezalarının ne ola
cağım hatırlattıktan sonra, şayet isyan
dan vazgeçerseniz affınıza kefil olurun1
,
dedi. Fakat onun bu sözleri ve daha baş
ka nasihatları hiç bir tesir icra etmedik
ten başka adamın üzerine hücum ile öl
dürdüler (21 temmuz 1703).
Asilerin İstanbul’a hâkini
olması
Sekbanbaşı gözlerinin önünde öldü
rülünce İstanbul kadısı Seyyid Mahmud
Efendi pek fazla korkmuştu. Bu korku
ya ilâveten bir de ulemanın Atmeydaııı’na çağrılması için sıkıştırılıp tehdit
edilince onların sözlerine mutavaat gös
terdi. BÖylece Mahmud Efendi’den gelen
tezkerelerle ulema da Atmeydanına top
landı.
Sekbanbaşımıı Öldürülmesini ve ule
manın da âsilerin yanında toplanışını
haber alan İstanbul kaymakamı A bdul
lah Paşa gevşek ve korkak davrandı. Bu
isyanın bastırılması m üm kün değil, herşey bitmiştir, bizim için yapılacak şey
gözden kaybolmaktır tarzında konuşa
rak, Topkapı sarayında bulunan devlet
erkânı ve ulema heyetini dağıttı. Ken
disi bir köşeye çekilip saklanırken sa
raydan dağıttığı heyete dahil olanların
bazısı onun gibi davrandı, bazısı da sa
raydan çıktıktan sonra Atmeydanı’ndaki
âsilere İltihak etti. Böylece. İstanbul'da
âdeta hükümet otoritesi ortadan silinir
gibi oldu. Meydan âsilere kalmış vazi
yetteydi. Eyub türbesindeki sancağ-ı şe
rifi saraya getirmiş olan bostancı başı da,
sancağı almak üzere saraya giren âsile
re iltihak etti. Bostancıbaşınm iltihakı ile bostancı neferleri de ayni safta yer
aldı.
Asi kalabalığı fevkalâde büyüdüğü
sırada Karakaş Mustafa namındaki bir
tımarlı sipahi bunların başına geçti.
Şeyhülislâm i'eyzullah Efendi‘nin bir adamı tarafından haksız yere dirliği elin
den alınmış olan Karakaş Mustafa, ma
ruz kaldığı haksızlığı
düzelttirebilmek
için Edirne’ye kadar gidip Divan-ı h ü
mâyûna başvurmuş hakkını elde edeme
den üzüntü içinde memleketine dönmeye
mecbur kalmıştı. Yoluna devam etmek
üzere Üsküdar'da bulunduğu sırada ce
beci isyanını haber aldığından geri dö
nüp İstanbul'a (Tarih-i Raşid C: 3, S:
28) geçti. Cerbezerliği ve güzel konuş
ması sayesinde birdenbire baş oluverdi.
Asiler İstanbul’a hâkim bir otorite
haline gelince, mühim mevkilere tâyinler
yapmaya başladılar. Evvelâ eski Rume
li kazaskeri Faşmakçı-zâde Ali Efendi’yi evinden getirterek şeyhülislâm ilân
ettiler. Sekbanbaşının öldürülmesinde
rol oynayan kul kethüdalığından mazûl
Çalık Ahmed Ağa'yı da sekbaııbaşı yap
tılar
Edirne'ye gönderilen mahzar
Sözlerini yürütecek kudrette olduk
larını gören âsi elebaşıları bir araya ge
lerek bundan sonra yapılacak işi görüş
tüler. Neticede, bir çok imzalı bir dilek
çe mahiyetini haiz olan bir mahzar tan
zim edip Edirne'ye göndermeye karaı
verdiler. Bu mahzarda hulâsatan şöyle
deniliyordu:
«Müftü Esseyd Feyzullah Efendi,
ııakibüleşraf Esseyd Fethullah Efendi,
sadr-ı Rum Eseyd Mehmed Dede Efen
di ve sadr-ı Anadolu Esseyd Mustafa Efendi mansıplarından azl olunup, kendi
leri ile bazı dâvalarımız olmağla cümle
sinin İstanbul’a yollanması: şevketlü pa
dişahımızın dahi acilen tahtgâh-ı İstan
bul'a hareket ve intikal buyurmaları r i
ca ve niyaz olunur. Bu dileklerimizin ka
bulüne müsaade-i aliyyeleri erzani buy
rulur ise ne güzel, yoksa Edirne’ye doğ
ru ittifaken yürüyeceğimizden asla şüp
he buyrulmaya».
Mahzar hazırlandıktan sonra mev
cut topluluğa yüksek sesle okundu. Son
ra orada bulunanlar tarafından imzalan
dı. Devrin müverrihlerinin belirttikleri
veçhile mahzara imza atanlar arasında
belirlilen isteklerin mâııa ve mahiyeti
ni kavrıyacak insanlar da vardı. Bu iş
de bitince yeniçeri, topçu, cebeci, sipah.
silâhdar, ehl-i hiref ve sair sınıfları tem
sil etmek üzere ikişer kişi ayırdılar, bun
lara dört tane de ulema temsilcisi kattık
tan sonra, müverrih Silâhdar'a göre 22
temmuz günü ikindi vakti. Kaşid’e göre
de 23 temmuzda ellerine * ahzarı vere
rek Edirne'ye gitmek üzere yola çıkar
dılar.
Asiler mahzarı yolladıktan sonra da
boş durcnıyarak mühim makamlara tâ
yinler yapmakta devam ettiler. Bu cüm
leden olarak, Amca-zâde Hüseyin Paşa
nın damadı Alımed Paşa’yı Anadolu h i
sarındaki yalısmdaıı getirerek İstanbul
kaymakamlığına, eski İstanbul kadısı
Tevfiki-zâde Mehmed Efendiyi Rumeli,
Yahya Efendi’yı de Anadolu kazaskerli
ğine tâyin ettiler. Bu arada Paşmakcı zâde Ali Efendi âsilerin elinden kurtulup
evine gittikten sonra yalandan kendisi
ni hasta göstererek dışarı çıkmadığından
eski şeyhülislâm İmam Mehmed Efend i’yi onun yerine şeyhülislâm yaptılar.
Yine bu günlerde Çalık Ahmed Ağayı da
sekbanbaşılıktan yeniçeri ağalığına yük
selttiler.
Kalabalığı büyük mikyasta tutmaya
çalışan âsiler zaruri ihtiyaç maddesi sa
tan bakkal, kasap gibi esnaftan gayrisi
nin dükkânlarını açmalarına müsaade
etmediler. Bu yüzden toplanan insanlaı
Atmeydanma sığmadığından
(Tarih-i
Raşid C: 3, S: 35) 26 temmuzda Yenibalıçe çayırına naklettiler.
İstanbul'daki isyan karşısında E dir
ne’de padişah ve lıükûm ct erkânının
durum u
Harp sırasında pek hareketli görü
nen ve birbirini takiben üç defa sefere
çıkmış olan Sultan İkinci Mustafa Karlofça muahedesinin imzasından sonra ya
vaş yavaş bu hareketliliği kaybeder gi
bi görünmekteydi. İstanbul’u tam mânasiyle ihmal etmiş şekilde Edirne’de oturuyordu. Müverrih Silâhdar’m «Nusretnâme® sinde kaydettiğine göre, padi
şahın Edirne’de ikametine tesir eden şa
hıs Şeyhülislâm
Feyzullah Efendi idi.
Burada ulema ve kul taifesinin fesat
derdi olmadığını, rahat ve avı bol yer
olduğunu söylüyordu. Nitekim Sultan
.Mustafa’nın zaman zaman av partileri
(Tarih-i Raşid C: 2, S: 522, 549. 560,
563) tertip ettiği görülmekteydi. Son za
manlarda ise üç paşaya nişanladığı üç
kızı için saray hazırlatıp düğün hazırlı
ğı görmekteydi.
işte padişahın
durumu böyleyken.
Müverrih Raşid’e (C: 3, S: 37) göre, va
kanın dördüncü günü, Silâhdar’a naza
ran da altıncı günün gecesinde, Abdul
lah Paşa'nın çuhadarı vasıtasiyle Feyzuliah Efendı’ye yolladığı mektup neticesin
de Edirne İstanbul’daki isyandan haber
dar oldu. Bunun üzerine yeniçeri ağası
ve diğer ocak ağaları île sadaret ket
hüdası şeyhülislâm konağında toplanarak
sabaha kadar müzakerede bulundular.
Sabaha yakın Sadrıâzam Râmi Mehmed
Paşa da gelerek toplantıya katıldı. M ü
zakereler sonunda, isyanın işlemiş maaş
ların verilmemesinden doğmuş olduğu
neticesine varılarak, kul kethüdası ile
otuz kese akçe yola çıkarıldı. Ertesi gün
sadrıâzam, şeyhülislâm, Anadolu ve Ru
meli kazaskerleri, ikinci vezir Enişte Ha
şan Paşa, yeniçeri ağası, ocak ağaları
Rami Mehmed Paşa’nın sarayında topla
narak meseleyi bir daha müzakere etti
ler. Fakat kesin bir karara varamadaıı
dağıldılar.
İstanbul’dan gelen heyete
tatbik olunan muamele
Şeyhülislâm Feyzullah Efendi bir ta
raftan toplantılara iştirak ederken, bir
taraftan da çuhadarını gizliden İstanbul
civarına göndermiş ve bunun vasıtasiyle, ayaklanmanın kendisini, evlâd ve ak
rabalarını hedef tuttuğunu öğrenmişti.
Bundan başka heyetin getirmekte oiduğu mahzarın mahiyetinden de haberdar
olduğundan bunun padişaha ulaşmasını
istemedi. Bostancıbaşı Ali Ağa’nın em
rinde dört yüz bostancı neferi şevketti.
Bunlar İstanbul heyetini Hafsa’da karşı
ladılar ve rivayete göre ellerindeki mah
zarı alıp yaktıktan sonra (Tarih-i Raşid
C: 3, S: 43 ve Naimâ, Feyzullah Efendi
vak’ası S: 21) kendilerini Eğridere pa
lankasına sürdüler.
Silâhdar Fındıklılı
Mehmed Ağa’nın
«Nusretnâmessi ile
2288
Şefik Efendi’nin «Şefiknâme» sinde; İs
tanbul’dan gönderilen elçilik heyetinin
Edirne’ye yaklaştığı haber alınınca sadnâzam konağında bir toplantı yapıldığım, toplantıda Rami Mehmed 1'aşanm
elçilerin bir defa dinlendikten sonra ona göre hareket olunmasını istediği, fa
kat Feyzullah Eiendi’nin bu şeklin kafiyven aleyhinde bulunarak bostancıları
yollattığı yazılıdır. Yiııe mezkûr müellifler yakılan kâğıdın esas mahzar olmadı
ğını da rivayet halinde kaydederler.
Feyzullah Efendi ve oğullarının
azil ve sürgün edilmesi
,
(
Sultan Mustafa kısa bir zaman sonra
elçilere tatbik edilen muameleyi duydu
ğundan sadnâzamı çağırıp böyle davrar.ılmasınm sebebini sordu. Tam fırsatı
yakaladığım kestiren Rami Mehmed Paşa :
«— Şevketiû Efendim, bana mührü
tesiitn ettiğiniz zaman, zinhar şeyhülis
lâm efendinin
reyinden hariç hareket
eylemeyiniz diye tenbilı etmiştiniz. Oııun için bu işte de çaresiz ferman-ı hümâyûnunuz üzere muvafakat eyledim*dedi.
Bir rivayete göre, bu sırada mevzuubahs mahzarı da padişaha göstermiş
tir. Sultan Mustafa mes’elenin hakikî
veçhesini öğrenince, Feyzullah Efendi ile
dört oğlunu azil ve memleketleri olan
Erzurv.m’a sürgün edilmelerini emretti.
Hâmi Mehmed Paşa, buna dair hatt-ı h ü
mâyûnu da alınca yatsıya doğru Fevzullah Efendi'yi tevkif ettirip Edirne'ye
oir saat mesafedeki Sabuncu kuvüne
gönderdi (30 temmuz 1703). Oradan da
Varna'ya sevkediimek üzere yola çıka
rıldı. Tarih-i Ragid’de (C: 3, S: 44) be
lirtildiğine göre:
Feyzullah Efendinin
azline dair hatt-ı hümâyûn çıkınca Râmi
Mehmed Paşa, âsilerin İstanbul'da şayhüiislâm yaptığı Paşmakcı-zâda’ye gizli
den bir tezkere yazarak, matlûbun hasıl
olduğu müjdesini vermiştir.
Fezvuliah Eiendi’nin Edirne’den uzaklastınİmalarını takip eden
gecenin
sabahında sadı-iâzam elçilik he;; etini Eğridere'den getirterek gönüllerini aldı. Ve
şeyhülislâm ile oğullarının azil ve sür
gün edilmiş olduklarını, padişahın da ya
kında İstanbul'a avdet edeceğini, bu va
ziyet karşısında artık cemiyetin dağıl
masının icap -ittiğini kendilerine anlattı.
İzahatının arkasından da, İstanbul'daki
topluluğa hitaben yazılmış bir hatt-ı h ü
mâyûn verdi. Bu hatt-ı hümâyûnda :
sMuradlarımza müsaade edip müftü eÎendivi dört oğluyle birlikte sürgün, ve
m akûl gördüğünüz üzere Esseyid
A li
Efendiyi şeyhülislâm nasp ve ipka eyle
dim. Ol tarafta ulemâ efendilerden iki
nefer kimesneyi Rumeli ve Anadolu ka
zaskeri edüp aceleten rikâb-ı hümâyu
numa göndoresiz. İnşallah-u tealâ acilen
iin e m li ve k a n lı hâdiselere sahne o lan E d im e şe h rin in y ü z y ıl ö n c e k i g ö rü n ü şü
2289
şevket ve iclâl ile tahtgâh-ı îstanbui'a
gelmek kararımdır. Fakat daha önce ce
miyetinizi dağıtmız*. Bu hatt-ı hümâyû
nu heyetle beraber yola yıkan m İra hur
Selim Ağa İstanbul’a götürdü.
Asilerin durum u
Edirne’ye giden elçilere ait İstan
bul’a akseden, ilk haber bunların Eğridere palankasına sürgün edilişleri oldu.
Bu haber İstanbul'daki topluluk üzerin
de infiale sevkedici bir tesir yaptığın
dan, Edime üzerine yürünmesi lüzum u
na kani olmaya başladılar. Elçilere ait
ilk haberden sonra, Râmi Mehmed Paşa
nın Faşmakcı-zâde’ye yazdığı tezkereyi
götüren adam vasıtasivle ikinci haber
ulaştıysa da, sen bizi iğfal ediyorsun d i
ye üzerine hücum ettiler. Böylece Râmi
Mehmed Paşa hakkında da aleyhte bir
hava esmeye başlamış demekti. Bunun
arkasından da elçilik heyetiyle birlikte
mirahur Selim Ağa geldi. Lâkin, bir de
fa içlerine şüphe girmiş olduğundan, ya
pılan şeylerin ve hatt-ı hümâyûnda be
lirtilen hususların, cemiyetlerini damıta
bilmek için bir gösterişten ibaret bulun
duğunu ifade ettik’r.
3u arada Paşmakcı-zâde Ali Efendi’ye şeyhülislâmlık hil’atı giydirilmek
üzere gönderilen büyük tezkereci Mus
tafa Efendi tebdili kıyafetle Edirne-kap ı’dan şehre dahil olurken yakalanınca,
İstanbul’daki topluluk İmam Mehmed Efendiyi şeyhülislâm seçmiştir, sadrıâzam
kendi işine gelen adamlara mevki temi
nine bakmasın diyerek Râmi Mehmed
Paşa’nın da aleyhine döndüler. Ve Ka
vanoz (Sührablı) Ahmed Paşayı sadrıâzam yapmayı uygun buldular.
Velhasıl Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin tahakkümü ve gerek onun ge
rekse yakınlarının
imtiyazlı ve etrafa
hükmedici halleriyle ilgili haksızlıkların
yarattığı teessür ve infialden kuvvet alan, Feyzullah
Efendi ile yakınlarının
bulundukları mevkilerden uzaklaştırıl
malarını hedef tutar görünen bu ayaklan
ma, günler geçtikçe mahiyetini değişti
riyordu. Hakiki hedeften inhiraf edilme
sinde; yanlış haber almanın, menfaatpe
rest ve fesatçıların tahriklerinin, toplu
luk psikolojisinin yarattığı ani tehevvür
ve heyecanların da rolü vardı.
Padişahın kuvvet toplaması
Âslcrin elçilik heyetiyle birlikte İs
tanbul’a giden ikinci mirahur Selim Ağa, bir yolunu bularak âsilerin elinden
kurtulup Edirne’ye döndükten sonra Ikiııci Mustafa kuvvet toplanmasını em
retti. Padişah tarafından kabul olunan
Selim Ağa, Sultan Mustafa
o i/rY
ve sadrıâzam Râmi Paga’ya
İstanbul’un vaziyetini anlattı.
Mahzarlarında kayıtlı istekle
rinin hepsinin kabulüne rağ
men Edirne’ye yürüme n i
yetlerinin kafiliğine dikkati
çekince, Sultan Mustafa kuv
vete müsteniden saltanatını
korumak istedi.
Asilere üstün gelinebil
mesi için, hem Edirne’ye
kuvvet toplanması, hem de
İstanbul yollarının
kontrol
altına alınması lâzımdı. Tabi’i her ikisinin de temini için derhal faaliyete geçildi.
İstanbul’a Anadolu tarafın
dan asker sokulmasının ön
S u lta n ik in c i M u stafa s a lta n a tın d a son ih tiş a m lı
lenmesi
hususunda
İzmit,
d e v rin i yaşıyaıı E d irn e s a ra y ın ın Bâb-üs-saadesi
Mudanya, ve Mihaliç tarafı
(D r. R ifa t O sm a n Beyden)
na (Tarih-i Raşid C: 3, S:
22 9 0
52 ve İ. H, Uzuııçarşılı,
OsmanLı Ta
tün gayretini fazla kuvvet temini nok
rihi C: 4, S: 32) fermanlar gönderildi.
tasına tevcih etmiş bulunuyordu. Padi
Bursa ve Eskişehir sancakları mutasarrıfı
şahın bu gayreti Rumeli tarafında gere
Hasa» Paşa’ya
gönderilen
fermanda,
ken neticeyi verip Rumeli’den istenen
sancaklarının askeriyle Mudanya iskele
bütüıı kuvvetler geldi ama, Anadolu tasine inmesi ve buradan gerek Humeli
ıait böyle olamadı.
gerekse
İstanbul'a asker geçirttirilmeŞüphesi/; iş sadece kuvvet toplamak
mesi emredildi. Trakya tarafında ise Ça
la da bitmiyordu. Ayrıca en mühim me
talca. Haramideresi. Yapağıcı ve Karıştısele. ayni milletin fertleri olan bu top
ran'da bulunan bostancı ustalarına da
luluğun birbirlerine kılıç çekip çekmıyeellerinden müsaade kâğıdı bulunmıyan
cekleri, daha açıkçası
padişah uğruna
hiç kimsenin İstanbul’a gitmesine müsa
bunların ciddi şekilde harp edip etmiyeade etmemesi emredildi. Sultan Mustafa
cekleri idi. Bu nokta üzerinde ehemmi
bu fermanları gönderir ve kuvvet topyetle durduğu anlaşılan Sadrıâzam Rami
lamıya çalışırken
İstanbul’dakiler
de
Mehmed Paşa evvelâ
Edirne’ye gelen
mukabil tedbire tevessül etmiş bulunu
kuvvetlerin büyük küçük bütün kum an
yorlardı. Nitekim
âsilerin İzmit’e sevdanlarını topladı. Selis ve ihatalı konuşkettikieri şahıs buradaki paşayı yakala
:n asiyle isyanın mahiyetini izah etti.
yıp İstanbul’a gönderdi.
Mudanya’ya
Feyzullah Efendi ve oğullarının işlerin
memur edilen adam da buraya gelince
den uzaklaştırılarak sürgüne gönderilme
padişaha bağlı kalan paşa kaçtığından
lerinden sonra İstanbul’daki topluluğun
âsiler Bursa mıntıkasından iki bin kişi
Edirne’ye yürümelerinin tam bir isyan
lik kuvvet topladılar. Sultan Mustafa,
olduğunu, binaenaleyh bunlara kılıç çek
Aydın muhassılı Osman-oğlu Nasuh Pamenin meşru bir vazife
bulunduğunu
şa’nın onbin tüfenkendaz ile, Anadolu
anlattı. Toplantıda bulunanlardan söz
Valisi Vezir Numan Paşanın da Anado
lu askeri ile Gelibolu üzerinden geçip
lerinin
tasvibine dair cevap aldıktan
acele Edirne’ye gelmesi (Tarih-i Raşid
sonra, padişahın askerlere hitaben yazıl
C: 3, S: 50) için fermanlar göndermişti.
mış hatt-ı hümâyûnunu okudu. Padişa
hın Iıattı da tasviple karşılanınca (Ta
Baba-dağı muhafazasında bulunan R u
rih-i Raşid C: 3, S: 54-55), bir tepsi üze
meli valisi Hazinedar İbrahim Paşa’mn
rine K u ra nı Kerim, ekmek, tuz ve kılıç
Rumeli askeri ile. Mahmudbey-oğlu Hükonarak padişaha sadık kalarak âsilerle
daverdi Paşa’nın onbin Arnavut askeri
harp yapacaklarına dair yemin ettiler.
ile Edirne’ye gelmeleri isteniyor, R u
meli’deki bazı sancak beyle
rine de ayni tarzda emirler
gönderilmiş
bulunuyordu.
Rumeli'de mevcut Evlâd-ı
fatihan, Edime civarında pi
yade sekban ne varsa hepsi
nin
derlenip
toparlanması
bildiriliyordu. Defterdar Sarı
Mehmed Faşa’nın
ül-vekayi, Hamidiye
hanesi nüshası S:
kaydına göre, Sultan Musta
fa bayraklar açtırarak yeni
sipahi, silâhdar ve serdengeçti kuvvetleri topluyor ve
bu hususta gayet acele dav
ran) İmasını istiyordu. Netice
itibariyle,
tahtını
koruma E d irn e sarayı h a re m dairesinde havuz, M u s ik i kasrı.
P ad işa h dairesi ile V alde S u lta n hâzin e s i
mevkiinde kalmış olan ikinci
Mustafa, bu günlerde bü
(D r. R ifa t O sm an B ey’den)
M eza morto Hüseyin Paşa ve Donanma kanunnamesi
(İlâve : 138
★
i
|
Q :iyedinci asır O s m an lı K a p t a n ı der
y a la rın ın en değerli v»0 m e şh u ru du r. Bu
kıym eU i T ü r k denizcisinin aslı h a k k ın
da m aalesef kesin b ir bilgiye sahip de
ğiliz. D. C antem ir, onun MagripLi oldu
ğ u n u söyler, b u n u n için bazı tarihçiler
k endisini Cezayirli
M ezom orto H üseyin
Pasa şeklinde zikrederler.
G ençliğinde
k a tılm ış
o lduğu îsp an y o llarla cereyan
eden b ir m uharebede sekiz on yerinden
y a ralan m ış ve ö ld ü ğ ü san ılarak terkedil
mişse de b ilâlıara y asadığı anlaşılm ıştır,
M ezom orto lak abı b u n dan m üteve llittir.
Yarı Blü m ân asın a İtaly anca «Mezza m orto» kelimesi ona lu k ab ola ak k alm ış
ve bu kelime O s ^ıan lı ta rihlerin de «Mezem orta» şeklinde k ayde dilm iştir.
B eylerbeyliğine İsm ail Paşa tâ y in edilmir\ se de halk bundan m e m n u n k a lm a d ığ ın
dan H üsey in Paşa m evkiine iade o lu nm u ş
tur. 1688 de F ransız m a “eşall d'Estrees
em rindeki filo ile C eza y ir'i onbeş g ü n
m üddetle to p a tutm uşsa
Mezomortoııun sarsılmaz m ü dafaası sayesinde
çe
kilm eye m ecbur
k a lm ış tır. Mezomorto,
ayrıca bu tecavüze
cevaben
em rindeki
korsanlara F ra n sız sa h ille rini ve ticaret
ge m ile rin i vur d u rm u ş tu .
M ezom orto H üse y in Pas^ı 1689
y ı
lın da Cezayir
beylerbeyliğine
i'Evelen
Kaptan-ı derya y a p ılm a k istenm işse de,
böyle b ir tây in d e n Cezayir d a y ıla rın ın
n ü fu z la rın ın
k ırıla c a ğ ın ı
hesaplıy anlar
bu tâyine itira z etm işle rdir. Bu yüzden
C ezayir'de bazı k a rış ık lık la r çık m ış ne
ticede İs ta n b u l’a
gelen
H üseyin P aşa
1690 da T u na
k a p ta n lığ ın a tâ y in edil
m iş, ay ni sene içinde ünv a m na K arade
niz k a p ta n lığ ı da e k lenm iştir. 1691
de
m ir î kalyonla - k a p ta n lığ ı ile Rodos san
cağı tcvoih edilm iş, Amea-zâde H üsey in
Paşa nın K apta^-ı
dery alığı
sırasında
1695 y ılın d a k i K o y u n
ada ları (Spalmadores) deniz harbinde zaferin kazamlmaL\nda â m il olm uştur.
1 m ayıs 1695 te vezirlikle Kaptan-ı
derya olan H üseyin Pi.şa, m e tin k ısm ın
da zik re ttiğim iz veçhile, 1695 ey lü lünde
M id illi adasınıv Z e y tin b ıırn u önünde 96
s e m ilk
V enedik
d o n a nm asını m a ğ lû p
etm iştir. E rtesi sene V enedik d o n a n m a
sını Andros ve Jura. adaları ile A ğ ıib c z
adası arasın daki sahada bi.- da h a
yenen
H üsey in
Paşa, buna 5 tem m u z 1697 de
Bozcaada civ arın dak i z a ie 'in i eklem iştir.
B u n d an üç ay sonra yani 3 ey lül 1697
de A grlbo z c iv arın d ak i Andros adası önün d e Venediklile i b ir daha yenen Hü*
şeyin Paşa, 21 eylül 169S de M id illi su
la* m da h asm :na bir daha h ü cu m etm iş
t i .. B izim k a y n a k la rım ız a göre b u m u h a
rebeyi de H üseyin P a ra kazanm ıştır.
Mezomorto (M ezem orta) H üseyin P a
şa sadece bu m u v afak ıyet ve hizm etle
riy le kalm am ış,
K arlofça m uahe desinin
im zalan m asında n sonra, ıslah ve düzen
lem e hareketlerine
gi İşen
sadrıâzam
Amca-zâde H üsey in Paşa n ın en
büyük
destek ve y ardım cısı olm u ştu r. M ezom or
to, O sm an lı d o ııa n m asnm onyedinci asır
F azla bilgiye
sahip
o lm a d ığ ım «
gençlik y ılla r ın ı levend ve korsan ola
ra k geçiren H üsey in Ağa, b ir kaç defa
esir düşm üş ve fidye
verilerek k u rtu l
m uştur. B u tan ın m ış k : rsan 1674 sene
sinden sent a C ezayir'in en n ü fu z lu s im a
sı haline gelmeye başlam ıştır,
Ö nyedinel asr ın o rtaların d a Cezayirde beylerbeyinin n ü fu z u sarsılm ıştı. 1659
dan itib a re n bey lerbey inin y anın da bir
de h a lk ın seçtiği «Ağa» b u lu n m ak tay d ı.
1671 y ılın d a n itibare n ise ağa la rın y eri
ne «Dayımlar k aim olm uştu* D a y ıla r h a l
ka istin at edişlerini
göztfnünde bulund ır s r a k beylerbeyüerin
n ü fu z u n u
kır
m a ya
çalışırlard ı. O n u n için Cezayir ve
T u nu s 'ta dah il! mücadele eksik olm azdı.
Sahillerine s a p ıla n kodsan a k ın la :ın ı ö n
lem ek isteyen F ransızlar, C ezayir'deki da
h ilî m ücadeleden de
üm ide
kapıla cak
1683 y ılında A m iral D uquesne‘nin em rine
v erdikleri do n anm aların ı C ezay ir’e
hü
cum ettirm işlerdi. B u sı:ad a M ezom orto
H üseyin A ğayı
kendisine rakip gören
D a y ı B aba Haşan, başka reislerle bi.<
ilk le onu F r a n s iila r a rehin verm işli. F a
kat Fran sızları
k a n d ır a a k k a ıa y a çı
kan H üsey in Ağa hem d ay ıy ı ö ld ü erek
idareyi ele alm ış ve dayı seçile -.k h â
kim vaziyete geçmiş, hem de üç buçuk
a y lık M r m ücadele sonunda F ra n s ız la ıı
Cezayir önünden çekilm eye mecbur bı
rakm ıştı.
B und an sonra. ijohretL d a h a d a a n a r.
M ezom orto 1686 y ılın d a Cezayir beyler
beyi tây in edilm iştir. B ir a ra lık Cezayir
22 92
içindeki b aşarısızlığının sebeplerinin ne
lerden ibaret b u lu n d u ğ u n u
anlam ış ve
z am an ın ih tiy a çla rın a cevap verecek bir
k an u n n âm e n in esaslarını h a zırlam ak su
retiyle bahrîye nin ıslah ın ı hedef tKîmustur. 1701 y ılın d a ç ık a rıla n «D on anm a kanunnâmesis. onun eseridir. Y aln ız,
k a
n u n n âm e y i M ezom orto h azırla tm a k la be
raber, bu arada öld ü ğ ü n d e n , neşri ken
disinden sonraki Kaptan-ı derya Abdii-lfettah P aşa nın zam anınd a vuku b u lm u ş
tur.
j
i
i
d) K a p ta n paşa deryabeylerJnin herb irin in faaliyetle rini tetk ik ve teftiş ede
cek, k anu n a
riayetsizlikte bu lu n a n la rı
önce uyaracak, riay etsizliğe yine de de
vam edenler olarsa
g em ilerini ellerin
den alıp ehline verecek. K u su r işliyenleri cezalan dırdığı g ibi iy i hizm ette b u lu
na n la rı da yerine göre m ü k â fa tla n d ıra
cak.
e) K a p u d ân e (b irin c i fe n k a m i^ a l o r a m ira l), p a tro n a (fe rik am iral - tüm*
a m ir a l), riy ale (liva a m ira l ■ tu ğ a m ira l)
deni2cilikte sadakatle h iz rm t edecek, ge
rek b u n la r gerekse
kaptan-ı derya ve
sair reisler ö lü m , azli gerektiren cinayet
ve hıyanet gibi haller dışın d a vazifele
rin den uzak la ştırılm ıy a c ak .
Avrupa devletleri onaltm cı asır sonlarm dan beri do n an m aların d a kalyon yani
y elkenli gem ile i esas tu ttu k la r ı, ihtisasa
d ik k a t ettik leri, gerek silâh gerekse ge
m i personelini zam an ın şartlarına
göre
geliştirip
y etiştirdik leri h alde; O sm anlI
la r hâ!& k üre kli gem ileri esas tu tm a k
tan vazgeçm em işler, denizcilikle ilgisi olm ıy an kim selerden Kaptan-ı derya tây in
ederek d s n a n m a n m başına
geçirm işler,
ih m al ve bazı sakat usuller y üzünd e n do
nan m an ın
b aşarısızlığına sebep olm uş
lard ı. Gerçi b ir kae defa don anm ada k a l
yonun esas k ılın m a s ı y o lu n d a harekette
bı-unulmuş&a da sonra y in e geriye dö
n ü lm ü ştü . N ih ay et 1682 de k alyo n esası
kabul ediluniş, M ezom orto’n u n k azan d ığı
m uharebelerde don anm adaki k a ly o n m ik
tarı eh em m iye tli dereceyi bulm u ştu.
f) K a p ta n P aşaHm n
değişmesi icap
ederse, k a p ta n p aşa lık denizcilikten .anlam ıya n kara paşalarına k at'iy y e n verilmiyecek, o sırada kapudâne-i
hüm âyun
k a p ta n ı k im ise k a p ta n paş?.Iık cna ve
rilecek, O n dan açılan k a p u d ân e lig e pat
rona, onun yerine riy ale k ap tanı gele
cek ve böylece si"ay a riay et edilecektir*
Her nasılsa ehliyeti o lm ıy a n b ir kimse
kapudâne b u lu n m a k ta ise k ap tan paşalık
p a tro n a ve riyaleden hangisi eh liy e tli ise ona verilm ek üzere cüm lenin ittifa k ı
ile sa d rıâzam ın rey ve tedbirine arzediîecek.
işte M ezom orto H üsey in P a ç a n ın olü m ün den bir ik i ay kadar sonra neşre
dilen d o n anm a k anu n n âm e sin d e hem ge
m i nevilerine temas olunuy o r, hem
dsnan m ay a
denizcilikten
a n lam ıy an ların
Kaptan-ı
derya
y a p ılm a la rı önleniyor,
hem de k u m an d and an personelin vazife
ve d u r u m la r ın a kadar b ir ta k ım esaslar
vazediliyordu.
P adişah İk in ci Mustafanın bir hatt-ı h ü m â y û n u ile ta k d im olanan ve bas ta ra fın d a
do n an m an ın eiıem m iy etine işaret o lunan bu k a n u n n â
mede m evcut esaslar şöyle hülâsa edile
b ilir ;
g) R iy ale k a p ta n lığ ı açılınca b ü tü n
reis ve k a p ta n lar k ap tan paşanın huzu
r u n d a to p lan arak bu vazifeye getirilecek
şat%u tavsiye edecek. Bu seçmede kıdem
ve ehliyet esas alm acak, şayet k ıdem i ilerde olanın ehliyeti m evcut değilse m ü
cerret kıdem e itib a r o lu n m ay ıp en e *il
kimse seçilerek b u n u n riy ale y apılm ası
hususu k a p ta n paşa ta ra fın d a n sadnâzam a arz olunacak.
b) K ay tan P aşa
(kaptan-ı derya)
tek m il dery a beylerinin, k a p ta n la rın ve
sair reislerin başıdır.
h) H arp sırasında
k ap ta n paşalar
baştardeye binm eyip b ü y ü k kalyona b i
necek ve bu n a üç fener ve üç bayrak
takacak. K a p ta n p aşanın b in d iğ i kalyon
«Bag kapudâne» ism i ile anılacak, asıl
kapudâne k a ly o n u n a da «İkinci kapudânes> denecek. K ap tan P aşa sulh zam a
nında baştardeye binecek.
i) M uharebede
y a ra la n a n la ra iste
dik leri yerden vazifeler ile te k a ü tlü k ve
rilecek.
c) D eryabeyleri
d o n an m an ın
eski
em ektarların dan olup salyanelerine göre
beşer a ltışar Kat forsa, y ü za llm ışa r ne
fer cenkçi ve genç levendi b u lu n acak ve
m aiyetlerinde deniz ahvaline v âk ıf kap
tan ve reisler bulunacak.
j) A m ira l k ap ta n lard an
başka sair
k aly o n la rd a n b irin in k a p ta n lığ ı h e r h an
gi b ir şekilde açılacak olursa, kapudâne-i h ü m â y u n
k aly o n u n u n «bas reisi»
b u lu n a n kimse açık k alyo n k a p ta n lığ ın a
tây in edilecek ve diğer k a ly o n la rın i-e-
a) Tersanede m evcut 27 adet kalyon
k ırk a çık arılacak ve h e rbirinfn neferleri
ve m ü h im m a tı defterde g ö s te rild i# üze
re tanzim edilecek.
22 93
i
j
j
j
İstanbul’daki kuvvetlerin
Edirne'ye hareketi
lanmıştı, İstanbul'da bir topluluk mey
dana gelip sonra bunlar Edirne’ye y ü
rümeye karar verince meydana çıkmıştı.
Kendisi hiiekâr (Tarih-i Raşid C:3. S:
43, 51) ve kurnaz bir adam olduğundan
Edirne'ye yürüyen kuvvetlerin işine yarıyacak bir hüviyete sahip demekti.
Müverrih Kagid’e göre Edirne’ye y ü
rüyen İstanbul kuvvetleri: yeniden yazı
lanlarla birlikte 10 bin yeniçeri, 4400 terakkili (yani evvelce ocağa kayıtlı İken
tard edilip tekrar kayıtları yapılan) sipah ve silahdar, 1100 kişi aşağı bölük
halkı, 4 binden fazla cebeci, 900 topçu,
300 top arabacısı, 900 kişi İstanbul güm
rüğünden onar akçe yevmiye ile yazılan
asker, bunlardan başka bir kaç bin kişi
lik esnaf, ulema, suhte yani medrese ta
lebesi ile birlikte hepsinin toplamı otuz
biııe yakındı.
İstanbul kuvvetleri 13 ağustos 1703
te Davudpaşa’dan hareket ettiler. Geç
tikleri yerlerde halkı kendilerine celbedebilmek için, önlerinde yüksek sesle
kur’an okuyan çocuklar yürütülüyordu.
Küçükçekmece ve Büyükçekmece üze
rinden ilerliyerek üç gön sonra Silivri'
ye vardılar.
İstanbul’da toplanan kimseler padi
şahın arzusu hilâfına Edirne’ye yürüme
ye, neticede de onu devirmeye karar vermiş olmaları, Edirne’de verilen fetvada
ise isilikleri kabul ve ilân edilmiş bu
lunması bakımından kendilerini «âsî* ke
limesi île tavsif gerekirse de, İstanbul’
dan hareketten sonra ilk hedefe nisbetle gayede fazlaca değişiklik meydana
geldiği, ayni zamanda sonunda galibiyet
de bunlarda kaldığı cihetle, bundan son
raki durumlarını anlatırken «İstanbul
kuvvetleri* tabirini kullanmak daha ye
rinde olacaktır.
Edirne'de hazırlıklar yapıldığı sıra
da İstanbul'dakiler de 10 ağustos (27 rebiülevvel) ta Davutpaşa’da toplanmış bu
lunuyorlardı. Burada iiç günlük ikamet
ler: sırasında Edirne’ye giderken erzak
sıkıntısı çekmemek için mavnalar
ile
Silivri’ye oradan da arabalarla diğer
menzillere zahire naklettikleri görülmek
tedir. Bu arada Nalband-oğlu vezir Ha
şan Paşayı İstanbul kaymakamı yaptı
lar. Amca-zâde Hüseyin Paşanın kethü
dası iken vezaretle Şehrizor valiliğine
tayin edilmiş olan Haşan Paşa, Feyzullah Efendinin tesiriyle hakkında idam
fermanı çıkmış bir kimse îdi. Kendisini
katletmek üzere gelen adamı öldüren
Haşan Paşa, bu işi yaptıktan sonra sak-
Asi İstanbul kuvvetlerinin Davudpaşa'da topiandıkları günden beri Sul-
¡.eleri de sırasına göre terfi ettirilecek.
Reis gediklilerinden sgalma olursa kapud û n e i h ü m â y u n ve sair kalyonlarda olan aylakçılardan (kaly onlarda istiîıdam
edilm ek ve m uayyen m ü d d e t hizm et et
tirilm e k üzere toplanan
ücretîl
asker)
b ilg ili ve reisliğe liy a k a ti olan kim se o
mevkie getirilecek.
k) Topçu basilik
açılır& ı topçular
kethüdası topçu bası olacak ve topçu ne
ferlerinden bir ehliyetlisi de topçu ket
hüdası yapılacak.
1) D on anm a gedikli
sub ay lığın d an
birisi açılırsa o gediğe istidat ve liy ak a
ti olan tây in edilecek ve k aly o n lardaki
m uayyen nefer m ik ta r ı
azaltılm ayacak;
levendlerSn subayı olan
kalyon a ğ a la n
ve bilhassa başağa olan kimse zaptu rap
ta m u k te d ir olacak.
Bibliyografya : Raşld: tarfh-i Rasid
C: I I ve III. Defterdar Mehmed Paşa:
Zübdet-ül-vekayi iHamidiye kütüphanesi
ııo : 949). Silâhdar Mehmed Ağa: Nusretnâme (Veliyüddîn
E fe ndi
kütüphanesi
no: 2339). Saiiet; Koyun adalar» Önün
deki deniz harbi ve Sakız'ın kurtarılışı
i Talihi Osmani Encümeni mecmuası se
ne 1326 cüz 3). Silahdar Mehmed Ag.a;
Tarih C: II. Aziz Sam İh İlıer: Şimalî Af
rika'da TÜrkler C: IÏ. Fevzi Kurdoâlu;
Türklerin deniz muharebeleri. D. Cante*
mir; Histoire de VEmpire
Othomam
Gram m ont ; Relations entre la France et
la régence d'Alger au XVII.. siècle. İs
mail Hakkı U3unça*rsılı : Osmanlı de\letSnin merkez ve bahriye teşkilâtı.
I
Üçüncü A hm ed’in tahta geçirilmesine
karar verilmesi
tan Mustafa’yı tahtta bırakmak isteme
dikleri kat’i denecek şekilde belli olmuş
gibiydi. Fakat. Silivri’ye gelinceye ka
dar onun yerine kimin geçirileceği ka
rara bağlanmamış olmakla beraber, top
luluğu meydana getirenlerin büyük ço
ğunluğu İkinci Ahmed'in oğlu Şehzade
İbrahim’i istemekteydi. Şehzade İbrahim
bu sırada 11 yaşındaydı. Anlaşıldığına
göre; bu işe girişmiş bulunanlar teşeb
büs ettikleri hareketin mahiyeti bakı
mından bir taraftan gelecekteki günleri
için korku duyuyor, bir yandan da k ü
çük bir kimsenin hükümdarlığını mühim
mevki koparabilmeleri için daha müsa
it görüyorlardı. Silivri’ye geldikleri zarran yeniçeri ağası Çalık Ahmed Ağa
nın çadırında yaptıkları toplantıda, Şey
hülislâm İmam Mehmed Efendi «rahmet
li efendimin âkil, reşıd, yiğit evlâdı du
rurken sabinin hilâfeti câiz değildir* d i
yerek, Şehzade Ahmed’in iclâsmda ayak
diredi. Zaten bu hususta ulema ile de
gizliden anlaşmıştı. Ayrıca Baltacı Meh
med Ağa (sonra sadrıâzam) Ahmed le
hinde bir hayli gayret sarfetti. Neticede
Sultan Mustafa'nın kardeşi olan Şehza
de Ahmed’in hükümdarlığına tarar ve
rildi.
Edirne kuvvetlerinin
durum u
Sultan İkinci Mustafa topladığı kuv
vetleri veziriazam Râmi Mehmed Paşa
nın emrine vermişti. Râmi Mehmed Pa
şa, İstanbul kuvvetlerinin Davudpaşa’dan hareketinden bir gün önce, maiyeti
erkânı ile birlikte, Edirne’de Sulak Çeş
mesi yanındaki Hacılar mezarlığı civa
rında verilen ziyafette hazır bulundu.
Sonra alay göstererek Buçuk-Tepe’de
bulunan padişahın önünden geçti ve yi
ne ayni gün. İskender-köyü deresine git
ti. Daha sonra saneağ-ı şerifi de alarak
Edirne dışında Kara-bayırlar mevkiinde
karargâh kurdu. Edirne müderrisleri, Edirne kadısı Şaban Efendi, Kavukcu-zâde Efendi, Anadolu kazaskeri Yekçeşm
Hüseyin Efendi, Rumeli kazaskeri Mahmud Efendi, vezir İbrahim Paşa, Kara
yılan-oğlu Ali Paşa, Dam ad Haşan Pa
şa gibi şahsiyetler de beraberindeydı.
Karargâhta, İstanbul’dan gelen kuvvet
lerle çarpışılacağım
askere açıklayıp
kendilerine teşçi edici sözler söyledi. B u
rada bir kaç gün kaldıktan sonra m ai
yetinde bulunanlarla birlikte Hafsa’ya
geldi.
İstanbul kuvvetleriyle
karşılaşma
Edime kuvvetlerinin kumandanlığı
na tayin edilmiş ıslan Veziriazam Râmi
Mehmed Paşa karargâha çıktığı günler
de, evlâd-ı fatihan denilen yürüklerin
kumandanı Haşan Paşayı serasker yapa
rak ileriye göndermişti. Rumeli valisi
İbrahim, Arnavut kuvvetleri kumanda
nı Hüdaverdi Paşa, Süleyman Paşa ve
Edirne Eski cami vaizi Genç Ali Efen
di ’n in reisliğinde bir grup ulema da ya
nında olduğu halde 8 bin süvari ile yo
la çıkan Y ürük Haşan Paşa 17 ağustos
(4 rebiülahır) cuma günü Çorlu’ya va
sıl oldu. Ayni gün Haşan Paşadan bir
kaç saat sonra İstanbul kuvvetleri de
buraya ulaştılar.
Böyleee Edirne ve İstanbul kuvvet
leri yekdiğeriyle karşılaşmış bulunuyor
du. Haşan Pa§a İstanbul’dan gelen kuv
vetlerin muntazam asker olduğunu ve
kendisininkinden çokluğunu görünce gö
zü korktu ve geriye haber yollıyarak
sadnâzamdan acele ilâve kuvvet istedi.
iki taraf karşı karşıya gelince H a
şan Paşa maiyetindekilerle kısa bir m ü
zakereyi müteakip İstanbul kuvvetleriy
le görüşmek için Süleyman Paşa ve Genç
Ali Efendinin idaresinde bir heyet gön
derdi. İstanbul’dan gelenlerin âsilikten
vazgeçmeleri için nasihatta bulunarak ara bulmak niyetiyle karşıya giden bu he
yetle, onların veziriâzamı Kavanoz A h
med Paşanın çadırında görüşüldü. Edir
ne kuvvetlerinin heyeti,
Şeyhülislâm
Feyzullah Efendi’ııin oğullarıyle birlik
te sürgün edilmiş olduğunu, onların is
tedikleri şahısların tayinlerinin yapılmış
bulunduğunu, cemiyetleri dağılır dağıl
maz padişahın da İstanbul'a döneceğini
(Tarih-i Râşid C: 3, S: 60) beyandan
sonra halk arasına girecek düşmanlık
duygusundan, böyle ikiye ayrılma hare
ketlerinden hıristiyan düşmanların fay
dalanacağını anlattılar. Buna mukabil
aldıkları cevap: «Bu kadar topluluğun
ittifakı ile Sultan Mustafa hal’ edilmiş
tir. Halen padişahımız Sultan Ahmed’dir.
Vaziyet böyleyken sizin Sultan Musta
fa’nın padişahlığını devam sevdasında
bulunmanız boşunadır» mealinde sözler
den ibaret oldu. Edirne heyetinin bütün
talakatlerini kullanmalarına rağmen karşılarındakiler kararlarından dönmedik
leri gibi bu hususa dair yedi adet fetva
çıkardılar.
Neticede Edirne kuvvetleri kuman
danı durumu n:aiyeti ile müzakereden
sonra İstanbul kuvvetlerinin ibraz etti
ği fetvaları Edirne'ye yollayıp cevap ge
linceye kadar burada beklemek istedi.
İstanbulluların veziri âzami Kavanoz A h
med Paga peşinen buna razı olduysa da,
bilhassa elebaşı durumumdaki şahsiyetler
bu vaziyeti Haşan Paşanın bir hilesine
atfederek :
«— Haşan Paşa, Edirne'den cevap
gelinceye kadar Dizlere karşı bir set va
zifesi görmek istiyor. Şayet konuşmak
irin geldiyse cevap verildi ve işi kalma
dı; yolumuzdan çekilsin».
dediler, kavanoz Ahmed Faşa bur.a
göre karşısındakilere haber yollayınca
Yürük Haşan Paşa çarpışmaya cesaret
edemeyip Karıştıran mevkiine doğru çe
kildi. Bu gün ilk defa olarak Çorlu’da
cuma namazında hutbe üçüncü Ahmed
adına okundu.
İstanbul kuvvetlerisin
Hafsa'ya gelmesi
Yörük Haşan Paşa İstanbul kuvveti
[erinin Önünden Karıştıran’a çekiline, j
onlar rahatça yollarına devam ettiler
Bu arada Karıştıran’da ordusundan giz
lice ayrılan Yürük Haşan Paşa süratle.
Hafsa’ya gelerek vaziyeti sadrıâzama an
lattı. Muharebe etmekten korkmuş olaıi
Haşan Paşa, veziriazama ;
*— İş bu derekeye vardıktan sonra
nasihat belki tesir eder diye beyhude
ümitlerle vakit geçirilmemesini bildir*
mek için süratle geldim* dedi. Veziria
zam, kıt’asından İzinsiz ayrılmış olan
Haşan Paşayı mes’ul tuttu. Lâkin veziri
azamın onu mes’ul tutması sözde kal
maktaydı. Esasen ipin tam manasiyle
koptuğunun görülebilmesi için pek az
zamanın geçmesi lâzımdı.
İkinci Mustafa’nın tahtını
kaybetmesi
Sadrıâzam Râmi Mehmed Paşa, Yörük
Hasaıı Paşa ile son görüşmeyi yapınca
vaziyetin vahamet kesbettiğini anlamış
tı. Bunun için
otağına ordu erkânını
toplıyarak durumu müzakere etti. Ordu
erkânının da sadrıâzam gibi düşündü
ğü meydana çıkınca, askerin maneviya
tının yükseltilebilmesi itin padişahın
ordu karargâhına getirilmesine karar ve
rilerek defterdar Mehmed Efendi Edir
ne’ye gönderildi. Böylece İkinci Must.-.fa 21 ağustosta (S rebiülahır salı) Hafsa’daki ordu karargâh-na gelmiş oldu.
Ayni gün İstanbul kuvvetleri de Baba
eski’ye gelmiş ve iki taraf arasında bir
merhalelik mesaie kalmış bulunuyordu.
Bugün ikinci Mustafa.
Râmi Mehmed
Paşa’nm da tensibi ile Yekçeşm Hüse
yin Efendi’yi şeyhülislâm tâyin etti.
Padişahın karargâha gelmesi üzeri
ne muharebe hazırlıklarına hız verile
rek siperler kazıidı. Sultan Mustafa as
kerin Edirne’de yapmış olduğu yemine
-adık kalacağını zannediyordu. Görünü
şe nazaran, bu kanaatta olduğu için Edirne’den kalkıp Hafsa’ya gelmiş bulu
nuyordu. Bu sırada
çuhadarı bulunan
müverrih Fmdıklılı Mehmed Ağa, İkin
ci Mustafa’nın Kaıfsa’ya geldiği zaman,
âsilerin, kardeşi Şehzade Ahmed'i h ü
kümdar ilân ettiklerini duymuş olduğu
nu kaydeder.
İstanbul kuvvetleri Babaeski’ye gel
dikleri sırada Edirne kuvvetlerini kan
dırıp kendi taraflarına çekmenin yolla
rını araştırmışlar ve bunda da muvaf
fak olmuşlardı. İki taraf askerlerinin
gizliden anlaşmış olmaları tahtı Sultan
Mustafa’ya kaybettirdi ama, iş de böy
lece halledilmiş oldu.
İstanbul kuvvetleri bir kişiyi tebdi
li kıyafetle Hafsa’ya göndermişler, beri
tarafın askerleri ise getirilen kâğıdı her
kesin gözü önünde okuyamıyacakları için güreş tutma bahanesiyle siperlerden
uzaklaşıp okuduktan sonra harekete ge
çiş şeklini de kararlaştırmışlardır. Böy
lece anlaşmanın hareket şekil ve saatına ait kısmı da aralarında halledilmiş
tir. Subaylara ve kumandanlara sezdir
meden durumdan birbirini gizlice haber
dar eden askerler üzerlerine şüpheyi
İkinci Süleyman, ik in c i Ahmed ve tkinci M ustafa zam anındaki
veziriazamlar
(İlâ v e : 139)
★
N tŞA lfC * İS M A İL TASA
TEKİRDAĞ LI BKKRİ MUSTAFA PA$A
İk in c i Süley m an zam anınd a tây in edilen sad rtâza^ıların ilk i olan İsm ail P a
sa aslen A y aş'lı ve irken T ü r k t ü r . Sa
rayda tahsil görüp
yetişm iştir. Hasoda
erkanı arasına dahil olduktan sonra Ç u
h adarlığa kadar yükseim ig, sonra oradan
R um eli beylerbeyliği
pâyesi ve ikiy üz
akçe yevm iye ile tekaüt e dilm iştir. 1678
senesinde A bdi Paşa İstanbul k aym akam
lığ ın a tây in edilince onu a yerine nişancı
olmuş» daha sonra da vezirliğe yükseim U ü J Siyavuş
P asa'n ın öldürülm esiyle
neticelenen ayaklanm a
sonunda s a d r a
zam lığa ge tirilm iştir (2 m art 16SS),
M üverrih SüH hdar'm da beyanı veç
hile İsm ail Paşa önce
y um uşak huylu
bir kimse iken
s-adrıâzamlıgı sırasında
âdeta h u y u değişti.
Asker to rb a la rın ın
tem izlenm esi onun b urnu n u kabartm ıştı.
İsm ail P aşa’n jn s a d n âza m lıg ı tam ik i ay
sürm üştür. K endisi sefere çık m ıy arak ye
ğen Osman Paşa gibi zorbalık tan yetişme bir şahsı serdar tây in etme h atasın
da bulunm uştur*
İsm ail Pasa, m uh aliflerinden şeyhül*
islâm Debbag-zâdc M ehm cd E fendi, pa
dişah hocası Arap-zâde
A bdülvahap Efendi ve darüssaade ağasının iş b irliğ i ederek, cenk ahvalinden habersizlik
ve
garazkârlıkla ith am
suretiyle p adişahın
gözünden düşürm eleri neticesinde sadrıâz a m iık ta n azledilm işti".
İsm ail
Paşa
sadaretten azlinden sonra K avala kalesi
ne hapsedilm iş, sonra da Rodos adasına
s ü rü lm ü ş tü n
Nişancı İsm ail Paşa sadaretten azlin
den bir m ü d d e t sonra 1690 nî&anın da
R odos'ta idam e d ilm iştir. M üverrih
Sİlâ h d a r 'ın an la ttığ ın a göre, K ö p r ü lü aile
si ile geçim sizliğinin k u rb anı o lm uştu 1'.
N işancılığın dan beri K ö p r ü lü ailesini sev
in iyen ve K öprülü-zâde
F azıl
M ustafa
Paşa’ya husum eti bulunan İsm ail Paşa
sadrıâzam olunca F azıl M ustafa P asa'yı
GûĞazhisar (Ç anakkale boğazı) muhafızlığ ın d a n H a n y a ’ya sürm üştü,
İsm ail P aşa'nın kesilen bası İstan
b u l'a getirilip vücudu R odos'ta defnedil
di.
Daha ziyade «Bekri» unvanı ile ta*
Ilın an M u stafa P aşa yeniçeri ocağından
yetişm iştir. D ördün cü M e h m e d in çocuk
luk devrinde ism i fa^la d uy ulan yeniçeri
ucagı ag a.arında n meşhur Eektaş Ağaya
hazinedarlık etm iş ûlan M ustafa A ğ a da
ha sonra çorbacı yaut bölük kum an danı
olmuş., zam anla yükselerek 1679 da yeniçe-i afi ası tây in edilm iş, 16S1 de de vezaret tevcih olunm uştur.
V iyan a bozgunundan sonra Merzifor1*: K a ra M u stafa Pasa B elg radHda idam
olununca, serdarlık yeniçeri ağası vezir
Bekri M ustafa P aşa'ya tevdE edilm iştir
(G cak 1684). B ekri M ustafa Paşa Avus
turya cephesi serdarlısını başaracak kı
ratta bir adam d e lild i. N itek im maâlü p olup düşm anın
önü nden
çekilmiş,
kışlam ak üzere B elgrad’a geldigi zam an
serdarlımı üzerinden a lın a rak bu vazife
Melek (Şeytan) İbrah im Paşa "ya veril
m iş kendisi de K a n ije v aliliğine gönde
rilm işti.
K a n ije v aliliğinden sonra 1687
de ik in c i defa yeniçeri a ğa lığ ın a getiril
m işti, Bu sene içersinde ordu cephede
Sarı S üleym an P a ş a y a karşı isyan et
tiğ i zam an B ekri M ustafa Paşa d a Belg ra d ’a k açm ıştı. İk in c i Süley m an p adi
şah olduktan sonra Çanakkale boğazında
m u h afızltk la vazifelendirilm iş, Nişancı İs
m ail P aşa n ın azlı üzenine de mühr-ü hü
m ây û n tevdi edilerek sadrıâzam y ap ıl
m ıştır.
Yeğen Osman P asa’yı serdar
tâ y in
etme hatasını I eleyen N işancı Israaiî Pa
şa sadaretten ay rılm a dan önce o nu serdarlık ta n azletmişse de, B ekri M ustafa
P a şa 'n ın sadareti sırasında yeğen Osman
Paşa zor k u lla n a ra k serdarlı ğı tek rar el
de etm iştir. B eîgrad ve N lş’in Avusturya
işgaline düşm esi B ek ri M ustafa P aşa ’nın
sa d n â z a m lıâ ı sırasında vuku bulm uştur.
A vusturya k uvvetlerinin b ü tü n h arp bo
yunca işgallerini en ileri g ö türm ü ş ol
d uk ları bu devrede, Bekri M ustafa sada
rette kaldık ça bozuk düzen giden işlerin
düzelemiyeceâl
k anaati
u m u m ile ştiğin
den sadaretten azledilerek mühr-ü hümâ-
2297
yun K öprülü m de Fazıl M ustafa P aşay a
verilmiştir.
Sadaretten akünden sonra lekaüdlükle Malkara'da oturması emrolunan Bek
ri M ustafa Ba$a azlinden ik i ay sonra
M alkara'da aniden vefat etm iştir (ocak
1690
gönlünü
alm ıya
çalışmıştır. Bu sırada
Dördüncü Mehmed'e karsı idareli davran
mış ve o dunun başında İstanbul'a iler
lemekte olan eniştesi Siy.avuŞ Paşa
ile
gizilden
mektuplaştığı gibi İstanbul'da
da bazt kimselerle
anlaşmak
suretiyle
Dördüncü Mehmed'in hal'i ile İkinci Sü
leym an’ın padişah
yapılmasında m ühim
rol oynamıştır. O^du İstanbul’a geldikten
pek kısa bir m üddet sonra zorba takım ı
edepsizliklere
girişmiş
olduğu.
Fazıl
Mustafa Paşa da bunun önlenmesini istedibi eiîıeüe. yeniçeri zorbalarının taz
yiki fie İstanbul'dan sürgün edilerek uzakLaçtırılmıştır.
Bekri Mustafa Paşa
Osmanlı tari
finde ilk defa «Resm-i dühân» denilen
iü ıü u vergisini ihdas etmiş, hazine dar
lığın a çâre olmak üzere evvelce kaldı
rılm ış olan «H am m r cmaneti»ni yeniden
ihdas suretiyle şarap üzerinden vergi ai*
dırmış, daha bazı vergilere ilâveler yap
tırdıktan başka bir de İstanbul'da darp
hanede bakır para
bastırm ıştır.
Eski
kaynakla"
kendisini içkiye düşkün, ka
lender
tabiatlı, cömert ve halim, sclun
kimse diye tanıtırlar*
KÖPHÜLt'-ZADE
F A Z IL
PAŞA
1688 m artında Hanya, haziranda Kandfye m uhafızı tâyin
edilmiş, yine ayni
senenin aralık ayı içinde de Sakız m u
hafızlığına tebdil olunmuştur.
Bekri Mustafa P aşa n ın sadareti sı
rasında R um eli'nin elden gitme tehlikesi
başsösterdîğl sırada, bozuk düzen giden
işleri ve cephe vaziyetini ancak
Fazıl
M ustafa P aşa’ntn düzeltebileceğine karar
verilerek Sakız'dan acele Edirne'ye ge
tirtilerek sadrıâzam yapılmıştır.
Faz.l Mustafa Paşa sadrıâzam olun
ca, metin kısmmda
zikrettiğim iz
hazı
düzeltme hareketlerinden sonra ordunun
başına geçerek 1690 yazında N iş ve Beltfrad'ı kurtarm ış ve düşmanı Sava neh
rinin öte tarafına atmıştır. 1691 ilk ba
harında Edirne'den tekrar cepheye h a
reket et Ligi sırada Ikincî Süleyman ağır
hasta bulunduğundan
Edirne'de
kalan
erkâna, padişahın Ölümü halinde yerine
İkinci Ahmed’in geçirilmesini sıkı sıkıya
tenblh etmişti. Onun E dirne'de^ a y rılı
şından sekiz gün sonra İkinci Süleyman
öimüş ve yerine geçen İkinci Ahmed sa
daret ve serdarlığım tasdik ettiği cihet
le Belg ad istikametinde yoluna devam
eylemiştir. Bu defaki seferinde 20 ağus
tos 1691 günü ce~eyan eden Slankamen
meydan muharebesinde alnına isabet fi
den bir kurşunla şehid düşmüş, serda
rın şeh adet inin orduda
çabucak duyul
ması bozguna sebebiyet vermişti-'. Fazıl
Mustafa Paşa nın cesedi aramalara rağ
men bulunamam ıştır.
Fazı] Mustafa Pasa'm n sadareti iki
seneden az sürmekle beraber esaslı şey
ler yapm ıştır.
AvusturyalIları Sava'nm
Ötesine atmış, m ali düzeltme hareketle
rinde (2225 inci sayfaya bakınız) bulun
muştur. Ayrıca,
devlet erkânının bay
ramlarda siydiye* adı ile padiraha he
diye verme usûlünün kalkmasına yol aç
mıştır. Kendisi bilgili,
mütaleayı sever
MI'8TAFA
K öp rülü Mehmed Paşa nın küçük oâlu olan Fazıl
Mustafa 1637 senesinde
V eîirkÖ pni kasabasında doğm uş ve a£abeys i ile birlikte medrese tahsili yapmış
tır. Babasının sadareti
zamanında zea
metle dergâh-ı 511 müteferrikaları arasın
da bulunan Fazıl M ustafa bu arada oku
yarak bilgisini
arttırmaya çalışmaktan
ge i kalmam ıştır.
Eniştesi Merzitonlu
K ara
Mustafa
Paşa'nm delâleti ile 29 haziran. 1680 de
divana yedin d vezir olarak g lnen Fazıl
Mustafa Pasa ertesi sene altıncı vezirli
ğe yükselmiştir. Osmanlı-Avusturya harbi
bağladı#] sırada
dördüncü vezir ola“ak
Edirne kaym akam lığına
bırakılan Fazıl
Mustafa Paşa daha sonra jVlğöoJu sanca
ğının da ilhakiyle Sîlistre (Özi) valili
ğe tâyin edilmiştij .
MerzJfonlu
Kara
Mustafa Paşa'nm idam ından son-a Özİ
m uhafızlığından
merkeze kubbe vezirli
ğine alınm ıştır (m art 2684). Bundan iki
üç ay sonra K ilis ve Ayaz
sancakları
arpalık verilerek tekaüt edilmişti”. 1685
son baharında Sakız m uhafızlığına gön
derildiği görülen Fazıl Mustafa Pa?a'nın
vazifesi 16S6 şubatında Bûgaz hisarı (Ça
nakkale boğazı) m uhafızlığına tahvil olunm uştur. 1687 yılında Avusturya cep
hesindeki ordu ayaklanarak İstanbul'a
ilerlemeye başladığı sırada Fazıl Musta
fa Pasa Boğaz m uhafızlığından İstanbul'a
getirilerek sadaret kaymakamı yapılmış
tır. T ahtı yüzünden telaşa kapılmış olan
Dördüncü Mehmed eskiden y aptığı ha
karetler sebebiyle Fazıl Mustafa Paşa'nm
2298
5
Sadareti sırasında azlettirip sürgüne
yolladığı kimseleri, buna ait fermanı alir almaz arabaya
koyarak
menfasına
yolladığı, ayni zamanda azlonunan kuzlar
ağasım saraydan aldırm ak üzere yolla
dığı arabaya kendisi bindirilerek sürgün
edildiği cihetle «Arabacı» Unvanı ile de
anılm aktadır.
bir kimseydi. Süîeymaniye ile Vefa ara
sımdaki konağının yanında bir kütüpha
ne yaptırm ıştı. Zam anın âlim leri bu k ü
tünhaneden istifade ederlerdi. Hadis ve
lûgal ilimlerinde
kuvvetli olduğu müverrihlerce söylenen Fa2il Mustafa Pa$a
babası gibi müstebit değildi. O ğulların
dan Num an, Esad ve Abdullah Paşalar
arassndı Num an Paça
üçün cü
Ahmed
zam anında
veziriazam
olmuştur. Kızı
Lübabe hanım Basra valist A îi Paşa ile
evlenmiştir,
Kadı Ali Paşa sürgünde iken, E d ir
ne'ye gelen bir adam padişaha bir k â ğ ıt
sunarak, bozuk giden işlerin ancak K a
dı Alı Paşa tarafından düzeltilebileceğini söylemesi, hilekâr tanınan sabık sad^
n âza m ın bir fitne hazırlaması İhtimalin
den çekinilerek idam ına fetva çıkarılm ış
ve 21 nisan 1693 te hüküm Rodos'ta ic"a
edilmiştir.
K A D I <Arabacı! ALİ PAŞA
,
Aslen O h rilid lr. Medrese tahsili yap
m ıştır.
Gençliğinde bir hayli yıllar im am lık etmiş, hu sebeple bir aralık Ali
Hoca diye tanınm ıştır. Daha sonra bazı
nahiyelerde kadı naipliği yapm ıştır. Ken
disinin sonradan «Kadı Ali Paça»
diye
anılması bundan ileri gelmektedir. Bir
aralık Koca H alil Pasa’ya, daha sonra
da B ibadag ı m uhafızı iken KoprÜJÜ-zflde Fazıl Mustafa Paşa'ya kethüda ol
muştur, Aslen bir İlmiye mensubu oldu
ğu halde 1689 kasımında yeniçeri ağası
tâyin edilmiş, bir y ıl sonra da vezaretle
rik â b ı hüm âyun kaym akam lığına getirilmiştir. Fazıl Mustafa Pasa'nm sehadeti
üzerine de sadrıâzam olmuştur (31 ağus
tos 1691). İkinci Ahmed'İn kendisinin tâ
yin e tliği ilk sadrıâzam budu“.
HACI
i Ç a lık )
-ALÎ P A Ş A
Merzlfonlu Kara
Mustafa P a şan ın
yetiştirmesi olan Hacı Ali Paşa efendisi
gtbi M erzlfunludur, Kara Mustafa Pasa '
n m sadareti sırasında kapıcılar kethüdatıgı yapmıştır. O nun ölüm ünden sonra
hacca ¿itmiş, 1685 yılında İse çavusbaşı
olmuştur, 1686 da vezirlikle Sakız m u h a
fızı tâyin edilen Hacı Ali Pasa 168S yılı
sonlarında Kandiye
valiliğine gönderil
miştir.
1690 da Erzurum valisi olarak gördüğumüz Hacı Ali Paşa bu arada bir ta
raftan da Anadolu’dan
cepheye
asker
sevkl i?inl idare etmiştir, E rzurum vali
liğinden sonra bir aralık İstanbul kay
m akam lığında da bulunmuş* bunun
ar
kasında» da Diyarbakır valiliğine gönde
rilm iştir. H er gittiği yerde doğruluk ve
dürüstlüğü ile
temayüz eden H acı Ali
Pasa, D iyarbakır valiliğine giderken 0ranm halkına yük olmaması için mer
kezden kendisine maaş tahsisini şart koş
muştur.
K adı Alî Paşa, sadrıâzam olduktan
sonra cephcye gitmemek için tü rlü ba
haneler tcad etmek suretiyle merkezde
kalmıştır. Serdarlık meziyetlerinden
za
ten m ahrum olan bu hilekâr adam, za
m anının m üverrihlerinin tâbiriyle «gasb-ı
emval» yani mal
müsaderesi ve <mefy-i
rical» yanı işine geîmiyen erkânı sürdür
mek suretiyle
mevkiinde kalmaya çalış
mıştır. Yalancı ve garazkâr da olan K a
dı A li Paşa bazı kimseleri rüşvetle elde
eder, icabında bunları sürgüne gönderteccği
şahıslar için bir destek ve silâh
olarak kullanırdı. Bu kötü
hallerinden
dolayı devrinin
müverrihlerince «Koca
MekkSr* yani ihtiyar düzenbaz ve «Kelb-i
akûr* yani azgın, kuduz köpek diye vasîfLandırılan Kadı Ali Paşa kızlar ağası
Süleyman Ağayı azlettirebilmek için bir
iitne tertip etmiş. Süleyman A ğanın azli
ile neticelenen bu sahte fitne sırasında
ikinci Ahmed taht endişesine (Silâhdar
tarihi C. 2, S: 626-634) düşm üştür. Bu
nun tertipli bir hareket olduğunu öğre
nen padişah nihayet kendisini azlederek
Rodos'a sürdürm üştür.
İkinci Ahmed Kadı Ali Paşa’y ı az
lettiği zaman, daha önce de sadarete ge
tirmeyi düşündüğü Hacı
A li
P aşayı
mühr-ü h üm âyunu
teslim etmek üzere
D iyarbakır'dan
Edirne’ye
getirtmiştir.
Hacı Ali Paşa sadarete davetinin
kırk
birinci günü Edirne'ye muvasalat etmiş
tir (7 mayıs 1692).
Ç a lık Ali Paşa diye de anılan yeni
sadrıâzam, usûl gereğince alayla E d im e
ye girerken İkinci Ahmed de tebdil kıya
fetle şehri dolaşmaktaydı. Bu arada sadrıâzam m şehre giriş olayını da seyret
mişti.
Çalık Ali Paşa ise başlamasından iki
2299
!
ı
j
ı
ay kadar sonra serdar sıiatiyle Av usturya cephesine gitmiş, etrafındaki erkânm da kararı ile daha ziyade Belgrad
kalesinin tam ir ve tahkim ini temin eyle
mişti:.
Padişah yine bir sun tebdil gezer
ken vergilerden dolayı halkın defterdar
dan şikâyetçi olduğunu
öğrendi.
Daha
sarayına gitmeden
defte-darı azletmesi
için veziriazama haber
yolladı. Padişa
hın azlini em “etliği defterdar Canibi Ahmed Efendi dürüst ve temiz bir adamdı.
Onan İçin sadnâzam
padişahın
em rini
yeıine getirmemiş, ikinci fermanına da
mukavemet etmiş i i,
Nihayet üçüncüsînde Canibi Ahmed Efen d i‘yi azil ve y e li
ne başkasını tâyin ettikten sonra kalkjp
sa/aya gitmiş, defterdarı müdafaa
ile
hakkm daki sözlerin aslı
bulunm adığını,
defterdarın
mv&takllen l$ görmediğini,
onun icraatında kendi em irlerinin
esas
teşkil eylediğini beyan etmiştir. Bunun
üzerine padişah :
]
İ
I
j
(
«— Ben zâlim i hariçte ararken meger zâlim sen imişsin- E m rim i tutmayan
şahıs bana vekil olamaz»
ı
Diyerek nı&hrü alm ıştır. Böylece iki
dürüst adam suçsuz yere mevkilerlnden
uzakiaşur ılmıştır, Hacı Ali P aşa’n m yerine tâyin edilen sadrıâzam Bozoklu Mustafa Pasa1 onun affı için padişaha ricada
bulunmuş, bu münasebetle huzura çıkarıldıgıada, ikinci Ahmed hatasını itiraf
ed.r tarzda konuşarak kendisini istediği
yerin valiliğine
gönde^eceâni söylemiş,
fakat Hacı Alî Paşa padişaha teşekkürle
vr.zife istememiştir. Sadaretten bu sekli
de ayrılan Hacı Ali Paşa tekaüden
bir
müddet Bursa'da oturmuş, 1698 yılında
Kandiye muhafızı iken Ölmüştür.
j
B O Z O K L ir
M U ST AFA
I
l
j
j
\
«— Vallahilazim billahilke'*im ikinizi
de Öldürürüm»
Deyince sadareti kabul l!e raührü al(in ilir ¿27 ma~t 1693). Bozoklu Mustafa
Paşa’siı* sadnâzam lığı bir sene sürmüş
tür. Zu ,v a û a serdar sı fa tiyle Avusturya
cephesine gitm iş, Erdel'e yürüm ek ister
ken Belgr.-'d'ın muhasaraya maruz kaldı*
İ m i görerek o tarafa teveccüh etmiş ve
şehri muhasaradan
kurta diktan sonra
E dirne’ye dtfnmüştar.
Bozoklu Mustafa Pasa ava düşkün bir
kimse idi, Bir giin padişaha, sadrıâzamm
devlet işlerini ihm al ettiği, kendi keyfi
için ava çıktığı yolunda şikâyette bulun
muşlardı. Bu şikâyet -zerine tebdili kıya
fetle kantroie çıkan
padişah
Bozoklu
Mustafa P a şa y ı hakikaten ava çıkarken
görmüş ve bunun üzerine sadrazam lıktan
azletmiştlr*
Sadaretten
azlinden sonra malı da
nTJsaüe.’e edilen Bozoklu Mustafa
Paşa
T'abîusgam valiliğine
gönderilmiştir. 1kinci defa yapmış
olduğu bu valilisinin
arkasından da 1698
mayısında sadaret
kaym akam lığına getirilmişti'-. Bu vazife
deyken aralık 1698 de nüzû l isabetiyle öl
m üştür, ö ld ü ğ ü sırada seleü Hacı
Ali
Paga gibi altm ış yaşlarındaydı. K abri Edlrne de Üç şe~efeli cami'i mezarlıgmdadır.
PASA
B ıy ıklı nâm ı ile de anılan Mustafa
Paça, unvanından da anlaşılacağı üzere
aslen Bozok iVozgat)
ludur. Sarayda
terbiye görüp yetişmiştir. Burada silâhd arlığa kadar yükselmiş., d ah sonra da
vezirlikle kaptan-ı derya tâyin edilmiş
tir. 1681 yılı bağlarından İtibaren
iki
sene süren kaptan-ı deryalığının arkasın
dan valiliklere tâyin
olunmuştur.
S an
Süleyman Paşa’nm Lehistan cephesi ser
darlımı sırasında onun emrindeki valiler
meyamnda bu eephede
bulunmuş. 1684
y ılında Leh kıralı Jan Sobieskj'yi Kamar:içe hududunun dışına
çıkmaya m ;cbur
bırakan Türk kuvvetlerine kumanda et
miştir. 1685 te S a 'ı Süleyman Paşa sa
daret kaym akam lığıyla
Lehistan cephe
sinden ayrılınca bu kısmın
serdarlıgma
Bozoklu Mustafa Pasa getirilm iştir. 1630
senesine kadar Lehistan cephesi serda~Iıâıtıda bulunmuş, sonra Şam valiliğine tâ
yin edilmiştir. 1691 de Trablusşam vali
si olarak gördüğüm üz Bozoklu Mustafa
Paça bir sene sonra
kubbe vezirliğiyle
me~keze alınm ıştır. Divanda ikinci vezir
ken Hacı Ali Paça’nın yerine sadrıâzam
tâyin edilmiştir. İkinci Ahmed, Hacı Ali
Paşa yı azledip mühr-ü
hüm ây unu ken
disine vermek üzere B o zo k îu yu huzuru
na çağırdığı zaman, m ü hrün tekrar Hacı
Ali P aşaya tevdii ricasında bulununca;
padifah :
I
S t B m İ ALÎ FAŞA
ikinci Ahm ed'In son, İkinci Mustafanın ilk sadrıâzamı olan Sürmeli Ali Paşa
Dlm etoka’Iıdır. Sokullu zâdelerden İbra
him Han kethüdası Osman A&a tarafın
dan yetiştirilmiştir.
Gertçliftinde küçük
vazifelerde bulunmuş, bilahare arpa em in
lis i yaymış, 1688 senesinde tersane emin-
2300
j
,
ı
cömert, aeki. süs, kadın ve içkiye düş
kündü.
İlgine tâyin edilmişi i". Bsylece bir takım
m ali vazifeler ifa ederek
bu meslekte
bilgi ve tecrübe sabiti olan Sürmeli Aîl
Efendi 16S8 yıl t sonunda
deîterdarlıSa
getirilmiş bir sene sonra da bu vazlieden azl olY,nmuştur. M aam afih onun nlkbet yılı uzun
sürmemi* leâO da rikâb-ı
hümayunda defterdar vekili olarak E dir
ne'de kalmış. 1691 de ise İkinci defa bas?
d e fle ri ar olmuştu’-. Defterdarlığı sırasın
da vezirlik pAyesi de verilmiş» fakat yine
ayr.i sene iç!nde K ıbrıs valilisine tâyin
olunm uştur. Daha K ıbrıs'a \armadan va
zifesi Trablussam valiliğine tebdil edildi
ğinden. K ıb m yerine Ti ablussam'a. git
m iştik
Trablusşam valisi bulunduğu srada
Bozokîu Mustafa Pas®-’yı azleden İkinci
Ahmed, Sürmeli Alî Paşa yı sadarete da
vet j Emiştir, Sürmeli Ali Paşa, tayinin
den kırk gün sonra Edirne'ye g“1-?rck
vazifeye başlamıştı;.
Buraya mv:v -¡.kı
tından bir müddet sonra Avusturya coshesi serdar! tfcı::ı ila etmek üzere Edl ne
den yola çıkmıştır. Sürmeli Ali Paşa İGS-İ
alustosunda Varadln kalesini kuşatmışa
da. şiddetli yaftmuılar yüzünden metris
ler ba_ıml?mıyacak derecede su baskını
na uğramış bulunduğundan muhasarayı
kaldırmış, önce Belgrad'a obadan da E*
dlrne’ye dönmüştür. Bu arada İkinci Ah
med ölmüş, yeni padişah ikinci Mustafa
Ali Caşa'yı sadrazamlıkta ipka etmigîi.-
KlMAS MKHMEI1 PASA
.
ı
Ctilüsunun hem-ın akatinda sefare ç kmaya karar veren İkinci Mustafa bu hu
susta hazırlıklar yapılmasın» emretmiştir.
Sürmeli Ali Pata, sefe-e çıkışının fazla
masrafı icat) ettireceğini söyliyerek pa
dişahı u sefere çıkmamasını arzulaınıssa da
ik in c i Mustafa niyetinden geriye dönme
ni istir. Belfîrad'a gönderilmek üzere gön
derilen bin beşyüz yenice' inin Clsri Müstafa Fasa’da eülûs bahşişi
bahanesiyle
paLirtı çıkarmaları, sadrazamın padl&a.hı
se£e~üen alıkoymak İçin b i' tertibi o:du£ u anlaşıldığından sadaretten
azlotunup
kapı araşma hapsedilmişti-. Kendisi ha
pisken hesaplan tetkik edilmiş vc miriye
3l3 bin, m uhtelif sahislara 87.700 kuruş
borcu çıkm ış buııa m ukabil müsadere edi
len malı 104.ÛÎ1 kuruş tutm uştu".
Bîr gemi reisinin oğlu olup. Kasta
m onu'nun Cide kazasının Hoşalay (Mesedj
nahiyesinde dünyaya gelmiştir.
Gençli
ğinde başkapıkv.lu Mehmed A*a nın m ü
hürdarı olmuş vc Mehmed Aga Trab!uşam valilisine tayin edildiği zaman onun
la beraber gitmiştir.
Yakışıklılığından
dolayı «Elmasa unvanı ile anılan bu gen
cin fevkalâde güzelliğini duyan D ördün
cü Mehmed kendisini İstanbul’a getirte
rek hazine odasına kaydettirmistlr (1Ö7S).
Ktsa bir zaman sonra hasodaya alınan
Elmas Mehmed artık sür'atle te’ ii etme
ye başlamış önce çuhadar, daha son"a
rjkâbdar olmuştur.
Bu terfileri zekâsı
sayesinde bak eden Elmas Mehmed Afia
163" de İkinci Süleyman'a sllâhdar olm u i. müteakiben
m ir iâl emli öe
(36S8)
yükseltilmiş, bir m üddet sonra da bey
le bey ilk pâyesi ile nişancı olmuştur. Niaucı iken 1609 da vezaret tebdil edil
m iş i
İkinci Mustafa Sürmeli A li Paga’yı
azledil, tice gene ve cevval
Elmas Meh
med Paha yı sadrıâzam yapmıştır. Elmas
Mehmed Pasa, İSîîncı M ustafa'nın çıktığı
üç seie"e de katılm ıştır. Zenta bozgunun
da askerin Tuna’n ın karşı tarafına geç
mesini önlemek üzre ileri a tıldığ ı sırada;,
bu felâkete sebep sensin diyen askeTÎer
tarafından parçalanmıştır.
Ö lüm ünde otuz altı yaşında bulunan
Eimas
Mehmed Paşa zeki ve cevvaldi.
Yalnız çabuk
yükseldiği için şım arıklık
addedilecek hareketlerde bulunur ve et
rafına sert muamele ederdi. Bu sebeple
vezirler arasında onu çekemeyen ve m u
vaffakiyetini Istemiyenler va”dı.
;
j
Azlinden sonra Çeşme'ye süngün edi
len Ali menfasına yaklaşmışken
seriye
çağrılm ış ve 18 mayıs IfîâS te E dirne’de
idam edilm iştir. Bu sırada yaşı elliyi geç
miş bulunmaktaydı. Gözlerimin sürmeli ol'
masından veya sürme çekme İtiyadından
dolayı «Sürmeli» namı ile anılan AH Pasa
2301
AMCA ZADE lîCSEYtS PAÇA
K öprülü Mehmed
P a ş a n ın kardeşi
Haşan Ağa'm n oğuludur, Gençliği İstan
bul'da ve Bulgaristan'da Pravadi kasaba
sının Kozluca köyündeki babasınjn çiftli
ğinde göçmirtir. Faz:l
Ahmed Paça’ tim
sadareti sırasında «Amca-zâde» diye anıl
dığı için tarihe de bu Unvanla malolmusta1*. Maamafih 16S3 senesi başlarında ciıun, Yeğen Hüseyin Bey (Sflâhdar tarihi
: 2. S j. 10) şeklinde atıılısma da şahit olunm aktadır.
HUseyin Bey, Kara Mustafa Paşa nın
maiyetinde Viyana seferine iştirak etmiş.
i
bozgunu m ü te a k ip K ara
M u stafa
Paşa
a ^lc dilince, gözden düsen ve n ik b e le u ğ
rayan K ö p r ü lü ailesi fertleri m e yan ında
Yeğen H üseyin Bey de te v k ii olunm uş,
m a a m afih bu işten çab uk ve ucuz k u rtu
lacak 1684 şu b a îı başında
Sehrizor va
liliğ in e tây in edilm işti". S e h ıiz o r'd a pek
fazla k a lm ıy a n
H üse y in P aşa G elibolu
civarındaki Ç ardak m u h a fız lığ ın a gönde
rilm iş, 1689 nisa n ın d a da vezaretle Boğazhısar (S e d d ülb ah ir) m u h a fız lığ ı tevcih
olunm uştur. 1691
m a y ısın d a
İsta n b u l
k aym akam ı y apılm ışsa da k a y m a k a m lık
ta u zun tu tu lm a y ıp boğaz m u h a fız lığ ın a
iade edilm iştir.
1694 senesi so n b ah a rına k a d a r B oğaz
lı işar m u h a fız lığ ın d a kalan H üsey in P a
şa, bu y ılın a ra lık ay ın d a Kaptan-ı der
ya tây in e d ilm iştir. M ısırlızâd e İb rah im
P a şa ’m n seraskerliği ile y apılan h arekât
sonunda Sakız adası V enediklilerden k u r
tarılınca» Kaptan-ı
d e ry a lık M ezom orto
H üsey in Paşa ya verilm iş, Amca-zâde de
Sakız m u h a fız lığ ın a
tâ y in o lunm u ştur.
B urada fazla k a lm ıy a n
Amcâ-zâde 1695
k a sım ında A dana v aliliğin e naklolunmuştur*
A dana valisi sıfatiy le A v u stu ry a cep*
hesine gönderilm iş olan Amca-zâde H üse
y in Paça 1697 y azında B elgrad m u h a fız ı
olarak g örün m e k te d ir. O bu vazifedeyken
İkin ci M ustafa üçüncü seferine çık m ıştır.
B elg rad'da aktediien harp m eclîsinde sadrıâ z a m İle Tem eşvar m u h a fız ın ın fik rin in
aksine m ü talea serdeden H üse y in P a şa ’*
n ın g örü şü n ü n
d o ğ ru lu ğ u Z enta m a ğ lû
biyetinden sonra
an laşılm ış ve
İk in c i
M ustafa k endisin i
sadrıâzam y apm ıştır.
K arlo fça m uahedesi Amca-zâde H üse
y in Paşa n ın sadareti
sırasında aktedilm iştir. M uahedenin im zasından son^a. as
kerî, malı, id a ri sahada ıslah çalışm ala
rın d a d irayet gösterm iş, suihü k o ru m a
ya ehem miyet vermiş, şe y h ülislâm ın m ü
dahalelerine m ukavem e t
ey lem iştir. N i
hayet onun m ü d a h a le le rin in üzerine teka
ü tlü ğ ü n ü İsliy e:ek
S iliv ri'd e k i çiftü ğ in e
çe k ilm iş in . Buraya
gelişinden 15 gttn
sonra 23 ağustos 1702 do ölm ü ştü r. Ce
nazesi İsta nbu l'da Saraçhane-başı'nda ha
z ırla tm ış o ldu ğu türbeye defnedilm işU r.
H alep li M ustafa N aim â E fendi m eş
hur ta r ih in i onun em riy le yazm ış vo cna
ith a f etm iştir,
D A L T A B A N M C S T A F A PAŞA
|
M a n a stır'd a d ü n yay a gelm iştir. A l
m an tarihçisi H a m m er, onu n S ı'P a s lın
dan g e ldiğini söyler. E ski veziriazam lar
dan K ara İb ra h im P aşanın y etiştirm esi
dir. Cebecibaşılığa tay in inden sonra h a y a
tin i ta k ip e d e b ild iğ im iz D altab an M ustafa
Afta, KÖprülü-zâde F a z ıl M ustafa P aşa
Slankarnen de şehadetiyle neticelenen se
ferine çık m a k üzereyken İs ta n b u l’dan üç
bin cebeci ile gelerek (15 haziran 1691)
orduya k a tılm ış tı. O n u n orduya katılmasıncîan b ir h a fta sonra azledildig i (silâhdar ta lih i C :2, S : 508, 510) g ö rü lm e k te
dir. 1692 senesinde yeniçeri a ğ a lığ ın a geLi İlmiş olan M ustafa A ğ a y a biîâ h a ra vezaret tevcih edilm iş, b ir a ralık da Babada ğ ı m u h a fız lığ ın a y o lla nm ıştır. 1696 da
D iy ar b.akî" valisi b u lu n a n D alta b a n M us
tafa Paşa, A v u stu ry a seferine çıkan ik in c i
M u s tafa’y ı S ofya'da selâm lam ış, bu sıra
da p adişahın iltifa tın a m a 2h a r
o ld u ğ u
halde arka sında n z u lm ü nd e n şikâyet e d il
diğinden m uhakem esi y apılm ış ve k a tli
ne fe m â n çıkmıştı»*.
Sadrazam E lm as
Mehmed P a şanın ricası sayesinde öldürülm iy ere k m a lı
m üsadere ve vezirliği
k ald ırılıp B osna'da P utiçel
p alankasına
sürülm üştü r.
1697 de A v u stu ry alıla * B osna’yı iş
gal e ttik le ri
sırada D a ltab an
M ustafa
P aşanın vezareti iade ve bu cephenin se
raskerliğine m e m u r edilm iş, b ir h a y li uğraşm ala
sonunda
cephede vaziyeti ol
dukça düzeltince 1698 kasım ında R a ¿ika
valilisine- gönd erilm iştir. H akka v a l.si iken B asra’ daki isyancılara karşı serask erllk vazifesiyle h a rekâta memu** e dil
m işti?. D a lta b a n M u stafa P a ş a 'n ın bu"ada k a za n d ığ ı m u v a ffak iy e t veziriâzamlığ a tay inine â m il olm u ştu r.
D altab a n M u stafa P a şa n ın
sadareti
Ş ey h ülislâm
F ey zu llah
E fe n d in in
ta
h a k k ü m ü n ü n son haddine- ç ık tığ ı de\re
ye rastlar. B ir k u kla gj'oi şeyhülislâm ın
her d ediğini yapan M u sta fa P a ra, Fey
zullah E fe ndi ve b ü y ü k o ğlu n a karşı d a l
k a v u k lu ğ u fevkalâde İleri
g ö türm ü ştü r.
Şey hülislâm a karşı böyle
dav ranm akla
beraber bir ta ra fta n da onun ta h a k k ü
m ü n d e n k u rtu lm a k istediğinden
K ır ım
h a n ın ı ta h rik etm iş tir. Fitnesi m e ydana
çıkınca sadaretten azil ve üç g ü n sonra
d.a k atlo lu n m u ştu r.
M em leketin d u ru m u n a , zam anın siy a
setine vâkıf, te d b irli bîr idare adam ı olan
Amca-zâde H üsey in P aşanın Saraçhaneb a ş ı'n ö a m ektep, medrese, k ütü p h a n e , mes
elâ ve sebili vard ır. Boğaziçinde A nadolu
hisarı ile K an lıca arasında b u lu n an y a
lısı bu gün de ay aktad ır. Bu y alı İstan
b u l'u n en eski ahşap binasıdır.
2302
j
D a lta b a n M ustafa
P aşanın kuman*
d a n lık kabiliy eti iy i o lm a kla
beraber,
d ev rin in m ü ve rrih le rinin bild ird iğ in e gi>
re. tab an haşin sert ve ağzı
bozuktu.
D evlet adam ı ve idareci o larak ehliyet
sizliğine eski tarihç ile r m ü tte fik tir.
kaybetm işlerdir.
Bu vak*anın sonunda
evvele E dirne'de
İk in c i Bayezid evkafı
k âtib i Çinicizâde A hm ed E fe ndinin evin
de, sonra da Is t a n b u ld a E y u p ’ta ken
disine a lt R a m i ç iftliğ in d e
saklanm ış,
kendisini a rıy a n la r b ir t ü l l ü b u la m a m ış
la rd ır. .
D ö rt yüz seneden beri vezirlerin, bas
la rın a
s iy d ik le ri
*mücevveze>
denilen
serpuş b u n u n sadaretinde değiştirilerek
*k allav i s
isim li k av u k
g iy ilm iştir. Ve
zinlerin dîvan erkânından farklı olm aları
fik r in i savunan D a lta b a n M ustafa Paşa
bu g ö rü sü n ü padişaha
a.zederek işin
k anu n laşm as ın ı sağlamıştı:-.
r
î
Am
î
m e îo ie d
E d irn e
\ak‘asın m
üzerinden
dört
a y lık zam an seçip de tehlike tam manaslyle zal! olunca, Fey zullah
E fe n d î’yi
devirm ek için iş b irliğ in d e b u lu n m u ş ol
duğu {S îlâhdar FmctıhUU
M ehm ed A âa
«N’usretnam e»,
ü n iv e rsite
k ütüp h anesi
nüshası S : 496 j ş im d ik i sadrazam H a
şan P asa’ya haber göndererek a ffın ı tem in etm iş ve böylece K ıb rıs v a liliğine ta
y in o lu nm u ştu r. 1704 te M ıs ır
valiliğine
nakledilen R â m i M ehm ed Paşa burada
bir bu çu k sene k alm ış,
M ısır h a lk ın ın
ketıdisini istememesi
sebebiyle azledile
pasa
O sm an lı s ad rs zâm larm ın değerlilerin
den biri o ian R am i M ehm ed Paşa. E*
y u r ta N işancı m ahallesinde otu an Ha^
san Aga ad ın d a bir ih tis a p terazicisinin
oAlu idi. T ah silin i y a p tık ta n sonra reis
kalem i denilen re is ü lk ü tta b lık dairesine
g irm iştir. B u rad a
çalışırken b ir taraftan da zam an ın en k ıy m e tli şâirlerinden
olan N âb i ve S a m i'n in m eclisle’ ine d e
vam ederek benliğin de m evcut sanat ka
b iliyetini
geliştirm iştir.
S a i"
N â b in in
him ayesi ve zekâsı İle reis
kalem inde
yükselm eye başlıy an R â m i M ehm ed Efendi derece derece ilerüyerek 1S94 te
re isülk üttab o lm u ştu “. Sadrazam E lm as
M ehm ed Paşa ile geçînem edlginden
b ir
a ra lık r e is ü lk ü tta b lık ta n azledil m i ;se de.
o nun Zenta harbinde ö lü m ü n ü m ü te ak ip
ş ey h ülislâm F ey zu llah
E fe n d in in ricası
ile eski vazifesine iade edilm iştir.
rek. M ısır h a lk ın d an a ld ığ ı bore p a ra la r
y üzünden bir hayli eziyete de m a ru z b ı
rak ılm ış. sonra Rodos kalesine hapsedil
m iştir (tem m uz 170?). R â m î M ehm ed P a
şay ı böyle tazyiklere
m a ru z b ıra k tıra n
şahıs Ç o rlu lu A lî Paşa idi. R a m i M eh
m ed P aşa n ın Ç o rlu lu ile Ötedenberi (î.
H . UzunçarşıIİH O sm a n lı ta r ih i C: I V / I I .
S : 263? arası iy i d e ğ ild i ve sad razam lığı
sıvasında
eski k ır g ın lığ ın ın
acısın: £ik arm ay a çalışıyordu. N ih a yet 1708 şu ba
tın d a R â m i
M ehm ed P a şan ın G ir it ’te
Û rabosa kasabasında oturm asına d a ir bir
ferm an çıkm ışsa da bu ferm an
yerine
vasıl olm adan R â m i M ehm ed P aşa R o
dos'ta ö lm ü ştü r.
;
R â m i Mehmed Paşa zarif, n ük ted an,
bilgili, h a zır cevap, ay ni z am anda k uv
vetli b ir şairdi. Çağdaş m ü e llifle r k e n d i
K a rlo iç a m uahedesine O sm an lı ba§m urafıhası olarak k a tıla n R a m i M ehm ed
E le n d i keskin zekâsı,
derin v u k u fu ile
m ü zakereleri çok iy i İdare etm iştir. Karlofca m uahe desinde ki hizm eti padişahça
ta k d ir o lu n a ra k kendisine vezaret tek lif
edilmişse de o r e is ü lk ü tta b lık ta k alm ay ı
tercih etm işti”. D altab an Mustaf.a Paşan m sadareti sırasında kubbe vezirliğine
getirilm iş* onu n azli üzerine de sadra*
z â m y a p ılm ıştır.
sini bu yönleriyle h ay lî m ethetm ekle be
raber h a n s ve vefasız o ld u ğ u n u da ilâ
ve ederle.’. E y u p ’u n üstünde
ç iftliğ in in
b u lu n d u ğ u yer b u g ü n onun adını taşı
maktadır*
B ib liy o g ra fy a :
R a ş id ; T a ıih , C : 1,
2, 3, S îlâ h d a r F m d ık lılı
M ehm ed A ğ a;
S ilâh da r ta "ih i C: 1 ve 2. S îlâ h d a r Fınd ık lılı M ehm ed A g a ; N usretnâm e ( ü n i
versite
k ütüphanesi
T ürkçe
y azm alar
k ısm ı n o : 5983}. Şefik E fe n d i; Sefiknâ*
me (Ü niversite k ütüp h anesi T ürkçe yaz
m a lar kısm ı no: 1643).
D efterda r S arı
M ehm ed Paşa:
Zübdet-ül-vekayE (Nuruosm aniye k ütüp h anesi no: 3122). Osmanzâde T a ib ; H adikatülvüze ra. Ayvansaray İı
H ü se y in :
H a d i kat ülcevam i.
İsm ail
H a k k ı U z u n ç a rs ılı; O sm anlı
ta r ih i C :
i n / 2 ve IV /2 . İs lâ m Ansiklopedisi.
R 6m i M ehm ed P aşan m sadareti yedi
ay kadar sü rm ü ştü r. Zeki ve m u k te d ir
bix~ devlet, ad am ı o lm a k la beraber şeyhü
lislâm
fe y z u lla h
E fendi "nin
ta h a k k ü
m ü n d e n âdeta eli ayağı bağlanan R â m i
M ehm ed P a ra ; bu h alden k u rtu lab ilm e k
için e laltuıd an cebecileri
ta h rik etm iş,
neti ce ta h m in edem ediği bir sekle bü
rünerek E dirn e v a k a s ı denen
hailede
hem kendisi hem de padişah m evkilerini
2303
1
çekmemek için akşam ortalık kararıncaya kadar siper kazmakta devam et
mişlerdir.
Sultan Mustafa
akşam
namazır.ı
kıldıktan biraz sonra taht üzerinde otu
rup kahve içmekteyken askerlerin ya; İım ateş biçiminde tüfek seslerini duy
muştur. Bu sesler parola icabı hareket
vaktinin geldiğini işaret eden seslerdir.
Ortalık karardıktan sonıa ıslık ve dü
düklerle birbirlerini haberdar eden as
kerler tüfeklerini hep birden ateşlemiş
ondan sonra da İstanbul kuvvetlerine il
tihak etmek üzere Babaeski'ye çekilip
gitmişlerdir.
Durumun vahametini gören Sadrıâ2am Râmi Mehmed Paşa padişahı ha
berdar ettikten sonra Edirne’ye gitti ve
saklandı. Askerin çekilip gitmesi üzeri
ne devlet erkânı
şaşkına dönmüş ve
herkes kendi başının ç-aresine bakmaya
başlamıştı. Bu arada Sultan Mustafa’nın
j anına geien bazı kimseler:
*— Kul taifesi vefadarlık etmeyip
hainlik edip yüz döndürdüler, gelen as
kere İltihak ettiler. Bundan soııra bu
rada durmakta fayda yok, Edirne’ye
teşrif buyurun, bakalım ahval yarm ne
gösterir» dediler. Bunun üzerine derhal
yola çıkan Sultan Mustafa Edin? e sarayına dahil olurken kendisini karşılayan
annesinin elini Öptükten sonra:
<— Kul beni tahttan indirmiş, yeri
me karındaşım Sultan Ahmed’i padişah
eylemiş, Allah mübarek eyliye, evlâdlarım ve hassaten cariyelerim kendisine
Allah emaneti olsun» demiştir.
Kuvvetler birleştikten sonra 22 ağustos 1703 (9 rebüülahır 1115) çarşam
ba günü evvelâ Hafsa karargâhını ele
geçirdiler ve oradan da doğruca Edir
ne’ye geldiler. Böylece îkinci Mustafa’
nın tahtan indirilip
Üçüncü Ahmed’in
hükümdarlık makamına oturması kesin
leşmiş oldu. Naimâ’nın kaydına nazaran,
hâdiseler nezaket kesbedince suikasta
uğramaktan çekinen Şehzade Ahmed, adamları vasıtasiyie zırh temin edip giy
miş ve yanma bazı silâhlar da almıştı.
Feyzullah Efendi hâdisesi bir aydan
fazla devam etmekle beraber İkinci
Mustafa kardeşini ortadan kaldırma n i
yetiyle en ufak bir teşebbüste dahi bu
lunmamıştır. Esasen, Silâhdar’ın kaydı
na göre, Hafsa’dan Edirne’ye dönünce
kardeşi Ahmed’in bulunduğu uzletgâha
kendiliğinden çekilmiştir.
İkinci M ustafa’n ın hususiyetleri
Dördüncü Mehmed'in oğlu olan tkinci Mustafa’nın saltanatı sekiz buçuk
yıl sürmüştür. Tahttan indirildiği sırada
kırk yaşında bulunuyordu. D. Cantemir,
İkinci Mustafa'yı orta boylu, kısa boyun
lu, kızıl ve seyrek sakallı, heybetli bir
adam diye tavsif eder. Hes;am Levnî’nin onu tasvir eden resminde de İkinci
Mustafa’nın bu hususiyetleri seçilebil
mektedir.
Tahta geçtiği zaman hareketli dav
ranmış, bu yüzden halk uezdinde mağlû
biyetlerin acısını çıkaracağı, harı;; l_himize çevireceği ümidi
uyanmışsa
da
Zenta mağlûbiyetinden sonra, hem harp
acısı hem de ikinci Mustafa’nın hare
ketliliğini terkeder gibi görünmesi yü
zünden bu ümit kırılmıştır. Sulhe ka
vuşulmasını müteakip av, edebiyat ve
hattatlığa da epeyce zaman ayırmıştır.
Amca-zâde Hüseyin ve Râmi Mehmed
Paşa gibi kıymetli kimseleri sadnâzamlığa tâyini onun iyi adam seçme kabili
yetinde olduğunu gösterir. Yalnız hoca
sı Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’ye ver
diği fazla sevgi ve itibar en n i’niyet ken
disinin felâketini mucip olmuştur.
İkinci Mustafa halim ve selim, hak
şinas, sür’ati intikal sahibi idi. Kültürü
oldukça kuvvetliydi. Edebiyatla meşgul
olmuş ve güzel şiirler yazmıştır. Şiirde
önce «Meftuni» daha
sonra
-İkbali»
mahlasını yani takma adını kullanmış
tır. Hattatlık ile de uğraşarak sülüs, ne
sih ve celi yazıda maharet göstermiştir.
Silâhdar Fmdıklılı Mehmed Ağa’yı za
manının vak’alarmı
yazmaya memur
etmiş, o da ıNusretnâme* isimli eserini
meydana getirmiştir. Güzel sanatlardan
edebiyat ve ha ttali ğa karşı alâka göste
ren ikinci Mustafa ayni zamanda iyi si
lâh kullanırdı, bilhassa okuçulukta ma
hirdi.
Feyzullah Efendi’ye
fazla
mevki
vermesinden gayrı şahsen pek kusuru
görünmezken tahttan indirilmiş olması
kendisini pek üzmüş, bu yüzden niha
yet yatağa düşmüş, gerek üzüntüsünün
yarattığı sarsıntı, gerekse mesane has
talığının verdiği ıstırapla hal'inden beş
2304
ay sonra ölmüştür. Oğullarından Mahmud ve Osman padişah olmuşlardır.
Feyzullah Efendi’nin sonu
İkinci Mustafa devrini kaparken, bu
padişahın tahtını kaybetmesine sebep
olmuş bulunan. Şeyhülislâm Feyzullah
Efendi’nin sonunun da burada _ üçüncü
Ahmed’in hükümdar tanınmasından son
ra öldürülmesine rağmen - belirtilmesi
şüphesiz daha isabetli olacaktır.
Daha önce zikredildiği veçhile, İs
tanbul’dan gelen elçilik heyetinin Eğridere palankasına sürgün edilmesinden
sonra Şeyhülislâm Feyzullah Efendi İkiııci Mustafa tarafından mecburcu azlolunmuş, memleketi
olan Erzurum’a
sürgün edilmek üzere dört oğlu ile bir
likte Varna’ya gönderilmişti. Feyzullah
Efendi Varna’dan gemiye bindirilecek ve
Trabzon üzerinden Erzurum’a geçilecek
ti.
Feyxullah Efendi’ye fazla itibar gös
termesi yüzünden İstanbul’da bir ayak
lanma meydana gelmesi ve ufukta teh
likeler belirmesine rağmen, ikinci Mus
tafa şeyhülislâma karşı zaaf göstermek
te devam etmiştir. Bunun, hocasına kar
şı haddinden fazla sevgi ve hürmetinden
ileri geldiği muhakkaktır. Nitekim, Silâhdar’ın «Nusretnâmessi ile, Şefik Efendi’nin «Şefiknâme» isimli eserlerin
de dercedildiği veçhile, İkinci Mustafa
hocasının gönlünü almak için bir hatt-ı
hümâyûn gönderdiği gibi yolda bir fe
nalık yapılmaması için de elli kişi tah
sis ettirmişti. Bu sırada Sadnâzam Ra
mi Mehmed Paşa da dört araba yiyecek,
içecek ve elbise yollamıştı. Rami Mehmed Paşa’nın bu şekildeki davranışı yn
bir kurnazlık taktiği veyahut da insani
tarafının kuvvetliliği icabıydı.
Hâdiselerin inkişaf seyrinden sezildiğine göre, îstanbul’dakiler, şeyhülis
lâma yollanan hatt-ı hümâyundan ha
berdar olmuşlardı. Onun içindir ki, halk
arasında Feyzullah Efendi’nin azlinin
bir gösterişten ibaret olduğu dedikodu
su çıkmıştı. Varna’ya gönderilen hatt-ı
hümâyûndan haberdar olunmasa bile,
Feyzullah Elendi’nin azlini müteakip
hemence bu makama başkasının tâyin
edilmemesi, dedikodu sınırını aşacak bir
Sultan İkinci Mustafa’nın bir minyatürü
i Top kapı Sarayı Müzesinden)
hususiyet arzetmekteydi. Bu hal, yâni
şeyhülislâmlık makamının münhalliği
bir iki gün değil üç hafta sürmüştür.
Zira İkinci Mustafa’nın ancak Hafsa'daki ordu karargâhına geldiği gün YekçeşTi Hüseyin Efcndi’yİ şeyhülislâm tâ
yin ettiği görülmektedir.
İstanbul âsileri, Feyzullah Efendi'nin Varna’dan Trabzon’a scvkedileceğini haber alınca, âsilerden bazıları ken
disini yakalamak için yollu gemiler ile
faaliyete geçtiler. Bu yöndeki faaliyet
neticesinde Varna ve Balçık limanlan
âsiler tarafından tutulmuştu. Esasen, âsiler Varna’yı kontrol altına almak üzere faaliyete koyuldukları sırada Fey
zullah Efendi henüz Varna’ya varmamış,
ancak adamları
vasıtasiyle Varna’dan
gemi tedarikine teşebbüs edilmişti. İs
tanbul âsileri, Feyzullah Efendi’nin Var
na’ya gidiş
tarzından çok daha fazla
sür’atli davranmış bulunmalılar ki, Var
na limanını kontrol altına aldıktan baş
ka şehir halkına da tesir ettikleri açıkça
2305
belli olmaktadır. Zira, Feyzullah Efendi
ve okullarının kaçırılmaması için Varna
halkının silâhlanıp tedbir aldığı görül
mektedir.
Varna'da durumun kendisi için teh
like arzeder şekle bürünmesi üzerine
Feyzullah Efendi, Râmi Mehmed Paşa'ya gizlice mektup yazarak yardım rica
etmiştir. Sadrı âzam bu mektubu padi
şaha arzederek şeyhülislâmın Ağriboz’a
nakli için ferman istihsal etmiştir. İs
mail Hakkı Uzunçarşılı’nın (Osrcıanlı ta
rihi C: 4, S: 39) beyanı veçhile, Râmi
Mehmed Paşa, sabık şeyhülislâmı Ağrıboz’da ikamet için davet bahanesiyle Edirne’ye celbetmek niyetiyle böyle bir
lıatt-ı hümâyûn istihsal etmiş olabilir.
Fakat onun şeyhülislâmdan kurtulabil
mek için bu isyanı peşinen tahrik etmiş
olduğuna dair müverrih Silâhdar’m ifa
desi gözönüne getirilirse, hâdise çok na
zik safhaya girdiği sırada bile Feyzullah
Efendi’niıı sadrıâzama mektup yazışının
ve bilhassa sadrıâzamın onu Ağriboz’a
nakil için ferman istihsal edişinin sebe
bini izah hayli güçleşmektedir.
Ağriboz’a nakline dair fermanın çık
masından sonra Feyzullah Efendi Fravad i’ye gitmiştir. Kendisi burada iken İs
tanbul'dan 300 nefer ile gelen bir yeni
çeri çorbacısı yani bölük Kumandanı
şehrin kadısından Feyzullah Efendi’yi is ■
temiştir. Fakat kadı, elinde onun Ağritaoz'a nakline dair ferman bulunduğun
dan bahisle
İstanbul'a
götürülmesine
imkân vermemiştir. Feyzullah Efendi
Pravadi’den ayrıldıktan sonra Çenke Balkanı üzerinden
geçerek îslimiye'ye
gelmiş, buradan itibaren yolculuğunu
biraz daha hızlandırmıştır. Bunun üze
rine yine yoluna devam eden Feyzullah
Efendi Eskizağra ve Çırpan kasabaları
nı geçip Salihler menziline vardığı za
man dergâh-ı âli kapıcıbaşılarından Pa
şa Hüseyin Ağa ile iki bostancı neferi
de buraya gelmişlerdir. Bunlar Üçüncü
Ahmed’in padişah yapıldığını söylemiş
ler Feyzullah Efendi ile oğullarının Edirne’ye şevklerine dair fermanı göster
mişlerdir. Böylece yine yoluna devam
ettirilmek üzere harekete geçirilen Fey
zullah Efendi ertesi gün Cisri Mustafa
Paşa mevkiindeki köprüye geldiği sıra
da Edirne’den gelen
Karakaş Mustafa
ve Durcan Ahmed karşılarına çıkıp ağ
za alınmıyatak küfürlerle hakarete baş
ladılar. Daha sonra kendisini ve oğul
larım çırılçıplak denecek şekilde soya
rak bu halde Edirne’ye getirip yeniçeri
ağası hapsine koydular. Burada m alının
yerini söyletebilmek için üç güç üç ge
ce Feyzullah Efendi ve oğullarını türlü
işkenceye tâbi tuttular.
Hiçbirinin de
ağızlarından söz alamayınca Edirne zın-
İkinei Mustafa (1695 - 1703) zamanındaki hükümdarlar
(İlâve : 140)
A vusturya :
B irin ci
___
L eopold
P ap a la r: O n ik in c i Inosan
Onbirincd K le m a n 1700 __
—^ ■
İngiltere:
1702,
K ıraliçe
F ran sa:
üçüncü
A nna
Glyom
1702 __
O n d örd ün e ü
İsp a n y a ;
İ k in c i
Ş arl
1700 __
.
P o rte k iz: İk in c i P iy er
R u s y a : B ü y ü k PeLro
İsveç:
O n b irîn ci Sari
O nikJnci Sari 1697 __ .
.
P ru s y a : B irin ci F re d e rik 1 7 0 1 ______>
(löSS dön beri P ru sy a 'n ın başında b u lu
nan Frederik 1701 ta rihin e kad ar Brandeburg elektörü İd î).
.
Lut
___
_ 1596,
L e h istan: Ja n Sübieskl
İk in c i F re d e rik O güst 1697 __
Beşinci F ilip
-__
^
îra n ; Şah H üse y in
—» ■
__
_____ * *
B u h ara h a n la r ı: S ubhaıı K u lu
1702, B irinci U bey dııllah 1702 __ .
1700,
H in d istan T ü rk -M oğol
rı : E vrenk Zlb
_____ ^ .
^
__
__ 17ÛÖr
„
—►■
_ 1657,
h ü k ü m d a r la
F a s : E b u n n a sr M öviay İsm a il
2306
-__
.
__
damna atarak burada da işkence ettiler.
Fakat yine bir şey söyletemediler.
Feyzullah Efendi ve oğullarının idam lanm m üm kün kılabilmek için il
miye mesleğinden
çıkarmak gayesiyle
kendisini Kandiye, oğulu Fethullah Efendi'yi de Alacahisar sancak beyliğine
tâyin ettiler. Kâğıt üzerindeki emirler
le bu tebdili yaptıktan sonra Şeyhülis
lâm İmam Mehmed Efendi’den Feyzul
lah Efendi’nin idamı hakında fetva alıp
bunu bütün ulemaya da imza ettirdiler.
Bu iş de bittikten sonra zindandan
çıkarıp bir^hamal beygirine bindirip Bit
pazarı’na getirdiler (3 eylül 1703 - 21
rebüülahır 115), «Din ve devlete hıya
net eden m üftünün hâli buduw sözleri
ile beygirden yuvarladıktan sonra öl
dürdüler. Sonra ayaklarına bir ip geçi
rip b£.|ını sakalından ayağına bağladı
lar. Cç yüz kadar hıristiyana bu ipi zor
la tutturup, önlerinde ellerinde kandil
ler taşıyan ve günlük yakan papaslar
olduğu halde cesedi bir buçuk saatlik
yerden sürükleterek yeniçeri ordugâhı
2307
na getirtiler. Şahsına ve cesedine bu de
rece hakaret yetişmiyormus gibi cesedin
başını gövdesinden ayırıp gövdeyi Tunca’ya attılar. Başı bir mızrak ucuna ta
kıp bütün ordugâhı dolaştırdılar: son
ra bu başı da Tunca’ya fırlattılar. Böylece İkinci Mustafa'nın çok sevip hür
met ettiği hocasının sonu bu derece fe
ci ve çirkin bir muameleye maruz kal
dı.
Feyzullah Efendi, katledilen şeyhül
islâmların
üçüncüsü ve sonuncusudur.
Feyzullah Efendi’nin öldürülmesinden
sonra oğulları ve yakınları bostancı ha
sekilerinin nezareti altında zincire vu
rulmuş olarak İstanbul’a getirip Yedikule zindanına atılmıştır. İçlerinden yal
nız Fethullah Efendi idam edilip diğer
leri Kıbrıs’a sürülmüştür.
Feyzullah Efendi şeyhülislâmlığı sı
rasında iC am i’-ür-riyaseteyns- ünvanı ile de anılır. Ona bu ünvanm verilmesi
padişah hocalığı ile şeyhülislâmlığı nef
sinde ceme tmes inden ileri gelir.
O m fE D İM l ASIRDA İLİM VE SANAT HAYATİ,
İKTİSAUİ DÜRÜM
Asra U m u m î Bir Bakış
Bundan önceki siyasi tarih bölüm ün,
de belirtildiği veçhile, on yedinci asır,
Osmanlı devletinin hayatında bir * Du
raklama d ev ri» dir. Asrın ikitıci yarısın
da bazı yerler ele geçirilmekle beraber,
devletin esas gayreti umumiyetle mevcut
toprakların muhafazası hususuna tevcih
edilmiştir. Bir sürü iç isyanlar, gocuk, hat
tâ deli padişahlar, bir kısmı beceriksiz,
bazıları ahlâksız vezir ve idareciler, sa
ray kadınlarının, saray ve ocak ağaları
nın tegallüpleri, pek uzun süren harpler
hep bu asırda görülür. İşte bütün bu h â
dise ve meseleler Osmanlı cemiyet niza
mına, ilim ve sanat hayatına sarsıcı te
sirler icra etmiştir. Gerek cemiyet ve
idare hayatındaki dalgalanmalar, gerek
se AvrupalIlar gibi bir fikir ve sanat ronesansı yapılmaması, on yedinci asırda
yalnızca siyasî sınırlar bakımından de
ğil, ilim hayatı bakımından da bir du
raklama devri yaşanmasına âm il olmuş
tur. Yine siyasi tarih kısmında belirtil
diği veçhile, bu asırda Osmanlı devletinin
çeşitli sahalarında bozulmalar vuku bul
muştur. Osmanlı ilim adamlarının yetiş
me sahası olan medrese de buna dâhil
dir. Medrese teşkilâtı on altıncı asrın so
nuna kadar az çok intizamım muhafaza
etmiş, fakat on yedinci asırda intizamın
bozulması sebebiyle müderrislik itibarî
bir mahiyet almaya yüz tutmuştur. Tesir
ve iltimaslarla, müderrisliğe lâyık olmıyanlara müderrislik tevcih edilmesi med
reselerin kalitesinin düğmesine tesir etti.
Ayrıca iİmı kifayeti bulunmıyan bir m ü
derris, esas kabiliyetli ve hak sahibi kim
se yerinde sayarken, daha yüksek dere
celi bir medresenin müderrisliğine bile
getirildi. Veyahut da bazan, derecesi m u
ayyen bir medresenin müderrisi, fiiliyat
ta yerinde kalmakla beraber, daha üstün
bir medreseye geçirilmiş addedildi. Med
reselerin derecesi daha on yedinci asra
girilmeden ( üçüncü ciltte 1546-1551 inci
sayfalara bakınız ) önce düşmüştü. Nite
2308
kim, Koçi Bey meşhur risalesinde bu hu
susu etrafüca anlattıktan sonra «1003
Ç 5594/1595 ) tarihine gelinceye kadar
salın muidleriniıı ( müderris yardımcısı,
zamanımızdaki doçentlere karşılık tutu
labilir ) şimdiki müderrisler kadar iti
barı vardı s demek suretile iki devri m u
kayese ederken bir de maddî ölçü ver
mektedir. Koçi Bey, medreselerin ve dolayısile ilim adamlarının kalitesinin düş
mesine, rüşvet mukabili veya iltimasla,
ehil olmıvan kimselere müderrislik ve
sair ilmiye makamlarının tevcih edilmiş
olmasını sebep gösterdiği gibi, ilmiye
mensuplarının çabuk çabuk azlinin onla
rı hakikati gizlemeye, rahat çalışamamıya ve dalkavukluğa tenezzüle sevkettiğine de parmak basmaktadır.
Ders verilip bilgi edinilen yerler esas
itibariyle medreselerdi. Maamafih cami
lerde de ders verilirdi. Camilerde okut
turulmak üzere ihdas olunan derslere
« dersiye » denilirdi. Medreselerde oldu
ğu gibi cami derslerinin de dereceleri
vardı. Cami derslerine daha ziyade med
rese talebesi olımyan kimseler devam ederdi. Saray hizmetlilerinden bazı kimse,
lerin de bu dersleri takib ettiği görülür
dü, Dersiye yâni cami derslerinden baş
ka va'zların da Öğretici tarafları vardı.
Cami vaizleri tarikat şeyhleri ile müder
rislerden seçilirdi. Bunlarda da bir dere
ce mevzuubahisti. En büyük vâizlik mer
tebesi Ayasofya vaizliği i d i ; bunu Sultanahmed, Süleymaniye, Bayezid ve Fa
tih camilerinin kürsü şeyhleri takib ederdi. On yedinci asırda kürsü vâizleri
arasında bazı kimseler mevzuu pek da
ğıtmışlar, hattâ bu yüzden hayli m üna
zaralara sebep ( bu ciltte 2045-2051 inci
sayfalara b a k ın ız) olmuşlardır. Münaza
alara sebep olanlar Kadı-zadeliler diye
meşhur olan vâızlar grupudur. Kadı-zâSelilerin münakaşa mevzularının ( sayfa
2047 ) gözden geçirilmesi, on yedinci asır ortasında ne müthiş bir ilim buhranı
çekildiğini ifadeye kâfidir. Mutaassıp
zihniyet, İlmî gelişmeyi sadece birkaç se
ne için durdurmakla kalmamış, cemiye
tin İlmî telâkkilerinde derin yaralar bı
rakmıştır. İlimde taassup yalnızca Kadızâdeliler’in görüşü de değildir. Bu düşün
ce tâ on altıncı asrın sonlarında başlamış,
fakat Kadı-zâdeliler ile bu hususta en
ifrat dereceye varılmıştır. Zaten on ye
dinci asırda Osmanlı medreselerinde makulât yani aklın uygun kıldığı, akıl yoluyle edinilen ilimlerin değil de menkulât yani ağızdan ağıza edinilen neviden
bilgilerin öğretimi esas teşkil ediyordu.
Menkıılât nevinden bilgilerin en başında
hadis ve tefsir geliyordu.
Üçüncü cildimizde medreseler bah
sinde işaret edildiği veçhile, Süleymaniye
medreseleri tabip, cerrah ve mühendis
yetiştirmek gayesiyle kurulduğu cihetle,
tıb ve matematik fakülteleri mesabesindeydi. Lâkin, Kâtib Çelebi’den öğrendi
ğimize g ö re; on yedinci asırda müsbet
ilim ler ve felsefe medreselerde okutul
maktan kaldırılır gibi oldu. Esasen, Kadı-zadelüer grupunun, müsbet ilimlerin
ve bu meyanda matematiğin tahsilinin
menolunmasmdan bahsettiği bir devirde,
şüphesiz müsbet ilimler sahasında kalite
li adam yetişemez ve bu yolda ilerleme
kaydedilemezdi. Kâtib Çelebi’nin « Mizan-ül-hak fi ihtiyar-ül-ahak s isimli ese
rinde, ifrat dereccde zeki olduğunu söy
lediği oğlu ile diğer bir talebesinin Ali
Kuşçu’nun « Muhammediye s- isimli he
saba dair risalesini şerhettîklerini zikredişiııe bakarak, müsbet ilimlerin müdafii
ve Batı ilm inin takdirkârı olan Kâtib
Çelebi’nin bile, Ali Kuşçu’nun hesap k i
tabını şerh ile meşgul olduğu, dolayısiyle
bu asırda eskiye nisbetle ileri gidilmek
şurada dursun on beşinci asrın adamı
olan Ali Kuşçu’nun tahliliyle uğraşıldığı
nı göstermektedir. Devrinin taassubun
dan acı acı şikâyet eden Kâtib Çelebi,
bu şikâyetlerini ve müsbet ilimlerin m ü
dafaasını ihtiva eden « Mizan-til-hak »
isimli eserinde ( S : 9 ) ; herhangi bir şe
yin aslını bilmeyen kimselerin hiçbir tet_
kik yapmadan sadece red ve inkâr yo
lunu tercih ettiklerini; yeri göğü bilmez
cahillerin âlim geçindiğini, Osmanlı dev
letinin başlangıcından Kanuni devrine
kadar müsbet ilimler ile şeriat ilim leri
ni nefsinde cemedenlerin kıymet taşıdık
larını, fakat durumun şimdi öyle olma
dığını ; Fatih medresesinde « Mevâkıf
şerhi * ile t Haşiye-i tecrid » okutulması
bu medresenin vakfı icabından iken, bilâhara bunların felsefiyattır diye kaldı
rılıp yerlerine « Hidaye s ve « Ekmel »
dersleri konduğunu, fakat şimdi hidaye
ve ekmel’in bile kalmadığını beyandan
sonra : « bu yüzden suk-ı ilme kesad ge
lip ehli inkıraza karib olmağla bazı ke
narda Ekrad diyarında yer yer kanun
üzere şugleden t a l i p l e r i n müptedileri
Rum ’a gelip azim tafra satar oldular » de
mektedir.
Osmanh medreselerini on yedinci asırda bu hale düşüren en baş âmilin, ta
assup ve devlet nizamlarındaki bozukluk
ların buraya da sirayetinden ibaret bu
lunduğu şüphesizdir. Taassubun dar çer
çevesi içine sıkışan, kalitesiz elemanlar
elinde bulunan medreselerden kıymeti
yüksek bir âlimin yetişmiyeceği muhak
kaktır. On yedinci asrın en kıymetli ilim
adamı olan Kâtib Çelebi’nin, içinde ya
şadığı muhitin zihniyetinden daha ser
best bir düşünceye sahib bulunmasını, onun medreseden yetişmemiş olmasında
ve kendi gayreti neticesi Batı ilmi ile te
masa gelmesinde aramalıdır. Kâtib Çe
lebi bir tarafa bırakılacak olursa on ye
dinci asır kalem sahiplerinin eserlerinin
çoğunun biyografik kitaplar olduğu gö
rülür.
I — İL İM H A Y A T I
On yedinci asrın umumi veçhesini
belirttikten sonra şimdi muhtelif ilim
kollarının durumunu ve eser meydana
getiren kimseleri gözden geçirelim.
1 _
DtNÎ. HUKUKİ VE AHLÂKİ SA
HADA ESER Y A Z A N L A R :
On yedinci asrın eser sahiplerinin
ekserisi daha önceki asırlarda olduğu gi
bi yalnız bir ilim dalında değil, birkaç
ilim ve bilgi dalında kalem oynatmışlar
dır. Hem bir ilim adamı, hem de edebi
şahsiyet sayılan kimseler de mevcuttur.
Bu asrın ilim adamlarının en meşhurları
olan Nev’i-zâde A t â i , Sarı Abdullah Efendi, Kâtib Çelebi, Hicri A li Efendi.
Hezarfen Hüseyin Efendi, Müneccimbaşı
Ahmed Dede gibi kimselerin eserlerinin
bazıları dinî, hukukî veya ahlâki mevzu
ları içine almaktadır. Bunlardan başka
selâtin camilerinin kürsü vâizi veya tari
kat şeyhi olan şahısların mühimlerinden
Üsküdari Aziz Mahmud Hüdai, Sivasi
Abdülmecid Şeyhî, Abdülahad Nuri, Cer.
rah Şeyhi İbrahim Efendilerin eserleri
ise hep diııî, hukukî ve ahlâkî mevzular
ihtiva etmektedir, Maamafih bu meşavih
arasında şiir yazmış, yani edebi sahada
kalem oynatmış kimseler de vardır.
Kâtib Ç elebi: On yedinci asrın en
büyük ve eıı değerli ilim adamı olan Kâ
tib Çelebi daha ziyade bibliyografik, ta
rihî ve coğrafi-sahada eser vermekle' be
raber dinî ve ahlâkî mevzularda kalem
oynatmaktan da geri durmamıştır. Meselâ
« İlham-ül-mukaddes fi feyz-ül - akdes »
isimli eserinde, namaz ve oruç vakitleri
nin tayinini coğrafî açıdan incelemekte
dir. « Recm-ül-recm bi’l-sim ve’l-cim »
adlı eserinde garip fıkıh meselelerini,
mûdil ve acayip fetvaları bir araya top
lamıştır. Kâtib Çelebi’nin dini mevzularla ilgili bu eserlerinden başka bir de Beyzavî tefsirinin şerhine dair eseri olduğu
nu « Mîzan-ül-hak » isimli risalesinden
öğreniyoruz. ( Kâtib Çelebi hakkında da
ha fa2İa bilgi için 1899 uncu sayfadaki
ilâveye bakınız ) .
San Abdullah Efendi : Eserlerinin
en m tüı imm i beş ciltlik Mesnevi şerhi olan Sarı Abdullah Efendi İstanbul’da
dünyaya gelmiştir. Babası, Tunus hüküm ,
darları soyundan olup İstanbul’a gelip
yerleşmiş Seyyid Mehmed bin İbrahim’
dir. Birinci Ahmed, İkinci Osman ve Dör
düncü Murad zamanlarında iki defa sadrıâzamlıkta bulunmuş olan Halil Paşa,
Abdullah Efendi’yi himaye ederek onun
yetişmesine müessir olmuştur. Tezkirecilik, reisülküttablık, cizye muhasebecili
ği, piyade mukabeleciliği gibi devlet hiz
metlerinde bulunmuş olan Abdullah Efendi daha sonra memuriyetten çekilerek
evinde ilim ve ibadetle meşgul olmuştur.
1660 yılında ölünce Topkapı mezarlığına
defnedilmiştir. Kendisini himaye eden
H alil Paşa’nın tesiri ile Şeyh Aziz Mah
mud Hüdai Efendiye intisab etmiş olan
Sarı Abdullah Efendi dinî, edebi, tasav
vuf!, ahlâkî ve siyasî eserlerile dikkati
çeken kıymetli bir şahsiyettir, s Cevâhir-i
bevâhir-i Mesnevi » adlı beş ciltlik Mes
nevi şerhinden başka, yine bunun gibi
tasavvuf! bir eseri de « Semerat-ül-fuad
fi’lmebde-i ve‘l-meSd s adlı beş bölüm
lük türkçe kitabıdır, « Nesayih-ül-mülûks> adlı türkçe eserini Dördüncü Meh-
med’e takdim etmiştir. Dinî ve tasavvufî bir eseri de Muhiddin-i Arabi'nin « Fusûs-ül-hikem * in şerhidir. Mensubu bu
lunduğu Melâmiye tarikatine dair başka
bir eseri ile, reisülküttablığı zamanında
yazdığı « Düsturül-iıışa » ismindeki eseri
d< ferman, mektup ve beratları muhtevi
oJjp edebi, nev'e dâhil edilecek hususi
yeti haizdir.
Taşköprülü-zâde Mehmed Kemalüddin Efendi ( ölümü 1621 ) , babasının
« Mıftah-üs-saâde ve Misbah-us-seyâde »
ismindeki çeşitli ilimlerin mevzularını ta
nıtan eserini « Mevzuat-ül-ulûm » adı ile
türkçeye çevirmiştir. Taşköprülü-zâde'nin
daha başka telif ve tercümeleri de vardır.
BosnalI Musa bin Menmea'm muhte
lif eserleri arasında Dördüncü Murad’a
ithaf ettiği « El-cevahir-ül-muzic fi'l-ahkâm’is-sultaniye » adlı ahlâkî kitabı m ü
himdir.
Yine bu asrın ilim adamları arasın
da « Fevâid-i hakaniye » adlı telifi, « Tefsir-i K a d î» nin evveline ait haşiyesi m ü
him olan Sadreddin Mehmed Efendi zik
re değer bir şahsiyettir. İlim adamları ta
rafından tkülliyat-ı Ebül-beka » diye ta
nınan meşhur arapça lügatin sahibi Ke
feli Ebül-beka Eyub bin Musa ( ölümü
1682 ) da bu asrın kıymetli âlimlerindendir.
On yedinci asır şeyhülislâmları ara
sında bu sahada zikre değer eser sahibi
olanlar Bâli-zâde Mustafa Efendi ( ölü
mü 1661 ) , Bolevi ( Bolulu ) Mustafa Efendi ( ölümü 1675 ) , Bursalı F.siı-î Meh
med Efendi ( ölümü 1681 ) , AnkaralI
Mehmed Emin Efendi ( ölümü 1687 ) ,
Debbağ-zâde Mehmed Efendi, Erzurumlu
Seyyid Feyzullah Efendi ( ölümü 1703 )
gibi kimselerdir.
Hibrî Ali Efendi : Kütahya’da dün
yaya gelmiş olan Hibrî A li Efendi, doğ
duğu yerde tahsil gördükten sonra mem
leketin muhtelif yerlerini dolaşmış ve
1669 tarihinden sonra Ağriboz adasının
güney ucundaki Kızılhisar kasabasında
ölmüştür. Fıkıh sahasında derin bilgiye
sahib olan Hibrî’nin en meşhur eseri «Hadikat-ül-fukaha» adlı telifidir. Ayrıca ke
lâm ilmine dair t Minhâc-ı Muhammedi » ,
feraize dair « Feraizül-Hibri» , akaide
dair « Münyetüs-salihin * isimli eserleri
vardı. Hibrî kenefi yazdığı bu üç eserin
tercüme ve şerhlerini de yapmıştır. Bülbül-zâde Hibrî Ali Efendi’nin daha baş
ka eserleri de mevcuttur.
Bu âlimlerden başka on yedinci as
rın meşhur şevlilerinden olan Aziz Mahmud Hüdaî Efendinin, bir kısmı arabca
yirmiden fazla eseri mevcuttur. 1628 se
nesinde 92 yaşında iken ölen Aziz Mahniu d Hüdaî Efendi Bayram iy ye tar ikati
nin Celvetiyye kolundan olup zamanın
da pek fazla hürmet görmüştür. * Tariknâme s ve « Necat-ül-ferik » isimli eser
leri basılmıştır.
Aziz Mahmud Hüdaî'nin ölümünden
sonra İstanbul’un en büyük şeyhi duru
munu ihraz etmiş olan Sivasî Abdülmecid Efendi ( ölümü 1639 ) elliden fazla
eseri olan bir kimsedir. Mutaassıp Kadızâdeliler grupu ile mücadelesi meşhur
dur.
İyi bir tahsil görmüş ve Fatih, Bayezid ve Ayasofya camilerinde kürsü şeyh
liği etmiş olan Abdülahad Nuri Efendi
( ölümü 1651) nin otuz kadar eseri var
dır. En mühimmi « Mir’at-ül-vücud ve
Mirkat-üş-şühûd » adım taşır.
Galata Mevlevihanesi şeyhi Ankara
lI
İsmail Rüsuhi Efendi ( ölümü 1631 )
nin «Hüccet-üs-sema» adlı sofiyane eseri ile daha bazı telifleri ve bir Mesnevi
şerhi mevcuttur.
2 — TARİHLE İLGİLİ
MÜVERRİHLER :
ESERLER
VE
On yedinci asırda tarihle ilgili eser
ler oldukça boldur : Müsbet ilimlere de
ğer verlmediği cihetle bu devrin kalem
sahiplerinin bir kısmı tarih ve biyografya
ile ilgili eser yazmaya daha çok heves et
mişlerdir. Yaşadıkları devrin hâdiselerini
kaleme alanlar olduğu gibi, kendilerin
den önceki devirlerin tarihini yazanlar,
derlemeler yapanlar da mevcuttur. Şehnamecilik bu asırda da vardır. Resmî ta
rih yazıcılığı olan < Vak’anüvislik » de bu
asırda ihdas edilmiştir.
a)
On yedinci asırda yazılmış umu
mi ve hususi tarih mahiyetini taşıyan eserlerle müellifleri şunlardır :
Ramazan-zâde Mehmed Kudsi : 1554
te Merzifon'da doğmuş ,on sene sonra İs
tanbul’a gelerek tahsilini tamamlamış o
2311
ziz Efendi’ııin bu iki eseri de basılmış
tır. Ayrıca Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın Revan ve Bağdad seferlerinden
bahseden e Zafername » ve bir peygam
berler tarihi olan a Mir’at-üs-safa » adlı
eserleri vardır.
lan Ramazan-zâde müderrislik ve kadı
lıklarda bulunmuştur. Ölüm ü 1622 yılın
dadır. t M ir’at-i K â in a t» adlı eseri h il
katten başlar, K anunî’nin son zamanına
kadar geçen vak’aları ihtiva eder.
Peçevi İbrahim Efendi : Macaristanda Peçey ( Pe’cs ) şehrinde 1574 yılında
doğmuş, 1651 de Budin’de ölmüştür. Çe
şitli vazifelerde bulunan, birçok seferle
re katılan İbrahim Efendi, Peçevî tarihi
diye maruf eserini Bosna defterdarı iken
kaleme almıştır. Peçevî İbrahim Efendi
1520 den 1639 yılma kadar olan vakaları
yazmış, 1651 senesine kadar gelen kısmı
ise Temeşvar defterdarı Mustafa bin Ahmed ilâve etmiştir. 1866 yılında İstan
bul’da iki cilt halinde basılmış olan Pe
çevi tarihi kıymetli bir eserdir.
On yedinci asırda tarihî eser yazan
lardan birisi de meşhur Kâtib Çelebi’dir.
1899 uncu sayfadaki 121 numaralı ilâve
de Kâtib Çelebi’nin tarihi eserlerinin
isimleri kaydedilmiştir. Mustafa Naima
Efendi tarihini yazarken Kâtib Çelebi’nin
* Fezleke » -sinden de faydalanmıştır.
Karaçelebi-zâde Abdülâziz Efendi :
Kazasker Karaçelebi-zâde Hüsameddin
Efendi’nin oğlu olan Abdülâziz Efendi
1593 te İstanbul’da doğmuştur. Esaslı bir
tahsil görmüş olan Abdülâziz Efendi 1633
te İstanbul kadısı iken, şehir iaşesindeki
darlık meselesi yüzünden azil ve boğula
rak denize atılması için Dördüncü Murad emir vermişse de, rica üzerine K ıb
rıs’a sürülmekle iktifa edilmiş, bir m üd
det sonra da affa uğramıştır. Sultan İb
rahim’i tahttan indirenler arasında baş
rolü oynamıştır. Tarihi eserlerinin en
meşhuru olan * Havzatülebrar » ı Dördün
cü Mehmed’e takdim ettiği zaman kendi
sine şeyhülislâmlık pâyesi tevcih edilmiş,
daha sonra da beş ay kadar şeyhülislâm
lıkta bulunmuştur. Şeyhülislâmlıktan az
linden sonra Sakız’a sürülen Abdülâziz Efendi bilâhara Bursa’da ikamete memur
edilmiş ve 1657 aralık ayında Bursa’da
ölmüştür. « Ravzatülebrar» adlı tarihi
hilkatten 1648 senesine kadar vak’alardan bahseden bir Osmanlı tarihidir. B ur
sa’da ikameti sırasında buna bir de 1657
senesine kadar gelen zeyl yazmıştır. İk in,
ci önemli eseri Kanunî Süleyman devrini
anlatan « Süleymanname » sidir. AbdüLâ-
Solak-zâde Mehmed Hemdemî : İs
tanbul’da doğmuş, 1650 ile 1658 yılları
arasında ölmüştür. Eseri « Solak-zâde Ta
rihi » diye maruf olup, hilkatten 1648 se
nesine kadar bir Osmanlı tarihidir. Solak-zâde’nin lisanı sade olup eseri basıl
mıştır.
Müneccimbaşı Ahmed Dede : 1631
senesinde dünyaya gelmiştir. Babası Kon
ya Ereğlisi halkından iken Selânik’e ge
lip yerleşmiş olan Lutfullah adlı bir k im
sedir. Bir miktar tahsilden sonra Selânikte Mevlevi tekkesine intisab etmiş, son
ra İstanbul’a gelerek tahsilini ilerletmiş
tir. Bu arada astronomi ve astroloji öğ
rendiğinden, hocası olan Müneccimbaşı
Mehmed Efendı’nin ölüm ü üzerine 1667
de müneccimbaşı olmuştur. Müneccimbaşı Ahmed Dede 1701 de Mekke’de ölmüş
tür. Ahmed Dede’nin çeşitli ilim kolların
da eserleri vardır. Dinî eserlerinin yanın
da tarihe, astronomiye, matematiğe, tıb
ba, musikiye dair de eserleri mevcuttur.
Eserlerini türkçe, arapça veya farsça yaz
mıştır. « Risale-i musikiye » si musikiye,
« Talihat alâ U klidiss geometriye, «Vesiletül-vüsûl» mantığa ait eserleridir.
Dini ilimlere ait birkaç tefsir kitabı var
dır. Kendisini asıl tanıtan eseri ise « Camiüd-düvel» adlı umumi tarihidir. Camiüd-düvel’in İslâm tarihi kısmı m uhta
sardır. Osmanlı tarihi kısmı 1672 yılına
kadardır. Eser arapça yazılmıştır. Şair
Nedim tarafından muhtasar şekilde türkçeye çevrilmiş ve basılmıştır.
Haşan Bey-zâde : Reisülküttab K ü
çük Haşan Bey’in oğludur. İslâm. Ansik
lopedisindeki biyografisinde adının A h
med olduğu kabul edilmektedir. Divan-ı
humâyun kâtipliklerinde ve muhtelif eyaletlerin defterdarlıklarında bulunmuş
tur. ölü m ü n ü n 1636 yılında vukuu m u h
temeldir. Esas şöhreti -t Haşan Bey-zâde
ta rih i» diye anılan eserindendir. Haşan
Bey-zâde tarihinin bazı nüshaları 1ö2û
senesine, bazıları da 1635 senesine kadar
gelen vakaları ihtiva etmektedir. Haşan
2312
Bey-zâde tarihi iki kısma ayrılır, İlk kıs
mı Tacüt-tevarih’in hulâsasıdır. Fakat
Üçüncü Mehmed devrinden itibaren ik in
ci kısmı müellifin yaşadığı ve şahidi ol
duğu hâdiseleri nakletmesi bakımından
önemli ve kıymetlidir. Bu eser Naima’nın kaynaklanndandır. Solak-zâde Mehmed Hemdemî’nin de isim zikretmeden
bundan bolca faydalandığı anlaşılmakta
dır. Haşan Bey-zâde’nin tarihî eserleri
meyamnda bir de « Kanıje fetihnâmesi »
vardır.
1640 senesinde ölmüş olan Edirneli
Hacı Mehmed Efendi’nin « Nuhbetül-Tevarih vel A h bar» adlı eseri umumi bir
İslâm tarihi olup, Osmanlı tarihi kısmı
müellifin yaşadığı devre kadar gelir.
Mehmed Efendi’nin « Tuhfetüs Sukûk »
adlı bir eseri daha vardır. Nuhbetüttevarih basılmıştır.
Yeniçeri Solak Hüseyin Tûgi’nin îkinci Osman vakasından bahseden « tbretnüm a» adlı eseri 43 sayılı Belleten de
neşredilmiştir. Divan kâtiplerinden Vecihi ( ölümü 1670 ) nin 1637 ile 1661 ta
rihleri arasındaki vakayii ihtiva eden bir
eseri vardır. Vecihi Tarihi. Naimâ’nın
kaynaklanndandır.
Rodosî-zâde Abdullah'ın 1100 (M :
1688/1689 ) den 1106 ( M : 1694/1695 )
senesine kadar vakalar ıihtiva eden bir
Osmanlı tarihi vardır.
Şarihii’I-mennar-zâde Ahmed Efendi:
Amasyalı Bayram-zâde A bdullah Efen
di’nin oğlu olan Şarihül’mennar-zâde,
muhtelif medreselerde ders vermiş ve
Davutpaşa medresesinde müderris iken
1657 de ölmüştür. Yazdığı tarihi ölüm ün
den bir sene öncesine kadar gelen vaka
ları ihtiva eder. Bu eser Naimâ’nm en
mühim kaynaklanndandır.
Reis ülkü 11âb Bosnalı Hüseyin Efen
di (ölümü 1644) nin türkçe « Bedayiülv ekayi» adlı umumi tarihi ile Karaman
lı Ahmed bin Yusuf ( ölümü 1610 ) un
« Ahbar-üd-düvel ve âsar-ül-üvel» adlı
arapça devletler tarihi de bu asırda kale
me alınmış eserlerdendir. Hüseyin Efen
di ayrıca Bedre ddin Haşan Çelebi’nin arapça peygamberler ve halifeler tarihini
de türkçeye çevirmiştir. Köprülü-zâde
Fazıl Ahmed Paşa’nm m ühürdarlığını
yapmış olan Haşan Ağa da efendisinin
2313
emriyle ve kendisine teslim edilen vesi
kalara istinaden 1658 den 1663 yılına ka
dar olan devrin tarihini yazmıştır. Eser,
mühürdar tarihi diye maruf bulunan
« Cevahir üt-tevarih» tir. Sayılan bu eserlerden başka muayyen bir vakayı, bir
yerin fethini anlatan hususi tarihlerle,
bir devri hulâsa eden daha bir takım
küçük tarihi eserler de mevcuttur.
b)
Osmanlı devleti teşkilâtı ile il
gili eserler :
Nasıl umumi veya hususi tarih sahi
bi müelliflerin başka ilim kollarında eserleri varsa, teşkilâta dair eserleri bu
lunanların bir kısmı da böyledir. Teşkilât
mecmualarının bazılarının sahipleri ise
meçhuldür. Abdurrahman Abdi Paşa gibi
ilk vakaııüvis ile Hezarfen Hüseyin Efendi gibi çeşitli ilim kollarında kitapları
bulunan kimselerin de teşkilâta dair eserleri mevcuttur,
Abdurrahman Abdi Paşa : İstanbul da dünyaya gelmiş ve enderunda yetiş
miştir. Sakız muhafızı iken 1692 de öl
müştür. Abdi Paşa ilk vakanüvis yani
resmî tarihçidir. Bu sıfatla yazdığı eseri
1648 ile 1682 yılları arasındaki vakaları
ihtiva eder. Nişancı Abdurrahman Paşa
tarihi diye de tanınan eserinin asıl adı
«Vekayinâme» dir. Abdi Paşa’m n ikin
ci mühim tarihî eseri teşrifat ve teşkilâ
ta ait kanunnamesidir. 3u eseri « Tevkii
Abdurrahman Paşa Kanunnâm esi» adı
altında Millî Tetebbular mecmuasında
neşredilmiştir.
Hezarfen Hüseyin Efendi : Aslen tstanköylü olup İstanbul’da tahsil etmiştir.
Kıymetli bir âlim olan Hüseyin Efendi
1691 de ölmüştür. Çeşitli ilim kolunda
kitapları vardır. Bu cümleden olarak : ta
savvufa dair *Muhâsinül-kelâm» ve «Şer_
hül-lem’a» , ahlâka dair <t Risale-i hükmiyye» , tıbba dair « Lisan-ül-etibba » ,
« Tuhfetül-eribi’n-nâfia » ve « Fihrişülervan » adlı üç eseri, ayrıca « Tercüme-i
lûgat-i H indi » ismi ile H int lügatlerinin
türkçe ve farsça tercümcsi mevcuttur.
Hüseyin Efendi’nin tarihî eserlerinin bi
risi umumi tarih çeşidine, diğeri de teş
kilât nev’ine dahildir. «Tenkihül-tevarih»
adını taşıyan umumi tarihi eserlerinin en
mühimmidir. Bu eserde hıristiyan dev
letlerinin târihine ait k ısım lar A vrupa ta.
O n yedinci asırda biyografik tipte erihlerinden tercüme edilmiştir, Hüseyin
ser meydana getirmiş şahısların en m ü
Efendi'sıin t Kanunnam e-i S ultan M eh
him m i Nev’i-zâde A ta î’dir. A sıl adı Atamed » ismi ile tanınan teşkilâta dair eullah olup Nev’i-zâde Yahya Efendi’nin
seri 1669 yılında kaleme alınm ış olup
oğludur. 1582 y ılınd a doğmuş, tahsilini
asıl adı * Telhis-ül-beyan fi kavanin-i
ikm alden sonra m üderrislik ve daha çok
Sultan M e h m e d » ismi ile tanınan teş
k ad ılık larda bulunm uştur. 1635 senesin
k ilâta dair eseri 1669 yılınd a kaleme ade İstanbul'da ölm üştür, A tâi, âlim ve
lm m ış olup asıl adı <t Telhis-ül-beyan fi
şair bir kimse olup, divanı ve m uhtelif
kavanin-i ÂI-i Osm andır » . O n üç fasıl
eserleri vardır. F akat eserlerinin en meş
üzerine tertiplenmiş olan bu eser Fran
h u ru
Taşköprülü-zâde’nin
t Şakayık-ı
sızca ve İ talyaricaya da tercüme edil
Num aniye * sine yaptığı zeyldir. Nev’imiştir.
zâde'niıı bu zeylinin adı « Hadayikul-hakayık fi tekmilet-iş-şakayık » tır. ŞakaO n yedinci asırda kaleme alınm ış
vık-ı Osmaniye’n in kalm ış olduğu 1557
teşkilâta ait eserlerin en m üh im m i A ynî
y ılınd an bağlıyarak 1634 y ılına kadar y a
Ali- Efendi’n in « Kavanin-i A l-i Osman
şamış âlim ve şeyhlerin biyografilerini
der mezamin-i defter-i divan » adlı k a
kaydetmiştir. Nev’i-zâde'nin bu zeylinde
nunnam esidir. A y nî A li’n in bu kan u nn a
777 âlim ve 181 şeyhin biyografisi m ev
mesi 1280 ( M : 1864 ) y ılınd a basılm ıştır.
cuttur. A tâi’den sonra Uşşakî-zâde Şeyhi
A ynı m üellifin « Kanun-u O s m a n i» ,
Mehmed Efendi de 1634 ten 1717 ye k a
« Kavanin-i m e â d in »
ve
* Kanun-u
dar bir zeyl yapacak ve bu zeylinin adı
Mali-i M ısır » adlı kanunnam eleri de var
nı « Vekayi-ül-fuzâlâ » koyacaktır. Ge
dır. Kanun-u O sm anî’de cürüm ve cina
rek Şakayık-ı N um aniye’n in Edirneli
yet rüsum ları ile tım ar ve reaya işleri
Mecdi Efendi tarafından yapılan tercü
ele alınm ıştır.
mesi, gerekse A tâ fn in zeyli basılmıştır.
A yni asrın teşkilâta ait eser yazan
Baldır-zâde Mehmed Efendi ( ölüm ü
şahsiyetlerinden birisi de ıeisülküttab v e
1650 ) bu tip eserin m ah a llî bir çeşidini
nişancılık etmiş olan Öm er A v n i Efendi
meydana getirm iştir. Memleketi olan
■( ölüm ü 1652 ) dir. Kabataş'ta set üstün
Bursa’da medfun âlim , şeyh ve şairlerin
de kendi adı ile anılan ahşap çatılı ca
biyografilerini ihtiva eden eserine « Ravm iin yaptırıcısı olan Öm er A v n i Efen
za-i Evliya » adını vermiştir.
di’nin eseri <sMuhtasar Kanun-u Osmani
mefhum-u defter-i hakani * ad ını taşı
Cafer Çelebi adında b irin in Sultanm aktadır. Bu kanunnam e 59 sayılı Belleahmed camii m im arı Sedefkâr Mehmed
ten’dc neşredilmiştir.
Ağa :un m im arlık, sedefkârlık ve muskişinaslığından bahseden t Risale-i M im a
On yedinci asırda yazılm ış teşkilâta
riye » si ile Nakkaş S âi’nin M im ar S i
ait birkaç eserin de yazarı belli değildir.
n an ’ın ağzından kaleme aldığı « TezkiAskerî teşkilâtı ihtiva eden ve bu asır
ret-ül-bünyan » isim li eseri de bir nevi
daki bozukluğun sebeplerini inceleyen
biyografik teliflerdir.
■
t Kitab-ı Müstetab t adlı kitap ile t K a
vanin-i Osmaııî ve Rabıta-i Asitane » ve
«K avanin- i Y eniçeriyanî- isim li eserle
3 — C O Ğ R A F Y A İL E İL G İL İ E S E R
rin bilhassa kaydı gerekir.
LER ;
c)
Biyografi ile ilg ili eserler :
Bu çeşide sokabileceğimiz eserler arasında birçok âlim ve şeyhin, şairlerin
veya m üh im bir ik i şahsın hayatından
bahseden eserler de vardır. Şairlerin ha
yatından bahseden eserlerin, bir nevi edebiyat tarihi şeklinde m ütalaası m ü m
k ün olduğundan burada diğerlerini zik
redeceğiz.
On yedinci asırda K âtib Çelebi saye
sinde coğrafya sahasında ehemmiyetli sa
yılacak bir adım atılm ış ve bilhassa Batı
ilm i ile temas kurulm uştur. Gerçi, coğrafy a’da Batı ilm i ile temas on altıncı as
rın sonlarında tesis edilmiş görünür. L â
k in K âtib Çelebi ile bu husus daha sıkı
şekle girm iştir denebilir. Meselâ, 1583
yılınd a Ü çüncü M urad’a « Tarih-i Hind-i
G arbi * adlı bir eser takdim edilmiştir.
2314
A m erika hakkında bilgi vereıı ve eski
coğrafya ile kozmoğrafyaya ait m alûm atı
da ihtiva eden bu eserin yazarının ismi
meselesi karışık ve ihtilâflıdır. Zira, Bavezid U m um i K itap lığın da 4969 num ara
ya « Kitab-ı iklim -i cedid » adı ile ka
yıtlı nüshada yazarı E m ir Mehmed bili
Em ir Hasan-ül-Suûdî olarak, Süleymanive Esad Efendi kitaplığında 2201 n u
maraya « Tarih-i Hind-i garbi vüsemma bi hadis-i nev » adı ile k ayıtlı nüs
hada ise, m üe llifin adı Mehmed bin Y u
suf Herev t diye yazılıdır. Bu nüsha vasıtasiyle m üellifin Herat'lı olduğu görül
mektedir. Bu asır İbrahim M üteferrika
tarafından m üe llif ismi söylenmeden re
sim li olarak basılmıştır.
üç ü n c ü M urad zam anında, önce arapça sonra Türkçe yazılıp Sadrıâzam So'kullu Mehmed Paşa'ya takdim edilen bir
coğrafi eser vardır. M ahm ud bin A li Sipahi-zâde ( ölüm ü 1588 ) tarafından y a
zılmış olan ( A. A dnan Adıvar, Osmanlı
Türklerinde ilim S : 77 ) bu k itab ın adı
* Evzah-ul-mesâlik ilâ marifet-il-memâl i k » tir. Eserin m üellifi kitabını yazar
ken istifade ettiği Doğu kaynaklarının
isim lerini de kaydetmektedir. On altıncı
asrın sonlarında 1597 yılınd a kaleme alm m ış bir coğrafi eser de Mehmed bin
Öm er Bavezid bin A şıkan « Menazır-ı
avalim » adlı kitabıdır. Bu k itabın yazarı
olan  şık ( ölüm ü 1600 ) da İslâm coğ
rafyacılarının eserlerinden faydalanm ış
tır. Menazır-ı avalim 1den İstanbul k ü
tüphanelerinde birkaç nüsha mevcuttur.
O n altıncı asırda tercüme edilmeye
başlanmış olan bir coğrafi eserin tam am
lanması on yedinci asırda Rodosî-zâde
Mehmed Efendiye nasib olmuştur. Bu eser, K azvinî’nin * Acaibül m ahlûkat ve
garaibül m evcudat» adlı kitabıdır. On a l
tıncı asırda tercümeye başlayan şahıs ise
Şehzâde M ustafa'nın hocası S üruri Efend i’dir. Şehzadenin katli ile bu iş yarıda
kalınca Rodosi-zâde tercümeyi tamamla.,
yıp 1685 te D ördüncü M ehm ed’e takdim
etmiştir.
O n yedinci asırda kaleme alınan
coğrafî eserlerin en ehem miyetlileri Kâtib Çelebi’ninkiierdir. K âtib Çelebi’n m
tam rnânasiyle coğrafi ik i eseri vardır.
Bunlardan birisi « Cihannüm a » , diğeri
de t Levâmi-ün-nur fi zulmat-i Atlas M i
nör * dur. K âtib Çelebi. İkincisinde B a
tılı coğrafyacıların eserlerinden de fay
dalanmıştır, İstanbul kütüphanelerinde
bundan m uhtelif nüshalar mevcuttur. C i
hannüm a. İbrahim M üteferrika m atbaa
sında 1832 tarihinde basılmıştır. K âtib
Çelebi, eserinin mukaddimesinde de be
lirttiğ i üzere Cihannüm a'yı bir um um i
coğrafya olarak tasarlamışsa da kitap ek
sik kalm ıştır. Cihannüm a'da Osmanlı İm
paratorluğu sınırları içinde kalan toprak,
lara ait kıym etli m alûm at mevcuttur. K â
tib Çelebi’n in coğrafyaya ait ikinci eseri
<• Atlas M iııo r » un tercümesidir. Atl.-s
M iııor’u, asien Fransız iken islâmiyeti
kabul etmiş lâtinceye de v âk ıf Şeyh Meh
med İhlâsi Efendi tercüme suretiyle tak
rir etmiş, K âtib Çelebi de bunu ■
* Levâmi-un-nıır fi zumat-ı Atlas M in ö r » adı
ile kaleme almıştır.
Böylece K âtib Çelebi, Atlas Minor'u
tercüme etmek. C ihannüm a'da Batı eser
lerinden istifade ve nakiller yapm ak su
retiyle Osm anlı İm paratorluğunda yeni
bir çığır açma yoluna girmiştir. Gerçi,
Batı eserlerinden istifade ve tercüme su
retiyle ilk A vrupai eser olarak daha yu
karda zikrettiğim iz « Tarih-i Hind-i Gar
bi * meydana getirilmişse de. K âtib Çe
lebi bunu daha genişletip esaslandırmış
ve arkasından takib edilebilecek bir yol
kurm uştur denebilir. Zaten, K âtib Çelebi'n in bir hayli bolca olan eserleriyle
Türk k ültürün e yaptığı hizm etin yanın
da. diğer ehemm iyetli tarafı da Batı il
m i ile sıkı sayılacak bir temasa geçmiş
olmasıdır.
O n yedinci asırda K âtib Çelebi gibi
B atılıların eserlerinden tercüme yapan
bir şahıs da Ebu Bekir Demışkî'dir. Şam_
lı Ebu Bekir Efendi, Joan Bleau'nun « A t
las M ajör» adlı on bir ciltlik coğrafî ese
rim altı cilt halinde tercüme etmiştir. Bu
tercüme, tarih-i Hind-i G arbi tercüme
sinde olduğu gibi birkaç türlü isim le n
dirilm iştir. Ebu Bekir Efendi bunu *Nusret-ül-islâm ves-sürûr fi tahrir-i Atlas-ı
Macar» veya «Tercüme-i Coğrafyay-ı
Kebir* diye isim lendirm iştir. Sarıâzam
K öprülü-zâde Fazıl Ahm ed Paşa tarafın
dan him aye edilen bir kimse olan Ebu
Bekir Efendi tercümeye 1675 te başlamış
ve 1685 te ik m al etmiştir. A. A dnan Adıvar, «Osmanlı Türklerinde ilim » adlı k i
2315
tabında (sayfa 135) b u n u n tam tercüme
olm adığını, araya bir takım k arıştırm a
lar yap ıld ığını belirtm ektedir.
O n yedinci asırda meydana getirilen
coğrafî eserler arasında E vliya Çelebi'nin
( 2086 ncı sayfada 130 n um aralı ilâveye
bakım ız) seyahatnamesi de vardır. tTarilı-i seyyah s adı ile de anılan, bu on
ciltlik b ü y ü k eser adından da anlaşılaca
ğı üzere m ü e llifin uzun seyahatinin n o t
larıdır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde
birçok şehir ve m em leketin topografya,
folklor, etnik durum u, tasvirî şekilde de
olsa nüfus ve iktisadi vaziyetine, tarihî
coğrafyasına dair m üh im m alûm at v ar
dır.
tik ve astronomiye ait eserleri bulunan
bu üç kişinin bile, çağdaşı olan A v ru pa’
nın m ühim m atem atikçilerinin yanında
zayıfça k ald ık la rın ı belirtm ek, İlm î bir
hakikatin ifadesidir. Bizde taassup y ü
zünden m üsbet ilim le r ilerleme kaydede
mezken A vrupada bu sahada b ü y ü k ile r
lemeler kaydedilm ekte. Galile, Dekart ve
Nevton, Kepler gibi otoriteler yetişm ek
teydi. O n altıncı asrın adamı olan b ü
y ük astronom K opernikin ( ölüm ü 1543 )
güneş sistemine dair ortaya koyduğu ye
ni hakikatler "bile, m uhtem elen ilk defa
Ş am lı Ebu B ekir E fen di'nin Atlas M inör
tercümesi ile Türkiye’ye girm iş oldu.
5 — TIB VE T IB B İ E S E R L E R :
4 — M A T E M A T İK VE A S T R O N O M İ :
Müsbet ilim le r sahasında on altıncı
asrın sonlarında görülen düşüş on ye
dinci asırda daha da fazlalaşmıştır. Onun
için bu asırda m atem atik sahasında u ğ
raşan adam hem az olmuş, hem de tabiatiyle az eser verilm iştir. Müsbet ilim le
rin, bu arada bilhassa m atem atiğin bu
hale düşm esinin en b ü y ü k âm ili daha ön
ce de söylendiği gibi taassuptur.
On yedinci asırda m atem atik ve as
tronomiye ait zikre değer eser verebilen
ik i üç kişiden fazla değildir. Bunlar, Diyarbakırlı M olla Mehmed Çelebi, K âtib
Çelebi’nin talebelerinden M ustafa bin
Y usuf ve Tekirdağlı Kâtib-zâde M usta
fa bin M ehm ed’dir. D iyarbakırlı Molla
Mehmed Çelebi ( ölü m ü 1655 ) D ördüncü
M urad’ın emriyle « Es’ile » adlı bir eser
yazm ıştır. Bu eser yalnızca m atem atik
kon u larını ihtiva etmeyip bu nun yanında
astronomi, geometriden başka hadis, tef
sir, m antık, m eâni ve kelâm konularına
girecek kısım lar da bir hay li yer tutar.
M olla Mehmed Çelebi’nin bu eseri k e n
disinden sonra gelen ulem a tarafından
şerhedilmiştir. K âtib Çelebi'nin talebesi
Mustafa bin Y usuf’un eserinin adı « Maden-ül-esrar f i iLm’il-hisab » dır. Kâtibzâde M ustafa bin M ehm ed’in eserleri (î.
H. Uzunçarşılı, Osm anlı tarihi C: 3/2 S:
517) İse, « Risaletül-usturlab » , « Ravzatü'l-ehbab fi şerh-i hulâsati’l- h isab » ,
« H ediyyetü’l-âmil fîm a yeteallaku b i’rru b 'ilk âm il * dir.
Oıı yedinci asırda yetişmiş m atem a
On yedinci asırda Osm anlı medre-,
selerinde müsbet ilim le r sahasında bir
düşüş görülm ekle beraber,, insan hayatı
ile ilgisi dolayısiyle ister istemez tıbbi
sahada b ir h a y li uğraşanlar çıkm ış ve
m atem atik ile kıyaslanam ıyacak derecede
fazlaca eser verilm iştir. M atem atik, as
tronom i ve fizik în yanında tıbb ın epeyce
fark lılık arzetmesinin sebebini, saray he
k im liğ i ile Osm anlı hastanelerinin m ev
cudiyetine ve bu müesseselerin tabipleri
çalışmaya sevkedişiııe bağlam akta hatâ
olmasa gerektir.
Bu asırda zikre değer tıb b î eser ve
renlerden Bey-zâde M ehmed bin İbrahim
( ölü m ü 1629 ) arapça « Ravzatü'l-esha ve
D evhatü’l-elba *■ ad lı bir sağlık korum a
kitabı yazm ıştır. A ynı şahsın b ir de «M u
sannif s isim li tıbb î eseri m evcuttur. Larende ( K aram an ) li Siyahi-zâde D er
viş adında b ir şahıs da « Lûgat-ı müşkilât-ı ecza s ismi ile tıbbî bir lü g a t m ey
dana getirmiştir. Bu kitap ta eczaların
türkçe. arapça, farsça, rum ca ve berbe
rice adları verilm ektedir. A y n i şahıs bir
de « Mecmau’t-tıb * ad lı m anzum b ir eser
yazm ıştır. 1616 da kaleme alınm ış olan
bu k itab ın diğer b ir adı da e Terceme-i
M olla S iyalıî m üntehabı ihtiyarat~ı şifa
der beyan-ı ilm -i tıb s dır. Eserde bazı
hastalık m evzuları ile birlik te ( A . A d
nan Adı var, Osm anlı Türklerinde ilim S:
100) ilâçların
tariflerine de yer v eril
m iştir.
On yedinci asırda yazılm ış tıbb î eserlerin en m ü h im m i D ördüncü M urad’ın
hekimbaşı la rm dan E m ir Çelebi ta ra fın
dan m eydana getirilm iştir. M ısır'da tah
sil etmiş ve M ısır Kalavan hastanesinde
başhekim lik yapmış olan E m îr Çelebi bilâhara İstanbul’a gelerek hekim başı o l
m uştur. A fyon ku lla nd ığ ı padişaha fitle
nerek ölüm üne sebeb olunan (bu ciltte
1937 inci sayfaya ba k ın ız ) bu kıym etli
hekim in meşhur k itab ın ın adı « Errnıûzec-üt-tıb » dır. E m îr Çelebi’n in 1624 te
Kaptan-i derya Receb Paşa nam ına k a
leme alm ış olduğu bu m ü h im eserde ij İyen yani sağlık korum a bahislerinden
sonra ilâç ve hastalıklar ayrı ayrı tarif
edilmekte,' b ir hekim in hem kendi tecrü
besi. hem de kendisinden önceki hekim ■
lerin eserlerinden edineceği bilgiye gö
re ilâçları kullanm ası lüzu m u b e lirtil
m ektedir. E m ir Çelebi bilhassa hekim le
rin m utlaka teşrih ( a n a to m i) öğrenme
leri gerektiğini söylemekte, hele harpte
bulunan hekim lerin ölen askerlerin ce setleri üzerinde teşrih bilgisi edinmele rin i, şayet buna im k ân bulunm azsa m ay
m u n lar ve dom uzlar üzerinde teşrih ya
pılm asını ısrarla ifade etmektedir. Em îr
Çelebi’n in bu m üh im eserinden başka
« Garaib-ül-hikem » ve « Neticetii't-tıb »
adlı ik i tıb b î kitabı daha vardır.
E m îr Çelebi’n in ölüm ünd en sonra
hekim başılığa getirilm iş olan Zeynelâbidin bin H a lil’in de oldukça önem li sayı
lan bir eseri vardır. Zeynelâbidin Efendi
« Ş ifa u ’l-fuad lî hazreti S u lta n M urad »
isim li ijiy e n ik k ita b ın ı hekim başı olm a
dan önce 1627 de yazm ıştır. Bu kitapta
daha ziyade yemek, içm ek ve giym ek m e
seleleri sağlık korum a açısından incelen
m iştir. Yine D ördüncü M urad devrinin
hekim lerinden Ş irv an lı Şemseddin İtakî
de « Teşrih-ül ebdan ve terceman-ı k ib a .
le-i feylesofân * ad lı güzel resmli tıbbî
bir eser yazm ıştır. A srın ilk yarısında
tıbb î eser yazanlardan b iri de İb n Şerif
diye tanınan şahıstır. İbn Şerif 1626 da
beş fasıl üzerine yazm ış olduğu tıbbî eserine « Yadigâr-ı ibn-i Şerif » adını ver
m iştir. K avalalı A b d ü lh a lim bin A b d u l
lah 1655 te «İhtisâr-ı ta k v im i’I-ebdan s ,
Cerrah M ehmed bin M urad 1670 te «Şifâ ü ’n-nas ve d e f il-emraz s> , M ehm ed bin
A li de 1691 de * Terceme-i Cedide fi
Havassi’I-müfrede » adlı tıb b î k itap ların ı
yazm ışlardır. M ehmed bin A li’n in eseri
bilâhare basılm ıştır.
O n yedinci asırda kaleme alınm ış
tıbb î eserlerin m ühim lerinden biri de Haleb'li S alih bin N asrullah’ııı «Gavetü’l-be_
yan fi tedbir-i beden-il-insan » adlı k ita .
bıdır. İbn-i Sellum diye tanınan S alih bin
Nasrulıah ( ö lü m ü 1670 ) Dördüncü Meh_
m e d in hekim başılarındandır. S alih bin
K asrullah Sayetü'l - beyan’ı Dördüncü
M ehm ed’e takdim ettiği zaman padişah
bundan m em nun olarak m üe llifine sa
m ur k ürk giydirm iştir. A y n i m üe llifin
« G ayetü’l-itkan fi tedbir-i beden-il-in
san » ve « Gaye f i’t-tıb s- adlı arapça iki
m üh im eseri daha vardır, Gayetü’l-beyan
ve G ayetü’l-itkan’ın türkçe tercümeleri
de m evcuttur. A. A dnan A d ı var, Osm anii
Türklerinde ilim adlı eserinde S alih bin
N asrullah'ın eserleri hak k ınd a tahlilî b il
gi vermektedir.
D ördüncü M ehmed zam anındaki has
sa hekim lerinden Hayatî-zâde M ustafa
Fevzi E fendi’n in «Resaii-ül-müşfiye fi
emraz-il müşkile» adlı beş risaleden m ü
rekkep eseri t Risale-i hamse-i H ayatî »
adı ile tanınm ıştır. H ayatî-zâde'nin ese
rinde lâtin hekim lerinden üç k işinin is
minden. bahsedilmektedir. B u bakım dan
onun B atılı hekim lerin eserlerinden fay
dalandığı anlaşılm aktadır. Şakayık zey
linde Mustafa Fevzi E fendi’nin Museviden dönm e olduğu bahsedildiğine göre,
kendisinin b ir B atı dili bilmesi m uhte
meldir.
D ört defa hekim başılık etmiş ve 1649
da ölm üş olan Sakızlı îsa bin A li’n in de
« N izam ü’l-edviye s-, « Devaü’I-emraz ,
« M ü fr e d a t» ve göz hastalıklarına dair
* Tezkeretü'l-kehhalin » adlı eserleri var
dır. B un lar arasında en m üh im ve ta n ın
m ışı « N işam ü’î-edviye » dir.
O n yedinci asrın dikkate değer he
kim lerinden birisi de Mehmed b in Ahm ed bin İbrahîm dir. Edirne ve İstanbul’
da tahsil edip yetişmiş olan bu adam bîr
ara lık seyahatle H indistan’a gitm iş ve orada T ürk _ Moğol hük ü m d arı Ş ah Ci ■
h an 'ın on sene hususi k âtipliğinde b u
lu n d u k ta n sonra T ürkiye’ye dönm üştür.
B u zatın «K am usü’I-Etibba ve Namıısü'lelifba » adı ile b ir telifi ve « Tercüme-i
m ualecat bi-ibn-i Baytar $ adı ile İbn-i
B aytar’dan, « B ür’ü ’s-saa» adı ile Ebu
Bekir-i R azi’den tercümesi vardır.
İstanbul’da Süleym anıye
darüşgifası
hekim lerinden K ütah y alı Antned bin Be(ölüm ü 1698) i n «Cami f i i l m i ' I _ bay
tara» adlı tıbbi bir eseri vardır.
ş ir
Bu devre ait tıb bahsini kapam adan
önce 1679 da A nadolu'dan gelen bir çi
çek aşıcısının İstanbul'da çocuklara çi
çek aşısı tatbik etmiş olduğunu tarih
lerden öğrendiğim izi kaydetm eliyiz. Türkiyedeki Ing iliz elçisinin zevcesi Madam
Montegü 1717 de çiçek aşısını m ektup
ları ile A vrupalIlara tanıtacaktır.
Yine tıb ile ilg ili bir nokta olarak
Evliya Çelebi’nin
(Seyahatnam e C: I ’
S: 531) Onyedinci asırda İstanbul’da ye
di yüz tabib dü k kân ı ile bin tabib old u
ğunu söylemesi pek dikkate değer bir
meseledir. E vliya Çelebi’n in bu hususta
m üb alâğalı davrandığı
anlaşılm aktadır.
Zira, Başvekâlet arşivinde bir vesikada
(M ühim m e defteri no: 111, S: 4 ve Ahm ed Refik, H icri on ikinci asırda İstan
bul hayatı S: 28) 1699 senesinde İstan
bul, Üsküdar, Galata, Tophane ve K a
sım paşa’da im tih anları yap ılıp ehliyet
name alan beş serbest tabib ile 21 tabib
dü k k ân ı ve yine im tih anları yapılm ış
olan 28 cerrah île 27 cerrah d ü k k ân ın ın
m evcudiyetini öğrenmekteyiz.
Ü çüncü
M urad devrinde Türkiye’ye gelerek «Histoire du serail et de la cours isim li bir
eser yazm ış olan Michel Baudier o sıra
da Osm anlı m em leketinde 89 hastane b u
lu nd u ğu n u bildirir.
D ük k ân larda serbest çalışan cerrah,
tabip ve kehhal (göz hekim i) lerdcn baş
ka saraya bağlı olanlar da vardı. Ocak
1953 tarihli «Tarih vesikaları» m ecm ua
sında, Rıl'kı M elûl Meriç tarafından Baş
vekâlet arşivindeki mevacib defterlerin
den aynen nakledilerek neşredilen cer
rah ve kehhallerin isim listesinden 1040,
1041, 1043, 1047, 1059, 1060, 1063, 1065,
1066, 1081, 1099, 1101, 1102, 1103 senele
rindeki cerrah ve kehhaller ile b u n ların
çırak ve m üteferrikalarının hem isim
hem de m ik tarlarım öğrenmekteyiz. M e
selâ 1047 (M ilâdi: 1637/1638) y ılınd a
28 tane cerrah ve kehhal, 7 tane bun ların
şakirdi, 7 tane de m üteferrika ismi, 1081
(M : 1670/1671) y ılınd a 24 cerrah ve keh
hal, 3 şakirt, 18 tane de bunlara bağlı
m üteferrikanın ism i geçmektedir.
II —
S A N A T , M İ M A R L IK
M Aİ M ÜESSESELER
VE
İÇ T İ
Osm anlı devletinin siyasî hayatı ba
kım ından onyedinci asrın bir duraklam a
devri teşkil ettiği m alûm dur. Uzun sü
ren isyan ve harplerin bir devletin ik ti
sadi hayatında sarsıntılar tevlit edeceği,
bu İktisadî sarsıntıların da memleketin,
san’at hay atının bazı kollarında b irta
kım izler veya verim i azaltıcı haller m ey
dana getirmesi elbette m üm k ün d ür. N i
tekim, devletin
iktisadi sıkıntı çektiği
yıllarda im ar hareketi hayli azalmış, m i
m arî ile ilg ili san’at kollarında da san’atkârlar bol eser verme im k ân ın ı b u la
m am ışlardır, M aam afih uzun harp ve is
yanlara rağmen Osm anlı m em leketlerin
de san’at hayatında oldukça canlılık m ü
şahede edilmekte, im paratorluğun siyasî
yükselmesi durm akla beraber, meselâ edebî sahada tabii bir gelişme göze çarp
m aktadır.
I — E D E B İY A T
Onyedinci asırda edebi faaliyetler
im paratorluğun siyasî ve İçtim aî d u ru
m u ile ayarlı yürüm em iştir. Siyasî ha
diseler kısm ında izah ettiğim iz veçhile,
onyedinci asrın bilhassa ilk yarısı b irb i
rini takip eden isyanlar, bunları insafsıztenkil hareketleri, hük üm e t idaresinde
b ir kısım devşirme vezirlerin rüşvet, il
timas ve cinayetleri ile doludur. B ir çok
kimseler edebiyat için «edebiyat, fik ri
ve bilhassa esef, sevinç gibi hissi tarafla
rı aksettirmesi dolayısiyle cemiyetin ifa
desidir» derler. Bu söz um um iyetle doğ
ru olm akla beraber, onyedinci asrın ilk
yarısındaki O sm anlı edebiyatı için hak i
kati pek ifade etmemektedir. Z ira Os
m anlI devletinin siyasî ve içtim ai haya
tında derin sarsıntı ve buhranlar m ev
cut olduğu halde, edebî m ahsuller âde
ta bu durum dan müteessir olm am ış g ib i
dir. N itekim N e f l’n in kasidelerinde bir
Önceki asır yaşam akta devam ediliyormuşcasına yine haşmet hâkim b u lu n m a k
ta, Ş eyhülislâm Y ahya E fendî’n in gazel
lerinde, şiir söylediği devrin tü rlü a h lâ k
sızlıklarla dolu dağdağalı hayatı değil de,
zengin b ir his ve hayal âlem in in m ahsu
lü halinde rindane terennüm ler, zarafet
ve şuhluğun süzgecinden dökülen kelim e
ve hisler yer alm ıştır. Bu ik i bü y ük üstaddan başka diğer şairlerde de ayni d u
rum müşahede edilir. Ancak asrın ik in
ci yarısında yaşayıp eser vermiş şairler
de kudret ve azamet ifade eden çoşkun
heyecanlar yerine bedbinliğe kaçan his
lerin epeyce akislerine rastlanır. Bu d u
rum a göre : Onyedinci asırda Osm anlı
edebiyatının, cemiyet hadiseleriyle atbaşı beraber gitm ediği, asrın ilk yarısında
eski azamet devrinin ruhlardaki teressübatının devam ını gösteren izlerin h â
kim bulunduğu, ancak asrın ikinci y arı
sında bu izlerin zayıfladığı neticesine
varm akta hata olmasa gerekir.
H is ve heyecanların, yaşanılan dev
rin siyasî ve içtim a! tarafını aksettirip
ettirm ediği meselesi bir tarafa b ır a k ıl
m ak suretiyle, onyedinci asır edebiyatı
n ın u m u m i veçhesi için söylenecek söz,
tabii gelişm enin gayet belirli şekilde de
vam ettiği merkezindedir. Onyedinci asırda bir önceki asra nisbetle türkçenin
hâkim iyet sahası bir hayli genişlemiştir.
K ır ım ’dan Kahire'ye, Bağdat ve Basra'
dan Bosna’ya kadar uzanan sahana k i
m üh im merkezlerde Türkçe giirler yazan
bir çok şairler yetişm iştir. Bosna, A rn a
v u tluk ve M or a'da İslâmiyet! k abul et
m iş yerli halk arasında, medrese tahsili
görenlerin ve bu arada Türk edebiyatiy
le meşgul olanların yetişmesi, Türkçenin
güzel işaretidir. Türkçenin, yerli halkı
bak ım ın dan Türk olm ıyan sahalarda d a
ha kuvvetli yerleşmesi meselesinden baş
ka, bu asrın lehine kaydedilecek m ühim
noktalardan birisi de; şairlerin iyiden
iyiye îra n tesirinden sıyrılarak daha
m üstakil şahsiyet kazanm aları ve bu ba
kım d an daha m illî hâle gelmeleridir.
Medreseler, Bosna’dan Peşte’ye, K ahire’den K ırım 'a kadar yalnızca dini k ü ltürü
değil, türk d il ve edebiyatının da y a y ıl
masına â m il olmuştur. Gerçi onyedinci
asırda .Ibn-i K em al ve Ebussuud Efendi
derecesinde Kuvvetli bir d in î ilim ler â li
m i yetişmemişse de bilhassa bibliyograf
ya ve coğrafyada b ü y ü k kıym et ifade
eden
eserlerin
sahibi
K âtib Çelebi
gibi bir âlim in yetişmesi bu asır için en
büyük kazançtır. Nef’İ, N âbi ve Şeyhül
islâm Yahya Efendi gibi şahıslar K lâsik
divan şiirinin tek âm ül seyrinde üst k a t
la r a yücelm iş iri y ıldızlar gibidir. Bu üç
kıym et ve daha bazı kimseler sayesinde
onyedinci klâsik Türk nazm ının onaltmcı asra nazaran teknik ahenk ve zarafet
ba k ım ın d an daha çok güzelleştiği ve b i
raz daha ileri seviyeye yükseldiği görü
lür. Evvelce kaside ve gazelde îran şair
leri örnek tutulurken, artık Türk şairleri
îraıı şairlerine değer vermemekte, h a t
ta onlara üstün lük iddia eylemektedir;
sadece mesnevi tarzında îra n edebiya
tın ın üstü n lü ğ ü kabul edilip onlarla re
kabete çalışılm aktadır. Bu asırda örnek
ve m evzularda m illilik aşikârdır.
Zira
artık Türk şairleri İranlIları değil B âk i ve
F u zulî gibi kim seleri
örnek tutmakta;
Leylâ ve Mecnun, Y usuf ve Züleyha ne
vinden ira ııi tip li m evzulara pek itibar
gSstermiyerek daha yerli ve daha o riji
nal m evzuları işlemekten zevk duym ak
tadır. Böylece, geçen asırlarda pek re
vaçta olan İran’dan tercüme ve adaptas
yon usulü yerine, yerli zevk ve m evzu
ları hakim iyet kurar hale gelmiştir. K u v
vetli k ü ltü rü ile şair Nabî, asrın ikinci
yarism da bir «tefekkür edebiyatı» çığrı
açmış ve bu yol da Türk şiiri için ayrıca
bir tek âm ül hadisesi teşkil etmiştir.
O nyedinci asır halk edebiyatı ba k ı
m ın d an pek dikkate değer bir hususiyet
arzeder. Tereddütsüzce
söylenebilir ki,
bu asır halk edebiyatı için bir «altın dev_
ri» olmuştur. Zira, Gevheri, Â şık Öm er
ve Karacaoğlaıı gibi en kuvvetli h alk şa
irleri bu asırda yetiştiği gibi, gerek b u n
lar gerekse diğer halk şairleri sayesin
de halk şiirinin nazım şekilleri artık iy i
ce teşekkül etmiş oluyordu. Böylece halk
şiirinde de k lâsik lik m eydana gelmiş bu
lunuyordu.
Onyedinci asırda nesirde de pek be
lir li bir gelişme m evcuttur. Nesirdeki ge
lişmeyi ifade edecek eserler şüphesiz bol
şekilde tarih, coğrafya, biyografi ve seyahatnâm e nevilerinde verilm iştir. Nes
rin bu gelişmesinin yanında, o devir için
«artistik nesir* addedilecek b ir tip var
d ır ki, bunda bol farisî ve arabî kelim e
ler k u llanarak cüm leleri süsleme gayre
ti göze çarpar. Süslü yazma endişesinden
dolayı cümlelerin lüzu m u nd an çok fazla
uzadığı, yazarının kelim e oyunu y ü z ü n
den bazan h a k ik i m anâ ve m aksadın a n
laşılm asında güçlük çekildiği görülür.
2319
Böyle sadelikten fazlaca uzaklaşmış n e
sir tip in in bazaıı tarih sahasına tatbik
edildiği bile vakidir. Meslâ Karaçelebizâde A bdülaziz E fen di’n in tarihî eserle
ri böyledir.
Asrın edebî çehresinin anahatlarım
bövlece çizdikten sonra şim di şahıslar ve
eserlerini tanıyalım :
Nef’i : O n y ediııci asn n en büyük şa
iri olan Nef’i, ayni zam anda b ü tü n Osm anlı divan şiirinde parlayan birkaç b ü
yük yıldızdan bir tanesidir. Kelim eleri
ustaca seçen, şiirlerinde ahenk ve v u zu
ha ince dikkatler sarfeden N ef’î zengin
m uhayyilesi, ve yaratıcı kabiliyeti saye
sinde, divan şiirin in kaside tarzında üstadlık tahtına oturm uş bir san’atkârdır.
Bu büyük şair hakında 1902 inci sayfa
daki 121 n um aralı ilâvede bilgi verildiği
cihetle burada kendisine kısaca temas edilm iştir.
Şeyhülislâm Yahya: Onyedinci asrın
ve hatta divan şiirin in üstadlarm dan olan Şeyhülislâm
Yahya Efendi, yüksek
m evki sahibi devlet adam lığı ile san’atk ârlığı, yekdiğerini zedelemeden nefsin
de cemetmiş b ir kimsedir.
Yahya 1552
senesinde İstanbul’da doğmuştur. A n k a
ralI Bayram-zâde Şeyhülislâm Zekeriya
E fendi’n in oğludur.
Tahsilini ikm alden
sonra m üderrislik, k a d ılık etmiş, R um e
li kazaskeri iken Hoca-zâde Esad E fen
din in şe y h ülislâm lık tan . çekilmesi üzeri
ne 1622 de şeyhülislâm olm uştur. Üç de
fada 18 sene 2 ay 12 gün şeyhülislâm lık
etmiş ve bu vazifedeyken 27 şubat 1644
tarihinde ölm üştür.
K azaskerlik ve bilhassa şeyhülislâm
lığ ı sırasında zam anının en n üfu slu şah
siyeti halinde göze çarpm akla
beraber
kendisini her sınıf halka rahatça sevdir
miştir. Zam anında devlet icraatında f i
kirlerinden istifade edilm ekle beraber on u n asıl şöhreti şairliğindedir. D evrinin
en büyük üstadı k abul edilen, m ütead
dit şiirlerinde kendini öven
N e fî bile
Yahya E fendi’ye hürm et göstermiştir.
Mütevazı, nüktedan, rindmeşrep ve
sevim li b ir şahsiyete m alik olan şeyhü
lislâm Y ahya E fendi’n in san’a tk ârlık ta
rafı çok kuvvetliydi. Zengin b ir his ve ha
yal âlem in in sahibi bulu n an Y ahya gazel
tarzında üstadlık m evkiine yükselm iş bir
san'atkârdır. Onsekizinei asrın bü y ük şa_
iri Nedim :
N e fî vadî-i kasâid’de suhan-perdâzdır
O lm az am ma gazelde B âk i v ü Yahya gibi
Mısraı ile onun gazel tarzındadaki
büyiik m evkiine işaret eder. H akikaten
B âki ile te k âm ü lü n ü n yüksek m erhale
sine ulaşan gazel Yahya’n ın dilinde g ü
zelleşip zarifleşm iştir. Yahya E fen di’nin
bazı kasideleri ve 77 beyitten m üteşek
k il k üçük b ir sakinâm esi de vardır. D i
vanı 1918 senesinde basılm ıştır.
N âbî: Bu asrın diğer bü y ük bir şa
iri de N âb i’dir. Esas itibariyle asrın İk in
ci yarısının adam ı olan N âb i’n in asıl adı
Yusuf olup doğum tarih i k at’i olarak b e l.
Ii değildir. K endisi U rfa’lı olup tahsilini
de orada yapm ış ve D ördüncü
Sultan
M ehmed zam anında
İstanbul’a gelerek
M uhasip M ustafa Paşa’n ın
himayesine
girm iş ve onun y ard ım ların ı görm üştür.
Daha sonraları Baltacı M ehm ed Paşa’n m
him ayesini görm üş olan N âb î 1712 y ılın
da ölm üştür. K ab ri Ü sküdar’da Karacaahmed m ezarlığındadır.
Nâbî, Arab ve Fars dille rin i çok iyi
bilen, ayni zam anda devrin ilim lerine v u
k u fu olan kim seydi. O n u n içind ir k i şiir
lerinde derin k ü ltü r ü n ü n izleri çabucak
belli olur. F ik ir ve his unsurlarını yuğurarak nazm ını şekillendirm iş olan N âbî’n in eserlerinde hassasiyet ve lirizm den
ziyade tefekkür kokar. N itekim N âb î üe
bir tefekkür edebiyatı cereyanı m eyda
na gelmiştir. Fakat N âb i’yi tak lit sure
tiyle bu cereyana kapılan lar kültürce on u n kadar kuvvetli olm adıklarından, ba
zıları kuru tekrarlardan ibaret m azm un
lar m eydana getirm ekten daha ileri gide
m emiştir. N âb î çok değişik konular üze
rinde kalem oynatm ış bir şairdir. Fakat
ondaki teknik kuvveti, kusursuz b ir l i
san ile üstün ifade kabiliyeti sayesinde
değişik konular bile onun kalem inde iyi
işlenmiş ve güzelleşmiştir. N âb î’n in ta
rih bak ım ın dan önem li bir
hususiyeti,
yaşadığı devrin hadiseleriyle ilgilenm iş
ve b ir kısım şiirlerinde devrinin ahlâk i
sarsıntısını aksettirmiş olm asıdır. A s n n
ilk yarısındaki şairler daha bozuk bir
idareye şahit oldukları, ahlâk sızlığ ın da
ha k ötü örneklerini gördükleri halde,
şiirlerinde bu vaziyetin akislerini verme
2320
yip haşmet devri yaşamyormıışçasına te
rennüm lerde bulunm uşlardı.
Nâbi, farsça şiirler de söylemiştir.
Fakat bun ların m ik tarı fazla değildir. Ka_
sidelerini, türkçe ve farsça gazellerini,
tevhit ve na’atlarını, çeşitli hâdiseler için
düşürdüğü tarihleri, mesnevilerini ih ti
va eden büyük bir divanı mevcuttur. N â
bi divanı basılm ıştır. Şairin ayrıca « Tuhfet'ül-harem eyn» , oğluna nasihatlerini
ihtiva eden « Hayriye-i N â b i» , mesne
vilerden m ürekkep * Hayr-âbâd » , Veysî’n in « S iy e r » ine zeyl olarak yazdığı
* Zeyl-i Siyer-i Veysî » , Dördüncü Mehmed’in çocuklarına yaptırdığı sünnet
d ü ğün ü için yazdığı şiirlerden mürekkep
t Surnâm e » , m anzum ve m ensur parça
lar ihtiva eden « Gazânâme » , m ek tupla
rını, resmi ve hususi yazılarını ihtiva
eden <s M ü n ş a t» adlı eserleri mevcuttur.
Nev’î-zâde A tâ i : TaşkÖprülü-zâde’nin « Şakayık-ı N u m ân iy e » sine yazdığı
zeyl ile meşhur olan ve daha y u k a rı
larda kendisinden bahsettiğim iz Nev’î-zâ
de A tâi, ayni zamanda kıym etli b ir şa
irdi. A tâi, mesnevi tarzının bu asırdaki
en kudretli m üm essilidir. İran şairlerini
taklid etmemeyi bir iftih ar vesilesi ola
rak ileri süren A tâî, zam an zaman İran
şairlerine rekabet maksadı taşıdığını be
yandan geri durm am ıştır. Buna rağmen,
t S a k in â m e » adlı eserinin t Sebeb-i
nazm-ı Sakinâm e » bölüm ünde, Türk şa
irle rinin kaside ve gazel vadisinde İran
şairlerini geride bırak tık larını, yalnız
mesnevi tarzında İran lıla rm hâlâ daha
ileride bu lu n d u k ların ı itiraf eder. Atâi'n in divanından başka edebi eserleri
« H a m s e » , mesnevilerden m ürekkep
« Nehat-ül-esrar » , destan, hikâye menkabe ve sohbetlerden ibaret « Sohbet-ülebkâr » , c Feft H an » ve « Alem-nümfi »
adlı kitaplardır.
Bu birinci sınıf şahsiyetlerden başka
on yedinci asırda yetişmiş daha birçok
edebî değerler mevcuttur. Bu şairlerin
b ir kısm ı kaside, bir kısm ı gazel, bazı
ları da mesnevi tarzında daha fazla m u
vaffak olm uşlardır. Şeyhülislâm Bahai,
N âili K adim ve Azmi-zâde H âletî de as
rın değerli ve kudretli şairlerindendir.
Meşhur Hoca Sadeddin E fendi’n in torunu
olan ve D ördüncü Mehmed zam anında iki
defa şeyhülislâm lık m akam ım işgal etmiş
bulunan Bahai Efendi ( 1601 yılında doğ.
m uş 1654 yılınd a ölm üştür ) zarif ve âşı
kane gazelleriyle tanınm ış ve çağdaşları
üzerinde kuvvetli tesirler bırakm ış bir
şairdir. Asıl adı Mustafa olan N âili K a
dim ( ö lü m ü 1666 ) yüksek mevkilere ge
çememiş, öm rün ü kâtipliklerde geçirmiş
bir kimsedir. Fakat edebi sahada daha
hayatta inen büyük şöhret kazanmış, et
rafında birçok şakirt ve takdirkârlar top
lanm ıştır. N â ilî’nin, Tanzimattan sonra
yetişen Hersekli A rif H ikm et ve Leskofçalı G alip gibi kimseler üzerinde bile
bü y ük tesirleri sezilir. Gazel tarzının bu
kudretli şairinin, lisana hâkim iyeti, üslû
b unun kusursuzluğu, zarif ruhu gazelle
rinde kolaylıkla belli olur. N âili’nin d i
van ın ın gazellerini ihtiva eden kısm ı ba
sılm ıştır.
Bunlardan başka on yedinci asırda
yetişmiş ve yaşamış diğer şairler meyan ın d a Neşâtı, Vecdi, Rizâi, Fasih, Sâbit,
Fehim, Çevri, R âm i Mehmed Paşa, Allâme Şeyhî Efendi, Sabuhî, Kaf-zâde N adi
ri, H âletî, Gani-zâde Nâdiri, Sabrî, N iya.
zi-i Mısrî gibi kimseler görülmektedir.
Bu şairlerden Azmi-zâde H âlet i 1569 da
İstanbul’da doğmuş, İlmiyeden yetişerek
m üderrislik ve kadılıklarda bulunm uş
tur. En son vazifesi R um eli kazaskerliği
dir. Azmi-zâde H âletî ( ölüm ü 1630 ) b il
hassa rubaileri ile m eşhurdur. K ıym etli
bir şair olan H âle tî’n in ayrıca b ir de
« M ü n şe a t» ı vardır,
Dukakin-zadelerden şair Ahmed Be
yin torunu olan Fasih’in asıl adı Ahmed
olup kendisi bir mevlevî şeyhidir. Fasih
Ahm ed Dede ( Ölümü 1699 ) gazel ve
mesnevi şeyhi olan Neşâtî de gazel tar
zında m uvaffak olmuş şairlerdendir. Sefine-i M evleviye’de Neşatî ( ölüm ü 1674 )
n in asıl adının Süleym an, Rıza tezkiresi
ile Esrar Dede tezkiresinde de Ahmed
olduğu bildirilm ektedir. Bu asırdaki b ’ ş
k a b ir mevlevî şeyhi şair de Sabuhî A h
m ed Dededir. Sabuhî, bu asrın meşhurla
rından Nef’î, N â ili ve Fehim ’in yetişme
lerinde hayli müessir olmuş bir kimsedir.
N ef'î'nin şahsiyetinin teşekkülünde Saib 'in m ühim tesiri olmuş ve ayni şahıs
daha başka kimseler üzerinde de n üfu z
tesis etmiştir. Kaside sahasının en m u
vaffak üstadı Nef’î’n in takdirine mazhar
olm uş şairlerden Sabri ( ölüm ü 1640 ) ,
2321
Cevrî İbrahim Çelebi ( ölüm ü 1655 ) ile
onun hasmı vaziyetindeki Kaf-zâde Fa
izi de kaside tarzında v arlık ve maharet
göstermişlerdir.
On yedinci asır şairleri arasında ga
zel tarzında hoş akisler bırakabilen h ü
ner sahipleri m eyanm da K ütah yalı M ah
vı A hm ed Efendi ( ölü m ü 1645 ) , İstan
bullu Boğuk-zâde A b d ü lb ak i Vecdî ( öIü m ü 1661 ) , Mezakî Süleym an Efendi
( ölüm ü 1675 ) gibi şahıslar da vardır.
N âb î'n in açtığı tefekkür edebiyatı
çığrında yürüyenlerden S abit de kıym et
li bir şairdi. Nâbî, kendisinden biraz genç
olan bu çağdaşını sevip takdir etmiştir.
O n yedinci asır sonundaki şairler arasın
da N âb i’den sonra en çok takdir toplayan
şair halinde göze çarpan Sâbit, N c f î’nin
takdirkârlarm dan olm akla beraber ne ga
zel, ne de kaside vâdisinde onun tesiri
altında kalm amış, başka şairleri de tak li
de yeltenmemiştir. Eserlerinde m ahalli
hayatı aksettirmeye çalışm ıştır. S âbit’in
« Gazanâme » adlı b ir de m anzum tarihi
vardır.
Kaside, gazel tarzında gayet güzel
örnekler vermiş olan Kaf-zâde Faizi,
Gani-zâde N âd iri ve Riyazi gibi şairler
bu asrın k alburüstü kıym etlerindendir.
Gani-zâde N âd iri ( ölüm ü 1626 ) , Sultan
İkinci Osm an’ın emriyle Ü çüncü Mehmed
ve B irinci Ahm ed devirlerini anlatan bir
şehname de yazm ıştır. Gani-zâde’nin
* M i’raciye » si bu asırda meydana geti
rilen m iraciyelerin en güzelidir.
Bu saydığım ız şairlerden başka oıı
yedinci asırda yaşamış daha başka şair
ler varsa da, kendileri pek ehem m iyetli
değildirler.
Divan şiiri hakkında bu bilgiyi ver
dikten sonra, şüphesiz halk edebiyatına
da kısaca göz atm ak gerekir. Zira, on
yedinci asırda halk şiiri fevkalâde bol
luk ve olgunluğa kavuşmuş, böylece halk
edebiyatının « altın çağı » meydana gel
m iştir.
H alk edebiyatının,
ellerinde
telli
sazlarla dolaşan halk şairleri ve tekkeler
de halka hitab eden şiirler söyleyen k im
seler vasıtasiyle y ürü y üp geliştiği m a
lûm dur. Tekkelerde söylenen şiirlerle ta
savvuf! halk edebiyatı doğmuş, saz şair
leri vasıtasiyle de türkü, koşma ve des
tanlar gelişmiştir. Meselâ halk edebiyatı
n ın on beşinci asırdaki eıı fazla tanınan
ik i şahsiyeti olan Hacı Bayram Veli ile
Eşref-oğlu R ûm î birer tekke ve tarikat
adam ıdır. O n altıncı asrın tekke şairle
rinden sayılan Pir S ultan A bdal aynı za
m anda bu asırda yaşamış halk şairleri
nin en kuvvetlisidir. A y nı asrın diğer
önem li halk şairleri K u l Mehmed, Öksüz
Ali, Hayali ve K öro ğlu ’dur.
On yedinci asra ulaşıldığı zam an halk
şairlerinin daha kuvvetlileri yetişmiştir.
Bu ağırdakiler tekkeden ziyade, hudut
boylarının, harb sahalarının, A nadolu
yay lalarının sesini aksettirdiklerine göre,
yetiştikleri sahaların da buraları olması
lâzım gelir.
H alk şairleri arasında aruzu bilen ve
bu vezinle şiir söyleyenler varsa da eıı
çok k ulla n ıla n ı hece veznidir. O n ye
dinci asır halk şairlerinin en şöhretlile
ri Gevheri, Â şık Ö m er ve Karacaoğlan’dır. Ayrıca K ayıkçı K u l M ustafa, Kuloğlu, K âtibi, Â şık H alil, Âşık B enli A li,
K u l Deveci, Gazi Âşık, Demirci-oğlu, Âşık Haşan isim lerinde halk şairleri v ar
dır.
H alk şairleri m üh im mevkilere geç
m ediği, halk ın arasında dolaştığı, siyasî
hâdiselere karışm adığı iğin hayatları h a k
kında bilgilerim iz yok denecek kadar k ıt .
tır. Esasen onların hayatlarına dair bilgi
daha ziyade kendi şiirlerinden çık a rıl
m aktadır.
O n yedinci aşırın edebî nesrine ge
lince : O n altıncı asır edebî nesrinde g it
tikçe kuvvet kazanm ış olan halk ın ko
nuştuğu dilden uzaklaşarak süslü ve ağ
dalı yazı yazm a cereyanı, bu asır edebî
nesircilerinin elinde son haddine varm ış
tır. Şekil düşkünü, müselsel ibare m erak
lısı nesircilerin .elinde bazı eserlerin d ili
yalnız halkın değil bir kısım aydınların
da anlayamayacağı şekle bürünm üştür.
Bereket versin ki tarihî, coğrafî, biyogra
fik eserlerle seyahatnâm e ve şuara tez
kiresi ( edebiyat tarih i ) yazanlar bu ce
reyana kendilerini um um iyetle kaptırm am ışlardır.
Arapça ve farsça kelim elerle dolu uzun ifadelerden m ürekkep süslü edebî
nesir şeklini tatbik edenler m eyanında
Nergisi ( ölüm ü 1634 ) , Veysî ( ölüm ü
1627 ) , Okçu-zâde Mehmed Şahi, Karaçelebi-zâde A b d ü lâzi 2 Efendi ve Masraf-
zâde Şefik Efendi vardır. K âtib Çelebi,
Fezleke'sinde ( C : 2, S : 127 ) Okçu-zâde
içiıı Taci-zâde’den sonra yetişen m ün şi
lerin en kuvvetlisi h ük m ü n ü verir. Asıl
adı : Üveys olan Veysi ayni zamanda ga
zel tarzında şiirler de yazmıştır, e Siyer »
adlı eseri meşhur olup ayrıca e Hâbnâmc-i Yeysi » , « Şehadetname-i Veysi s ve
« M ünşeat s> adlı eserleri vardır. Nerglsî’nin asıl adı Mehmed'dir. Beş risaleden
m ürekkep « Hamse s si ile m ek tu pların
dan m ürekkep « M ünşeat » ı mevcuttur.
B ir nevi edebiyat tarihi demek olan
şuara tezkiresi sahipleri m eyanm da ise
Riyazi. Kafzâde Faizi. Rıza ve bir de
Nev‘i-zâde A tâi sayılabilir. A tâi'n ııı Şabayık-ı >lumaniye zeyli yalnızca bir şuara tezkiresi m ahiyetinde olm ayıp daha
önce de be lirtildiği üzere âlim ve şair
lerin biyografilerini ihtiva etmektedir.
aksettiren bir halk musikisi de var ol
m akta devam etmiştir.
O n yedinci asırda kaleme alınm ış ta_
rihi eserlerin bazılarında, tercüme-i hal
kitaplarında bu asırda m usiki ile meşgul
olmuş kimselere dair bir hayii bilgi edinm ektaviz. B unların bir kısm ının h a
nende, bazılarının da bestekâr old u kla
rın ı yine ayni eserlerden öğrenmekteyiz.
Bestelenen eserlerin güfteleri ve m ak a m ,
ların ın nev’ine dair sağlam bilginiz m ev
cutsa da. ses kısm ı doğru olarak zam a
nım ıza intikal edememiştir. Boğdan V oy
vodası Costautin Cantem ir'in oğlu olup
İstanbul'da uzun m üddet oturan D im itri
Cantem ir'in harf ve rakam lardan m üre k
kep bir nota meydana getirmesi, e K itab
ilm -ül-musiki alâ vech-ül hurufat » adlı
eserini İkinci A hm ed’e takdim i de bu aşı
ra rastlar.
R iyazî’n in «Riyazuşşuaras adlı ese
rinde on beşinci asırdan kendi zam anı
na kadar gelen şairler mevcuttur. R i
yazi ( ölü m ü 1644 ) divan sahibi ise de en
çok bu tezkiresi ile meşhurdur. Yine d i
van sahibi b ir şair olan Kaf-zâde Faizi
( ölü m ü 1621 ) n in tezkiresinin adı * Züb_
det-ül-eş’a r » dır. Beş yüz kadar şaire
ait seçmeler ve hayatlarına dair bilgiler
bulunan F aizi tezkiresi çok önem li adde
dilir.
2 — M U S İK Î
ü ç ü n c ü cildin 1568 inci sayfasında
Türk m usikisinin on altıncı asrın sonla
rına kadar gelen durum una dair um um i
bilgi vermiş, bu arada m usiki âletlerin
den de bahsetmiştik. Üçüncü cildde kısa
şekilde'ta rif olunan m usiki âletlerinin on
yedinci asırda da kullanılm asına devam
edilm iştir. Bu asırda m usik in in gelişmesi
daha düzenli ve belirli bir hal alm ıştır.
Türk m usikisinin gelişmesinde tek
kelerin pek bü y ük rolü olmuştur. M usiki
ve tekke deyince tab ii ilk plânda akla
M evlevi tekkeleri gelecektir. Gerçi mevlev üik te n başka bazı tarikatlerde de z ik
redilmesi, n a ’at-ı şerif, İlâhi, tevsih okunm asınm m usik i ile ilgisi mevcutsa da,
sanat olarak m usik in in tekâm ülüne ze
m in hazırlayan tarikat m evlevîliktir. S a
ray ve tekkeler daha ince bir gelişmeyi
hazırlarken halk ın ses ve hakiki zevkini
D im itr i C a n te m ir
M usikîm izin gelişmesinde m evlevi
tekkeleri ile sarayın büyük rolü olm uş
tur 1 ı-kke m usikisi daha ziyade d in i m u
siki m ahiyetini haizse de burada m usiki
bilgi ve terbiyesini alan kimseler tekke
dışında lad in i sahada da çalışm alar ve
buna göre besteler de yapm ışlardır. M u
sikiyi seven padişahlar geldikçe m usiki
sanatkârları ve eserleri de çoğalmıştır.
O n yedinci asır padişahları arasında D ör
düncü M urad ve D ördüncü M ehmed m u
sikiyi seven ve ehemmiyet veren kim se
lerdi. Bu asırda. Batı m usikisi âletlerin
den kem an henüz taam m üm etmemiş o l
m akla beraber D ördüncü M ehmed zam a
n ında sarayda cariyelere keman meşkeden ( Başvekâlet arşivi, İbn-ül E m in tas
n ifi saray vesikaları No: 681, 877, 878,
1001 ) üstadlara rastlanmak ta dır. Bu ve
sikalarda keman öğretm eni olarak Haşan
ve Ahm ed Çelebi diye T ürk İsmine rast-
ianması, kem anın pek taam ınüm etme
mesine rağmen Türkler tarafından be
nim sendiğini gösterir. Esasen K an u n î’nin
meşhur veziri âzam larm dan
M akbul
f M aktul ) İbrahim Paşa’m n gençliğinde
Manisa’da d u l bir kad ın ın yanında b u
lunduğu sırada keman çaldığına dair
mevcut bilgi, kem anın on altıncı asrın
ilk yansında A nadolu’da dahi bu lu n ab il
diğine işarettir.
D ördündü M urad m usikiden zevk a l
dığı cihetle sarayda m usiki toplulukları
yapılırdı. Evliya Çelebi’n in ( Seyahatna
me C : 1, S : 248, 257 ) bildirdiğine göre ;
D ördüncü M urad cumartesi gecelerini ha
nende ve sazendeleri dinlemekle geçirir
di. Bu devirde saraydaki m usiki hocası
Derviş Öm er idi. Beşiktaş mevlevihanesi
şeyhi Yusuf Çengî Dede ise şeyhül-edvar
yani m usik in in en büyük üstadı sayılı
yordu. H âfız K um ral Mehmed Efen
di, Derviş Sadaî, Koca Osm an Efendi ve
A m a Fedaî adlarındaki kimseler D ördün
cü M urad devrinin m usiki üstadları ad
dedilmekteydi.
O n yedinci asrın ilk yarısında dinî
besteleri ile en fazla şöhret kazananlar
Koğacı-zâde Şeyh Mehmed, Bezci-zâde
M uhyiddin ve Z âk irî Haşan idiler. Koğacı-zâde Şeyh M ehm ed (ölüm ü 1617) H a l
veti tarikatına mensuptu. Nev’i-zâde Atâî,
Şakayık zeylinde ( sayfa 622 ) onun h ak
kında « fenni m usikide üstad olup oku
nan zikirlerin ekserisi bunun eseridir»
der, Zâkİri Haşan ( ölüm ü 1622 ) da yine
bir tekke mensubu olduğundan besteleri
dinî ve tekke m usikisi sahasına girer. On
yedinci asrın meşhur Celvetiye Şeyhi Aziz M ahm ud H üdaİ’n in zâkirbaşısı Şaban
Dede t ölüm ü 1650 ) de kendi şeyhinin
eserlerini besteliyordu.
Birinci Ahm ed devrinin meşhur ve
zirlerinden Nasuh Paşa’n ın oğlu Öm er
Bey ( ölüm ü 1657 ) , lad in i m ahiyette eserleri de bulunan G ülşenı Derviş Sadayi < ölüm ü 1620 } de bu asrın bestekârlarındandır. O n yedinci asrın tezkire ve b i
yografi yazarları M evlevî Yusuf Dede
( ölüm ü 1609 ) y i asrın en m uktedir ney
zeni olarak gösterir ve kendisini pek m et
hederler. Ney ve çenk çalm akta usta olan Yusuf Dede bu yüzden « Çengî Y u
suf Dede s- diye şöhret bulm uştur.
A srın ikinci varışındaki bestekârlar
meyanında K üçük İm am diye tanınan
Mehmed ( ölüm ü 1674 ) , Halvetiye ta r i
katı mensuplarından Ünım i Sinan-zâde
Haşan ( ölü m ü 1677 ) , Mevlevi Köçek
Derviş M ustafa ( ölü m ü 1688 ) , Nane A h
med Çelebi ( ölü m ü 1686 ) , Sütçü-zâde
H âfız A b d ü llâ tif
(veya A li)
(ölüm ü
1691 ) , îmam-zâde Hafız Post, Bursalı
Havyar-zâde Hüseyin ( ölüm ü 1704 ) dir.
Sadeddin Nüzhet E rgun ( Türk Musikisi
Antolojisi S : 38 ) K üçük İm am diye m a
ruf Mehmed’in beş yüzden fazla bestesi
olduğunu, bun ların çoğunun ladini eser
lerden meydana geldiğini bildirm ektedir.
Türk m usikisi tarihi üzerinde kıym etli
tetkikleriyle tanınan H üseyin Sadeddin
Arel (T ü r k lü k mecmuası No: 12, S: 347)
de Köçek Derviş M ustafa’yı Türk m u si
kisinin en büyük değerlerinden biri ola
rak tanıtm aktadır. Şeyhülislâm Esad Efendi'nin « E trabü’l-âsar s mda, on ye
dinci asır sonlarındaki saray hanende
bağılarından Taşçı-zâde Receb Çelebi ( ölü m ü 1692 ) n in bini mütecaviz murabba,
nakış ve şarkı bestesi olduğu bild irilm e k
tedir.
On yedinci asrın en kudretli beste
kâr ve m usikişinası H afız Post’tur. Asıl
adı Mehmed olan H afız Post’un hayatı
hakkında maalesef fazla bir bilgiye sa
hip değiliz. Ona H âfız Post denmesinin
sebebi, rivayete g ö r e ; vücudunun fazla
k ıllı olmasından, ikinci bir rivayete n a
zaran da her g ittiği yere k oltuğunun al
tında bir post ile giderek m eclisin en ge
risine bu postu serip üzerine oturm asın
dan dolayıdır. Ş air N a ilî’n in him ayesin
de yetişen H afız Post’un m usikideki ho
cası Kasımpaşalı Osm an’dır. Hafız Post,
K ırım Ham Selim G iray’m , birçok dev
let ricalinin ve nihayet D ördüncü Sultan
Mehmed’in iltifa tın a nail olmuştur. Esad
Efendi’nin E trabü’l-âsar’m a göre 1101
( M : 1689/1690 j de, Safavî ve S alim tez
kirelerine göre 1105 i M :1693/1694 ) te
ölmüştür. H attatlık tarafı da bulunan
H afız Post en k üçük ve sade türkülerden
başlıyarak en ağır parçalara varıncaya
kadar Türk m usikisinin her dalında bes
teler meydana getirmiştir. E trabü’l-âsar’_
da ; nakış, m urabba ve şarkı halinde b i
ne yakın bestesi olduğu söylenmekle be
raber zam anım ıza unutulm adan intikal
edebilen ancak on sekiz parçadan (Sa-
ceddin Nükhet Ergun, Türk M usikîsi A n .
tolojisi C: 1, S: 49) ibarettir. Türk m u
sikisinin en b ü y ü k değerlerinden olan
Mevlevi Itri Mustafa Efendi de on. ye
dinci asrın ik inci yansınd a yetişmiş ve
m usikideki kudretini göstermiştir. A n
cak kendisi 1711 veya 1712 de ölm üş ol
duğundan on sekizinci asır kısm ında on
dan bahsedilecektir.
de m ühim ve değerli hattatlardandır.
Derviş Ali, sülüs ve nesihte bir de
vir açarcasına Şeyh H am dullah m ektebi
ni ileri götürüşü ile nazarı dikkati celbeder. Teııekeci-zâde İbrahim Efendi ( ö lü
m ü 1683 ) Yeni caminin yazılarını, Ayasofya camiindeki Allah, M uhammed ve
ilk dört halifenin isim levhalarım yazmış
olan sanatkârdır.
Pek çok mushaf, en’anm, k ıt’a vesa
ire yazmış olan, kıym etli hattat Derviş
A li’n in en meşhur talebesi İsta n b u llu
H afız Osman’dır. « Ahkâm -ı şıtte » veya
« şeş kalem » denilen altı tarz yazıda Şeyh
H am dullah’tan sonra gelen hattatlar ara
sında en fazla m uvaffakiyet gösteren H a
fız Osm an’dır. Hafız Osm an (ölüm ü 1698)
yirm i m ushsf yazmış ve k ırk y ıl yazı
meşk etmiş, yani yazı hocalığı yapmıştır.
Bu asırda sülüs ve nesih yazı sahasında
birer kıym et olarak tezahür etmiş diğer
hattatlar Suyolcu-zâde E yüplü Mustafa
E fendi ( ölüm ü 1686 ) , A ğakapıh İsmail
Efendi ( ölüm ü 1706 ) , Nefes-zâde Seyyid İsm ail Efendi ( ölüm ü 1679 ) dir.
Osm anlIlarda on altıncı asrın ilk y a
rısında * tâlik s yazı yazanlar varsa da
çok değlidi. Tâlik yazı on altıncı asrın
ikinci yarısında rağbet görmeye başla
dıysa da gelişmesi pek ağır yürüdü. On
yedinci asırda Buharalı Seyyid A b d u l
lah’ın İstanbul’a gelmesinden sonra tâlik
yazının heveslileri çoğaldı. Derviş Abdi
diye tanınan bu B uharalı Hattat İstan
bul’da talebeler yetiştirdi. Böylece tâlik
3 — Y A Z I VE H A T T A T LA R :
Türk yazar ve hattatları elinde yazı
geçen asra nazaran daha da güzelleşmiş
ve kıym etli hattatlar yetişmiştir. Devlet
ricali, şair, ve ilim adam larından bir kıs
m ın ın güzel yazıdan hoşlanması, hattâ
bazılarının bizzat bu yolda meşguliyet
göstermesi, yazının güzelleşmesi yolun
daki gayretlerin canlı kalm asına, ayın
¡samanda hattatların cemiyet içinde itibar
görmesine âm il olm uştur. M ühim m im ari
eserlerinin ortaya konm ası ise, hattatla
ra sanat değerlerini gösterebilmeleri için
daha geniş im k ân lar hazırlam ıştır. Tabii
asrın ilk yarısı, m im ari ile ilgili im kânlar
bakım ından daha m üsait bir durum arzeder.
Ü çüncü cildin 1572 inci sayfasında,
yazıda Türk sanat zevkinin tezahürünü
sağlayan Şeyh H am dullah’ın sülüs ve ne_
sİh yazıda koyduğu esasların son zam an
lara kadar devam ettiği, onun Ölümünden
sonra meşk ve icazet vermede Dede Ç e
lebi kolu ile K arahisarî kolunun m eyda
na geldiği belirtilm işti. İşte
on yedinci asırda Şeyh H am
dullah m ektebi bu ik i kol h a .
linde yaşamakta devam et
miş ve bu asırda yetişen h a t
tatlar «sülüss ve «-nesih* ya
zıyı ileri götürm üşlerdir.
O n yedinci asır hattatla
rından D iyarbakır’lı
Kasım
Gubari (ö lüm ü 1624)
S u l
tan A hm ed
cam iinin yazı
ların ı yazmıştır.
Üsküdarı
Haşan bin
Ham za
(ölüm ü
1614) da Üsküdar Toptaşı’ndaki Eski Valide cam iinin
celî yazılarını yazm ıştır. B u
nun
talebelerinden
E rzu
rum lu H alid
(ölüm ü 1630)
ile
T ıflı
Ahm ed
Efendi
H a fız O s m a n ’ın
2325
bir yazısı
yazı hattatları içinde de kıym etli sanat
kârlar meydana çıktı. Tâlik yazı hattat
larının bu asırdaki m eşhurlan Cevrî İb
rahim E fendi ( ölüm ü 1655 ) . Dursun-zâde A bdullah Fevzi ( ölüm ü 1610 ) , Şey
hülislâm
Tulumcu-zâde Abdurrahman
Efendi ( ölüm ü 1670 ) , T ıflî Ahmed Efendi ( ölüm ü 1660 ) , ayni zamanda şair
ve ressam olan Dukakin-zâde Derviş A h
med Fasih ( Ölümü 1699 ) Amasyalı Şeyh
Sunu İlah ( ölüm ü 1684 ) tır.
Ahkâm-ı sille diye anılan altı çeşit
yazıyı teşkil eden « sülüs, nesih, m u hak
kak, reyhanı, tevhi’, rik ’a * ya bazıları
i t â lik » i de ilâve etmek suretiyle k a
lem sayısını, yani yazı çeşidini yediye çı
karırlar.
Hemen her yazı tipinin biraz değişik
liğe uğram ış
şekilleri
de vardır ki
bunlara
«kırma»
tâbir
edilir.
Meselâ sülüs k ırm a
sı, tâlik kırm ası gibi.
Osm anlı
im parator
lu ğ u n u n resmî işlerin
de bir çeşit yazı k u lla
nılm ayıp, m uayyen ba
zı çeşitler m uayyen iş.
lerde k u llanılırdı.
O n altıncı asrın son
larına doğru h attatla
rı tanıtan ve onların
hayatlarından bahseden
eserler yazılm aya baş
lanm ıştır. M üverrih Ali’nin hattatlardan, re
sim, tezhib ve mücellitlerden bahseden «Menakıb-ı
Hünerveran »
adlı eseri bu vadideki
kitapların on altıncı a~
sır sonundaki en m ü
him
örneğidir. Tâlik
yazı yazmaya
merakı
olan D ördüncü Murad,
devrinin hattalarından
Nefes-zâde K âtib
İb
rahim Efendi’ye bu h u
susa dair bir kitap yaz
m asını emretmiş, o da
«Bülzâr-ı savâb»
adlı
risalesini meydana ge
tirm iştir. Yine bu asrın
hattatlarından Tokatlı
Ahmed
(Ölüm ü
1681
de «Araisü’l-yat» adlı
bir eser kaleme alm ış
tır:
Hat nevileri : 1 — K ûfi, 2 — Sülüs, 3 — Nesih, 4 —
4 — RESİM VE
Reyhanl, 5 — M uhakkak, 6 — Tevki’, 7 — ince tevki’,
N A K IŞ :
8 — Talik, 9 — İnce Talik, 10 — Divanî, 11 — Celî
Divanî, 12 — R ık ’a, 13 — tcaze (Bu tablo son devir
O ıı
yedinci
asırda
hattatlarından A. K âm il A kdik’in eseridir)
da
nakkaş
ve
res-
2326
samlar yetişmekte devam etmiştir. Musavvir diye anılan ressamlar bu asırda da
Batı’daki resim tekniği ile değil m in ya
tür esasları dahilinde çalışıp eser vermişdir. H attatlara ve hayatlarına dair geniş
bilgilerim iz olduğu halde hayatlarını sırf
nakkaş ve ressamlıkla doldurmuş, m ü
him siyasi bir hâdiseye karışmamış sa
natkârlarım ız hakkında kifayetli bilgiye
sahip değiliz. Bunutı sebebi, nakkaş ve
m usavvirlerin hayatlarına, şahsiyet ve eserlerine dair kitaplar yazılm am ış olm a
sıdır. Nakkaş ve ressamların bazılarının
şairlik, şeyhlik, hattatlık, musikişinaslık
tarafları da varsa, veyahut da herhangi
bir m ühim siyasi hâdiseye karışmışlarsa
kendilerinden bu vesile ile bahsedildi
ğinden varlıklarından haberdar olmakta,
pek azını da imzaları vasıtasile tanım ak
tayız. İşte bu sebepler yüzündendir ki,
Avrupa müzelerine in tik al edenler bir ta,
rafa, Topkapı sarayı ile İstanbul'un bazı
kütüphanelerindeki eserlerin ciltleri ara
sında 15 bin kadar m inyatür resim b u
lunduğu halde, bunları meydana getiren
sanatkârların pek azının hüviyetine dair
kifayetli sayılamıyacak m alûm ata ancak
sahibiz.
On altıncı asırda olduğu gibi oıı ye
dinci asırda da gerek saraya bağlı, ge
rekse saray dışında serbest çalışan n a k
kaşlar vardı. Hüküm ete bağlı nakkaşla
rın çalıştığı yer Sultanahm ed’de Aslanhane civarında idi. Nakkaşbaşı kârhanesi
denilen bu yer bir takım kârgir hücreler
toplulu ğu halindeydi. Ü çüncü cildin 1272
ve 1576 ncı sayfalarında ismi zikredilen
şair Mustafa Sâi ( ölüm ü 1596 ) aynî za
m anda nakkaştı. M im ar Sinan’ın biyogra
fisinden bahseden « Tezkeretül-bünyan $
adlı eseri ile meşhur olan S âi’nin çağda
şı olan başka nakkaş ve ressamlar da
vardı. Bu arada isim lerini tespit edebil
diklerim iz Nakkaş Haşan Paşa, Kalender
ve Nakşî’dir. B irinci Ahmed zamanında
kısa bir m üddet sadaret k aym akam lığın
da bulunm uş olan Nakkaş Haşan Paşa, Üçüncü Mehmed zam anında ( O rhan Burian, B abıâli nezdinde üçüncü Ingiliz elçi
si Lello’nun m uhtırası S: 72 ) saray n ak
kaşı idi. Sultan ü çü n cü M ehmed’in Eğri
fetihnamesindeki dört m inyatür ( Ernst
Diez - Oktay Aslanapa, T ürk sanatı S:
276) Nakkaş Haşan P aşanındır. Doğum
ve ölüm tarihleri belli olmayan, on a ltın
cı asrın sonlan ile on yedinci asrın baş
larında yaşadığı anlaşılan ressam Nakşî’nin asıl adı Ahmed M ustafa’dır. Dr. A.
Süheyl Ü n ver, ressam Nakşî’ye ait ese
rinde bu sanatkârı daha ziyade on ye
dinci asır adamı olarak kab ul eder. Taşköprülü-zâde’nin < Şakayık-ı Numaniye »
sinin tercümesindeki 19 adet m inyatür
tarzı resim Nakşî tarafından yapılm ıştır.
Birinci Ahmed için hazırlanan « Falna
me » deki resimler « K ale n d e r» in elin
den çıkm ıştır. Bu asrın şair, hattat ve
m usikişinaslarından Dukakin-zâde Fasih
A hm ed’in ressamlık tarafı da vardır. Şahabeddin T'zluk tarafından yazılm ış olan
s M evlâna’m n ressam ları» adlı eserde,
Mevlevi Fasih A hm ed’in de ressamlık ta^
rafına temas edilmekte ve îb n ü l Em in
M ahm ud Kem al’in kütüphanesindeki bir
eserden naklen meszkûr şahsın bir kalyon
resmi verilmektedir. Yine ayni kitapta
Fasih A hm ed’in resimde Fennî Ahmed
Dede'nin yetiştirmesi olduğu söylenmek
te kendisini yetiştiren Fennî gibi portre
ve duvar resimleri yapmış olduğu b ild i
rilmektedir. Fasih Ahmed gibi bir mevlevî şeyhi olan Fennî Mehmed Dede ( ölü m ü 1708 ) de devrin usta rcssamlarındandı. Rum elihisarfnda oturan Fenni
Mehmed Dede burada bir köşk yap tır
mıştı. Bu köşkün duvarları Kara Cafer
adında bir ressamın freskleriyle süslen
mişti.
O n yedinci asrın mevlevi ressamları
m eyanında Esedi ve Solak-zâdo Miskalî
Bihzad da meşhurdur. Asıl adı Asarı olan
Esedi pek çok aslan resmi yaptığı için
bu mahlası almıştır. M iskalî Bihzad ( ölü m ü 1653 ) hayvan resimleri ve m uha
rebe sahneleri resmetmekte mahirdi.
M iskalî Bihzad, m üverrih Soiak-zâde
Mehmed H em dem î’n in ressam olarak ta
şıdığı adıdır. Bir de kendisi gibi m uha
rebe sahnesi resimleri yapan arkadaşı
Tiryaki Osman Çelebi vardır. Bunlardan
başka Dördüncü Mehmed zam anında Edirne’de yaşamış Â bi isim li bir Türk res
samla Fajia ( A. Süheyl Ünver, Ressam
Nakşî hayatı ve eserleri S: 19-22 ) adlı
bir yabancı ressamın da ismine rastla
maktayız. O n yedinci asırda yaşamış nak
kaş ve ressamlar sadece bunlar değildir.
İsim lerini saydıklarım ız herhangi b ir se
beple adları bazı eserlere intikal etmiş
kimselerdir. Şayet bu asırlara ait ehli hi-
ref defterleri tetkik edilirse hem de ulûfeye müstahak birçok sanatkâra rastla
nır. Esasen devamlı şekilde vazife gören
m iri nakkaşları vardı. M iri nakkaşların
b ir kısmı vezir, beylerbeyi, sancakbeyi,
tım ar ve zeamet sahiplerinin beratlarını
nakışlarla süslerlerdi. M iri ressamlar
Sultanahm ed’deki kârhanelerinde, hususi
ressamlar da şehrin m uhtelif yerlerinde
bulunan dükkânlarında çalışırlardı. Ev
liya Çelebi kendi yaşadığı devirde İstan
b u l’da ( Seyahatname C: 1, S: 440 ) dört
resimci dü kkânânda k ırk tane ressam ve
nakkaş çalıştığını bildirmektedir.
O n yedinci asırda güzel ciltler ve k i
tapların baş ve kenarlarını süsleme sana
tı olan m üzehhiplik sahasında ince eserler meydana getirilmesine devam edilmiştir. Ciltlerde kapağın dış ve biraz
da iç yüzü süslenirdi. Ortada « şemse»
denilen yuvarlak veya oval bir m adal
yon, köşelerde de * köşebent » denilen
süsler yapılırdı. Kapaktaki süsleme kom_
pozisyona ve m otifler iç taraftaki tezhip
le benzerlik arzeder ve um um i ahengin
teessüsüne pek dikkat edilirdi. Şemsele
rin ik i ucu uzatılarak süsleme yapılırsa
böylelerine « Salbekli şem se» denilirdi.
Cilt kapaklarında m ukavva üzerine keçi
derisinden sahtiyan bazan da kumaş ge
çirilir, kapak süsü bunun üstüne oyma,
kabartm a veya renkli tezyinat halinde iş
lenirdi. Ciltlerde yer alan motifler, ne
batî ve çiçek m otifleri idi.
Tezhip sanatı on yedinci asrın sonla
rına doğru eski hız ve güzelliğini kay
betmeye başlamıştır. Bu asrın hattatla
rından Derviş A li’nin yazılarının tezhibini
Sürahi Mustafa Efendi, Çinici-zâde A b
durrahm an Efendi’ninkileri Baruthaneli
A bdullah Çelebi, Hafız Osm an Efendininkilerini de birader-zâdesi olan Bayram pa
şa türbedarı Hafız Mehmed Çelebi yap
mıştır. O n yedinci asrın diğer m ühim
m üzehhipleri A bdullah Efendi, Yenibahçeli K ara M ahm ud, Beyazî Mustafa Efendi, fnadiyeli İm am, A ntalyalı A li,
K am bur Haşan Çelebi isimlerindeki şa
hıslardır.
5 — M İM A R Î :
On altıncı asrm sonlarına doğru İda
rî sistemde aksaklıklar başgöstermekle
beraber, on yedinci asra girilirken haşmet
ve kudret um um i havada yine de h â
kimdi. Bozulmağa doğru giden daha z i
yade idare ve devlet idaresi ahlâkıydı.
Fakat Osmanlı cemiyetinde, istilâ devri
n in insan benliğinde yarattığı büyüklük
ve kudret atmosferi yaşamakta berde
vamdı. İstanbul yine, Basra'dan B udin’in
ilerisine, K ırım ’dan Fas sınırına kadar uzaııan topraklara hükm eden devletin
merkeziydi. Bu kadar geniş sahada yaşıyan büyük değerler yine İstanbul’a ko
şup geliyor, bu geniş toprakların fik ri
yatı yine İstanbul’dan besleniyordu. On u n içindir ki, A nadolu’da b irbirini ta
kiben isyanlar vuku bulmasına, cephe
lerde eskisi gibi süratli zaferler kazanılamamasına rağmen, Osmanlı sanatkârı gö
rüş, düşünüş ve yaratma hususunda haş
met devrinin havasından, tabii bir tekâ
m ü l neticesinde ulaştığı üslûptan çabu
cak sıyrılıverecek değildi. Esasen cemi
yette haşmet devrinin malzemesi de mevcud olmakta devam ediyordu. İşte bu ha
va ve üslûbun yaşaması, insan ve madde
halinde malzemenin mevcudiyeti sayesin
dedir ki, m ali im kânlar elverdiği zaman
on yedinci asırda da haşmet ve güzelliğin
ifadesi olan m im ari eserler meydana ge
tirilmiştir. Yaltıız, siyasî hadiseler kıs
m ında görüldüğü üzere, bu asırda devlet
dağdağalı meselelerle uğraştığı, zaman
zaman şiddetli m alî sık ın tılar çekildiği
için meydana getirilen m im arî eserlerin
sayısı bir Önceki asırdakine nisbetle bir
hayli azdır.
üçü ncü cildin 1576 ve m üteakip say
falarında m im arim izde klâsik üslûbun
doğması ve gelişmesi hakkında bilgi ve
rilmişti. K lâsik üslûbun gelişip yücelme
sinde eşsiz emekleri geçen dâhi m im ar
Sinan 1536 dan 1587 yılm a kadar devam
eden yarım asırlık m im arlığı zam anında
bir hayli de adam yetiştirmişti. Onun
sağlığında b ilfiil yanında çalışmış olan
lardan m im arbaşılık edenler olmuştur.
Sinan’dan sonra M im ar Davud on sene
m im arbaşılık etmiş, onu 1598 de Dalgıç
A hm ed Ağa takib eylemiş, Dalgıç Ahmed’in arkasından da S edefkâr Mehmed
Ağa mimarbaşı tayin edilmiştir. Tophane
çeşmesi (1611) , İstavroz mescidi (1612),
Tersane kasrı (1613) onun m im arbaşılığı
devrinin yapılarıdır. M im ar Mehmed Ağayı ebedileştiren ve ctıun ne büyük bir
değer olduğunu ortaya koyan eser şüp
hesiz Sultanahmed camiidir.
A li Em irî kitaplığında 93 numaraya
kayıtlı * M im ar Mehmed Ağa ve Risale-i
Mimariye » adlı ve Cafer Çelebi tarafın
dan kaleme alınm ış mecmuada kaydedil
diğine göre ; Mehmed Ağa Hicrî 970 yı
lında İstanbul’a devşirme acemi oğlanı
olarak gelmiş, bir sene sonra Hasbahçe'ye alınmıştı. Mehmed Ağa burada önce
m usiki öğrenmeğe başlamış, fakat m usi
kinin çalgıcılık olduğuna dair kendisine
telkinlerde bulunulm ası üzerine m im a rlı
ğa meylederek Hasbahçede verilen hen
dese derslerini takibe başlamıştır. H en
dese dersinin verildiği kârhanedeki üstadlar, aradan bir m üddet geçtikten son
ra ders veren hocaya :
t—■ işbu ferzend senin tahkikatını
pesend kılıp sedefkârlık ve m im arlık sa
natlarına arzumend oldu » demişlerdir.
Sedefkârlık ve m im arlığa istidadı
olduğu anlaşılan, ayni zamanda bu yol
da fevkalâde gayret sarfettiğinde şüphe
bulunm ayan Mehmed Ağa, seçtiği mesle
ğinde ilerlemek üzere çalışmalara devam
etmiş ve Sinan da dâhil olduğu halde
devrin mühendis ve m im arlarından ders
görmüştür. Mezkur risalede beyan olun
duğuna göre, Mehmed Ağa sedef işleri
yaparken M im ar Sinan :
*■
— Aferin kalfa, bi nazir iş işlemiş
sin, şimdi bu senin işini işler adam yok
tur. »
G ibi sözler söyliyerek onu sedefkârlıkta ilerlemeye teşvik eylemiştir. Bir
gün padişah ü çü n cü M urad’a takdim edilmek üzere bir şey yapması tavsiye
sinde bulunmuş, o da geometrik desenli
b ir Kur'an rahlesi hazırlamıştır. Risale
deki ifade ile :
« Mehmed Ağa m erhum Koca Ağa S i.
nan’ın pend-ü nasihasiti üzere ilm-i hen
desede olan eşkâl-i m akbule ve adla’: bir
birine mevsûle ile rahl uslübunda tuhfe-i rüzgâr makulesi bir tilâvet iskemlesi
işleyüp 998 ( M: 1589/1590 ) senesinde
pad işaha» sunmuştur. Sedefkârlıktaki
mahareti dolayısiyle ¿Sedefkâr» kelim e
si bir ünvan halinde ism inin yanm a yer
leşen Mehmed Ağa sarayda bu sahada
yetişirken kendisinden önce mimarbaşılık m akam ını işgal eden Dalgıç Ahmed
Ağa ile birlikte sedefkârlardan Ahmed
Usta ( İsmail Ünal, Güzel Sanatlar mec
muası sene 1939 S: 137-139) adında b i
rinden ders görmüştür.
İşle böylece hem sedefkârlık hem de
m im arlık öğrenmiş olan Mehmed Ağa,
Dalgıç Ahmed'den sonra mimarbaşı ol
muştur. O nun bu vazifeye 1014 ( M ilâdi :
1605 - 1606 ) yılınd a ( Tarih Dergisi No:
13. S: 78 ) tayin edilmiş olduğu anlaşıl
maktadır.
Birinci Sultan Ahmed, Zitvatorok
muahedesi akdedilip de sulhe kavuşulun
ca bir cami yaptırm ak istemiştir. Padişah
evvelâ Em inönünde inşaatı yarım kalmış
camii tam am latm ayı düşünmüş, sonra
bundan vazgeçmiştir. Yeni yaptıracağı ca
m in in yeri hususunda en nihayet Atmeydanı’nm kıble tarafı üzerinde karar k ı
lınm ıştır. Bunun üzerinedir ki, o sırada
bu sahada mevcut Ahmed Paşa sarayı,
Sokullu sarayı, aslanhane, m iri ambarı
ve bazı dükkânlar parası ödenerek is
tim lâk edilmiştir.
Cafer Çelebi’nin yukarıda adı zik
redilen risalesinde belirtildiğine göre,
M im ar Mehmed Ağa yapacağı binanın re
sim ve plânını çizerek inşaata başlıyacağı zaman padişaha göstermiştir. 8 ekim
1609 ( 9 receb 1018 ) da caminin temel a t
ma merasimi yapılm ıştır. Padişahın vur
duğu ilk kazma ile işe başlanmış ve S u l
tan Ahmed terleyinceye kadar temel kaz,
m ıştır. Bu merasim esnasında Sadrı âzam
Kuyucu Murad Paşa, Şeyhülislâm Hoca
Sadeddin-zâde Mehmed Efendi ve Şey
Ü sküdari Aziz M ahmud Hüdai Efendi de
temel kazısına iştirak etmişlerdir. Cami
inşaatı bitince 9 Haziran 1617 de ibadete
açılmış, kasrı hum âyun, hastane, türbe,
mektep, sebil, odalar, dükkânlar ve han
dan ibaret etrafındaki inşaat da ayni se
nenin kasım ayında sona ermiştir. Sul
tanahm et camii inşaatı için 1811 yük 2944
akçe ( Süleymaniye camiindö 597 yük
60180 akçe ) sarf edilmiştir.
SuLtanahmed camii bir esas kubbeyi
destekleyen dört yarım kubbe ve köşe
lerde dört küçük kubbeden meydana ge
tirilm iş âlıenkli, güzel ve olgun bir eser
dir.
İstanbul’daki büyük camilerin iki
gruba ayrıldığı görülür. Bir büyük kub
be ile ik i yarım kubbeden ibaret grupta
Bayezid ve Süleymaniye camileri; bir
2329
büyük kubbe ile dört yarım kubbeden
ibaret grupta da Şehzade, Sultanahmed.
Yenieami ve Fatih camileri vardır. Bir
merkezî kubbe ile ona destek olan dört
yarım kubbe şeklini öııce M imar Sinan
Şehzade Camiinde tatbik etmekle bera
ber. Sedefkâr Melımed Ağa Sultanahmed
camiinde bunu daha da geliştirmiştir. Sümaııiye kubbesini tutan menşuri payeler
yerine Sultanahmed kubbesi yuvarlak ve
iri bir sütün manzarası verilen payeler
( pilpaye ) üzerine oturtulmuştur. Bu pa
yeler halk dilinde fil ayağı diye a n ıl
maktadır. Şehzâde camii payelerinin yal
nız üst kısmında bulunan yivlemeler bu
rada en alttan başlıyarak görünüşe hafiflik kazandırır. Bunun için Sultanahmed
payeleri Şehzâde cam ¡minkinden daha
kaim olduğu halde göze ağırlık vermez.
Sultanahmed camiinin orta kubbesi dört
muazzam sivri kemerle pandandifier üzerine oturmaktadır, yarım kubbeleri ta
şıyan kemerler de sivridir. Buna karşılık
bütün pencereler yuvarlak kemerli olup
böylece iki kemer şekli ahenkli bir ter
kibe kavuşturulmuştur. Duvarlar cazip
bir çini dekoru ile süslenmiştir. Çiniler
de hâkim renk koyu ve açık mavidir.
Topkapı sarayı binalarında mevcut çini
lerden sonra en zengin çini koleksiyonu
burada mevcuttur. Tarihî kayıtlara göre
20143 parça çini sarfedilmiştir. 60 - 70
türlü çini kompozisyonu görülür.
Sultanahmed camii 54 x 72 ölçüsü ile
( Süleymaniye 63x69 ) İstanbul’un en
büyük camiidir. Bu eserde mekân ahengi,
büyüklük, ihtişam ve süsleme birbirine
mezcedilerek bir m im ari âbidesi meyda
na getirilmiştir. Ernst Diez, bu cami
( Türk sanatı S: 161 ) için :
« İstanbul’un en büyük camii olan
Sultanahmed camii mekân tesiri bakı
m ından Süleymanij'e camiine âdeta mey.
dan okumaktadır.
« Mekân tesiri bakım ından hem Ayasofya’yı hem de Süleymaniye’yi geri bı
rakan, İstanbul’un en büyük ve en ifa
deli mekân eseri olan bu yapı tamamıyle
B ir asır evvel S ultan ahm e d C a m i’in in iç avlusu (B a rtle tt’ten)
lerinden birisi de Emiııönü'ndeki Yeni
camidir. Hacım bakım ından Süleymaniye ve Sultanahmed" den
biraz küçükse
de klasik üsluptaki yedi büyük âbide
m izin arasında sayılır. Yeni cami'nin in
şa işi maccralı olmuş,
onaltmcı asrın
sonlarında başlandığı halde onyedinci as
rın ikinci yarısı içinde bitirilmiştir. Ca
m inin, temellerim atan ilk m im arı Dsvud Ağa, inşaatı bitiren son m im arı da
Mustafa Ağadır.
M imar Davud Ağa, Koca Sinan’ın am eli ve nazari derslerinden istifade eden, hasbahçedeki m imarî mektebinden
yetişme bir şahsiyettir 1573 te suyolu
nazır: sıfatiyle resmen Sinan'la birlikte
çalışmıştır. 1582 de suyolu nazırlığından
ayrılmış, Sinan’ın ölüm ü üzerine de m i
marbaşı olmuştur. Çarşamba’da Kızlarağası Mehmed Ağa camii (1585) ve Sarayburnu’nda İncili Köşk ile Sepetçiler
Sultanahmed camii fazla ışıklı ou 1 köşkü, Çarşı kapı'da Sinan Paşa medre
camidir. Cami bu haliyle uhrevî bir m is
sesi ve türbesi onun eseridir.
tisizmden ziyade ferah ve aydınlık bir
üçüncü Mehmed’in annesi Safiye
sofada duyulan dünyevi duygular uyan
Sultan bir cami yaptırm ak kararını ve
dırır gibidir. E. Mamboury bu noktaya
rince inşaat için Bahçekapı tarafı seçil
temasında: *Cami içine ışık 260 pence
miş ve inşaat hududu içinde bulunan bir
reden girmekte ise de bunların onsekikilise, b ir sinagog ve yahudi evleri is
zinci asra kadar baki kalm ış olan renk
tim lâk edilmiştir.
li camların zamanla vuku bulan tam ir
Caminin temeli 23 ağustos 1597 (10
lerde maalesef değiştirilmiş olmasından
muharrem 1006) de yapılmıştır. Arazi
dır. Bugün mevcut olan âdi ve renksiz
m ünhat ve dolma olduğundan temeller
camlardan öyle şiddetli bir ziya mebzuden su çıkmıştır. Müverrih Selânikî’ye
len nüfuz etmektedir ki, vaktiyle hafif
göre; gece gündüz tulumbalarla bir de
bir loşluk içinde görünen çinilerle ha
ğirmen döndürecek kadar su boşaltılm ış
lıların letafeti tamamen zayi olmuştur.
tır. Bu vaziyet karşısında M imar Davut
Cami ihtişam hususunda kazandığını sa
Ağa, Sinan’ın B üyük Çekmece köprüsün
m im iyet ve istiğrak cihetinden kaybet
de yaptığı gibi büyük kazıklar çaktırıp
miştir. Bir derecede ki bir ibadetgâhm
başlarını kurşun başlıklarla birleştirdik
dahilinden ziyade geniş bir sarayın bü
ten sonra temel taşlarını bunların üze
yük ve mutantan bir dairesi tesirini ver
rine oturtmuştur. Abdulkadir Efendi’nin
mektedir» demekte. Ernst Diez ise ay
«Vekavi-i tarihiye» sinde (Sayfa: 40 ni mevzuda: «Eseri
yaratan Sedefkâr
44) belirtildiğine göre: caminin duvar
Mehmed Ağa gerçi Sinan’ın bir plânını
ları yerden bir zira’ (75.8 santimetre)
ele almış ve dış görünüşte de eski gele
yükseldiği sırada Ramazan münasebetiy
neğe uymuş ise de cam inin içi, m uaz
le inşaat m ahallinde kandiller yakılm ış
zam yuvarlak payeler, bol m iktarda ka
tır. Fakat bu arada M imar Davud Ağa
lem işleri ve çini
kaplamalar, sayısız
veba salgınında ölm üştür (1007 - m ilâdi
pencerelerden giren bol ışıkla Sinan ca
1598/1599). Bunun üzerine yeni M im ar
m ilerinin m istik atmosferinden tamamiybaşı Dalgıç Ahmed Ağa cami inşaatına
le ayrı bir tesir bırakıyor ve Arseven’in
nezaretle de vazifelendirilmiştir. 1603 te
doğru olarak belirttiği gibi camiden çok
Üçüncü
Mehmed’in ölmesi ve annesi
bir sarayı andırıyor* mütaleasında b u
Safiye Sultan'm Eskisaray’a nakledilm e
lunmaktadır.
si (1603) üzerine inşaat durmuş, aradan
uzun yıllar
geçtiğinden yahudi evleri
Onyedinci asrın m ühim m im ari eser
merkezi dört yarım kubbe sisteminin bir
tek eksenli ik i yarım kubbe sistemine
üstünlüğünü isbat etmektedir. » diyor.
Osmanlı eseri büyük camileri Ayasofya ile mukayese eden ayni m üellif, bu
bahsi de şöyle bağlam aktadır :
« Mukayeseli saııat tarihi müşahede
leri ile Osmanlı camilerinin heyecan ve
ren büyüklüğü ve yüksek sanat üstün lü
ğü hiçbir zaman azalmış olmaz. Ayasofva
gibi bunlar da yapı tekniğinin birer ha
ritası olan yüzyıllar boyunca İstanbul’u
altüst eden yer sarsıntılarına m uvaffaki
yetle karşı koymuşlardır. Yeryüzünün
bütün kültürlü milletleri içinde yalnız
Türkler Ayasofyanm çok hayranlık uyandıran kubbe sistemini ele almak, on
dan varyanslar çıkarmak ve nihayet ö l
çü itibariyle onu aşmak cesaretini göster,
mişlerdir » .
2331
c iva n kaplam ış ve etraf mezbelelik ha
lin i alm ıştır. Nihayet aradan yarım asır
geçtikten sonra D ördüncü
Mehmecf'in
annesi Hatice Turhan S ultan'm bir cami
yaptırm a arzusunda bulunm ası inşaatın
yeniden ele alınm asına âm il olmuştur.
Netice itibariyle, 22
tem m uz 1661 (25
zilkade 1071) de duvarlardan bir sıra
taş sökülm ek suretiyle (Silâhdar tarihi
C: 1, S: 218) inşaata yeniden başlanm ış
tır. Bu cam inin m im arlığın a Mimarbaşı
Mustafa Ağa m em ur edilmiştir. Her tü r
lü inşaat bittikten sonra, Silâhdar tari
hindeki (C: 1 ,S: 390) kayda göre, 20
rebiülahır 1076 (30 ekim 1665) da pad i
şahın huzuru ile açılışı yapılm ıştır. B u
na m ukabil cam inin üzerindeki tarihin
1074 oluşunu, inşaatın bu y ıl içinde b it
tiği, açılış töreninin ise, ik i sene son
ra yapılm ış bulu n du ğu şeklinde izah ge
rekir. Yenicam inin inşasına üç bin sek
sen kese akçe sarfedilm iştir ki. bu o za
m anın ölçü ve rayicine göre bir buçuk
m ilyon kuruş eder. C am inin b ü tün ya-
B ag dad k ö ş k ü n ü n iç in d e n b ir g ö rü n ü ş
zıları hattat Tenekeci-zâde İbrahim Efendi’nindir.
Yenicam i de S inan'ın Şehzâde, Sedefkâr Mehmed A ğa’n ın Sultanahm ed’i gi
bi bir büyük kubbe ile bunu tu tan dört
yarım kubbeden
m ürekkeptir.
Yalnız
büyük kubbe diğer Örneklerden daha siv
ridir. Bu hal, dış görünüşü itibariyle âbidenin ehramiyetinde biraz keskinleşme
tesiri bırakm aktadır. Nitekim b u duru
m u klâsik nizam ın zayıflayışı şeklinde
tefsir edenler vardır. Cam inin tam ve
yarım kubbeleri kemerlerden sonra istâ lâ k titli bir silmeyi m üteakip inşa edil
miştir. Bu şekilde geniş ve süslü silme
başka hiç bir camide m evcut değildir.
Bu cami de çinilerle süslüdür.
Yenicami de diğer örneklerde oldu
ğu gibi bir takım yapılar topluluğunun
arasındadır. Bu arada cam inin doğu k ö
şesinde kemer üzerindeki H ü n k âr kasrı
n ın iç tezyinatı dikkate değer. Cami ile
beraber yapılan diğer binalar Darülkurra (iş bankasının
yerinde id i), sıbyan
mektebi. Valide türbesi, Mısırçarşısı, se
bil ve m uvakkıthanedir. B ugün Mısırçarşısı diye anılan çarşı
M ısır'dan ve
M ısır yoluyle Yemen ve H indistan’dan
getirilen şeker, baharat, pam uk gibi eş
yan ın satılm asına tahsis edilm işti.
Bu
satıştan elde edilen para cam inin vak ıf
gelirlerine dahildi. Yenicam i’n in son m i
m arı Mustafa A ğ a’nın yaptığı binalar»
dan biri de Davutpaşa kasrıdır. Bu kasrın
inşaatına
Yenicam i’n in açılış töreninin
yapıldığı 1665 y ılınd a başlanm ıştır. M i
m ar Mustafa Ağa
Boğaz
hisarlarının
(Çanakkale boğazı) da m im arıdır. H isar
ların inşaatına 1659 ağustosunda başlan
m ış 1661 tem m uzunda bitirilm iştir.
Onyedinci asırda
yapılm ış dikkate
değer binalar arasında Topkapı sarayın
daki Bağdad ve Revan köşklerini de zik
retmek lâzım dır. Bu köşkler M im arbaşı
Haşan A ğa’n ın eseridir. Bunlardan b il
hassa Bağdad köşkü m u htelif T ürk sa
nat şubelerine ait örnekler ihtiva eden
bir eserdir. M im arî
bakım dan dikkati
çeken Bağdad köşkünün, büyük kubbeli
salon ve bunu çeviren haçvari dört k ı
sa kollu plânı, Ç in ili köşkte başlıyan m e
k ân gelişmesinin b ir (O k tay Aslanapa,
T ürk sanatı S: 184) devamı olup, A v ru
pa’da rönesanstan baroka olan gelişme
yi andıran bir tesir bırakm aktadır.
2332
I
M üh im m im ari eserleri vesilesiyle isim lerini zikrettiğim iz mim arbaşılardan
başka bu asrın diğer m im arb aşılan M i
m ar K asım Ağa, (1640 - 1644), M imar
İsmail Ağa (1391), M im ar Meluned Ağa
(1697), M im ar Elhac H üseyin (Ahmed
Eefik, Türk
m im arları S: 72) Ağadır.
Bu vesile ile şunu da söylemek lâzım dır
ki, devlet emrinde çalışan m im ar ve m ü
hendisler sadece bu şahsiyetlerden ib a
ret değildi. Ser m imaran-ı hassa denilen
m im arbaşılar diğer b ü tü ıı m im ar ve m ü
hendislerin başı ve
âm iriydi. Nitekim.
Tarih dergisinin 13 üncü sayısında «D al
gıç Ahm ed Paşa» başlıklı, 5-6 ıncı sayı
sında «Osm anlı m im ari tarihinin arşiv
kaynakları» başlıklı, A rkitekt Mecm ua
sının 12 inci sayısında «Hassa m im arla
rı» başlıklı tetkik yazılarında arşiv ve
sikalarından çıkarılm ış bir sürü m im ar
ve m ühendis ismi sıralanmıştır. îstanbuldaki m im arlardan başka vilâyet ve san
caklarda da m im arbaşı ve m im arlar v ar
dı. Meselâ 1592-1593 yıllarında Trablusşam vilâyetinde Osman adlı bir m im ar,
Hacı Hüseyin Ağa adm da da bir başmim ar görüyoruz.
6 — ÇİN İ, SE D E F
VE O Y M A C IL IK
Türk çiniciliğinin onaltıncı asır son
larına kadar gelen duru m u n a dair ü ç ü n
cü cildin 1580 inci
sayfasında um um î
bilgi verilm işti. Burada da onyedinci asırdaki vaziyet anlatılacaktır.
Türk çiniciliği onyedinci asırda da
güzel eserler vermekte devam etti. Çe
şitli m im ari eserlerimizde mevcut örnek
lerle çiniciliğim izin ilerleme durum unu
olduğu gibi gerilemesini de tespit etme
m iz m ü m k ün olm aktadır. Onyedinci as
rın başında çinicilikte bir sarsıntı dev
rin in atlatıldığı anlaşılm aktadır. Bu sar
sıntın ın daha ziyade teknik cihete in h i
sar ettiğini gösterecek taraflar m evcut
tur. Zira bu yıllarda yapılan çinilerde
terkibin k alıp basmaya m eylettiği, renk
lerde birbirine karışm alar v uku bulduğu
(Feyzullah Dayıgil, İslâm ansiklopedisi
çini maddesi ve V ak ıflar dergisi sayı 2,
S: 224) görülm ektedir. M aam afih, asrın
başlarında çini sanatkârının yaratma ka
biliyetinin devam
ettiği
Sultanahm ed
camiinde m evcut çinilerdeki çeşitli k o m
pozisyonlarla belli olm aktadır. Asrın or
talarına doğru çinicilikte son bir yüksel
me noktasına daha ulaşılm ıştır. Bağdad
köşkü, Topkapı sarayındaki sürnıet oda
sı, Ü sküdar’da Kösem S ultan ’ın yap tır
mış olduğu Ç in ili camideki örnekler b u
n u n delilidir. Bu devrede yapılan çin i
lerde imza ve tarihe de rastlanmak tadır.
M otif ba kım ından daha önceki devirden
şiddetle ayrılan
nokta ise, Mekke ve
Medine tasvirlerine rastlanmasıdır. As
rın ikinci yarısında 1668 den sonra k a li
tede düşme vuku bulduğu açıkea belli
olm aktadır. Bu devrin çinilerine harem
dairesinde bir yangından sonra kanulan
çiniler örnektir. Onsekizinci asra g irilir
ken çinicilik can çekişmeye başlamıştır.
Üsküdar’da
Yeni-valde
camii çinileri
böyle bir devrin eseridir. Topkapı sara
yında 1719 da yapılan ü çü n cü Ahmed
k ütüphanesinin çinileri Boğaziçinde K a
ra Mustafa Paşa
yalısından sökülerek
getirilm iş şeylerdir.
Osm anlı çinilerinin im al yeri, daha
önce de be lirtildiği üzere İznik ve K ü
tahya’dır, Bilhassa İznik pek m ühim dir.
Başvekâlet arşivinde mevcut (M ühim m e
defteri sene 1016, no: 76, S: 118) bir ya
zıdan anlaşıldığına göre; çini im alâtında
k u lla nılan toprak Kütahya'da çini
ve
fincan işleyen ustalar vasıtasiyle Afyonkarahisar civarından tem in olunup îzn ik ’e gönderilmekteydi. İznik çinilerinin
O n y e d in c i asırd a A n a d o lu m a m u lâ tı bîr
tabak
2333
en fazla sarf edildiği yer İstanbul’du. Ç i
nilerle süslenecek bir bina inşaatına g i
rişilince Izn ik ’e çini ısm arlam rdı. Sultanatımed ve Yeniteami inşa edilirken çi
nileri İznik’e ısm arlanm ıştı. Yenicami'deki yazıların hattatı Tenekeci-zâde İb
rahim Efendi İznik'e kadar giderek (Müstakim-zâde Sadeddin. T uhfetü’l-hattatin,
S: 48) Ç in i üzerine
yazılacak yazılar;
bizzat orada tespit etmişti. İstanbul’da
saray ile ilg ili b ir iş için çiniye ihtiyaç
duyuldu m u İznik
kadısına hüküm ler
gönderilirdi. Meselâ D ördüncü ile n m e d
Davud Paşa kasrım yaptırırken
İznik
kadısına Ağustos 1665 tarihiyle şu yazı
yazılm ıştı: «Asitâne-i saadetimde b iifi’il
m im arbaşı olan M ustafa zide meeduhu
arzuhal idüp bizzat Cenab-ı devletmeabirci için Davudpaşa bahçesinde müceddedeıı odalar ve ham am bina olunm ak
ferm anım olmağla zikrolunan odalar ve
ham am binası için ziyadesiyle kâşi lâ
zım ve m üh im olmağa taht-ı kazanda
kâşi işleyen üstadları cem idüp lâzım
S ulta r.a h m e d C a m l’in d e k i nefis ç in i p a
n o la rd a n b iri
gelen boya ve sair m üh im m a tı tedarik
ve kâşileri İşlettirüp Asitâne-i saadetim
den varan kâşicibaşı Mustafa'ya akçesiy
le verdirüp b ir gün m ukaddem Asitâne-i
saadetime irsal idesin*.
İznik çinileri harice de satılıyordu.
Tüccarlar İznik’te çini
yaptırıp harice
sevdediyorlardı. T ürk çiniciliğinin
en
güzel örneklerini verdiği onaltıncı asrın
ikinci yarısında İstanbul’da çini ihtiyacı
da pek fazlaydı. Bu sebeple S in an ’ın ha
lefi olan M im ar Davud Ağa divana m ü
racaat ederek m iriye ait çiniler tamam
olm adan harice çini
satılm am ası
için
(Ahm ed Refik, Türk
m im arları S: 66 )
İznik kâşicibaşısına şiddetli hük üm le r
göndertmişti.
İzn ik ’te m u htelif çini im alathanele
ri mevcuttu. B un lar zam an zaman aza
lıp çoğalmıştı. E vliya Çelebi buna işaret
olarak (Seyahatname C: 3, S: 8 ) İznik
kâşi (çini)
kârhaneleri
(im alâthane)
hakkında şöyle diyor: «Dokuz yerde üstad kâşi kârhaneleri vardır. Asrı Ahmed
Han-ı evvel’de üç yüz
kârhane imiş.
Ş im d i viran olm uştur. îzn ik ’in kâşiden
kâseleri, tabakları, ib rikleri değerlidir.
Diyar-ı O sm ani’de ne kadar m ünakkaş
ksşili ayna var ise, kâşileri, hep bu İz
nik şehrinde işlenmiştir.*
Türklerin eski b ir sanatı olan ağaç
ve taş oym acılığında onvedinci asırda da
güzel eserler m eydana getirilm iştir. Ağaç oym acılıkla beraber y ürü tülen süsle
yici sanatlardan biri de sedefçiliktir. Se
def ya kakm a ve yahut da yapıştırm a
suretiyle yapılır. Sedef, sıcak m em leket
ler denizlerinde yaşıyan istiridyelerin
kabuğudur. K ab u klar ham madde olarak
getirilir ve m emlekette işlenirdi. Sedefk ârlık ince m arangozlukla çok sıkı ilg i
lidir. Sedefkârm önce ince m arangozlu
ğu öğrenmesi gerekir. Sedef işçiliği ya
panlar um um iyetle fildişi işçiliği de ya
pabilirlerdi.
Sedeften iğnelik, çerçeve, kalem, k a
şık, bıçak sapı gibi m üstakil eşya y a p ıl
m akla beraber daha ziyade ağaç üzerine
süs yapmada kullanılm ıştır. Zaten esas
kıym etlisi de budur. Sedefle rahle, k ü r
sü, çekmece, eyer takım ı, ud, tam bur,
silâh nevinden eşyalar süslendiği gibi
evlerde, saray, cami ve türbelerde kapı,
pencere ve dolap gibi parçaları da süs
lenm iştir.
2334
Türklerde sedefçiliğin hatıgi devirde
başladîğına dair kesiti
bilgiler (İsmail
Gııal, Türklerde sedefçilik, Güzel Sanat
lar dergisi No: 6 ) mevcut değildir. Z a
m anım ıza in tik al eden eserlerin en es
k ile ri onbeşinci asırdandır. O naltm cı asırda sedefçiliğe a it hem m addî eser
ler, hem de yazılı bilgiler çoğalmıştır,
Türk sedefçiliği onaltm cı asrın son
ları ile onyedinci asrın başlarında pek
güzel ve pek nefis eserler ortaya koy
m uştur. S ultanahm ed camii gibi m uhte
şem b ir pırlanta âbide meydana getirmiş
olan büyük M im ar Mehmed Ağa ayni za
m anda iistad bir sedefçi idi. Tarihe Sedefkâr Mehmed Ağa diye geçen bu m i
m arım ız kendisini
sarayda evvelâ sedefkârlıkta tanıtm ıştı. M im ar Dalgıç Ağa (Paşa) da k ıym etli b ir sedefkârclır.
Dalgıç A hm ed’in yaptığı eserlerden Çize
rinde imzası bulunanlar Ü çüncü M urad
türbesinin kapısı ile Türk ve
İslâm
eserleri m üzesinde bulu n an bir cüz m u
hafazasıdır.
Türbe kapısının sedefleri
dökülm üştür.
Sedefkârlıkta
fevkalâde usta olan
M im ar Mehmed A ğ a ’dan kalm a b ir eser
bu g ün gösterilemiyorsa da yazılı kaynak
larda onun bu husustaki m uvaffakiyete
ve uyandırdığı hayranlığa dair bilgiler
mevcuttur.
O n y e d in c i a sırd a ç in i ve s e d e fin süsle
mede k u lla n ılm a s ın a engüzel örn e k Topk a p ı s a ra y ın d a k i çeşm eli s o fa d ır
m al müessese sayılan
tarafları üçüncü
eildde izah edilmiş, lıattâ um um un isti
fadesine hizmet gayesiyle inşa olunm a
ları bak ım ın dan çeşme, sebil, k öprü gibi
şeylerin de bu sınıfa ithallerinin m ü m
kün
olduğu belirtilm işti. Onyedinci asırda da bu gibi müesseselerin k u ru lm a
sına ve u m u m u n faydalanm asını hedef
M üh im binalarım ızda ve m üzeleri
mizde Türk sedefçiliğinin saırat d u ru
m u n u gösteren bir çok örnekler m ev
cuttur. Onyedinci asır sedefçiliğinin p a r
çalarını ihtiva eden yapılar
arasında
Sultanahm ed camii, Yenicam i (Valde cam i’i), Topkapı sarayında Birinci Ahmed
kütüphanesi, Bağdad ve Revan köşkleri,
Valde Sultan dairesi, Çeşmeli sofa, ocak
lı sofa m ühim dir. M üzelerim izdeki m ü
him eşyalar arasında ise, üzerinde «Amel-i Mehmed-i bevvabî yazısı bulunan
1025 (M: 1616) tarihli K u r’an m ahfaza
sı, A rife tahtı ismi ile de anılan Birinci
A hm ed tahtı, D ördüncü Mehm ed’e atfe
dilen saltanat k ayığı sanat değerleri üs
tü n olan m ühim eserlerdir.
7 — İÇ T İM A Î M Ü E S S E SE L E R
Mektep, cami, imaret, medrese, has
tane, kervansaray, kütüphanelerin içti-
2335
O n y e d iiîc i a s ırd a ki sedef iş ç iliğ in in za
r if ö rn e k le rin d e n b ir sandukce
tutan yapıların inşasına devam edilm iş
tir, Böylece gerek İstanbul’da gerekse
Anadolu ve R um eli’n in m uhtelif şehir
ve kasabalarında yeni tesisler yükselm iş
tir. Tabi’i b u tesislerin arasında birinci
m evkii işgal eden camilerdir. Böyle şey
lerin meydana getirilmesi m alî im kanlar
la sıkı sıkıya ilg ili bulunduğundan on
yedinci asır eserlerinin onaltıncı asır
eserleri derecesinde sayıca bol olmadığı
görülmektedir. Y alnız on yedinci asırda
um um a mahsus kütüphanelerin biraz daha tekâm ülüne şahit olunur. Umuma
mahsus kütüphaneler on altıncı asırm
sonlarında (ü ç ü n c ü ciltte 1586 ncı say
faya bakınız) kurulm aya başlanmıştı.
Sultanahm ed ve Yenicami yapıldığı za
man cami dolaplarına kitaplar konulm uş
tur. Ü çüncü Ahm ed bilâhara Yenicamideki k itap lığı genişletecektir, . Um um i
kütüphane meydana getirme zihniyetinin
on yedinci asırdaki tekâm ülüne en g ü
zel örnek K öprülü kütüphanesidir. K öp
rü lü Meiımed Paşa Divanyolu'nda türbe
sinin yanında bir um um i kütüphane
meydana getirerek buraya herkesin isti
fade edebilmesi için pek n âdir eserler
koydurmuştu. O ğlu Fazıl Ahmed Paşa
ayni yere kıym etli kitaplar nakletmek
suretiyle kütüphaneyi kitapça zenginleştirmiştir. Yine bu aileden Fazıl Mustafa
Paşa Süleym aniye’deki konağı yanında.
Amca-zâde Hüseyin Paşa da Saraçhanebaşı’ndaki medresesi yanında herkesin
istifadesine açık kütüphaneler meydana
getirmişlerdir.
Osm anlı İçtimaî müesseselerinin va
k ıf işleriyle sıkı alâkasının bulunm ası,
bunların çoğunun b ilfiil v ak ıf müessesesine dâh il olması bakım ından v ak ıf işle
rine kısaca göz atmak uygun olacaktır.
V akıf, dini müesseselere, yoksul ve
kimsesizlere yardım gibi İnsanî bir d ü
şünceden doğmuştur. Zam anla gelişen bu
İslâmî müessese, büyük ulem alar ve da
ha sonra fık ıh ulem asının elinde devrin
ihtiyaçlarına göre ayarlanmaya çalışıl
m ıştır. Böylece, İslâm memleketlerinde
uzun asırlar boyunca ehemmiyeti ve y a
yılm a sahası artarak İçtimaî ve iktisadi
hayat üzerinde derin tesirler yaratan d i
n î - huk uk i bir müessese olarak inkişaf
ve bozulması da o cemiyetin yürüyüş tar
zını takib etmiştir. Esasında ulvî, İnsanî
hislerin eseri olan vak ıf müessesesi, bu
hususiyetini kaybetmediğine işaret sayıla
cak bazı hukuki usuller İhdas olunm ak su
retiyle suiistim al edilmiştir. Şeriat esas
ları dahilinde h u k u k î form üllerle kamüfle edilen suiistimaller on altıncı asrın
ikinci yarısından itibaren artmaya baş
lamıştır. Bu suiistimallere hatalı icraatlariyle bizzat âm il olan hüküm darlar
vardır. Suiistim aller «aile vakıfları» te
sislerin çok defa bariz bir şekil alm ış
tır.
Üçüncü cildde « Toprak idare siste
m i s başlığını taşıyan kısım da izah et
tiğim iz veçhile, m iri arazi has, zeamet ve
tım ar halinde a y rılır ve hizm et m u k a
bilinde vazife sahiplerine tahsis edilirdi.
Bu tahsisin mülkiyete taallûku yoktu.
D irlik sahibi vazifeden atılır veya ö lü r
se o dirlik başkasına verilirdi. Padişahla
rın, m îrî araziyi herhangi bir kimseye
tem lik etme yâni m ülk olarak verme selâhiyetleri de vardı. Şeriat hüküm lerine
uygun cereyan etmesi gereken bu tem
liklerde K an u n î’ye kadar olan padişahlar
k ıb k ırk yararcasına d ik katli davranm ış
lar ve kolay kolay temlike yanaşm am ış
lardı. Kendilerine arazi tem liki ricasın
da bulunan m ukarriplerine Yavuz Selim;
« C ülûsum un başında A li Paşa’ya bazı
kariyeler tem lik etmiştim, kılıç erlerine
mahsus olan bir şeyi başkalarına tahsis
ettiğim için h â lâ nadim im a cevabını ver
mişti.
Zam anın câri huk u k i esaslarına gö
re padişahlar hazine nam ına bir kim se
nin m alını müsadere edebüirlerdi, îşte
böyle bir tehlikeyi peşinen önlemeyi hesaplıyan kimseler aile vakıfları meydana
getirirlerdi. Aile vakfı zümresinden ad
dedilen vakıflar, kısmen hayır gayesini
gözetmekle beraber büyük nisbette aile
nin istifadesini hedef tutardı. Bu çeşit
vakıflarda vakıf m ütevellilerine büyük
m eblâğlar ayrılırdı. Birçok vakıflarda,
vergi m uafiyeti de vardı. Vakfın, d ik k a
ti en çok çeken huk uk î taraflarından b i
ri müsadere edilememesiydi. Böylece,
kendisine arazi tem lik edilen bir kimse
şayet gayri sam im i niyetli ise, b u tem
likten bir aile vakfı meydana getirirdi.
Bu çeşit vakıflarla devlet hem tım ar arazisinden, hem onunla birlikte tım arlı
sipahiden, hem de çok defa vergiden y a
na zarara uğrardı.
□emek ki, geniş ve bol temlikler, hişer'iyeli vakıflara yol açmış oluyor
Bu temlik ve v ak ıf işine parmak ba
Koçi Bey meşhur risalesinde şöyle
:
t K a n u n î Süleym an, kerime-i mükerremelerı M ihrim ah Sultanı Rüşt em
Paşa’ya verip veziriâzam eyledi. Kemali
mertebe nazarları olm ağın m uradına m ü
saade eyleyip ecdadı zam anında fetholunmuş memleketten ol kadar karyeler tem
lik eyledi ki, m ü lû k i tavâiften bîr padi
şaha hazine olmağa kifayet ederdi. A n
lar dahi bazı hayrat yapıp evlâdına vakfeylediler. H âlâ beher sene ol evkaftan
yüz yük kadar akçe gelir. O l m akûle, sul
tanlar fevt oldukta havassı miriye a lın ır
ken sonra gelenler dahi vakfetmeğe baş
ladı. H ilâfı ger’ sarfı beytulm âli müslim in olan bu haslar zâyi ve telef oldu.
Sevab itikadına vebale girdile r» .
le-i
du.
san
der
Meseleyi hu k u k i cephesinden ziyade
reel ve İktisadî yönünden ele alan Koçi
Bey, memleketin, bu tarzdaki vakıf bol
luğundan zarara uğradığına parmak ba
sarken vakıfların hakiki gayesinde in h i
raf husule gelmiş olduğunu da ifade et
miş oluyordu.
Bizim m aksadım ız vakıf müessesesinin iyi ve fena noktalarım elbette m ü
nakaşa etmek değildir. Bu mevzu şim di
ye kadar bir hayli m ünakaşa edilmiştir.
Esas söylemek istediğimiz şey ; iyi ve
faydalı tarafları çok olan bu müessesenin, on yedinci asırda da suiistim al edil
mesine devam olunduğu, bundan, da t ı
mar sisteminin ve ha i:inenin zarara u ğ
radığıdır.
I I I — İ K T İS A D İ D U R U M
Osmanlı İm paratorluğu 1683 Viyana
bozgununa kadar genişlemesinin en son
haddini bulm uştu. İstilâ devri on altıncı
asır sonlarında nihayete ermekle bera
ber, on yedinci asrın ikinci yarısında
bazı yerler daha im paratorluk toprakla
rına ilâve edilmişti. Geniş imparatorluk
toprakları içinde; Yemen ve M ısır gibi
sıcak memleket m ahsulleri yetiştiren yer
ler, A nadolu ve Rum eli gibi ziraat saha
ları, Avrupa ve Doğu İle ticaret yapacak
lim anlar, geniş ülk en in çeşitli yerlerinde
demir, bakır, kurşun vesaire gibi m aden
ler mevcuttu. Binaanaleyh, imparatorluk
topraklan kendine yetecek, yâni dışarıya
m uhtaç olmıyacak İktisadî unsurlara sa
hip bulunuyordu.
M alûm olduğu üzere, İspanyol ve
Portekizlilerin coğrafî keşifleri on be
şinci asrın sonlarında başlamış, bu keşif
lerin iktisadi neticeleri ise on altnıcı asırda süratle kendisini göstermişti. R ö
nesans: m üteakip fikir, sanat ve nihayet
ilim gelişmesi yoluna giren Avrupa'da,
bir de coğrafî keşiflerin doğurduğu ik
tisadi ve ticari canlılık eklenince: onla
rın Osm anlı im paratorluğu karşısındaki
durum ları iktisadi yönden üstünlüğe doğ
ru ilerleyen bir veçheye bürünm üştü.
A vrupanın gemici devletleri, sömürülecek
topraklara, bol maden ve ham madde ya
taklarına kavuşurken, Osmanlı İm para
torluğu sadece, iktisadi servet yenilikle
ri getirmeyen bölgede hudutlarını geniş
letmekten başka bir şey yapmış olm u
yordu. Demek ki, on beşinci asır ortala
rından itibaren im paratorluğun b ir ilâ
bir buçuk asır devam eden. İktisadî ge
lişmesi, daha ziyade sınırların genişle
mesinin, m untazam idarenin ve disiplin
li çalışm anın eseriydi. On altıncı asrın
ortalarına kadar Osm anlı imparatorluğu,
Avrupa için, hem bir ham madde hem
de m am ul şeyler kaynağı idi. M alların
bir kısm ı Doğulu tüccarlar tarafından ge
tirilen şeylerdi. Suriye ve M ısır lim an la
rı aynı zamanda bir transit sahası m an
zarası da aiu-zediyordu. Zira, Doğulu tüc
carların getirdikleri m alların bir kısmı
buralardan A vrupalIlara satılırdı.
Coğrafî keşifler A vrupa iktisadiyatı
na hareket ve inkişaf sağlamış ve A v ru
palIlar zenginleşmişti. Osm anlı lim anla
rına gelen Avrupa tüccarı altın ve gü
müş para ile ticaret yapıyor böylece Türkiyede kıym etli maden çoğalmış oluyor
du. Buna m ukabil İran ve H in t’ten ge
len Doğulu tüccarlar hemen hemen d a i
ma m al getirip satıyor ve sattıklarının
karşılığında bir şey almadan altın ve g ü
m üş toplayıp gidiyordu. Böylece A vrupa
lIlardan gelen altın ve güm üş doğuya ak
m ış oluyordu. H üküm et on altıncı asrın
ikinci yarısında bunun farkına vararak
kıym etli m adenlerin dışarı çıkm asını ön
lemek için tedbirler almaya çalıştı. On
yedinci asrın ilk yarısı içinde bu tedbir
2337
ler daha da sıkılaştırüdı. L âkin, D o ğu lu
larla ticaretin, k arşılıklı m al m übadele
sinden ziyade para ve m al mübadelesi
m ahiyetini arzetmesi bu tedbirlerin le h i
m ize netice vermesini im kânsızlaştırıyor
du. Ayrıca işin içine kaçakçılık da gir
mekteydi.
A vrupada fik ri ve İlm î gelişme ile
birlikte ticaret de gelişiyor, b ü y ü k ser
maye sahiplerinin ortaya çıkması sanayi
leşmeye doğru tabii bir cereyan do ğu ru
yordu. A v rupalI sermayedarlar daha on
altıncı a s n n ortalarm dn itibaren ilim ve
tecrübeyi sanayie tatbik edebilmek üze
re adım lar atm ışlardı. H albuki Osm anlı
sanayii görmeğe, am eli denemelere, korporasyonvari teşkilâta bağlı olm akta ber
devamdı. O n altıcı asrın sonundaki uzun
harpler ve nihayet A nadoludaki isyanlar
Osm anlı im paratorluğunda İktisadî sar
sıntılar m eydana getirm işti. İşte bu dev
rede A vrupa sanayii Osm anlı sanayiini
geçme mecrasına girdi ve zaman ilerle
dikçe, arada yavaş yavaş bir mesafe te
şekkül etti. B una rağmen asrın sonlarına
kadar A v ru p a’ya pek m uhtaç olunm adı.
D urum a böylece u m u m i b ir bakış
yaptıktan sonra, on altıncı asır m üstakil
b ir başlık altında daha önce ele a lın m a
dığı (birinci ciltte 602, ikinci cilite 654
üncü sayfalara bakınız) cihetle, bu asır
la birlikte on yedinci asırdaki maden, sa
n ay i ve ticareti topluca inceliyelim.
1 — M A D E N L E R VE İŞ LE N M E Sİ
O n altı ve on yedinci asırlarda A n a
dolu ve R u m e lin in m u h te lif yerlerinde
bulu n an çeşitli m adenlerin işletildiğini
görmekteyiz. Bu m aden yatakları arasın
da on altıncı asırdan önce işletilmeye
başlanmış olanlar da vardı. Mevzuumuza d âh il cn altıncı ve on yedinci asırlar
da işletilen maden ocaklarından Anadolu
tarafın d a; Foça, K ütahya (Şaphane), Ulubat, Ş arkî Karahisar’da şap madeni,
Foça şaplarını m uayyen b ir vergi ile Cenevizler işletirler (İ.H. Uzunçarşılı, Os
manlI tarihi C: 2, S: 6*76) ve Kütahya
şapları da B üyük Menderes nehri ile Ege denizine işletilirdi. Şarkî Karahisar
şap m adeni pek uzun m üddet işletilen
madenlere dahildir, R um eli israfında
G üm ülcine’den de şap çıkarılırdı.
Önem li m adenlerden bakır, demir,
kurgun, güm üş de m u h te lif yerlerde ç ı
karılm aktaydı. A m asya’n ın Gümüşhacıkövünde güm üş, K üre ’de bakır, B ilecik’
te dem ir m adenî on beşinci asırda bile iş
letiliyordu. K üre ve Bilecik m adenleri
oıı altı ve on yedinci asırlarda en faal
ocaklardandı. Bilecik m adeninden çıkarı
lan dem irlerin m üh im k ısm ından çık a rıl
dığı m ahalde top yuv arlağı (Ahm ed Re
fik, Osm anlı Devrinde T ürkiye M aden
leri S: 1-4) yap ılırdı. O n altıncı asırda
R um eli tarafında Koçaııya’da kurşun, Novaberda (Nevabrda) da güm üş çık a rılır
dı. Novaberda’da darphane de mevcuttu.
3urada İkinci M urad, Fatih, İkinci Bayezid, Yavuz Selim, K an unî, İkinci Se
lim gümüş, Ü çüncü M urad altın ve g ü
m üş sikke kestirm işti. K oçanya k urşu n
ları da m ahallinde işlenerek tüfek k u r
şunu haline getirilirdi. H a k âri’de k ü k ü rt
ç ık arılır ve bunlar V an üzerinden Trab
zon’a sevkedilirdi. M ü h im madenlerden
birisi de K iğ ı dem ir m adenidir. K iğ ı’ya
gönderilen 1572 tarih li bir hük üm d e K i
ğı sancağı dahilinde ik i yerde (Ahm ed
Refik, Türkiye M adenleri S: 15) demir
çık arıld ığı zikredilm ektedir. O n yedinci
asırda K iğ ı dem irleri İstanbul’a da sev
kedilirdi. A nadolu tarafında m üh im m a
denlerden biri de G üm üşhane’deki g ü
m üş ve ba k ır ocağıdır. Güm üşhane m a
deni on yedinci asır sonları ile on seki
zinci asırda pek faaldi. İzm ir y a k ın ın d a
ki N if (Kem alpaşa) de Ü çüncü M urad
zam anında güm üş ve kurşun, İnegöl’de
1620 yılınd a güm üş, K ağızm an ’da 1688 de
bakır bulunduğuna, İktisadî g ö rüldüğü
takdirde işletilm elerine dair Divan-ı h ü
m âyûn yazılarına rastlanm aktadır.
R um eli tarafında Güney S ırbistan’da
ki Novaberde güm üş m adeninden başka
ik inci m üh im güm üş yatağı Selanik civa
rında Sidre Kapsi ve ayrıca K ıratova’da
idi. K ıratova’da ikinci Bayezid, Yavuz,
K anunî ve İkinci Selim güm üş sikke kes
tirm işti. K ıratav a’yı gören E vliya Çele
bi ( Seyâhatnam e C: 1, S: 563 ) burada
k i darphanenin m u attal durduğunu, m a
deninin ise peyderpey işlediğini söyler.
Sidre Kapsi m adeni evvelce epeyce m ü d
det işletilm iş sonra m u attal kalm ıştı. B u
rası 1700 y ılınd a tekrar işletilmeye (A h
med Refik, Türkiye m adenleri S: 46)
başlanmıştır.
Rum eli’deki m adenlerin en mühim le-
»
rinden biri Sam akov demir m adeni idî.
Evliya Çelebi (Seyahatname C: 6. S: 128;
buradaki ocaklarda dem irin işlenişini
şöyle an latır ; «Bu diyarı Sam akov deni
len. ateşi Nem rud yakan k örüğ ün ü on
âdem çekemez. Su değirm eni körüğü çe
kerek ateşi yakar. F il gövdesi kadar deT
m ir örsler üzere akik-i yemenî gibi k ır
m ızı dem irleri sendan üzre koyup camus
kellesi kadar çekiçleri ile ve yine san’atIi su dolapları vasıtasiyle k ırm ızı demire
u rduklarında zemin-i âsüm anı titretirler.
Serikârda ancak ik i üstad örsü üzre do
lap île birer ikişer kantar koyup çeküp
urm aktadır. Her urm akta dem ir uzayıp
çubuk oldukta yine bir san’at ile çark
dolabın suyunu keserek şeb-ü rûz böyle
kâr-ı ru zik âr iderler. Her sene buradan
S elânik benderi vasıtasiyle cem’i O sm an
lI ülkesine sekiz bin araba kadar demir
gider » .
O n altıncı asır sonlarında Bosna'da
K am engrad’da da demir bulunm uş ve is
tihsaline başlanm ıştı.
M uhte lif yerlerde çıkarılan m aden
ler arasında güherçile bilhassa dikkati
çekmektedir. B arut im alinde k ullanılan
güherçile A nadolu tarafında Niğde. Lârende ( K aram an ) , Erciş, Van, Kayseri
ile Maraş arasındaki A kdağ, Kayseri’nin
M acun karyesi, N iğde’ye tâbi Kenise k a r
yesinde ; R um eli tarafında ise Şehirköyü,
Tem eşvar, Selânik, Koçana, Ü sküp’te ç ı
karılm aktaydı. Güherçilelerin bazılarını
istihsal sahalarında, bacıları civarların
daki b ir şehirde barut yapım ında k u lla n ı
lır, m ühim b ir kısm ı da ayni gaye île
İstanbul’a gönderilirdi. Meselâ Erciş ve
Van’da çıkarılan güherçile Erciş’te işle
n ip (Ahm ed Refik, Türkiye Madenleri S:
13) elde olunan barut Trabzon’a veya sair
ihtiyaç m ahallerine sevkolunurdu. G ü
herçilelerin en çok işlenip barut haline
getirildiği yer İstanbul’du. İstanbul’da
b aru t yapılan birkaç yer vardı. M uzaffer
Erdoğan’ın İstanbul baruthanelerine ait
bir tetkik yazısında (İstanbul E nstitüsü
Derneği Sayı: 2, Sayfa: 115) Atm eydam ,
K âğıthane, Şehrem ini, B akırköyü ve n i
hayet Ü çüncü Selim zam anında Yarımburgaz m ağaraları civarında ku ru lan Azadlı baruthanelerinin du ru m ları İncelen
m ektedir. İk in ci Bayezid zam anında k u
rulduğu anlaşılan A tm eydam baruthane
si civarındaki d ö rt m ahallenin yanm ası
na sebeb olduğu için uzun devam etme
m iştir. 1688 de ku ru lan Şehremini ba
ruthanesi de on sene sonra muazzam bir
yangına sebebiyet verdiği için ortadan
kalkm ıştır. K âğıthane baruthanesi İk in
ci Bayezid zam anında kurulm uş, Sultan
İbrahim devrinin sonlarnıa kadar devam
etmiştir. Bakırköy baruthanesi Şehremini
baruthanesinin yanması üzerine aynı yıl
içinde kurulm uş, 1726 da b ir yangın ne
ticesi bü y ük zarara uğramışsa da sonra
yine faaliyetine devam etmiştir. Güherçilenın böyle işlenmesi gibi istihsal olu
nan diğer madenler de tam am en m em le
ket içinde işlenir, askeri ve sivil ihtiyaç
ları karşılayacak her türlü eşya ve m alze.
me meydana getirilirdi.
2 — D O K U M A S A N A Y İİ
M adeni malzeme ve eşya ihtiyacını
kendi toprakları dahilinde temin edip
yapan Osm anlı İm paratorluğunda bilhas
sa on altıncı asırda iyi bir dokum a sana
yii de mevcuttu. A d i bezlerden kadife ve
yüksek kaliteli ipeklilere varıncaya k a
dar çeşitli kumaş dokunurdu. Tabii bu sa
nayi el sanayii şeklindeydi. A nkara ve
çevresinde dokunan « saf » ve « m u hay
yer » denilen kumaş pek meşhurdu. On
dördüncü asırdan beri dokunduğunu b il
diğim iz soflar on yedinci asırda da şöh
retini m uhafaza ediyordu. Sofun alıcısı
pek çoktu. Memleketin pek çok yerinde
sof bulm ak m üm k ün dü. Zira, ecnebiler,
Türk, hıristiyan ve yahudi tüccarlar A n
kara’ya kadar gelir ( İ. H, Uzunçarşılı, Os
m anlI Tarihî C: 3/2 S: 511) saf ve m u
hayyer alırlardı. Ankara sofu İstanbul’
da E ng ürü hanında satılırdı. Sofların,
donluk ( elbiselik ) menevişli, nakışlı,
k ırm ızı donluk, fıstık î yeşil donluk, ko
yu menevişli, şali, cübbelik, şalvarlık ol
m ak üzere birtakım çeşitleri vardı. K u
maş dokum a merkezleri arasında Bursa
ve Bilecik de önem li bir yer işgal etmek
teydi. Bursa ve B ilecik’te kadife, ipekli
döşemelik ve y astıklık -s çatma » 1ar do
kunurdu. Çatm a k um aşlarının boyları 14
zira", enleri 1 1/4 endaze, yataklık çat
m alar 2 endaze uzunluğunda 1 1/4 enda
ze ( Bursa şer’iye sicilleri No: 259, S:
122 ) eninde olurdu. Bu kum aşlarla bir
likte Bursa’m n kadifeciliği de pek meş
hurdu. Bursa’da dokunan kum aşlar için
2339
pamuk ipliği başka yem en temin edilir,
ipekçilik bu çevrede bizzat yapılırdı.
Bursada dokunan lâ l kadifenin İtalyan
kadifesinden üstün olduğunu söyleyen
Evliya Çelebi (Seyahatnâme C: 2. S: 36;
Bursa kumaşçılığı ve kumaş çeşitlerine
dair bilgi de verir. Bursa alacası, peştemal. elvan renk, nefti, m avi bez, çeşitli
renkte kemha denilen havsız kadife, k u t
ru denilen pam uklu ipek kumaş, çeşitli
renkte kadifeler Bursa kumaşlarına da
hildi. Dokumada kullanılan iplikler de
Bursa’da dokunurdu. Dokum acılık gibi
boyacılık da ziyadesiyle gelişmişti, ü ç ü n
cü Murad zamanında Türkiye’ye gelen
Harbom e adındaki Ing iliz elçisine T ürki
ye’de dokunan kum aşların boyanmasında
kullanılan maddelerin neler olduğunun,
boyacılıkta ve dokum acılıkta tatbik olu
nan tekniğin öğrenilmesi, hattâ ipekli ve
yün lü kumaşları boyamakta usta iki k işi
nin (Ham ıt Dereli. Kıraiiçe Elizabeth
devrinde Türkler ve Îngilizîer S: 85) İngiltereye gönderilmesinin temini gibi va
zifenin de verilmesi dokuma ve boyacı
lıktaki ileri durum u gösterecek bir m i
saldir. Bursa’da simli yani gümüş sırma
çekilmiş kumaşlar da yapılırdı. A ltın ve
güm üş çekilmiş kumaşlara a arşın * de
nirdi. İstanbul’da güm üş ve sırma işliyenler topluca bir yerde çalışırlar ve ça
lıştıkları yere « sim keşhane» denirdi.
Gerek Bursa, gerekse sair yerlerdeki k u
maş dokuyucuları meslek teşekkülü ha
linde teşkilâta bağlı olup, muayyen ölçü
ve kaliteye uygun iş yaparlardı. Bunların
üzerinde hüküm etin kontrolü de mevcut
tu. Kaliteyi düşürenler, ölçüleri değişti
remezlerdi. On altıncı asır sonlarına k a
dar dürüst bir san’at ahlâkı ile çalışan
dokumacılar ihtikâr ve hile denilen şeyi
bilmezlerdi. Ne yazık ki on yedinci asır
başlarında ahlâk bozukluğu sanat erbabı
na da sirayet etti. Bursa’da ilk hileler bu
sanat erbabı arasına bazı yahudilerin karışmasiyle on altıncı asırda belirdi. Fa
kat henüz hile ve ihtikâra alışmamış olan
esnaf büyük bir kalabalık halinde m ah
kemeye baş vurarak (Bursa şer’iye sicil
leri No: 230, S: 97 ve No: 253. S: 207)
yahudilerin bu işten uzaklaştırılm asını
tem in ettiler. Kumaş dokumasında olduğu
gibi Edirne ve İstanbul’da kürkçü esnafı
da sıkı kaidelere tâbi idi. Meselâ seksen
samurdan, bir samur kürk, yetmiş va
şaktan bir kakum kürk, iki yüz sincap
tan bir sincap kürk yapılması lâzımdı.
Şayet bu ölçüye riayet etmiyenler olu r
sa (M ühim m e defteri sene 1106, No: 106,
S: 8 ve sene 1112. No: 111, S: 308) şikâ
yete uğrar ve ceza görürdü.
Kumaş dokuma merkezleri arasında
Şam, Trabzon ve Selanik de m ühim m ev
kileri olan yerlerdi, Şam kumaşları b il
hassa on altıncı asırda meşhurdu. Şam ’
da diba denilen ipekli kumaş. Bursa ve
Bilecik’te dokunan k u tni denilen pamuk
karıştırılm ış ipek kumaş dokunur ve b u
ranın m alları Kutni-i Şamı adı ile anı
lırdı. Trabzon bezleri de meşhurdu. Se
lanik’te bilhassa çuha ve keçe dokunur
du. Selânik’in üzerinde arslan resmi b u
lunan keçe seccadeleri meşhurdu. Y eni
çerilerin giyiminde kullanılm ak üzere
Selanik ve çevresindeki köylerde mevcut
tezgâhlara her yıl muayyen m iktarda ya
pağı verilip yün kumaş dokutulurdu.
O n altıncı asrın sonundaki uzun
harpler ve bilhassa Celâli isyanları ziraî
hayata olduğu gibi sanayie de zarar ver
mişti. Meselâ birçok sermaye ve sanat
erbabının İran seferinde ölmesi y üzü n
den 1587 yılınd a Bursa’da 46 tezgâhlı bir
dokuma atelyesinin bir tezgâhlık dükkân
şekline düştüğünü, Mustafa A b d ü llâtif
adlı şahsın 40 tezgâhlı, Ömer Mehmed
adlı şahsın 20 tezgâhlı, Hüseyin adlı şah
sın 15 tezgâhlı atelyelerinin büsbütün
ortadan kalk tığ ım Bursa şer’iye sicille
rinden (Sicil No: 171, S: 291) öğrenmek
teyiz.
1582
senesinde yapılan sünnet d ü ğü
nünde saraya getirilen hediyeler arasın
da kumaşlara ait liste hem kum aşların
adına, hem de dokundukları yere dair
fik ir vermektedir. Saraya takdim edilen
hediye olduğuna göre, bunların aynı za
manda kıym etli çeşide dâhil kumaşlar
da olması lâzım gelir. Listede şu isimler
vardır : Serengi İstanbul, Kutni-i Bağdad, Dibay-ı Şam, Seraser-i İstanbul, Şahi Beneki İstanbul, Beneki Bursa, Çatma-i İstanbul, Beneki İstanbul, Kemhayı
Bursa, Kemhayı Hasanpaşa,
Kemhayı
Şam, Atlası Sakız, Beneki Amasya, K u t
ni-i Şam, Şerengı Bursa,
Mukaddemi
Şam, M ukaddem i Derviş Paşa, M ukad
demi Haşan Paşa, Seraser, altın ve gümüş
telle dokunan pek kıym etli bir kumaş
olup hil'atlerde kullanılırdı. Seraser’in de
bir takım cinsleri vardı. Zerbeft de k ıy
m etli bir kumaş olup bazı m otifleri altın
tel île dokunan, bir kadife idi. Buna al
tınlı kadife, müzehhep kemha adları da
verilirdi. Piba, Şam ’da dokunan ipekli bîr
kumaşın adı olmakla beraber bu cins k u
maş İstanbul’da da dokunur ve İstanbul
dibası diye anılırdı. Müzelerimizde mev
cut kumaş örnekleri otı beşinci asırdan bu
tarafa kum aşlarım ızın kalite, renk ve
m otifleri hakkında bir fikir verebilmek
tedir.
On yedinci asırda kum aşçılıkta hile
ye teşebbüs edenlere rastlanmaktaydı.
Hile babında eskiden beri kullanılan,
ve tedariki daha kolay «bakkam» boya
«lök» ve «gövezs boya yerine daha ucuz
kullanm aya kalkanlar, çatmaların en ve
boylarından kısanlar, örgüsünü seyrekleş,
t irenler görülmekle beraber sıkı tedbir
ve takiplerle umumiyetle bunun yaygın
hale gelmesinin önüne geçilmiştir. Bu asır kumaşları güzel ve cana yakındır. Mo_
tiflerde prapanlıkla ciddiyet, asaletle g ü
zellik mezcedilmiş gibidir. Asrın ortaları
na doğru düz ve sade kumaşların gittikçe
yayılıp (Oktay Aslanapa. Türk Sanatı S:
264) arttığı anlaşılmaktadır. 1640 tarihli
bir kanunname bu sırada m ühim kumaş
dokuma merkezleri ile renk, cins ve m o
tifler hakkında bir fik ir (Tahsin Öz, Türk
Kumaş ve Kadifeleri I, II) vermektedir.
Bu kanunnameden o sırada en fazla k u
maş dokunan yerin İstanbul olduğu, son
ra Bursa, Haleb, Şam, Menemen ve Sa
kız'ın önem li bir merkez teşkil ettiği an
laşılmaktadır.
Avrupa'da ticaret ve gemiciliğin ge
lişmesi on altıncı asrın ortalarından it i
baren Osmanlı hüküm etinin nazarı dik
katini çekmesini gerektiren bir istikamet
almaktaydı. Ticaret ve gemicilik sanayiin
kalkınm asına yol açmıştı. A vrupanm atelye ve tezgâhları her yıl biraz daha ço
ğalıyor ve ham madde ihtiyacı genişledi
ğinden Osmanlı lim anlarından m al alm a
ya gelen gemilerin m iktarı artıyordu. A v
rupalI tüccar pamuk, pamuk ipliği, bal
m um u, deri gibi maddeleri topluyordu.
Türkiyede mevcut kanun ve nizam lara
göre sanat erbabı işlediği m alın eninin,
boyunu, kalitesini değiştiremez; gerek
müstahsil, gerekse esnaf narktan fazlaya
satamazdı. Halbuki A vrupalı tüccar İş
lenmemiş ve yarı işlenmiş m alı rahatça
Onyedinci asır osmanlı işlemeciliğine
bir örnek
piyasadan toplıyabiliyordu. Bizde el emeği ucuz olduğundan Avrupalı tücca
ra bunlar zaten pahalı gelmiyordu. Böylece Türk sermayedarın ve esnafın Av
rupalI alıcı ile rekabet edememesi me
selesi ortaya çıkm akta demekti. 1563 se
nesinde hüküm et Ege dokumacılarına 150
bin yelken bezi ısmarladığı zaman, esnaf
bu hususları izah etmek suretiyle böyle
b ir taahhüde giremiyeceklerini (Bergama
D ö rd ü n c ü M u ra d ’a a it bu ipek ka fta n a
a ltın sim le b u lu t ve ciııte m aniler işle n
m iştir. B u n a M iin a k k a ş k e m h a denir
2341
bezzazlarının şikâyeti, Gediz Dergisi S a
y ı: 46 - Manisa H alkevi neşriyatı - ) b il
dirm işti. Bu vaziyet karşısında pam uk ve
pam uk ip liğin in dışarıya satılması mene
dildi. O n yedinci asra girilince Avrupan ın iktisaden gelişmesi Türkiye iğin y a
kında yeni yeni meseleler doğacağına d a
ir işaretler vermeye başladı. Meşhur A n
kara soflarını evvelden beri pek iyi tan ı
yan A vrupalIlar bu çeşit kumaşı kendi
leri yapmak üzere A nkara pazarlarından
sof ip liğ i almaya başladılar. Kendi tez
gâhlarının ham madde sizlik teıı durma
tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu se
zen şehir halkı 1615 senesinde durum un
ciddiyetini topluca (A nkara seriye sicili
No: 15, S: 223) İstanbul’a aksettirdiler.
Tabii bunun üzerine tiftik ve sof ipliği
satışı menedildi.
tırılm ası meselesi de vardı. İngilizler bu
husustaki çalışm alarında m uvaffakiyet
sağlamış olm alılar k i on yedinci asrın
başlarından itibaren İstanbul g ü m rü ğ ü n
de sık sık Londra tabir edilen İngiliz
çuhaları görülmeye başladı ve fazla za
m an geçmeden Londra çuhası T ürkiye’de
iyice tanınır bir m eta oldu. Bu ve buna
benzer şeyler elbette Türk sanayii için
en büyük tehlike çanının çalması de
mekti.
Bu bahsi bitirm eden halıcılığa da
şüphesiz bir m iktarcık temasta bulunm ak
gerekir. Zira, m ahiyeti bakım ından h a lı
cılık dokuma sanayiinin hususi bir şu
besidir. D ünya m üzelerindeki halı örnek
leri, resim ve yazı halindeki kaynaklar
göstermektedir ki, h alıcılık T ürklerin çok
eski bir sanatıdır. A ğ ır ve kıym etli k u
1583
te İstanbul'a gelen İngiliz elçisi
maşlarda olduğu gibi iyi cins halılarda
Harborne’a verilen talim at arasında İnda Türk zevk ve işçiliği renk, m otif ve
gilîz çuhalarının Türkiye’de satışının arkompozisyon topluluğu halinde halıya bir
güzel sanat eseri değeri kazandırm ıştır.
Bu, elbette asırlar boyu, süren bir ünsiyetin ve dürüst bir sanat ah lâk ın ın n eti
cesidir. Başından beri halı sanatı tarihi
sıkı sıkıya Türklere (O ktay Aslanapa,
Türk Sanatı S: 242) bağlıdır. O n birinci
asırdan itibaren halı sanatı, devam lı ola
rak Selçuklu T ürklerinin hâkim iyetiyle
ve onlarla birlikte O rta Asyadan Batıya
doğru yayılm ıştır. 1271 - 1272 y ılınd a
Çin'e kadar gitm iş olan meşhur seyyah
Marko Polo. Konya ve K aram an’da d ü n
yanın en güzel ve en iyi cins halılarının
y ap ıld ığını söyler. Geometrik m otiflerin
hâkim bu lu n duğu Selçuklu halıcılığı Os
m anlIlara geçip devam etmiş, renk ve m o
tif olarak «Bergama halıları» denilen
grupta Selçuklu geleneği on yedinci asırda da yaşamıştır.
Türk halıcılığı on altı ve on yedinci
asırlarda en iyi ve en güzel örneklerini
vermiştir. Bu asırlar zarfında renk ve de.
şenlerdeki hususiyetler muayyen mıntakalarda dokunan halılarda yaşatılarak, o
yerin adı ile anılan örnekler doğmuştur.
Bu devirde en güzel ve en iyi halılar
Uşakta dokunmuştur. Ayrıca Gördes,
K ula, Milâs, Lâdik. Bergama güzel ve iyi
halıların yapıldığı yerlerdir. Dünyaca
meşhur Türk halıları gerek elçiler vasıtasivle hüküm darlara, sair m üh im dev
O n y e d in c i aşıra a it b ir O s m a ıılı ha lıs ı
let erkânına sunulan kıym etli hediyeler
2342
olarak, gerekse ticarî yolla Avrupa sa
raylarına, zenginlerin evlerine bolca in
tik al etmiştir.
3 — İÇ VE D IŞ TİCARET
Osmanlı im paratorluğunun um um î
bünyesi esas itibariyle zirai ekonomiye
istinad etmekteydi. Zaten, Osmanlı İm
paratorluğunun yükselme ve duraklam a
devirlerine isabet eden devrede Avrupa
halk ının geçim kaynağının esasını da zi
raat teşkil etmekteydi. Ancak on altıncı
asrın ortalarından itibaren A vrupa'nın önem li devletlerinde ticarî zenginlik yoluyle sanayi gelişmesine doğru bir yol açılm ış ve bu yolda adım adım yürünmeye başlanm ıştı. Avrupa böyle hayırlı bir
değişikliğe yönelmekteyken Osm anlı İm_
paratorluğu aynı bünyeyi muhafaza ediyordu.
T ım ar sistemi, ziraati teşvik eden,
dirlik sahalarının ekilip işlenen toprak
lar halinde bulunm asına âm il olan bir
sistemdi. Buna rağmen, istihsal edilen
hububat um um iyetle kendi ihtiyacım ıza
ancak yetmekteydi. Gerçi zaman zaman
az m iktarda hububat ihraç edildiğini gös
teren delillere rastlanmaktaysada, Osmanlı İm paratorluğu m untazam an hububat ih_
rac eden b ir devlet değildi. İm paratorlu
ğun hemen her tarafında hububat ziraati
y ap ıld ığı cihetle, İstanbul, Edirne ve da
ha birkaç büyük şehir müstesna, bir t i
caret metaı olarak hububat fazla yer de ğiştirmezdi. İç ticarette, istihsal mıntakasının epeyce uzaklarına kadar gö türü
len şeyler b ir kısım giyim eşyası ile, m a
denî şeyler ve ithal m alları idi.
H üküm et bilhassa dış ticarette kon
trollü davranır, halk ın yiyecek, giyecek
ve sair ihtiyaçlarım muvazeneli tutmaya
dikkat ederdi. Sanat erbabı ise, daha ö n
ce de işaret edildiği veçhile, hüküm etin
kontrolüne tabi idi. Evvelâ her sanat er
babının kendisine göre b ir teşkilâtı m ev
cuttu. Bu teşkilâtta esnaf şeyhi, esnaf
kethüdası, yiğitbaşı ve ehli hibre nam ı
altında sanat işlerini düzenleyip kontrol
eden kimseler vardı. Bu heyetin vazifesi
de h ük üm e tin tasdikinden geçerdi. H ü
küm et herhangi bir sanat şubesinde çalı
şanlardan b ir şey istiyeceği 2aman istek
lerini bu heyete bildirirdi. Sanat erbabı
nın alıp satacağı m alları hüküm et fiyat
listesine tâbi tutardı. Bu fiyatların dışı
na çıkılam azdı. M am ul hale getirilen m al
lar ile b ir kısım," gıda maddeleri için
narh sistemi cari demekti. O 11 yedinci asırda gıda m addeleri üzerindeki narhın
zaman zaman k aldırılıp fiyatların ser
best bırak ıld ığın a dair bilgi mevcutsa da,
m am ul hale getirilen m ailar arasında b il,
hassa giyim eşyası için böyle bir örneğe
rastlanılm am aktadır.
H üküm et esnafın alıp satacağı eşya
ya fiyat k o ıd u ğ u , istihsal edilecek şe
yin norm unu tespit ettiği gibi, esnaf teş
k ilâtları vasıtasiyle bir çırağın kalfa,
k alfanın usta olmasını da kayıt ve m e
rasime tâbi tutardı. Esnaf teşkilâtlarının
m uvafakatlerini alm adan her isteyen k al
falıktan (M ühim ine defteri 47, S: 7) us
talığa geçemiyeceşi gibi, m üstakil ve ye
ni b ir dükkân da açamazdı. Bu sistem,
iyi kalitede ve ucuz m al yapılm ası için
şüphesiz faydalı oluyordu. Lâkin, A v ru
pa’da sanayiin ilerlemesi ve Türk pazar
larından ham madde çekmeye başlam a
ları, daha sonra da piyasamıza m am ul
m al sürmeye girişmeleri ürerine, devrin
icaplarına uydurulm ası gereken eli kolu
fazlaca bağlı b ir sistem şekline b ü rü n
müştür.
Osmanlı
İm paratorluğu
yükselme
devrinde her türlü ihtiyacını kendi ü l
kesi dahilinde tem in edebilen bir devlet
ti. Harice pek m uhtaç değildi. Onun için
dışardan alm an şeyler pek fazla sayıl
mazdı. O n yedinci asırda da vaziyet nisbeten böyle devam etmekle beraber ithal
ve ihraç m addelerinin m iktarlarında de
ğişiklikler v uku buldu.
Osm anlIlarla ticari münasebeti en es
k i olan devlet V enediklilerdi. Daha son
ra Fransa, İngiltere ve Felem enkin de
ticari münasebeti çoğaldı. Kuzey tarafta
Lehlilerle de ticarî faaliyet ehemmiyetli
idi. B unun yanında b ir de Rusya belirdi.
On altıncı asırda ithal m allarının m ühim
kısmı Venedik’ten gelir, bunu Lehistan
ve Floransa takib ederdi. On yedinci as
rın başlarından itibaren Ingiltere ve
Rusya’dan gelen m alların m ik tarı da a rt
tı. Ayrıca Doğu memleketlerinden ithalât
yapılıyordu. V enedikliler Türkiye’ye çu
ha, sarı teneke, üstübeç, kâğıt, cam, sır
ça, boya, sülyen, zeybak, bak ır tel, İğne,
ayna gibi şeyler satıyordu. Lehistan ve
Rusyadan kürk ve balık dişi, Floran sa’dan filordin denilen çuha alınm aktaydı.
İngiliz tüccarları Londra çuhası getirip
satıyor, İran ve H in d tüccarları da baha
rat, bir m iktar da kıym etli kumaş geti
riyorlardı. İngiliz, Hind, Floransa ve Iran Tüccarlarının getirdikleri kumaşlar
m uhtaç olduğum uz bir madde olm ayıp
ticarî münasebet icabı ¿■elen şeylerdi. B il
hassa îngilizler Türkiye’ye çuha sokmak
için çok gayret sarf ediyor, hattâ bu faa
liyete on yedinci asırda Îngilizler in ken
dilerinden başka Venedik ve Felemenk
tüccarları da iştirak ediyordu. Bilhassa
S ultan İbrahim devrinde Rus ve Leh tüc_
carlarından pek fazla kürk ithal edilmişti.
Türkiye’de dokunan ipekli kum aşla
rın ipekleri memleket dahilinden istihsal
olunurdu. L âk in 1646 yılınd a örücü esna
fın ın bir şikâyetinden bu sırada mem le
ket dışından ipek alınm aya başlanm ış ol
duğu anlaşılm aktadır. Ö rüc ü esnafı mevzuubahis şikâyetinde (I. H. Uzunçarşılı,
Osm anlı Tarihi C: 3/2 S: 576 ) , kemha
denilen havsız kadife aslında yerli b ü
k ülm üş ipekten dokunurken, şimdi b ü
külm em iş Acem ipeği, Bec ( Viyana ) ipe
ği ve Mora ipeğinden dokunm akta oldu
ğunu, bu vaziyetin kaliteyi düşürmesi se
bebiyle yine yerli b ü k ülm üş ipekle do
kunm asını istemekte idiler. Bu şikâyet
ipek gelen yerlerin İran, Avusturya ve
Mora olduğunu göstermektedir.
Osm anlı İm paratorluğunun sattığı
m allar şunlardı : Y ü n ve y ü n lü kum aş
lar, halı, pam uk ve pam uklu dokumalar,
yapağı, tiftik yünü, tiftik yününden m a
m ul dokum alar, ipek ve ipekli kumaşlar,
mazı, şap. deri, sahtiyan; zamk, k u ru üzüm, balm um u, donyağı gibi şeylerdi.
Pek seyrek olarak Venediklilere zahire
satışı yapıldığı da olurdu.
ihraç m alları arasında bu maddeler
görülmekle beraber hük ü m e t zaman za
m an sıkıntısı hissedilen şeylerin ihracını
meneder, hattâ, böyle kararlardan kapi
tülâsyon verilen m emleketleri (Başbakan
lık arşisi, M ühim m e defteri 10, S: 223)
bile hariç tutm azdı. İktisadi vaziyetin iyi
göründüğü kanunî devrinde dahi ihracı
m enedilen maddelere ait em im âm eler
neşredilmiştir. Mevzuubahis devirde pa
m uk ve pam uk ipliği, balm um u, donyağı,
deri, sahtiyan ve kurşunun frenklere sa
tışı yasak edilmiştir. Yine on altıncı a
sırda 1590 y ılın d a verilen bir yasak em
rinde yukarda savılan maddelerden baş
ka yün, koyun derisi, silâh, barut, at,
hububat, zift gibi maddeler de vardır.
D ikkat edilirse bu tarih İran harplerinin
son senesine rastlam aktadır.
H üküm et, m al ihracı işinde m em le
ketin dahilî ihtiyacının karşılanması işini
öıı plânda tutar, fazlalarının satılmasını
arzu ederdi. Meselâ 1573 yılında maden
çıkarılan yerlerin (M ühim m e defteri 23,
S: 95) kadılarına gönderilen bir h ü k ü m
de : i Firengistana m aâd inden hayli k u r
şun alıp gittikleri istimâ olundu ; ba l
m um u ve sahtiyan ve penbe ( pam uk )
ve yapağıdan gayri bir metâ verilmeye
deyu emrim sâdır olup bu babda gereği
gibi mukavyed olup kurşun, çıkan m â
denin üzerine varıp yılda her m aâdinden
ne kadar kurşun hâsıl olur alelinfirad
defter edip bir suretin dergâh-ı muallâma gönderesin. D arülharbe kurşun g it
mekten hazer eyliyesin. B alm um u ve sah,
tiyan ve penbe ve yapağıdan gayri bir
nesne verildiğine rızay-ı şerifim yok
tur s denilmektedir. Bu hüküm de ihracı
serbest olduğu bildirilen maddeler on se
ne önce yazılm ış b ir hüküm de (M ü h im
me defteri 6, S: 107) menedilmiş m ad
deler m eyanındaydı. On altıncı asrın
ikinci yarısında gön, sahtiyan, balm um u,
pam uk ve pam uk ip liğin in ihracı bazan
serbest olduğu bildirilen maddeler on sede zahire, at, silâh, barut ve kurşunun
dışarı satılm am asına her zaman önem
verilm iştir. M ühim m e defterlerinde bu
hususa dair m üteaddit hüküm lere rastlanm aktadır. Meselâ 1702 senesinde ya
zılan ( Ahmed Refik, H icrî O n ikinci Asırda İstanbul H ayatı S: 36) yazılan bir
hüküm de barut, gülle, ok ve yay ve sair
harp malzemesinin dışarıya satılm am ası
na dair evvelce defaatle em ir verilmiş
olduğu, bu hususta asla ihm al gösteril
memesi gerektiği beyan edildikten son
ra buğday, arpa ve darının ihracının es
kisi gibi yasak olduğu da belirtilm ek
tedir.
Osm anlı İm paratorluğu sınırları da
hilinde tüccarların rahatlık ve emniyet
içinde ticaret yapm alarına çok dikkat oIunurdu. A hidnâm eli devletlerin tüccar
ları lim anlara m allarını getirir, kanun ve
emirnamelerde yazılı güm rük resmini ödedikten sonra m alını o lim anda veyahut
t
da vekilleri vasıtasiyle sevkettikleri baş
ka bir yerde satarlardı. Ahidnâm eli dev
letlerin tüccar eşyasına harp zam anında
bile el sürülm ediğine dair Batıl, t a r i h i
lerin eserlerinde zikredilm iş örnekler
mevcuttur. Şayet herhangi bir şekilde
yabancı tüccarlara zarar verenler olursa
böylelerinin yakalanıp cezalandırılm aları
için ilgililere emirler verilirdi. Meselâ
1597 yılınd a İstanbul kaym akam ı ve k ap
tan pahaya gönderilm iş b ir hüküm den
(Ahm ed Refik. On ikinci Asırda İstanbul
H ayatı S: 26) aldığım ız şu cümleler, bu
hususa dair fik ir verici bir örnek teşkil
edebilir :
« G alata’da Ingilterelûden bazı b a ■
zirgânları levendat taifesi rencide eyle
dikleri mesmuu hum âyunum olmuştur.
Bu fesadı edenler eşeddi ukubete m üs
tahak olmuştur. K ıralı m üşarünileyhim
kadim den bab-ı saadetimize olan sada
kat ve ihlâsına binaen, tüccar âdemlerin
hilafı ahidnâme-i hum âyun rencide o lu n
duğuna kat'a rîzay-ı hum âyunum olmamağla, im di siz kî veziri m üşarünileyhim siniz emri şerifim vardığı gibi bu husus
ta kemayenbaği tekayyüd ve ihtim am dan
ve bundan esbah levendattan bu fesadı
edenler kim ler ise ahz ve saire mücib-i
İbret için haklarından gelesiz » .
L im anlara getirilen yabancı tüccar
m allarından kanunlar çerçevesi da h ilin
de güm rük resmi alınırdı. G üm rük res
mi, ticaret eşyasının nev'iııe göre tespit
edilen ölçü dahilinde tahsil olunurdu. Bu
ölçü kum aşlar için muayyen uzunluğu olan pastav ( top ) , kürklerde deste, m a
denlerde kantar, pam uk ve deri gibi şey
lerde denk gibi şeylerdi.
İngiliz, Fransız, Venedik, Felemenk
tüccarları İstanbul ve Akdeniz lim anları,
Leh ve Ruslar İstanbul ve Kefe lim anla
rı vasıtasiyle alış veriş ederlerdi. Ingilizlerin en çok ticaret yaptıkları lim an
ve şehirler İstanbul, îzm ari, Selanik, İs
kenderun, Halep, Trablusşsm, Kıbrıs idi
Fransızlar İstanbul, İzmir, Trablusşam,
İskenderiye, Halep yoluyle iş yaparlardı.
Felemenkliler İstanbul, Kefe, Trabzon,
İskenderiye, Halep, Güm ülcüne, Venedik
liler İstanbul, Selânik, İzmir, Kıbrıs, H a
lep, Trablusşam, İskenderiye, Kahire, Mo
ra kıyıları, M idilli, Ege sahilinde B urha
niye yanında Kemer şehir ve lim anları
vasıtasiyle alışveriş yaparlardı.
BİBLİYOGRAFYA
AHMED MUHTAR : Sen Gotar'da Osmanlı
-ırdusu, İstanbul 1326.
AHMED (Haşan Bey-zâde) : Haşan beyzade
tarihi, Ragıb Faşa kütüphanesi no: 987.
AHMED REFİK : Sultan Murad-ı Rabiiıı
hatt-ı hümâyunları (Tarihi Osmani Encümeni
mecmuası sayı : 39).
AHMED REFİK : Hicrî onikinci asırda İs
tanbul hayatı, İstanbul 1930.
AHM ED R E F İK : Türk Mimarları, İstanbul
1937,
AHMED REFİK : Köprülüler, İstanbul 1331.
AHMED REFİK : Felâket seneleri, İstan
bul 1332.
AKDES NİMET KURAT ; Rusya tarihi, Anka
ra 1948.
ÂLİ : Künhü’I-ahbar (basılmamış kısmı), Hamıdiye kütüphanesi no: 914.
ÂLÎ : Mer.akıb-ı Hünerveran, İstanbul 1928,
ALI ENVER : Semahâne-i Edeb, İstanbul
1306.
ALİ SAÎM ÜLGEN : Yeni Cami (Vakıflar
dergisi sayı : 2, Ankara 1942).
ANTOINE GALLAND (NAHIT SIRRI ORİK) :
İstanbul’a ait günlük hatıralar. Ankara 1949.
B A R O N D E T E ST A : Recueil des traités de
la porto Ottoman avec les puissances étrangères,
Paris 1931.
BEHÇET! : Silsiletü 1-asaiiyye fi devlct-ihakaniyeti'I-Osmanîye, Köprülü kütüphanesi no:
212 .
CELÂL ESAD : Türk sanatı, İstanbul 1926.
CEVDET (AHMED CEVDET PASA) : Tarih-i Cevdet c: 1. İstanbul 1309.
CEVAT ÜSTÜN : 1683 Viyana Seferi. Anka
ra 1941.
ÇAĞATAY ULUÇAY : Sultan İbrahim deli
mi hasta mıydı (Tarih Dünyası mecmuası no :
6 -17).
D. C A N T E M lR : H istoire de J'Empi.-e Oîtoman, Paris 1743.
ERNST DlEZ - OKTAY ASLANAFA : Türk
Sanatı, İstanbul 1955.
ESAD EFENDİ (SEYHÜLÎSLÂM) : Etrabüi-Âsar; (Veled Çelebi
tarafından
Mektep
mecmuasında J311 yılında kısaltılarak neşredil
miştir).
ESRAR DEDE : Esrar Dede tezkeresi Üni
versite Kütüphanesi Türkçe yazmalar kısmı no:
89.
EVLİYA ÇELEBİ : Seyahatname, İstanbul
1314-1938 (Metinde temas edilen ciltler).
FAHRİ Ç, DERÎN : ikinci Mustafa'ya dair
bir risale (Tarih Dergisi sayı: 13,
İstanbul
1958).
FAİK RESAD: Eslâf, İstanbul 1312.
FEYZULLAH DAYIGİL : İstanbul Çinile
rinde lâle (Vakıflar dergisi sayı 1 ve 2).
GRAMMONT (H. D. de) : Relation entre la
Franee et regence d'Alger au XVIII. siecle, Alger JSSO.
HALİL EDIIE.M : Düvel-i Islâmiye. İstan
bul 1927.
HALİL EDHEM : Er vah-1 Nakşiye kolleksiyonu, İstanbul 1S24.
HAŞAN ESİRİ : Miyar, üd. düvel ve Mlsbarü'l-milel (Tarihi Osmanî Encümeni mecmuası
sene: 3).
HALIM GİRAY : Gülbün-i
Hânan, İstan
bul 1327.
HÜSEYİN SADEDDİN AREL : Türk Musi
kisi kimindir, Türklük mecmuası 1-15).
HAŞAN ÇELEBİ (KINALI-ZÂDE) : Şuara
tezkeresi, Ntıruosmaniye kütüphanesi no: 3716.
HAMMER (M. ATÂ) : Devleti
Osmaniye
tarihi c: 11, İstanbul 1947.
HACI ABD ÜLGAFFA R : Umdetü’t-tevarih,
İstanbul 1343.
HÜSEYİN AYVANSARAYI : Hadikatü'l cevami, İstanbul 1281.
KASAN AĞA : Cevahlr-üt-tevarih, Süieymaniye kütüphanesi Esad Efendi kitapları no :
2242.
HRAND D.
ANDREASYAN - FAHRİ Ç.
DERİN : Çınar Vak:ası,
İstanbul Enstitüsü
dergisi sayı: 3 İstanbul 1957,
İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI : Osmanlı
tarihî c 3/1 Ankara 1951.
İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI : Osmanlı
tarihi c: 3/2, Arkara 1954.
İSMAİL HÂM1 DANIŞMEND. Osmanlı Ta
rihi kronolojisi o: 3, İstanbul 1950.
İSMAİL
HAKKI
UZUNÇARŞILI : Ekos
Barckay’ın Erdel
kırallığına tâyini (Belleten
sayı: 27).
İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI : Barciay
Akos'un Erdel kırallığına alt bazı orijinal vesi
kalar (Tarih Dergisi sayı: 7).
İSMAİL ÜNAL : Türklerde sedefçilik (Gü
zel Sanatlar Dergisi sayı: 6).
İBRAHİM SIRRI : Tarih-1 Sultan Mustafa
Han-ı Sâni, Reşid Efendikütüphanesi no: 992.
KÂTtB ÇELEBİ : Mizan-Ul-hak fi ihtiyarü’l-ahak, İstanbul 1280 .
KÂTÎB
ÇELEBİ : Düstürü’l-amel li islahi’l-halel, İstanbul 1280.
KİSBl MUSTAFA : Tarih-i İbretnümayı Devlet, Millet kütüphanesi no: 484.
KOCİ BEY RİSALESİ : (Ali Kemali Aksüt
nesri) İstanbul 1039,
MEHMED HALİFE : Tarih-İ Gılmanî, İs
tanbul 1340.
M A R Q U IS D E B O N N A C : M ém oire histoire
sur İ Am bassade de France, P aris 389^.
M E H M E D A TÂ : E nderun ta r ih i, İstanbul
1231 - 1292,
M E H M E D P A ^A
[D E F T E R D A R } : ZübdetiVl-Vekayi, H am idly e kütüp h anesi n o : 949,
M* BELİN
(M, ZİYA) : Türkiye iktisadi
tarihi, İsta n b u l 1931.
M A D A M E D E G O M E Z : H iSioire d 'Osman,
Paris İ734.
M U ST A F A N U R Î FA SA
N e tây jcü'l'v uku at,
İsta nbu l 1327*
M U S T A F A S A F İ: Z üöd e tu t-tcvarih, Veliüddin. E fe ndi k ütüphanesi n o : 2428.
M* Z IY A : İsta n b u l ve
B oğaziçi,
İstanbul
192S.
MEHMED
A R lF : İk in ci
Viyana Seferi
hak kın da (T arih i Osmaflf E ncüm eni mecmuası
sene: S).
M E H M E D E M ÎN B ÎN F A Z L U L L A H HAMEV I : Hu.tâsatU'1-eser fi teracim-f a y ân ’ il k a rn ı i
hadi ager, K ahire 1284.
M U ZA FFE R . E R D O Ğ A N : Arşiv vesikaları m ı
yöre İsta nbul baruthaneleri, i İstanbul E n stitü
sü dergisi sayı: 2, İsta n b u l 1956).
M U Z A F F E R E R D O Ğ A N : O sm aulı m im ari
tarihin in arşivi kayn akları, (T a rih Dergisi sa
y ı: 5-6 İstanbul 1952).
M Ü ST A K 1M 2À D E S A D E D D İN : Devhatü L rtıeşayih.
MUSTAFA NAlMÂ : Feyzullah Efendi vak
ası. (Naima tarihinin 1283 tab'ına İlâve)*
M Ü STAKÎM -ZÂDE
S A D E D D İN ; T uh fetü 1
- h a tta tin , İs ta n b u l 1928.
M E H M E D T A H İR (BursaİJ) : O sm anlI m ü
ellifleri, Istan b u l 1333 - 1342.
M E H M E D S Ü R E Y Y A : Sicill-i Osm ani, Is
ta n b ıü 1308*1311.
M U H A M M E D B İN M U H A M M E D -Ü L RÜ-MI:
Tarih-ı Âl-i O sm an3 L a la İsm ail E le n d i k ü tü p
hanesi no: 30.
N A 2 M İZ Â D E
İsta nbu l 1143.
M U R T A ZA :
G ü lle n i huleia,
NEFEZ-ZADE : Gülzâr-ı sevab {Güzel Sa
na tla r Akadem isi n e şriy atından ).
OK T A Y A S L A N A P A : M acaristan da T ürk
âbideleri (T arih Dergisi Sayı t 2, İstanbul 19501.
O R H A N S A İK
G Ö K Y A Y : K â tib
Çelebi
(T a rih Dergisi no: 11-12).
OKTAY
A S L A N A P A : G sm anh
devrinde
K ü ta h y a Ç inileri, İsta nbu l 1949.
Ö M E R A V N l : Kanun-ı
O sm ani m e fh u m u
defter*! hakanî (59 say ılı Belleten de neşredil
m iştir).
R A U F Y E K T A : T ü rk sazları (M illî Tetebb u ia r mecmuası sayı: 4-5).
E AS İ D : Tarih-î R asidH Is ta n b u l 12S2.
R A M IZ E F E N D İ : R a m iz tezkeresi, M illet
k ütüphanesi n o : 762,
R İY A Z İ : Riyazi Tezkeresi. Üniversite k ü
tüphanesi H alis E fe ndi k ita p la rı no: 3409,
RiCAUT : Histoire de 1 éta t prêsani de
VEm pire Ottoman, Paris 1Ğ70.
SADEDDİN NÜZHET ERGUN - Tiirk mu*
sikïsi antolojisi,. İstanbul 1943.
SALİH ZEKİ : Asâr-ı * bakiye,
İstanbul
132S.
SAFFET : Koyun adaları önündeki deniz
harbi ve Sakız'ın kurtarılışı (Tarjh-i Osmani
Encümeni mecmuası sene 1326).
SAINT*PRIEST : Mémoires sur r Ambassa
de de France en Turquie, Paris 1877.
SÁLÍM : şuara Tezkeresi, İstanbul 1310.
SELANİK! MUSTAFA :
Tarih. İstanbul
1281 (basılmamış kısmı F.sad Etendi kitaplımı
no: 2259).
SOLAK HÜSEYİN TUĞ t : Ihretnünıa (43
sayılı Belletende Mithad Serio&lu neşri).
SİLÂHDAR FIND ïK LILI
MEHMED AÜA
(HALİFE) : Siiâhdar tarihi, İstanbul IÖ28.
SİLÂH DAR. FINDIKLILI MEHMED AĞA :
Nusretnâme Vellyüddîn Efendi kütüphanesi no:
2469,
SÜHEYL ÜNVER : Süsleme sanatları ba
kımından Topkapt sarayı i Güzel Sanatlar Dergi
si no: 6) +
S. TAKATS (SADRETTÍN KARATAY) : Ma
caristan Türk âleminden çiziciler. Ankara 1958.
SÜHEYL UNVER : Ressam Nakşı ve Ha
yatı, İstanbul 1943.
SÜHEYL ÜNVER : Ressam Levnî hayatı
ve eserleri, İstanbul 1949.
SÜHEYL
ÜN VER : DörĞüneü
Mosrad’ın
Revan seferi kronolojisi (Belleten sayı 56 da
neşredilmiştir).
ŞAHABEDDİN AKALIN : Mima" Dalgıç
Ahmed Paşa (Tarih Dergisi Sayı 13. İstanbul
195S).
-Ç A H A B E D D ÎN U Z L U K : M evlâna n ın
sam ları (K onya H alkevi neşriyatı).
Res
ŞEYHİ MEHMED (USSAKÎ-2ÀDE) : Vekayiü.'1-iuzalà.
Nuruosmaniye
kütüphanesi no:
3312 ve 3313,
ŞEFİK EFENDİ : Şefîknâme.
Üniversite
kütüphanesi Türkçe yazmalar kısmı no: 5983.
TAHSİN ÖZ : Türk kumaş ve kadifeleri;
İstanbul 1946 ve İstanbul 1951,
TAVERNIER ; Nouvelle relation de l ’inté
rieur du Serrail du Grand
Seigneur. Paris
1675.
TAHSİN ÛZ : Sultan
Ahmed
cami inin
tezyini hususiyetleri (Vakıflar dergisi sayı: 2
Ankara 1942).
TELHİS MECMUASI : Millet kütüphanesi
no: 502.
VECİHİ : Vedhi Tarihi, Hamidiye kütüp
hanesi XLo: 917.
YAHYA EFENDİ : Vaka-I Sultan Osman,
Halet Elendi kütüphanesi no: 611.
ZINK E IS EN : Geschichte des Osnıanlschen
Reiches in Europa, Hamburg 1840.
BU DÖRDÜNCÜ CİLDE AİT YANLIŞ — DOĞRU CETVELİ
SAYFA
SÜ T U N
SA T IR
1S12
1
1
1
1
2
13
32
34
34
2
11
İS İ 8
IS IS
ISIS
1818
1818
1854
1869
18S1
1894
1900
2
2
1
2
1
1
1
2
1
2
2
2
2
1951
1
2
2
2
2
2
2
2
2
2
1953
1953
1961
1666
1968
1969
1987
1930
1990
1990
2013
2014
2043
2047
2047
2070
2071
2072
2074
2085
2111
2115
2123
2164
21Î5
2175
2178
2179
2179
2180
2180
21S0
7
orta sütun
1910
1917
1923
1927
1923
1933
1941
1951
2000
2
orta
sütun
1
1
2
1
1
1
2
2
2
1
1
1
2
1
2
2
2
2
2
1
1
2
10
40
başlık
53
33
5-S
23
24
46
41
aJttan 12
10
22
2
40
13
a ltta n
1
2
18
2-3
14
27
başlıkta
22-23
22
42
35
37
39
6
20
36
40
5
16
48
33
8
8
31
32
9
13
14
22
5
Y A M . IŞ
DOĞRU
akan
tarihînde
tarihlerin de
sıra la n ır
«döndürm esi» kelim esi ile
arasına «bazıların] denize
gücendirm eleri
R u h iy e
Topal
avucundaki
Bağda <1.
«A tlas ¿tfajor&undan
v erilm işti
D iyarbck lr
valisi ve
gecen
ta rih i ile
tarihlerin den
sıralan abilir
« b a z ıla rın ı da» kelim eleri
a ttırm a sı» ibaresi girecek.
g ücendirm esi
R ukİy e
D am ad
av u cu ndak ini
B ogdan
eserinden
bahsedilm işti
«bu kelim eler kalkacak*
200
2000
fethinden
<s " o '’ kelim esi
rerektir
gılnân i
u fu k ta
fethini m üteakip
kalkacak»
«Ahm et R efik » ile
girecek.
şüphe
haca-i sultanı
istik ra ■'la
S: 38
H üseyin
onu n
itirazda bulunarak
huzura
k ürk ler em tina
suit im allerine
27 ey lül
d e f in e
Şerîhülmenar-zade
alarak
kaydedip
Avrupa
gerektir
G ılm artî
ufak da
<*S: 71»
arasına «T ü rk m im a rla rı»
hile
hoca-i su lta nî
istik ra rlı
C: 4
Yusuf
onu
İtiraz eyliyerek
h u zu ru na
k ü rk le r ve em tina
izah
suiistim alle rine
30 ekim
d e f in i
S a rih ü lm e n a r^ â d c
olarak
kaydedilip
A vrupa da
ifade
tedbirler
sın ıfla r
tarihte
Yanaş
tavsiye
16S3
o lay ların
sadrıâzam
davetle
tedb irleri
sın ıfla rd a k i m ü fritle r
tarihe
Yanoş
tasfiye
1663
alay ların
sad riâzam ın
davetle em ri
kalas
y üz
taarru z
Sobieski
M a ro sin i’nin
M a ra s in i’n in
M aroSinî
kalan
on
taarruza
SobieskVnin
M o ro sm i’nin
M orasinT nin
M orosîni
2348
S A Y FA
S tT U X
21S2
2182
1
1 ci
1
2183
21S7
2197
2207
2226
2226
2230
2237
2245
2245
2251
2252
2256
2258
1
2
1
2
2
2
2
2
2
2
SATIR
2
DOĞRU
K arintos
K oH ntos
sütun dak i son satırdan sonra 2 inci sü tu n d a k i 3 ünc ü satır gelecek.
47
33
6
46
21
40
23
9
4
S
29
başlık
başlık
Y A N LIŞ
6
1
15
<dle» ve «çarp ışm alar» kelim eleri arasına «Anadolu a ra
sındaki su la rd a dolağip» cüm lesi girecek.
ona
ana
Şikîüf.
Şiklaş
ayagiyle
ayağım ızla
1S9Û
1360
1690
1960
nüftız
nüfus
ahp
Olup
Pançevo
Pançeva
ve
ya
M a' rt-oSull a rın ın
H a'ö- üâu llan rtm
(G erileme D ev ri) yerine « S ın ırla rd a gerileme, k ü ltü ’
sahasında k ım ıld a n m a devri» şeklinde değişecek.
cephesine
cep resine
askere
skero
2339
Dördüncü Cildin Fihristi
B İR İN Ct M U ST A F A
(ilk saltanatı)
1*9S — i:9 7
İK İN C İ O SM A N
1198 _ 1825
İkinci Osm an'ın tahta geçişi 1798. — K ırım
kaçması 1799.
şehzadesinin Yedikuleden
1615 - 1613 Osnıanlı - İra n h a r b i : 1800 - 1804,
ö k ü z Mehmed Paşa'nm İran seferine hareketi 1800. — 1616 senesi iıarckâtı 1800.
— Revan muhasarası 1801. — H alil Paşa'nm serdarlığı 1802. — Serav muharebe
ve muahedesi 1802.
Lehliler ile Iıarp : 1804 _ 1813.
Şehzade M ehm ed'in öldürülm esi 1805. — İkinci Osm an’ın H otin seferi 1806. —
Padişahın İstanbul’dan hareketi 1807. — O rdunun H otin Önlerine muvasalatı
1809. — H otin önündeki çarpışm alar 1809. — T ürklerin m üteaddit u m um î h ü
cumda bulunm aları 1810. — Osm anlı - Leh sulhü 1812. — Padişahın İstan
bul'a dönüşü.
D ahilî durum ve Sultan Osm an’ın talıttan in d ir ilm e s i: 1813 - 1825.
ikinci Osm an'ın Türk kızları ile evlenmesi 1814, — İkinci Osm an’ın ıslahat f i
kirleri ve ak ıl hocalarınnı zihniyetleri 1814. — Sultan. Osm an v ak ’asma tekaddüm eden günler 1816. — Padişahın rüyası 1817. — Hoca Esad E fendi'ııin fet
vası 1818. — Askerlerin ayaklanm asının u m u m i sebepleri 1818. — K ap ık u lu as
kerlerinin Atm eydanında toplanm ası 1818. — Şeyhülislâm a yapılan müracaat
1819. — A silerin Hoca Öm er E fendi ve Sadriâzam ın konağına gitm eleri 1819.
— Padişahın hacdan vazgeçmesi 1819. — A yaklanm anın ik inci günü 1820. ■
—
Ulema heyetinin padişah ile görüşmesi 1820. — Â silerin saraya girmesi 1821. —
Sultan M ustafa’n ın mahbesinden çıkarılm ası 1823. — D ilâver Paşa’n m ö ld ü r ü l
mesi 1823. — S ultan M ustafa’n ın Orta eami’ine n ak li 1824.
B İ R İN C İ M U S T A F A
(İk in c i s a lta n a tı)
182e — 1853
Birinci M ustafa’n ın tahta geçişi 1826. — S ultan Osman’ın Ağa - kapısına s ığ ın
ması 1826. — Davud Paşa’n m Sadrıâzam tayin edilmesi 1828. — Veziriâzam Ohr ili H üseyin Paşa’n m öldürülm esi 1828. — S ultan O sm an'ın O rta camiine ge
tirilm esi 1825. — S ultan Osm an’ın Y edikule’de öldürülm esi 1882. — Yeni tâ
yinler ve cülus bahşişi 1834. — H ük üm e t ve İstanbul'un um u m î du ru m u 1835.
— Şehzadelere suikast rivayeti 1835. — Veziriâzam D avud Paşa’n m azli 1886. —
Mere Hüseyin ve Lefkeli M ustafa Paşa’la rm Sadrıâzam lıkları 1836. — G ürcü
M ehmed Paşa’n m sadareti 1837. — Bazı valilerin durum u ve Abaza M ehmed
Paşa 1838. — S ultan Osm an’ın katillerinin idam ları 1841. — Mere H üseyin Paga'nın ikinci sadareti 1843. — F atih cami’inde Ulema ayaklanm ası 1849.— Mere
H üseyin Paşa’n m azli 1851. — B irinci M ustafa’n ın lıa l’i 1852.
2350
D Ö R D Ü N C Ü M L’ R A D
185i — 1951
S ultan M urad 'ın cülusu 1854. — Kemankeş A li Paşa'nm bazı kimseleri suçlan
dırması 1S55.
Anadolu ahvali ve Abaza M ehmed Paşa is y a n ı: 1856 — 1864
Abaza Mehmed Paga'ııın yeniçeri kethüdasına m ektubu 1856. — Çerkeş Mehmed Paşa'm n serdarlığı 1857. — Cennetoğiu isyanı 1859. — Abaza Mehmed
Paşa'nm ik in ci isyanı 1859, — Abaza’n ın baskınla kazandığı m uvaffakiyet 186Û.
— H a lil Paşa’nın E rzurum ’u muhasarası 1861. — Husrev Paşa’n ın serdarlığı
1862. — Abaza’n ın teslim olması 1863. — Abaza’n ın îran şahma m üracaatının
neticesi 1864.
Bağdad hâd iseleri: 1864 — 1869
Bekir Subaşı’n ın Bağdad’a hâkim olması 1864. — H afız Ahm ed Paga’m n Bekir
Subaşı’ya karşı serdarlığı 1865. — Hafız A hm ed Paşa’n ın B ağdad’ı nıuhasaarsı
1S66. — Bekir Subaşı’ya Bağdad v aliliği verilmesi 1868.
D ö rd ü n c ü M u ra d ’ın s a lta n a tın ın
ilk on senesinde İs ta n b u l ve A n a d o lu
a h v a li :
1869 — 1883
t
K apık u lu askerinin mevacib yüzünden ayaklanm ası 1371. — Husrev Paşa'nm
azline yeniçerilerin m uhalefeti 1871. — Sipahi zorbalarının A nadolu'daki fa a li
yetleri 1871. — K a p ık u lu askerlerinin İstanbul'a dönmesi 1872. — Recep Paşa’m n tah riki ile çıkan ayaklanm a 1873. — S ultan M urad’ın ayak divanı yapmaya
mecbur kalm ası 1874. — H af:z A hm ed Paşa’n ın âsiler tarafından parçalanması
i 875. — Receb Paşa’n ın sadrıâzam tayin edilmesi 1876. — Husrev Paşa'nm id a
mı 1877. — K a p ık u lu n u n ikinci ayaklanm ası 1878. — S ipahi zorbalarının Sultan
M urad’ı hal’ etmek istemeleri 188. —■Sipah zorbalarının soygun ve rezaletleri 1881.
S u lta n M u r a d ’ın d u ru m a h a k im o lm a s ı : 1882 - 1894.
Receb Paşa’n m idam ı 1883. — Zorbaların son k ım ıld anışı 1884. — Sinanpaşa köş
k ü toplantısı 1834. — S ultan M urad’ın temizleme hareketine girişmesi 1886. —
îlyas Paşa’n m m ağlûbiyeti ve İstanbul'da idam olunm ası 1888. — İdam ların ço
ğalması 1889. — R um M ehm ed’in öldürülm esi 1890. — İznik kadısı ve Şeyhülis
lâm H üseyin E fendi’n in k atli 1890, -— Boğdan voyvodasının idam ı 1894.
Y e m e n ve C e be li L ü n a n ’d a k i had ise ler : 1894 - 1898.
Yem endeki hadiseler 1895. — Cebeli L üb nan ’daki hadiseler 1896.
K ır ın ı H a n lığ ı ih t ilâ f ı ve s ilâ h lı çatışm a 1898 - 1906
Canbey G iray’m tekrar han yapılm ası istenmesi 1898. — Kaptan-ı derya Receb
Paşa’n m K ır ım ’a yollanm ası 1904. — Mehmed G iray'm K efe’y i işgâl etmesi 1904.
— Mehmed G iray’m H an’lıkta bırakılm ası 1905. — Mehmed G iray’ın şım arık lı
ğı ve Şahin G iray’ın zu lm ü 1905. — K antem ir Paşa’n ın Ş ahin G iray ile m u h a
rebesi 1905. — Canbey G iray’ın tekrar h an tayin edilmesi 1906. — M ehmed ve
Şahin G iray’ların K ırım 'a hücum ları 1906.
K a z a k te c a v ü zle ri ve S u îta n M u ra d ’ın L e h is ta n seferine h a z ır lık la r ı : 1907 - 1910.
İstanbul’a gelen Rus ve Leh Elçileri 1907. — Lehlilerin Boğdan ve E flak’a teca
vüzleri 1907. — K azakların Boğaziçi’ne yaptıkları akın 1907. — Karadeniz’de
Kara - H arm an muharebesi 1908. — ö z i suyu üzerinde kale inşa edilmesi 1908.
— Leh k ira lın ın anlaşma yapm ak için m üracaatı 1908 — Abaza Mehmed Paşs'-
2351
m ıı Kamaniçe şehri önüne kadar ilerlemesi 1909. — S ultan M urad’ın Leh seferi
hazırlığı için İstanbul’da;! hareketi 1909.
1623 - 1634 Osmanlı - İran harbi : 1910 - 1920
Şah Abbas'ın B a ğ d a d i muhasara etmesi 1810. — İra n lıla r’ın Bağdad’a girmesi
1911. — Bekir Paşa ve B ağdadklârm başına gelenler 1911. — M usul ve K erkük
tarafının işgali 1912. — Karcı kay K s n ’ın Gürcistan’a gönderilm esi 1912. — H a
fız Ahm ed P aşa n ın serdarlığı 1913, — Hafız Ahmed Faşa’n m Bağdad m uhasa
rası 1913. — Şah Abbas’ın Bağdad yakınlarına gelmesi 1914. — Şah ile yapılan
muharebe 1915. — Şahın müzakere yoluvle anlaşmak istemesi 1915. — Askerin
isyanı ve Bağdad m uhasarasının kaldırılm ası 1916. — H afız Ahm ed Paşa’nm
Sadrıâzam lıktan azli 1916. — Husrev Fasa’n ın İraıı serdarlığı 1916. — Kerbelâ
civarının zaptı 1917. — Hüsrev Faşa’n ın H emedan’a yürüm esi 1918. — Dergüzin ’den Bağdad’a dönüş 1918. — Hüsrev Paşa’m n Bağdad muhasarası 1918. —
îra n lıla rın Şehri zor, Dertenk ve K İlle’yi zaptetmesi 1919. — Hüsrev Paşa’n ın azli
1920. — Tabanı - Yassı Mehmed Paşa’n ın İran seferi serdarlığı 1920.
Sultan M urad’ın Revan seferi : 1921 - 1929
Sultan M urad’ın İstanbul’dan hareketi 1921. — İdam olunan kimseler 1921. —
Sadrıfizamm orduya iltih ak ı 1922. — Revan seferindeki ordunun insan sayısı
1923. — O rd u n u n Revan önüne gelmesi 1923. — R evan’ın muhasarası ve zaptı
1923. — Sultan M urad’ın Tebriz'e girişi 1926. — Şehzade Bavezid ve Süleym an’ın öldürülm esi 1927. — S ultan M urad’ın İstanbul’a dönüşü 1927. — Revan’m el
den çıkması 1928. — Erdelan vak'ası 1928.
Azak kalesi, Erdel ve A rn av u tluk ta cereyan eden hadiseler ; 1935 - 1951
Azak hadiseleri 1929. — Erdel hadiseleri 1931, — Bosna ve A rn av u tlu k ’taki hadişeler 1933.
Sultan M urad’m Bağdad seferi 1935 - 1951
Şehzade K asım 'ın öldürülm esi 1935. —■S ultan M urad’m İstanbul’dan hareketi
1936. — Sakarya Şeyhi diye tanınan şahsın idam ı 1936. -— Mevlfinâ ahfadından
Bekir Çelebi’n in sürgün edilmesi 1937. ■
—■O rd unun H alep’e ulaşması 1937. —
H ekim başı E m ir Çelebi’yi ölüm e götüren ceza 1937. — Bayram Paşa’m n ölüm ü
1938. — Trablusşam'da M ütegallibe Seyfoğlu'nun öldürülm esi 1941. — Tebriz
tarafına yapılan akın hareketleri 1942. — Bağdad’ın m uhasarası 1942. — Tayyar
Mehmed Paşa'nın şehid düşmesi 1943. — Bağdad’m teslim olması 1944. —> S u l
tan M urad’ın B ağdad’tan ayrılması 1946. — Şah S afi’ye gönderilen m ektup 1946.
■
—■R um iye Şeyhi’n in idam ı 1947. — Sultan M urad’ın İstanbul’a dönmesi 1947. —
Osm anlı-îran sulhü 1947. — Kasr-ı Ş irin muahedesi 1948. —■ Veziri, âzam larm
İstanbul’a dönüşü 1950. — S ultan M urad'ın ölüm ü 1950.
S U L T A M İ B R A H İM
1952 — 1999
Sultan İbrahim ’in cülusu 1952.
S u lta n İb r a h im 'in s a lta n a tın ın K e m an k e ş K a ra M u s ta fa P aşa’n ın sadareti z a m a
n ın a ra s tlıy a n k ıs m ı : 1954 - 1962
S ilâhdar M ustafa Paşa’n ın İstanbul’dan uzaklaştırılm ası 1954. — V eziriazam ın
m alî ve idari tedbirleri 1955. — V eziriâzam m İranlılara karşı siyaseti 1956. —
Em irgûne-oğlu’n u n id a m ı 1956. — Azak kalesinin istirdadı 1956. — S ilâhdaı
Mustafa Paşa’n ın k a tli 1957. — N usuh Paşa-zâde’n in itaatsizliği ve idam ı 1957.
— Sadrıâzam m Cinci Hoca ve Yusuf Paşa aleyhindeki plânı 1960. — Kemankeş
K ara M ustafa Paşa’n m k atli 1961.
2352
A
t
G irit adası fethi için OsmanU - Venedik harbi : 1962 - 1976
Onyedinci yüzy ıl bağlarında Venedik - Osm anlI münasebetleri 1962. — D örd ün
cü M urad zam anındaki Venedik m ünasebeti 1963. — Venediklilerle harbe sebep
oían lıadıse 1964. — H arbîn bağlaması 1964. — H an ya’n ın zapt: 1967. — Venedik
donanm asının faaliyeti 1968. — Yusuf Paşa'nm İstanbul’a dönmesi 1968. — Ser
dar Y usuf Paşa'nm idam ı 1968. — Deli H üseyin Paşa’n m H anya m uhafızlığı 1970.
— V enediklilerin Çanakkale boğazı önündeki faaliyetleri 1970. — Suda kalesi
nin muhasarası 1971. — Kaptan-ı deryaların durum u 1972. — Kandiye m u h a
sarası 1973. — H üseyin Paşa’m ıı m üşkül durum da kalm ası 1975, — Venedik har
bin in G irit dışında kalan cephesi 1975.
Sultaıı İb rahim ’in saltanatının K ara M ustafa Paşa’n m ölüm ünden sonraki kıs
m ı : 1976- 1999.
S ultan İb rahim ’in hastalığı 1984. — Sadrıâzam Salih Paşa’n ın idam ı 1986. — S u l
tan İbrahim ve saray k ad ın ları 1987. — S ultan İb rahim ’in Sam ur m erakı 1990.
— Sadrazam A hm ed Paşa'nm padişahın suistim âlierine vasıtalığı 1990. — Varvar
A li Paşa isyanj 1991. — Sadrıâzam m ocak ağalarına karşı m uam ele ve niyetleri
1993. — O caklı ve ulem anın yap tıkları toplantı neticesinde padişah’ın hal’i 1994.
— Ahm ed Paşa ve R um eli kazaskerlerinin öldürülm esi 1995. — Sultan İbrahim ’
in îıal’i 1996. —■D ördüncü M ehm ed’in cülûsu ve S ultan İb rahim ’e hal’in in teb
liği 1997.
D ÖRDÜNCÜ MEHM ED
2000
—
2201
Dördüncü M ehm ed’in cülûsu 2000. — S u lta n İb rahim ’in öldürülm esi 2002.
IR48 - 1656 y ılları arasında devlet idaresi ve İstanbul a h v a li: 2005 - 2044
Sofu M ehm ed Paşa’n m tasarruf tedbirleri ve S ipahi ocağı ile ilg ili icraatı 2005.
—. S ultanahm ed c a m fi v ak ’ası 2006. — Ocak ağalarının tegallübü 2008. — Kara
M urad Paşa’n ın sadrıâzam lığ; 2009. — Melek Ahm ed Paşa'nm sadareti ve m alı
durum 2010, — Esnaf ayaklanm ası 2012. — V eziriâzam m değiştirilmesi 2013. —
Ocak ağalarının baskıyı artırm aları 2014. — Valide sultanlar rekabeti ve padi
şaha suikast teşebbüsü 2016. — Kösem S u lta n ’ın öldürülm esi 2016. — Kösem
S u lta n ’ın öldürülm esi hadisesi karşısında sadrıâzam 2018. — Ocak a ğ alan tegallü b ü n ü n sona ermesi 2018. — Veziriâzam Siyavuş Paşa’n m azli 2020. —. Tarlıoncu A hm ed Paşa’n m sadrıâzam lığa tayini 2021. — Tarhoncu Ahm ed Paşa’n m sadrıâzam lığı ve icraatı 2022. — Tarhoncu A hm ed Paşa'nm k atli 2025. — Derviş
Mehmed Paşa’n ın sadrıâzam lığı 2025. — Valide S u lta n ın evlendirilip saraydan
u zaklaştırılm asını istiyen şeyh 2C26. — K ızla r ağasının padişaha hükm etm esi
2026. — İbşir Paşa’n m sadrıâzam tayin edilmesi 2027. — H ük üm e t buh ranı ve
İbşir Paşa’n m İstanbul’a gelmesi 2023. — M orali M ustafa Paşa’n m sadrıâzam
olm ak için uğraşması 2028. — Defterdar M ustafa Paşa'nm k atli 2029. — Kara
M urad Paşa’n m tahriki neticesi v uku bulan ayaklanm a 2030. — M urad Paşa’nm
sebep olduğu m alî ve askerî hercümerç 2031. — S üleym an Paşa’n ın sadrıâzamlığı ve m ali sık ın tın ın devam ı 2031. — Zurnazen M ustafa Paşa’n m dört saatlik
sadareti 2032. — A tm eydanı veya Ç ınar vakası (V ak ’a-i vakvâkiye) 2033, — Sjyavuş Paşa’n m sadrıâzam tayin edilmesi 2035. — S ipah ağalarının tegallübü ve
b u n ların sonu 2036. — Bazı m üh im m em uriyetlerde yapılan değişiklikler 2038.
— D onanm anın m ağlubiyeti ve boğazın kapanm ası 2039, — V enediklilerin Boz
caada ve L im n i’yi zaptetmesi 2040. — Sadrıâzam Buynu-Eğri (yaralı) Mehmed
2353
T A R IH V E M
i
Paşa’n ın İstanbul’a gelişi 2040. — Şeyhülislâm Mesud Efendi ve Şehzade Süley
m an’ın iclası meselesi 2042. — Vaziyetin n azikliği ve Boynu-yaralı’n ın aczi 2043.
Ş eyh ve v â ız la rın d u ru m la rı, v â ız la r ın te sir ve h ü k ü m e t işlerine m ü d a h a le le r i:
2044 - 2051
Onyedinci asrın ilk yarısında önem li tarikatlar 2045. — Onyedinci asrın ilk ya
n sın d a k i m ühim m utasavvıflar 2045. — D ar görülüş vâizlar 2046. — Kadı-zâde’n in m ünakaşa ettiği meseleler 2047. — K adızâdeliler ve saray erkânı 2047. —
Ü stüvanî M ehmed Efendi 2048. — Kadı-zâdelilerin tekkelere tecavüze yelten
meleri 2048. — K adı-zâdelilerin rüşvet alm aları ve hük üm e t işlerine m üdahale
leri 2049. — Kadı-zâdelilerin fesat çıkarm ak istemeleri 2049. — Kadı-zâdelilerin zihniyetlerindeki geriliğin ve ahlâk larınd ak i d ü şük lüğü n derecesi 2050.
Şeyh ve v â ız la rın d u ru m la rı, v â ız la rın tesir ve h ü k ü m e t işle rin e m ü d a h a le le ri :
2044 - 2051
Onyedinci asrın ilk yansında önem li tarikatlar 2045. — Onyedinci asrın ilk y a
rısındaki m üh im m utasavvıflar 2045. — Dar görüşlü vâizlar 2046. — Kadı-zâde’n in m ünakaşa ettiği meseleler 2047. — Kadı-zâdelller ve saray erkânı 2047. —
Ü stüvanî M ehm ed E fendi 2048. — K adı-zâdelilerin tekkelere tecavüze yelten
m eleri 2048. — Kadı-zâdelilerin rüşvet alm aları ve hük üm e t işlerine m üdahale
leri 2049. — K adı-zâdelilerin fesat çıkarm ak istemeleri 2049. — Kadı-zâdelilerin
zihniyetlerindeki geriliğin ve ahlâklarındaki düşük lüğü n derecesi 2050.
1648 - 1656 y ılla r ı arasında A nadolu'daki hâd ise le r : 2051 - 2064
Haydar-oğlu 2052. — Katırcı-oğlu 2053. — G ürcü A bdülnebi 2054. — Abaza H a
şan Paşa 2056. — İbşir Paşa ve Abaza Haşan 2058. — İbşir Paşa ve Abaza Hasan A nkara önünde 2059. — İbşir Paşa ve Abaza Haşan cem iyetinin dağılması
2060. — İbşir Paşa’n m ikinci defa muhalefete teşebbüsü 2060. — Şeydi Ahmed
Paşa ve K ü r t Mehmed hâdiseleri 2061. — Van, Basra ve Habeş hâdiseleri 2063.
K ö p r ü lü Mehmed Paşa’m n sadareti : 2064 _ 2076
S adrıâzam lığa tâyini 2065. — K öprülii'nün sadaretinin ilk ayları 2070. — Şeydi
Ahm ed Paşa’n m sadrıâzam olm ak istemesi 2070. — S ipahi isyanı 2071. — Bazı
tâyinler ve K ö p rü lü ’nün sadaretten çekilmek istemesi 2072. — Şeyh Selim ’in
katli 2073. — R um patriğin in asılması 2074. — İdam ı emredilen K ara Mustafa
Paşa’n ın kaçıp saklanması 2074, — K ö p rü lü ’y ü sadrıâzam lıktan uzaklaştırm ak
isteyen ocak ağası 2075.
K ö p r ü lü M e h m e d P aşa’n m E rde l S e fe ri ve m ü c a d e le n in neticesi : 2076 - 2089
İkinci Rakoczi’n in ihtiras ve itaatsizliği 2076. — K ırım H an ın ın Rakoczi üzerine
yürüm esi 2077. — Padişahın Edirne’ye hareketi 2078. — E flâk ve Boğdan voy
vodalarının değiştirilm esi 2078. — K ö p rü lü ’ye suikast niyeti ve sadrıâzam m yap
tırdığı idam lar 2079. — K öp rü lü ’n ü n Erdel seferine çıkması 2080. — Ekoş Barçkay’m Erdel K ıra lı tây in edilmesi 2081. — Şeydi A hm ed Paşa’n ın ik inci Rakoczi
ile muharebeleri 2081. — Köse A li Paşa’nın. Erdel ser d arlığı 2084. — Kemeny
Yanos 2084. — Şeydi Ahmed Paşa’n ın idam ı 2088. — A paffy M ihaly’in Erdel
K ıra llığ m a tâyini 2089.
A b aza H aşan Paşa isy an ı ve K ö p r ü lü ’n ü n y a p tırd ığ ı i d a m l a r : 2089 - 2097
İsyanın sebebi ve peşinen arzettiği şekil 2090. — Âsilerin padişaha haber gön
dermesi 2090. — Â silerin Bursa’ya girmesi 2091. — Padişah’m âsilere sert ce
vabı 2091. — Sadrıâzam m vaziyetten haberdar edilmesi 2091. — Padişah ve K öp
r ü lü ’n ü n m üşk ül durum ları 2092. — Üsküdar ve civarında alm an tebdirler 2092.
— H a lk ın hissiyatı ve S adn âzam ın acele İstanbul’a çağırılm ası 2093. — Ayak
2354
c
divaın ve padişahın İstanbul'a gelmesi 2093. — Padişahın Üsküdar'a geçmesi
2094. — K ö p ıü lü ’n ün öldürttüğü, sipahiler 2094. — Murtaza Paşa'ıım Ilgın ci
varında Abaza'ya yenilmesi 2094. — Abaza ve sair âsi reislerinin öldürülmesi
2095. — Antalya'da Körbev hâdisesi 2096. — Şam ’da Yer!i-kulu hadisesi 2096. —
M üfettiş İsm ail P a şa n ın A nadolu'daki teftiş ve idam ları 2096. — M ısır’da Çerce
Beyinin çıkardığı hâdise 2094. — Fazıl Ahm ed Faşa’n m sadrıâ 2am olması 20S7.
Venedik Harbi ve G irit'in zaptı : 2098 — 2111
Kalyon inşası meselesi 2098. — Venedik balyosunun hapsi 2098. — Kaptan-ı der
ya Voyııuk Ahm ed Paşa’ın n Suda lim anı önünde şehadeti 2099. — Boğazın tek
rar kapatılm ası 2093. — Ksptan-ı Derya Ilüsam Bey-zâde A li Paşa'nm faaliyeti
2099. — S ulh teşebbüsü 2100. — Kaptan-ı derya Kara Murad Paşa’n m faaliyeti
2100. — M ustafa Paşa’n m Kaptan-ı deryalığı 2100. — 1048 - 1656 y ılla n arasında
G irit’de Deli H üseyin Paşa’ııın durum u 2100. — G irit’te Hüseyin Paşa aleyhinde
askerin tahriki 2101. — Hüseyin Paşa'nm şöhretinin İstanbul’da
kıskanılm ası
2101. - H üseyin Paşa’n m düşm anı büyük zayiata uğratması 2102. — G irit’teki
askerin sıkıntıya m aruz kalması 2102. — K ö p rü lü Mehmed Paşa’nm Çanakkale
Boğazı harekâtı 2102, — Boğaz önünde cereyan eden muharebe 2103. — K ö p
r ü lü ’nün taltif ve idam ları 2103. — Bozcaada ve Lim ni adalarının istirdadı 2104.
— G irit Serdarı Deli Hüseyin Paşa’n m k atli 2105. — Sadrıâzam Fazıl Ahmed
Paşa’n ın G irit seferine çıkması 2106. — Fazıl Ahmed Paşa’n m Kandive m uhasa
rası 2106. —• Osmanlı - Venedik sulhu 2110.
16G3 - 1664 Osm anlı _ Avusturya harbi : 2111 - 2121
Fazıl A hm ed Paşa'nm Edirne’den hareketi 2112. — Uy var üzerine yürünmesine
karar verilmesi 2112. — U yvar muhasarası ve zaptı 2113. — Neograd ve Nytra
kalelerinin zaptı ve sadrıâzam m Belgrad’da kışlaması 2115. — AvusturyalIların
kış taarruzunun öefedilmesi 2116. — Z erinvar’ın zaptı ve kalesinin yıkılm ası 2117.
— S ulh muahedesinin hazırlanm ası 2118. — Sen Gotar muharebesi 2119. — Vaşvar muahedesi 2121 .
Dördüncü Melım ed’ln birinci ve ikinci Lehistan seferi : 2121 - 2132
D ördüncü M ehmed’in Edirne'den hareketi 2122. — Kam aniçe’n in zaptı 2125. —
Lehlerin hük üm e t m erkezinin boşaltılması 2126. — Bucaş muahedesi 2126. —
Padişahın Edirne’ye avdeti 2126. — Lehlerin muahede şartlarını yerine getirm e
mesi 2126. — Padişahın ikinci defa Leh seferine çıkması 2127. — Lehlerin ta
arruza geçmesi 2127. — L ehlilerin H o tin ’i zaptetmesi 2127. — H otin’in istirdadı
ve padişahın U krayna’ya girmesi 2128. — 1675 ve 1676 yıllarınd ak i harekât 2129.
— Osm anlı _ Leh sulbün ün kesinleşmesi 2130. — M erzifonlu Kara Mustafa Paşa’n ın sadareti 2131, — Edirne sarayının genişletilmesi 2131.
Ruslarla harp ve Çehrin seferi : 2131 - 2139
Podolya’n m zaptı hadisesi karşısında Huşların tak ınd ığı tavır 2132. — Osmanlı
devletinin Dorosenko’yu H atm anlıktan azli 2133. — Şeytan İbrahim
Paşa’nın
Çehrin seferi 2133. — Sadrıâzam m sefere çıkması için karar verilmesi 2134. —
Rus elçisi ve çardan gelen m ektup 2134. — Padişahın ve Sadrıâzam Merzifonlu ’n uıı İstanbuldan hareketi 2135. — Çehrin muhasarası 2135. — Mevzi harbinin
nazik durum lar arzetmesi 2136. — Muhasaraya devam olunması 2136. — Ç ehrin'İn
zaptı 2137. — Rus ordusunun çekilmesi ve T ürklerin tak ib i 2137. — Osm anlı ordu
sunun geri dönmesi 2138. — S ulh muahedesinin akdi 2139.
2355
Avusturya idaresindeki Macaristan arazisi ve Tököli İmre meselesi, Osm anlIların
Avusturya seferi : 2139 - 2146,
Tököli İmre 2141. — Orta Macar halkının Türklere m üracaatı 2141. — Tököli'n in Osm anlı himayesine girmesi 2141 —- T ökcli’n in AvusturyalIlara karşı m ü
tecaviz tavır takınm ası 2142. — Avusturya ile harbin başlaması 2142. — Avusturyanın durum u 2143. — A vusturyanın son gayretleri 2144. — Avusturya'nın m ü t
tefikler araması 2144. — Osmanlı ordusunun harekete geçmesi 2146.
Vİyaııa m uhasarası: 2146 - 2164
A vusturyalIların plânları 2148. — Ra ab suyunun geçilmesi 2149. — Viyana ya
yürünm eğinin padişaha arzı 2150. — Osmanlı ordusunun m iktarı 2150. — A vus
turyalIların son tedbirleri 2151, — M uhasaranın başlaması 2152. — M uhasara m u
harebeleri 2153. — Viyana dışındaki harekât 2155. — B udin valisi İbrahim Paşa’n ın çağırılması 2156. — Düşm anın Tuna’y ı geçmesi 2156. — K ırım H anı'm n
ihaneti 2156, — H arp meclisinde alm an karar 2158. — Viyana muharebesi 2158. —
İbrahim Paşa'nın idam ı 2160. — O rdu efradının derlenip toparlanması 2161. —
K ırım H an ın ın azli 2161. — Ciğerdelen kalesinin düğmesi 2162. — Esztergcm’un
düşmesi 2162. — Kara Mustafa Paşa’n ın idamı 2163.
Viyana bozgunundan sonra Avusturya cephesi : 2164 - 2175
Vişegrad ve Vayçen kalelerinin düşmesi 2164. — A kkilise muharebesi 2167. —
A vusturyalIların B udin muhasarası 2167. — Serdar Mustafa Paşa’n ın B udin'iıı
imdadına gelmesi 2167. ■
— Düşm anın teslim teklifinin reddi 2168. — A vusturyalI
ların um um i hücum larının defedilmesi 2168, — A vusturyalIların B udin m uhasa
rasını kaldırması 2169. — Melek İbrahim Paşa'nın serdarlığı 2170. — U yvar’ın
düşmesi 2170, — Avusturya cephesi serdarının katli ve sadrıâzam ın azli 2170. —
A vusturyalIların B ud in ’i zaptetmesi 2171. — Macaristan’da birçok kalenin elden
çıkması 2173. — Şikloş bozgunu 2174. — O rdunun isyanı ve İstanbul üzerine y ü
rüyüşü 2174.
£
Lehistan cephesi : 2175 - 2179
Barabaş kazaklarının tecavüzü 2176.
Sarı Süleyman Paşa’n ın Lehistan Cephe
si serdarlığına tayini 2176. — Subieskini’nin niyetleri ve taarruza geçişi 2177. —
Selim Giray’m n utk u 2178. — Sobieski’nin zayiata uğrayarak geri çekilmesi 2178.
— Lehlerin ikinci taarruzu 2178. — Lehlerin Kam aniçe’yi muhasarası 2179.
Venedik cephesi: 2179 - 2184
Venediklilerin tecavüze başlamaları 2180. — Venediklilerin A y ara a vr a adasmı
zaptetmesi 2180, — M ora’da isyan ve Preveze’nin düşmesi 2180. — Bosna ve
A driyatik k ıyılarındaki çarpışmalar 2181. — Mora’daki muharebeler ve yarım
adanın elden çıkması 2181. — İnebahtı ve A tina’nın düşmesi 2184.
Harp esnasında memleketin um um î durum u ve padişahın hal’i : 2184 - 2201
Asayişsizlik hâdiseleri 2185. — M ali durum 2185. — İdarî durum 2186. — P adi
şahın hal’i 2187. — Cephedeki askerin İstanbul’daki ulema ile padişahın aleyhin
de anlaşması 2188. — Padişahın orduyu geri çevirebilmek için çırpınm ası 2189.
__ Padişahın avcılığa tövbe etmesi 2198. — Pazıl Mustafa Paşa’n ın durum u k u r
nazca idare etmesi 2198. — O rdu’nun S iliv ri’ye gelmesi ve hal’in tahakkuku 2198.
İK ÎN C t S Ü L E Y M A N
2202 - 2233
Padişahın tahta geçişi 2202. — S adnâzam ve ordunun İstanbul’a girmesi 2203.
— K apık ulu askerinin zorbalık ve edebsizlikleri 2204. — H alktan para toplanma-
2356
j
sı 2205. — A yaklanm anın tekerrürü 2205. —■Fazıl M ustafa Paşa'nın sürgüıı edil
mesine dair padişahın hatt-ı hum âyunu 2206, — Yeniçeri ağasının öldürülmesi
2206. — Sadrıâzam Siyavuş Paga'ııın k a tlı 2207. — Y ağlıkçı Em ir’in sancağı me
selesi ve zorbaların ortadan kaldırılm ası 2208.
V e n ed ik c e p h e s i : 2210 - 2213
Venediklilerin Ağriboz muhasarası 2210. — A n ıa v u t kuvvetlerinin ihaneti. —
Kalenin sıkıştırılm ası 2212. — M uhasaranın kaldırılm ası 2212. — Dalmaçya ve
A rnavutluk k ıy ıla rın ın durum u 2213, — B ene işe kalesinin Venedikliler tara
lın d a n zaptı 2213. — Avlonya hadisesi 2213.
Le histan c e p h e s i : 2213 - 2214
Azamet G iray'm m uvaffakiyeti 2214. — L ehlilerin sulh teşebbüsü 2214.
R u s la rın K ır ım 'a ta arru zu : 2215 - 2216
R usların K ırım üzerine yürüm esi 2215.
Avusturya cephesi: 2216 - 2233
Szolnok. Eğri, Lipve, îstolni - Belgrad’ın düşman eline geçmesi 2216. — Yeğen
Osman Paşa'nın serdar tayin edilmesi 2216. — S adn âzam ın azli ve Yeğen Osman
Paşa’n ın zorla serdarlığı elde etmesi 2217. — Belgrad’ın elden gitmesi 2218. —
Osmanlı hük üm e tin in sulh için elçi yollaması 2220. — Tökoli Imre 2221. — J\efir-i âm yazılması 2221. — K ırım Hanı Selim Giray 2221. — Yeğen Osman Paşa’n ın öldürülm esi 2222. — Arab Receb Paşa'nın serdarlığı 2223. — Niş’in düş
mesi ve padişahın Edirne’ye dönmesi 2223. — A vusturyalIların V id in 'v e Üsküp’e
girmesi 2224. — Köprülü-zâde Fazıl Mustafa Paşa’nın sadrıâzam tâyin i 2224. —
Selim Giray ve Koca H alil Paşa’n ın muharebeleri 2226. — K an ije’n in düşman
eline geçmesi 2226. — Fazıl Mustafa Paşa’n ın serdarlığı 2226. — Belgrad’m is
tirdadı 2227. — İstirdat sahasının Ösek’e kadar genişletilmesi 2227. — Padişahın
ve sadnâzam ın İstanbul’a dönmeleri 2228. — Erdel harekâtı 2229. — Selim Girav’m hanlıktan feragati 2230. — Fazıl M ustafa Paşa’n ın m alî tedbir ve ıslahatı
2230. — Fazıl Mustafa Paşa’n ın ikinci serdarlığı 2231. — ik inci Süleym an’ın
Edirne’ye götürülmesi ve ölüm ü 2231.
İK İN ^ t AHM ED
2234 - 3251
İkinci A hm ed’in tahta geçişi 2234.
A v u stu ry a cephesi : 2235 - 2245
Slankamen muharebesi 2235. — O rd unun Belgrad’a çekilmesi 2238. — Avustur
yalIların Lipve’yi kuşatması 2238. — H alil Paşa’n ın serdarlığı 2238. — Avustur
yalIların Varat muhasarası 2239. — Saadet G iray’ın azli 2240. — Topal Hüseyin
Paşa’n ın serdarlığı 2240. — Tökeli Imre’n in Edirne’ye getirilmesi 2240. — Sadrıâzam K adı A li Paşa’n ın azli 2240. — İngiliz ve Felemenk hüküm etinin sulh
tavassutları 2241. — Belgrad kalesinin tam ir ve tahk im i 2241. — M üttefiklerin
sulh için ileri sürdükleri şartlar 2242. :— Bozoklu M ustafa Paşa’n ın sadareti 2242.
— AvusturyalIların Belgrad muhasarasını çözüp çekilmeleri 2243. — Sürm eli
A li Paşa'nın sadareti ve Petervaradin muhasarası 2244.
Lehistan cephesi : 2245 -2246
V e n ed ik c e p h e s i : 2246 - 2251
Yunanistan cephesi 2246. — G irit’te cereyan eden çarpışm alar 2246. — Bosna
ve Hersek cephesi 2248. — V enediklilerin Sakız adasını işgâl etmesi 2249. —
Sakız’ın istirdadı 2251. — İkinci Ahmed’in ölüm ü 2251.
S ın ır la r d a gerilem e, k ü lt ü r sahasında k ım ıld a n m a d e v r i: 2252 - 2253
2357
İK İN C İ M UST AFA
2254 - 2307
İkinci M ustafa’n ın tahta geçişi 2254. — Padişahın bizzat sefere çıkma isteği 2255.
Suttan M ustafa'nın Avusturya cephesine seferleri : 2256 - 2264
Fadişaim ı ilk seferi, Edirne’den hareketi 2256. — L ipve'niıı zaptı 2256. — Lugos
zaferi 2257. — Padişahın ikinci seferi 2258. — Olasch (Ulaş) zaferi 2258. — Pa
dişahın üçüncü seferi ve Zenta yenilgesi 2259. — Girişilecek harekâtın m üzake
resi. 2259. — Belgrad’daıı hareket 2260. — Zenta faciası 2261. — O rdunun d u ru
m u ve padişahın Edirne’ye dönmesi 2263. — Bosna - Saraya yapılan hücum 2264,
Amca-zâde H üseyin Paşa’n ın saârıâzam tayin edilmesi 2240.
Rus cephesi : 2264 - 2267
R usların taarruza geçmesi va Azak kalesinin muhasarası 2295. — R usların ik in
ci taarruzu ve Azak kalesinin düşmesi £266.
Harbe nihayet verilmesi ve Karlofça muahedeler! : 2267 - 2273
Sulhe götüren zem inin hazırlanm ası 2268. — S u lh m üzakereleri 2269. — A v u stu r
ya ile muahede 2270. —- Venedik ile muahede 2271. — Rusya ile muahede 2271.
— Karlofça muahedesinin O sm anh tarihindeki m evki ve önem i 2272.
İkinci Mustafa zam anında m em leketin iç durum u : 2273 - 2275
Bazı eyâletlerdeki şekâvet ve serkeşlik hadiseleri 2273. —■Bosna ve Şehrizor’ddfki hadiseler 2274. — Şerif Said'in Mekke erairi tayini 2275.
E fîâk ve Boğdan’ın durum u 2278 - 2277
K ırım hadiseleri : 2277 - 2279
Devlet G iray’m h an lığı ve Gazi G iray isyanı 2277. —. K ırım han ının muahedeyi
ih lâl niyetinden doğan hadise 2278.
Karlofça m uahedesinden sonra ıslah ve düzenleme hareketleri : 2379 - 2281
Askeri sahada düzenleme 2280. — Resmi evraka tarih atılm ası 2281.
Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’n in tahakk üm ü ve Fdirne vak’as: : 2281 - 2307
Amca-zâde Hüseyin Paşa’nın istifası 2282. — D altaban Mustafa ve R aini Melımed
Paşa’ların sadaretleri 2283. — Gürcistan üzerine asker şevki 2283. —■ Edirne
vak'asına yol açan ayaklanm anın başlangıcı 2284. —■Hâdiselerin inkişaf seyri
2285. — Sekbanbaşm m öldürülm esi 2286. — Asilerin İstanbul’a hâkim olması
2287. — Edirne’ye gönderilen m azhar 2287. — İstanbul’daki isyan kargısında E d ir
ne’de padişah ve hüküm et erkânının du rum u 2288. — İstanbul’dan gelen heyete
tatbik olunan m uamele 2288. — Feyzullah Efendi ve oğu lların ın azil ve sürgün
edilmesi 2289. — A silerin durum u 2290. — Padişahın kuvvet toplaması 2290. —
İstanbul’daki kuvvetlerin Edirne’ye hareketi 2294. — Ü çüncü A hm ed’in tahta
geçirilmesine karar verilmesi 2294. — Edirne kuvvetlerinin durum u 22S5. —■
İstanbul kuvvetleriyle karşılaşma 2235. — İstanbul kuvvetlerinin Hafsa’ya gel
mesi 2236. — İkinci M ustafa’n ın tahtını kaybetmesi 2296. — İkinci M ustafa’nın
hususiyetleri 2304. — Feyzullah E feııdi’nin sonu 2305.
I.
Onvedinci Asırda İlim ve Sanat Hayatı, İktisadî D urum 2308 - 2345
Asra U m um î Bir Bakış : 230S - 2310
İlim hayatı: 2310 - 2318
1 — D inî, h u k u k î ve içtim ai sahada eser yazanlar 2310. — 2 — Tarihle il
gili eserler ve m üverrihleri 2311, —. 3 — Coğrafî eserler 2314. — 4 — Mate
m atik ve astronomi 2316. — S— Tıb ve tıbb î eserler 2316.
23 38
II.
S a n a t, m im arlık ve İçtim aî müesseseler; 2318 - 2337.
1 — Edebiyat 2318. — 2 — M usikî 2323. — 3 — Yazı ve hattatlar 2325. — 4
— Resim ve nakış 2326. — 5 — M im arî 2328. — 6 — Çini, sedef ve oymacılık
2333. — 7 — İçtim ai müesseseler 2335.
III.
iktisadi durum : 2337 - 2345.
1 — M adenler ve işlenmesi 2338. — 2 — D okum a sanayii 2339. — 3 — îç ve
dış ticaret 2342.
Bibliyografya : 2346 - 2347.
Doğru yanlış c e d v e li: 2348 - 2349.
DÖRDÜNCÜ CİLDE AİT İLÂVELER
110
117
118
119
120
121
122
123
124
125
126
127
128
129
130
131
132
133
134
135
136
137
138
139
140
Sayfası
Adı
No. su
Ş iddetli kış yüzünden İstanbul Boğazı’n ın donması
ik inci Osman (1618-1622) zam anındaki hük üm d arlar
ik in c i Osm an ve B irinci M ustafa zam anındaki veziriâzam lar
B irinci M ustafa’n ın ikinci saltanatı (1622 - 1623) zam anın
daki hük üm d arlar.
S ultan M urad’ın kahvehaneleri kapattırıp tü tü n ü yasak et
mesi.
D ördüncü M urad devrinin önem li sim alarından: K âtib Çele.
bi, Koçi Bey, Nef’i
D ördüncü M urad’ın şahsiyeti
Dördüncü M urad zam anındaki (1623 - 1640) hüküm darlar
G irit'in T ürk idaresinden önceki devrinin tarihçesi
D ördüncü M urad ve Sultan İbrahim zam anındaki veziriâ
zamlar.
Sultan İbrahim (1040 - 1648) zam anındaki hüküm darlar
Cinci Hoca
Tarhoncu A hm ed Paşa bütçesi
K ö p rü lü M ehm ed Paşa
E v liya Çelebi
Köprülü-zâde Fazıl Aiım ed Paşa
Dördüncü M ehm ed’in sefere çık ışın ın b ir yabancı ta ra fın
dan tasviri.
M erzifonlu K ara M ustafa Paşa
D ördüncü M ehm ed zam anındaki veziriâzam lar
D ördüncü M ehm ed (1648 -1687) zam anındaki hüküm darlar.
İkinci Süleym an (1687 - 1691) zam anındaki hük üm d arlar
İk in ci A h m e d (1691 - 1695) zam anındaki hük ü m d arlar
Mezomorto Hüseyin Paşa ve donanma kanunnam esi
İkinci Süleym an, İkinci Ahm ed ve İkinci M ustafa zam anın
daki veziriâzam lar
ik in c i M ustafa zam anındaki (1695 - 1703) hük üm d arlar
★
★
2359
★
1822
1824
1844
1852
1892
1899
1939
1950
1965
1977
1998
2003
2023
2067
2086
2107
2123
2165
2190
2200
2232
2249
2292
2297
2344
BİR KOLAYLIK OLMAK ÜZERE
If II VE III. ÜNCÜ CİLTLERİN
KISALTILMIŞ FİHRİSTİNİ VERİYORUZ.
(Not: Bu kısaltılm ış fihristleri eser tamam lanınca norm al olarak ayrıca vereceğiz)
C ilt: I
Kısaltılm ış Fihrist
S A YFA
5 — 39
O S M A N L I T A R İH ÎN E G tR ÎŞ
T ürklerin anavatanı ve göçleri
5 —
6
Türklerin İsiâmiveti kabulden ev elki devletleri ve batıya yürüyüşleri
...................................
6 - 12
M üslüm an Türk devletleri
12 - 13
Büyük Selçuklu devleti ... .
13 - 15
Anadolu Selçukluları
15 - 17
Anadolu Beylikleri ................
18 - 25
Selçuklularla Beylikler devrinin Ö n Asya'daki medeniyeti
. 26
H açlı Seferleri
27 ■ 29
Osm anh Devleti kurulurken Bizans'ın vaziyeti
30 - 32
O sm anlılarm aslı
........................................................... ...................
33 - 36
37 - 38
K uruluş devri (1299- 1453)
.................................................................
OSM A N G A Z İ ...........................................................................................
40 - 67
Osman Bey’in aşiret reisi olması
...................................................
40 - 43
Osman Bey’in istiklâli meselesi ...........................................................
43 - 54
Bursa kuşatması ve zaptı
...................................................................
54 ■ 63
ORHAN
GAZİ
...................................................................................
68 ■ 97
■ 72
Orhan Gazi’nin hüküm darlığa geçişi
........................................ .
68
O rhan Gazi’nin Anadolu harekâtı
...................................................
72 - 76
O rhan Gazi zam anında Osm anlı Bizans münasebetleri
...........
76 - 82
- 92
82
Türklerin Rumeli'ye geçmesi
■ 97
92
O rhan Gazi zam anında İlk teşkilâtlanm a
...................................
■143
M U RA D H Ü D A V E N D ÎG Â R
...........................................................
98
■ 99
M urad’ın tahta geçmesi
...................................................................
98
■117
Balkan fütuhatı
................... ............................................................
99
117 ■119
M urad zam anında askeri ve idari teşkilâtın geliştirilm esi ...........
Balkan harekâtına devam
.........., ....................................................
119 ■ 129
İlk Osm anlı - K aram an
harbi
...................................................
• 130
129
Ploşnik bozgunu ve bu bozgun üzerine kurulan Balkan ittifakı
133
130
143
K-osova m eydan muharebesi
...........................................................
133
Y IL D IR IM B A Y E Z İD
..................................T ...........................
144 ■ ■2U
Bayezîd’in cülusu
................................................................................
144 • 146
Batı Anadolu B eyliklerinin zaptı
...................................................
149
146
Y ıld ırım Bayeziö ve Bizanslılar
................ ..................................
149 • 152
R u m e li’de fetih ve akın hareketleri
...........................................
152 ■ 157
Y ıld ırım Bayezid’in ikinci Anadolu harekâtı ...................................
157 ■ 161
Niğbolu harbi arifesinde Avrupa devletleri ...................................
161 ■ 165
Niğbolu m eydan muharebesi
... :..................................................
165 ■ 175
İstanbul’un üçüncü ve dördüncü muhasaraları
...........................
175 - 181
Doğu’dan gelen tehlike
...................................................................
181 - 195
Ankara muharebesinden evvelki safha
...........................................
195 - 197
Ankara muharebesi
...........................................................................
197 - 206
Bayezid’in şahsiyeti
...........................................................................
206 - 211
FETRET D E V R İ (1402 - 1413)
................................... ...................
212 237
Fetret devrinin başlaması
...................................................................
212 218
Şehzadeler mücadeleye başlarken Rum eli
...................................
218 - 219
2361
SAYFA
— 220
— 221
— 223
Şehzadeler mücadelesi başlarken Anadolu
...........................................
îsa ve Musa Çelebi'Ier mücadelesi ...........................................................
Mehmed Çelebi'nin Bursa'yı alması
... ...........................................
E m ir Süleym an’ın mücadeleye başlaması
R um eli’de M usa'nın h ük ü m d arlığı
..........
...........................................
ÇELEBİ M EHM ED
........................................ .........................................
Çelebi M ehmed’in hük ü m d arlığı
...........................................................
Karam anoğlu M ehm ed Bey’iıı Bursa'yı muhasarası
......... .................
V enediklilerle ilk deniz harbi ...................................................................
Çelebi Mehmed zam anında Eflak, Boğdan ve A rnavutluk
...........
O sm aıılılar ve C andaroğullan
...................................................................
Sam avnalı Şeyh Bedrettin hâdisesi ... ...................................................
Mustafa Çelebi Gailesi ...................................................................................
Çelebi M ehm ed'in ölüm ü
...........................................................................
219
220
221
224
232
238
238
242
244
246
248
253
257
258
İK İN C İ M U R A D
...........................................................................................
İkinci M u r a d ın hük ü m d arlığı vc M ustafa Çelebi meselesi
...........
İstanbul’un muhasarası ...................................................................................
Candaroğlu îsfendiyar Bev’Ie mücadele
...........................................
Rum eli hâdiseleri
...........................................................................................
İzm iroğlu Cüneyt Bey’in ortadan kaldırılm ası
... ,..........................
İkinci M urad zamanında Karam anoğullan
...........................................
Germiyan toprağının Osm aıılılara bağışlanması ...................................
Sırbistan ve G üvercinlik kalesi meselesi
...........................................
Selanik ve Y anya'nm fethi ...........................................................................
Eflâk, Sırbistan ve Bizans hâdiseleri
..................................................
¡kinci M urad zam anında Macaristan
...................................................
K aram anoğltı'nun tecavüzü ...........................................................................
Osm anlı devletinde buhran
...................................................................
Segediıı muahedesi
...................................................................................
Varna
muharebesi
........................ ............... ;.........................................
Sultan M urad’ın Edirne'ye dâveti ve ikinci saltanatı meselesi ...........
Sultan M urad’ın Mora seferi
...................................................................
Sultan M urad’ın A rn av u tlu k seferi ........................................................ .
İkinci Kosova m eydan muharebesi ...........................................................
Sultan M urad’ın şahsiyet ve karakteri
...................................................
266
266
273
277
278
281
285
288
289
291
293
298
307
308
319
319
333
337
340
342
345
K U R U L U Ş D E V R İN İN SO N U N A K A D A R O S M A N L I DEVLET İ TEŞ
K İL Â T I VE M Ü ES S E SE L E R İ VE İÇ T İM A İ H A Y A T I
...................
354
383
354
354
356
357
360
363
363
371
360
356
357
360
363
373
371
373
375
I — O S M A N L I S A R A Y I T EŞK İL Â T I
...........................................
1 — Bursa ve Edirne Sarayları
...................................................
2 — Osmanlı hanedanı ve OsmanlIlarda veraset usulü ...........
3 — Osm anlı padişahları ve şehzadeleri
...................................
I I — O S M A N L I İD A R E T E Ş K İL A T I
...................................................
I I I — O S M A N L I A S K E R Î T EŞK İL Â T I
...............................................
1 — K ara ordusu
...........................................................................
2 — Deniz kuvvetleri
...................................................................
IV — EYÂ LE T T EŞK İL Â T I
.................................................................
V — İL İM VE F İK İR H A Y A T I, İÇT İM A İ M Ü ESSE SE LE R V E H A L
K IN Y A Ş A Y IŞ I ...................................................................................
2362
374
232
— 237
265
— 242
— 244
246
248
253
257
25S
265
353
— 273
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
—
277
278
281
285
288
289
291
293
298
307
308
312
333
333
337
340
342
345
353
375 — 378
K U R U LU Ş D E V R İN D E İM A R F A A L İY E T İ ...........................................
Y Ü K S E L M E D E V R İ (1453 -1579)
...........................................................
İK İN C İ M E H M E D (FA TİH )
...................................................................
fkînci M ehmed’in tahta geçmesi
...........................................................
Sultan M ehm ed’in K aram an seferi ...........................................................
.........................
...................
İstanbul’un fethi için hazırlıklar
Muhasara ve fetih ...........................................................................................
Fatih’in Sırbistan seferleri ................................................................ ..........
Mora seferleri ...........................................................
................................
Arnavutluğun işgal ve ilhakı
...................................................................
Bosna’nın zaptı ve Hersek’in tabiiyet altına alınması
..................
Osm anlı denizciliğindeki gelişme ve Fatih’in Ege denizi siyaseti
İsfendiyar O ğ u lla n B eyliğinin zaptı ................ ..........................................
Trabzon Rum im paratorluğunun ortadan kaldırılm ası ...........................
Fatih devrinde Osmanls - Macar münasebetleri
..................................
Osmanlı - Venedik mücadelesi ......... .........................................................
Boğdan meselesi ve Fatih’in Boğdan seferi ... ...................................
Osm anlı - Karam an münasebetleri ve K aram an B eyliğinin yıkılm ası
Osm anlı - A kkoyunlu münasebetleri ve O tlukbeli savaşı ..................
Kuzey Karadeniz Ceneviz kolonilerinin zaptı ve K ırım ’ın Osmanlı
himayesine girmesi ...........................................................................................
Rodos şövalyeleri ile harpler
...................................................................
İtalya istilâsının başlaması ........................................ .
.........................
Osmanlı - M ısır münasebetleri ve D ulkadir B eyliği meselesi ...........
Fatih'in son seferi ve ölü m ü
...................................................................
Fatih zam anında ilim ve k ü ltü r ...................................................................
Fatih devrinde m alî ve İktisadî durum ...................................................
SAYFA
379 - 380
;181 - 383
384 - 605
384 __ 389
389 — 3S2
392 — 417
417 — 470
470 — 478
478 — 484
484 — 494
494 — 500
500 — 507
507 510
510 - 516
516 — 526
526 — 542
542 — 546
546 — 553
553 — 561
566 573
573 — 581
581 — 586
586 — 591
591 — 592
592 — 602
602 — 605
BİRİNCİ CİLDE AİT İLÂVELER
1
2
3
4
5
6
7
3
9
10
11
12
13
14
15
16
Oğuz Destanı ...........................................................................................................
S elçukluların Osm an’ı Uc Bey’i tanıyan 1284 tarihli ilk menşuru ...
Osman G azi’nin, hizmetleri üzerine, sahası büyütülen sancak beyliğine
getirilişine ve beylik alâm etleri yollanışm a dair Selçukluların 1289 ta
rihli ikinci m enşuru
..........., ..........................................................................
Selçuklu hük üm d arlarınd an Osman
Bey’e gelen 1289 tarihli ikinci
menşurun metni
........................... ... ..............................................................
Osman Gazî’ye devlet reisi olarak biat edilmesi
...................................
Osmanlı Devleti 1299 da kuruldu. Fakat istiklâl tarihi nedir?
...........
Osman Gazi’n în rüyası ve B âlâ H âtûnla izdivacı
...................................
Bilecik vak’ası
...................................................................................................
Osman Bey’in ilk iptidaî devlet teşkilâtı ve ilk kanunu
...................
Osman oğullarından ilk katledilen Şehzade D ündar Bey vak’ası ...........
Osman G azfn in eşkâli, şahsiyeti, Orhan Gazi’ye vasiyeti
...................
Osman Gazi (1299 _ 1324) zam anındaki diğer hüküm darlar
...........
Osmanlı Devleti’n in teşekkülü sıralarında A nadolu’da batm î cereyanlar
Tuğ
........................................................................... ...........................................
Tuğra
...................................................................................................................
OsmanlIlarda Sultan t â b i r i ...................................................................................
2363
9
44
45
47
49
51
55
57
59
61
62
63
64
67
70
73
No. su
A dı
Sayfası
• 17 Han, padişah
tâbirleri
..........................................................ı ................. ...
76
18 Türklerde gazilik iinvanı ........................ ................................................. . ...
77
...................................................
78
19 Osmatılı tarih in in bazı meşhur sim alar:
20 O sm anlIların R um eli’ye geçişleri
...................................................................
85
21 İlk akçe .................................................................................................. , ............
89
22 O rhan Bey’in eşkâli, şahsiyeti ...........................................................................
91
23 O riıan Gazi (1324 - 1360) zam anındaki diğer hüküm darlar ...................
96
24 Osmanlı T ürkieri ile M ısır M em lûkleri arasında ilk resmi temas
... 102
25 Osm anlı payitahtları
............................................................................................ 104
26 Bursa Sarayı ........................... ' ...........................................................................
108
......... .................................
111
27 Edirne Sarayları: Eski Saray (Saray -1 A tik )
28 Şehzade Y ıld ırım Bayezid'in evlendirilmesi ... ............................................
124
29 Birinci M urad’ın eşkâli, hususiyetleri .................................. ; ....................
137
30 Birinci M urad (1360 - 1389) zam anındaki diğer hük üm d arlar
...........
138
31 Bire Doğan!
...........................................................................................................
171
32 Y ıld ırım Bayezid ile Korkusuz Ja n
........................................ ..................
174
33 T im ur ile Y ıld ır ım ’m
m ektuplaşm aları
...................................................
189
34 Y ıld ırım Bayezid ve sefaheti ...........................................................................
203
35 Em ir Sultan
............................................................................................................
205
36 Y ıld ırım Bayezid, eşkâl ve şahsiyeti
...........................................................
207
209
37 Y ıld ırım Bayezid (1389 - 1402) zam anındaki diğer hüküm d arlar ...........
38 E m ir Süleym an’a ait vesikalar ... *................................ . ............................
229
39 Y ıld ırım 'ın Musa adında kaç şehzadesi vardı? ...........................................
236
40 A vrupa’ya giden ilk Osm anlı elçisi
........................................................... 246
41 M emlûk Devleti ile ilk münasebetler ve gönderilen surra
................ .251
42 Sadrıâzam, Veziriâzam
................... ...........................................................
259
263
43 Çelebi Mehmed (1402 - 1421) zam anındaki diğer h ü k ü m d arlar ...........
44 Çelebi Sultan Mehmed, eşkâl şahsiyeti ...........................................................
264
45 Edirne Sarayları
................... .................................................................. . ...
283
46 Osmanlı İm paratorluğunda merasim. K ılıç Alayı
...................................
295
47 Osm anlIlarda «Çelebi» lik ...................................................................................
301
48 OsmanlIlarda sancak ve bayrak
...................................................................
309
49 D ivân
...........................................................
...................................................
321
50 Sultan İkinci M urad’m eşkâl ve şahsiyeti ...................................................
347
51 Sultan İkinci M urad’ın (1421 _ 1451) zamanında diğer hüküm darlar
350
52 Kuruluş devrinin sonuna kadar askerî ve m ülk î kıyafetler ...................
367
□3 K uruluş devrinin sonuna kadar T ürk ordusunda silâhlar
....................
370
54 Fatih’in annesi................. ............................................... ...................................
387
Fetih Hâdisi Şerifi
...........................................................................................
393
56 İstanbul başka m illetler tarafından kaç muhasara gördü?
...................
400
57 Osmanlı ordusunda top
...................................................................................
407
58 İstanbul surları
...........................................
....................................................
418
59 Osm anlılar İstanbul’u kaç defa muhasara ettiler?
...................................
447
60 İstanbul m uhasarasının kronolojisi ...................................................................
459
61 İstanbul’u n fetihten sonraki im ar ve iskânı
...........................................
487
62 F atih’in kanunnâm esi ...................................................................
...................
495
63 F atih’in
külliyesi
............................................................................................
534
64 Fatih Mehmed kaç m emleket zaptetmiştir? ...................................................
582
65 F atih’in şahsiyeti ....................................................................................................
596
66 Fatih Mehmed (1444, 1451 - 1481) zam anındaki diğer h ü k ü m d arlar ...
603
2364
/
S?
C : II.
İK İN C İ B A Y E Z İD
*
^
Kısaltılm ış Fihrist
SAYFA
........................................................................................... .. 612 — 715
Bayezid’in ranta geçmesi
........................................................................... .. 612
Cem S ultan hâdisesi
................................................................................... ..615
Boğdan Seferi ................................................................................................... ..641
M em lûklerle münasebet ve mücadele
................................................... ..645
E ndülüs M üslü m a nların ın yardım talebi
........................................... ...661
ik in c i Bayezid zam anında Türk denizciliğinin gelişmesi .....................672
Osm anlı - Venedik savağı ........................................................................... ..675
Osm anlı Iran münasebeti
........................................................................... .. 688
S ultan Bayezid’in şehzadeleri
................................................................... ..697
ik in ci Bayezid devrinde ilim ve k ü ltü r ......................................................710
—
—
—
—
—
—
—
—
■
—
—
615
641
645
661
672
675
B İR İN C İ S E L İM
(YA V U Z )
................................................................... .. 716
Yavuz S eli m 'in cülûsu, kardeşlerini ve yeğenlerini öldürtm esi .............716
İlk Osm anlı - Safevi çarpışması ................................................................... ..723
D u lk ad ır beyliği topraklarının ilhakı
................................................... ..739
Doğu ve Güney-Doğu A nad olu’nun ilha kı
........................................... ..742
........... ..147
Osm anlı M em lûk münasebetleri ve Yavuz’un M ısır seferi
Bozok’lu Celâl isyanı
................................................................................... ..777
Yavuz Selim zam anında Osm anlı denizciliği ... ................................... ..778
Yavuz Selim ’in ölü m ü ........................................................... ■.................... .. 784
—
—
—
—
—
—
—
—
—
789
723
739
742
747
777
778
784
789
688
697
710
715
B İR İN C İ S Ü L E Y M A N (K A N U N İ)
........................................................... .. 790 — 1182
K an u n i’n in tahta geçişi
... ................................................................... .. 790 — 792
Canberdi G azali isyanı ...................................................................................... 792 — 794
Belgrad’ın zaptı
.............................................................................................. 794 — 800
Rodos adasının zaptı
................................................................................... ..800 — 810
M ısır hâdiseleri
..............................................................................................810 — 816
Osm anlı - Macar münasebetleri ve Mohaç muharebesinden Viyana
m uhasarasına kadar Macaristan hâdiseleri
........................................... .. 816 — 835
K a n u n î’n in ik inci Macaristan seferi ve V iyana muhasarası
............. 835 — 848
K an u n î’n in M acaristan’a üçüncü girişi ve A lm an seferi ..................... 848 — 863
A nad olu’da isyan hâdiseleri ................................ .......................................... .. 865 — 872
Irakeyn Seferi ................................................................................................... .. 872 — 887
K an u n î’n in İran’a ikinci
seferi
........................................................... .. 887 — 897
Nahcivan seferi
...........................................................
........................... .. 897 — 909
Boğdan seferi
.................................................................................. . ... 909 — 912
K an u nî devrinde Türk denizciliği ve Barbaros H ayrettin ......................912 — 925
Barbaros H ayrettin Paşa’nın ilk seferi ................... ..............................925 — 937
Preveze muharebesi
................................................ .................................. .. 937 — 948
İspanyollarla mücadele ve Fransızlara yapılan yardım
......................948 — 958
Osm anlı - Fransız m ünasebetleri
........... ........................................ ..... 958 — 969
Turgud Reis’in deniz savaşları ................................................................... ...969 — 981
Cerbe savaşı
........................................................................................... ...981 — 987
M alta muhasarası
............................................................................ '..............987 — 995
K ızıldeniz donanması ve H ind seferleri
........................................... ...995 — 1008
1533 den 1562 ye kadar Osm anlı - A vusturya münasebetleri ..............1008— 1013
K anunî Süleym an’ın 1541 Macaristan seferi
....................................... ...1013— 1037
2365
1
1543 Macaristan seferi
..........................................................................
Erdel meselesi ..................................................................................................
Osm anlılarm yükselme devrinde AvrupalIlara üstünlüklerinin se
bepleri
..........................................................................................................
Osm aıılılarm yükselme devrinde Avrupa ve Asya devletleri ..........
K anunî’n în şehzadeleri ..........................................................................
K anuni devrinde im paratorluğun idari durum u ...................................
K ırım
H anlığı
..........................................................................................
Mekke-i Mükerreme E m irliği
..................................................................
Eflak
..................................................................................................................
Boğdan
.................................................................................................
Erdel ..................................................................................................................
K an u nî’m n son seferi ve ölüm ü
..........................................................
1020— 1037
1037— 1061
1061— 1065
1066— 1109
1109— 1139
1139— 1142
1142— 1150
1150— 1151
1152— 1156
1157— 1153
1153— 1159
1159— 1182
İKİNCİ CİLDE AİT İLÂVELER
No.
67
6o
69
70
71
72
73
74
75
76
77
78
79
80
81
82
83
84
85
86
87
88
89
90
91
92
93
94
95
96
97
Sayfası
sıı
Adı
661
F atih'in ölüm sebebi neydi?
........................................................
637
Cem'in. şairliği
654
Fatih ve İkinci Bayezid zam anındaki İktisadî ve ticarî durum
656
Fatih ve İkinci Bayezid zamanındaki veziriâzamlar
...........
667
îlk Osmanlı - Rus münasebeti
..................................................
700
Akıncılar
..........................................................................................
714
İkinci Bayezid zamanındaki
hüküm darlar
...........................
720
Galata Sarayı
..........................................
...................................
748
Mem lükler
..........................................................................................
767
Emanat-ı Mübareke ........... ........................................................... ...........
773
H alifelik
.........................................................................
...........
Yavuz Selim zam anındaki meşhur âlimlerden - Zem billi A li Cemali
780
Efendi
..................................................................................................
782
K anunî Süleym an’ın kanunnamesinde Yavu^ S elim ’in tesir ve hissesi
788
................ ..................
Yavuz Selim zam anındaki hüküm darlar
809
Yavuz Selim ve K anunu zam anındaki meşhur alimlerden: İbn-i Kemal
Fransa kralı Frangois ile annesinin padişaha m ektupları ve K anunî’820
nin cevabı
.........................................
..........................................
870
Kaabız meselesi ................................................................................ .
888
İbrahim Paşa
....................................................... ",.........................
Sultan Süleyman kanunnamesi
..................................................
892
898
F j z ü Iİ
.........................................................................................................................
920
Barbaros H ayrettin Paşa ..................................................................
964
Kapitülasyonlar
..................................................................................
970
Turgud Reis ..........................................................................................
1024
Ltitfi Paşa
........................................................ ...........................
Yavuz Selim ve K anunî Süleyman zamanındaki veziriâzamlar
1031
K a n u n în in oğullarının sünnet düğünleri ...................................
1101
Rüstern Paşa
..........................
... ,,, ... ... ,,, ...........
1107
Hurrem S ultan
.
... . *...............................................
1116
Şehzade Bayezid’in ve manzum af talebi ...................................
1124
K an unî Süleym an'ın şahsiyeti
..................................................
1176
K an unî Süleym an zam anındaki hüküm darlar ...........................
1179
2366
C : I II . Kısaltılm ış Fihrist
SAYFA
İK İN Cİ SE LİM
.............................................................................................1188— 1285
S elim 'in tahta geçmesi ve ordunun İstanbul’a dönmesi
1188— 1200
Avusturya ile sulh muahedesi ..................................................................... 1200— 1203
İran elçisinin tebrik ziyareti
.................................................................. ...1203— 1205
Basra, Yemen isyanları ve K ızıldeniz donanması
1205— 1213
İkinci Selim zam anında Osm anlı donanması
..................................... 1213— 1215
K ıbrıs’ın
zaptı
.............................................................................................1215— 1235
İnebahtı muharebesi
..............................................................................1235— 1250
K ılıç (Uluç) A li Paşa’nııı kaptan-ı deryalığı
.................. .................. 1250—1255
Tunus’un zaptı
.......................................................................... ...................1255—1261
Süveyş ve Don _ Yolga kanalları meselesi
.................................. ... 1261—1276
Selim zam anında Efiak, Boğdan ve Erdel ................... ................. ..... 1276— 1285.
Ü ÇÜN C Ü
M URAD
..........................................
.......................... ...1286— 1403
üçüncü M urad’ın tahta geçmesi
1286— 1290
Fas’ta Osmanlı nüfuzu
..............................................................................1290— 1302
Lehistan’da k ıral seçimi meselesi
.................................................. ...........1302— 1307
S o k u llu M e hm ed
8
Paşa’n m
ö lü m ü
...
..........................................................1307— 1313
İran harbi .......................................................................................................... ...1313— 1365
Üçüncü M urad zamanında Avrupa ve Asya devletleriyle münasebetler 1366— 1398
üçüncü M urad zam anında dahili durum
.......................................... ...1398— 1403
Y ÜK SELİŞTEN G E R İL E M E DEV Rİ SO N U N A K A D A R O S M A N L I
DEVLETİ T EŞK İL Â T I VE M Ü E S S E SE L E R ! VE İÇT İM A Î H A Y A T I 1404— 1587
I
OSM ANLI SA RA YI
T E Ş K İL Â T I
1404— 1442
T opkapı .S arayı
..............................................
T opkapı S ara y ın d a o tu ra n la r ve v a zife lile r
O s m a n lIla rd a
sa lta n at u s u lü
....................
S a lta n a tla ilg ili m erasim ve alâm e tle r
I I — İD A R E
VE
M A L İY E
1 — D iv a n ’ı H ü m a y u n
2 — V e ziria za m lar ve
3 — M a liy e
te ş k ilâ tı
III — A SK ERİ
T E Ş K İL Â T
1405— 1416
1416— 1434
1434— 1437
1437— 1442
T E Ş K İL Â T I
1443— 1462
....................
Paşakapısı
....................
1443— 1451
1451— 1455
1455— 1462
....................
1 — O s m a n lı kara ordusu
2 — O s m a n lı d e n iz ord usu
1463— 1527
............
............
IV — E Y 4.LET T E Ş K İL Â T I V E T O P R A K İ D A R E S İS T E M İ
1464— 1511
1511— 1527
.
1528— 1544
1 — B eylerbeyiler ve eyaletler
...........................................
2 — T oprak id are sistem i
....................................................
1528— 1536
1536— 1544
V — İL İM
V E S A N A T H A Y A T I, İÇ T İM A Î M Ü E S S E S E L E R
1545— 1587
1 — M edreseler
............................................................... ... .
2 — O n a ltm c ı asırda ilim h a y a tı
..................................
3 — Y ü k selm e d e v rin d e san’at. m im a r lık ve İç tim a î müesseseler
1546— 1551
1551— 1564
1564— 1587
2367
j
j
D C RA K LA M A DEVRİ
SAYFA
.......................................................................................1588— 1589
c
Ü CÜ N CÜ M E H M E D
....................................'
(
p
j
j,
iv
j
E
j
j
Padişahın tahta geçmesi
............................................................................ ...1590— 1&93
1593 - 160S Osmanlı - Avusturya harbi .................................................... ...1593— 1622
Üçüncü M ehmed’in Eğri Seferi .......................................................................1622— 1628
Haçova meydan muharebesi
.......................................................................1628— 1638
Haçova muharebesinden sonraki harp harekâtı
.......................................1638— 1652
K anije fethi ve m üdafası
...............................................................................1652’— 1674
Celâli is y a n la r ı........................................................... ........................... ...........1674— 1633
İstanbul’da Sipahi isyanı
...............................................................................1638— 1633
Ü çüncü Mehmed zam anında A vrupa devletleri ile münasebet
... 1688— 1696
Ü çüncü Mehmed zam anında dahili durum
.............................................. 1697— 1703
t
BİR İN C İ A H M E D
î
0
0
fi
u
7
7
7
7
7'
7
7
T.
81
...........................................................................................
1704— 1788
Birinci Ahm ed'in cülusu
...........................................................................
Avusturya harbinin devamı ve Zitvatorok muahedesi
...................
1603 - 1612 Osmanlı - Iran harbi
...........................................................
Celâli isyanları
...........................................................................................
Denizlerdeki hâdiseler ........................... ...................................................
Erde! hâdiseleri
...........................................................................................
Avusturya ile münasebetler ve Zitvatorok muahedesinin tâdili
Lehistan iie münasebetler ve imzalanan muahede
...........................
Sultan Ahm ed’in şahsiyeti ve ölüm ü
................. .................................
1704— 1708
1709--1722
1723--1740
1740--1759
1759--1766
1766--1771
1771--1774
1774— 1786
1786--1788
Ü Ç Ü N C Ü C İ L D E A İT İ L Â V E L E R
No. su
8:
98
99
8:
8‘
100
101
102
3
3i
8i
87
88
89
90
9!
9i
9:
9i
9f
9(
S'ı
- ..................................... ...159ü— 1703
103
104
105
106
107
108
109
110
111
112
113
114
115
Adı
Savfası
Baki
.........................................................................................................
Eski ve Ortaçağda Kıbrıs
.................................................................
Yasef Nasi ........... ........................ .........................................................
M imar Sinan
................................... .................................................
İkinci Selim’in içkiye düşkünlüğü
..................................................
İkinci Selim (1566-1574) zam anındaki hüküm darlar
.................
Sokullu Mehmed Paşa
.........................................................................
Gürcistan ve Gürcüler
..........................................................................
M ısır’dan hediye gelen taht .................................................................
K ılıç A li Paşa ........................................................... ..........................
K apıkulu Süvarilerinin Divan-ı H üm ayûn’u basarak kelle istemeleri
üç ü n cü M urad zamanında Osm anlı Sarayı
.................................
Üçüncü M urad zam anındaki veziriâzam lar
.................................
Üçüncü M urad (1574 - 1595) zam anındaki hüküm darlar
.........
Safiye Sultan
.........................................................................................
Üçüncü Mehmed (1595-1603) zam anındaki hüküm darlar
...........
ü ç ü n c ü Mehmed ve Birinci Ahmed zam anındaki veziriâzamlar
Birinci Ahmed (1603 - 1617) zamanındaki hüküm darlar
...........
2368
1198
1216
1222
1272
1279
1284
1309
1322
1337
1351
1379
1383
1388
1402
1690
1702
1776
1787